Giriş:

Hazreti Ali’nin (a.) hükümetinde kötü ve sevilmeyen uygulamaları olan belirgin şahsiyetlerden bir kısmını tanıtmadan önce, Hazreti Ali (a.) gibi yüce bir insanın hükümetinde bu şekil kötü ve istenmeyen yüzlerin ortaya çıkmasının nedenlerini kısaca incelemeye çalışacağız.

Hükümetin Adalet Sistemi Üzere Oluşmasında Gerekli Olan Kapasiteyi Yitirmesi

İmam Ali (a.) özellikle hukuksal, ekonomiksel ve yönetimsel gibi konular başta olmak üzere çeşitli bölümlerde kendisine özgü siyasetini, adalet ve eşitlik ilkeleri üzere kurmuştur.
Hukuksal olan konularda peygamber efendimizden (s.a.a.) “Bütün insanlar kanunlar karşısında eşittirler.” Şeklinde nakledildiği gibi, İslami bir hükümette var olması gereken kanunlar karşısındaki eşitlik ilkesine bağlılık, Hazreti Ali’nin (a.) sözlerinde de sıkça görülmektedir.
Bu konunun, İmam Ali’nin (a.) hutbelerinde, dinsel azınlıkların haklarına varıncaya kadar toplumun bütün kısımları için söz konusu edildiği anlaşılmaktadır.
Toplumun geneline göre değersiz bir konuma sahip olan fakir ve zayıf bir kimsenin hakkı, İmam Ali’ye (a.) göre son derece değerlidir. Dolayısıyla, sıkıntıya katlanmak pahasına da olsa zalimlerden ve materyalistlerden geri alınmak zorundadır.
Dış görünüm itibariyle güçlü olan aynı zamanda servetlerinden dolayı gururlanan asalak şahsiyetli zenginlerin, İmam Ali’ye (a.) göre hiçbir değerleri ve güçleri yoktur. Dolayısıyla başkalarının haklarını vermek zorundadırlar.
Bu konuya ilişkin Hazreti Ali (a.) şöyle buyurmaktadır:
Bana göre horlanmış bir kişi, hakkını geri alıncaya kadar son derece saygındır. Güçlü bir kişi ise, başkalarının hakkını verinceye kadar son derece zayıftır.
Hatta İmam Ali (a.) mazlumların hakkını zalimlerden geri alacağı ve bu yolda hiçbir çabadan kaçınmayacağı konusunda da yemin etmektedir.
Bu bağlamda şöyle buyurmaktadır:
Mazlumun hakkını zalimden geri alacağım. Zalime, istemese bile hak tarafına yönelinceye kadar gem vuracağım.
Evet, Ali (a.) hak ve hakikat adamıdır. Ali’nin (a.) adı her zaman adalet çağrışımı yapmıştır. Adalet ve hakikat onun etrafında dönmüştür.
Bir kimse hakikati bulmak istiyorsa, onun (a.) şahsiyetinde aramalıdır. Öte taraftan onun (a.) peşinde ise, onu adalet ve hakikat meydanında aramalıdır. Bu ikisi asla birbirlerinden ayrılmazlar.
Dolayısıyla bir kimse hakikate ulaşma yolu umuduyla, o ilahi kişinin yolunun aksine bir adım atarsa yanlış yapacaktır. Ve asla doğruya ulaşamayacaktır.
Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:
Bana karşı gelen kişinin görüşü, hakikatten uzaktır.
Böylece Ali (a.) “Kendinizi hakikate yaklaştırınız. Hakikatin yanan lambasıyla kendinizi karanlıklardan kurtarınız. Hedefe ulaşabilmeniz için batılı kendinizden uzaklaştırınız.” Diyerek her şeyi açıklamaktadır.
Hazreti Ali (a.) her zaman hakikatin merkezinde bulunarak batıl karşısında yer almasından dolayı, memurlarından uygulamalarını hakikate uyarlayarak batıl ile karıştırmamalarını istemektedir.
Ancak bazı memurların küstahlık ederek Hazreti Ali’nin öğütlerini göz önünde bulundurmaksızın ve yetiştirilmiş seçkin kadroya danışmaksızın bir takım siyasal girişimlerde bulunmaları son derece üzücüdür.

Bireysel ve Toplumsal Alanda İnsan Hakları ve Eşitlik İlkesini Koruma Konusundaki Cesaretsizlik
Hazreti Ali’nin (a.) hükümetinde hâkim olan kişiler, hukuksal konularda cesur olmaları ve bütün insanlara karşı eşit davranmaları gerekmekteydi.
Irk’a ve sınıfsal farklılıklara önem vermemeleri, bir grubu başka bir gruba üstün tutmamaları ve onların arasında bölücülük yapmamaları da gerekmekteydi.
Bundan dolayı Hazreti Ali (a.) valilerine ve memurlarına bu uygulamaları başlatmalarını ve bu konuyu temel prensip kabul etmelerini emretmiştir. Nitekim kendisi de bu konuyu temel prensip olarak kabul etmekte idi. Adaletin yerleşmesi için çocuklarını ve yakınlarını kollamayacak bir şekilde, Allah’ın dini konusunda gevşeklik göstermiyor idi.
Bu konu hakkında Cafer Bin Tayyar’ın oğlu Abdullah’tan şöyle nakledilmiştir:
Abdullah, Ali’ye (a.) şunları dedi:
Günlük geçimimi sürdürebilmem için bana bir şeylerin verilmesine emir verseydiniz, ne olurdu sanki? Allah’a yemin ederim ki, yaşamımı sürdürebilmem için bindiğim eşek dışında hiçbir şeyim kalmamıştır.
Hazreti Ali (a.) şöyle cevap verdi:
Allah’a yemin ederim ki, amcanın hırsızlık ederek sana vermesini istediğin şey dışında sana verecek hiçbir şeyi yoktur.
Müminlerin Emiri Ali (a.) memurlarına, her zaman adalete uymalarını tavsiye etmiştir. Ve Allah’ın dininin, kişisel çıkarların etkisi altında kalmaması gerektiğini vurgulamıştır.
Çünkü sürekli göz önünde bulundurulması gereken en yüce değer, toplumda yer alan bütün sınıflarda adalet ilkesinin uygulanmasıdır. Eğer ölçü kişisel zevkler, kavmiyetçiliğe dayalı çıkarlar, bireysel ve grupsal arzulara bağlı değerler olursa, toplumsal hayatın bozulmasına yol açarak İslam hükümetinin zayıflamasına neden olacaktır.
Bilindiği gibi, Ali (a.), memurlarının görevlerini genel hatlarıyla, hutbelerinde ve mektuplarında onlara hatırlatmıştır.
Ancak memurların bazıları, adalet sistemi üzere toplumu yönetme konusunda gerekli kapasiteye sahip olmamalarından dolayı, bu hassas konuya dikkat etmemişlerdir.
Aslında onların böyle davranışları, Hazreti Ali’nin (a.) barışçıl ve yapıcı adımlarına karşı büyük bir engel de oluşturmaktaydı.

İmam Ali’nin (a.) Düzeltme Girişimlerine Karşı Makam Sevgisinin Tutarsızlığı

Hazreti Ali (a.) hükümet ve yöneticilik konularını dünyasal bir makam olarak değerlendirmiyordu. Ancak bir kimse, bunları, dünyasal ve maddesel hedeflere ulaşmak, makam sevgisi duygularını tatmin etmek ve meşhur olmak için kullanırsa, beğenilmeyen ve doğru olmayan bir iş yapmış demektir.
Çünkü İmam Ali (a.) şöyle inanmaktadır:
Hükümet, adaletin uygulanması ve toplumun haklarının savunulması için bir araç olursa, mukaddes ve kutsal bir kurum olur. Dolayısıyla böyle bir hükümeti korumak ise adaleti korumak olacaktır.
Hazreti Ali’nin (a.) açıklamalarından anlaşılan ve genel bir kural olarak ortaya çıkan şey şudur:
Hükmet, adalet uygulaması olmaksızın ve toplumun bütün kesimleri için gerçekleşmeksizin, kendi kendine anlamsız ve değersizdir.
Ali’nin (a.) hükümet ve devlet konusundaki pak düşünceleri işte böyledir. Ancak önceki dönemlerde olduğu gibi, Hazret Ali’nin (a.) hükümeti döneminde de, gerekli kapasiteye sahip olmayan ve yalnızca bir makama ulaşmak için iş başına gelen kişiler zamanla değişmekte idiler. Bunlar normal şartlarda böyle bir duruma sahip olmamalarının yanı sıra, böyle özelliklere sahip olan kişileri de şiddetle eleştiren kişilerdi.
Acaba, bazı insanların böyle olmalarının nedeni nedir!? Acaba, bir kimsenin makam sahibi olması ya da mal varlığının artması, şahsiyetinde de mi bir değişikliğe neden oluşturuyor!? Yoksa bunlar, onu, zati olarak değiştiren şeyler midir?
Ali (a.) hükümet yetkililerine yazdığı bir mektupta şöyle buyurmaktadır:
Makam ve mal varlığı, valiyi, elinin altında olanlara ilgisiz kalacak bir şekilde davranışlarını değiştirmeye neden olmamalıdır. Kuşkusuz, Allah’ın kendisine verdiği hediyeler; Allah’ın kullarına yakınlaşması, onlarla tanışması ve din kardeşlerine karşı şefkatli davranması için araç olmalıdır.
Hazreti Ali’ye (a.) göre, valilerin ve memurların, özellikle İslam devletinde Müslümanların imamının gözetimi altında çalışarak, onun emriyle toplumsal ve siyasal çalışmalara katılanların davranışlarının değişmesi son derece kötüdür.
Makam sahibi olanlar ve onların yardımcıları, şan şöhret ehli değil de hizmet ehli oldukları İslam ümmeti tarafından anlaşılabilmesi için, her yönleriyle örnek olmak zorundadırlar.
Dolayısıyla Ali (a.), Osman’ın hilafet döneminde birtakım şeylere ulaşanlar örneğinde olduğu gibi, yalnızca siyasal bir makama ulaşmak isteyen Talha ve Zübeyr gibi kişilerin defalarca gelip gitmelerine karşılık önerilerini kabul etmemiştir.
Çünkü böyle kişiler, yalnızca makam, mevki ve maddesel çıkarlar peşinde oldukları için, Ali (a.) ile anlaşmaya varamamışlardır. İslam hükümetini güçlendirme, dinsel kurumları sağlamlaştırma ve toplumsal kalkınma için de değerli hiçbir adım atmamışlardır.
Bu bağlamda, Hazreti Ali’nin (a.) anlayışına uymayan, şöhret peşinde koşan ve kendi bireysel çıkarları için düşmanlarla uzlaşıcı tavırlar sergileyen memurların bazıları görevlerinden alındı. Bunlar, Ali’nin (a.) adaletinden korktukları için hemen Muaviye ile anlaşma yaptılar. İşte bu durum, onların, hakka teslim olmak istemeyen ve yalnızca dünyaya taptıklarını gösteren apaçık bir delildir.
Hazreti Ali’nin (a.) hükümeti dönemindeki kötü memurları araştırdığınız zaman, bu anlayışın doğru olduğunu kesinlikle kabul edeceksiniz.
Makalemiz kısa bir yazı olması gerektiğinden dolayı, yalnızca belirgin kişileri tanıtacağız. Kuşkusuz bu da yalnızca valileri ve hâkimleri içermektedir. Yoksa bütün boyutlarıyla zekât toplayıcıları, müfettişler, kadılar, kâtipler içinde yer alan kötü memurları incelemek için başka bir fırsat gerekmektedir.
Şimdi, Hazreti Ali’nin (a.) en meşhur kötü memurlarının tanıtımını ve Ali (a.) onlara karşı yapmış olduğu yaptırımları okuyacaksınız.

Ebu Musa EŞARİ/KUFE Valisi

Ebu Musa, Osman tarafından Kufe’ye vali olarak atanmıştı. Hazreti Ali (a.) ise bazı gerekli nedenlerden dolayı bu görevi sürdürmesine izin vermedi.
Ancak, önceden de tahmin edildiği gibi, görevi boyunca hiçbir olumlu adım atmamıştır. Hatta genellikle Hazreti Ali’nin (a.) karşısında da tavır takınmıştır.
Ebu Musa Eşari, uzunca bir zaman stratejik öneme sahip olan iki şehir Kufe ve Basra’nın hâkimliğini yapmıştı. Dolayısıyla, Hazreti Ali’nin (a.) yönetimde olduğu bir hükümete karşı, böyle birinin karşı gelmesi çok da uzak bir olasılık değildi.
Bunlara ilave olarak, Ebu Musa Eşari, Tebuk gazvesi dönüşünde peygamber efendimize (s.a.a.) suikast düzenleyerek öldürmek isteyen münafıklardan da biri olarak bilinmekteydi.
Dolayısıyla, peygamber efendimizin (s.a.a.) kıyamet gününde Müslümanların bayrakçıları olanlar konusunda şöyle buyurması nedensiz değildir:
Üçüncü sapıklık bayrağı, bu ümmetin papazı olan Ebu Musa Eşari’dir.
O, haricilerin ortaya çıkmasında, sapık inançların oluşumunda ve İslam ümmetinin yolunu aptalca davranışlarla saptırmada çok önemli rolü olan birisidir.
O, yıllarca yaşamını peygamber efendimizin (s.a.a.) sohbetlerinde ve toplantılarında geçirmesine karşın ahmakça düşüncelerinden dolayı İslamsal hedefleri anlayamayan birisidir.
O, yalnızca kuru formüllerle ve bazı detay konularla ve de yüzeysel olarak tanışmıştı.
O, İslam dinini, yalnızca inziva hayatı ve dost düşman herkes ile uzlaşma olarak değerlendiren, hakikatlerin yok olması pahasına düşman ile anlaşma yapmanın daha doğru olduğunu savunan bilinçsiz bir kişi idi.
Dolayısıyla onu, Hazreti Ali (a.) ve hareketli kişilerden oluşan taraftarlarının karşısında görmek çok doğaldır.
Daha açık bir ifade ile Ali (a.) İslam dininin onurunu ve üstünlüğünü isteyen hareketin merkezinde idi. Ebu Musa ise var olan duruma karşı sessizlik ve uzlaşma istemekte olan karşı taraf idi.
Ebu Musa EŞARİ, her ne kadar Ali’nin (a.) manevi ve ilmi makamını itiraf ediyor olsa da; inkılâp yapmak, toplumu değiştirmek, dindar toplumu sömürücülerden kurtarmak, toplumun çeşitli yerlerinde bulunan hırsızları, müstekbirleri uzaklaştırmak ve ilahi öğretilerle adalet sistemi üzere bir hükümet kurmak istediği için, ona (a.) ilgi göstermiyor ve destek vermiyordu.
Bundan dolayı Kufe halkına da şöyle söylemiştir:
Ali, hidayet önderidir. Halkın ona biat etmesi doğru bir iştir. Ancak, Müslümanlarla savaşmak için onunla işbirliği yapmak caiz değildir.
O, Kufe valisi olduğu dönemde, Ali’nin (a.) önderliğinde olan İslam ordusu, Talha ve Zübeyr gibi düşünceye sahip olanlara karşı mücadele veriyordu. Vali olmasının gerektirdiği sorumluluktan dolayı savaş meydanına asker, silah ve yiyecek göndermesi gerekirken, bu hayati ve hassas noktada görevini yapmaktan kaçınarak, böyle bir işin islamın çıkarlarına uymadığını savundu.
Görevini yapmaktan kaçınmakla kalmayarak açıkça Hazreti Ali’nin (a.) görüşüne karşı muhalefet etmeye de başladı. Halkı valilik bölgesi olan Kufe şehrinde toplayarak onlara konuşmalar yaparak yağmacılara karşı harekete geçmeyi yasakladı.
İmam Ali (a.) bölücü valilin rezil fikirlerini duyunca, oğlu İmam Hasan (a.), olgun komutanlar Ammar Bin Yasir ve Malik-i Eşter’i ağır sözlerden oluşan bir mektupla birlikte göndererek, onu savaşa katılmaya ve işbirliğine çağırdı.
İmam Ali’nin (a.) mektubu eline ulaşınca, içeriğine önem vermemekle kalmayıp Kufe halkını şehrin büyük camisinde toplayarak, adı geçen iki komutanında huzurunda, eleştiri içerikli bir konuşma yaptı. Kufe halkının iyiliğini ister bir tavırla düşmanlarla barışmaya, uzlaşmaya ve Ali’ye (a.) yardım etmeyerek savaşmaktan kaçınmaya davet etti. Doğru yolun, yalnızca bu olduğunu da savundu.
Bu şekilde açıkça Ali’nin (a.) komutanlığına karşı isyan etmiş oldu.
Ebu Musa, yaptığı işlerle; Muaviye’nin hak, özgürlük ve adalet savaşçılarının önünü kesme konusunda uygulamış olduğu taktiği uygulamıştı.
Ahnef Bin Kays, onun hakkında şöyle söylemektedir:
Onun vücudunun derinliklerine daldım. Ve onu yüzeysel ve kısa akıllı buldum. O, Yemenli bir kişi idi. Ancak, sülalesi Muaviye dostu idi.

Ziyad Bin EBİH/FARS Valisi

Ziyad’ın annesi Sümeyye, hayat kadını olarak tanınıyordu. Onun, Ubeyd adında bir kocası vardı. Dolayısıyla, Ziyad’a, İbni Ubeyd de denirdi.
Şeyh Tusi şöyle söylemektedir:
Ziyad Bin Ubeyd, İmam Ali’nin (a.) Basra’daki memurlarındandı.
Ona, Ziyad Bin Sümeyye, Muaviye’ye katıldıktan sonra ise Ziyad Bin Ebu Süfyan da denilmiştir.
Ancak o, Ziyad Bin Ebih olarak meşhur olmuştur. Ona ilk olarak Ziyad Bin Ebih diyen kişi, Aişe’dir.
Ziyad’ın, Mekke’nin fethedildiği yıl ya da hicretten bir yıl önce Taif’’de dünyaya geldiği nakledilmiştir.
Hazreti Ali (a.), Ziyad’ı, 39. hicri yılında Kirman ve Fars’a amir olarak atadı. Bunun nedeni, Basra’da İbni Hazremi’nin öldürülmesinden sonra, halkın ihtilafa düşerek bazılarının Ali’ye (a.) karşı ayaklanmasıydı.
Kirman ve Fars halkı da devlete verilmesi gereken vergileri ödemek istemiyordu. Bütün il ve ilçe halkları amirlerini görevlerinden uzaklaştırarak kovmuşlardı.
Fars halkı da Hazreti Ali’nin (a.) valisi olan Sehl Bin Hanef’i kovmuştu.
Ali (a.) siyaset bilen, akıllı, tecrübeli ve siyasi durumlardan haberi olan birini seçmeleri konusunda ileri gelenler ile sohbet etti.
İbni Abbas, Ziyad’ı Fars bölgesi için önerdi. Cariye Bin Kudame de onu destekledi. Dolayısıyla Hazreti Ali (a.), Ziyad’ı silahlı bir ordu ve İbni Abbas’ın iş birliği ile Fars’a gönderdi.
Ziyad, kabile büyüklerine tek tek elçi gönderip onları itaat etmeye, teslim olmaya, ayaklanmayı bırakmaya çağırarak yardım edeceği sözünü verdi. Ayaklanmanın sonuçları konusunda uyarılarda bulunarak “Kim isyan ederse tutuklanacaktır.” Şeklinde tehditlerde de bulundu.
Fars’ı kontrolü altına alıncaya kadar, halkın arasına ihtilaf sokarak birbirlerine düşmelerini sağladı. Ve böylece halkın arasında iç savaş çıkmış oldu.
Kirman’ı da bu şekilde kontrolü altına aldı. Kirman’dan Fars’a döndükten sonra, Fars halkı sakinleşti.
Etrafı sularla çevrili Ziyad kalesi adıyla meşhur olan bir kaleye yerleşti. Sonra aynı kale, Mansur Yeşkiri’nin sığınağı oldu ve Mansur kalesi adıyla tanınmaya başlandı.
Muaviye, onu sürekli kendi tarafına çekmeye ve Ali’den (a.) ayırmaya çalışıyordu.
Bir gün Muaviye, Ziyad’a bir mektup göndererek kendi saflarına çağırdı. Ziyad, Hazreti Ali’ye (a.) bir mektup yazarak, Muaviye’nin mektubunun içeriğini bildirdi.
Hazreti Ali (a.) cevap olarak Ziyad’a bir mektup yazarak, onu, Muaviye’nin hilelerine karşı uyardı.
Aslında Ziyad, babasının belli olmamasından dolayı çok üzülüyor ve aşağılık kompleksine kapılıyordu. Hazreti Ali’nin  (a.) mektubunu okuduktan sonra “Ebu Süfyan, Ziyad’ın babası olduğu konusunda yemin etmiştir.” Şeklinde bir fikir gündeme getirmeyi düşünmeye başladı.
Bu konu, Hazreti Ali’nin (a.) şahadetinden ve İmam Hasan’ın (a.) barış anlaşmasından sonra şöyle sonuçlandı:
Muaviye, ondan bir mektup ile biat etmesini istedi ve biat ederse, Ebu Süfyan’ın, onun babası olduğunu kabul edeceklerini bildirdi.
Ziyad, cevap olarak Muaviye’ye bir mektup yazarak öteki isteklerini dile getirdi. Muaviye, hepsinin yerine getirileceği sözünü verdi. Böylece Ziyad, Muaviye saflarına katılmış oldu. Muaviye, onu Irak hâkimi yaptı. Ondan sonra Ziyad, kendisini Ziyad Bin Ebu Süfyan olarak tanıtarak mektupların altına imza atmaya başladı.
Ziyad, bu zaman dilimi içerisinde Ali’nin (a.) dostlarına karşı çok acımasızca mücadele veriyor ve onlara işkence ediyordu. Halkı, Kufe sarayının önünde toplayarak Ali’ye (a.) lanet etmelerini emrediyor ve lanet etmeyenleri ise kılıçla öldürüyordu.
Hazreti Hasan (a.), Ziyad Bin Ebih’in zulüm ederek İmam Ali’nin (a.) dostlarının bir grubunu şehit ettiğini görünce, ona beddua etti. Kısa bir zaman sonra öldürücü bir hastalığa yakalanarak öldü.

Eşas Bin KAYS/AZERBEYCAN Valisi

Eşas, karmakarışık saçlı olan adam anlamına gelmektedir. Onun adının karşılığı “Kerb” dir.
Merhum şeyh Tusi, kendisine ait olan rical kitabında, onu, Hazreti Ali’nin (a.) dostlarından biri olarak açıkladıktan sonra şöyle söylemektedir:
O, harici olmuş ve lanetlenmiştir.
İmam Sadık (a.), Eşas ve ailesi hakkında şöyle buyurmaktadır:
Eşas Bin Kays, Hazreti Ali’nin (a.) kanının dökülmesinde parmağı vardı. Kızı Cude, Hazreti Hasan’ı zehirleyerek öldürdü. Oğlu Muhammet de Hazreti Hüseyin’in (a.) kanının dökülmesinde ortaklığı vardı.
Eşas’ın oğlu Muhammet, aynı zamanda Müslim’i, Kufe’de yakalayarak İbni Ziyad’a teslim eden kişidir.
Eşas Bin Kays, Osman’ın Azerbaycan bölgesindeki memuruydu. Osman, her yıl Azerbaycan gelirlerinden elde ettiği yüz bin dirhemi, ona bağışlardı. Dolayısıyla, Müslümanların malını yeme konusunda sınır tanımıyordu. Bir şeye yemin ettiğinde ve onun aksini yaptığında, kefaret olarak on beş bin dirhem verirdi.
Hazreti Ali (a.) Cemel savaşından sonra Kufe’ye geldi. Osman tarafından Azerbaycan valisi olarak atanmış olan Eşas Bin Kays’a bir mektup yazarak, Ziyad Bin Merhap vasıtasıyla ona gönderdi.
Hazreti Ali’nin (a.) mektubunun içeriği şöyledir:
Amma sonra, sende gevşeklik ortaya çıkmasaydı, başkalarından  sonra bu konu hakkında hemen adım atardın. Belki işinin sonu, övgü nedeni ve ilkinin telafisiyle sonuçlanacaktır. Bazısı bazısını telafi edecektir. Eğer Allah’tan korkarsan. Bildiğin gibi halk bana biat etti.  Talha ve Zübeyr de ilk biat eden kişilerden idiler. Ancak nedensiz olarak bana olan biatlerini bozdular. Aişe’yi evinden çıkararak Basra’ya yöneldiler. Sonra ben de Muhacir ve Ensar ile birlikte onlara doğru hareket ettim. Onları görünce bozdukları sözlerini korumaları için davet ettim. Ancak benden yüz çevirdiler. Sonra ben de hücceti tamamladım. Onlardan geriye kalanlara iyi davrandım… Hükümetin, senin rızkın için bir lokma olmadığını bilmelisin. Çünkü o, boynunda olan bir emanettir. Ve sen, senden daha büyük olan birilerine karşı bekçisin. Halkın işi konusunda kendi isteğine göre davranman sana yakışmaz. Ancak sana ulaşan bir buyruğa itaat etmen müstesna. Allah’ın malları senin elindedir. Sen, Allah’ın mallarının bekçisisin. Dolayısıyla, onları, bana teslim etmelisin. Umarım senin için yöneticilerin en kötüsü ben olmam. Vesselam.

Eşas Bin Kays Hakkındaki Öteki Bilgiler

Eşas, okumaya değer siyah bir özgeçmişe sahiptir. O, peygamber efendimiz (s.a.a.) zamanında Müslüman oldu. Peygamberimizin  (s.a.a.) vefatından sonra, Ebu Bekir’in hilafet zamanında dinden çıkarak mürtet oldu.
Bunlara ilave olarak, akrabalarını toplayarak zamanın hükümetine karşı savaşmaya zorladı. Ancak çok geçmeden yenildi. Yok olacağını anlayınca akrabalarını teslim etti. Sonra İslam hükümeti merkezine yani Medine’ye koştu. Ebu Bekir ile bir görüşme yaptı. Bu görüşmeden sonra Ebu Bekir’in cezasından kurtulmakla kalmayıp, onun kız kardeşi “Ümmü Ferve” ile de evlendi. Böylece zamanın halifesine yaklaşarak, ona damat oldu.
O, halife Ömer döneminde önemli bir olaya karışmadı.
Ancak, Osman döneminde, yine yüzü ortaya çıktı. İran içlerinde devletin bazı işlerinin yapılması için, Osman tarafından görevlendirildi. Açıklandığı gibi, Hazreti Ali’nin (a.) döneminde de görevden uzaklaştırılıncaya kadar kısa bir süre, Azerbaycan valiliği görevini sürdürdü.
Eşas Bin Kays, makam sevdalısı gururlu bir kişiliğe sahipti. Görevden uzaklaştırılacağını hiç düşünmüyordu. Dolayısıyla, Hazreti Ali’nin yapıcı adımlarına engel olabilmek için bütün fırsatları değerlendiriyordu.
İbni Ebil Hadid-i Mutezili, kendisine ait olan Nehcul Belağa şerhinde onun hakkında şöyle söylemektedir:
Eşas, Hazreti Ali’nin (a.) hilafeti döneminde münafıklardan sayılıyordu. Onun, Ali’nin (a.) dostları arasındaki durumu; Abdullah Bin Ubey’in, peygamberimizin (a.) dostları arasındaki durumu gibi idi. Her ikisi de kendi dönemlerinde münafıklar gurubunun başı idiler. Hazreti Ali’nin (a.) hilafeti döneminde meydana gelen provokasyonların hepsinin nedeni, Eşas Bin Kays idi.

Eşas’ın, Hazreti Ali’nin (a.) Evine Geliş Gidişi

Eşas, kendisinin siyasal ve toplumsal konumunu sağlamlaştırarak, Hazreti Ali’yi (a.) etkileyebilmek amacıyla, sürekli onun (a.) yanına gelip gidiyordu. Hatta kendi sanısına göre, o yüce insanı aldatabilmek amacıyla hediyelerde götürüyordu.
Hazreti Ali (a.) bu olayı şöyle açıklamaktadır:
Akil’in olayından daha şaşırtıcı olan olay ise, bir adamın (Eşas Bin Kays) helva getirmesiydi. O helvadan tiksindim. Adeta yılan kusmuğu ve zehiri gibiydi. “Bu hediye mi,  zekât mı, yoksa sadaka mıdır?” Diye sordum. “Eğer sadaka yahut zekât ise, bu biz Ehli-Beyt’e haram kılınmıştır.” Dedim. “Bu ne zekâttır ve ne de sadakadır. Bu yalnızca bir hediyedir.” Dedi. “ Anan ağlasın sana! Allah’ın diniyle gelerek beni tuzağa mı düşüreceksin? Aklını mı kaçırdın, şeytan mı çarptı, yoksa sayıklıyor musun?” dedim. Allah’a yemin ederim ki, karıncanın ağzındaki arpanın kabuğunu alarak Allah’a isyan etmem için, bana yedi iklim ve göklerin altındakiler verilse, yine de kabul etmem. Bana göre, dünyanız, bir çekirgenin ağzıyla çiğnediği yapraktan daha değersizdir. Ali’nin yok olacak nimetler ve sürekli olmayan lezzetlerle işi ne!? Aklın uyumasından ve günahın çirkininden Allah’a sığınır ve yalnızca ondan yardım dileriz.

Maceracıların Başı Eşas

Eşas, sıffın savaşında ordulardan birinin komutanı olarak İslam askerlerinin arasında yer alıyordu. Ancak, Yemen halkının arasında tanındığı ve de önemli bir konuma sahip olduğu için görevini kötüye kullandı.
Bu bağlamda, hakemeyn olayında, Hz. Ali (a.) İbni Abbas’ın seçilmesinden yanaydı. Buna karşılık çoğu kimse ise, Ebu Musa Eşari’nin seçilmesinden yana tavır sergilediler.
Eşas, Ebu Musa’nın seçilmesi için çok uğraşmıştı. Çünkü o ve adamları, onu barışsever olarak tanıyorlardı. Ebu Musa Eşari’den daha akıllı olan Ahnef Bin Kays’ın seçilmesine, hatta ikinci adam olmasına bile yaklaşmamışlardı.
Sonuç olarak, iki hakem de böyle acı verici bir şekilde seçilmişti.
Dolayısıyla, Hz. Ali (a.) sürekli Eşas’a lanet etmiştir. Hz. Ali (a.) hakemeyn olayı ile ilgili olarak okuduğu hutbede, Eşas Bin Kays’a sert bir şekilde hitap ederek şöyle buyurmuştur:
Hangi şeyin aleyhime ve hangi şeyin lehime olduğunu sen ne bilirsin? Allah’ın ve lanet edenlerin laneti, sana olsun ey çulha oğlu çulha, ey kâfir oğlu münafık. Andolsun Allah’a ki, babanın intikamını almak için bir defa küfürde, bir defa da İslam’da esir oldun. Ne malın, ne de büyüklüğün seni bu iki esaretten kurtaramadı. Kavmini kılıca sürükleyen ve sonra da ölüme terk eden kişiyi, yakınlarının düşman ve yabancıların da güvenilir bilmemesi haktır.

Munzir Bin Carud-i ABDİ/İstahr-i Fars Valisi

Munzir Bir Carud, Hz. Ali (a.) tarafından İstahr valisi olarak atanmıştı. O, dış görünüm olarak şerefli bir kişiliğe sahipti. Munzir sahabelerden değildi. Çünkü peygamberimizi (s.a.a.) görmemiştir.
O, övünme konusunda keskin bir dile sahipti.
Bunun karşısında babası çok Salih ve iyi bir insandı. Dinin güçlenmesi için halkı sürekli teşvik ederdi.
Munzir’i, Hz. Ali’nin (a.) Fars valisi olarak atadığı nakledilmiştir. Ancak devlet gelirleri konusunda hainlik ederek dört yüz bir dirhem çalmıştır.
Hz. Ali (a,) Munzir’in hainlik yaptığını öğrendikten sonra, şu içerikte bir mektup yazarak ona göndermiştir:
Baba’nın Salih bir insan olması beni aldattı. Senin de onun izini takip edeceğini sandım. Sen, bana söz verdiğin gibi davranmayıp nefsinin arzusuna boyun eğdin. Ahiretini harap edip dünyanı imar ettin. Dinini terk ederek sülaleni ihya ettin. Hakkında duyduklarım doğru ise; halkının develeri ve ayakkabının bağı bile senden daha hayırlıdır. Seni gibi biri, sınırları korumaya, bir sorumluluğu paylaşmaya ehil olmadığı gibi, hıyanetinden de güvende olunmaz. Mektubum sana ulaştığı zaman, hemen yanıma gel. İnşallah.
Munzir, Hz. Ali’nin (a.) mektubu kendine ulaşır ulaşmaz, hemen Kufe’ye doğru yola çıktı. Hz. Ali (a.) de onu görevden uzaklaştırdı. Otuz bin dirhem tazminat parası istedi.
Sasa Bin Suhan’ın, onun hiçbir malı çalmadığı konusunda yemin ederek kefil olmasından sonra, Ali (a.) de onu affetti.
Munzir, İmam Hüseyin (a.) döneminde de bazı nedenlerden dolayı Ubeydullah’ın emirlerine teslim olarak, İmam Hüseyin’e (a.) destek vermemiştir. Bu konu da onun Salih bir insan olmadığını göstermektedir.

Numan Bin Aclani Züraki/Umman ve Bahreyn Valisi

Hz. Ali (a.), Ömer Bin Ebi Seleme’yi Bahreyn valiliği görevinden aldıktan sonra, Numan Bin Aclani’yi onun yerine atadı.
Numan Bin Aclani ensardan idi. O, Hamza Bin Abdülmüttalib’in şahadetinden sonra, onun karısı Hule ile evlendi. Numan, ensarın şairi idi. Kızıl yüzlü, küçük boylu aynı zamanda kavminin arasında saygı duyulan bir kişiliğe sahipti.
Numan, Ebu Bekir hilafet makamını ele geçirdiği zaman, Ali’nin (a.) makamı ve yüceliği hakkında aynı zamanda Ebu Bekir’in hilafetini eleştirir içerikli bir de şiir söylemiştir.
Ancak, bazı nedenlerden dolayı, kendisini adalet ve hak yol içinde tutamadı. Bir anda kendisini mal, mülk, makam ve servetler içinde bulunca, hak yoldan saptı. Hakikat karşısında teslim olmaktan kaçındı.
Numan, keyfine göre istediği kişiye, Müslümanların beytül malından hediyeler veriyor ve kendi ihtiyaçları içinde harcamalarda bulunuyordu.
Hz. Ali (a.), Numan’ın hıyanet ettiğini öğrenince, ona bir mektup yazdı. O da Ali’nin (a.) adaletinden korktuğu için Muaviye’ye katıldı.

Hırrıyyet Bin Raşit/Ahvaz Valisi

İbni Esem Kufi’nin naklettiği bir rivayete göre; Hırrıyyet Bin Raşit, başlangıçta Hz. Ali’nin (a.) Ahvaz’da görev yapan memurlarından idi. Otuz sekiz hicri yılında hakemlik olayı bittikten sonra, sıffın savaşında yer alan Beni Naciye kabilesinden üç yüz kişi ile birlikte baş kaldırdı.
Kufe’den, Ahvaz ve Amman bölgelerine gitti. Beni Tağleb Hıristiyanlarını kendi birliklerine kattı. Halka, Ali’ye (a.) zekât ve cizye vermemelerini söyledi.
O, kendisi ve Makul Bin Kays arasında gerçekleşen çatışmadan sonra öldürüldü. Mürtet olanlardan bazıları da esir olarak alındı.

Kaka Bin Şur/Kesker Memuru

Kesker, Irak’ın eski Hıristiyan yerleşim bölgelerinden biridir. Sasaniler zamanında önemli bir konuma sahipti. Haccac Bin Yusuf, Kufe ve Basra arasında Dicle ırmağı kenarında yer alan “Vasıt” şehrini onun karşısında yapmıştır.
Hz. Ali(a.), Kudame Bin Aclani’den sonra, Kaka Bin Şur’u bu bölgeye memur olarak atadı.
Ancak, çok geçmeden Ali (a.), onu, yaptığı uygunsuz işlerden dolayı sert bir şekilde uyardı.
Örneğin Kaka, bir kadınla evlenmişti. Kadına mihr olarak yüz bin dirhem vermişti. Hz. Ali’nin (a.) kendisinin uygunsuz işlerini haber aldığını öğrenince ve de onun (a.) adaletinden korktuğu için Şam’a kaçarak Muaviye saflarına katıldı.
Kaka, İmam Hüseyin (a.) döneminde de Müslim Bin Akil’e hıyanet etmişti.
Ubeydullah Bin Ziyad, Müslim ile birlikte halkın direncini kendi karşısında görünce, onları, Şam ordusunun geleceği haberi ile korkutmaya çalıştı. Böylece onları Müslim’in etrafından dağıtmaya uğraştı.
Dolayısıyla onun emri üzere Kesir Bin Şehap, Muhammet Bir Eşab Bin Kays, Kaka Bin Şur, Şebet Bin Rebei, Huccar Bin Ebher Eslemi ve Şimr Bin Zilcuşen, Müslim’in dostlarını dağıtmaya çalıştılar.
Kufe’lileri, bir taraftan Şam ordusunun geleceği haberi ile korkutuyorlar, öte taraftan da vazgeçerlerse Ubeydullah’ın altın vereceği sözüyle umutlandırıyorlardı.
Çok geçmeden, Müslim’in kılıçlı dostlarının yarısından fazlasını, Ubeydullah’ın uşakları arasına kattılar.

Maskala Bin Hubeyre Şeybani/Erdeşiri Hurre Valisi

Erdeşiri Hurre, Fars şehirlerinden idi. Maskala, Hz. Ali (a.) tarafından o bölgeye vali olarak atanmıştı.
Bazı tarihçilerin nakline göre ise; O, Fars bölgeleri, Kirman ve Ahvaz yerleşim alanlarının Basra’ya bağlı olmasından dolayı, dönemin Basra valisi Abdullah Bin Abbas tarafından atanmıştır.
Maskala, kendisini bağımsız bir hâkim olarak görüyordu. Öyle ki beytül-mal’dan istediği kadar alıyor ve istediği kişiye de bağışlıyordu.
Bundan dolayı, Hz. Ali (a.) haberin kendisine ulaşmasından hemen sonra, bu davranışlarını yasaklayarak şu içerikte bir mektup yazmıştır:
Bana, bazı işlerini haber verdiler. Eğer yaptıysan, Allah’ın öfkesine uğradın ve imamını da kızdırdın demektir. Müslümanların ok atarak, at koşturarak elde ettikleri, elde ederken de uğrunda kan döktükleri, canlarını verdikleri ganimetleri, kavminden istediğin kişilere paylaştırmışsın. Tohumu yarana, mahlûkatı yaratana yemin ederim ki, eğer bu doğruysa, gerçekten benim yanımda çok aşağılık ve itibar açısından da çok değersiz biri olursun. Rabbinin hakkının aşağılama, küçük görme. Dinini mahvederek dünyanı düzeltme. Yoksa yaptıklarından ötürü en çok hüsrana uğrayanlardan olursun. Haberin olsun ki, senin yanında ve bizim yanımızda bulunan şeyler ve de beytül mal’ın paylaştırılması konusunda Müslümanların hakları eşittir. Onlar, haklarını almak için, bana ve razı olarak geri giderler.
Maskala, Hz. Ali’ye (a.) bir mektup yazarak olayın doğruluğunu inkâr etti. Bunun yalnızca bir töhmet olduğunu açıkladı.
Bu olay sayıları beş yüze ulaşan Beni Naciye Hıristiyanlarının, Hz. Ali’nin (a.) elçisi Makul Bin Kays vasıtasıyla esir alınmalarına kadar böyle sürdü.
Makul Bin Kays, konuşmalardan sonra esirleri beş yüz bin dirhem karşılığında Maskala’ya satarak şöyle dedi:
Müminlerin Emiri Ali’ye (a.) malları gönderme konusunda acele et.
Bir müddet sonra, Hz. Ali (a.) Maskala vasıtasıyla gelecek olan malların beklentisi içinde iken, Maskala’nın esirleri serbest bıraktığını, karşılığında da hiçbir şey almadığını öğrendi. Bundan dolayı, Hz. Ali (a.) ona şu içerikte bir mektup göndermiştir:
Hainliğin en büyüğü, halka karşı yapılan hainliktir. Hilenin en büyüğü ise, imama karşı yapılan hiledir. Müslümanların hakkı olan beş yüz bin dirhem senin yanındadır. Elçim yanına gelince onları onunla gönder. Böyle yapmazsan, mektubumu okuyunca hemen yanıma gel. Kuşkusuz elçime, malları göndermezsen, seni bir an bile yalnız bırakmamasını söyledim. Vesselam.

Yazar: Muhammet Hüseyin Muhtari MAZENDERANİ

Çeviri: Mahmut ACAR


more post like this