-Ey Abbas! Eğer seni de kaybedersek belim bükülür, dayanağım kalmaz, askerlerim viran olur!
Bu sözler Hz. Hüseyin’in, ordusunun bayraktarı olan Hz. Abbas’a hitaben söylediği son sözlerdi.
Dini uğrunda canını feda etmek için bir an önce çarpışmak isteyen Abbas’ın, geçen bunca zaman karşısında nasıl sabrettiği, nefsine nasıl hakim olduğu şaşılacak şeydi.
Muhammed (s.a.a) hanedanının gözlerinin önünde lime lime edilişine; Hüseynî çadırlardaki kadınların ve çocukların sert kayaları kuma çeviren feryadına; Hz. Hüseyin’in etrafını dört bir yandan muhasara altına alıp kahkahalar atan, kötü sözler söyleyen vefasız düşman ordusunun çirkefliklerine; zamanının imamı Hüseyin’in (a.s) bunca zulüm karşısında zulümden yana değil, hicrandan yana gözyaşları akıtarak tahammül göstermeye çalışmasına daha fazla dayanamıyordu Abbas.
Ne var ki, Hüseyin’in (a.s) gönlü yastaydı. Abbas’ı meydana göndermekte gönlü yoktu:
-Savaşmana nasıl izin verebilirim, kızıl kanlara bulanmana nasıl tahammül ederim ey kardeşim? Canım fedadır sana, ama benden bunu isteme!
Alemlerin yasa büründüğü bu günde Hüseyin (a.s), kardeşi Abbas için “Canım sana fedadır” derken bunun sebebi neydi acaba? Bu ne yücelikti ki, zamanın imamı onun için “canım feda” demede? Belli ki, Hz. Hüseyin’den başka Abbas’ı daha iyi tanıyan kimse yoktu o zamanlar.
Abbas pek alim, pek bilgindi. Onun ilmi yanı sıra şecaati, fedakârlığı ve takvası öyle üstündü ki, Hüseyin’in ordusuna bayraktar olmasının en belirgin sebebi de buydu belki de…
-Ben müminlerin emiri babam Ali (a.s), kardeşlerim Hasan ve Hüseyin (a.s) yanında ilim öğrendim. Bu yüce şahsiyetlerden aldığım ilimle dinimde yakine erdim.
Abbas, aldığı ilimlerin kaynağını böyle dile getiriyordu. Kerbela hadisesini, o gün neler olacağını daha önceden duymuş; babasından işitmiş, ceddi Resul-u Ekrem’in dilinden bu olayı nakledenleri de dinlemişti. Anlatılanları bir bir yaşadıkça inancı daha da artıyor, yakini daha da kuvvetleniyordu…
Hele annesi Ümmül Benin’in anlattıkları hâla aklından çıkmış değildi:
-Yavrum! Henüz sen daha küçük bir çocukken bir gün baban seni kucağına almış; ellerini, kollarını öpmüş; sonra da ağlamıştı. Onu bu halde görünce yüreğim yandı, ciğerim parçalandı. Zira, ömrüm boyunca güzel ve şirin bir yavruyu kucağına alıp da ağlayan bir baba ne görmüş, ne de duymuştum. Kendi kendime; “Bunun bir sebebi olmalı” dedim. Bu yüzden babana dönerek niçin ağladığını sordum. Baban bir yandan ağlıyor, bir yandan da cevap veriyordu: “Bu yavrumun kolları Hüseyin’ime edeceği yarenlik uğrunda kesilecek!” Kollarının kesileceği haberini alır almaz dayanamayıp feryat ettim. Benimle birlikte ev halkı da ağladı, sızladı. Baban bizi bu halde görünce ikinci ama, güzel bir haberle bize teselli verdi: “Bilesiniz ki gözümüzün nuru Abbas, Hak Teala katında yüksek derecelere sahip olacak. Hak Teala, daha önce kardeşim Cafer’e (Cafer-i Tayyar) nasıl iki kanat hediye ettiyse, ona da iki elinin karşılığı olarak iki kanat bağışlayacak ve Abbas da bu kanatlarla, cennette meleklerle birlikte uçacak!”
Abbas, Kûfelileri çok iyi tanıyordu. Babası Hz. Ali ve kardeşi Hz. Hasan zamanında onların durumunu çok iyi tecrübe etmiş; baskı ve zulüm karşısında nasıl korktuklarını, kendilerini kaybedip hakkın yanından ne kadar çabuk uzaklaştıklarını çok yakından görmüştü. Emevî hükümetinin ne kadar cani, zalim ve alçak bir hükümet olduğunu, sapıklıkta ne derecede ileriye gittiğini çok iyi biliyordu. Basireti öyle geniş, imanı öyle güçlüydü ki, hiçbir şeyden etkilenmeden kardeşi Hüseyin’in uğrunda canını feda etmeyi, parça parça doğranmayı göze almıştı. Hüseyin’in bir bakışına can veren bu yiğit er, gönlüne silinmez mürekkeple işlediği bu mührü asla silmeyecekti…
Hüseynî kervan Kûfe’ye gelip de hoş olmayan haberleri işittiklerinde Abbas, Kûfelilerin sözlerinden döndüklerini, Hüseyin’e karşı kılıç kuşandıklarını ve asla onunla bir olmayacaklarını sezmişti. Fakat, bu durum ne Abbas’ta, ne de diğerlerinde kaygıya yol açmamış; aksine, Hüseyin’in yolunda sadece ve sadece yılmaz birer asker olmada sebat göstermişlerdi.
Abbas’ın gücünü, yiğitliğini ve savaşlarda üstünlüğünü çok iyi bilen düşmanlar, onu Hüseyin’in yanından ayırabilmek için planlar kurmuş, bu amaçla Hüseynî Kervan Kerbela’ya varır varmaz girişimde bulunmuşlardı:
Kûfeliler, aldıkları kararı uygulamak için Abbas ile görüşmek üzere dayısı Abdullah b. Hizam’ı bu işle görevlendirdiler. Abbas’ın dayısının oğlu Abdullah, teyze çocuklarının (Abbas ve diğer üç kardeşi) Hüseyin (a.s) ile Kerbela’ya gittiklerini öğrendiğinde Kûfe emiri Ubeydullah b. Ziyad’ın yanına giderek bunlar için bir dokunulmazlık mektubu aldı. Ardından bu mektubu hizmetçisine vererek alelacele Kerbela’ya gitmesini ve onu Abbas’a vermesini emretti. Hizmetçi, gece yarısı Kerbela’ya vardı ve mektubu düşman ordusu komutanlarından Şimr’e verdi. Mektuba göz atan Şimr, gece karanlığında ordusundan ayrılarak Hüseynî kervanın bulunduğu yere yakın bir yerde duraklayıp “Kızkardeşimizin çocukları nerede? Abbas ve kardeşlerini istiyoruz!” diye seslendi.
Abbas ve kardeşleri, ilk etapta onun bu isteğini cevapsız bıraktılar. Şimr, tekrar seslendi. Hüseyin (a.s) Abbas’a dönerek:
-Her ne kadar fasıksa da cevapsız bırakmayın, diye uyarıda bulundu
Dört kardeş, imamlarından gelen emre itaat ederek Şimr’in yanına vardılar:
-Bizden ne istiyorsun?
-Size mektup getirdim, bir dokunulmazlık mektubu!
-Ne dokunulmazlığıymış bu?
-Hüseyin’e uyup kendinizi ölüme sürüklemenizi istemiyoruz. Onun yanından ayrılıp Muaviye oğlu Yezid’e itaat ettiğiniz takdirde size hiçbir zaman dokunulmayacak, bu dokunulmazlık mektubuyla da dilediğiniz yere gidebileceksiniz!
Abbas, Şimr melununun bu sözlerine daha fazla dayanamayıp sert bir dille çıkıştı:
-Allah sana da, mektubunuza da lânet etsin! Bizden, lânete uğrayan lânetlenmiş insanların çocuğuna itaat etmeyi mi bekliyorsun?! Git efendilerine söyle: Biz Hüseynîyiz ve sonsuza kadar da öyle kalacağız!
Böylece Mekke’den Kûfe’ye, oradan da Kerbela’ya edilen yolculuklarda Abbas’ın yiğitliği, cesaret ve imanı; dost-düşman, herkes tarafından bir kez daha sabit oldu. Hele bir hatıra daha vardı ki, o günlerde hâla akıllardan çıkmış değildi:
Muharrem ayının yedinci günüydü. Fırat’a açılan tüm su yolları Yezidîlerce kapatılmıştı. Ubeydullah b. Ziyad’ın emriyle Kûfe ordusu Fırat nehrinin etrafında etten duvar örmüş, gece gündüz bekçilik ediliyordu.
Yezidîlerin bir damla suyu onlara çok gördüğü bu günlerde su almak ve susuzluğunu gidermek için oraya gidenler, yalın kılıçlar ve tiz mızraklarla karşılaşıyorlardı.
İşte o gün Hüseyin (a.s), birkaç kişiyi de yanına vererek Fırat’a gitmesi ve kamplarındaki su ihtiyaçlarını giderecek derecede su getirmesi için Abbas’ı görevlendirmişti.
Abbas, imamının emrine uyarak arkadaşlarıyla yola koyuldu. Aralarında boş su tulumlarını eşit miktarda paylaşan Hüseyniler, bir müddet sonra Fırat önlerine kadar gelmişlerdi. Hedefleri Fırat’a varmak ve susuz dostlarına, eşlerine ve çocuklarına su götürmekti…
O gece Fırat’a bekçilik eden Kûfelilerin kaptanı Amr b. Haccac’dı. Haccac oğlu, birkaç atlının hızla Fırat’a doğru ilerlediğini görünce Fırat önlerinde askerlerini yoğunlaştırdı. Askerlerin başına geçerek yaklaşmakta olan Hüseynîlere yüksek sesle bağırdı:
-Siz kimsiniz, neden geldiniz buraya?
Abbas’ın emriyle öncülük görevini üstlenen Nafi b. Hellal öne çıkarak cevap verdi:
-Bize yasak ettiğiniz şu sudan içmeye geldik!
-O halde gelin, dilediğiniz kadar içebilirsiniz.
-Yemin ederiz ki Hüseyin ve hanedanı susuz kaldıkça o sudan bir damla dahi içmeyiz!
-Bu su, Hüseyin ve Ehl-i Beyt’ine haramdır!
-Hayvanlara dahi mubah olan bu suyu Allah’ın masum kuluna, müminlerin pak imamına haram eden kimse Yezid’den başka kim olabilir?
-Yezid, müminlerin emiridir; asıl imam da odur, onun hakkında böyle konuşamazsınız! Nerede kaldı biatiniz?
-Şu işe bakın ki, bir zamanlar İslam’ın önüne engel çıkaran, onu yok etmek için elinden geleni ardına koymayan Ebu Süfyan ve oğlu Muaviye gibi; asrının imamına ve halifesine karşı savaşan, kılıç kaldıran, küfreden, riyakâr, hileci ve düzenbaz insanlardan türeme Yezid gibi; köpeklerle yatıp kalkan, eşeklere imame giydirip imam diye arkasında cemaat namazı kıldıran, kadınlarla dolu haremler kurup canı istediğinde zina edebilen, şarap banyosu yapıp ayyaş haliyle yakınlarına dahi sarkıntılık eden; bunlardan da kötüsü peygamber evladına karşı ordu hazırlayıp sadece ve sadece onu yok etmeyi hedefleyen böylesi bir soysuza biat edip onu kendimize emir kabul etmemizi istiyorsun da Hüseyin gibi; ceddi Muhammed (s.a.a), babası Ali (a.s) ve annesi Fatıma (s.a) olan, ömrünü İslam dinine ve ümmetinin hayrına adayan bu insana; pak, adil ve masum kişiye biat etmekten men ediyorsun öyle mi?! Yazıklar olsun size! Ne çabuk da dininizi satıverdiniz öyle!
Tartışma daha da uzayıp gittiğinde söylenenlere daha fazla dayanamayan Haccac oğlu, emri altındaki askerlerine dönerek derhal saldırıya geçmelerini emretti. Böylece, iki taraf arasında kıyasıya bir mücadele başlamıştı.
Abbas, arkadaşlarının su tulumlarını daha rahat doldurabilmelerini sağlayabilmek için Fırat’ı saran düşman kuvvetlerinin arasında adeta gedikler açmış, onca düşman arasında dikkatleri kendi üzerine çekmeyi başarmıştı. Artık onlar, Fırat’a dalıp da su tulumlarını doldurmakta olan Hüseynîleri unutmuş, Abbas’la ilgilenir olmuşlardı.
Abbas’ın öfkesi, düşmanın korkulu rüyası haline gelmişti. Kızgın bir aslan gibi düşmanının üzerine rüzgâr hızıyla at koşturup şimşek gibi kılıç savuruşu, onlardaki cesareti söküp almıştı. Kûfeliler çaresiz kalarak mücadeleden çekinince Abbas ve arkadaşları çoktan su tulumlarını doldurmuşlardı bile…
Bu olaydan sonra düşman ordusu arasında Abbas’ı tanımayan kalmamış, cesareti Kûfeliler arasında dilden dile dolaşır olmuştu. Onlar arasında Abbas nâmı, sıcak uykularını dehşete dönüştüren bir karabasandı adeta…
FIRAT’A DOĞRU
Bugün, Kerbela’da büyük bir gürültü vardı: Düşman nâraları, çığlıkları ve alkışları gökyüzüne yansıyordu. Geçen her saat zarfında düşmanın eli kana daha çok bulanıyor, cinayetleri artıyor, kalpleri daha da katılaşıyordu.
Meydanın diğer tarafında ise Hüseyin (a.s), her an biraz daha yalnız kalıyor, iman aşkıyla kavrulan yarenlerinin bir bir göçmesiyle dakika dakika kimsesizliği tadıyordu.
Hüseynî çadırlarda savaşabilecek iki kişi kalmıştı şimdi: Hüseyin ve kardeşi Abbas…
Hüseynîler beka alemine çoktan kanat germişler, yeryüzündeki sınavlarını başarıyla vermişlerdi. Tarihin en kanlı sayfasına dillere destan kahramanlıklarını kanlarıyla yazmışlar, ölümsüzlük bahçesinde yaşlı gözlerle bu iki kimsesiz kardeşi seyre koyulmuşlardı.
Gökyüzü yavaş yavaş kızıllaşırken iki kardeşin gönüllerinde birbirlerine söylemek istedikleri fakat, bu trajedi içerisinde bir türlü fırsat bulamadıkları bir yığın sözleri vardı: Bu yola olan muhabbet, aşk, tutkunluk, Hüseynî yol uğrunda can veren dostların hicranı ve Abbas için, tasavvurunun dahi yürekleri parçalayan Yâdigâr-ı Muhammed’in (s.a.a) kılıçlar altında lime lime edileceği endişesi…
Ne yazık ki ne dertleri açmak, ne de eski günleri yâd etmek için vakit kalmıştı. Hüseyin ve Abbas, Hak Teala ile dîdar etmek için besledikleri sevgi ve özlemi içlerinde gizlemişlerdi.
O ana kadar Abbas, uğrunda savaşmak için defalarca izin istemişti kardeşi Hüseyin’den. Oysa Hüseyin (a.s), izin vermemişti. “Neden?” diye soruyordu kendi kendine; Abbas’a olan aşırı sevgisinden mi, hicranına tahammül gösteremeyeceğinden korktuğundan mı veyahut da kadınlar ve çocuklar onun varlığıyla dertlerini ve kederlerini biraz da olsa teskîn ettikleri için mi? Abbas hayattayken onun gücünü, şecaat ve maharetini pek iyi bilen düşman ordusunun kadınlara ve çocuklara bir zararı dokunamayacağı için mi? Yoksa, bunlardan da öte şeyler için mi?..
Abbas, bunları düşünüyordu şimdi. Hüseyin ise, bu düşüncelerden habersiz değildi. Karşılarında onca sorunlar varken gönlü Abbas’a izin vermekten yana değildi. Oysa Abbas takatsizdi. Hüseyin’e aşık bu genci o halde gören çocuklar, Abbas’ın eteğinden tutarak günlerdir hasret kaldıkları Fırat’tan su getirmesini istiyorlardı:
-Amcacığım! Susadık, su getir bize, su!..
Hüseynî ordunun Alemdâr’ı, kardeşinin yanına gelip başı eğik bir vaziyette karşısına geçti. Kardeşine olan hayâsından ötürü bir kelime dahi konuşmuyordu. Aralarında sessizlik hakimdi. Abbas, konuşmak için kardeşini bekliyordu. Hüseyin, Abbas’ın bir şeyler söylemek istediğini sezmişti:
-Niçin suskunsun kardeşim? Konuş; bir sıkıntın mı var yoksa, söyle!
Ses yoktu. Konuşamıyordu Abbas. Konuşmak istiyordu ama, bir türlü dili varmıyordu. Hüseyin mahzun haliyle yine seslendi:
-Kardeşim! Başını kaldırır da bakarsan yaşlı gözlerimde parlamakta olan onlarca inci tanesi görürsün!
Abbas, mahcup bir şekilde başını kaldırdı ve her zamanki gibi ihtiramla kardeşini dinledi:
-Ey Alemdâr’ım! Çocuklar pek susamışlar, onlar için su getir!
Bu arada çocuklar koşarak Abbas’ın yanına geldiler. Hep birlikte eteğine yapışarak “Ne olur Abbas amca; duydun efendimizi, hemen git bize su getir!” dediler. Abbas, çocukları o halde görünce ağlamaya başladı. Kardeşine ve çocuklara sarılarak onlarla vedalaştı. Atına binerken çocuklara dönerek “Ahdim olsun; bu yolda ölecek olsam da size su getireceğim!” dedi ve oradan ayrıldı.
Abbas, artık önceki Abbas değildi sanki. Şimdi daha mutlu, daha heyecanlıydı. Atını mahmuzlayarak var gücüyle Kûfelilerin bulunduğu yere geldi…
-Ey Kûfeliler! Kılıçlarınızı kuşanarak karşısına çıktığınız, elinizden gelse hiç tereddüt etmeden öldürmek istediğiniz bu kafile, biliyor musunuz kime ait? Hani her fırsatta binlerce mektup yazıp da “Ne olur gel, kurtar bizi şu zalim Yezid’in elinden!” diye vaatlerde bulunduğunuz Peygamberin biricik torunu Hüseyin ve hanedanının kafilesidir bu. O halde korkun Allah’tan. Yezid gibi bir melunu, Peygamberin ciğerparesine nasıl tercih edersiniz? Öldükten sonra tekrar dirileceğinize inanmıyor musunuz? Ne yüzle Peygamberin karşısına geçip de “Ey Allah’ın resulü, torunun Hüseyin’i biz öldürdük!” diyeceksiniz? Buna cüret edebilecek misiniz? Tuttuğunuz yol, eteğinden sıkı sıkı sarıldığınız Yezid, sizi düpedüz ateşe götürüyor da haberiniz yok!..
Ne var ki Abbas’ın, biraz da olsa gafletten uyanırlar düşüncesiyle yaptığı bu konuşma, Kûfelilere hiç etki etmemişti. İçlerinde Ömer b. Sâd’ın görevlendirdiği özel askerler, Abbas’ın konuşmalarının anlaşılmaması için bağırıyor, gürültü çıkarıyorlardı.
Melunların kendini dinlemediklerini gören Abbas, hiç zaman kaybetmeden geri döndü. Onun geldiğini gören susuz yavrular, etrafında daire çizerek su istemeye başladılar:
-Amca, susadık amca! Su getirdin mi bize?..
Yavrucakların yürekler yakan bu haline daha fazla dayanamazdı Abbas. Boşalan tulumları çadırlardan toplayarak Fırat’a doğru hareket etti.
Kûfeliler nehirden çıkan yılanlar gibi yerlerinden sıyrılarak bir anda Fırat’ın önünde etten duvar ördüler. Düşmanın Fırat önlerinde saf saf dizildiğini gören Abbas, onların çokluğunu hiç aldırış etmeden süratle üzerlerine yürüdü. Bir yandan çarpışıyor, bir yandan da şiirler okuyordu:

Hakkın nuruyla aydınlanan bir kalple
Üstünüze doğru gelmedeyim
Bilesiniz ki, ant içmişim
Allah resulünün evladını koruyacağım
Ve keskin kılıcımla sizi
Pekâla dağıtacağım
İmamımızın etrafından çekilene dek
Sizinle yılmadan savaşacağım…

Kısa bir süre sonra, düşman safları arasında bir atın rahatça geçebileceği kadar gedik açılmıştı. Abbas, atını mahmuzlayıp nehre doğru koşmuş, Fırat’ın serin sularına girebilmişti nihayet.
Yakıcı güneşin altında gün boyu kavrulan zavallı at, Fırat’ın cennet bahşeden serin suları içinde bir an olsun susuzluğu unutmuş, yorgunluğunu az da olsa atabilmişti. Nehir, içe doğru ilerlendikçe derinleşiyor, Abbas’ın ayakları yavaş yavaş suların altında kayboluyordu.
Cana can katan şu su, ne kadar da güzelmiş meğer!.. Tüm ıslaklığıyla bedenlere işleyen Fırat, susuz bir insan için yeniden doğmak gibi bir şeydi. Susuzluktan kurtulmak, kızgın sıcaktan kaçmak ve bedendeki harareti söndürmek için bulunmaz bir fırsattı bu. Ya çocuklar! Suyun tadını günlerdir alamayan, susuzluktan yana ölecek duruma gelen bu masum yavrular için ne demeli? Onlar da Fırat’ın serin sularına kendilerini salıverebilselerdi ne iyi olurdu!..
Gözleri bir anda Fırat’ın berrak sularına kilitlenen Abbas, şimdi onları düşünüyordu: Katre katre suya muhtaç yavrular, bir ıslak mendile hasret kundaklı bebeler… Hepsinin gözleri yolda, Abbas’ı bekliyorlardı.
Ya Abbas oraya varamazsa?
Su diye ağlayan yavrucakların çehresine gülücükler konduramazsa ne olurdu acaba?
Oysa ki Fırat, ne kadar da güzel akıyordu. Tüm berraklığıyla cennet diyarlarından bir diyardı adeta Kerbela mahşerinde. Sanki tüm çığlıklar susmuş, nefesler göğüslere hapsedilmiş, ortalık sessizliğe boğulmuş ve sadece Fırat’ın sesi duyulur olmuştu: Şarıl şarıl su sesleri, kıvrım kıvrım akan Fırat’ın geçtiği her yerde aynı tazelik, aynı letafet ve aynı ahenkle duyuluyordu.
Bu su için ne verilmezdi ki?
Hayatta kalmak için ne de güzel bir fırsattı!
Ama Abbas, avuçlarına doldurduğu suyu içmedi. Ellerini aralayarak suyu Fırat’a geri boşalttı. Fırat’ın şeffaflığı, berrak ve taze suyu ona Hüseynîleri unutturamamıştı. Nefsini kınarcasına kendini sorguya çekti:
-Hüseyin ve çocukları susuz kalacaklar, oysa ben su içeceğim öyle mi? Ey nefis! Su mu istiyorsun? Şunu bil ki, çadırlarda yolumu bekleyen yavrucaklar suya kavuşmadıkça, Hüseyin ve Ehl-i Beyt’i susuz kaldıkça ben de asla su içmeyeceğim!
Nihayet, su tulumlarını doldurmuştu Abbas. Bir an önce kampa dönmek ve çocuklara verdiği sözü yerine getirmek istiyordu. Oysa ki düşman ordusu, Abbas henüz nehirdeyken tüm çıkış yollarını kapamış, etrafını abluka altına almıştı.
Düşmanın çokluğundan yana korkusu olmayan Alemdar ise, bir elinde su tulumları, diğer elinde de kılıcıyla çoktan savaşa atılmıştı bile…
-Bir çıkış yolu bulmam gerek, bu suları Hüseynîlere ulaştırmalıyım!..
Abbas, bu düşünceyle etrafına iyice bakınmıştı ama bir çıkış yolu bulamamıştı. Yine de en uygun kaçış yeri olarak hurmalıkları seçmiş, savaşı oraya kadar çekmeyi başarmıştı.
Kılıçlar, mızraklar, ok yağmuru, taşlar, alaylar ve küfürler… Abbas hangi yöne yönelse karşısında hep bunları görüyordu. Bu kargaşaya aldırış etmeyen Abbas, atını mahmuzlayarak hurmalıkların arasına girmeyi başardı. Tek hedefi bir an önce Hüseynîlerin bulunduğu kampa varmak ve onları suya kavuşturmaktı. Atıyla ilerlerken geride kalan düşman erlerine seslendi:
-Sanmayın ki ölümden korktuğum için sizden kaçıyorum, asla! Bana Abbas derler; Kerbela’da susayan Hüseynîler bir yudum su bulabilmek için beni çağırırlardı. Şimdi ise onlara su götürmem icap ediyor. Susuz yavrular, kuruyan kursaklar beni bekliyor şimdi…
O sırada Kûfe’li bir melun Abbas’ın yolu üzerinde pusu kurmuş, yaklaşmasını bekliyordu. Görünmemek için ağaçların arkasına geçen Kûfeli, kendisine doğru hızla yaklaşmakta olan Abbas’ı durdurabilmek için kılıcını hazırlamış, yanından geçeceği anı bekliyordu.
Abbas’ın istediği yere geldiğini gören melun, bir anda atın önünü keserek kılıcıyla karnında derin bir yara açtı. Hiç beklemediği bir anda bedeninde dayanılmaz bir acı hisseden at, hızını alamayarak yere yuvarlandı. Atla birlikte yere yuvarlanan Abbas, henüz yerden kalkmaya çalışırken fırsatı ganimet bilen Kûfeli, bu kez ikinci darbeyi de Abbas’a indirmiş, sağ kolunu bedeninden ayırıvermişti.
Bu olaya rağmen Abbas, yaralı atına tekrar binmeyi başarmıştı. Kılıcını bu kez de sol eline alarak bir yandan savaşa devam ediyor, diğer yandan da Kûfelilere sesleniyordu:
-Yemin ederim ki, her ne kadar sağ kolumu kestiyseniz, yine de dinim uğruna savaşacağım ve bir adım dahi geriye çekilmeyeceğim. Hüseyin benim imamım ve önderimdir, ben de ondanım. İmam olduğuna dair şehadet eder, öldürülünceye dek onu koruyacağıma söz veririm. Ceddi Muhammed (s.a.a), babası Ali (a.s), anası cennet hatunlarının efendisi Fâtıma (s.a.) olan bu şahsiyete uzanan elleriniz kılırsın!..
Kûfeliler kısa sürede hurmalığı savaş alanına çevirmişlerdi. Dört bir yandan akın eden Kûfe ordusu içerisinde Hekim b. Tafil adlı bir melun da sinsice Abbas’ı gözetliyordu. İlk etapta onunla başa baş çarpışmaktan korkan Hekim melunu, fırsatı uygun görünce kahpece arkasından yaklaşmış, Abbas’ın sol omzuna ağır bir darbe indirmişti.
Abbas’ın kesilen ikinci kolu derisine asılı kalmış, havada sağa sola sallanırken dahi o yüce zat, “ah” bile dememişti. Hatta kesilen kollarına dahi bakmıyordu. Gözlerinden endişeli oluşu belli oluyordu ama, bu endişesi kollarını kaybettiği için değil, Hüseynîlere verdiği sözü tutamamaktan korktuğu içindi. Bedeni yaralar içinde acıyla kaynaşmışken aldığı her yara ona acı vermiyordu artık. Solgun gözleriyle etrafına bakındı. Gözleri bir şeyleri arıyordu: Su tulumları! Ne olursa olsun onları kaybetmemeliydi. Hüseynîlerin susuz yavruları şimdi onları bekliyordu çünkü.
Nihayet su tulumlarını bulabilmişti. Hemen yere eğilip birbirine bağlı olan su tulumlarının bağını ağzıyla iyice kavrayarak ayağa kalktı ve var gücüyle kendi gibi yaralı atına atlayarak Hüseynî çadırlara doğru ilerlemeye başladı. Abbas bir yandan hızla koşuyor, diğer yandan da arkadan gelip yetişenleri ayağıyla geri püskürtüyordu.
Ömer b. Sâd, Abbas’ın onca yarasına rağmen kaçmaya çalıştığını görünce onun can tasasında değil de çadırlara su götürememe tasasında olduğunu hemen sezmişti. Abbas’ın bedeninde açılan onca yaraların ona fayda etmediğini anlayan bu melun, şimdi de ona ruhsal baskı yapmak için askerlerine var gücüyle bağırıyordu:
-Yemin ederim, eğer o tulumlardan biri Hüseyin’in eline geçerse içimizden hiçbirimizi sağ bırakmayacak! O halde derhal oklayın şu tulumları!
Ömer b. Sâd’ın emri hemen icraya konmuş, Abbas ok yağmuruna tutulmuştu. Dört bir yandan üzerine doğru gelen oklara tulumların hedef olmaması için başını öne doğru eğmişti Abbas. Birkaç tulum çoktan delinmiş, suyunu akıtmıştı bile. Başıyla koruduğu tek bir tulum ise henüz sağlamdı.
Ne var ki, son hadise Abbas’ın yüreğini param parça etmeye yetmişti: Geride kalan tek tulum da isabet almıştı. Serin su, tulumdan atın ayaklarına doğru süzülüp gitmiş, geride bir yudum su dahi kalmamıştı.
Abbas’ın iki kolunun da kesilmesine rağmen son tulumun delinmesi ona daha çok acı vermiş, yüreği daha çok yanmıştı. Fırat’a yönelmeden önce çocukların etrafında daire çizip “Amca bize su getir, çok susadık, ne olur su!..” diye inleyişlerini hatırladıkça daha da yanıyor, kahroluyordu.
Zalimler su tulumlarını oklamakla doymuş değillerdi. Abbas’ın kanı onlar için daha cazip, daha çekiciydi. İçlerinden biri Abbas’ın tam karşısına geçerek mübarek başını hedeflemişti şimdi. Savurduğu ok, gökyüzünde şahlanıp Abbas’ın sol gözünde noktalanmıştı.
O yiğit savaşçı, aldığı onca yaradan sonra bu acıyla da fazla etkilenmemişti. Ne var ki, oku gözünden çıkarıp atması için elleri de yoktu. Siması bir anda kırmızıya boyanan Abbas, kızıllıktan başka bir şey göremiyordu şimdi. Başını aşağı eğip dizleriyle oku çıkarmaya çalıştı fakat, o esnada yanına yaklaşan bir başka Kûfeli’den aldığı ağır bir darbeyle yere yuvarlandı. Başından aldığı bu yara, onu tamamen yıkmıştı artık.
Yarı canlı, yarı cansız bir halde son kez kardeşine seslenmeye çalıştı:
-Ey Hüseyin, selam olsun sana!
Bu nida, sadece selam nidası değildi. Şehitler, ölmeden önce hep bu nidayla seslenirlerdi maşuklarına. Ölmeden önce maşuklarını son kez de olsa görebilmek için…
Hüseyin (a.s), bu sesi duyar duymaz atına atlayarak hızla hurmalığa doğru koştu:
-Neredesin Abbas? Kardeşim, neredesin? Ey Hâşimoğulları’nın öncüsü, ay parçası, neredesin?
Bir müddet sonra Abbas’ın cansız bedenini bulabilmişti nihayet. Hüseyin atından iner inmez hemen kardeşinin yanı başına koşup sarılıvermişti cansız bedenine:
-Abbas, ah Abbas! Senin hicranınla belim büküldü, düşman daha da yaklaştı, kötü sözlerini artırdı!
Hüseyin, Abbas’ın şehadetiyle daha da yıkılmış, yapayalnız kalmıştı. Yara dolu yüreği ve yaşlı gözleriyle çadırlara geri döndü.
Hüseyin hânedanından geride kalan kadın ve çocuklar, iki kardeşin birlikte döneceklerini ümit ederek yollara dökülmüş onları bekliyorlardı. Ehl-i Beyt’ini uzaktan gören Hüseyin (a.s), gözyaşlarını üzerindeki gömleğe silerek Kûfelilere hitaben yüksek sesle bağırdı:
-Bize yardım edecek kimse yok mu? Feryadımızı duyup da icabet eden yok mu? Hakkın yardımına koşmak isteyen, doğruluktan yana olan yok mu? Ateşin azabından korkup da bize himayet eli açacak kimse yok mu?..
Bu trajedik sahneye hiçbir Kûfeli cevap vermemişti. Kalpleri kaskatı kesilen bu insanlar, yardım etmek bir yana dursun; Hüseyin’in peşindeydiler şimdi…
Gözü yaşlı Hüseyin çadırlara varmıştı nihayet. Kızı Sakine, babasının ağlamakta olduğunu görünce kucağına atılarak buruk bir sesle sordu:
-Babacığım, amcam nerede kaldı, neden gelmedi?..
Hüseyin başını eğerek cevap verdi:
-Onu öldürdüler kızım!..
Kızıl Feryat / Metin ATAM


more post like this