Ahlaki Düşüşün Tümel Etkenleri
Ahlaki değerleri elde etmede iki etkenin önemli rol oynadığı söylenmiştir.
A-İman edeceğimiz şey hakkında bilgi ve bilinç elde etme.
B-İman edilmesi gereken şeylere yönelik eğilimin takviye edilmesi.
Aynı şekilde ve gerçeğe de işaret etmiştik: İman edilmesi gereken hakikatler hususunda bilgi ve bilinç elde ettikten sonra, bazen bir takım durumlarda bazı karşı eğilimler,
insanı o hakikatlere iman etmekten alı koyar. Bu yüzden bu gibi karşı eğilimleri tanıma ve zayıflatmada ve de ılımlı ve olumlu eğilimleri takviye etmede ahlaki değerleri kendimizde uygulayabilmek için ciddi bir şekilde çabalamalıyız.
Konumuz genel olduğundan ve değer ve karşı değerleri tek tek incelemeye niyetli olmadığımızdan imanın engellerini de bu şekilde, Kur’an’dan aldığımız genel başlıklar altında dile getirecek ve herbiriyle ilgili ayetlere işaret edeceğiz.
Tümel olarak Kur’an’da imanın engellerinin ve düşüşünün etkenlerinin üç genel ve geniş ve de aynı halde birbirleriyle ilgili olan başlığın altında yer aldığı söylenebilir. Bunlar sırasıyla şunlardan ibarettir.
1-Nefis arzusu
3-Dünya
3-Şeytan
Ahlak alimlerinin Kur’an ayetlerinden istifade ederek insanın tekamülü önündeki engelleri ve onun düşüşüne neden olan sebepleri belirtilen üç etkende özetlediklerini söylersek daha yerinde olur. Şimdi bu etkenleri ve onların birbirlerine yönelik bağımsızlık ve bağımlılık irtibatını inceleyecek ve tahlil edeceğiz.
A-Nefis Arzusu
Tümel olarak imanın zayıflamasına, yok olmasına veya asla tahakkuk etmemesine sebep olan etkenler, genel “nefis arzusu” başlığı altında belirlenip incelenebilir. Nefis arzusu, insanın kalbini çalmakta ve onun için bir kalp bırakmamaktadır. Böylece imanın girebileceği bir yerde kalmamaktadır.
Şimdi nefis arzusu nedir? Diye bir soru sorulmaktadır. Yanıt olarak diyoruz ki: Nefis arzusu başlığı bir miktar ipham taşımaktadır ve bu alanda kullanılan tabirler, bir çok insan için yanlış anlaşılmaktadır.
Yukarıdaki soruyu açıklamak için onu daha küçük iki soruya bölmemiz ve o ikisine ayrı yanıtlar vermemiz daha yerinde bir davranış olacaktır. Birinci olarak, nefis nedir? İkinci olarak nefis arzusu nedir?
Yukarıdaki iki soruyu yanıtlamadan önce nefis arzusu hususunda Kur’an-ı kerim’de zikredilen ayetlere işaret etmemiz ve bir ölçüye kadar da onun Kur’ansal kullanımlarını, yer ve reel örneklerini incelememiz daha iyi olacaktır.
Kur’an ve Nefis Arzusu
Yüce Allah Belam Baura hakkında şöyle buyuruyor:
Onun ilmi vardı; ama onun aksine kendi arzusuna uydu. Zira önceki ayette onun hakkında şöyle buyuruyor:
Onun sapmasının nedeni kendi arzusuna uyması ve ilminin gereğini yapmamasıydı.
Diğer bir ayette şöyle buyuruyor:
Bir başka ayette ise şöyle buyuruyor:
İki ayette Allah-u Teala kendi nefis arzusunu “ilah” edinen şeklinde hitapta bulunuyor: Birinci ayet şudur:
İkinci ayet ise şundan ibarettir:
Bazı ayetler arzuya uymayı Allah yolundaki hidayet ile çelişir bilmiş ve şöyle buyurmaktadır:
Aynı şekilde şöyle buyruluyor:
Bir başka ayette bazı münafıklar hakkında şöyle buyruluyor:
Bu ayetin içeriğince nefis arzusuna uymak, kalbin mühürlenmesini gerekli kılmaktadır.
Bir diğer ayette ise şöyle buyruluyor:
Bu ayette nefis arzusuna uyma ve ilahi hidayeti kabul etme arasındaki bir çeşit çelişki söz konusu edilmektedir.
Başka bir ayette ise Peygamberlerin yalanlanması ve öldürülmesiyle sonuçlandığı derecede nefsin arzusuna uyma ve Peygamberlerin getirdiği hidayet arasındaki çelişkinin dozajı hatırlatılmaktadır:
Aynı şekilde başka diğer ayetlerde şöyle buyruluyor:
Diğer ayetlerde ise şöyle buyruluyor:
Bu ayetlerde Allah’tan korkma, nefsi arzudan sakındırma ve cennette yer alma arasındaki bağ göz önünde bulundurulmuştur.
Belirtilenlere ek olarak arzu kelimesinin yerine şehevat (şehvetler) tabirinin kullanıldığı başka ayetlerde mevcuttur. Bir ayette şöyle buyruluyor:
Bir başka ayette ise şöyle buyruluyor:
Nefis Arzusunun Açıklanması
Şimdi yukarıdaki ayetlerden sonra, belirtilen iki soruya verilecek yanıtın açıklamasında diyoruz ki, ahlaki kitaplarda insanın akla uyması ve kendi nefsinin arzusuyla mücadele etmesi gerektiği hususu bir çok defa tavsiye edilmiştir.
Gerçekte insan kalbi, nefis ve akıl arasında vuku bulan bir savaş meydanıdır. Nefse uymak, olumsuz  bir değer sıfatıyla tanıtılmaktadır. Nefis arzusu, onun isteği anlamındadır.
Ama nefis, muhtelif anlamlar taşıdığından ve bazen yanlışlığa sebep olduğundan ve de kavram kargaşalığına neden olduğundan bu kavramları, anlamları ve onlar arasındaki farkları açıklığa kavuşturmamız gereklidir.
Kur’an bir yerde şöyle buyuruyor:
Bir başka yerde şöyle buyuruyor:
Bir diğer ayette ise nefs-i levvame’den söz ederek şöyle buyuruyor:
Ve sonunda bir başka ayette nefs-i emmare’den söz ederek şöyle buyuruyor:
Nefis, felsefi bir kavramda da ruh olarak kullanılmıştır. Bundan dolayı yanlışlığa sebep olan Kur’ani ve felsefi çeşitli kullanışları vardır.
Fesat ve şerlerin kaynağı olan ve isteklerine kulak verilmemesi gereken bu nefis nedir? Bunun “O senden, sen de O’ndan hoşnut olarak Rabbine dön” denilen nefs-i mutmainne ile farkı nedir?
Bu hususta bazı büyük şahsiyetler iki nefsin olduğunu söylemişlerdir. Bunların birincisi, tabii öz ve ikincisi de insani veya ilahi özdür. Bazı başka kimseler de nefsin muhtelif varlık mertebelerinin olduğuna inanmışlardır. Bazıları da bu konuyla uyumlu başka tabirler kullanmışlardır. Bu değişik görüşler, bu kelimede bulunan iphamı yansıtmaktadır.
Bizim görüşümüze göre bu kelimenin Kur’an’da kullanılış yerlerinden şu anlam çıkarılabilir: Nefis kelimesi, Kur’an’da sadece sözlük manası itibariyle kullanılmıştır. Nefis, sözlükte vurguda bulunma yerleri istisna olmak üzere genellikle “şahıs” veya “ben” anlamında kullanılmaktadır.
Elbette muhtelif yerler uygun olarak bir takım özellikler ona eklenmektedir. Böylece nefis kelimesi o özellik sayesinde müspet veya menfi bir değer kazanmaktadır.
Bazıları, nefsi ruh manasında kullanmışlardır; ama bizim görüşümüze göre hatta nefsin ruh manasında olduğu bile söylenemez. Çünkü nefis kelimesi Kur’an’da zikredildiği üzere Allah’a da isnat edilmektedir. Bu Allah-u Teala’nın Hz. İsa’nın diliyle kendisine hitap ettiği şu ayette geçmektedir:
Bu ayette nefis Allah’a isnat edilmiştir; oysaki Allah’ın ruhu yoktur. Bundan dolayı, “nefis” ben ve kendim anlamındadır. Elbette bazıları “ben” ve “kendim” arasında bir farkın olduğunu söylemişlerdir; şöyle ki “kendim” kelimesi Farsça’da vurgulama özelliği taşımakta ve vurgu yerlerinde kullanılmaktadır.
Bu gibi yerlerin dışında “nefis” kelimesinin yerine “ben” kelimesinden istifade etmekteyiz. Lakin nefis mefhumunu açıklamada bu farktan da önemli bir konu çıkarılmamaktadır.
Her halükarda nefis, yer ve kullanılma özellikleri hasebiyle bazen “kötü” ve bazen de “iyi”dir. Ama sözlük açısından birden fazla anlamı yoktur. Nefsin kullanılış mefhumunun sözlük manasından başka bir şey olmadığı göz önünde bulundurularak demeliyiz ki muhtelif yerlerde nefsin
“iyi” ve “kötü” olarak tanıtılmasının sebebi, yüce Allah’ın onda iki çeşit eğilim karar kılmasıdır. Birincisi, hayır ve iyiliğe olan eğilim, ikincisi ise şer ve kötülüğe olan eğilimdir. Elbette bu, hayır ve şerrin nefsimizde yer aldığı manasında değildir.
Bilakis hayır ve şer başlıklarının kendilerini doğruladıkları reel örnekler, bizim nefsimizde kök ve temele sahip bulunmaktadır. Yani fıtratımızda hayır başlığının kendisini doğruladığı bir takım şeylere yönelik eğilimler mevcuttur ve aynı şekilde şey başlığının kendisini doğruladığı bir takım şeylere yönelik başka şeylere de eğilimler mevcuttur. Yoksa insan nefsinde ne mutlak hayra ve ne de mutlak şerre yönelik bir eğilim yoktur.
O halde insanda bulunan eğilimler dış ahlaki reel örnekler açısından da çeşitlilik arz etmektedir. İnsan “nefsi” de bu eğilimlerin çeşitliliği esasınca değişik olmakta ve bu eğilimlerden bir bölümü açısından “kötü nefs-i emmare” ismini almaktadır. Kim, bizi meyiller, güdüler ve şehvetler peşinden gitmeye zorlamaktadır? Yanıt şudur ki, biz bizzat kendimiz şehvetlerin peşinden gitmeyi sevmekteyiz. Bu hususta Kur’an şöyle buyuruyor: + [1]
Bu güdüsel eğilimler, bizim varlığımızda kök sahibidir, fıtratımızla karışık durumdadır ve onlar bizi kendilerini doyurmaya zorlamaktadır. Onların doyurulması, hem helal ve meşru yoldan, hem de haram ve meşru olmayan yoldan mümkündür.
Çünkü güdüsel meyil kördür, iyi ve kötüyü tespit edememektedir. Sadece doyurulmak istemektedir. Nefsin kendisini haram ve meşru olmayan yoldan doyurduğu yerlerde bu kötü nefs-i emmaredir.
Nefiste bulunan yukarıdaki eğilimlere ek olarak kemale meyletmek ve saadete eğilim kaydetmek de ondan mevcuttur. Bunlar, kemale ulaşmak için insanı harekete sevk etmektedir.
Nefsimizdeki bir dizi eğilimler bizi takvaya ve başka eğilimler de günaha çekmektedir. Ama takva ve günahın reel örneklerini aklın veya vahinin kılavuzluğuyla tanımaktayız. O halde yüce Allah onları bize ilham etmiştir.
Evet, maddi ve manevi olmak üzere bütün bu meyiller insan fıtratında mevcuttur. Lakin maddi ve güdüsel meyiller genellikle aktif haldedirler ve kendi başlarına faaliyete geçmektedirler. Örneğin yemeğe, uyumaya ve cinsel güdüye olan ilgi gibi.
Ama insanda yetisel olarak başka meyillerde mevcuttur ve onların aktif hale gelmesi özel şart ve ortamlarda gerçekleşir.
Onlar özel yetiştirilmeye, eğitilmeye ve kılavuzluğa ihtiyaç duyar. Elbette belki de söylenebilir ki istisnayi durumlarda bu eğilimler de bazı insanlarda fıtri olarak aktif haldedir. Bizim inancımıza göre bu meyiller masumlarda (a.s) dünyaya geldiklerinden itibaren aktiflik kazanmışlardır.
Oysaki diğer insanlar böyle değildir ve bu meyiller baştan itibaren onlarda aktif hale gelmemiştir. Bu durumda insan nefsi kötülüğü emredicidir.
Ama bu meyillerin uyanmasından sonra insana çirkin işler yapma karşısında serzenişte bulunan yine nefistir. Nitekim yüce Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor:
Kendi manevi isteklerimize olumlu yanıt verdiğimiz ve hak yolu kabul ettiğimiz zaman yine kemal ve sükunete eren ve de “ey mutmain olmuş nefis” hitabına muhatap olan şey nefistir. Bundan dolayı, nefis muhtelif merhaleleri olan bir hakikattir.
Yoksa biri “nefs-i emmare” diğeir “nefs-i kavvame” ve bir diğeri de “nefs-i mütmainne” diye muhtelif bir kaç hakikat değildir. Bir varlıktan ibarettir; yani insanoğlunun varlığıdır. İnsanoğlu, oluşan muhtelif şartların yaptığı çeşitli faaliyetlerin ve kazandığı değişik
faydaların etkisiyle bu sıfatlarla nitelenmektedir. Hz. Yusuf’un kemalin yüce merhalelerini kat etmesi ve Allah’ın onu ihlaslı kullarından saymasıyla birlikte bizzat onun şöyle demesi burada anlam kazanmaktadır.
“Çünkü nefis, Rabbimin merhameti olmadıkça, kötülüğü emreder. Doğrusu Rabbim bağışlayandır, merhamet edendir.” [2]
Bundan dolayı, insanda bir merhalede kötülüğü emredici nefsin bulunmaması diye bir şey söz konusu değildir. Nefis, sürekli insanda vardır ve bazen insana kötülüğü emretmektedir; böyle bir şahsın Hz. Yusuf (a.s) olması da bu gerçeği ortadan kaldırmaz.
Nitekim yüce Allah, onun diliyle şöyle buyurmaktadır: “Ben nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefis kötülüğü emreder.” [3]
O halde nefis, sadece bazı insanların taşıdığı özel bir güç değildir. Bilakis insanların tümü, ömürlerinin sonuna kadar onu taşımaktadırlar. İnsan olduğu müddetçe meyil ve güdüler taşıyacaktır. Güdüsel çekimler olduğu müddetçe de kötülüğü emreden nefis de olacaktır.
Nefis, insana açıkça kötülüğü kötülük olduğu için emretmez; bilakis nefsin bir takım istekleri vardır ve bazen bu isteklere konu olan şeyler kötülüğün reel örnekleri konumundadırlar.
Örneğin, bizi yemek yemeye zorlayan nefis, bizde yemeğe yönelik meyli dirilten nefistir. Bu güdüsel meyil, kötü değildir ve doyurulmalıdır. Ama bu, bazen doğru yoldan ve bazen de yanlış yoldan duyurulmaktadır. Doyurulma işlemi yanlış yoldan yapıldığı zaman, buna nefis kötülüğü emretti denmektedir.
Nefis ve Akıl
Nefis taşıdığı muhtelif eğilimler ile söylediğimiz gibi ahlakın konusu ve ahlaki buyrukların muhatabıdır. Nefiste bu muhtelif eğilimlerin varlığı, zorunludur.
Çünkü gerçekte insani kemal sadece onların varlığıyla mümkündür. Her kimin dizginleri emredici nefsin elinde olursa, güdüler ona rehberlik eder ve o, kapalı bir göz ve kulakla ve de kendi güdüsel ihtiyaçlarının ötesini düşünmeksizin onları takip eder. Böyle bir kimse nefsin emredici makamında sonsuza dek yerinde sayar. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:
O, sınır tanımayan güdüsel istekleri dışında bir şey istemez. Böyle bir şahıs, tevhit ilminden bile bir nasip olmaz, yeryüzünde bağlanır, madde ve duyu aleminden ve de maddi zevklerden ayrılmaz. O halde bu hal ve merhaleden çıkmadıkça,
bir sınır kabul etmedikçe ve kendini onun içinde kontrol etmeye dair karar almadıkça böyle bir şahıs hidayete ermeyecektir. Bu nitelikli bir kimse, tanıdıktan sonra hakkı kabul etmeli ve batılı reddetmelidir. Doğru yolda yürümeye, meyil ve güdünün mutlak hakimiyetinde kalmamaya dair and içmelidir. Nefis ona kötülüğü emrettiği zaman önünü almalıdır. Nefis ile olan cihatta veya cihad-ı ekberde çaba sarfetmelidir; yani hakkın,
batılın ve doğru değerin kriterini bilmeli ve ona riayet etmelidir. Nefis onların aksi doğrultusunda emirde bulunduğu veya meyil ve çekim taşıdığı zaman pratikte onu kontrol etmelidir. İnsanların çoğu böyle değildir ve cihat meydanında başarı elde edememektedirler. Yüce Allah böylelerini kınamıştır. Bununla ilgili olarak bu meydanda gevşeklik göstermelerinden ötürü İsrailoğulları hakkında şöyle buyuruyor:
Eğer peygamber sizin istediğiniz bir şeyi getirirse, muhalefet etmezsiniz ve o sizin bakışınızda iyi bir Peygamber olur. Ama sizden meylinizin istediği bir şeyi isteyecek olursa, kabul etmezsiniz. İnsanın bütün sapmalarının kaynağı, Allah’a itaat ve kulluk etmedeki asıl sorunu buradadır.
Yoksa insanın meyil ve isteğiyle mutabık olduğu zaman, peygamberlere itaat etmek marifet değildir. İnsan da ona muhalefet etmemektedir. İnsan aksi doğrultuya çekildiği zaman doğru yolu seçmeli, sahih eğilimi takviye etmeli, kendi iradesiyle onu tercih etmeli ve nefsini ram etmelidir. Böylece de bu geçişte kendi değerini ortaya koyabilmelidir.
Bundan dolayı, her ne kadar nefsani arzular değişik ve çeşitli olsa da ve insanın sıfatları hususunda onlardan bir söz konusu olsa da genel bir şekilde değerleri elde etme yolunun ilk önce nefis arzusunu tanımamız ve ardından da onunla mücadeleye koyulmamız olduğu söylenebilir.
Şimdi, yukarıdaki açıklamalardan ,sonra genel bir ifadeyle şöyle söylenebilir: Eğer sadece doyurulmayı isteyen güdüsel meyillere ve kör çekimlere uyarsak ve onun sonraki neticesinin ne olacağını düşünmezsek ve de hedefimiz salt anlık zevkler olursa, bu nefis hevasıdır.
Ama onun kendi ruh ve akıbetimizdeki etkisi ve de rabbimiz ile olan irtibatını önemser ve dikkate alırsak ve sonra karar alırsak, nihayi kararımız neticede aynı güdüsel istek olsa da böyle bir karara göre hareket etmek artık nefse ve nefis hevasına uymak olmayacaktır.
Çünkü bu durumda bizi dürten şey sadece güdü değildir; bir muhasebe yapıp fiilin netice ve geleceğine dikkat ederek yolumuzu seçmiş olduk. Nitekim o fiilin kötü sonuçları olması halinde de onu yapmayacaktık. Şimdi gerçekte biz aynı güdüsel fiili işlemekteyiz ve o ahlaki değer kazanmaktadır. Bu, o işteki dürtü sebebiyledir;
daha önce de söylediğimiz gibi, ahlaki değerin ruhu niyettir. Daha kısa bir ifadeyle nefis hevasının ölçüsü kör ve sınırsız güdünün doyurulmasıdır. Bunun mukabilinde de güdünün doyurulması esnasında aklın kullanılmasıdır.
Akıl nedir? İlgili fiilin gelecek, kader ve ahiretimize ne gibi bir etkisi olacağını ölçen hesap edici güç, akıl olarak adlandırılır. Güdünün bir muhasebesi yoktur, bilakis müphem bir çekimden ibarettir. Tıpkı bir mıknatısın çekmesi gibi
insani fiilin netice ve sonuçları hususunda gözü kapalı olarak bir tarafa çeker. Akıl ise bilinçlice muhasebe yapar, bu fiilimiz bizi nereye çekiyor ve geleceğimize yönelik ne gibi bir etkisi olacaktır diye ölçer-biçer. Bu bilinç, muhasebe ve ölçmeye uygun karar alır ve bunun ardından istenen bir netice elde edilmesi için girişimde bulunur.
O halde aklın ve nefsin birbirleriyle mücadele etkilerinin söylenmesinin ve birbirlerinin karşısında anlaşılmalarının sebebi, konuların zihne daha yakınlaştırılması ve anlaşılmasının daha kolaylaştırılması içindir. Yoksa nefsin bir dizi istek ve meyilleri vardır.
Akıl ise yolu aydınlatan bir meşaleden ibarettir. Neticede nefsin bir mertebesi olan ve nefis cevherinden kaynaklanan karar alıcı güç, akıl ve meyiller arasında tayin edici olacaktır.
Bundan sonra ya güdüsel güçlerle ilgili olan şeyi tercih edecek yada aklın kılavuzluğu esasınca ebedi saadetle sonuçlanacak olan şeyi seçecektir. Akıl asla çekme kategorisinde değildir, fonksiyonu yol göstermektir ve hiç kimseyle de savaşı yoktur. Işık saçan ve yolu aydınlatan bir projektörden ibarettir.
Aklın nefisle mücadele ettiğinin söylendiği yerde gerçekte nefsin bir mertebesi kastedilmektedir ki kemali isteme dürtüsüyle kör meyil ve güdüler ile savaşmaktadır. Başka bir ifadeyle gerçekte nefiste başka çekimler de mevcuttur.
O halde burada düşman olarak tanıtılan akıl, kavrayan akıl değildir; bilakis hareketleri aklın aydınlatması ölçmesi ve teyit etmesiyle gerçekleşen çekimlerdir. Yoksa akıl, kendisinde çekim, hareket, sevk ve tahrik etmenin bulunduğu bir olgu değildir.
Öyleyse onun mücadele etmesi, nefsin iki merhalesinin mücadele etmesi yani çekişen eğilimlerin bulunmasından ötürüdür. Birbiriyle mücadele ederler. İşte bunlardır ve bunlar arasındaki hakim de karar olan nefis cevheridir.
Biz ahlak felsefesinde iradenin nefis cevherinin tecellisi olduğunu, nefis cevherinden kaynaklandığını iki eğilimler arasında onun vesilesiyle bir yolu seçtiğimizi ve kendi kaderimizi inşa ettiğimizi söylemiştik.
Bundan dolayı, bildiğimiz şeylere iman etmek için kendimizi nefsin arzu kaydından kurtulmalıyız; yani doğru bir bakış, geleceği görme, mukayese, ölçme ve daha üstün yolu seçme esasınca karar olmalıyız.
Nefis Arzusu, İmana Engeldir
Söylediğimiz gibi bilgi elde ettikten sonra, sapık nefsani eğilimler bizi iman etmekten alıkoyabilir ve bu nefsani afetlerin varlığı nedeniyle bilgi elde etmemize rağmen kabul etmeme ve pratikte ona uymama ihtimali mevcuttur.
Nasıl oluyor da insan bir şeyi anlamakta onu uygulamamakta ve onun gereklerine uymamaktadır, diye bazılarının zihnine böyle bir soru gelebilir. Yanıt olarak diyoruz ki, bu, insanın hareket ve davranışlarında kolayca bulunabilecek bir gerçektir.
Örneğin, insanın bir arkadaşıyla yaptığı tartışmada hakkın arkadaşının olduğunu anlamasına karşın onu reddetme istediğitaşıdığı oldukça görünen bir haldir. Nitekim daha yüksek bir merhalede, insanlar Peygamber ve İmamların doğru söylediklerini anlamakta ama bununla beraber makam istemi, gurur, taassup ve diğer nefsani arzular onların hak sözlerini kabul etmelerine ve hakka uymalarına engel olmaktadır.
O halde insanın kendi içsel dürtüleri, nefsani hastalıkları ve şeytani vesveseler ile çatışmada olduğu kesin bir gerçektir. Bunlar, bazen anlamış olduğu gerçekleri pratikleştirmekten ve onlara uymaktan sakındırabilir.
İnsan kendi nefsini bildiği için, herkesten daha çok hastalıklarından haberdardır; çünkü o, konuyu anladığını ve zihni açıdan özne
ve yüklem arasında nasıl bir ilişkinin bulunduğunun ve nasıl bir önermenin var olduğunun kendisi için aydınlandığını açıkça görmektedir, ama buna rağmen gönlü bunu kabul etmek istememektedir.
Kur’an bunlar hakkında şöyle buyuruyor: “Onların kalplerinde hastalık vardır.”, “Onların kalplerinde eğrilik vardır.”
________________________________________
[1] Yusuf suresi, 53. ayet
[2] Yusuf suresi, 53. ayet
[3] Yusuf suresi, 53. ayet


more post like this