Allah’ın Takdirine Karşı Hoşnutluk
Yüce ahlaki haslet ve değerlerden biri de, Allah’ın dilediğine rıza göstermektir.
Yüce ahlaki haslet ve değerlerden biri de, Al¬lah’ın dilediğine rıza göstermektir. Buna Allah’ın kazasına rıza göstermek olarak ifade edilmektedir.
İmamlar müşterek olarak bu sıfatı, hayatın temel prensibi şekliyle bütün alanlarda uygulamışlardır. Allah’ın rızasına rıza göstermek, Allah karşısında insanın sonsuz tevazu ve kulluğunun göstergesidir. Çünkü böyle bir sıfat, hakka teslim olmakla yoğrulmuştur ve hakiki kulluk da;
bütün boyutlarıyla, her şart altında, Allah’a ve ilahi takdire karşı gösterilen bu teslimiyetin ta kendisidir. Bu yüzden İslami rivayetlerde, bu prensipten, Allah’a itaatin başı olarak söz edilmiştir. Nitekim İmam Sadık şöyle buyurmuştur:
“Allah’a itaatin başı ve kaynağı sabır ve Allah’tan hoşnut olmaktır. İster kulun sevdiği bir şey olsun ister sevmediği bir şey olsun.” [1]
Bu kısa değinmeden sonra dikkatinizi aşağıdaki noktalara çekeceğiz:
1. İlahi rızadan hoşnut olmanın anlamı
2. Kuran’a göre ilahi rızadan hoşnut olma
3. Rivayetlere göre Allah’ın rızasında hoşnut olma.
İmamların Rıza ve Teslimiyet Makamlarından Örnekler
Rıza, hoşnutluk demektir. İlahi takdire rıza; insanın görevini yerine getirdikten sonra ve değişik sahalardaki çabalarının ardından,
acı olaylar ve zahirde münasip olmayan Allah’ın takdiriyle karşı karşıya geldiğinde ondan sürekli hoşnut olması, ilahi maslahatı, kendi zahiri maslahatına tercih etmesi ve Allah’ın beğendiğini beğenmesi demektir.
Birisi Peygamber’e sordu: “Rıza ne demek? Onu bana açıkla.”
Peygamber cevabında şöyle buyurdu:
“Cebrail Allah tarafından rıza makamını şöyle açıkladı:
“Allah’ın rızasına razı olan, Mevlasından (Allah) hoşnutsuz kalmayan (gücenmeyen) kimsedir. Gerek iyi bir dünyaya sahip olsun gerekse de iyi bir dünyaya sahip olmasın ve iyi işlerinin azlığından ötürü kendisinden hoşnut değildir.” [2]
Elbette şunu söylemek gerekir ki, Allah’ın takdir ve rızasına razı olmak iki türlüdür:
1. Bilinçsiz, sorumsuz ve ham olarak razı olmak.
2. Bilinçli, sorumlu ve olgun şekilde razı olmak.
Birinci manasıyla Allah’ın rıza ve takdirine rıza gösterme yanlış olup pısırıklık ve duraklamaya neden olmaktadır. Örnek olarak, zulmeden zalime karşı duyarsız kalmak ve ilahi takdirin bunu gerektirdiğini zannetmek gibi.
Bu yapıdan dolayı, zalimle mücadele edileceği yerde şöyle denilir: “Benim kaderim böyleymiş, Allah’ın rıza ve takdirine razıyım.”
Bu çeşit rıza, cahillikten ötürü olup, pasifliğe, alçalmaya ve gerilmeye yol açmaktadır. Bundan dolayı bu, İslam tarafından reddedilmiştir.
Ancak, ikinci manasıyla Allah’ın rıza ve takdirine razı olma, doğru ve yerinde olmakla birlikte, pasifliğe, alçalma ve durgunluğa sebep olmadığı gibi, bilakis kalbi kuvvete, ruh ve psikolojik aydınlanmaya sebep olur, insandan musibetlerin acısını uzaklaştırır, insanın tahammül sabır ve direniş gücünü artırır.
Burada şu soru gündeme gelmektedir: “Sabır makamı ile rıza makamı arasındaki fark nedir?”
Cevap: Rıza makamı, sabır makamından daha üstündür. Nerede Allah’ın rıza takdirine rıza göstermek mevcutsa, orada sabır da mevcuttur.
Ancak, sabır edilen her yerde, Allah’ın rıza ve takdirine razı olmak bulunmayabilir. Daha açık bir ifadeyle rıza, sabır makamından sonradır ve rıza makamı sabrın yüksek derecelerine kavuştuktan sonra kazanılır. Bunu biraz daha açacak olursak, insanın başına gelen bütün olaylar iki çeşittir:
1. Onun kontrol ve ihtiyarında olanlar.
2. Onun kontrol ve ihtiyarında olmayanlar.
Sabır ve direniş, insanın kontrol ve ihtiyarı altında olan zor ve şiddetli olaylara karşı gösterilir. Ancak Allah’ın takdirine rıza gösterme ve teslim olma, insanın, kontrol ve ihtiyarında olmayan hadi¬selere hoşnutluk ve rıza göstermesidir ki,
bunlar Allah tarafından insana takdir edilmiş ve insan hakka rıza göstererek ve teslim olarak, acıklı mukadderatlar karşısında, zehri bala ve acıları tatlılığa dönüştürecek seviyeye ulaşabilir. Öyle ki, İmam Hüseyin’e nispet edilen ve şehadet sırasında söylediği şu şiirde geçen manalara ulaşabilir.
“Eğer beni aşk ve hoşnutluk yolunda parça parça edersen bile, kalbim senden gayrisine meyletmez.”
“Seni tanıyan kimse cana ne yapsın?
Çocuk, ayal ve hanımları ne yapsın?
Divane ettiğine iki cihanı verirsin,
Senin divanen iki cihana ne yapsın?”
Rıza makamının sabır makamından üstün olduğuna dair bir çok rivayet mevcuttur. Burada örnek olarak dikkatinizi bir rivayete çekeceğiz:
“Allah’a gönül hoşnutluğuyla ibadet et, eğer gücün yetmese, acı olaylara karşı sabır ve direniş göstermek çok hayırlıdır.” [3]
2. Kuran’a Göre Allah’ın Rıza ve Takdirine Rıza Gösterme
Kuran-ı Kerim’de Allah’ın ve gerçekte Allah’ın rızasına hoşnut olmak demek olan Allah Resulü’nün emirleri karşısında mutlak teslimiyet göstermenin gereğini vurgulayan çok sayıda ayet geçmektedir. Örnek olarak:
“Allah ve Peygamber’i bir şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz. Allah’a ve Peygamber’e baş kaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sapmış olur.” [4]
“İyilik yaparak kendisini Allah’a teslim edip, hakka yönelen İbrahim’in dinine uyandan, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah İbrahim’i dost edinmişti.” [5]
“İyilik yaparak kendini Allah’a veren kimse, şüphesiz en sağlam kulpa sarılmış olur. İşlerin sonucu Allah’a aittir.” [6]
Mücadele süresinin 22. ayetinde de doğru ve Hizbullah olan kimseleri şöyle tanıtmaktadır:
“Allah’a ve ahret gününe inanan bir millettin, babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile Allah’a ve peygamberine karşı gelenlere, sevgi beslediklerini göremezsin. İste Allah, imanı bunların kalplerine yazmış, katından bir nur ile onları desteklemiştir.
Onları, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlere koyar. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnut olmuştur. iste bunlar, Allah’tan yana olanlardır. iyi bilin ki, saadete erecek olanlar, Allah’tan yana olanlardır.”
Bunlar ve bunun gibi ayetlerden, kalpten gelen bir samimiyet ve mükemmel bir hoşnutlukla Allah’ın ve Resulü’nün emirlerine teslim olmanın gereği anlaşılmaktadır. Allah’ın katında en üstün ahlak budur ve bu ahlaka sahip olanlar, sapasağlam ve güvenilir bir bağa sarılmış ve neticede hem Allah onlardan razı olmuş, hem de onlar Allah’tan razı olmuşlardır. İşte böyle kimseler Allah’ın grubu, doğruların grubu olup başarı ve zafere erenlerdir.
3. Rivayetlere Göre Allah’ın Rıza ve Takdirine Rıza Gösterme
Hakkın rıza ve takdirine rıza göstermek, yüzlerce rivayetle gelmiş ve tavsiye edilmiştir. Burada birkaç örneği zikretmeye koyulacağız:
1. İmam Bakır şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın en iyi yaratığı, Allah’ın emirlerine teslim olan kimsedir. Allah’ı tanıyan ve onun takdirine rıza gösteren kimse, ilahi bir kazaya maruz kalırsa, Allah ona büyük mükafatlar verir. İlahi kazayı beğenmeyen kimsenin başına bir ilahi kaza geldiğinde ise, Allah onun ecrini yok eder.” [7]
2. İmam Sadık şöyle buyurmuştur:
“Allah-u Teâla şöyle buyurur: “Mümin kulumu her neye müptela edersem onun için hayırdır. Öyleyse, benim kazamdan razı olmalı ve belalarım karşısında sabretmeli ve nimetlerime karşı şükretmelidir. Ta ki onu -Ey Muhammed- kendi katımda sıdıkların zümresine kaydedeyim.” [8]
3. Müminlerin Emiri Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın kaza ve kaderine rıza göstermek, en iyi arkadaştır.” [9]
4. İmam Seccad şöyle buyurmuştur:
“İlahi kazaların olumsuzluklarına rıza göstermek, yakinin en yüce mertebesidir.” [10]
5. Yine şöyle buyurmuştur:
“Sıkıntılar karşısında Hakkın rıza ve takdirine hoşnutluk göstermek, takva sahiplerinin en üstün dereceleridir.” [11]
6. İmam Sadık şöyle buyurmuştur:
“Neşe ve mutluluk, Allah’ın rıza ve takdirine rıza göstermek ve yakin sayesinde elde edilir. Üzüntü ve keder ise, ilahi takdire karşı hoşnutsuzluk ve şüphe sonucunda meydana gelir.” [12]
7. Müminlerin Emiri Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın hoşnut olduğu ve dilediğine razı ol sonucunda neşeli ve rahat yaşa.” [13]

Peygamber ve İmamların Hayatında Rıza Makamından Örnekler
Burada dikkatinizi, Peygamber ve İmamların hayatından, Allah’ın rıza ve takdirine rıza göstermenin değeri ve önemi hakkındaki birkaç örneğe çekeceğiz:
Birinci Örnek
Bir gün Hz. Musa, Allah’a münacatta bulunurken şöyle arz etti:
“Allah’ım! Sana herkesten daha çok ibadet eden en sevgili kulunu bana göster!”
Allah-u Teâla ona şöyle vahyetti:
“Falan köyde bulunan denizin kenarına git, falan adreste onu bulacaksın.”
Musa o köye gitti ve araştırmaya koyuldu. So¬nunda verilen adreste, şiddetli bir hastalığa müptela kalmış olduğu halde Allah’ı zikreden bir adam gördü.
Musa Cebrail’e şöyle dedi:
“Allah-u Teâla’nın bana, onu en sevgili kul olarak tanıttığı adam kimdir?”
Cebrail: “Bu hasta adamdır” diye cevap verdi.
Musa Cebrail’e: “Ben, o adamı sürekli namaz kılmak ve oruç tutmakla meşgul olduğunu sanıyordum” deyince Cebrail: “Bu adam sürekli namaz kılmak ve oruç tutmakla
meşgul olan Allah katındaki en sevgili ve abit kimsedir. Şimdi ben emredecek ve gözlerini körelteceğim. Bir bak da o bu sırada ne diyecek?” dedi.
Cebrail o adamın gözlerine işaret etti ve adamın gözleri çukurlarından dışarı fırladılar ve yanaklarının üzerine düştüler.
O sırada Hz. Musa, o adamda kızgınlık ve rahat¬sızlık belirtileri görmediği gibi, Allah’a şöyle seslen¬diğini gördü: “Bana istediğin vakit iki göz vererek beni onlardan faydalandırdın ve şu an kendi isteğinle onları benden aldın ey çok bağışlayan ve ey çok fazla iyilikte bulunan!”
Hz. Musa o adama şöyle dedi: “Ben dualarının kabul edildiği biriyim. Eğer istersen sana dua edeyim. Böylece sen hem körlükten hem de bütün hastalıklardan kurtulursun.”
O adam Hz. Musa’ya şu cevabı verdi:
“Ben söylediklerinden hiç birini istemiyorum. Bilakis, Allah benim için her neyi seçerse, benim kendim için yapacağım seçimden daha sevimlidir. Allah’ın beğendiğini beğendim.”
Musa: “Ben senin Allah’a şöyle arz ettiğini gördüm: “Ey çok bahşeden ve ey çok fazla iyilikte bulunan! Allah sana ne tür bir iyilik bahşetmiştir?” diye sordu. O adam şöyle cevap verdi: “Allah’ın bana bahşettiği çok fazla iyilik, bu köyde benim dışımda Allah’a ibadet eden başka kimsenin bulunmamasıdır.”
Musa hayretler içerisinde oradan ayrıldı ve şöyle dedi:
“Bu seviyede ilahi takdire rıza gösteren bu adam, dünya ehlinin en abit insanıdır.” [14]
İkinci Örnek
Allah-u Teâla Hz. Davud’a şöyle vahyetti:
“Hallade adlı Evs’in kızının yanına git, onu cennetle müjdele ve ona; arkadaşının cennette olduğunu haber ver.”
Davud, Hallade’nin evine gitti ve kapısını çaldı. Hallade kapıya gelerek, kapıyı açtı. Gözü Hz. Davud’a ilişince şöyle arz etti: “Acaba benim hakkımda Allah tarafından bir şey mi nazil olmuştur?”
Davut: “Evet”
Hallade: “O nedir?”
Davut: “Allah-u Teâla bana, seni cennetle müjdelememi ve senin benim dostum olarak cen¬nette gireceğini vahyetti.”
Hallade: “O şahıs ben değilim, belki benim ada¬şım olan başka bir bayandır.”
Davut: “O bizzat sensin.”
Hallade: “Ey Allah’ın Peygamberi! Ben sana ya¬lan söylemiyorum. Ben kendimde, seninle cennette arkadaş olma makamına ulaştıracak bir şey bulamıyorum.”
Davut: “Bana yapıklarından ve gizli durumla¬rından bahset” (belki, senin benimle arkadaş olarak cennette olmanın sırrını sana söylerim)
Hallade: “Sana söyleyeyim: ‘Bende, her ne kadar zor ve takati aşan olursa olsun, her türlü sıkıntı ve derde tahammül etmek, onların giderilmesini ve bertaraf edilmesini Allah’tan dilememek, ona şükretmek’ şeklinde bir haslet/ahlak mevcuttur (bu derece, Allah’ın rıza ve takdirinden hoşnudum).”
Davud: “Sen işte bu sabır ve rıza ahlakı sayesinde benimle cennette dost olma makamına erişmişsin.”
İmam Sadık bu olayı naklettikten sonra şöyle buyurdu: “Ve bu, layık kimseler için beğenilen Allah’ın dinidir.” [15]
Üçüncü Örnek
Emir’ul Müminin Ali (a.s) ve çocuklarının yaşam tarzları, Kerbela olayı ve İmam Hüseyin ile yaranlarının şehadeti, tümüyle ilahi rıza ve takdire rıza göstermenin mihveri üzerineydi. Emirul Müminin Ali Allah’a yaptığı münacaatın bir kesitinde şöyle arz eder:
“Ey benim Mabudum! Bizi kendi cehennem ateşine atarsan biz “bu ateştir” demeyiz. Bilakis “o benim cennetimdir” deriz. Zira senin rıza ve hoşnutluğun cennettir. Bizi her nereye atarsan, senin rızanı orda biliriz.” [16]
“Her nerde benimlesin ben mutluyum,
Bir kuyunun dibi dahi menzilim olsa,
Her nerde yar varsa orası ferahlatır,
Yarsız ferahlık belaların zindanıdır.”
Ben Hak’ın rızasından şikayetçi değilim,
Arslana ar gelmez zincirler vurulmak.
Şehadet anına dek ve parça parça olana kadar Kerbela şehitlerinin fedakarlık ve yiğitlikleri Allah’ın rızasını kazanma esası üzerineydi. Onlar, mükemmel bir şekilde ilahi takdir ve rızadan hoşnuttular ve Allah’ın hoşnutluğunu her şeye tercih eder ve bütün hallerde şöyle derlerdi:
“Allah’ım! Senin sevgin ve rızana sebep olan her şeyi bize ver.”
Müminlerin Emiri Ali (a.s)’ın elinin altında yetişen seçkin öğrencilerinden biri olan Ammar b. Yasir, Sıffın savaşının sıcak anlarında ve en zor şartlarda Allah’a şöyle münacaat ederdi:
“Allah’ım! Eğer bilsem, kendimi şu deryaya (Fırat Nehri) atıp boğulmamda senin rızan var, kesinlikle bu işi yaparım.
Allah’ım! Sen biliyorsun ki, eğer senin rızan kılı¬cımın keskin ucunu karnıma sokmam, ardından sivri kılıcın ucunun üstüne eğilerek kılıcın başının sırtım¬dan çıkmasındaysa da kesinlikle yerine getiririm.
Allah’ım! Bana öğrettiklerinden biliyorum ki, ben bugün sana karşı, bu fasıklarla yapılan cihattan daha çok beğendiğin güzel bir işi yerine getirmiyorum. Ve eğer ben bu gün senin katında, bu fasıklarla cihattan daha güzel bir işin var olduğunu bilseydim onun yerine getirirdim.” [17]
Dördüncü Örnek
Uhud savaşı, hak ve batıl arasında meydana gelen büyük mücadele sahnelerinden biridir. İslam asker¬leri küfür askerleriyle savaşıyorlardı.
Savaş sona erdi. Peygamber ve Ali yaralandılar. Şehitlerin efendisi Hazma b. Abdulmuttalib gibi değerli ve seçkin sahabeler şehit düştüler. Ali kan ve ter içerisinde,
fedakarlık ve yiğitliği,  son derecelerine ulaştırdı. Peygamber ve İslam için başını göklere kaldırmış yüksek dağlar gibi bir siperdi. Aynı zamanda, Hazma, Musab,
Hanzala gibi şehitlerin cenazelerini gördüğü vakit, şehadet aşkı onu sardı, heyecana geldi ve şahadet makamına kavuşmadığından dolayı çok üzüldü.
Peygamber bu melekuti şevki Ali’nin çehresinde gördü ve Ali’ye şöyle buyurdu:
“Sana müjdeler olsun ki sonunda şehit olacaksın.”
Bu olay üzerinden uzun zaman geçti. Günün birinde Ali müjdeyi Peygamber’e hatırlattı. Peygamber ona şöyle buyurdu:
“Evet, kesinlikle böyle olacak. Ancak söyle bakalım bileyim, o esnada sabır ve direnişin nasıl olacak?”
Rıza makamına ulaşmış bulunan, yani sabrın en yüce makamına kavuşmuş olan Ali Peygamber’in sorusuna şöyle cevap verdi:
“Böyle bir yer sabır yeri değil, müjde (hoşnutluk) yeridir.” (Yani orası tebrik yeridir, tesliyet yeri değil).
Beşinci Örnek
İslam Peygamberi Müslümanları, Ramazan ayının başında mescide davet ederek, Ramazan ayı ve oruç hakkında onlara konuştu. Bu konuşma “Hutbe-i Şabaniye” ismiyle sonradan anıldı. Hutbenin sonunda Peygamber ağladı. Hz. Ali “Neden ağlıyorsun ey Allah’ın Resulü?” diye arz etti:
Peygamber şöyle buyurdu: “Bu ay içinde seninle ilgili meydana gelecek bir olaydan dolayı (ağlıyorum). Bu ayda senin Rabbine namaz kıldığını ve ansızın en bahtsız insanın senin başının ortasına bir darbe vurduğunu ve sakalının, başından akan kanla boyandığını sanki görüyor gibiyim.”
İmam Ali, ilahi rızaya o denli aşıktı ki, yalnızca Peygamber’e şu soruyu sormaktan başka bir şey söylemedi:
“Acaba bu esnada dinim sağlam mıdır?”
Peygamber cevaben şöyle buyurdu:
“Evet, dinin sağlamdır.” [18]
Hicretin 40. yılı, Ramazanın 19. gecesinin seher vaktinde, Ali ibadet mihrabındayken, İbn-i Mülcem’in darbesi O Hazret’in mübarek başını yardı, o büyük insan ilahi rıza ve takdire karşı sonsuz hoşnutluğunun göstergesi olan şu cümleyi dile getirdi:
“Kabe’nin rabbine andolsun ki kurtuldum.” [19]
Bütün hak yolu fedailerinin tertemiz selamları senin üzerine olsun ey Ali! Sabrın ve ilahi takdire rıza göstermenin kahramanı!
Altıncı Örnek
Allah Resulü’nün eski dostlarından, nurani ve temiz yürekli yaşlı sahabe Cabir b. Abdullah hastalanarak yatağa düştü. İmam Bakır onu ziyaret etmek için evine gitti, yatağının yanına oturdu, özel bir şefkat ve muhabbetle ona sordu: “Ey Cabir! Durmun nasıl?”
Cabir: “Ben yaşlılığı gençlik kadar, ölümü yaşam kadar ve hastalığı da sağlık kadar sever bir haldeyim.” (Cabir’in maksadı şuydu: Ben her türlü olumsuzluk ve sıkıntıya karşı sabırlı ve dirençliyim).
İmam Bakır ona şöyle buyurdu:
“Ben de, Allah her ne dilerse onu severim. Eğer gençlik isterse onu severim, hastalık ya da sağlık ölüm ya da hayat. Her neyi beğenir ve dilerse ben de onu beğenirim.”
“Biri dert biri dermanı sever,
Biri vuslat biri hicranı sever,
Ben derman, dert, vuslat ve hicrandan
Severim her ne ki canan severse.”
Cabir bu sözleri işitmekle huzur buldu, neşeli ve mutlu oldu. İmam’ın elini öptü ve şöyle dedi:
“Allah Resulü bana doğruyu söyledi ki, sen oğlum Bakır’ul Ulum’u göreceksin, selamımı ona ulaştır.” [20]
Açıklama: İmam Bakır’ın yukarıda geçen sözleri, Allah’ın hoşnutluğu ve dileğine rıza göstermek makamının, sabır ve istikamet makamından daha üstün olduğuna işaret etmektedir. genel olarak sabır ve istikamet, bir mukaddime olup onun sayesinde ilahi rıza ve takdire rıza göstermenin yüksek makamına ulaşılabilir.
Yedinci Örnek
Rivayet edildiğine göre, bir grup insan, İmam Bakır’ın huzuruna geldi ve İmam Bakır’ı, çocuklarından birinin hasta olmasından dolayı rahatsız ve üzgün gördü, huzur ve sükunetten adeta hiçbir eser taşımamakta olduğunu sandı. Birbirlerine şöyle dediler: “Allah korusun eğer bu çocuk vefat ederse, İmam Bakır mahvolur ve tehlikeli bir duruma düşebilir.”
Onlar bu şekilde şaşkın iken, İmam Bakır’ın ansızın evden dışarı çıktığını gördüler. Ancak evden yükselen ağlama sesleri, çocuğunun vefat ettiğine işaret olmasına rağmen, İmam çok mutlu ve neşeli görülmekteydi. Onlar o büyük insana şöyle arz ettiler:
“Biz sizin durumunuz hakkında endişe ediyor ve kendi aramızda, eğer çocuğun dünyadan ayrılırsa perişan olursun” diyorduk, ama şimdi sizi mutlu görüyoruz.” İmam Bakır onlara verdiği cevapta şöyle buyurdu:
“Şüphesiz biz sevdiklerimizin afiyet içerisinde olmalarını isteriz. Ama, Allah’ın emri ve kazası gelince de, Allah’ın sevdiğini sever ve ona teslim oluruz.” [21]
Sekizinci Örnek
İmam Sadık’ın İsmail adında ir oğlu vardı. İmam Sadık’ın en büyük oğlu olan  bu İsmail o denli takva sahibiydi ki, herkes, sonraki İmam’ın o olacağını düşünüyordu. İmam Sadık bir grup akraba ve hizmetçisiyle yemek için sofranın kenarında oturmuştu.
Tam o sırada İsmail’in dünyadan ayrıldığı haberi İmam’a ulaştı. İmam, en ufak bir perişanlık belirtisini göstermediği gibi, yemek yemeye başladı ve yanındakilerden de yemeklerini yemeye koyulmalarını istedi. Tekrar tekrar yemeği önlerine bırakarak “yiyiniz!” diye buyurdu.
Orda hazır bulunanlar, İmam’ın yüzünde en ufak bir üzüntü belirtisinin görülmemesine şaşırdılar. Yemekten sonra Hazret’e arz ettiler: “Biz, sizin bunca değerli bir evladı kaybetmenize karşın hiç değişmemenize hayret ediyoruz!” İmam şöyle buyurdu:
“Ölüm hak olduğu halde neden böyle olmasın. Doğru sözlülerin en doğru sözlüsü olan Allah Resulü şöyle buyurmuştur: “Ben de öleceğim ve siz de öleceksiniz. Evet kimi insanlar vardır ki, ölümü daima karşılarında görür ve geldiği vakit ondan korkmazlar, Allah’ın kaza ve rızasına teslim olurlar.”
İmam Sadık’ın, oğlu İsmail’in kabrinin başında yaptığı konuşmanın bir kesiti şuydu:
“Biz öyle bir kavimiz ki, her neyi seversek Allah’ın dergahından isteriz ve o da bize verir, Ancak ne zaman bizim sevmediğimiz bir şeyi bizim için takdir ederse ona da biz rıza gösterir ve ondan hoşnut oluruz.” [22]
“Rıza”nın İsim Olarak Bırakılmasının Sebebi
Sekizinci İmam’ın aslı Ali b. Musa’dır. Lakabı ya da meşhur ismi ise Rıza’dır. Rivayetlerden anlaşıldığına göre, O Hazret’e Rıza denilmesinin birkaç sebebi vardır:
1. O Hazret, gökte Allah’ın razı olduğu ve sevdiği, yerde de Peygamber ve İmamların razı olup sevdikleri bir makamdaydı.
2. Taraftarı olan ve olmayan, Sünni ve Şii herkesin onu beğenip takdir etmesi ve ondan herkesin razı olduğu bir makamda olmasıydı.
3. O Hazret Allah’ın rıza ve takdirine razıydı ve sabrın en yüksek makamı olan bu değerli sıfata mükemmel bir şekilde sahip olmasıydı. [23]
O öyle bir asırda yaşıyordu ki, bu sıfatın meydana çıkması ve görülmesi İslam için çok faydalı ve yapıcıydı. Bu yüzden, bu sıfat onun bütün yaşamında görülüp ortaya çıktı ve kendi asrındaki girift problemleri, geniş bir göğüs, metanet, tahammül, devrimci bir sabır ve ustaca bir tedbirle halletti.
“Ayrılık ve vuslat, ne olursa, dostun rızasını talep et,
Bu temenniden gayrisini talep edene yazıktır.”
Bazılarına göre Me’mun, O Hazret’in veliahtlığına razı olduğu için ona “Rıza” denilmiştir. Bu söylenti, uygun ve yerinde olmayan bir yakıştırma olduğundan şiddetle reddedilmiştir. Bilakis bu ismi, İmam Kazım, Hz. Rıza’nın doğumundan önce kendisine seçmişti. Çünkü İmam Cevad şöyle buyurmuştur:
“Allah’a yemin olsun ki, böyle yakıştırmalarda bulunanlar yalan söylüyor ve günaha giriyorlar.” [24]
________________________________________
[1]- Ususl-i Kafi, c.2, s.60
[2]- Bihar, c.69, s.373
[3]- Muhcet’ul Beyza, c.5, s.104
[4]- Ahzap /36
[5]- Nisa / 125
[6]- Lokman / 22
[7]- Usul-i Kafi, c.2
[8]- a.g.e / 161
[9]- Nehc’ul Belaga, hikmet, 4
[10]- Bihar, c.71, s.152
[11]- Bihar, c.82, s.134
[12]- Bihar, c.71, s.195
[13]- Gurer’ul Hikem, Mizan’ul Hikmet, c.4, s.147
[14]- Sefinet’ul Bihar, c.1, s.524-525
[15]- Bihar, c.71, s.89
[16]- Çahrdeh Masum, Ammarzade, s.400
[17]- Şerh-i Nehc’ul Belaga, İbn-i Ebil Hadid, c.5, s.252-253
[18]- Bihar, c.96, s.358, Uyun’ul Ahbar, c.1, s.259
[19]- Bihar, c.42, s.239
[20]- Ayan’uş Şia, c.15, s.141, Mecalis’ul Müminın / 117
[21]- Furu-i Kafi, c.6, s.2226
[22]- Bihar, c.17, s.18
[23]- Uyun’ul Ahbar’ur Rıza, c.1, s.13
[24]- Uyun’ul Ahbar’ur Rıza, c.1, s.13-14


more post like this