Ali (a.s)’ın bütün ashabdan daha bilgin olduğu hususu kendimizi zorluğa salarak ve meşakkate düşürerek isbat edebileceğimiz öylesine belirsiz bir konu değildir. Aksine oldukça açık ve bilinen bir husustur. Ama konu hakkındaki üç temel boyutun belirtilmesi de oldukça latif ve güzeldir.
1-İlk etapta Ali(a.s)’ın Peygamber (s.a.v) nezdindeki eşsiz yakınlığına ve özel konumuna işaret etmek gerekir. Ayrıca Hz. Ali (a.s)’ın büyük ilmi şahsiyetinin Peygamber (s.a.v)’in tarafından aracısız ve direkt öğretimleri vasıtasıyla oluştuğu gerçeğini de beyan etmek gerekir. Hz. Ali (a.s) daha çocuk iken risalet beşiğinde terbiye oldu, vahiy memesinden süt emdi, nübüvvet eteğinde serpilip gelişti. Nitekim bizzat kendisi Kasıa Hutbesinde bu gerçeği şöyle beyan etmektedir: “Resulullah’a ne kadar yakın olduğumu, yanında nasıl bir yere ulaştığımı bilirsiniz. Çocukluğumda beni bağrına basar, yatağına alır, vücudunu bana sürer, koklardı. Lokmayı çiğnedikten sonra bana verirdi. Ne söylediğimde bir yalan, ne yaptığımda bir kötülük bulmuştur. Allah, sütten kesildiği andan itibaren meleklerin büyüklerinden birini ona arkadaş etmişti; O melek, ona gece gündüz yüceliklerin yolunu, alemin güzel ahlakını öğretirdi. Ben de yavrusu devenin ardından nasıl giderse onu öylece takip ederdim; her gün huylarından birini öğretir, ona uymamı isterdi. Her yıl Hira dağına çekilirdi, onu ben görürdüm, benden başkası da görmezdi. O gün İslam Resulullah ve Hatice’nin evinden başka hiçbir evde yoktu; ben de onların üçüncüsüydüm. Vahyin ve risaletin nurunu görür, nübüvvetinin kokusunu duyardım.
O’na vahiy geldiği zaman, şeytanın feryadını duydum da “Ya Resulullah! Bu feryad nedir?”dedim. “Bu kendisine kulluk edilmesinden ümidi kesen şeytandır. Benim duyduğumu duyuyor, gördüğümü görüyorsun. Ancak sen nebi değilsin, vezirsin ve hayır üzeresin” dedi”
Evet böylece bu mektebe layık öğrencinin yüce şahsiyeti şekillendi ve o hayatının bütün aşamalarında Peygamberle omuz omuza ve onun yanında yer aldı. Peygamber (s.a.v)’in ilim ve sırlarının büyük hazinesinden istifade etti. Bu akıllı öğrenci öğrenmek için her fırsatı değerlendirmekte idi. Kendisine “Peygamber (s.a.v)in bütün ashabından daha çok hadis rivayet etmenin sebebi nedir?” diye sorulunca şöyle buyurdu: “Peygamber (s.a.v) ve sorunca beni bilgilendiriyordu. Ben sessiz kalınca da O konuşmaya başlıyordu.”
Hakeza Hz. Ali şöyle buyurmuştur: “Her gün iki defa, sabah ve akşam olmak üzere Peygamberin huzuruna varıyordum.”
Hakeza şöyle buyuruyordu: “Allah’a yemin olsun ki inen bütün ayetlerin ne hakkında, nerede ve kimin hakkında nazil olduğunu biliyorum. Allah bana düşünen/sorgulayan bir kalp ve açık bir dil vermiştir.”
Hakeza şöyle buyurmuştur: “Ashab Resulullah’dan her şeyi soran ve açıklama isteyen bir konumda değildi. Öyle ki oradan geçmekte olan  bir Arap Bedevi’nin  gelip Peygambere sormasını ve bu vesileyle ilgili konunun açıklamasını, duymalarını istiyorlardı. Ama ben öyle değildim. Aklıma gelen her şeyi Peygambere soruyordum ve duyduğum her şeyi de ezberliyordum.
Necva hadisleri de Hz. Ali (a.s)’ın Peygamber (s.a.v) ile yaptığı uzun raz-u niyazları beyan etmektedir. Tirmizi Menakıb-ı Ali babında şöyle rivayet etmektedir: “Resulullah (s.a.v) Taif günü Ali (a.s)’ı yanına çağırdı ve kulağına eğilip uzun süre bir şeyler söyledi. Bazıları, “bu gizli konuşmanız ne kadar da uzun sürdü?” diye sorunca Peygamber şöyle buyurdu: “Bunu kendi başıma yapmış değilim; Allah böyle istediği için yapmışım.”
Ali (a.s) Peygamber(s.a.v)’den ilim öğrenme hususunda bir an olsun boş durmuyordu. Necva ayeti  nazil olduğunda Hz. Ali(a.s)’ın bir dinarı vardı. Bu dinarı on dirheme çevirdi ve Peygamberden on ilmi mesele sordu. Her defasında bir dirhemini sadaka olarak verdi. Sonunda da bu ayet nesh olmadığı müddetçe de Ali dışında hiç kimsenin amel etmediği tek hüküm budur. Hz. Ali sürekli öğrenme aşkı ile yanıyor ve şöyle buyuruyordu: “Allah’ın Resulu bana her birisinden bir kapı açılan tam bin ilim kapısı öğretti.”
Peygamber (s.a.v) ömrünün son anlarında da sevgilisi Ali’yi yanına çağırarak başını kucağına koydu ve hayata veda edinceye kadar da kendisiyle gizlice konuşmalarını sürdürdü.
Bütün bu beyan ettiğimiz hususlar Ali (a.s) dışında sahabeden hiç kimse için mümkün olmamıştır ve bunlar ebedi olarak sadece Hz. Ali (a.s)’a özgü hususiyetler olarak kalmıştır.
2-Rivayet kaynaklarında Hz. Ali (a.s)’ın ilmi üstünlüğünü beyan eden sayısız nas ve hadislerle karşılaşmaktayız.
Peygamber (s.a.v) onu ilim şehrinin kapısı, ilminin kabı, insanların en bilgini, ahkam ilminin en alimi ve ümmete sünneti açıklayan kimse olarak tanıtmaktadır. Bu naslardan bazısına aşağıda işaret edelim:
-Ben ilim şehriyim Ali ise kapısıdır. İlmi isteyen kimse kapıdan girmelidir.
-Ben hikmet eviyim Ali ise kapısıdır.
-Ali benim ilmimin kapısıdır ve benden sonra ümmete gönderildiğim şeyi (şeriatı) beyan eden kimsedir.
-Ey Ali sen benden sonra ümmetin ihtilafa düşeceği hususları beyan edecek kimsesin.
-Peygamber (s.a.v) Fatıma (a.s)’a şöyle hitap etmiştir: “Eşin (Hz. Ali), ümmetin en hayırlısı, ilim açısından en bilgini, hilim/sabır açısından en üstünü ve İslam’ı kabul açısından insanların en ilkidir.”
-Ali ilmimin kabıdır.
En iyi hüküm vereniniz Ali(a.s)’dır.
Bütün bu rivayetler bizlere ümmetin en bilgininin Ali(a.s) olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.
3-Peygamber (s.a.v)’in vefatından sonra gelişen olaylar içinde fırsatçı bir teşebbüs neticesinde vesayet ve hilafet hakkı Ali (a.s) ve hanedanından alınmış oldu, ama ümmetin onun bitmeyen ilim sermayesine olan ihtiyacı olduğu şekliyle devam etti. Bu ışık saçan güneş hiç bir zaman parıldamaktan ve ışık saçmaktan geri kalmadı. Tarihin de tanıklık ettiği gibi ilk üç halife hüküm, siyaset ve savaş stratejileri hususunda ona ihtiyaç duymuşlardır. Özellikle ikinci halife sürekli “içinde Ali’nin olmadığı bir sorunla karşılaşmaktan Allah’a sığınıyordum”
Hakeza itirafta bulunarak şöyle diyordu: “Eğer Ali olmasaydı şüphesiz ki rezil rüsva olurdum” hakeza: “Eğer Ali olmasaydı helak olmuştum.”
Ashabın bir çok bilginleri kendilerini Hz. Ali(a.s)’ın sonsuz ilminin öğrencisi kabul ediyorlardı. İbn-i Abbas şöyle diyordu: “Benim ve ashabın ilminin, Ali (a.s)’ın ilmi karşısındaki konumu bir damlanın yedi deniz karşındaki konumu gibidir.
Hakeza şöyle diyordu: “Allah’a and olsun ki ilmin onda dokuzu Ali’ye verilmiştir. Geri kalan onda biri hususunda da Ali insanlarla ortaktır.
Abdullah bin Mesut şöyle diyordu: “Şüphesiz ki Kur’an yedi harf üzere nazil olmuştur. Her harfin bir zahiri ve bir de batını vardır. Kur’an’ın zahir ve batın ilmi ise Ali’nin yanındadır.
Hakeza şöyle diyordu: “Ali Peygamber(s.a.v)’den sonra insanların en bilginidir. Onu sürekli akan bir deniz gibi gördüm.
Said bin Museyyib ise şöyle diyordu: “Ali’den başka insanlardan hiç kimse “istediğinizi bana sorun” diyememiştir.
Ebu Tufeyl ise şöyle demiştir: “Ali (a.s)’ın halka şöyle hitap ettiğine ben de şahidim: Bana istediğinizi sorunuz, Allah’a and olsun ki kıyamete kadar olacak her neyi sorarsanız cevaplarım. Bana Allah’ın kitabını sorunuz, Allah’a and olsun ki bütün ayetlerin tek tek gece mi ve ya gündüz mü çölde mi veya dağda mı nazil olduğunu bilirim.”

Ali (a.s), Resulullah (s.a.v)’ın
Nefsidir.

Abidin Mümini

“Sana ilim geldikten sonra, bu hususta seninle kim tartışacak olursa, de ki: “Gelin oğullarımızı, oğullarınızı; kadınlarımızı, kadınlarınızı; nefsimizi ve nefsinizi çağıralım, sonra lânetleşelim de, Allah’ın lânetinin yalancılara olmasını dileyelim.”

Hz. Ali (a.s)’ın şahsiyetini tanımanın zorluğu.

Ali (a.s) hakkında konuşmak onun sonsuz şahsiyeti hususunda söz etmek oldukça zor ve hatta imkansız bir şeydir. Zira Hz. Ali (a.s)’ın şahsiyeti hususunda konuşmanın zaruri/gerekli ön koşulu şahsiyetini tanımadır. Bu ön koşul (Hz. Ali’nin şahsiyeti hakkında bilgimiz) olmadığı taktirde ise sonuç (Hz. Ali (a.s)’ın şahsiyeti hakkında konuşmak) da mümkün olmayacaktır. Zira bilinmeyen ve meçhul bir gerçek hakkında konuşmak mümkün değildir.
Dolayısıyla Hz. Ali’nin şahsiyeti hakkında konuşma imkanı onun şahsiyeti hakkında ilmimiz olduğu takdirde mümkündür. Oysa kainatın efendisi; yaratılışın usaresi ve özeti, bütün fazilet ve kemallerin sahibi Hz. Peygamber (s.a.v) Hz. Ali (a.s)’a hitaben şöyle buyurmuştur: “Ey Ali, Allah’ı benden ve senden başka hiç kimse hakkıyla tanıyamamıştır. Seni de Allah’tan ve benden başka hiç kimse hakkıyla tanıyamamıştır.”
Peygamberin bu sözü bir haber niteliğindedir ve var olan bir gerçeği haber vermektedir. Yani Ali (a.s) hakkında Yüzeysel bilgiler ve tanımlar var olmuştur ve de olacaktır. Ama Ali (a.s)’ın varlık gerçeği hakkındaki bilgi Peygamber (s.a.v) dışındaki hiç kimse için mümkün olmamıştır.
Ali (a.s) hakkında gerçek bir bilginin mümkün olamayışının sebebi fazilet ve kemallerin derkinin o kemalleri elde etmeye bağlı oluşudur. Örneğin İlim insan için bir kemaldir. Dolayısıyla insan ilim sahibi olmadıkça ilmin gerçeğini derk edemez. Diğer insani kemaller de ilime benzer bir konuma sahiptir. Ali (a.s)’ın şahsiyetinin üstünlüğü ilahi bir üstünlüktür ve bu üstünlüklerden mahrum insan asla o faziletleri algılayamaz. Nitekim Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed Gazali şöyle demiştir: “…Zira faziletin hakikati Allah azze ve celle nezdinde fazilet olan bir şeyden ise Resulullah (s.a.v) dışında hiç kimse haberdar olamaz.”
Ebu Hamit Gazali’den nakledilen bu sözün iki önemli ve üzerinde düşünülmesi gereken nüktesi vardır.
1-Gazali sadece Allah azze ve celle nezdinde fazilet olan şeyi fazilet kabul etmiştir. Faziletin hakikatinden yoksul olan, sadece adı fazilet olan şeyler fazilet değildir. Fazilet sadece Allah nezdinde fazilet olan şeylerdir.
2-Allah nezdinde fazilet olan şeyler Peygamber (s.a.v) dışında hiç kimse tarafından bilinemez. Peygamber dışında hiç kimsenin bilememesinin sebebi de sıradan insanların o tür faziletleri derk etme aracına sahip olmamasıdır. Lakin Peygamber vahiy aracılığı ile bu faziletlerden haberdardır.
Faziletleri tanıma ve bilmek beşer için mümkün olmadığı için o faziletlere sahip olan kimseleri derk etmek de mümkün değildir. Onların gerçek şahsiyetlerini tanıyabilmek imkansızdır ve beşeri gücün üstünde bir olaydır. Nitekim İmam Humeyni (r.a.) ilk “Nehc’ül-Belağa Asrı Konferansı”na gönderdiği mesajda şöyle demektedir: Biz Ali b. Ebi Talib’in şahsiyeti hususunda onun tanınmayan gerçeği hakkında konuşuyoruz veya kendi kısır bilgimizi dile getiriyoruz. Ali b. Ebi Talib dünyevi ve mülki bir insan mıdır ki dünyadakiler onun hakkında konuşabilsin? Hakeza melekuti bir varlık mıdır ki melekut ehli onu değerlendirebilsin. İrfan Ehli onun hakkında sadece kendi irfan düzeyleri; filozof kimseler de sadece kendi ilimleri dışında hangi araçla onu tanıyabilirler? Biz engellileri haberdar etmek için onu ne kadar tanıya bilmişlerdir? Bilginler, fazilet ehli, arifler ve filozoflar bütün değerli bilgileri ve faziletlerine rağmen hakkın tam cilvesinden derk ettikleri sadece kendi vücut örtüleri ve sınırlı nefsaniyet aynalarına yansıyanlardır. Hz. Ali ise bunlardan apayrı bir şeydir. O halde en iyisi bu vadiden geçip gidelim.” İmam Humeyni’nin (r.a.) filozof ve ariflerin bilgisinin mahdut Hz. Ali (a.s)’ın sonsuz şahsiyetini tanımada kusurlu olduğunu beyan eden bu sözleri de Hz. Ali (a.s)’ın gerçek şahsiyetini tanımanın sıradan insanların gücünün üstünde olduğuna delalet etmektedir. Peygamber (s.a.v)’in, “Ey Ali, ben ve Allah dışında hiç kimse hakkıyla tanıyamamıştır.” Hadisi de bu manayı ifade etmektedir. Yani Ali’yi tanımak beşeri gücün ötesinde bir olaydır; yoksa insanların Ali’yi tanımak istemeyişi söz konusu değildir. Belki de Ali’nin bu sonsuz şahsiyetini tanımak mümkün olmadığı için bazıları Ali’yi Resulullah’ın diğer ashabıyla mukayese etmiş ve bazıları da eşit demişlerdir. Hatta bazıları Peygamberin bazı ashabını Ali (a.s)’dan sütün kabul etmişlerdir.
Halbuki Ali (a.s) Peygamberin diğer ashabıyla eşit tutulmasına her zaman itiraz etmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur: “İkinci halife ölüm döşeğinde hilafeti bir grupta karar kıldı ve beni de şura ashabıyla aynı derecede düşündü. Allahım bu şura hakkında senden yardım dilerim. Ne kadar ilginç nasıl olur da benim birincisine olan üstünlüğüm hakkında şek ederler ve böylece beni şura ashabıyla denk kabul ederler.”
Hz. Ali bu sözünde sadece şura ashabıyla denk tutulmasına itiraz etmekle kalmamış, kendi üstünlüğü hususunda da şek edilmesini şaşkınlıkla karşılamıştır. Ardından sonsuz varlığını nitelendirirken şöyle buyurmuştur: “İlim ve fazilet benden akar, düşünce kuşları doruklarıma/zirveme ulaşamaz.” Ali’nin sonsuz makamı hususunda en güzel söz sözlerin en seçkini ve yetkini olan Allah’ın Ali hakkındaki sözüdür, gerçi Ali Kur’an’ın dış gerçeğidir, ve bu yüzden Ali’yi tanımak Kur’an’ı anlamak ve kuranı anlamak da Ali’yi tanımaktır. Ali hakkında bir çok ayet nazil olmuştur. Bu makalede de sadece Al-i İmran suresi 61. Ayeti –Mübahale ayeti olarak da bilinen bu ayetin sadece Ali (a.s)’ın yüce makamıyla ilgili bölümünü-ele almaya çalışacağız.

Mübahale ayeti

Mübahale ayeti bu makalenin başında da zikrettiğimiz Al-i İmran suresinin 61. Ayetidir.
Mübahale ayeti İslam alimlerinin naklettiği üzere Ehl-i Beyt (a.s) hakkında nazil olmuştur. Nitekim bir rivayette şöyle yer almıştır: “Bu ayet nazil olup, “Deki, gelin çocuklarımızı ve çocuklarınızı çağıralım…” diye buyurunca Resulullah, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i çağırıp şöyle buyurdu: “Allahım onlar benim ehlimdir.”
Tirmizi, Beyhaki, Suyuti, İbn-i Hacer Askalani, İbn-i Munzir, Hakim, İbn-i Bitrik ve diğer bir çok büyük Ehl-i Sünnet ravileri de mübahale ayetinin Ehl-i Beyt hakkında nazil olduğunu belirtmişlerdir.
Hakeza Şii ve Sünni ravilerin naklettiği ve Hz. Ali’nin Ömer’in seçtiği altı kişilik şura hakkında yaptığı beyanı olan “Münaşede” hadisinde de Ali (a.s) uzun bir açıklamadan sonra kendisini Resulullah’ın nefsi kabul ederek şöyle buyurmuştur: “Allah için söyleyin, Peygamber Müslümanlar arasında kardeşlik akdini okurken sizden Resulullah’ın kendisiyle kardeşlik akdini okuduğu bir kimse var mı? orada olanlar, “Hayır” dediler.”
Başka bir rivayette ise İbn-i Hacer Askalani Sevaik’ul-Muhrika kitabında bu münaşede hadisini büyük Ehl-i Sünnet muhaddisi Dar-u Kutni’den rivayet etmiştir. Ali (a.s) şura günü şura üyelerine delil getirerek şöyle buyurmuştur: “Allah için söyleyin aranızda yakınlık açısından Resulullah’a benden daha yakın olanınız var mıdır? Aranızdan benden başka Resulullah’ın kendi nefsi saydığı, çocuklarını kendi çocuğu, kadınlarını da kendi kadını kabul ettiği başka bir kimse var mıdır?” orada olanlar hep bir ağızdan, “Hayır vallahi” dediler.
Şeyh Mufid’in Fusul’ul-Muhtare kitabında rivayet ettiğine göre Memun İmam Rıza (a.s)’ bir gün şöyle dedi: “Kur’an’ın da işaret ettiği Emir’el Müminin’in en büyük faziletlerinden birini bana söyle.
İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: “Hz. Ali’nin en büyük fazileti Mübahale ayetinde zikredilen fazilettir. Bu ayette peygamber (s.a.v) Ali (a.s)’I Mesihilerle (Hıristiyanlarla) mübahale etmeye (lanetleşmeye) çağırmış ve Allah azze ve celle’nin hükmüyle Ali (a.s) Resulullah (s.a.v)’in nefsi olarak adlandırılmıştır. Allah’ın yaratıklarından hiç kimse Resulullah (s.a.v)’den daha üstün olmadığına göre Allah’ın hükmü gereği Resulullah (s.a.v)’in nefsi olarak adlandırılan Hz. Ali (a.s) da herkesten daha faziletli ve üstündür.”
Memun tartışmak için şöyle dedi: “Resulullah’ın nefsi olan kimse mübahaleye çağrılmış olamaz. Zira bu taktirde Peygamber kendisini davet etmiştir; başkasını değil. O halde “nefislerimiz” den maksat bizzat Peygamberdir; başkası değil.”
İmam Rıza (a.s) Memun’a cevap olarak şöyle buyurdu: “Ey Memun bu söylediğin şey doğru değildir. Zira davet etmek başkasını çağırma söz konusu olunca geçerlidir. Nitekim emreden insan da başkasına emrettiği taktirde emredicidir. Dolayısıyla davetçi insan kendisini davet etmiş olamaz. Nitekim insan kendisine de emredemez. O halde mübahalede Resulullah (s.a.v) Emir’el Müminin Ali (a.s)’dan başkasını davet etmediği için Hz. Ali (a.s) Resululah’ın nefsi olarak nitelendirilmiştir.”
Memun İmam Rıza (a.s)’ın cevabını dinledikten sonra şöyle dedi: “Bu cevabınıza karşı bir şey söylemek mümkün değildir.”
Şii ve Sünni müfessirler mübahale ayetinde geçen “Nefisleriniz” kelimesini kesin bir şekilde Ali (a.s)’a uyarlamaktadırlar. Nitekim Zamahşeri şöyle demiştir: “Necran Mesihileri Resulullah’ın yanına geldiler, Peygamber (s.a.v) Hüseyin (a.s)’I kucağına almış, İmam Hasan (a.s)’ın elinden tutmuş, Fatıma (a.s) arkasında, Ali (a.s)’da onun arkasında yürüyorlardı.”
Şeyh Tebersi Mecme’ul-Beyan’da, Şeyh Eb’ul-Futuh Razi, Ruzet’ul-Cinan’da ve Allame Hilli “Elfeyn” kitabında müfessirlerin mübahale ayetinde geçen “Nefislerimiz” kelimesinden maksadın Ali (a.s)’ın olduğu hususunda icma ettiğini söylemişlerdir. Müfessirlerin bu konuda gösterdikleri delil de “Nefislerimiz” kelimesinde sadece iki ihtimalin oluşudur:
1-Ya “Nefislerimiz” kelimesinden maksat bizzat Resulullah(s.a.v)’dır.
2-Ya da maksat Resulullah’ın nefsi kabul edilen başka bir kimsedir.
Birinci ihtimal doğru değildir. Zira Resulullah (s.a.v) burada davetçidir ve insan kendi kendini davet etmez. Bu normal ve görünmüş bir şey değildir. Zira davet iki tarafın söz konusu olduğu durumlarda geçerlidir. Taraflardan biri olmayınca diğeri de olmaz. Birinin varlık delili diğerinin de varlık delilidir. Davetin iki tarafı ise davet eden ve davet edilen kimsedir. Dolayısıyla bir insan hem davet edici hem de davet edilen olamaz. O halde ikinci ihtimal doğrudur. “Nefislerimiz” kelimesinden maksat Peygamber (s.a.v)’den başkasıdır. Aksi taktirde davet olayı gerçekleşemez. Öte yandan bilindiği gibi mübahale olayında Ali (a.s) dışında başka bir kimse yoktu. Hiç kimse de Ali (a.s) eşi ve çocuklarından başka birilerinin mübahale olayına katıldığını iddia etmemiştir. Bu yüzden müfessirler “Nefislerimiz” kelimesinden maksadın Ali (a.s)’ın olduğu hususunda icma ile ittifak etmişlerdir.
Dolayısıyla “Nefisleriniz” kelimesinden maksadın Ali(a.s) olmadığını iddia eden Reşit Rıza ve benzerlerinin iddiaları da doğru değildir. Zira onların bu iddiasını hiç bir rivayet ve delil teyit etmemektedir. Onların bu sözü delilsizdir ve nefsani heveslerden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla itina etmemek gerekir.

Mübahale ayetinin Ali (a.s)’ın Şahsiyetinin sonsuzluğuna delaleti
Nakli ve edebi deliller esasınca mübahale ayetinde geçen “nefislerimiz” kelimesinden maksadın Ali (a.s) olduğunu kabul ettikten sonra bu ayetin Ali (a.s)’ın şahsiyetini tanıttığını da söylemek gerekir. Zira mübahale ayetinde sadece kendine özgü bir nitelik ile nitelendirilmiştir. Hiç kimse bu nitelik hususunda kendisi ile ortak değildir. Bütün yaratılış aleminde Resulullah (s.a.v)’in nefsi olarak adlandırılan tek kimse Ali (a.s)’dır. Allah-u Teala Resulüne Ali (a.s)’ı nefsi olarak çağırmasını emretmiştir. Dolayısıyla bu ayet de Ali (a.s)’ın sonsuz şahsiyetine ve hiç kimsenin tasavvur dahi edemeyeceği yüce makamına delalet etmektedir.
Şeyh Tusi mübahale ayetinin Hz. Ali (a.s)’ın yüce şahsiyetine delaleti hususunda şöyle diyor: “Allah-u Teala onu Peygamberin nefsinin benzeri olarak adlandırdığı için hiç kimse fazilet ve üstünlük noktasında ona yakınlaşamaz.”
Gerçi Şeyh Tusi bu ayet hususunda sadece Hz. Ali (a.s)’ın bütün insanlardan mutlak olarak üstünlüğünü açıklamıştır. Ama Ali (a.s)’ı tanıtmamıştır.  Zira kendi cümlesinde “benzer” kelimesini kullanmış ve Allah’ın Hz. Ali (a.s)’I Peygamber (s.a.v)’in nefsi değil; nefsinin benzeri karar kıldığını ifade etmiştir.
Dolayısıyla Şeyh Tebersi onun bu cümlesini düzelterek şöyle diyor: “Mübahale ayeti Hz. Ali (a.s)’In  faziletin sonsuzluğuna ve makamının yüceliğine delalet etmektedir. Hiç kimsenin ulaşamayacağı bir makama ulaştığının delilidir. Zira Allah onu Resulullah’ın nefsi karar kılmıştır. Bu da hiç kimsenin erişemeyeceği yüce bir makamı ifade etmektedir.”
Ayrıca söylemek gerekir ki Hz. Ali (a.s)’ın Resulullah (s.a.v) yakınlığı tartışılmaz bir husustur. Biz burada Hz. Ali (a.s)’ı Resulullah (s.a.v)’e yakınlığının ölçüsünü tartışıyoruz.  Bu ayet ise Hz. Ali (a.s)ile Resulullah (s.a.v)’in insani kemaller ve şahsi üstünlükleri hususunda aralarında bir uzaklığın olmadığına delalet etmektedir. Aralarında hiç bir sınır ve ayrılık söz konusu değildir. Bu iki nurun eşitliği söz konusu edilmiştir. Burada ariflerin şeyhi ve marifet ehlinin önderi olan Şeyh-i Ekber Muhiddin bin Arabi’nin şu sözüne dikkat etmek gerekir: “Allah-u Teala’nın iradesi alemleri yaratmak isteyince iradesinden bir hakikat vücuda geldi. Arifler bu hakikate “toz, filozoflar ise “heyula” (madde) demişlerdir. Bu hakikat salt kuvve/yeti ve kabiliyet idi. Alemde olan her şey o hakikatte kendi kuvvet ve kabiliyeti esasınca vücud bulmuştur. Tıpkı içinde bir ışık bulunan ev gibidir. Evin her köşesi o ışığa yakınlığı ölçüsünde aydınlanmıştır. O hakikatte vücud bulmada “Akıl” olarak adlandırılan Muhammed’in (Allah’ın selamı üzerine olsun) hakikati dışında hiç bir şey Allah’a daha yakın değildir. O halde Muhammed bütün alemin Seyyidi ve vücud aleminde ilk zuhur eden hakikattir. Onun vücudu ilahi nurdan, “toz”dan/heyuladan ve tümel hakikatten kaynaklanmıştır. Bu tozla/heyulada Muhammed’in aynı/zatı vücuda gelmiş ve alemin dış gerçeği/aynı ondan tecelli etmiştir. Peygamber (s.a.v)’e en yakın olan kimse ise Ali bin Ebi Talib (a.s)’dır. Ali (a.s) alem ve cihanın imamıdır ve bütün peygamberlerin esrarıdır.”
Muhiddin Arabi’nin bu sözü de tefsir ve açıklamaya muhtaçtır. İçinde düşünülmesi gereken bir şok husus vardır. Burada bizim istifade ettiğimiz husus Ali (a.s)’ın vücudunun Peygamber (s.a.v)’in vücudundan hemen sonra yer alışıdır. Herkesin varlıksal derecesi onun makamını gösterir. Peygamber (s.a.v) alemde zuhur eden ilk hakikattir. Dolayısıyla bütün alemin efendisidir. Ali (a.s)’da peygamber (s.a.v)’den sonra yer almıştır o halde Peygamber dışında bütün insanların efendisidir. Belki de bu yüzden Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Ben ve Ali bu ümmetin babalarıyız.” Buradaki ümmetten maksat insanlık kafilesi ve beşeriyet kervanıdır. Peygamber (s.a.v) ve Ali (a.s)’da bu kervanın babalarıdır. Nitekim İmam Humeyni (r.a) de şöyle demiştir.   Bütün nübüvvetler ve velayetler Resulullah (s.a.v)’in mutlak velayeti ve zati nübüvvetinin gölgesi mesabesindedir. Bu yüzden O’ndan başkasına davet O’ndan başkası için dua ve O’ndan başkasına ihsan söz konusu değildir. Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Rabbin, yalnız Kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmeyi buyurmuştur.” İsra/23
Peygamber (s.a.v) de ruhani/manevi babalardan biridir. Onunla ruhaniyette ittihat içinde bulunan Peygamberin halifesi de ümmetin babalarından biridir. Nitekim Peygamberde “Ben ve Ali bu ümmetin babalarıyız.” diye buyurmuştur. Allah’ın ihsan edilmesi hükmünün bir manası da Peygamber (s.a.v)’e ihsan; anne babanın manalarından biri de Peygamber (s.a.v) ve Ali (a.s)’ın baba oluşudur.”
Bir rivayette de İmam Hasan Askeri (a.s) şöyle buyurmuştur: “Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “En üstün  ve teşekkür etmenize en layık anne babanız Muhamemd (s.a.v) ve Ali (a.s)’dır.” Ali bin Ebi Talib (a.s) da Peygamber (s.a.v)’in şöyle buyurduğunu işittiğini söylemiştir: “Ben ve Ali bu ümmetin babalarıyız.”

Peygambere Yakınlığın Çeşitleri
1-Ariflere göre Peygamber (s.a.v) yakınlık üç çeşittir:
2-Zahiri ve şekli yakınlık.
Manevi ve batıni Yakınlık
3-Hem manevi ve hem de Şekli/zahiri boyutları olan kapsamlı yakınlık.
Zahiri yakınlık Peygamberle zahiri bir nisbetinin bulunmasıdır. Yani peygamber (s.a.v)’e mensuptur. Ama Peygamber’in özelliklerinden ve kemallerinden mahrumdur. Bu yakınlık da iki türlüdür.
a-Tinet/yaratılış, hasebiyle yakınlık diye de adlandırılan soy yakınlığı. Örneğin seyyidlerin ve şeriflerin Peygambere olan yakınlığı…sadece siyaset ve soy açısından Peygambere isnad edilmeleri şekli/zahiri yakınlıktır.
b-Bir de dini yakınlık söz konusudur ki bu da onun dinine ve nübüvvetine imanı ifade etmektedir. Dolayısıyla sadece nübüvvet ve dinini kabul etmek açısından ona yakın olur ve sahip olduğu kemallerinden uzak bulunurlarsa bu yakınlıkları da şekli/zahiri yakınlıktır. Örneğin ariflere göre zahir ve şeriatın alimleri olan müçtehitlerin yakınlığı da şekli/zahiri yakınlıktır. Hakeza alimler salihler, abidler, ve diğer müminler de suret ve zahir açısından Peygamber (s.a.v)’e mensupturlar.
Manevi yakınlıktan maksat Peygamber (s.a.v)’e insani, ahlaki ve batıni kemaller açısından yakın olmaktır. Zira bu yakınlık; ister Peygamber (s.a.v)’in bi’setinden önceki kimselerce (örneğin:  Firavun ailesinden mümin kişi ve Yasin suresinde adı geçen Habib bin Neccar gibi) veya Peygamber’in, “Selman biz Ehl-i Beyt’tendir.” diye buyurduğu Selman gibi bi’setten sonraki kimselerce elde edilmiş olsun, hiç fark etmez.
Peygamber ile nisbetleri manevi olanlar onun ruhi evlatlarıdır. Zira onlar ruhi açıdan Peygamberin maneviyatını kabule hazırdırlar. Diğer kapsamlı yakınlık ise Peygambere duyulan iki yakınlığı da kapsayan tam ve kamil bir yakınlıktır. Diğer yakınlıklardan üstündür ve ilk derecede yer almaktadır. Ardından manevi yakınlık daha sonra dini ve imani yakınlık ve son olarak da ırksal ve soysal yakınlık her kim Peygambere kapsamlı/tam bir yakınlık içinde olursa onun halifesi ve yerine geçen imamdır.
Peygamber (s.a.v)’e tam bir yakınlık içinde olan Al-i Bin Ebi Talib (a.s)dır. Zira mübahale ayetinde Resulullah (s.a.v)’in nefsi olarak nitelendirilmiştir.  Bilindiği gibi insana hiç bir şey nefsi kadar yakın değildir o halde Ali (a.s)’da Peygamber (s.a.v)’e tam bir yakınlık içindedir. Netice olarak Ali (a.s) Resulullah (s.a.v)’in halifesi ve yerine geçen imamdır.
Hz. Ali (a.s)’ın Peygamber (s.a.v)’e tam bir yakınlık içinde olduğunun delili de bizzat şu kendi sözüdür: “Resulullah’a ne kadar yakın olduğumu, yanında nasıl bir yere ulaştığımı bilirsiniz. Çocukluğumda beni bağrına basar, yatağına alır, vücudunu bana sürer, koklardı. Lokmayı çiğnedikten sonra bana verirdi. Ne söylediğimde bir yalan, ne yaptığımda bir kötülük bul-muştur. Allah, sütten kesildiği andan itibaren meleklerin büyüklerinden birini ona arkadaş etmişti; O melek, ona gece gündüz yüceliklerin yolunu, alemin güzel ahlakını öğretirdi. Ben de yavrusu devenin ardından nasıl giderse onu öylece takip ederdim; her gün huylarından birini öğretir, ona uymamı isterdi. Her yıl Hira dağına çekilirdi, onu ben görürdüm, benden başkası da görmezdi. O gün İslam Resulullah ve Hatice’nin evinden başka hiçbir evde yoktu; ben de onların üçüncüsüydüm. Vahyin ve risaletin nurunu görür, nübüvvetinin kokusunu duyardım.
O’na vahiy geldiği zaman, şeytanın feryadını duydum da “Ya Resulullah! Bu feryad nedir?”dedim. “Bu kendisine kulluk edilmesinden ümidi kesen şeytandır. Benim duyduğumu duyuyor, gördüğümü görüyorsun. Ancak sen nebi değilsin, vezirsin ve hayır üzeresin” dedi.”
Böylece Ali (a.s) Allah’a yakınlık ve makam  açısından Peygamberden sonra gelmektedir. Allah’a yakınlık hususunda tıpkı Peygamber (s.a.v) gibi mutlak yakınlığa veya farz ve nafilelerin tümüne nail olmuş, bütün perdeler ortadan kalkmış, Allah’ın zat ve sıfatında fenaya erme makamına erişmiştir. Seyir mertebesinde Rabbin fena makamına erişen; Rabbin zat ve sıfatında fani olan kimse ile dost olmak Allah ile dost olmaktır. İşte bu yüzden Emir’el-Müminin Ali (a.s)’I sevmek ve onunla dost olmak Allah’ı sevmek ve Allah ile dost olmaktır. Hatta bizzat Allah’ı sevmektir.”
Nitekim Resulullah’ı sevmek de Allah’ı sevmek gibidir. Gerçi Peygamber sadece Allah’ı dost edinmiştir ama Allah’ı dost edinmekte Ali (a.s)’I dost edinmektir. Nitekim Ali (a.s) da Resulullah (s.a.v) ile dost olduğu halde sadece Allah’ı dost edinmiştir.”

Kaynaklar
1-İbn-i Ebi’l-Hadid, İzzuddin Abdulhamit Medaini, Şerh-i Nehc’ül-Belağa, Tahkik-i Ebulfazl İbrahim, Beyrut Dar-u İhya’it-Turas’il-Arabi, İkinci baskı, Hicri-Kameri 1385
2-İbn-i Arabi, Muhyiddin, el-Futuhat’il-Mekkiyye, Tahkik-i Osman Yahya, Mısr, el-Mektebet’ül-Arabi
3-İmam Humeyni, Ruhullah Musavi, Tahkikat a’la Şerh-i Fusus’il-Hikem ve Misbah’il-Uns, Kum, Müessesei Pasdar-i İslam, İkinci Baskı, H.K. 410
4-Hilli, Cemaluddin Hasan b. Yusuf b. Mutahhar, el-Feyn fi İmamet-i Emir’el-Müminin Ali b. Ebi Talib (a.s), Beyrut Müesseset’ül-A’lemi lil Metbuat, 3. Baskı, H.K. 1402
5-Hilli, Cemaluddin Hasan b. Yusuf b. Mutahhar, Keşf’ul-Murat fi Şerh-i Tecrid’il-İtikad, Tahkik-i Hasan Zade Amuli, Kum, Müessesei İntişarat-i İslami, 7. Baskı, H. K. 1417
6-Hilli, Cemaluddin Hasan b. Yusuf b. Mutahhar, Menahic’ul-Yakin fi Usul’id-Din, Tahkik Muhammed Rıza Ensari, Kum, Matbaa-i Yaran, 1. Baskı, H. Ş. 1374
7-Razi, Ebu’l-Futuh, Revzet’ül-Cinan ve Ruh’ul Cinan, Tashih ve Havaşi-i Mehdi İlahi Kumşei, 2. Baskı, H. K. 1320
8-Zemahşeri, Carullah Ömer b. Mahmud, el-Keşşaf, Beyrut, Dar’ul-Kitab’il-Arabi, 3. Baskı, H. K: 1407
9-Tebersi Ebu Ali Fazl b. Hasan, Mecme’ul-Beyan fi U’lum’il-Kur’an Tashihi Mehellati ve Yezdi Tabatabai, Beyrut, Dar’ul-Me’rife, 2. Baskı, H. K. 1408
10-Tusi, Ebu Cafer Muhammed b. Hasan, et-Tibiyan fi Tefsir’il-Kur’an, Beyrut, Dar-u İhya’it-Turas’il-Arabi, Tashih ve Tahkik-i Ahmed Habib Kasir’ul-Amili
11-E’lem’ul-Huda, Seyyid Şerif Murtaza, el-Fusul’ul-Muhtare fil Uyun ve’l-Mehasin, Kongre-i Cihani-i Şeyh Mufid, 1. Baskı, H. K. 1413
12-Gazzali, Ebu Hamit Muhammed b. Muhammed, İhya-i U’lum’id-Din, Beyrut, Dar’ul-Kitab’il-İlmiyye, 1. Baskı, H. K: 1406
13-Kayseri-i Rumi, Muhammed Davud, Şerh-u Fusus’il-Hikem, Tahkik-i Üstad Celaluddin Aştiyani, İntişarat-i İlmi ve ferhengi, 1. Baskı, H. Ş. 1403
14-Meclisi, Muhammed Bakır, Bihar’ul-Envar, el-Camie li Durer-i Ahbar’il Eimmet’il-Ethar, Beyrut, Dar-u İhya’it-Turas’il-Arabi, 3. Baskı, H. K. 1403
15-Müslim b. Haccac, Ebu’l-Huseyn Nişaburi, Sahih-i Müslim, Şerh-i Nevevi, Beyrut, Dar-u İhya’it-Turas’il-Arabi, 4. Baskı,
Ali ve İlahi Felsefe
Abdullah Cevad-i Amuli

Felsefe “var” olan bir şeyi tanımak ve onu “yok”tan ayırt etmektir. Akli evrenbilime felsefe demektedirler. Biz “Ali ve ilahi Felsefe” konusunda iki boyutu ele almaya çalışacağız: Teorik ilahi felsefe ve pratik ilahi felsefe.

Ali ve Teorik İlahi Felsefe
Eğer felsefeyi “nesnel/özdek alem karşısında insanın ussal alem oluşu” diye tefsir edecek olursak Ali (A)’da ilahi bir filozoftur. Zira hem alemin yaratılışı hakkında söz etmiş ve hem de alemin sonunu gözden geçirip açıklamaya çalışmıştır. Bu konuda o kadar bilgince söz etmektedir ki felsefe aleminde hiç kimse böylesine sözler edememiştir. Ali (A)’ı yaratılış, ahiret ve alemin varlık ve yokluğu hakkındaki ilahi ve derin ilmi o kadar geniş ve kapsamlıdır ki gözlerde tam manasıyla basiret sahibi bir filozof olarak tecelli etmektedir. Bizzat Hz. Ali (A)’ın kendisi varlık aleminin yaratılışı hakkındaki ilmi hususunda şöyle buyurmaktadır: “Ben görmediğim rabbe ibadet etmem.” Yani ben sadece Allah’ı tanımakla kalmadım, ben rabbimi can gözümle görüyorum ve ben asla görmediğim rabbe ibadet etmedim.
Hakeza alemin gerçeği ve kainatın sonu hakkında da şöyle buyurmaktadır: “Perdeler kalksa bile yakinimde herhangi bir artış olmaz. Bütün insanlar ise gaflet uykusundadırlar. Ölümleri gelince uyanırlar. “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar. Eğer tabiat aleminin varlıksal perdeleri kenara itilecek olursa yine de Ali (A)’ı varlığın hakikati ve yaratılış felsefesinin künhü hususunda yakininde herhangi bir artış olmamaktadır. Zira onun için zaten hiçbir perde ve engel söz konusu değildir.
Vahiy, nübüvvet ve risalet hakkında da bu ilahı filozofun ilmi mümkün olan en üst düzeydedir. Nitekim; bizzat kendisi şöyle buyurmuştur: “Ben vahiy kokusunu alıyor ve nübüvvet nurunu görüyorum.
O halde müminlerin emiri tanrıbilimde şahit olan bir hekim; ahiretbilimde şahit olan bir filozof ve vahiybilimde şahit olan ilahi bir şahsiyettir. Bizzat Hz. Ali’nin kendisi bu üç şuhudu şöyle tabir etmiştir: “beni kaybetmeden önce sorun; şüphesiz ki ben, göğün yollarını yeryüzünün yollarından daha iyi bilirim.”  Dolayısıyla İslami felsefeyi gayb alemini şahadet aleminden daha iyi tanıyan böylesi hikmet sahibinden almak gerekir.

Alevi Düşüncesinde Nedensellik İlkesi
İslami felsefenin temel ilkelerinden biri de nedensellik kanunudur ve hakikatte bu nedensellik kanunu beşeri tüm düşüncelerin ve kanunların temeli konumundadır. Nehc’ul Belağa’da Seyyid Razi’nin (Allah ondan razı olsun) içeriğinin yüceliğini itiraf ettiği ve, “bu hutbenin içeriği diğer hutbelerde yoktur” dediği bir hutbe vardır. En derin, ilahi felsefe konularıyla dolu olan bu hutbe Allah’a hamd ile başlamada ve şöyle devam etmektedir: “Bizzat tanınan her şey sonradan yaratılmıştır ve başkasıyla kaim olan her şey maluldur/sonuçtur.” Yani; bizzat tanınması mümkün olan; filozofun husuli/kesbi ilmiyle ve arifin şuhudi ilmiyle tanınan her şey artık yaratıcı olamaz, aksine o bir yaratıktır. İlimle ulaşılabilen her şey (ister burhan ve isterse de irfan yoluyla fark etmez) her şey bir yaratıktır; yaratıcı değil. Zira bizzat fikir, mütefekkir ve tefekkürü yaratan ve Büyük Arif Şebüsteri’nin ince tabiriyle “cana düşünceyi öğreten” Allah; artık her hangi bir filozofun ilminin erişeceği bir ilah değildir. Eğer arifin şuhudu varsa şahid ve şuhudu da bizzat O yaratmıştır. Şahidi yaratan asla ona meşhud olmaz. “bizzat bilinen her şey yaratıktır.” Bu yüzden Allah’ı ilimle değil, ayetleriyle tanımak gerekir. “Allah sizleri nefsinden sakındırır.” Hakeza “başkasıyla kaim olan her şey maluldur/sonuçtur.” Yani bir nedeni vardır. Bu şey ister maddede var olan bir suret, ister “konu”da olan bir ilinek ve isterse de bedenle varolan bir nefis olsun hiç fark etmez. Kendinden başkasına dayanan her şeyin mutlaka bir nedeni vardır. Bu şey; maddi, bağımlı ve maddeye bulaşmış bir varlık ise hem kabili/ kabullendiren ve hem de faili/yapan bir nedene sahiptir. Ama eğer bu şey soyut bir şey ise yani madde, mevzu ve aidiyeti yok ise sadece faili bir ilke dayanıyorsa yani; hululi kıyamı değil de suduri kıyamı var ise, o da hakeza maluldur, yani; nedeni vardır. “başkası ile kaim olan her şey maluldur; bir nedeni vardır.”
Yukarıda Nehc’ul Belağa’dan naklettiğimiz bu nedensellik ilkesi varlık alemini bir neden-sonuç ilişkiler yumağı olarak kabul etmektedir. Dolayısıyla hem baht ve şansa inananların tesadüfünü nefyetmekte,  hem bazı batılı bilginlerin kabul ettiği tedai/çağrışım şüphesini reddetmekte ve hem de Eş’arilerin “adet cari oldu” inancını iptal etmektedir. Zira nedensellik bu üç ekolden hiç biriyle uyuşmamaktadır. Dolayısıyla varlığı zatının aynısı olmayan her varlık, bir nedene muhtaçtır. Başkasına ne hululi ve ne de suduri bir aidiyeti olmayan, salt varlık olan varlık ise bütün sonuçların nedenidir. “Allah-u Teala “kül”dür, (tümel bir gerçektir.) ve her şey O’nun sonuçlarıdır.”
Hz. Ali bu tümel nedensellik ilkesini başka bir hutbede de beyan etmekte ve nedensellik nizamını inkar eden mülhitlerin hiçbir hüccetinin olmadığını ve sözlerinin hiçbir dayanağının bulunmadığını göstermektedir.
Nitekim Hz. Ali (A) şöyle buyurmuştur: “alemi mukadder/tedbir edeni inkar edenler ve varlık aleminin müdebbirini/ idare edenini reddedenler ne de kötüdür. “Onlar; insanın hiçbir ekincinin ekmediği bir ekin olduğunu mu sanıyorlar?”  hakeza; “acaba, akıl sahipleri için mimarsız bir bina ve canisiz bir cinayet düşünülebilir mi?”
Hz. Ali’nin bu sözleri tümel nedensellik kanunu temsil etmektedir.
Usul-i Kafi, Kitab’ul Hüccet’te bu anlamın beyanında İmam Sadık (A)’dan şöyle bir rivayet nakledilmiştir: “Allah tüm her şeyi bir sebeple cari kılmıştır. Her sebebe bir açıklama, her açıklamaya bir ilim ve her ilme bir kapı karar kılmıştır. O kapıyı tanıyan Allah’ı tanımış ve o kapıyı inkar eden de Allah’ı inkar etmiştir ve bizler o kapıyız.”
O halde; varlık ve yaratılış alemi bu ilahi filozofa göre nedensellik esasına dayalı bir alemdir ve bu alemde Allah bir neden; diğer varlıklar ise birer sonuçtur.
Ama Allah bu alemi nasıl yarattı? Allah’ın yaratışı, maddeleri harekete geçirmek midir? Yoksa madde ve hareketi yaratış mıdır?

Allah-u Teala’nın Failiyet Niteliği
Buraya kadar da anlaşıldığı üzere Ali (A)’ın ilahi felsefesinde bu evren nedensellik ilişkisine dayalı bir evrendir ve Allah kendinden başka her şeyin nedenidir. Acaba Ali (A)’ın söz konusu ettiği bu nedensellik; diyalektik esasına dayalı bir nedensellik midir? Yoksa; ilahi felsefenin yüce zirvesinde sözü edilen nedensellik midir?
Allah-u Teala’nın failiyet türü nasıldır? Allah’ın işi “hareket” ile birlikte midir? Yoksa hareket yüce makamından uzak mıdır? Hz Ali (A) bu sorulara büyük bir dikkat ve derinlikle cevap vermektedir ki; “ne zatı hareket eder ve ne de zatının aynısı olan zat-i sıfatları harekette bulunur.”
Nehc’ul Belağa’da genelde bir çok hutbelerde ve özellikle de söz konusu olan 186. Hutbede Hz. Ali şöyle buyurmaktadır: “Allah faildir; hareket olmaksızın.” Yani Allah ne fikri hareket ve ne de bedensel hareketle nitelendirilemeyecek bir failliğe sahip bir faildir. Allah’ın failiyeti ne nefsi hareket ile iç içe olan mütefekkir insana benzer ve ne de organ ve araçların hareketiyle işlemesi için araç ve aletlere muhtaç olan diğer maddi varlıkların failiyetine benzer. “Allah faildir; hareket ve alet anlamında değil.”
Hakeza şöyle buyurmuştur: “Allah da sükun ve hareket cari olmaz” (228. Hutbenin devamı) Allah azze ve celle “Hareket kanununa” mahkum değildir. Allah’ın ne hareketi ve ne de sükunu vardır. Zira bu her ikisinin mahzeni de maddedir. Allah; maddeyi yaratan, “sabit” bir varlıktır; ne sakindir ve ne de hareketli; “kendisinin cari kıldığı kendisine cari olur mu? Kendisinin başlattığı kendisine döner mi? Kendisinin içinde icat ettiği şey, kendisinde icat olur mu?” Allah’ın yarattığı kanun; kendisine hükmedebilir mi?

Hz. Ali’ye Göre Tanrıbilim
Ali (A)’ın felsefesi salt ilahi bir felsefedir. Dolayısıyla diyalektik ve diğer maddi görüşler bu değerli ve ilahi şahsiyetin düşünce ufuklarına yükselemez.
O; Allah hakkında, öyle bir “zat” ispat etmektedir ki aynı ispatla bütün zati sıfatları da beyan etmektedir. Hz. Ali şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın künhüne ermek mümkün değildir. Zira mütefekkir; fikir ve tefekkür hep onun mukaddes zatının nurundan vücuda gelmiş şeylerdir. Allah’ın feyzi hepsine vücut vermiştir. Lakin buna rağmen açıkça şöyle denilebilir: “O’nun bir benzeri yoktur.”
Yaratıcı ile yaratığın irtibat şekli ve yaratıcıyı yaratıkları vasıtasıyla tanıma niteliği hakkında ise şöyle buyurmaktadır: “Allah her şeydedir; karışmaksızın.” Yani o her şeyin içindedir, onlara karışmaksızın. Dolayısıyla kendini Allah’tan hariç gören ve sonra da zatı hakkında tefekkür eden mütefekkir kimdir? Hz. Ali (A) her mütefekkiri tefekkürüyle, kıyasının  iki önermesiyle, fikri sonucu ve delil teşkil eden bağıyla tümden Allah-u Teala’nın vücudi hakimiyeti altında görmektedir.
O halde hiçbir akıl Allah’ın künhüne eremez ama, bütün bunlara rağmen kolayca şunu da derk edebilir ki; “O’nun bir benzeri yoktur.” Evet bunu kolayca anlamak mümkündür. Bir filozofun düşünce yüceliği ve bir arifin şuhud derinliği ile, bu gerçeği anlamak olasıdır. Bu sınırı geçecek olursa hiçbir mütefekkirin düşüncesi Allah-u Teala’nın hakikatini derk edemez. “himmetlerin yüceliği O’nu derk edemez ve akıllar O’nun vücut denizine dalamaz.” (Nehc’ul Belağa 1.hutbe) Filozof kimse;  fikriyle ne kadar uçarsa uçsun onu tanıma zirvesine asla ulaşamaz. Arif kimse de şuhud denizinde ne kadar yüzerse yüzsün zatının derinliklerine asla varamaz.

Ali (A) ve İlahi Tevhid
Nehc’ul Belağa’nın ilk hutbesinde de okuduğunuz gibi Allah’ın ezeliyet ve sınırsızlığıyla çelişen bir şey asla Allah’ı nitelendiremez.
“Dinin evveli; O’nu tanımak, O’nu tanımanın kemali; O’nu tasdik etmek, O’nu tasdik etmenin kemali; O’nu birlemek, O’nu birlemenin kemali; O’na ihlaslı olmak ve O’na ihlaslı olmanın kemali ise O’ndan sıfatları nefyetmektir.”
Bu ilahi filozof, o kadar derin açıklamalar yapmaktadır ki sonraları Farabi ve Şeyh İşrak gibi öğrenciler bundan “salt şeyde ikilik olmaz” kaidesini anlamakta, Sadr’ul Muteellihin (Molla Sadra) gibi öğrencisi ise “hakikati yalın” gerçeğini derk etmekte, ve Allame Tabatabai gibi bir öğrenci ise (Allah hepsinden razı olsun) zati mutlakiyet hakikatini anlamaktadır.
Bu dalgalanan deniz; bakın nasıl da delil getirmekte ve şöyle demektedir: “O’na ihlaslı olmanın kemali; O’ndan sıfatları nefyetmektir.” Allah’tan hangi sıfatları nefyetmek gerekir? Elbette mevsuftan (nitelendirilenden) ayrı olduğuna şahadet eden sıfatları… o mevsuf ta aynı zamanda sıfatlardan ayrı olduğuna şahadet etmektedir. Yani; Allah’tan selb edilmesi gereken sıfatlar zaid /arız olan sıfatlardır. Yani; hem zaid olanın ziyadeti, zaid olunandan ayrı olduğuna şahittir. Ve hem de zaid olunan, zaid olan şeyden ayrı olduğuna tanıktır: “Zira her sıfat mevsuftan ayrı olduğuna şahittir ve her mevsufta sıfattan ayrı olduğuna tanıktır.
Hz. Ali (A) bu sözünün ardından ondan sıfatları nefyetmenin nasıl olur da ona tevhitte ihlasın kemali olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Allah-u Teala’yı vasf eden; O’nu eşit bilmiş, O’nu eşit bilen; O’nu ikilemiş, O’nu ikileyen; O’nu tecziye etmiş/cüzlere ayırmış, onu tecziye eden; ise O’nu tanımamıştır. O’nu tanımayan; O’na işaret eder, O’na işaret eden; O’nu sınırlamış olur, O’nu sınırlayan ise O’nu saymış olur…”
O halde özetle söyleyecek olursak Allah’ı zaid olan sıfatlarla nitelendirenler, yani; O’nu, kendinden başkasıyla eşit bilenler; hakikatte O’nu sınırlandırmış olurlar. Sınırlandırılan bu varlık ise artık Allah olamaz. Allah salt varlıktır, salt varlığın ise bir kenarı ve kıyısı yoktur. Salt kemal olan şey salt ilimdir de. Hakeza salt hayattır da…hem kemalatı sınırsızdır ve hem de sınırlı kemallerle nitelendirilmesi ayniyet esasıncadır; “zata zaid olma” şeklinde değil.

Ali ve Pratik İlahi Felsefe
Buraya kadar söylediklerimiz Hz. Ali (A)’ın teorik ilahi felsefe hakkında beyan ettiklerinin bir özetiydi. Pratik ilahi felsefe ise Ali (A)’ın mukaddes hayatı ve siretidir. Bu konuda da bizzat şöyle buyurmuştur: “Allah’ın benden büyük ayeti yoktur.”
Ali (A)’ın gerçek makamı; “bu yırtık ayakkabım; sizlere yönetici olmaktan, benim için daha değerlidir.” demesi değildir. Fakirin biri yardım dileyince Hz. Ali temsilcisine şöyle buyurdu: “Bu fakire bin tane ver,” temsilcisi şöyle arz etti, “bin miskal altın mı yoksa bin miskal gümüş mü, vereyim?” Hz. Ali (A) şöyle buyurdu: “ Her ikisi de bana göre taştır” hem altın, Ali (A)’a göre taştır ve hem de gümüş. Birisi sarı taştır, diğeri ise beyaz ama, bunlar Ali (A)’ın gerçek makamı değildir. Bu sonsuz denizin azametinin bir parçasıdır. Hz. Ali (A)’ın çok küçük öğrencileri de bu manevi makamlara erişmişlerdir. Ali (A) bir yerde; “Yol uzunluğundan ve azığın azlığından; uzun yolculuktan ve varılacak yerin azametinden Allah’a sığınırım.” (Nehc’ul Belağa 77. Hikmet) diye buyurmuşsa şüphesiz ki makamı bundan daha yücedir. Sahi, yolu Ali (A) için uzak olan bu yolculuk nedir? Bu yolculuk Allah’a gitmek midir? O Resulullah’ın yoldaşıdır. O halde bu yolculuk nedir?
Allah’a doğru seyretmeyi bizlere oğlu Ali bin Hüseyin (A) öğretti ve bu yolu kat edenler için hiç de uzak bir yol olmadığını bizlere gösterdi. “şüphesiz sana gelen kimse için bu yol yakındır. Şüphesiz sen; kullarımdan örtülü/ gizli değilsin; kulların ameli seni onlardan gizlemiştir.”
Allah’a doğru seyretmek salikler/ yolcular için sadece iki adımdır.
“Salikin yolu sadece iki adımdır.
Her ne kadar bir çok tehlikesi olsa da
Birisi “hüviyet”in “ha”sından geçmek,
İkincisi varlık sahrasını kat etmektir.”
Ali (A) için ne Allah’a doğru gitmek uzaktır ve ne de gizli olan Allah’ın mesajını insanlara ulaştırmak zordur. Ali (A) için ne Allah’tan geliş ve ne de Allah’a dönüş zordur. Zira bu yolculuk; Allah’a doğru yapılan bir yolculuktur ve Ali (A) bu yolculuğun sonsuz deryasına dalmıştır.
Ama sen ey Nehc’ul Belağa’nın muhatabı; sen kendini te’vil et, hayatı değil. Hz. Ali (A)’ın beyanı gerçekte Nehc’ul Belağa’nın muhatapları için bir talim ve terbiye gibidir: “Ey insan uyan! Azığın az, yolun ise uzundur.”
Bir adımı kendine, diğerini ise dostun sokağına at.
“azığın azlığından, yolun uzunluğundan ve (Allah’tan Allah’a) seferin uzaklığından Allah’a sığınırım.
Ali (A) hakkın habercisidir. Hakkı hak gözüyle görmüştür. O; ilahi göklerde hakla seyretmek/ sefer etmek ister. Yoksa dost vadisine ayak basan, haber getiren ve sürekli dostla olan kimse için bu yol zor değildir. Ali (A) Allah’a ne cehennem korkusundan ve ne de cennet şevkinden ibadet etmiş değildir. O Allah’ı ibadete layık gördüğü için ibadet etmiştir. “belki seni ibadete ehil buldum da sana ibadet ettim.”

Mülhitlerin Şüphesini Reddetmek
Merhum Kuleyni değerli eseri Kafi’de şöyle nakletmektedir: “Ali (A) Muaviye ile savaşa giderken bir hutbe irad etti. Bu hutbesinde Allah ile konuştu ve sonrada kullarını Allah yolunda cihada davet etti. Ali, (A) hutbenin başlangıcında şöyle demektedir: “O, tek ve samed olan Allah’tır Allah varolan bir şeyden yaratmamış ve olmayan bir şeyden de vücuda getirmemiştir.” (Bu hutbe oldukça uzun bir hutbedir biz sadece bu hutbenin nüktelerinden birini zikrediyoruz.)
Bu hutbede Hz. Ali; derin bir şekilde, mülhitlerin şüphesini reddetmektedir. Öyle ki merhum Kuleyni bu hadisi naklettikten sonra şöyle demiştir: “bu hutbe Hz. Ali (A)’ın meşhur hutbelerindendir ve bu hutbe düşündüğü ve anladığı taktirde tevhid ilmini talep eden herkes için yeterlidir. Peygamber dışında tüm insan ve cinlerin dili bir araya toplansa, anne babama ant olsun ki hiç birisi tevhidi böylesine beyan edemez.” Yani; içlerinde vahiy ehli ve Peygamberin olmadığı  bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler ilahi felsefeyi böylesine beyan edemezler.
Mülhitlerin şüphesi ise onların söylediği şu sözdür:
“Allah alemi ya bir “şey”den ya da “şey olmayandan” yaratmıştır. “şey olmayan” kelimesinin sonuna “den”  eki getirilemez. Zira; “bir şey” değildir. O halde Allah alemi “şey”den yaratmıştır. O halde madde ezelidir.”
Hz. Ali (A) ise bu sözü red ederek şöyle buyuruyor: “ne Allah “şey”dendir, ve ne de Allah’ın işi, “bir şey” den…Allah “şey”dir; “bir şey”den değildir. Ve Allah yaratmıştır; bir şeyden değil. “Bir şey olmaksızın” yaratandır.
Daha sonraları merhum Muhakkık Damat (Kabasat kitabının yazarı); Merhum Kuleyni’nin sözünü Şerh-i Usul-i Kafi’de şöyle dile getirmektedir: “Bir şeyden” sözü “bir şeyden olmaksızın” sözü ile çelişmemektedir. Dolayısıyla biri olmazsa diğeri olmalıdır denilemez. Hz. Ali de şöyle buyurmuştur: “Allah evreni “bir şeyden” yaratmamıştır ki maddenin ezeliyeti gereksin. Ve hakeza: “şey olmayan”dan da yaratmamıştır ki o “şey olmayan” madde sayılsın. Zira; akli kaide esasınca da her şeyin çelişiği, çeliştiği şeyi yok eder. “şeyden”in çelişiği ise “bir şeyden değil” sözüdür; “şey olmayandan” değil.

Hatırlatma
Sözün sonunda şu nükteye dikkatinizi çekmek istiyorum. Müminlerin Emiri Ali (A) Kur’an-ı Kerim hakkında şöyle buyurmaktadır: “Allah-u Teala Kullarına; kitabında tecelli etmiştir, lakin; onlar, görmüyorlar.”
Oysa söylemek gerekir ki bizzat Hz. Ali de kitabında insanlar için tecelli etmiştir. “Ey insanlar! Kaybetmeden önce Nehc’ul Belağa’yı sorun.” Sadece nasihatlarıyla yetinmeyin, hitabeleriyle iktifa etmeyin. Toplumsal ve ahlaki meselelerle yetinmeyin, elbette bunların hepsi lazımdır ama, yeterli değildir. Zira; bu sözler, diğer kitaplar da mevcuttur.
İnançlarımızın temeli olan şey; Allah’ı ve ahireti ispat etmek, vahiy ve risaletin gerekliliğini akli burhanlarla beyan etmektir.
İnsanda bütün bunlara inanç ortaya çıkınca; ister istemez vahye teslim olur ve beyan edilmiş anlamlara gönül verir. O zaman da Allah-u Teala katında sabit kılınır ve burhan ile boyun eğer.
Bütün bu burhanları Nehc’ul Belağa kitabında okuyabilirsiniz. Allah-u Teala enbiya, evliya, Allah’ın büyük velisinin mukaddes ruhu hatırına kalplerimizi kitap, itret ve sünnet marifetiyle aydınlatsın.
Allah’ın selam rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
Nehc’ül-Belağa’da İmam ve halkın karşılıklı hakları
Nasır Mekarim Şirazi

Mü’minlerin emiri Ali (A) Nehc’ül-Belağa’da hak hususunda iki cümle ifade etmiştir ki birincisi şudur: “Hak beyan ve nitelendirme hususunda her şeyin en genişi, ama amel hususunda her şeyin en darıdır.” Bizim meşhur tabirimizle hakkı söylemek kolay, hakla amel etmek ise çok zordur.
Muttakilerin mevlası Ali (A)’ın hak hakkında beyan ettiği ikinci cümle ise hak ve görev birlikteliği meselesidir. Yani her nerede bir hak varsa orada vazife de vardır ve her nerede bir vazife varsa orada hak da vardır. Başka bir tabirle her nerede insanın bir hakkı varsa onun üzerinde de bir hak vardır ve her nerede bir hak borçluysa bir hakta alacaklıdır. Yani hak her zaman iki yönlüdür. Hiçbir yerde tek yönlü hak mevcut değildir. Hatta insanlar üzerinde en yüce haklara sahip olan Allah bile kendi hakları karşısında insanların da Allah üzerinde bir takım hakları vardır. Hidayet hakkı, eğitim hakkı, peygamberleri gönderme hakkı, semavi kitapları indirme hakkı gibi. Bu ikinci cümle Nehc’ül-Belağa, 216. Hutbede oldukça kısa ama çok ilginç özet ve derin bir ifadeyle şöyle yer almıştır: “Hiç kimse için başkası üzerine bir hak cari olmadıkça kendisi üzerine hak cari olmaz. Hakeza kendi üzerine bir hak cari olmadıkça da başkasının üzerine hak cari olmaz.” Bu da yukarıda sözünü ettiğimiz hak ve görev birlikteliğinin ve ayrılmazlığının bir başka versiyonudur.
Benim çocuğum üzerinde bir hakkım var ve onun karşısında da bir sorumluluğa sahibim. Çocuğumun da benim üzerinde bir hakkı vardır ve buna karşılık benim karşımda da bir görevi vardır. Aynı şekilde İmam’ın ümmet üzerinde bir hakkı vardır ve sahip olduğu bu hakka karşılık da bir görevi vardır. Ümmetin İmam karşısında bir hakkı vardır ve bu haklarına karşılık da bir takım görevleri vardır. Hak hususunda ifade ettiğimiz bu iki cümle Nehc’ül-Belağa’da da yer almıştır.
Şimdi de Nehc’ül-Belağa’da yer aldığı esasınca imamet ve rehberlik felsefesi hususunda bazı konuları ele almaya çalışalım:
Rehberin varlığının beş felsefesi vardır. (elbette bu felsefe beş ile sınırlı değildir. Ama bu nakıs aklın da Nehc’ül-Belağa’da elde ettiği bu beş husustur.)
Rehberin ilk varlık felsefesi bir milletin dayanak istemesi ve bu dayanağın da rehber olmaksızın mümkün olmamasıdır.
İkinci felsefesi de bir milletin sadece programları uyumlu ve safları bir olduğu takdirde muzaffer olmasıdır. Bu da rehber olmaksızın mümkün değildir.
Rehberin varlığının üçüncü felsefesi ise hareket, çaba ve uğraşlara bir boyut ve yön kazandırmasıdır. Elbette bu vahdet meselesinden ayrı bir husustur. Bu üç hususu Hz. Ali’nin Şıkşıkiye hutbesinde buyurduğu kısa cümleden istifade etmek de mümkündür. Hz. Ali orada şöyle buyurmuştur: “hilafet hususundaki yerim değirmen taşının mili gibidir.”
Bu tabir oldukça güzel bir tabirdir. Zira değirmen taşının bin bir aybı ve kusuru olabilir. Ama buna rağmen dönebilir ve çalışabilir. Ama eğer bir dayanak, uyum sağlayan ve yön veren ortasındaki mil olmadığı takdirde değirmen taşı bir an bile olsun dönemez.
Bir toplumda rehberin yeri taşı döndüren o sabit ve muhkem mildir ve o taşa bir yön, uyumlu dönüş ve tek düzelik kazandırmaktadır. Dolayısıyla bir toplumun da bir dayanağı olması, olaylarda bir üssünün bulunması ve hareketinde bir birlik ve hedefinin bulunması bir rehberin varlığını gerektirir.
Hz. Ali Şıkşıkiye hutbesinde başka bir yerde şöyle buyurmaktadır: “Sel benden cari olur.” Burada da İmam kendi varlığını bir dağa benzetmektedir ki üzerine yağmur yağmakta ve yağmur suları dağlardan boşalarak vadilere doğru akmakta, tekbir yöne doğru hareket etmektedir. İmam bir ifadesinde eteklerinden sular boşalan bir dağa benzetmektedir kendisini. Yani yine çabalar ve hareketlere bir yön kazandırma olayına işaret etmiştir.
Rehberin varlığının dördüncü felsefesi ise ümmete bir bakış açısı kazandırmaktır. Rehberin varlığının beşinci felsefesi ise örnek oluşudur. Ali (A), Osman b. Huneyf’e yazdığı meşhur mektubunda bu iki felsefeye işaret ederek şöyle buyurmaktadır: “Her uyanın kendisine uyduğu ve ilminin nuruyla nurlandığı bir imamı vardır.” Ey Basra valisi Osman b. Huneyf bil ki her uyan insanın bir önderi vardır ve bu önderinden istifade etmektedir. İlk etapta onun ilminden faydalanmaktadır. İmam ve rehber kendisine uyana bir bakış açısı ve bilinç aşılamaktadır. Ayrıca da tüm hususlarda kendisine uyanlar için bir örnek teşkil etmektedir. Buraya kadar nakl edilen cümlelerden özet olarak rehberin varlık felsefesini istifade etmek mümkündür. Bu hususta biri Peygamber (S) zamanında ve diğeri de kendi zamanımızda olmak üzere iki örnek vermek mümkündür:
Cahiliyye döneminde Araplar zahirde her şeyden yoksun idiler. Ama gerçekte ve bil kuvve olarak her şeye sahip idiler. Sadece bir tek önderleri ve layık rehberli yoktu. Peygamber-i Ekrem (S) kıyam etti ve rehberlik makamını üstlendi. Değirmen taşının ortasındaki mil gibi karar kıldı ve insanlar için bir dayanak oldu. Onları harekete geçirdi, aralarında uyum sağladı, yön verdi, örnek oldu ve bakış açısı kazandırdı. Her şeyden mahrum olan cahiliyye dönemi Araplar, peygamber-i Ekrem (S) vasıtasıyla her şeye sahip oldular ve bütün dünyaya örnek teşkil ettiler.
Ama kendi zamanımıza gelince… bizler de iğrenç şah rejimi zamanında her şeyden mahrum idik. Bağımsızlığımız, özgürlüğümüz, şahsiyetimiz, evrensel saygınlığımız, hareketimiz, gayretlerimiz, dinimiz ve imanımız oldukça yüzeysel ve sınırlıydı. Ama her şeye bil kuvve olarak sahip idik. Sadece bütün bu çabalara ve uğraşlara hareket verecek olan, uyum sağlayan, aynileştiren, bakış açısı kazandıran ve örnek teşkil eden bir öndere sahip değildir. Bu önder bizleri cahili şah döneminden kurtararak devrimci ve ilerici bir aşamaya getirdi. Rehber vasıtasıyla ülkemizde böylesine kapsamlı bir değişim gerçekleşti. Şu anda da devrim aşamasında olan ülkelerde bir önderin gerekliliği çok açık şekilde görülmektedir. Gerçekten de bu ülkelerde ilahi ve dürüst bir önder olsaydı, mutlaka zafere erer, üstün gelirlerdi.
Bütün bu anlattıklarımız, şimdi söz konusu edeceğimiz konu için bir önsöz mahiyetinde idi.
Rehberin görevleri, insanların hakları, insanların görevleri veya önderin hakları hususunda, Nehc’ül-Belağa’ya kısa bir bakışla istifade edilen şu ki Hz. Ali (A) bir rehber için on görev olduğunu beyan etmiştir. Hakeza ümmet ve takipçileri için de beş görev tayin etmiştir. Bu fırsatta bu hususları kısaca bir beyan edelim.
Hz. Ali (A) rehberin görevi hususunda önce şöyle buyurmaktadır: “Rehber kendini öyle bir yetiştirmelidir ki mevki ve makam onu sarsmamalı, değiştirmemeli, gururlandırmamalı ve şahsiyetini değişime uğratmamalıdır.” Ali (A) bu sözleri ordu komutanına yazmış ve şöyle buyurmuştur: “Bu mektup Allah’ın kulu, Mü’minlerin emiri Ali b. Ebi Talib’den sınırdaki komutanlara gönderdiği mektuptur.
Burada Hz. Ali kendisini Abdullah diye adlandırmıştır. O kadar mevki ve makam onda bir gurur icad etmemiş ve kendisini Allah’ın kulu olarak adlandırmakla övünmüştür. Ardından da resmi bir lakap olarak “müminlerin emiri” lakabını kullanmıştır. İmam bu mektubu sınırlardaki askerlerine ve komutanlarına göndermiştir. İmam bu mektubunda ayrıca şöyle buyurmaktadır: Valinin üzerindeki ilk hak elde ettiği makamla değişmemesidir. Aksine kudret açısından nimetlere erdikçe Allah’ın kullarına daha da yakınlaşmalı ve kardeşlerine sevgisi artmalıdır.” Yani kudret ve muhabbet ile Allah’ın kulları arasında direkt bir ilişki vardır. Öyle insanlar var ki bir tek yeni elbise giyince yeni bir ayakkabı alınca veya en küçük bir makama ulaşınca, yolda yürüyüş, konuşma ve bakışları dahi değişmektedir. Hz. Ali (A) insana bütün bu kudretler verilse dahi değişmemesi gerektiğini söylemektedir ve bu insanlara önder olmanın ilk şartıdır.
İmam Ali (A) önder için tayin ettiği ikinci görev ise insanların görüşüne saygı göstermek ve istisnasız her hususta halkla meşveret etmektir. İnsanlar sürekli siyaset sahnelerinde olmalı ve her şeyi meşveret etmelidir.
Üçüncü görev ise sırları gizlememektir. İmam olacak kimse insanlardan çok özel sırlar dışında hiçbir şeyi gizlememelidir. Ali (A) gizlenilen sırların da savaş sırları olduğunu beyan etmektedir.
Dördüncü görev ise toplumun haklarını eda etmekte, ihmalkarlık etmemektir.
Beşinci görev ise insanlar arasında ayrıcalık gözetmemek ve insanları kanun karşısında eşit görmektir. Bu son dört görevin delili ise Hz. Ali’nin şu sözüdür: “Sizden savaş hali dışında hiçbir işi gizlemediğimi, hüküm konusu dışında hiçbir işi sizlerle paylaşmaktan kaçınmadığı bilesiniz. Doğru görüp uyguladığım, hak bilip eda ettiğim şeyden başka, hak konusunda benim yanımda eşitsiniz.”
Hak üzere olan ilahi bir önder insanlara tüm konuları açıkça söylemelidir. Kendisini halkın efendisi görmemelidir. Her hususta onlarla paylaşmayı bilmelidir. Eğer düşman bizim savaş sırlarımızı elde etse bile bu fedakarlık şahadet aşkı, mayınların üzerinde yürümek, tankları imha etmek, ve özetle iman silahı karşısında hiçbir şey ifade etmez. Hiçbir şey iman silahı karşısında dayanamaz.
Daha sonra şöyle buyurmaktadır: “Ben yargı hükümleri dışında her şeyi sizinle meşveret edeceğim.”
Zira yargıda hakim hüküm verince artık bunu meşveret edince artık bunu meşveret etmenin bir yeri yoktur. Hakim kendi teşhisini kesin bir hüküm olarak teşhis etmelidir. Ama memleket hususunda her şeyi sizinle meşveret edeceğim, hiçbir hakkınızı zayii etmeyeceğim ve hepiniz benim karşımda eşit haklara sahipsiniz.
Hz. Ali (A) bu sözü söylemiş ve pratikte de bizlere göstermiştir. Kardeşi Akil’in adalete karşılık olarak istediği dinar ve dirhem yerine ateşte kızdırdığı demiri eline yaklaştırmakta, kardeş ile yabancılar arasında hak adalet ve beyt’ül-mal hususunda hiçbir farkın olmadığını ispat etmektedir.
Önderin altıncı görevi ise halkın en zayıflarıyla eşit düzeyde olmasıdır. Hz. Ali (A) bunu da bir görev olarak hatırlatmaktadır. “Şüphesiz ki Allah-u Teala hak imamlarına kendilerini halkın en zayıfları gibi tutmalarını farz kılmıştır ki fakirler fakirliklerinden utanmasınlar, rahatsız olmasınlar.
Allah-u Teala adil ve gerçek önderlere halkın en zayıfları gibi yaşamalarını ve maddi açıdan onlar gibi olmalarını farz kılmıştır. En sade elbiseleri giymeli, en sade sofralar sermeli, en sade evlerde oturmalıdır. Bunun nedenini biliyor musun? Zira fakirlik kısa bir müddet zarfında toplumdan yok edilmeyebilir. Gerçi gerçek İslam toplumunda uzun bir süre fakirlik söz konusu olamaz. Bir an önce fakirlik yok edilmeli, insanların rahatsızlığına neden olmamalıdır.
Hz. Ali (A) şöyle buyuruyor: “İmam’ın giydiği elbise ve yaşam tarzı insanların en zayıflarıyla aynı olursa maddi açıdan farklı olanlar utanmaz, aşağılık kompleksine kapılmaz ve rahatsız olmazlar.
Metinde geçen “yetebeyyeğe” kelimesi ölüme neden olan aşırı rahatsızlık anlamındadır.
Başka bir cümlede ise yine aynı hususta Osman b. Huneyf’e yazdığı mektubunda şöyle buyurmaktadır: “
“Bana, Müminlerin Emiri denildikten sonra zamanın kötülüklerinde onlarla ortak olmamaya, sıkıntılı yaşa¬yışlarında onlara örnek olmamaya razı olur muyum?”
Yani müminlerin emiri olan kimse müminlerin dertlerine de ortak olmalı, maddi hayatında onlar ile uyum içinde olmalıdır. Bu da Ali (A)’ın mektebinde hak önderlerin halk karşısında taşıdığı sorumluluklardan biridir.
Rehberin yedinci görevi ise gerçekte insanların hakkıdır. Yani insanlarla direkt ilişkisini kesmemelidir. Önder ve imamın bilgi kaynakları sınırlı olmamalıdır. İnsanlar ile sürekli bir ilişkide bulunmanın yanı sıra halkın hiçbir teşrifat söz konusu olmaksızın şikayette bulunma özgürlüğü de olmalıdır. Bu cümleyi de Hz. Ali (A)’ın Malik-i Eşter’e yazdığı (53. Mektup) meşhur mektubundan istifade etmek mümkündür.
Yani Ey Malik sana tavsiyelerimden biri de şudur ki Mısır’a gidince yapacağın ilk iş bir günde veya haftada belli saatler tayin etmen bu saatlerde kapını herkese açman ve başka hiçbir işle uğraşmamandır. (yani bu günkü tabirle yanında seni meşgul eden bir telefon veya eline verilen ve seni meşgul eden bir mektup olmasın.)Bütün dikkatinle halka teveccüh et. Kapını aç ve görevlileri kenara it, halkla bir işleri olmasın. Hiçbir teşrifat ve çekinme söz konusu olmasın. İnsanlar özgürce gelerek sana bildiklerini söylesinler ve böylece bilgi kaynakların sınırlı olmasın. Şikayetlerini özgürce ifade etsinler. Zira ben peygamberden şöyle buyurduğunu duydum: “Zayıflarının kendisine yapılan zulümleri ifade etme hakkı olmayan bir millet asla saadete erişemez.”
Bu programları Ali b. Ebi Talib’in memleketi dışında bir yerde görmek mümkün değildir.
Önderin sekizinci görevi ise bazı işleri kimseye havale etmeden bizzat yapmasıdır. Gerçi rehber tüm işleri bizzat yapma imkanın sahip değildir. Bazı güvendiği kimseler onun adına bir takım şeyleri yapmaktadır. Ama kendisi de bunu kontrol etmelidir. Hz. Ali şöyle buyurmuştur: “Ey Malik bazı işleri bizzat kendin yap, hiçbir vasıta olmaksızın bizzat yapman gereken işlerden biri de mustaz’af halkın işlerine bakmaktır. Bu İslam ülkesinin köşe bucaklarında babaları cephede ölmüş yetimler sahipsiz kalmış dullar, işten güçten düşmüş zayıflar ve ma’lul kimseler vardır. Bu mustaz’af grubun sorunlarıyla bizzat ilgilenmeli ve durumlarını göz önünde bulundurmalısın. Bu imamın ümmet karşısındaki görevlerinden biridir.”
Rehberin dokuzuncu görevi ise dost ve yakınlarını temiz kalpli kimselerden seçmesidir. Bu da rehberin programlarından biri olmalıdır. Nitekim Hz. Ali (A) şöyle buyurmuştur: “Ey Malik, Mısır’a girince insanların iki grup olduğunu görürsün, halkın çoğu zahmet çeken ve temiz kalpli kimselerdir. Azınlık ise müreffeh, kendini beğenmiş ve refah içinde yaşamaktadır. Sen ve dostların işte bu zahmet çeken ve temiz kalpli kimselere dayanmalısınız. Zira bunların masrafı ve beyt’ül-malden beklentileri herkesten azdır. O refah içinde yaşayan azınlık ise kendini beğendiğinden ne savaş meydanına asker gönderir, ne zorluklarda seni savunur ve hem de herkesten daha çok beklentisi vardır.
“Dinin direği olan, İslam cemaatini oluşturan, düşmanlara karşı duran, ümmetin çoğunluğu olan halkı sevmeli ve onlara meyletmelisin.”
İmam’ın onuncu görevi ise programlarında örnek olmasıdır. Yani emir ettiği her şeyle önce kendisi amel etmelidir. Nehy ettiği her şeyden de önce kendisi sakınmalıdır. Sadece sözle değil ameliyle konuşmalıdır. Hz. Ali şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar, ben sizleri davet ettiğim her itaate önce kendim icabet ettim. Ve sizi nehy ettiğim her kötülükten önce kendim sakındım. Ben sizler için bir örnek ve numuneyim. Amel diliyle konuşuyorum. Sadece laf üretmiyorum. Sözlerin amelimle çelişmemektedir. Eğer bir önder bu sıfatlara sahip olursa toplumda yaratacağı etkiler de herkesin malumudur.
Halkın rehber karşısındaki görevleri de Hz. Ali (A)’ın sözlerinden kısaca anlaşıldığı üzere şu beş şeydir:
1-Kendisine kesin ve tam itaat
2-Sorumlulukları yerine getirmede gevşek davranmamak
3-Olaylar deryasına fedakarca dalmak
4-Nasihat, hatırlatma, hayrını isteme; Güç, fikir ve düşüncesi ölçüsünce hatırlatmada bulunmak
5-İşleri rehberin hizmetinde işbirliği ve yardımlaşma şeklinde eda etmek.
Hz. Ali (A)’ın bu beş şeyi ifade eden sözü ise şudur:
“Üzerinizde olan hakkım ise biatınıza vefa göstermeniz huzurumda ve gıyabımda hayrımı dilemeniz, çağırınca icabet etmeniz ve emrettiğimde itaat etmenizdir.”
Bu konu da oldukça geniş bir konudur ve başka bir fırsatta incelenmesi gerekir.
Nehc’ül-Belağa için ne dediler?

“Ali insanlar arasında mahsus (duyu organlarıyla hissedilir gerçekler) arasındaki ma’kul (akılla derk edilen gerçekler) gibidir.”
İbn-i Sina, Ünlü İslam Filozofu ve Tabibi

* * *

“Ali (A) herkesten bilgindi. Güçlü bir ön sezisi vardı. Sürekli Resulullah (S) ile birlikteydi. Herkesten fazla ihsan sahibiydi. Peygamberden sonra insanların en takvalısı, ibadet edeni ve alimi idi. İmanı herkesten önce sözü herkesten fasih görüşü herkesten sağlamdı. Allah’ın kitabını koruma ve hükümleri icra etme hususunda herkesten daha dikkatli idi. Ona dost ve yardımcı olmak farzdır. O rütbe açısından önceki peygamberlerle eşittir. O bilginlerin ilmini kendisine isnad ettiği coşkun bir kaynaktı.”
Hacı Nasiruddin Tusi
Meşhur İslam Filozofu ve Büyük Matematikçi

* * *

“Ben Nehc’ül-Belağa’yı sadece Hz. Ali’nin söz ve belagattaki makamını göstermek için bir araya topladı. Hz. Ali sayısız üstünlüklere ve iyiliklere sahiptir. Onların tümü de kemal derecesine ulaşmıştır. Kendilerinden hikmetli sözler nakil edilen önceki büyük insanların hepsinden bu konuda öne geçmiştir.”
Şerif Razi,
Ahlak ve insanlığın açık örneği,
Kur’an’ın hafızı ve müfessiri,
şeref sahibi Alevilerin reisi
ve Nehc’ül-Belağa’nın müellifi

* * *

“Herkesten müstağni oluşu ve her şeyin ona muhtaç olması, onun her şeyin imamı olduğunun en açık delilidir.”
Halil b. Ahmet Ferahidi
Büyük bilgin ve nahiv alimi,
A’ruz ilminin kurucusu
ve sözlük yazarlarının başta geleni

* * *

“O öyle bir yiğitti ki Hıristiyanların Mesih hakkında söyledikleri dışında makamını büyük saymak hususunda istediğini söyle. Peygamberin gadir günü Allah’ın emriyle kendisini insanlara önder kıldığı ve bunu açıkça ilan ettiği kimsedirler. O yaratıkların en değerlisi ve insanların en celallisiydi. Soy açısından Kureyş’in eteğinde büyüyen en temiz çocuktu. O Nuh gemisinin sırrı, kelimullah olan Musa’nın ateş ışığı, ve Süleyman’ın saltanatının gizemi idi.”
Şeyh Bahauddin Amri
Meşhur İslam dahisi
ve bir çok fenlerin bilgini

* * *

“Ali’nin sevgisi cennettir.
Ali insanların ve cimlerin imamıdır.
Gerçekten de Mustafa’nın vasisidir.
Cennet ve Cehennemi bölüştürendir.”
Muhammed İdris Şafii
Şafii Mezhebinin kurucusu

* * *

“Ali b. Ebi Talib için var olan ve nakl edilen onca faziletler Resulullah’ın ashabından hiç kimse için gafil olmamıştır.”
Ahmed Hanbel Şeybani
Hanbeli Mezhebinin İmamı

* * *
Ben; düşmanlarımın kin ve haset yüzünden faziletlerini inkar ettiği ve dostlarının korkudan faziletlerini gizlediği kimse hakkında ne diyeyim? Buna rağmen faziletleri doğu ve batıyı kaplamış her yere yayılmıştır.
Zemahşeri
Meşhur edip ve bilgin, Keşşaf Tefsiri ve Esas’ul Belağe kitabının yazarı

***

Yüce alem ve melekut iklimi senin mukaddes bedenine mezar olan temiz topraklardır. Eğer hudus eserleri vücudunda aşikar olmasaydı senin bedenlere ruh veren ve canlıların canını alan kimse olduğunu söylerdin.
Eğer doğal ölüm etkenleri vücudunda etkili olmasaydı herkese rızık verenin sen olduğunu söylerdim. Az veya çok istediğini bağışlayan sensin.
Ben şunu anladım ki; din bayrağını göklerde dalgalandırmak ve yeryüzüne adaleti hakim kılmak için oğlun Mehdi gelmelidir ve ben; yeryüzünde mutlak adaletin hakim olacağı günü arzuluyorum.
İbn-i Ebi’l-Hadid Mutezili
Nehc’ul Belağa’yı şerh eden ve tarihçilerin filozofu.

***

Herkim dinde Ali bin Ebi Talib’i önder edinirse şüphesiz kurtuluşa erer. Zira Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Allahım Ali nerede olursa olsun hakkı vücudunun etrafında döndür.
Fahr-u Razi
Meşhur derin bilgin, Mefatih’ul Gayb tefsirinin yazarı İşarat-i İbn-i Sina’yı şerh eden kimse.

***

Nehc’ul Belağa’nın bazı cümlelerini dikkatle okuyunca gözümde öyle sahneler canlandı ki Belagat ve söz gücünün zaferi için canlı birer şahitti. Kalpler hakikatler deliliyle karışınca ve söz orduları güçlenip muhkem kılınınca öylesine bir batılı bozguna uğratıp hakka yardım etmek için ayağa kalkmaktadır ki her türlü şek ve batılı yok etmektedir. Bu zafer bayrağını dalgalandıran savaş meydanlarının kahramanı ise Müminlerin Emiri Ali bin Ebi Talib idi.
Ben; bu kitabı incelerken, bir ölümden başka bir bölüme geçerken adeta söz perdelerinin değiştiğini, öğüt ve hikmet dershanelerinin başkalaştığını hissediyordum. Bazen de kendimi, manaların yüce ruhunun nurlu ifade süsüyle bayındır kıldığı bir alemde buluyordum. Bu yüce anlamlar kendilerine kurtuluş ilham etmek ve kendilerini yüce hedeflerine ulaştırmak için temiz ruhlarda ve aydın kalplerde ifade bulmaktadır. Onları hatalardan uzaklaştırmakta fazilet ve kemalin güçlü kavşağına sevk etmektedir.
Bazen de; cisimlerle hiçbir benzerliği olmayan nurani bir aklın uluhiyet aleminden koptuğunu, insani ruhla birleştiğini, onu tabiat perdeleri arasından çekip çıkardığını, yüce melekut aleminin zirvesine çıkarttığını ve yaratılışın nurlu ışığının şuhud makamına yücelttiğini hissediyordum.
Şeyh Muhammed Abduh
Mısır fikir hareketinin öncülerinden meşhur bilgin.
***

Ali (A)’ın vücudunda diğer halifelerde olmayan bir takım sıfatlar bir araya gelmiştir. Yüce bir bilgisi büyük bir cesareti ve parlak bir fesahati vardı. Bu sıfatları ahlaki güzellikler ve zati şerafetleriyle iç içeydi. Bunların tümü kamil insanlar dışında hiç kimsede bir araya gelemez.
Hakeza Ali (A)’ın dünyadan yüz çeviren, Peygamberin ensarından hiç de geri kalmayan ve  Ali’yi bedenlerine hayat veren tatlı canlarından daha çok seven bir çok dostları vardı.
Muhammed Ferit Vecdi
Dairet’ul Mearif’in yazarı ünlü Mısırlı bilgin.

***

İnsan ruhunun her bir köşesi, Ali bin Ebi Talib’in hayatıyla sürekli bir ilişki halindedir. Zira bütün büyük ve kahraman insanların hayatları arasından; insanlık alemini her yerde açık bir ifadeyle muhatap karar kılan ve insan ruhunda tarih boyunca mümkün olan tüm güçlü muhabbetleri, düşünceleri ve ibret tablolarını canlandıran yegane hayat tarzı, onun tarih sayfalarında yazılıdır.
Ali bin Ebi Talib’in hayatı ateşli duygular ve endişeli hislerle sevgi ve saygıya yönelen bir hayattır. O, hem şehit ve hem de şehitlerin babasıdır. Ali ve evlatlarının tarihi, şahadet ve zafer meydanlarının uzun silsilesi teşkil etmektedir ve hakkı arayanlar için birbiri ardınca tecelli etmektedir. Bazen yüzünde yaşlılık vakarı okunan ve korkusuz kılıçlarıyla celallenen bir yaşlının yüzünde ve bazen de; zamanın kendilerine acele davrandığı ve henüz gençlik baharındayken hayattan alıp kopardığı gençlerin çehresinde tecelli etmiştir. Öyle ki; azık ve sudan mahrum kalmışlar, susuz dudaklarıyla ölüm çeşmesine koşmuşlardır. Şahadetlerinin ateşinden tabiat alemi kan rengine bürünmüştür.
Abbas Mahmud Ukkad
Mısır’ın meşhur ilmi ve toplumsal şahsiyeti

***

Ben sürekli ahlak, ilahi ihsanlar ve insanın şahsiyetini oluşturan etkenleri insani azameti tanıma ölçüsü karar kılmışımdır. Bu yüzden Muhammed (S)’den sonra Peygamberin evlatlarının babası olan Ali bin Ebi Talib dışında hiç kimseyi onun yerine geçecek liyakat ve ehliyette görmedim. Ben bu konuşmamda Şia’yı savunmak istemiyorum. Bu tarihin de tanıklık ettiği apaçık bir gerçektir.
İmam Ali (A) kıyamete kadar artık annelerin bir benzerini doğuramayacağı bir şahsiyettir. Hidayet talipleri haber ve söz peşine düşünce her sözünde kendilerinde bir nur veren yegane kimse Ali (A)’dır. Evet O, beşeriyet kalıbına dökülen kemal abidesidir.
Abdulfettah Abdulmaksud
İskenderiye Üniversite hocası meşhur Mısırlı yazar ve dokuz ciltlik İmam Ali bin Ebi Talib kitabının yazarı.

***

Tarih boyunca iki şehidin, Ali ve çocuklarının kanından iki şahid baki kalmıştır: Göğsü karanlık gecelerinin sonunda doğuyu yaran bir fecir ve doğunun ufuk guruplarını kana bulayan kırmızı şafak…
Bu iki kan rolü sürekli tarihin gömleğinde baki kalacaktır. Mahşerde Allah’ın huzuruna varıp mazlumiyet elini uzatana kadar da varolacaktır.
Ebu’l Ala Muarra
Meşhur Arap şairi ve filozofu.

***

Acaba Ali Peygamberin damadı, halifesi ve amcasının oğlu değil miydi?
Acaba Ali takvalı ve adaletçi bilgin değil miydi?
Acaba O, yiğitlik ve gayretiyle İslam ve Müslümanlara izzet veren ihlaslı ve gayyur kimse değil miydi?
Corci Zeydan
Bir çok eseri olan Mısırlı tarihçi, yazar ve el-Hilal dergisinin müdürü.

***

Volter “milletlerin adet ve geleneği hakkındaki risalesinde Ali (A)’ın hilafetini müstened kabul etmiş İslam Peygamberinin vasiyet ettiğine inanmış ve hatta hokka kalem isteyerek Ali (A)’ı yazılı olarak hilafet makamına tayin etmek istediğini söylemiştir.
Volter bu vasiyetin yazılmamasından dolayı üzülmekte ve şöyle demektedir: Peygamberin son iradesi uygulamaya geçmedi. Zira o Ali’yi kendi yerine halife tayin etmişti. Ama buna rağmen vefatından sonra da bir grup Ebu Bekir’i halife seçtiler.
Volter
Fransa’nın 18. yüzyıl yazar ve filozofu

***

Ama Ali’ye gelince; O’nu sadece sevebilir ve aşık olabiliriz. Zira O, değerli bir yiğit ve nefsi yüce bir insandı. Vicdanının kaynağından sevgi ve iyilik seli akmaktaydı. Kalbinden güçlülük ve yiğitlik alevleri yükselmekteydi. Aslanlardan daha cesurdu ama,bu cesareti merhamet; kalp yumuşaklığı ve sevgiyle karışlıktı.
Kufe’de aniden kalleşçe öldürüldü, bu öldürülmesine sebep olan yegane şey şiddetli adaletiydi. O herkesi kendisi gibi adil biliyordu. Katili hakkında konuşulunca da bizzat şöyle demişti: Eğer hayatta kalırsam kendim bilirim ama ölürsem iş size kalmış. İsterseniz kısas edin. Kılıcının darbesine karşılık ona sadece bir darbe vurun ama eğer affederseniz bu takvaya daha yakındır.
Tomas Karlayl
Meşhur İngiliz yazarı ve filozofu.

***

Ali pazarlarda yürüyor, insanları takvaya davet ediyordu. İnsanlara ahireti hatırlatıyor, Pazar ehlinin alışverişini kontrol ediyordu. O, kendisine gurur veren her şeyden sakınırdı. Kendisine bir şey almak isteyince kendisini tanımayan birini arar bulurdu. Çünkü satıcının kendisini tanıyıp indirim yapmasını hoş görmezdi.
Ali, toplum ve halkın hakkını eda etme dışında asla kendinden hoşnut ve razı olmazdı. Yani; halk için namazı ikame etmiş davranışlarıyla insanları eğitmiş, geceleri fakirlere yiyecek dağıtmış ve muhtaçları bir şey dilemekten kurtarmıştı. Bütün bunlardan sonra gece yarısı Allah ile halvet ediyor, namaz kılıyor, tüm vücuduyla ibadet ediyordu. Çok az bir uykudan sonra yeniden seher vakti camiye gidiyor insanları namaza davet ediyordu. Ali gece gündüz bir an olsun Allah’tan gaflet etmemiştir. Tek başına kalınca da halk içinde olunca da toplumu idare edince de hep Allah’ı hatırlamıştır. O insanları sürekli dini hususlarda kendisine sorular sormaya teşvik ediyordu. Ali insanlara amel ve davranışlarıyla öğüt veriyordu. Evet o hem insanların imamıydı ve hem de öğretmeni
Dr. Taha Hüseyin
Mısırlı yazar ve bilgin
Fitneler Karşısında Ali (A)’ın Tutumu
Uveys eş-Şahabi

Bu konunun önemi ve söz konusu edilip incelenmesinin gereği her insanı ister istemez fitnelerle karşılaşabileceği göz önünde bulundurulduğu takdirde daha iyi anlaşılmaktadır. Müslümanlardan biri Hz. Ali (A)’a, “Allah’tan iste ki bizleri nelerden uzak kılsın?” deyince İmam (A) onu böyle konuşmaktan sakındırdı ve şu ifadeyle kılavuzluk etti: “Allah’ım bizleri saptırıcı fitnelere düçar kılma.”
Hz. Ali (A) her insanın fitnelere düçar olabileceğini delille ortaya koydu. Bu konuda şahsi fitneler ile kapsamlı ve genel fitneler arasında da bir fark yoktur. Tek fark fitnelerin şiddet ve zayıflığı hususundadır.
Bu söylediklerimiz esasınca da fitneler karşısındaki tutumun önemi açığa çıkmaktadır. Fitnelerle karşılaşılınca ne yapmak gerekir. Fitnelere karşı silahlı ayaklanma mı yapılmalı, yoksa bir kenara çekilip, tarafsız mı kalmalıyız veya İmam Ali (A)’ın tabiriyile ne sırtına binilecek bir sırtı ve ne de sağılacak bir memesi olmayan deve yavrusu  gibi mi olmalıyız. Bunların tümü de tek tek cevaplanması gereken sorulardır.
Nehc’ül-Belağa’nın Hz. Ali (A)’ın Peygamberin vefatından sonra şehadetine kadar karşılaştığı fitnelere karşı takındığı tavrıyla ilgili olan bölümleri mütalaa edince İmam (A)’ın en önemli hedefinin İslam ümmetini ve devletini saptırdığı fitnelerden uzak tutmak ve İslam devletinin karşı karşıya olduğu fitneleri söndürmek için tüm imkanlarını kullanmak olduğunu açık bir şekilde görmekteyiz. Biz burada konuyu özetle almak istediğimiz için detaylı açıklamalara girmiyoruz. Sadece çok önemli hususları aktarmaya çalışacağız. Bu konu İslam ümmetinin geride bırakmak üzere olduğu bugünkü hassas aşamada daha da bir önem arzetmektedir.
Bu makalede ele alacağımız konular başlıca şunlardır:
1-İslam devletinde fitnelerin ortaya çıkış nedenleri
2-İslam devletinde fitnecileri tanıma
3-İslam devleti veya bilinçli müslümanların karşılaştığı fitneleri söndürme metodları ve İmam (A)’ın fitneler karşısındaki tutumunu beyan etmek.

İslam Devletinde Fitnelerin Çıkış Nedenleri
İmam Ali (A) şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz fitnelerin meydana geliş nedeni nefsin heva-heveslerine uymak, sonradan uydurulmuş hü¬kümler (bid’atlar) çıkarmaktır. Allah’ın kitabı (Kur’an) da bu heva-hevesler ile uydurulmuş hükümlere karşıdır. (Fitne ve fesadın nedeni şudur ki) Bazı insanlar dine aykırı hüküm ve isteklerde başkalarına yardım etmekte¬dir. (Hak-batıl karışınca fitne çıkarmaktadır.) Eğer batıl Hakk ile karışmasaydı, Hakk da batılda gizlenmeseydi düşmanlar asla onu kötüleyemezdi. Ama biraz bundan (haktan) biraz da ondan (batıldan) alınmış, sonra birbirine karıştırılmıştır. O zaman da şeytan dost¬larına musallat olmuştur. Dolayısıyla sadece Allah’ın lütfüne mazhar olanlar Şeytan’ın (saptırmasından) kur¬tulmuştur.
İmam bu konuşmasında İslam devletinde fitnenin çıkış sebeplerinden üçüne parmak basmaktadır. Bu üç etken şunlardır:
1-Şahsın menfaat ve maslahatları tercih etmek. Başka bir tabirle fitnenin çıkış sebeplerinden biri insan Allah’ın rızayetini elde etmek ve İslam’a hizmet etmek yerine değersiz bir takım değerli şeylere önem vermekte ve onları her şeyden önce geçirmektedir. Kendi cismi, fikri ve duygusal güçlerini İslam ve müslümanların genel menfaatleri yolunda sarf edeceklerine, tümünü şahsi menfaatleri ve hususi maslahatları yolunda kullanmaktadır. Hz. Ali (A)’ın “nefsin heva-heveslerine uymak” cümlesinin manası da budur.
2-İslam toplumunun siyasi önderinin İslam’ın temel hükümlerinden sapması. Bu sapma da iki şekilde gerçekleşebilir: “Ya ilahi hükümleri tahrif etme ya da bazılarını değiştirme yoluyla…Böylesine insanlar Allah’ın kitabının mefhumlarını kendi şahsi görüşünce değiştirmektedir. “sonradan uydurulmuş hü¬kümler (bid’atlar) çıkarmaktır” cümlesi de bu etkene işaret etmektedir. İkinci etken ise İslam devletini bazı idarecilerinin İslam’ı ve İslami metinleri anlamaması veya kötü anlamasından kaynaklanmaktadır.
İmam (A)’ın şu sözü de bu konuya işaret etmektedir: “İkinci kişiyse, Resulullah’tan bir söz duymuş, fakat gereği gibi belleyememiştir. Vehim içindedir, ama kas¬ten yalan söylemez. O sözler önündedir, rivayet eder. Onlarla amel eder, “Ben bunu Resulullah’tan duydum.” der. Müslümanlar onun vehim içinde olduğunu bilseler, o sözleri zaten kabul etmezler. O da yanıldığını bil¬seydi, o sözü rivayet etmezdi. Üçüncü kişi, Resulullah’ın bir şeyi emrettiğini işit¬miş, Peygamber ise daha sonra onu nehyetmiştir. Fakat o, bunu bilmez. Peygamber’in bir şeyi nehyettiğini işit¬miştir, ama peygamber sonra onu emretmiştir. Fakat o, bunu da bilmez. Mensuhunu öğrenmiş, fakat nasihini belleyememiştir. Neshedildiğini bilseydi onu yapmazdı. Müslümanlar da ondan duydukları şeyin neshedildiğini bilselerdi, onu terk ederlerdi. Diğer dördüncüsü ise, Allah’a ve Resulüne karşı ya-lan isnad etmez. Allah’tan korkarak, Resulüne saygı duyarak yalandan nefret eder. Vehime, şüpheye düş¬mez. Aksine, duyduğunu olduğu gibi ezberler. Duyduğu sözü bir şey katmadan, eksiltmeden rivayet eder. Nasihi bilir, onunla amel eder; mensuhu bilir ondan kaçınır. Hükmün genel ve özelini, muhkem ve müteşabihini ta¬nır. Her şeyi yerli yerine koyar. Resulullah’ın sözleri iki yönlü olmuştur. Genel ve özel söz. Allah’ın Resulünün neyi kastettiğini anlama¬yan, o sözü duyar; kastedilenden, söylenenden, bilinen¬den farklı apayrı bir mana verir.”
3-İmam (A)’ın sözlerinde işaret ettiği fitnelerin çıkışının üçüncü nedeni ise bazı milletler arasında fitnenin çıkışına uygun ortamın oluşudur. İslam ümmetinin çoğunun İslami ilkelerin özünden uzak oluşu da aralarına fitnenin sızmasına neden olmaktadır. Ama müslümanlar İslam hakkında sağlıklı bir anlayışa sahip olsalardı, fitnelerin önü büyük ölçüde alınır ve aralarında kolayca fitne çıkmazdı. Zira bilinç ve şuur da insanı bir çok içtimai, siyasi ve iktisadi hastalıklardan korumaktadır. Zira insan bu bilinçle etrafındaki olayları ve kurulan komploları kolayca tanıyabilir, hakkı batıldan ayırabilir ve neticede de fitnelerden kurtulabilir. İmam (A)’ın “eğer hak ile batıl karışmasaydı” sözü de bu üçüncü etkene işaret etmektedir.

İslam Devletinde Fitnecileri Tanıma
Hz. Ali (A)’ın Nehc’ül-Belağ’daki sözleri ışığında İslam devletinde fitne ve kargaşalık çıkaran kimseleri üç gruba ayırmak mümkündür:
Birinci Grup: Layık olmayan hakimler… İmam (A) bu grup hakkında çok detaylıca söz etmiştir. Ama biz burada sadece Hz. Ali’nin iki sözünü nakl etmekle iktifa ediyoruz: İmam (A) bu iki sözünde İslam ve müslümanların ilk hükümet döneminde düçar oldukları liyakatsiz hakimleri betimlemeye çalışmıştır. Şıkşıkiye hutbesinin zımnında yer alan ilk ifade ilk sözünde Hz. Ali (A) şöyle buyurmuştur:
“Hilafeti öyle sert ve kaba bir yere attı ki sertliği insanı derinden yaralar, ol¬dukça kaba davranırdı. Hilafeti boyunca oldukça düştü, sürçtü. Habire sürçtükçe özür diledi, onunla arkadaş olan, huysuz bir deveye binmişe benzerdi. Yularını çekse burnu yırtılır, ya¬ralanırdı, dizginlerini salsa nefsine yokluğa, helake atardı. Allah’ın bekasına (varlığına) andolsun ki insanlar onun zamanında hidayet yolundan ayrıldı, huysuzlaştı, renkten, renge büründü ve doğru yoldan saptı.”
İmam (A) ikinci sözünde ise şöyle buyurmaktadır: “Allah için seni uyarıyorum: ümmetin öldürülecek imamı olma. Çünkü daha önce şöyle denirdi: “Bu üm¬met içinde bir imam öldürülür, onun öldürülmesiyle kı¬yamete kadar öldürmeler sürer. Böylece ümmetin işi birbirine karışır, içlerinde fitne baş gösterir, hakkı batıl¬dan ayırt edemez, fitneler dalga dalga yayılır,büyük bir kıyama girişirler.”
İkinci Grup: Menfaatçiler… Bu grup da içinde çıktıkları her toplumda işleri güçleri kendi dünyalarını elde etmek arzu ve isteklerine kavuşmaktır. Bu hususta hiçbir çabadan el çekmez ve hiçbir şeyden gaflet etmezler. Hakim güçlere yakınlaşmak için her fırsattan istifade eder, hükümet etmek için her türlü imkanlardan istifade ederler. İslam ve ümmetin zararına da olsa bu yolda ellerinden geleni artlarına koymazlar. İmam (A) bu grubu şöyle zikr etmektedir: “Onunla beraber babasının oğulları da (mensubu ol¬duğu Ümeyyeoğulları da)) işe giriştiler. Allah’ın malını devenin ilkbaharda otları, çayır, çimeni yiyip hazmettiği gibi yiyip hazmettiler.”  Bu grubun mahiyetini tanımak hiç de öyle kolay değildir hatta bir çok hususta insanlar yanlışlığa düşmekte ve onları gerçek anlamda tanımaktan aciz kalmaktadırlar. Zira bu grup asla dini inkar etmemektedir. Kendi menfaatlerine uyan bölümleri almakta, kendi zararlarına başkalarının lehine olan hükümleri ise terk etmektedirler, veya bu hükümlerin uygulamasını ertelemektedirler. Bu grup kendi davranışları sebebiyle halka verdikleri zarar ve ziyanıyla farklı yollarla tevil etmektedirler. İslam devleri dönemindeki bu menfaatçi ve fitneci grubun amellerinden bir örnek vermek istersek onların ganimeti tümüyle toplayan ama sahiplerine hakkını vermeyen kimseler olduklarını söylemek gerekir. Elde ettikleri ganimet ve haraçları bir zerre olsun başkasına vermezler. Her şeyi kendi ellerine geçirir, Müslümanların haklarını vermek hususunda ayrıcalık gözetirler. Bir gruba fazla verirler, bir gruba ise az. Bir gruba ise başka hiçbir şey vermezler.
Nehc’ül-Belağa  İslam toplumunda fitnelerin çıkış nedenlerini beyan eden sözler ile doludur. Biz burada sadece Hz. Ali’nin bir sözüyle iktifa ediyoruz: Hz. Ali (A) şöyle buyurmuştur: “Ey Ammar onu (Muğire b. Şube’yi) bırak! O dinden sadece kendini dünyaya yaklaştıran şeyleri almıştır. Kasten kendini şüphelere atmıştır ki hatalarına mazeret olsun.”

Fitne Ateşini Söndürmenin En İyi Metodları
Bu bölümde İmam’ın karşılaştığı fitnelere karşı takındığı tutumu ve bu isyanlara karşı nasıl davrandığını inceliyor ve İmam (A)’ın bu metodlarından istifade ederek fitneler ve isyanlar karşısında en iyi tutumları elde ediyoruz.
İmam Ali (A) zamanındaki tüm fitneler mevki ve makam sevgisi etrafında dönüyordu. Eğer makam ve mevkiye aldırış etmeyenlerin önderi Hz. Ali (A)’ın zühd ve takvası olmasaydı şüphesiz bu fitnelerden sadece biri İslami hayatı ve İslam devletini yok etmeye yeterdi artardı bile. İmam Ali (A)’ın Nehc’ül-Belağa’daki bu konu hakkındaki sözleri incelendiğinde İmam (A)’ın bütün bu fitnelerdeki temel rolünün ve asıl hedefinin fitne ateşlerini söndürmek olduğu açıkça görülmektedir. Örneğin Ebu Bekir Sakife’de müslümanların halifesi olarak seçildiğinde Ebu Süfyan gibi bir grup Kureyşli önde gelenler İmam (A)’ın yanına gelerek ona biat sözünü verdiler. Ama İmam (A) onlara şöyle cevap verdi: “Ey insanlar! Fitne dalgalarını kurtuluş gemisiyle aşın, nefret yolundan ayrılıp gurur tacını başınızdan atın. Ancak kendi kanadıyla uçan (yeterli taraftarlarıyla kıyam eden) veya teslim olup rahata kavuşan (inzivaya çekilen) kurtulur. (Ben de yeterli taraftara sahip olma¬dığım için inzivaya çekildim.) Bu (yeterli taraftar olma¬dığı halde iddia ettiğiniz kıyam) kokmuş ve rengi de¬ğişmiş bir sudur. Yiyenin kursağında düğümlenen bir lokmadır. Vakti gelmeden ham meyveyi devşiren, bit¬meyecek yere tohum ekene benzer.”
Bu sözlerinde İmam (A)’ı tehlikeli olaylar ve fitneler karşısındaki tutumu açıkça görülmektedir. Hz. Ali (A) şunları açıklamaktadır:
1-Birinci halifeyle savaşmak büyük fitnelere sebep olacaktır. “Ey insanlar! Fitne dalgalarını kurtuluş gemisiyle aşın”
2-Kendisine biat etmek için gelenlerin iyi niyetleri yoktu. Onları bu işe şahsi menfaatleri, kabileci arzuları ve cahili istekleri zorlamıştı. “nefret yolundan ayrılıp gurur tacını başınızdan atın”
3-İmam (A)’ın o şartlarda karşılaştığı zorluklarda kendilerine dayanabileceği halis ve takva sahibi dostları yoktu. Var olan dostları ise kendine hedefe ulaşmada yardımcı olacak bir güçte değillerdi. “Ancak kendi kanadıyla uçan (yeterli taraftarlarıyla kıyam eden) veya teslim olup rahata kavuşan (inzivaya çekilen) kurtulur.”
4-Bu hassas ve tehlikeli durumda her zaman için İslam’ın faydasına olacak olan en iyi tutum şüphesiz ki sakınmak idi. “teslim olup rahata kavuşan (inzivaya çekilen) kurtulur.”
5-Böylesine bir durumda kendini ve ailesini feda etmenin de hiçbir faydası yoktur. Zira insanlar daha yeni müslüman olmuşlar ve etrafındaki olayları ve tutumları hakkıyla değerlendiremiyorlar. Eğer İmam Ali (A) o şartlarda İmam Hüseyin (A) gibi kıyam etmiş olsaydı şüphesiz ki hedeflerine ulaşamazdı. Belki de İmam (A)’ın şu sözü de bu manaya işaret etmektedir. “Bu (yeterli taraftar olma¬dığı halde iddia ettiğiniz kıyam) kokmuş ve rengi de¬ğişmiş bir sudur. Yiyenin kursağında düğümlenen bir lokmadır. Vakti gelmeden ham meyveyi devşiren, bit¬meyecek yere tohum ekene benzer.”
Evet, işte bu yüzden İmam (A) kendi kesin haklarından vaz geçti, bütün acılığına rağmen sabretti.  İmam (A) bu konuda şu acı sözleri ifade etmiştir: “Bunun üzerine hilafet elbisesini soydum ve bir kenara ittim.”
Hakeza şöyle buyurmuştur: “…Baktım Ehl-i Beyt’imden başka yardımcı göremedim, onların ölümüne razı olmadım ve diken dolu gözlerimi yumdum. Kemik saplanmış boğazımla (olayları) yudumladım. Sinirlerime hakim oldum ve zakkumdan acı suyu tatma hususunda sabrettim.”
Hakeza şöyle buyurmuştur: “Allah’a andolsun ki ben Müslüman¬ların işleri düzenli yürüdüğü müddetçe (fitne ve fesad kopmadıkça) ve özellikle benden başkasına zulmedil-medikçe, (hilafeti diğerlerine) teslim edeceğim.”
İşte böylesine bir İmam bu fitnelere karşı kıldı, onu daha nütfe halindeyken boğdu ve asıl hedeflerine ulaşmak için kendisini bir köprü gibi kullanmak isteyenlere engel oldu. Bu fırsatçılar, asıl amaçlarına ulaşmak için İmam (A)’ı bir köprü gibi kullanmak istiyorlardı. Oysa şöyle buyuran bir İmam’la karşı karşıya olduklarından gaflet etmişlerdi: “Allah’a andolsun ki hakkımda hile yapmaları hususunda gafil davranmayacağım ve zorluklarda güçsüz kalmayacağım.”
Hakeza şöyle buyurmuştur: “Fitneye karşı iki yaşındaki deve gibi ol; onun ne binilecek sırtı, ne de sağılacak sütü vardır.”
Ali (A)’ın karşılaştığı ikinci fitne ise İslam devletinin bir çok değerlerden el çekmesi ve İslam yolundan ayrılması idi. Üçüncü halifenin son dönemlerinde İslam devletinde bir çok siyasi, idari ve iktisadi bozukluklar baş göstermişti. Halifenin bir grup menfaatçi yakınları hiçbir liyakat ve ehliyete sahip olmaksızın müslümanların mali ve siyasi işlerinin idaresini eline almış ve müslümanların varlıklarının sınırlı bir grubun elinde toplanmasıyla İslam toplumu büyük bir zorluk ve sıkıntıya düşmüştür.
Bu değişiklikler bir grup Müslümanın uyanmasına neden olmuştu. Bu Müslümanlar genelde doğal olmayan o şartlar sebebiyle bir çok zarar görmüş kimselerdi. Bu grubun Mervan bin Hakem gibi fasık, takvasız, ehliyetsiz ve dengesiz kimselerin elinde birer oyunca haline düşen halifeye karşı duyduğu kin ateşi gün dittikçe şiddetleniyordu. Sonunda bu devrimci ve bilinçli hareket halifenin evine doğru aktı ve halifeden defalarca siyasetini değiştirmesini; muhasebe ve münasebetlerini gerçek bir İslami bakış açısınca gözden geçirmesini istedi. …..ama halife tarafından uygun ve ikan edici bir cevap alamayınca İmam Ali (A)’dan durumu değiştirmek ve kendisine itaat etmek için silahlı bir kıyama izin vermesini istediler. İşte burada İmam (A)’ın büyük tarihi tutumunu görmekteyiz. İmam (A) burada insanları sakınmaya, sakin olmaya ve halife aleyhine şiddete başvurmamaya davet etmektedir. Zira; iyice tartılıp ölçülmemiş bir harekete başvurmak kendilerine bir çok zorluklar icat edecekti. Zira o zamanlar İslam toplumunun büyük bir kısmı cehalet ve bilinçsizlik içinde yaşıyordu. Halifeye mukaddes hürmete değer bir gözle bakıyorlardı. Bir çok maddi imkana sahip olan İslam ümmetinin bazı büyük şahsiyetleri ve idarecileri şüphesiz Osman’ın öldürülmesini kendi hedeflerine ulaşma yolunda vesile edinecekler ve sonunda Müslümanların ve ya İslam toplumunun durumu öncekinden daha kötü bir hale gelecekti.
Evet…Bu yüzden İmam (A) Osman’a karşı savunucu bir tutum sergilemiş olduğu halde sessiz kalmakta, eli kolu bağlı kalmamakta, genelin maslahatı doğrultusunda yürümekte, defalarca Osman’ın yanına gitmekte ve emin bir öğütçü, sevgili bir dost gibi tutturmuş olduğu metodunu ve ülkenin genel durumunu değiştirmesini öğüt vermektedir. Nitekim bizzat imamın kendisi bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Ben halkın kendisinden razı olmasını istediği muhacirlerden biriydim ve kendisinin çok az kınardım.”
Hakeza Osman ile görüşürken de kendisine şöyle buyurmuştur: ““Halk peşimde, beni seninle kendileri arasında elçi olarak gönderdiler. Vallahi, sana ne diyeceğimi bilemi¬yorum; senin bilmediğin bir şeyi biliyor değilim. Benim sana göstereceğim, senin bilmediğin bir iş yok. Bizim bildiğimizi sen de biliyorsun. Seni geçtiğimiz bir şey yok ki sana haber verelim ve gizlice bir şey yapmış de-ğiliz ki sana iletelim. Bizim gördüğümüzü sen de gör¬dün, bizim duyduğumuzu sen de duydun. Bizim gibi sen de Resulullah ile arkadaşlık ettin. Ne İbn-i Ebu Kuhafe ne de İbn-i Hattab, doğru amelde senden daha evla değillerdi. Sen damat olmak şerefini elde etmen sebebiyle akrabalık bakımından Resulullah’a daha ya¬kınsın; onlarsa buna ulaşamadılar.  Allah için, Allah rı¬zası için kendine acı. Çünkü sen, Allah’a andolsun, körlük¬ten basirete, cehaletten bilgiye gelmiyorsun.”
İmam defalarca dertlere parmak basıyor ve ilacını da beyan ediyordu. Nitekim bir konuşmasında da Osman’a şöyle buyurmuştur: “Yaşının kemaline, ömrünün sonuna geldikten sonra, Mervan’ın istediği yere sürdüğü mal olma.”
Hakeza: “Bil ki Allah nezdinde en iyi kimse kendisi hidayet bulmuş, başkalarına da hidayet eden, Peygamber’in malum olan sünnetini ikame eden ve cahilane bidatları ortadan kaldıran adil önderdir.”
Bu görüşmesinde Osman kendisine, “Halk ile bir görüş de kendilerine yapılan zulümleri telafi etmek için bana fırsat vermelerini iste” dediğinde şöyle buyurdu: “Medine’de olanlar için izin istemen gerekmez. Medine dışında olanlar içinse mühleti emrinin oraya gidip çatmasına kadardır.”
İmam’ın Osman’a söylediği son sözün anlamı şuydu ki; Osman Medine’de yapılması gereken ıslahatı hemen hiç gecikmeden yapabilirdi, dolayısıyla da isyancılardan fırsat dilemenin gereği yoktu. Zira onlar Osman’ın Medine’de ıslahat hareketine başladığını duyacak olurlarsa hemen isyandan el çekebilirdi.
Ayrıca diğer bölgelerin ıslahı için de isyancılardan fırsat dilmeye gerek yoktu. Zira onlar da Osman’ı kendi bölgelerindeki valilerine bir takım şeyleri ıslah etmesini emrettiğini duyduklarında ister istemez isyandan el çekeceklerdi.
İmam’ın Osman’a Müslümanların işlerini ıslah için sergilediği ısrarlar ve kendisine yaptığı dostça nasihatlar aralarında bir takım çekişmelerinde vücuda gelmesine neden olmaktaydı. İşte bu çekişmelerin birinde Muğire bin Ahnes adında biri Osman’a şöyle dedi: “Ben onun karşısında seni savunabilirim.” İmam (A) Muğire bin Ahnas’a şöyle dedi: “Ey lanetlenmiş; dalı, kökü olmayan soysuzun oğlu! Sen mi benim işimi bitireceksin! Allah’a and olsun Al¬lah, se¬nin yardımcısı olduğun kimseye galibiyet ver¬mez, senin ayağa kaldırdığın kimseyi ayakta tutmaz. Yıkıl git kar¬şımızdan! Allah seni uzak etsin! Sonra di¬lediğin yere git, dilediğini yap. Eğer geri kalırsan Allah seni sağ koymasın!”
Evet…İmam (A) işte böylesine bir taraftan Osman’ın canını korumak ve İslam devletini ayakta tutabilmek için bir an olsun ona nasihat etmekten el çekmiyor ve diğer taraftan da daha büyük fitnelerin kopmasını önlemek için isyancı grubu sakinleştirmeye çalışıyordu.
İmam’ın ikinci tutumu, yani isyancıları sakinleştirmesi Osman’ın defalarca İmam’dan rica ettiği bir husustu. Osman, muhasara altında olduğu bir zamanda Abdullah bin Abbas vasıtasıyla İmam’a bir mektup yazdı ve bu mektubunda İmam’dan Medine’yi terk edip Yenba’ daki kendi mülküne gitmesini böylece halkın İmam’ın hilafeti için gösteri yapmasına engel olmasını istedi. Osman bu mektubuyla İmam’dan ikinci defadır böyle bir talepte bulunuyordu. Dolayısıyla da İmam Abdullah bin Abbas’a şöyle buyurdu: ““Ey İbn-i Abbas! Osman ne istiyor? Beni tarla sula¬mak için su taşıyan devenin durumuna getirmek mi isti¬yorlar! Gidiyorum, geliyorum. Önce çıkıp gitmem için haber yolluyor; sonra da gelmemi istiyor. Şimdi, yine çıkıp gitmem için haber gönderiyor. Allah’a and olsun kuşatanları ondan uzaklaştırdım, fakat bunu yaptığım için suçlu olmaktan korkuyorum.”
Gerçi İmam sonraları zalimce ve yalan üzere Osman’ın katli ve halkı isyana teşvikle itham edildi ama önceden sözünü ettiğimiz kendi akıllıca tutumlarıyla bu fitneden muzaffer bir şekilde çıkmasını da bildi. Bunun delilide şudur:
Birinci olarak: İslam ümmetinden İmam’ın Osman’ın katli hususunda suçsuz olduğuna inanan büyük bir kesimin desteğini aldı, eğer İmam Osman’ın katlinde veya halkı isyana teşvik etmede katkıda bulunmuş olsaydı şüphesiz tüm Müslümanların desteğinden mahrum hale gelirdi.
İkinci olarak: Halife seçiminde İslami ilkelere riayet edilmesini sağladı, zira Osman öldürüldükten sonra kendisinin seçimi de icma yoluyla olmuştur. Eğer imam şiddet yoluna başvurmuş olsaydı şüphesiz ki hilafete ulaşması da zor ve kuvvet yoluyla gerçekleşirdi. Böylece de bu hususta yeni bir metot ortaya koymuş olurdu ve bu metot sonraki dönemlerde ortaya çıkan Ümeyye oğullarının metoduna benzemiş olurdu. Oysa İmam Ali (A) gibi bir şahsiyetten böylesine bir tutum beklenemezdi.


more post like this