Acaba allah’a inanmak, insanın kendisine yabancılaşmasına neden olmakta mıdır?

Cevap:
Marksizm şöyle diyor: “Allah’a inanmak, insanın kendisine yabancılaşmasına neden olmaktadır. Zira Allah’a ibadet eden bir insan kendisinden gayrisine teveccüh ettiği için kendisinden geçmekte ve başkasına bağımlı olmaktadır.” Marksizm bu sözü insanın malikiyeti hakkında da tekrarlamakta ve insanın bir şey üzerindeki malikiyetinin başka bir şeye bağlanmasına sebep olduğunu söylemektedir. İnsanın bu iktisadi ve dini yabancılaşma girdabından kurtulması için din ve malikiyeti ortadan kaldırmak gerekir ki insan, bu bağlılıklardan kurtuluşa erişebilsin. Ama dini metinlere müracaat ettiğimiz taktirde İslam’ın görüşünü marksizmin tam tersine olduğunu görmekteyiz. İslam’a göre insanın Allah’ı unutması, bizzat kendisini unutmaya sebep olmaktadır. O halde, marksizme, bu konuda nasıl cevap vermek gerekir?
Cevap: Hatırlatmak gerekir ki Marks’dan dinin insanın kendisine yabancılaştığı hakkında aktarılan görüş Allah ile ilgili değildir. Marks bu görüşü Materyalizm’in önderi Feuerbach’tan  almış ve onu hümanizm başlığı altında kendi felsefesine sokmuştur. Marks’ın bu ilkeyi kendi felsefesine sokuşundan hedefi, batılı her insanın hissedebileceği materyalist felsefesinin kabalığını ve huşunetini gidermektir. Zira on sekizinci yüzyıldaki maddecilik insanı bir makine olarak algılamakta ve insanın mekanizmasını bir makine gibi düşünmekteydi. On dokuzuncu yüzyılda mekanik görüş reddedildi ve yerini diyalektik materyalizm  aldı. Ama her iki materyalizm de maddenin asaletine inanmakta ve maneviyatı inkar etmektedir. Dolayısıyla da insanın manevi latif ruhuyla uyuşmayan bir kabalık ve huşunet içinde bulunmaktadır.
Feuerbach bir konuşmasında şöyle demiştir: “İbadet eden insanda bir tür bağlılık haleti ortaya çıkmaktadır. İnsanı bu haletten kurtarmamız gerekir. Zira insan Allah’a tapınca ve Allah’a itaat edince bağımlı ve şahsiyetsiz bir varlık haline dönüşmektedir. Artık o insan kendisine bağlı bir varlık değildir.”
Marks da bu cümleleri tekrarlamakta ve şöyle demektedir: “İnsan, başka bir varlığa değil, kendisine dönmelidir.”
Marksizm bu fırsattan istifade ederek kendi iktisadi tezi için felsefi bir ilke ortaya koymaya çalışmıştır. Bu esasa göre insanın malikiyeti de başkasına bağımlı olmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla insan diğer şeyler gibi kendisinden başkasına bağımlı olmamalıdır.
Ama Marksizm bütün bu çaba ve ısrarına rağmen materyalist felsefesinin kabalık ve huşunetini ortadan kaldıramamıştır. Madde ve enerjiden başka bir şey düşünmeyen, insanın gelişimini sadece ekonomik araçların gelişiminde gören, insandaki gelişim etkeninin deruni olmadığını söyleyen ve bu etkeni ekonomik araçlarda arayan bir felsefe nasıl olur da insanın asaleti ve maneviyatı hakkında söz edebilir?
Eğer maddecilik felsefesi, hümanizm (insancılık) ilkesine bağlıysa ve insandan başkasına asalet verilmesine inanıyorsa o halde neden insanı ekonomik araçlara bağımlı kılmaktadır? Ekonomiyi insanın hizmetinde karar kılacağına neden insanı üretim araçlarına bağımlı kılmaktadır?
Eğer asıl olan insan ise, o halde insanın neden bir tüketim hayvanı derecesine düşürmekte ve sürekli olarak şu sloganı atmaktadır: “Herkes, gücü oranında çalışmalı ve herkese ihtiyacı oranında ücret ödenmelidir.” Bu açıklama ışığında şimdi de asıl konuyu incelemeye çalışalım:

1-Mutlak kemal ile ilişki tekamül nedenidir.
Allah’a tapmak mutlak kemal ile irtibat halinde olma anlamındadır. Dindar insan açısından Allah, tümüyle cemal, kemal ve her türlü noksanlıktan uzaklık anlamındadır. İlim ve bilgi sahibi olan Allah evreni ve insanı yaratmıştır. Eğer bir an bu ilahi feyiz kesilecek olursa, karanlık ve korkutucu bir mutlak yokluk herşeyi çepeçevre kuşatır.
Böyle bir mutlak kemal ile irtibat halinde olmak, insanın yücelişine neden olmaktadır. Bu irtibat, uyanık vicdanlara şuur ve idrak, insanı inceleme ve ilim elde etme hissine güç bağışlamaktadır. Evrende insanın konumunu kamil bir bakış açısıyla aydınlatmakta kibirlenmekten ve ayakları yere basmamaktan kurtarmaktadır.
İnsanın asaletinin anlamı, insanın mutlak kemal ile ilişkisini kesmek değildir. İnsana şahsiyet verme bahanesiyle insanı bencil ve kendine tapan bir varlık haline dönüştürmek doğru değildir. Bu nefsani istekler karşısında acizlikten başka bir anlam ifade etmemektedir.
İnsanın ilim, bilgi, ahlak, iyilik, sanat ve güzelliklere karşı duyduğu ilgisi kendine yabancılaşması mıdır, yoksa kemale ulaşma vesilesi midir? Bu ilgi insanın bir tür kendine dönüşü değil midir? Bu söz, Allah’ı aramak ve Allah’ı bulma hakkında da geçerlidir. Zira Allah’ı arayan ve Allah’a tapan bir insan, mutlak kemal ile ilişki sayesinde kemalini artırmak istemektedir.
Hümanizm ve insanın asaletinin gerçek anlamı da insanın ahlaki değerlere ve insani inceliklere sevketmektir.
Marksizm Allah’a yönelişin olumlu etkilerinden öylesine bir gaflet etmiştir ki Allah’a tapan insanın şahsiyetten yoksun olduğunu düşünmekte ve insanın kendine yönelişini ve nefisperestliğini şahsiyetinin tecellisi olarak kabul etmektedir. Marks, Allah’ı haşa zalim ve despot bir hükümdar olarak düşünmüştür. Öyle ki bu zalim ve despot tanrı kulların kendisine tapmasından ve onların şahsiyetini ezmekten lezzet almakta ve onların şahsiyetini ortadan kaldırarak kendi makamını yüceltmektedir. Oysa gerçek olan Allah’a ibadet, bir kemaldir. Allah’a tapmak bir tür nimete şükür ve bu nimetlerden daha fazla faydalanmak için liyakatini izhar etmektir. Allah’a tapmak bir çok değerli etkilere sahiptir ve hiçbir akıllı insanın şüphe edemeyeceği bir çok kemale neden olmaktadır.
Allah’a inanmak, ilim ve bilginin gelişimine neden olmaktadır. İnsani sınır tanıyan içgüdülerin kontrolüne ahlaki faziletlerin terbiyesine insani karakterin yücelişine zorluklar ve belalar karşısında ruhun sükunetine sebep teşkil etmektedir. İlahiyatçı araştırmacılar, akait ve dinler hakkındaki kitaplarında bunun bir çok olumlu etkilerinden söz etmişlerdir. Burada onları tekrar etmeye ihtiyaç yoktur. Burada sadece kısaca bir bilgi vermekle yetiniyoruz.

2-İnsanın Ruhi Derinliklerinde Dinin Kökleri
Düşünürlere göre dinin insanın ruhi derinliklerinde çok güçlü kökleri bulunmaktadır. Allah’a ve tabiat ötesine teveccüh, insanın yaratılışının yoğrulduğu deruni hislerin tecellisidir. İnsan hayatı boyunca çeşitli adet ve gelenekler ortaya çıkarmış ve sonra da onları unutmaya başlamıştır. Ama asla insanın hayat kamusundan din silinmemiş ve insan dinden asla kopamamıştır. İnsanın değişken özelliği din üzerinde hiçbir etki yaratamamıştır. Bütün bunların da gösterdiği gibi din, insanın ruhi derinliklerinde çok güçlü köklere sahiptir.
Günümüz psikolojisi, din hissini insan ruhunun metnini teşkil eden dört histen biri olarak kabul etmektedir:
1-Merak ve araştırma hissi
2-Ahlak ve iyilik hissi
3-Sanat ve güzeli sevme hissi
4-Allah’ı arama ve din hissi
Psikologlar bu dört his ve bu dört hissin insan ruhuna karşımı hakkında çok değerli gözler etmişlerdir. Bu açıdan Marks’ın görüşünün tam tersine Allah’ı arama hissi de insanın kendine yönelişidir. Allah’ı inkar ise bir tür insanın kendine yabancılaşmasıdır. Bu hakikat, aşağıdaki ayette apaçık bir şekilde şöyle yer almıştır:
“Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece O (Allah) da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir.”
Bu ayet, açık bir şekilde Allah’ı unutmanın insanın kendisini unutmasına neden olduğunu söylemektedir. Bunun sırrı da söylediğimiz bilgilerde yatmaktadır.
Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) kısa sözlerinin birinde şöyle buyurmaktadır: “Herkim Allah’ı unutursa Allah da ona kendisini unutturur ve kalbini kör eder.”

3-Sonucun Nedene Oranla Konumu
Usulen felsefe açısından sonucun varlığı nedene bağımlı bir varlık dışında bir şey değildir. Sonuç, nedene oranla, tam bir bağımlılık içindedir. O halde, insan ve bütün kainat, Allah’a bağımlılıktan başka bir gerçek ifade etmemektedir. Bir olan Allah’ın varlığını itiraf etmek ve kemal kaynağına yönelmek, felsefi delillerin ortaya koyduğu bir gerçektir. Allah’ı inkar etmek veya Allah’a teveccühten uzak düşmek ise, bu hakikati örtmekten başka bir gerçek ifade etmemektedir.
Eğer gerçekten sonuç ve yaratık bağımlılıktan başka bir hakikate sahip değilse, bu durumda bu bağımlılığı itiraf etmek, hakikate yönelmek midir, yoksa hakikati inkar etmek midir? Eğer insan daha yüce bir varlığın yaratığı ise, varlığının hakikati olan böyle bir bağımlılığa teveccüh etmek, insanın kendisine yabancılaşması mıdır, yoksa bizzat kendine yönelmesi midir?
Marks’a göre insanın kendisine yabancılaşması olan malikiyet konusunu ise kısaca şöyle açıklayabiliriz:
İslam’da malikiyetin hakikati, malın insana ait oluşudur; insanın mala ait oluşu değil. Başka bir ifadeyle İslam’a göre mal, insan için bir hayat vesilesidir; hedef değil. Malikiyet sadece dünyanın hedeflendiği ve kıble haline getirildiği bir durumda insanın yabancılaşmasına neden olmaktadır. Ama eğer dünya bir hayat vesilesi olarak düşünülürse, asla insanın yabancılaşmasına neden olmaz.
Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) bu konuda çok ince bir ifadeyle şöyle buyurmuştur: “Her kim dünyaya, geçiş yeri ve araç olarak bakarsa bu kalbinin basiret edinmesine neden olur. Herkim de dünyaya hedef olarak bakacak olursa, dünya onu kör kalpli ve basiretsiz kılar.”
Hz. Ali (a.s) hakikatte bu kısa cümlesinde İslam’ın dünya hakkındaki görüşünü apaçık bir şekilde beyan etmiştir. Bu yüzden İslam’da dünyaya bağlanmak ve konfor düşkünlüğü kınanmıştır ve insan saadetini ortadan kaldıran bir etken kabul görmüştür.

Ayetullah Cafer Sübhani

 


more post like this