Şehid-i Sanî
Doğumu
Şia ulemasının önde gelen, saygın fakihlerindendir. Asıl adı Şeyh Zeynuddin b. Ali b. Ahmed Âmulî Cebaî olan ve Şehid-i Sanî lakâbıyla tanınan bu yüce fakih, 13 Şevval 911 (h.k)’de, ilim ve fıkıh ailesinde dünyaya gözlerini açmıştır.
Şianın parmakla gösterdiği, vücuduyla iftihar ettiği, İslamî ilimlerin enginliklerini en derin ayrıntılarıyla inceleyen, fıkıh ve içtihat alanında İslam Fıkhı’nın temel taşlarını oluşturan seçkin Şia ulemasından biri olan Şehid-i Sanî, semereli hayatı boyunca verdiği eserler bakımından eşine ender rastlanan fakihlerden biri olmuştur.
Şehid-i Sanî, on birinci asırda yaşamış, hayatı boyunca bıkmadan usanmadan çaba göstermiş ve nitekim Âl-i Muhammed (s.a.a)’in fıkhını dünyanın çeşitli bölgelerine yaymayı başarmıştır.
Şehid’in Oğlu
Bu yüce şahsiyetin semerelerle dolu yaşantısının bereketlerinden biri de Maalim’id-Din fi’l-Usul gibi kıymetli bir kitabı İslam camiasına armağan eden saygıdeğer, alim ve araştırmacı yazar Allame Ebu Mansur Cemaluddin Hasan’ı yetiştirmiş olmasıdır.
Ebu Mansur’un yazdığı ve kısaca Maalim olarak bilinen bu kitap da tıpkı babası Şehid-i Sanî’nin er-Ravzat’ül-Behiyye adlı eseri gibi asırlardır ilim merkezlerinde İslamî ilimler tahsil eden talebelerin vazgeçilmez ders kitabı olarak okutula gelmiş ve halen de okutulmaktadır.
Tahsili ve Seferleri
1- Şehid-i Sanî (r.a), babası Nuruddin Ali b. Ahmed’in nezdinde mukaddime derslerini okuduktan sonra Meys Kasabası’na giderek tahsiline orada, Şeyh Ali b. Abdulâli Meysî’nin (ö. 938 h.k) yanında devam etti. Allame Hillî’ye ait Şerai’ul-Ahkam, İrşad ve Kavaid kitaplarını burada okudu. Tahsilinin devamı için buradan da çeşitli ülkelere yolculuk yaptı.
2- Şehid-i Sanî, daha sonra Kerek Nuh’a geçti. Nahiv ve Usul derslerini Câfer Kerekî’den aldı. Üç yıl Ceba’da ikâmet ettikten sonra 937 yılında oradan da Şam’a geçti. Büyük filozof ve aynı zamanda hekim olan Şeyh Muhammed b. Mekkî’den tıp, hikmet ve heyet dersleri aldı. Şeyh Ahmed Cabir’in derslerine katıldı. Tecvid alanında yazılan Şatibiye adlı kitabı onun yanında okudu. Sahih-i Müslim ve Sahih-i Buharî’yi de Şam’da, Şemsuddin Tûlûn’un nezdinde okudu.
3- Yorulmak bilmeyen bu yüce şahsiyet, 942 (h.k)’de Mısır’a doğru hareket etti. Burada da Arap Edebiyatı, Usul-u Fıkıh, Hendese, Maanî, Beyan, Aruz, Mantık, Tefsir vb. gibi çeşitli alanlarda on altı üstattan ders aldı.
4- Şehid-i Sanî, 944 (h.k)’de Şevval Ayı’nda Kâbe’yi, 946 yılında da Irak’taki mâsum imamların mukaddes türbelerini ziyaret etti. Bu seferlerin dışında, geri kalan zamanını doğum yeri olan Ceba’da geçiriyordu.
5- Hicrî 948 yılında Beyt’ul-Mukaddes’e giderek Şeyh Şemsuddin b. Ebu Latif Mukaddesî’den icazet aldı ve tekrar vatanına döndü.
6- Bu seferlerinin ardından o zamanlar Kostantina olarak bilinen bugünkü İstanbul’a seyahat etti. Kadı Asker Muhammed b. Muhammed b. Kadı Zâde Rûmî’ye on ilim içeren bir risale gönderdi. Bu mektubun ardından karşılıklı görüşmeler ve münazaralar oldu. Nitekim, netice olarak Kadı ona, “dilediği yerde ders verebilme yetkisi” verdi. Bunun üzerine Şehid (r.a), istihare ederek Bâlebek’teki Nuriye Medresesi’nde ders vermeyi tercih etti. Aynı zamanda, Kadı tarafından medresenin idare işi de ona bırakıldı.
7- Şehid (r.a), Hicrî 953 yılında imamların mezar-ı şeriflerini ziyaret ettikten sonra tekrar kendi vilayetine geri döndü ve ölünceye dek orada kalmaya karar verdi.
Merciliği
Şehid-i Sanî, Bâlebek’te ders verdiği sürece ilmî şöhreti sayesinde artık mercî de olmuştu. Seçkin alimler ve ilim sevdalıları, bu yüce şahsiyetin ilmî ve ahlakî karakterinden feyiz almak için uzak diyarından yola çıkarak onu görmeye geliyorlar, onun sıcak nefesinden faydalanıyorlardı.
Şehid-i Sanî, bu şehirde çok geniş bir öğrenci kitlesine ders veriyordu. Câferî, Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine ait fıkıh ve akaid konularını çok iyi bildiğinden ve bu konulara herkesten daha vâkıf olduğundan her kesime hitap edebiliyordu. Hem fıkıhta, hem de akaitte çağdaş ve mutabık dersler verir, herkes kendi mezhebine göre ondan fetva alırdı.
Üstünlüğü
Ravzat’ul-Cennât kitabının yazarı Merhum Hunsarî, Şehid-i Sanî hakkında şöyle der:
“Şimdiye kadar Şia uleması arasında saygınlıkta, ilimde, anlayışta, titizlikte, programlı olmakta, üstat sayısının çok olmasında, zariflikte, maneviyat içerikli etkin söz söylemede, eserlerinin eksiksiz oluşunda onun kadar büyük ve seçkin birine rastladığımı hatırlamıyorum. Hatta, Şehid-i Sanî’nin erdemini ilahî ahlaktan almış olması ve ilahî dergâha yakınlık makamına sahip olması, onun mâsumların izinden gittiğini ve mâsumlardan sonra gelen makama sahip olduğunu gösterir.”
İş Hayatı
Şehid-i Sanî, ilmî ve fıkhî açıdan seçkin ve üstün bir kişiliğe sahip olmasına rağmen günlük ihtiyaçlarını karşılamak için bizzat çalışırdı. Hatta bu konuda, geceleri hava karardığında merkebine bindiği, şehirden uzaklaştığı ve odun toplayarak geçimini sağladığı da rivayet edilmiştir.
Üstatları
Şehid (r.a), onca seyahatleri süresince şehir şehir dolaşır, kendine en iyi şekilde faydalanabileceği seçkin üstatlar arardı. Bu nedenle beş mezhebe mensup İslam alimlerinin en seçkinlerinden faydalandı. Şehid-i Sanî’nin faydalandığı başlıca üstatlar şunlardır:
1- Babası, Ali b. Ahmed Âmulî Cabaî (ö. 925)
2- Şeyh Ali b. Abdulâli Meysî (ö. 938)
3- Şeyh Muhammed b. Mekkî (hekim ve filozof)
4- Seyit Hasan b. Câfer Kerekî
5- Şemsuddin Tûlûn Dımeşkî Hanefî
6- Şeyh Ebul Hasan Bekrî
7- Şeyh Şemsuddin Ebu Latif Mukaddesî
8- Molla Hasan Curcanî
9- Şehabuddin b. Neccar Hanbelî
10- Zeynuddin Hurrî Malikî
Eserleri
Şehid-i Sanî’nin eserleri, tarihleri bakımından Ravz’ul-Cinan’dan başlar, er-Ravzat’ul-Behiyye’de de son bulur. Gerçekten de Ravzat’ul-Behiyye, adında da belirtildiği gibi alim ve araştırmacıların ruhlarını tazeleyen, kaybettiklerini orada bulmalarını sağlayan, iman ve inanç baharı estiren mükemmel bir bahçedir.
Emel’ul-Âmul kitabında yazılanlara göre, Şehid-i Sanî şehit düştüğünde iki binden fazla kitabı vardı. Bunlardan iki yüz nüshası Şehid’in kendi hattıyla, diğerleri de başka alimler tarafından kaleme alınmıştı. Kısaca, Şehid (r.a)’in bazı eserleri şunlardır:
1- Ravz’ul-Cinan fi Şerh-i İrşad’il-Ezhan
2- Mesalik’ul-Efham fi Şerh-i Şerai’il-Ahkam
3- el-Fevaid’ul-Amelliyye fi Şerh’in-Nefliyye
4- el-Mekasid’ul-İlliyye fi Şerh’il-Elfiyye
5- Menasik’ul-Hacc’il-Kebir ve Menasik’ul-Hacc’is-Sagir
6- er-Ravzat’ul-Behiyye fi Şerh-i Lümat’id-Dımeşkiyye
7- el-Bidayet-u fi İlm’id-Dirâye (Şehid-i Sanî, bu alanda böylesine mühim bir kitap yazan belki de ilk alimdir.)
8- Temhid’ul-Kavaid’il-Usuliyye li Tefri’il-Ahkam’iş-Şer’iyye
9- Gunyet’ul-Kasidîn fi Istılahat’il-Muhaddisîn
10- Kitabun fi’l-Ahadis (Hasan b. Mahbub’un Meşiyha’sından seçilen bir çok hadis içerir.)
11- Risaletun fi’l-Ediyye ve Risaletun fi Âdab’il-Cumâ
12- Hakaik’ul-İman
13- Manzumet-u fi’n-Nahv (Şerhiyle birlikte)
14- Munyet’ul-Murîd fi Edeb’il-Mufid (Âdab’ut-Talim ve Mutaallim, eğitim ve öğretim hakkında fevkalade faydalı bir kitaptır.)
15- Mesken’ul-Fuâd İnde Fıkhıl-Ehibbe ve’l-Evlad (Özetiyle birlikte)
16- Keşf’ur-Raybet an-Ahkam’il-Gıybet
Şehadet Müjdesi
Şeyh Bahaî’nin babası Şeyh Hüseyin b. Abdussamed Harisî şöyle der: Bir gün Şehid-i Sanî’nin yanına vardım. Çok düşünceliydi. Niçin düşünceli olduğunu sordum, şöyle cevap verdi: “Kardeşim, öyle sanıyorum ki ben ikinci şehit (şehid-i sanî) olacağım. Rüyamda Alem’ül-Hüda Seyit Murtaza’yı gördüm. Bir ziyafet sofrası açmış, Şia alimlerini başına toplamış, birlikte yemek yiyorlardı. Ben de onlara katıldığımda Seyit Murtaza ayağa kalktı ve bana hoş geldin deyip Şehid-i Evvel’in yanına oturmamı istedi.”
Şehadeti
Şehid-i Sanî de fazilet sahibi diğer şehitler gibi gözünü dünya hırsı bürümüş, şahsi çıkarları peşinde olan bir dünyaperestlerin kurbanı olmuştu. Olay, kısaca şöyle gerçekleşmiştir:
Ceba ahalisinden iki kişi, aralarındaki bir anlaşmazlığı çözmesi için Şehid-i Sanî’ye müracaat ederler. Şehid (r.a) de şer’î usullere göre aralarında hükmeder. Aleyhine hükmedilen kişi, bu hükme karşı gelerek Seydâ Şehri kadısına sığınır ve onun yanında Şehid-i Sanî’yi Şiîlik ve Rafizîlik’le suçlar. Kadı, hemen harekete geçerek durumu Osmanlı padişahı Sultan Selim’e bildirir. O da Şehid’i tutuklaması için birini görevlendirir. Ancak bu kimse, Şehid’i bulamaz. Sultan Selim, bir süre sonra da veziri Rüstem Paşa’yı görevlendirir ve ondan Şehid’i bulmasını, mezhebi hakkında bilgi almasını, Şia olduğu takdirde derhal tutuklayıp sarayına getirmesini ister.
Hemen harekete geçen Rüstem Paşa, onun hacca gittiğini öğrenir öğrenmez peşine takılır. Henüz Mekke’ye varmadan onu yakalar. Şehid (r.a), hac ziyaretinin sonuna kadar ondan mühlet ister. Rüstem Paşa bunu kabul eder ancak, daha sonra başkalarının kışkırtması sonucu o yüce zâtı şehit ederek kesik başını sultana götürür. Sultan Selim, vezirinin bu işine çok kızar ve onu iyice azarlar.
Nitekim, Şehid’in kanı heder olmaz ve Seyit Abdurrahim Abbasî’nin telaşlarıyla Rüstem Paşa, gerçekleştirdiği bu büyük cinayet için ölüme mahkûm edilir.
Şia ulemasının önde gelen isimlerinden Şehid-i Sanî (r.a) Hicrî 966’da (Seyit Muhsin Emin’e göre de 965’te) şehit edilmiş, ne yazık ki şehadetinin ardından cesedi üç gün boyunca yerde bırakılmışyır…

Şeyh Hürr-i Âmulî
Doğumu
Değerli bir fakih, büyük bir muhaddis, Şianın iftihar kaynağı olan ve İslam camiasına kıymetli eserler kazandıran Şeyhülislam Muhammed b. Hasan b. Ali b. Muhammed b. Hüseyin, daha çok Şeyh Hürr-i Âmulî olarak tanınır.
Hürr-i Âmulî 8 Recep 1033 (h.k) yılında, bir Cuma gecesi, Lübnan’ın Cebel Âmul kentine bağlı Meşgara Kasabası’nda dünyaya geldi.
Cebel Âmul, Resullullah (s.a.a)’in değerli sahabelerinden Ebuzer-i Gifarî’nin vasıtasıyla Müslüman ve Şia olmuş, Ehl-i Beyt sevgisiyle yoğrulmuş insanların yaşadığı bir yöredir. Nitekim, Şeyh Hürr-i Âmulî de ilim, takva ve Ehl-i Beyt aşkıyla dolu bir evde doğmuş, babası da onun adını Muhammed koymuştur.
Nesebi
Şeyh Hürr-i Âmulî, Hür b. Yezid Riyahî’nin torunlarındandır. Hür, önceleri Yezid’in ordusunda komutan olarak bulunan; daha sonra olayın ciddi olduğunu görünce İmam Hüseyin’i öldürmek istediklerini öğrenir öğrenmez tövbe ederek İmam’ın ordusuna katılan ve oğlu ile birlikte son nefesine dek kılıç kullanıp şehit düşen bir Ehl-i Beyt dostu idi. İmam Hüseyin (a.s), onun şehadetinin ardından başucuna gelerek şöyle demiştir: “Ne güzel ismin var senin; gerçekten de sen dünyada hür idin, ahrette de hürsün.”
Ailesi
Şeyh Hürr-i Âmulî, ilim ve irfan ehli bir ailede büyüdü. Ailesi, asil ve köklü bir ailedir. Bu aileden fıkıh ve ilim ehli büyük insanlar çıkmıştır. Alim, fakih, hafız, edip, güvenilir, fazıl ve salih biri olan babası, halkın müracaat ettiği büyük şahsiyetlerden biri idi. Şeyh’in babası, 1062 yılında (h.k) Meşhed yolu üzerinde vefat etti ve orada toprağa verildi.
Amcası Muhammed b. Ali b. Muhammed Hürr-i Âmulî de seçkin şahsiyetlerden biri idi. Çeşitli konularda telifleri ve bir de şiir divanı vardır.
Amcazadesi Hasan b. Muhammed b. Ali de değerli, saygın şahsiyetlerdendir. Ayrıca büyük babası Şeyh Ali b. Muhammed Hürr-i Âmulî de hem şair, hem de abit bir kimseydi. Ahlakî yapısı oldukça güzel, seviyeli bir insandı.
Atası Şeyh Muhammed b. Hüseyin Hürr-i Âmulî de naklî ilimlerde döneminin en derin alimlerinden biri idi. Yine, oğlu Şeyh Muhammed b. Muhammed de aklî ilimlerde döneminin önde gelen isimlerindendi.
İlmî Şahsiyeti
Şeyh Hürr-i Âmulî, Hicrî XI. yüzyılın önde gelen en büyük Şia alimlerinden biri idi. Saygın kişiliği ve kıymetli eserleriyle Şia uleması arasında özel bir mevkie sahipti. Hayatı boyunca Şia Mektebi’ni Ehl-i Beyt (a.s)’ın hadisleriyle gani etti. Geriye takdire şâyan eserler bıraktı. Kısacası o, asırlardır Şialar arasında kulaktan kulağa dolaşan Ehl-i Beyt hadislerini mâsumlara ve Resul-u Ekrem (s.a.a)’e dayandıran sağlam bir bağdı.
Alimlerin Onun Hakkındaki Sözleri
Seyit Ali Han Medenî (Sahife-i Seccadiye şarihi) onun hakkında şöyle der: “Şeyh Muhammed b. Hasan b. Ali b. Muhammed Hürr-i Âmulî, seçkin bir şahsiyettir. Yüksek ilmî mevkii, kelimelerle ifade edilemez. Yazdığı değerli eserler dünyaca kullanılmaktadır. Eserleri, adeta yağmur taşıyan bulutlar gibi yeryüzünü sular, inci taneleri gibi parlar ve ziynet eşyaları gibi ışıldar durur.”
Mekabis’ul-Envar adlı eserin müellifi de şöyle der: “Şeyh Muhammed b. Hasan Hurr-i Âmulî Meşgarî Tûsî hadis muhaddissi, kâtibi ve aynı zamanda bu gizemli sırların toplayıcısı alim, fazıl, fakih ve edip bir kimsedir. Allah onu yüce fazlıyla mükâfatlandırsın.”
Büyük İslam alimlerinden Allame Eminî de el-Gadir adlı eserinde onun hakkında şöyle der: “O, zamane tacının üzerinde kendini gösteren bir inci, fazilet membaı üzerinde parlayan bir noktadır. Onu tanımaya çalışan bir kimse, her alanda mahareti olan biri olarak görür onu. Her ne kadar övülse azdır. O adeta ilmin özü, fazilet ve kemalin tecellisidir.”
Muhaddis Kummî de şöyle der: “Muhaddislerin şeyhi Muhammed b. Hasan b. Ali Meşgarî; fazilet sahibi bir dahi, âgâh bir fakih, takvalı bir muhaddis olmakla birlikte birçok faydalı eserleri olan saygıdeğer, güvenilir ve büyük bir alimdir.”
Seferleri
Şeyh Hürr-i Âmulî 40 yaşına dek Cebel Âmul’da yaşadı. Bu süre içerisinde hac ziyareti için iki kez Mekke’ye gitti. 1073 yılında da mâsum imamları ziyaret etmek için Irak’a geçti. Oradan da İmam Rıza (a.s)’ın türbesini ziyaret için Meşhed’e gidip bir süre burada ikâmet etti. 1087-88 yıllarında yine hacca ve oradan da Irak’ta bulunan mâsum imamların türbelerini ziyarete gitti. Daha sonra da Allame Meclisî gibi İsfahan’ın büyük alimlerinin ziyaretine nail oldu. Bu yolculuğunda Allame Meclisî’ye, Allame de ona rivayet için icazetname verdi. Şeyh, daha sonra da Meşhed’e dönüp ömrünün geri kalan kısmını orada geçirdi.
Mekke Olayı
Şeyh Hürr-i Âmulî’nin son haccını yerine getirdiği 1087 (h.k) yılında, Osmanlı İmparatorluğuna ait askerler, Beytullah’a hakaret ettikleri gerekçesiyle bir grup İranlıyı kılıçtan geçirdiler. Daha doğrusu, Ehl-i Beyt Mektebi’ne mensup Şiaları katletmek için ihanet ve hakaret olayını bahane ettiler.
Şeyh Hürr-i Âmulî, Osmanlıların bahane arayışı içerisinde olduklarını çok önceleri söylemiş, bu yüzden Mescid-i Haram’dan çıkmamaları için Şiaları uyarmıştı. Şeyh, bu olayda Mekke eşrafından Seyit Mûsa b. Süleyman Hasenî’nin yardımıyla kurtuldu ve Yemen yoluyla Irak’a gitti.
İran Şahı Hakkında
Şeyh Hürr-i Âmulî, Meşhed seferinde İsfahan üzerinden geçmiş, oranın ulemasıyla görüşmüş, özellikle de başta Allame Meclisî tarafından saygıyla karşılanmıştı. Şeyh, döneminin Safevî padişahlarından Şah Süleyman ile de görüştü. Bu tarihi görüşme, şöyle nakledilir:
Şeyh Hürr-i Âmulî, şahın meclisine girer ve şah için yaptırılan özel bölmede oturur. Bir süre sonra meclise katılan şah, onu kendi yerinde görünce oldukça sinirlenir ve yanındakilere “Bu adam kim?” diye sorar. “Arapların ünlü alimi Hürr-i Âmulî’dir” denilince küçümseyerek, “Hür ile har (eşek) arasında ne kadar fark vardır?” diye sorar. Bunun üzerine Hürr-i Âmulî; “Birkaç adımlık fark vardır!” der ve şah ile arasındaki birkaç adımlık mesafeyi kasteder.
Şia ulemasının Safevî Hükümeti karşısında bu denli rahat ve perdesiz konuşabilmesi pek yadırganacak bir mevzudur. Aslında bu olay, onların Safevî Hükümeti’ne karşı dilediklerini söyleyebilecekleri kadar ileri düzeyde nüfuz ettiklerini gösteren bariz örneklerden biridir.
Meşhed’e Dönüş
Şeyh Hürr-i Âmulî Meşhed’e döndüğünde İran şahı tarafından “baş kadılık” makamına getirildi. Kısa sürede oranın alimlerini toplayıp ders vermeye başladı. İçlerinden değerli alimler yetiştirdi. Dersleri, Ehl-i Beyt ilmi âşıklarıyla dolup taşıyordu. Şeyh, adeta bir baba gibi onlara kucak açıyor, eğitimlerine büyük önem veriyordu. Şeyhin bu mukaddes şehirde birçok telifleri de olmuştur.
Şiir Hayatı
Şeyh Hürr-i Âmulî’nin yüksek derecede şiir yeteneği de vardı. Ehl-i Beyt (a.s)’ın methinde birçok şiirler yazmış ve okumuştur. Tam olarak yirmi b. beyit şiir içeren bir de divanı vardır.
Şiirleri genellikle çok uzundur. Peygamber (s.a.a)’i ve Ehl-i Beyt (a.s)’ı öven bir şiiri yüz beyitten fazladır. Yine, bu yüce şahsiyetlerin faziletlerini ve mucizelerini içeren bir şiiri ise dört yüz beyitten oluşmaktadır.
Hürr-i Âmulî, şiir sanatının tüm inceliklerine vâkıf idi. Örnek olarak; Ehl-i Beyt hakkında yazdığı 29 kasidenin tümünde beyitler aynı kafiye ve aynı harfle bitmektedir. Bir kasidesinde beyitlerin dört yanını tek kelimeyle çevrelemiş, bir başka kasidesinde de kasidesinin tamamını elif harfi kullanmaksızın sonlandırmıştır.
Aslı çok güzellik taşıyan şiirlerinin tercümesini yapabilmek kendine has bir uzmanlığı gerektirdiğinden biz sadece bir şiirinin bir beytinin tercümesiyle yetiniyoruz:

Adım her ne kadar Hür’se de ben Ehl-i Beyt kölesiyim
Onların eliyle âzat olsam da yine köleliklerine dönerim

Üstatları
Şeyh Hürr-i Âmulî, öz vatanı olan Meşgare’de birçok büyük üstatlardan faydalandı. Bunlardan bazıları şunlardır:
1- Babası Hasan b. Ali (ö. 1062 h.k)
2- Amcası Şeyh Muhammed b. Ali (ö. 1081)
3- Anne tarafından dedesi Şeyh Abdusselam b. Muhammed Hürr
4- Babasının dayısı Şeyh Ali b. Mahmud Âmulî
Ceba’daki bazı üstatları da şunlardır:
5- Şehid-i Sanî’nin oğlu, Şeyh Zeynuddin (Maalim adlı eserin müellifi)
6- Şeyh Hüseyin Zuheyrî
7- Seyit Hasan Hüseynî Âmulî
8- Şeyh Abdullah Harfûşî
9- Mevla Muhammed Tahir b. Muhammed Hüseyin Şirazî Necefî Kummî
10- Seyit Mirza Cezayirî Necefî
11- Şehid-i Sanî’nin torunu Şeyh Ali
12- Üstat Muhakkik Aga Hüseyin Hansarî
13- Seyit Haşim Tublî Bahranî
14- Mevla Muhammed Kaşanî
Talebeleri
1- Şeyh Mustafa b. Abdullah b. Seyyar Hubez
2- Şeyh Muhammed Rıza (Şeyh Mustafa’nın oğlu)
3- Şeyh Hasan (Şeyh Mustafa’nın ikinci oğlu)
4- Seyit Muhammed b. Muhammed Bâkır Hüseynî Âracî Muhtarî Naînî
5- Seyit Muhammed b. Muhammed Bedi-i Razevî Meşhedî
6- Mevla Muhammed Fazil b. Muhammed Mehdî Meşhedî
7- Seyit Hasan Hüseynî Âmulî
8- Mevla Muhammed Salih b. Muhammed Bâkır Kazvinî (Ruganî diye de meşhurdur)
9- Mevla Muhammed Taki b. Abdulvahhab Esterabadî Meşhedî
10- Mevla Muhammed Takî Dehharkânî Kavzinî
11- Seyyit Muhammed b. Ahmed Hüseynî Gilanî
Eserleri
Şeyh Hürr-i Âmulî’nin paha biçilemez nitelikte kıymetli eserleri vardır. O, ömrünü, mukaddes İslam dinine, özellikle de hak Ehl-i Beyt Mektebi’ne adamıştı. Çok ağır görevleri olmasına rağmen gelecek nesiller için geriye birçok ilmî eserler bıraktı. Bu değerli eserlerinden biri de gerek alimler, gerekse müçtehitler için kaynak kitap niteliği taşıyan Vesail’uş-Şia adlı kitabıdır. Yıllardır ilgiyle mütalaa edilen bu kitabın yanı sıra başlıca eserleri şunlardır:
1- El-Cevahir’us-Saniyye fi’l-Ahadis’il-Kudsiyye: Kaleme aldığı ilk kitabıdır. Alanında ondan daha önce böyle bir kitap yazılmamıştır.
2- Es-Sahifet’us-Saniye min Ed’iyet-i Ali b. Hüseyin (a.s): Sahife-i Seccadiye’de olmayan bir takım duaları içerir.
3- Tefsri-u Vesail’iş-Şia ilâ Tahsil-i Mesail’iş-Şeria: Ahkâm konulu tüm hadisleri içerir. Kitapta işlenen hadisler, gerek Kutub-u Erbaa’dan, gerekse diğer kitaplardan olmak üzere yaklaşık 180 kaynak kitaba dayandırılır.
4- Hidayet’ul-Ümmet ilâ Ahkâm’il-Eimme (a.s): Vesail’uş-Şia’nın özeti niteliğinde olan bu eser, tekrarî senet ve hadislerden arındırılarak üç küçük ciltte toplanmıştır.
5- Men lâ Yehzuruh’ul-İmam: Bir ciltten oluşan bu eser, Vesail’uş-Şia’daki hadislerin fihristidir.
6- el-Fevaid’ut-Tûsiyye: Yüz adet muhtelif konular içeren bu faydalı eser de bir cilttir.
7- Isbat’ul-Hudat bi’n-Nusûs ve’l-Mucizat: İki cilttir. Yüz binden fazla hadis içerir. Kısaca Resulullah (s.a.a) ve Ehl-i Beyt (a.s)’ın mucizelerini konu edinen bu kitap, yetmiş binden fazla senetle, 439 kitaptan kaynak gösterilerek hazırlanmıştır.
8- Emel’ul-Âmul: Cebel Âmul alimlerinin isimlerini içerir.
9- el-Îkaz min’el-Hec’at bi’l-Burhan ala’r-Ricat: Ricat konulu bir risaledir. 600 hadis ve 64 ayet içerir. Konuların bir bölümünde de, muasır ve geçmiş alimlerin önde gelenlerinin konuyla ilgili sözlerine yer verilmiş, konular yer yer soru cevap şeklinde işlenmiştir.
10- Risalet’un fi’r-Red alâ Sufiyye: Sofilere reddiye olarak yazılmış 1000 adet hadis içerir.
11- Tevatur’ul-Kuran
12- Bidayet’ul-Hidaye: Bu kitap, nassa dayalı tüm vacip ve haramları, fıkıh çerçevesinde baştan sona konu edinmektedir.
13- El-Fusul’ul-Muhimme fi Usul’il-Eimme (a.s): Usul-u din, usul-u fıkıh ve usul-u tıbbın genel kurallarını içerir.
14- El-Arabiyyet’ul-Aleviyye ve’l-Lugât’ul-Merviyye
15- Şiir Divanı: Yüz b. beyitlik şiir ve muhtelif konularda yazılmış dört adet manzume içerir.
16- Divan-ı İmam Zeynülabidin (a.s)
17- Tahrir-u Vesail’iş-Şia ve Tahbir-u Mesail’iş-Şeria: Vesail’uş-Şia’nın şerhidir.
18- El-Ahlak
19- Maktel-i İmam Hüseyin (a.s)
20- Haşiyeler: Başta Kutub-u Erbaa olmak üzere daha birçok kitaplara yazdığı çeşitli haşiyeler.
Vefatı
Şeyh’in kardeşi, ed-Dürr’ul-Mesluk adlı eserinde onun vefatı hakkında şöyle der:
“İlim, amel ve ibadet ehlinin parlak hilali, Müslümanların şeyhülislamı, Şiaların hadis rivayetçisi, ümmete doğru yol göstermede söz sahibi, güvenilir bir muhaddis, emin bir alim, hatip, edip ve yüksek mevki sahibi hakiki bir Allah kulu olan fazilet güneşi Şeyh Ebu Câfer Muhammed b. Hasan Hürr-i Âmulî’nin batışı (ölümü), 21 Ramazan 1104 (h.k) tarihinde gerçekleşmiştir. O, Allah’ın rahmetine doğru yolculuğa çıktı ve sekizinci hidayet imamı Hz. Ali b. Mûsa’r-Rıza (a.s)’ın türbesine yakın bir yerde toprağa verildi.
Şeyh, benim ağabeyimdi. Mescidin kubbesinin altında, minberinin yanı başında onun cenaze namazını kıldırdım ve Mirza Câfer Medresesi’nin yanında bulunan Ravza Avlusu’ndaki bir odaya defnettik; Şeyh, vefatında 72 yaşındaydı.”

Hasan Bin Şû’be Harranî
Doğumu
Ebu Muhammed, Hasan b. Ali b. Hüseyin b. Şûbe Harranî Hacebî, Şianın dördüncü asırdaki en aydın çehrelerinden biridir. O, Şeyh Saduk (ö. 381) ile aynı devre yaşamıştır. Muhammed b. Humam’dan (ö. 336) rivayet eder ve Şeyh Tûsî’nin (ö. 413) üstatlarındandır. Hasan b. Ali, Âl-i Muhammed (s.a.a) âşığı olan bir ailede yetişmiş ve küçük yaştan Ehl-i Beyt’in sevgisi kalbine yerleşmiştir. O, şimdiki Suriye’nin Halep Şehri’nin kasabalarından olan Harran’da doğmuştur. Halep, o zamanın en önemli ve büyük şehirlerinden ve yine ilim merkezi olan bir şehirdi. Bu şehir İslam alemine çok büyük alimler yetiştirmiştir; Hasan b. Ali b. Şûbe bunlardan biridir.
Şahsiyeti
Ebu Muhammed Hasan b. Şûbe, kendi zamanında Şianın büyük alim ve fakihlerinden biriydi. O, Şianın büyük muhaddislerinden sayılır. Kitapları o zamandan beri alim ve araştırmacıların önem verdikleri kitaplar arasındadır. Onun rivayetleri, Şianın Vesail’uş-Şia, Bihar’ul-Envar gibi önemli kaynak kitaplarında da yer almıştır.
Şeyh Hürr-i Âmulî Emel’ul-Âmal kitabında onun hakkında şöyle der: “Ebu Muhammed, Hasan b. Ali b. Şûbe, çok değerli ilim adamı ve büyük bir muhaddistir.”
Allame Meclisî onun hakkında şöyle der: “Onun Tuhef’ul-Ukul kitabı fazilet, ilim ve büyüklüğünü gösteren en güzel şahittir.”
Ravzat’ul-Cennât adlı kitabın sahibi Merhum Allame Hansarî, onun hakkında şöyle der: “Büyük muhaddis Hasan b. Ali b. Hüseyin b. Şûbe Harranî-i Halebî; düşünür, fakih, araştırmacı ve en ileri gelen şahsiyetlerdendir. O; Şianın büyük alimleri, fakih ve araştırmacılarının itimat ettiği bir kitap telif etmiştir.”
Üstadı
Ebu Ali Muhammed b. Humam Bağdadî (ö. 336)
Talebesi
Önde gelen talebesi Şeyh Mufid Muhammed b. Muhammed b. Nûman’dır (ö. 413 h.).
Eserleri
Onun en kıymetli eserleri, ulemanın çoğunun önem verdiği Tuhef’ul-Ukul kitabıdır. Bu eser, Türkçe’ye de çevrilmiş, iki kez basılmıştır. Birincisi Arapça’sıyla beraber, ikincisi de sadece Türkçe olarak basılmıştır. (Tuba Basın Yayın- İstanbul)
Et-Temhis kitabını da ona isnat edebiliriz. Zira bu kitabı Ebu Ali Muhammed b. Humam’dan nakletmiştir. Bazı alimler onun kendi kitabı olduğuna kanaat getirmişlerdir.

Muhammed Bin Mesud Ayyaşî
Doğumu
Muhammed b. Mesud b. Muhammed b. Ayyaşî Semerkandî-i Kûfî, künyesi Ebu’n-Nazr’dır ve “Ayyaşî” diye meşhurdur; büyük fakih ve alimlerdendir. Fıkıh, edebiyat, hadis ve tefsir dallarından uzmandı. O, Sıkat’ul-İslam Kuleynî’nin üstadı ve zamanının ileri gelen fakihlerindendir. O Hicri 3. ve 4. yüzyılın alimlerindendir.
Saadet Yolunda
Ayyaşî’nin doğum yeri olan Semerkand ve Buhara halkının geneli Ehl-i Sünnet fıkhına tabî idi. O da Ehl-i Sünnet fıkhının takipçilerindendi. Ama mütalaa ve araştırmalar neticesinde feyizler dolusu Caferî fıkhına girmek, ona nasip oldu. Babasından kalan üç yüz bini aşkın dinarı ilim ve hadis yayma yolunda infak etti.
Diyorlar ki, onun evi cami gibiydi. Kârîler, muhaddisler, alimler, talebeler ve müfessirlerle doluydu. O evde kimi telifle, kimi tashihle, kimi tatbikle, kimi şerh ve haşiye yazmakla meşgul idi. Onun iki çeşit toplantısı vardı. Biri avam ve normal halk ve diğeri ulema ve özel kişiler içindi. Reyhanet’ul-Edeb’in sahibi merhum Müderris, onun hakkında şöyle yazar: Meşhur Rical’ın yazarı Keşşî, Ayyaşî’nin talebelerinden olup ondan rivayet nakleder. Ayyaşî ilimde, fazilette, edebiyatta ve daha birçok alanda zamanının dahisi idi.
Ayyaşî’nin tıp, astronomi, fıkıh ve kıyafet dallarında 200 ciltten fazla kitabı vardır. İbn-i Nedim el-Fihrist kitabında onlardan 150’den fazlasını zikretmektedir. Mâsum Ehl-i Beyt İmamlardan gelen hadisler ışığında yaptığı tefsir en önemli eserlerindendir. Bu eseri, Tefsir-i Fırat ve Ali b. İbrahim’in tefsirine benzemektedir.
Ez-Zeria’nın sahibi Allame Merhum Hacı Ağa Bozorg-i Tahranî, onun hakkında şöyle der: “Tefsir-i Ayyaşî’nin sahibi çeşitli dallarda iki yüzü aşkın kitap kaleme almıştır. O, Keşşî’nin hadis üstadı ve merhum Kuleynî ile aynı dönemde yaşamıştır. Oğlu Câfer, onun kitaplarından rivayet eder. Bu kitaplarından biri tefsiridir.”
Eserleri
Önemli eserleri şunlardır:
1- Kitab’ut-Tefsir
2- el-Maarîz
3- Kitabu’ş-Şiir
4- El-Enbiya ve’l-Evliya
5- Sîret-u Ebî Bekr
6- Siret-u Ömer
7- Siret-u Osman
8- Mekke ve’l-Harâm
9- es-Salât
10- et-Taharet
11- Muhtasar’us-Salât
12- Muhtasar’ul-Hayız
13- El-Cenaiz
14- Muhtasar’ul-Cenaiz
15- Menasik
16- El-Alim ve’l-Mutaallim
17- Ed-Daâvat
18- Ez-Zekat
19- El-Eşribe
20- El-Azahî
Vefatı
Âlam’ın sahibi Ziriklî, onun vefat tarihini 320 h.k. olarak kaydetmiştir.

Sıkat’ul-İslam Kuleynî
Doğumu
Sıkat’ul-İslam, hadis üstatların üstadı Muhammed b. Yâkup b. İshak Kuleynî Razî, küçük gaybet döneminde, ikinci asrın ikinci yarısında ve üçüncü asrın birinci yarısında Şianın en büyük muhaddislerindendir. Mâsum Ehl-i Beyt İmamlarının on birincisi İmam Hasan Askerî (a.s) döneminde Rey Şehri’nin 38 km. uzaklığındaki Kuleyn Kasabası’nda Ehl-i Beyt aşkıyla dolu, bir ailede dünyaya geldi.
Ailesi
Babası Yâkup b. İshak; çok pâk, temiz ve faziletli bir kişiydi. Daha küçük yaştaki oğlunun talim ve terbiyesini kendisi üstlendi ve kendi örnek şahsiyeti ile ona İslamî ahlak, edep ve erdemi öğretti. Yakup b. İshak’ın kabri, Hasanâbat Şehri’nin yakınlarındaki Kuleyn Kasabası’nda asırlardır Şiîlerin ziyaretgâhıdır.
Kuleynî’nin dayısı da büyük muhaddislerden ve Ehl-i Beyt âşıklarındandır. Dayısı onun talim ve terbiyesinde çok etkili olmuştur. “Alan” adını taşıyan bu büyük alim (Kuleynî’nin dayısı) hac seferinde Beytullah’ın ziyaretine giderken şehit edilmiştir. Kuleynî, çocukluk döneminde babası ve şehit dayısının huzurlarından gerekli istifade ve ilimler edindikten sonra tahsilini tamamlamak için o zamanda önemli bir ilmi kariyere sahip olan Rey Şehri’ne hicret etmiştir.
Rey Şehri
Rey Şehri, o zamanlar İran’ın kalbi konumundaydı. İsmaili, Şafiî, Hanefî, ve Şia mezheplerinin fikri tartışmaları merkezi haline gelmişti. Kuleynî, bu mekteplerle tanıştığı gibi, Şiîliği asıl mahiyetinden saptıracak akımların olduğunu da fark etmiştir. Kuleynî, hem derdi iyi teşhis etmiş hem de onun dermanı için gerekeni yapmıştır. Ona göre bu düzensizliklerin tek çaresi, Ehl-i Beyt (a.s)’ın hadislerine dönmek idi. Kuleynî, bu inişli-çıkışlı ve çekişmeli dönemde kendini hadisleri toplamaya adadı. Onun için de Ebul Hasan Muhammed b. Esedî Kûfî gibi alimlerin önünde diz çökerek hadis yazmaya, araştırmaya ve incelemeye koyuldu.
Kum Şehri’ne Hicreti
Kuleynî’nin asrını, “hadis asrı” olarak adlandırmak gerekir. O dönemde hadis yazmak, okumak, ezberlemek için büyük bir hareket başlamıştı. Bu hareket baştan başa İslam beldelerini kapsamıştı. Bu arada Kuleynî’yi de hadise susayan âşıklardan birisi sayabiliriz. Kuleynî, zamanını ve konumunu ve bu asrın Şia için bir dönüm noktası olduğunu çok iyi bildiğinden, hadis ve rivayetler sahih bir şekilde toplatılıp bu buhranlı dönemden sağlıklı bir şekilde geçtiği taktirde artık karışıklık ve sapmadan korunabileceğini iyi kestirdiği için hadisleri toplamak üzere yeni kurulan ve çok cazibeli olan Rey Şehri’ni terk ederek Kum Şehri’ne hicret etti.
Büyük Muhaddislerin Huzurunda
Kuleynî, Kum’a geldiğinde oraya meşhur muhaddisler hakimdi. Ehl-i Beyt’e olan aşkı, takva ve fazileti hiç kimseden saklı olmayan Ahmed b. Muhammed b. İsa Eş’arî, bunların başında yer almaktaydı.
Kuleynî bu büyük zatla beraber “Muallim” adıyla meşhur olan başka bir alimden de istifade etmiştir. Şeyh Tûsî, Rical kitabında Muallim’i şöyle tanıtır: “O, İmam Hasan Askerî (a.s)’ın yaranlarından olan ve İmam’ın huzuruna varma şerefine nail olan Ahmed b. İdris-i Kummî’dir.”
Necaşî şöyle der: “Bu seçkin adam, İmam Hasan Askerî (a.s)’ın talebelerinden ve Kuleynî’nin üstadı olduğundan Muallim adıyla meşhur olmuştur.”
Kuleynî ilim ve irfanda benzeri çok az olan başka bir alimden daha istifade etmiştir. Bütün tarihçilerin saygıyla andığı ve İmam Hasan Askerî (a.s)’ın yaranlarından sayılan bu muhterem şahıs, Abdullah b. Câfer Himyerî’dir. Himyerî’nin birçok telifleri vardır. Ancak bu kıymetli alimin Kurb’ul-İsnad’dan başka kitabı bize ulaşmamıştır. Kurb’ul-İsnad, senedi mâsum Ehl-i Beyt İmamlarına en az vasıtayla dayanan bir hadis kitabıdır.
Kuleynî, bunlardan başka alimlerden de istifade etmiştir. Onların bazılarının adını üstatları bölümünde zikredeceğiz.
Bir Başka Hicreti
Kum Şehri her ne kadar Şianın merkezi konumunda idiyse ve Ehl-i Beyt’in (a.s) sözlerine susayanları doyuruyorduysa da Kuleyni, Ehl-i Beyt’in  (a.s) nurlu sözlerini diğer kaynaklarından yararlanmak ümidiyle bu şehri terk etmek zorunda kaldı ve tüm ilmi ihtişamına rağmen bu şehri bırakıp başka köylere ve şehirlere doğru hareket etti. Kuleynî birçok köy ve şehirleri dolaştı. Her nerede Ehl-i Beyt’ten hadis nakleden bir muhaddis görseydi onun önünde saygıyla eğilir, o hadisleri ondan öğrenir, daha sonra da başka bir diyara giderdi. O zamanlar en önemli ilim merkezlerinden biri sayılan Kûfe, Kuleynî’nin dolaştığı şehirlerden biridir. Kûfe’de hadis hâfızı İbn-i Ukde vardı. İbn-i Ukde, senetleriyle birlikte yüz bin hadis ezberlemiş, birçok kitaplar yazmıştı. Bunlardan en önemlisi Rical-ı İbn-i Ukde’dir. Bu kitapta İmam Câfer Sâdık (a.s)’ın dört binden fazla öğrencisinin adını kaydetmiş ve İmam Câfer Sâdık (a.s)’tan çok sayıda hadis nakletmiştir. Bu kitap, Şeyh Tûsî’nin zamanına kadar kalıyordu. Ama maalesef daha sonra birçok Ehl-i Beyt kültür hazinesi gibi bu kitap da kaybolmuştur.
Sıkat’ul-İslam Kuleynî, onlarca köy ve şehir dolaştıktan ve onlarca üstadın huzurundan hadisler öğrendikten sonra Bağdat’a vardı. Kuleynî’nin yolculuğunun müddetinin ne kadar sürdüğü kesin değildir. Ama onun ilmî kariyeri o kadar parlak ve şeffaftı ki, her gittiği yerde onu gerçek bir Şiî alimi ve Ehl-i Beyt âşığı olarak tanıyorlardı. Artık o, bir yabancı gibi Bağdat’a gitmiyordu. Onunla iftihar eden Şiîler onun gelmesini bekliyorlardı ve hatta Ehl-i Sünnet’e mensup kimseler dahi onu büyük bir zat olarak bilmekte onun görüşüne geliyorlardı.
Onun takvası, ilmi ve fazileti kısa bir zamanda her tarafa yayıldı. Öyle ki, Ehl-i Sünnet alimleri bile ilmî konularda çıkmaza girdiklerinde onun huzurundan istifade edip fetva istiyorlardı. Bu nedenle ona Sıkat’ul-İslam lakabını verdiler. O, İslam tarihinde bu lakapla adlandırılan ilk alimdir.
İlmî Makamı
Kuleynî’nin Ehl-i Sünnet arasında o kadar azâmeti vardır ki, İbn-i Esir, Resulullah (s.a.a)’den, “Allah-u Teâla her asrın başında, dinini ihya edecek ve yüceltecek bir şahıs seçer” hadisini naklettikten sonra şöyle der: Şia Mektebi’nin birinci asırdaki ihya edeni Muhammed b. Ali İmam Bâkır (a.s), ikinci asrın başında Ali b. Mûsa İmam Rıza (a.s), üçüncü asrın başında Ebu Câfer Muhammed b. Yakup Kuleynî Razî’dir.”
Rahatlıkla diyebiliriz ki Kuleynî, kendi asrının en büyük insanı, en büyük alimidir.”
Muhaddisler, büyük alimler, müfessirler arasında ve hatta her dördü de büyük fakih ve muhaddis olup Şiîlerin nezdinde özel bir yerleri olan İmam-ı Zaman Hz. Mehdi (a.s)’ın dört özel naibinin yaşadığı 69 yıllık küçük gaybet döneminde bile herkesten daha meşhur, Şia ve Sünnî camiasında iyice tanınan bir çehre idi. Ehl-i Beyt Mektebi’ni ve Ehl-i Beyt’in faziletlerini açıkça halka beyan ediyordu. Bütün halk tabakaları onu doğru, adil, hadis konusunda uzman olarak tanıyorlardı. Yazdıklarına göre Şia-Sünnî herkes, ondan fetva talep ediyorlardı. Bu konuda her iki fırkanın güvendiği bir şahsiyet idi. O, bir muhaddiste olması gereken emin, adil, takvalı, zekî, titiz ve dikkatli olma şartlarının hepsini taşıyan ve muhaddislerin en başta geleniydi.
Ulema Açısından Kuleynî
1- Necaşi: “O kendi zamanında Rey’de Şiîlerin şeyhi ve lideriydi. Herkesten daha çok hadis yazmış ve herkesten daha güvenilirdir.”
2- İbn-i Tâvûs: “Onun güvenirliği ve emanete sağlamlığında herkes ittifak etmiştir.”
3- İbn-i Esir: “O üçüncü asırda Şiîliğe yeni bir hayat kazandırdı. O, bu mezhebin meşhur en büyük alimlerdendir.”
4- İbn-i Hacer Askalanî: “Kuleynî, Muktedir Abbasî döneminde Şiîlerin büyüklerinden ve liderlerinden idi.”
5- Muhammed Takî Meclisî: “Hak şu ki Şia alimleri arasında Kuleynî gibisi daha gelmemiştir. Kim onun kitabındaki rivayetlerin tertip ve düzenine dikkat ederse Allah-u Teâla tarafından teyit edildiğini anlar.”
Üstatları
Kuleynî, kendi asrında her birisi bir dahi olan ulemanın huzurlarından istifade etmiştir; bunlardan bazıları şunlardır:
1- Ebul Hasan Muhammed b. Esedî Kûfî
2- Ahmed b. Muhammed İsa Aş’ekî
3- Ahmed b. İdris Kûmmî
4- Abdullah b. Câfer Himyerî
5- Ahmed b. Muhammed b. Asım Kûfî
6- Hasan b. Fazl b. Zeyd Yemanî
7- Muhammed b. Hasan Saffar
8- Muhammed b. Ziyad Âdemî Razî
9- Muhammed b. İsmail Nişaburî
10- Ahmed b. Mihran
Talebeleri
Hicrî kamerî dördüncü asrın İran ve Irak’taki Şianın önde gelen alim ve fakihleri Kuleynî’nin talebeleridir. Bunlardan bazıları şunlardır:
1- İbn-i Ebi Rafi
2- Ahmed b. Ahmed Katib-i Kûfî
3- Ahmed b. Ali b. Said Kûfî
4- Ebu Galip Ahmed b. Muhammed Zürarî
5- Câfer b. Muhammed b. Kavliveyh Kummî
6- Ali b. Muhammed b. Mûsa Dakkak
7- İbn-i Zeynep adıyla meşhur Muhammed b. İbrahim Nûmanî: (İbn-i Ebi Zeynep) İlk kez Kafî kitabından nüsha çıkaran özel öğrencilerindendir.
8- Muhammed b. Ahmed Sinanî Zahirî (Reyli)
9- Muhammed b. Ali Macileveyh
10- Muhammed b. Muhammed b. Âsım Kuleynî
11- Hârun b. Mûsa
Eserleri
1- Kitab-ı Kafî: Kuleynî’nin en meşhur ve değerli eseri olan bu kitap, onun en büyük çalışmalarından biri olmasıyla beraber İslam aleminde hadis dalında bundan daha muteber ve güvenilir kitap yoktur. İmam-ı Zaman Hz. Mehdi (a.s)’ın (Allah zuhurunu acil etsin) bu kitap hakkında bir cümlesi vardır. Buyuruyor ki: “Kafî, Şiîlerimize kâfidir (yeterlidir).” Ayrıca Kafî, hadisteki dört kaynak kitaptan birincisidir.
2- Kitab’ur-Rical
3- Kitab’ur-Red ber Kıramata
4- Kitab-u Resail-i Eimme (a.s)
5- Kitab-u Tâbir’ir-Rûya
6- Mecmuat’uş-Şiir: Ehl-i Beyt (a.s)’ın fazilet ve menkıbeleri hakkında şairlerin söylemiş oldukları şiirleri içerir.
Şeyh Kuleynî Berrak Bir Pınar
Şeyh Kuleynî Şia hadislerini tedvin ve ayıklamada uyguladığı yapıcı ve yorulmak bilmeyen çabasına ilaveten, o hadisleri kendi asrındaki üstatlarından alarak sağlıklı bir şekilde sonraki nesillere ulaştıran sağlam bir köprüdür de. Gerçekte o kendi asrının özetidir. Kuleynî’den söz edildiğinde o dönemin bütün güzelliklerden, faziletlerden söz edilmiştir. Nitekim Kaf’den söz edildiğinde Ehl-i Beyt (a.s)’ın kelamının ıtırından ve Peygamber’in (s.a.a) unutulmuş emanetinden söz edilmiş olur; çünkü Peygamber (s.a.a) buyurmuştur ki: “Ben sizin aranızda paha biçilmez iki emanet bırakıyorum; biri Allah’ın kitabı, diğeri ise itretim (öz soyumdan olan) Ehl-i Beyt’imdir. Eğer bu ikisine sımsıkı sarılırsanız asla sapıklığa düşmezsiniz. Bunlar, Kevser Havuzu’nda bana ulaşıncaya dek asla birbirlerinden ayrılmazlar.”
Şeyh Kuleynî, demek Kafî demektir; Kafi de yani Ehl-i Beyt’in tertemiz pınarları, tarihin çölünde tatlı Kevser Havuzu, yani Ehl-i Beyt dostlarının berrak kaynağı.
Yıldızların Kaydığı Yıl
Yıldızların döküldüğü yıl, Allah kullarının yıllarca çektikleri zahmet ve acılardan sonra, Allah’ın verdiği emaneti sapasağlam O’na teslim ettikleri an görmeye değer. Allah’ın (c.c) nuru, böyle insanların gözlerinde dalgalanır, vasıf edilmez bir hakka dönüş meyli onları sarar, onlar mâşuklarını görmek için sabırsızlanırlar. Kuleynî, 20 yıldan fazla Kafî için çektiği zahmet ve çabadan sonra 70 yaşında mâbudu ile mülakatın eşiğindedir. O, kendisinde bir rahatlık hissediyordu; işte bu fedakârlık, vazifeyi eda etme rahatlığıydı. O, dünya kafesinde yaşıyorduysa da cennet fezasından teneffüs ediyordu. Zira, ömrünün tümünü Ehl-i Beyt’in (a.s) kelamıyla geçirmişti. Görevini yerine getirmek için her türlü zahmete katlanmıştı. Biz toprağa bağlılar için topraktan kopmanın zorluğu vardır. Ama Kuleynî gibileri için bu konu söz konusu değildi. Zira o, hiç toprağa bağlanmadı; dolayısıyla onun için toprak diye bir sınır da olamazdı. O, mâbuduna bir an evvel kavuşmak istiyordu. Sene 329, “yıldızların kaydığı” yıl oldu. Bu yıl Ehl-i Beyt mektebinin ilim semasındaki yıldızları birbiri ardınca kaybolup ebedilik yurduna döndüler. O yılda yıldızlar döküldü ve bu toprak aleminin ilim âsumânı yıldızsız kaldı.
Evet, bu yılın Şâban Ayı’nda büyük Şia alimi Kuleyni, fani dünyaya veda etti. Bağdat’ın en büyük alimi Ebu Kırat ona namaz kıldı.
Şiîler kederli gönülleri, yaşlı gözleriyle ve saygıyla o ilahî insanı Bağdat’ta Bâb-ı Kûfe’de toprağa verdiler. Bu yılda İmam-ı Zaman Hz. Mehdi (a.s)’ın son naibinin (Ali b. Muhammed Samurî) ölümüyle de küçük gaybet dönemi sonar erdi. Ona selam olsun doğduğu, İslam dünyasında güneş gibi parladığı ve Rabb’inin huzuruna çıktığı zaman.


more post like this