Allame Murtaza Askeri İle Gadir-i Hum Üzerine Bir Röportaj

Tarih ve mezhepler konusunda İslam dünyasının en önemli araştırmacı yazarlarından olan ve bu uğurda düzinelerce kitap telif eden Allame Seyyid Murtaza Askeri ile Gadir-i Hum üzerine yapılan röportajı sunuyoruz. Röportajda kendisine sorulan sorulardan bazıları şöyle:

“Gadir-i Hum olayı”ndan bahseder misiniz? Neden bu olay Cuhfe’de gerçekleşti? / Neden Hz. Ali (a.s) Sakife’de ve ondan sonra Gadir olayıyla delil getirmemiştir? / Hz. Ali (a.s)’ın Gadir olayıyla ilk olarak nerede delil getirdiğini açıklar mısınız? / Hem Sünni ve hem de Şiilere göre hangi ayetler Gadir-i Hum olayı hakkında nazil olmuştur? / Gadir-i Hum olayının unutulması için ne gibi eylemler yapılmıştır? / Sizce Gadir-i Hum’a muhalif akımlar ve onların çalışmaları nelerdir?

— Her şeyden önce değerli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz. Lütfen bize “Gadir-i Hum olayı”ndan bahseder misiniz? Neden bu olay Cuhfe’de gerçekleşti?

— Bismillahirrahmanirrahim.*

“Ey elçi, Rabb’inden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini duyurmamış olumun. Allah seni insanlardan korur.”(Mâide, 67)

Sünni ve Şii müfessirler bu ayetin Gadir-i Hum’da Hz. Ali (a.s) hakkında indiğini vurgulamışlardır. Olayı anlatmadan önce şu noktayı hatırlatmam gerekiyor. Resulullah’a (s.a.a) iki türlü vahiy iniyordu. Biri Kur’an vahyi, diğeri ise Kur’an’a ait olmayan vahiy.

Kur’an’la ilgili vahiy, lafız ve manası Allah Teala tarafından Resulullah’a (s.a.a) inen Kur’an-ı Kerim’in ayet ve sureleridir. Kur’an’a ait olmayan vahiy ise manası Resulullah’a (s.a.a) Allah Teâlâ tarafından inen, Resulullah (s.a.a)’ın kendi lafızlarıyla beyan ettiği vahiydir. Örneğin, namazın rekâtlarının sayısı, namazın kılınış şekli ve Kur’an-ı Kerim’de olmayıp Resulullah (s.a.a)’ın beyan ettiği diğer hükümler gibi.

Nazil olan her ayetin manası Resulullah’a (s.a.a) vahyoluyordu. Dolayısıyla Allah Teâlâ buyuruyor ki:”Sana da bu zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın.”(Nahl, 44)

Resulullah (s.a.a) kendisinden bir şey söylemiyordu. “O, havadan konuşmaz, o (konuştukları) kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.”(Necm, 3-4)

Resulullah (s.a.a), kendisine Kur’an vahyi dışında gelen hükümlerin beyanını bazen biraz bekletirdi. Resulullah (s.a.a)’ın evlatlığı Zeyd’in boşadığı eşi Zeyneb’in hikâyesi gibi. Zeyd onu boşadıktan sonra Allah Teâlâ Resulüne onunla evlenmesini emretti, Ancak insanlar, kendi evlatlığının eşiyle evlendiğini söylememeleri için bu buyruğu vahiy ininceye kadar geciktirdi. Vahiy indikten sonra Resulullah (s.a.a) derhal Zeyneb’in evine gitti.

Gadir-i Hum olayında da böyle oldu. İlk önce Arefe günü Resul-i Ekrem (s.a.a)’a Kur’an vahyi olmayan bir vahiy inerek obüyük toplantıda (Veda haccında) Ali’yi kendi yerine atamasını bildirdi. Fakat Resulullah (s.a.a)’ın insanların, “Peygamber kendisin den sonra hilafete amcası oğlunu atadı” demelerinden çekinerek bu buyruğu insanlara duyurmayı geciktirdi. Nihayet hacılar Cuhfe’ye ulaştılar. Cuhfe hacıların birbirlerinden ayrılacakları ve o büyük kalabalığın dağılacağı bir bölgeydi. Tam orada Resulullah’a (s.a.a) Kur’an vahyi inerek bu ayeti getirdi: “Ey elçi, Rabb’inden – Arefe’de- sana indirileni (Cuhfe’de insanlara) duyur.”

Resul-i Ekrem (s.a.a) derhal devesinden inerek ileride olanların geri dönmelerini ve geride kalanların ise kendilerini ulaştırmalarını emretti. Öğleye doğruydu ve hava sıcaktı. Gadir isminde bir su birikintisinin başında develerin kuşam malzemelerinden bir minber yaptılar. Resul-i Ekrem (s.a.a) namazdan sonra o minbere çıkarak bir hutbe okuyup Allah Teâlâ’nın hükümlerini doğru tebliğ ettiğine dair oradaki insanlardan ikrar aldıktan sonra onlara şöyle buyurdu:

“Acaba ben müminlere kendi nefislerinden evla değil miyim?” Oradakiler, “evet” dediler.

Sonra Ali’nin elini tutarak ikisinin de koltuğunun altının beyazlığı gözükecek şekilde yukarı kaldırdı ve oradaki herkes Ali’yi gördü, sonra da buyurdu ki:

“Allah’ım! Ben kimin mevlasıysam bu Ali’de onun mevlasıdır. Allah’ım! Onu seveni sev, ona yardım edene yardım et.”

Resul-i Ekrem (s.a.a) dokuz katla başına sardığı taç hükmü tanıyan “Sehab” ismindeki siyah imamesini o gün Hz. Ali (a.s)’ın başına sardı. Kabilelerin temsilcileri Resulullah (s.a.a)’ın huzuruna geldiğinde o hazret bu sarığı sarar, onları öyle karşılardı. Mekke’nin fethinde de bu imameyi başına sarmıştı. Günümüzde Resulullah (s.a.a)’ın soyundan gelen seyidlerin sardığı siyah imame de o hazretten miras kalmıştır.

İkinci halife (Ömer) bu atamadan dolayı Hz. Ali’yi (a.s) tebrik ederek:

“Ne mutlu sana, ne mutlu sana ey Ali! Bu gün benim ve bütün mümin erkek ve kadınların velisi oldun” dedi.

Sorunun ikinci bölümünün cevabına gelince: Bildiğiniz gibi Resulullah’ı (s.a.a) hayatı boyunca, kendisinden sonra yerine Hz. Ali (a.s)’ın geçeceğini defalarca hatırlatmıştır. Fakat bunlardan hiç biri Cuhfe’deki özelliğe sahip değildi. Örneğin ilk kez bisetin üçüncü yılında Resulullah’a (s.a.a)”En yakın akrabalarını uyar” ayeti nazil olunca o hazret Abdulmuttalib oğullarını davet ederek onlara “Bu konuda hanginiz bana biat edecek tâ ki benim kardeşim, vasim ve mirasçım olsun…”buyurdu.

O zaman yaş bakımından onların en küçüğü olan Ali’den başka kimse kabul etmedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) da onun hakkında şöyle buyurdu:

“Bu benim kardeşim, vasim ve mirasçımdır. Allah’ı dinleyin ve ona itaat edin.”

Resulullah (s.a.a)’ın bu hareketi onların birçoğuna ağır geldi. Toplantıdan çıkarken alaylı bir şekilde Ebutalib’e şöyle dediler:

“Kardeşinin oğlu sana oğluna itaat etmeni emrediyor!!”

Tebuk gazvesinde de Sahih-i Buhari’de geçtiği gibi Resulullah (s.a.a) Ali’yi Medine’de kendi yerine bıraktığında şöyle buyurdu:

“Bana nispet Harun’un Musa’ya menzilesinde olmak istemez misin? Fakat benden sonra Peygamber yoktur.”

Ve hepsi sınırlı topluluklar olan diğer yerler. Büyük bir topluluğun olduğu -o da çeşitli noktalardan- tek yer Zilhacce’nin on sekizinde Cuhfe’ydi. Tarihçiler o yıl veda haccına gidenlerin sayısını yetmiş binden yüz kırk bine kadar belirtmişlerdir.

Tevrat’ta geçtiği üzere Resulullah (s.a.a)’ın bunun hareketinin bir benzerini de Hz. Musa (a.s) Yuşa b. Nun hakkında yapmış, Allah’ın emriyle insanların içinde onu kendisinin halifesi tanıtmış, İsrailoğulları’ndan ona itaat etmelerini, onu kendisinin vasisi ve halifesi bilmelerini istemiştir.

Resulullah (s.a.a) da hem Sahih-i Müslim ve hem Müsned-i Ahmed’de geçtiği gibi o gün okuduğu bir hutbede şöyle buyurmuştur:

“Ben sizin aranızda iki ağır emanet bırakıyorum. Biri Allah’ın kitabı, diğeri itretim, Ehl-i Beytim. Bu ikisine sımsıkı sarıldığınız müddetçe dalalete düşmezsiniz.”

Başka bir rivayette o hazretin şöyle buyurduğu geçer:

“Doğrusu Latif ve Habir -olan Allah- bu ikisinin havuzun başında bana ulaşıncaya kadar birbirlerinden ayrılmayacaklarını haber vermiştir.”

Bütün bunlar Gadir olayının sadece Resulullah’a (s.a.a) halife tayin etmek için olduğunu ortaya koymaktadır.

—Neden Hz. Ali (a.s) Sakife’de ve ondan sonra Gadir olayıyla delil getirmemiştir?

Sakife’nin teşkili ve Hz. Ali (a.s)’ın bulunduğu konumun şartlarını inceleyecek olursanız Hz. Ali (a.s)’ın Sakife’ye ihticac etmek için gelmediğini göreceksiniz. Hadis ve tarih kitaplarında geçtiği üzere Resulullah (s.a.a) Pazartesi günü vefat etti. Hz. Ali (a.s) dört kişiyle birlikte -Resulullah’m amcası Abbas ve oğullarından biri, Resulullah (s.a.a)’ın azad ettiği kölelerinden biri ve ensardan bir kişi- Peygamber efendimize gusül verip kefenlemekle meşguldü.

Tam o sırada Ensar Sa’d b. İbade’yi Resulullah (s.a.a)’ın yerine oturtmak için Sakife’de (Sakife, aşiretin şeyhine ait aşiretin toplandığı yerdi) toplanmıştı. Acaba Sa’d b. îbade hakkında Peygamber efendimizden bir tavsiye duyulmuş muydu? Onun bir fazileti var mıydı? Yoksa sırf kabile reisi olduğu, aşiret yaşamına uygun olarak ve Arap yarımadasındaki bir kabile Resul-i Ekrem’in (s.a.a) ölümünden sonra hilafete kendilerinden bir kişinin geçmesini istedikleri için miydi? Bu haber muhacirlere ulaşınca onlar da Sakife’de toplandılar. Oysa hala Resulullah’ın (s.a.a.) cenazesi kaldırılmamış ve diğerleri o hazrete gusül vermekle meşgullerdi.

Resulullah’ın (s.a.a.) amcası Abbas, o hazretin guslüyle meşgulken Ali’ye (a.s) şu öneride bulundu:

“Ey kardeşimin oğlu! Uzat elini sana biat edeyim de diğerleri Resulullah (s.a.a)’ın amcası onun amcası oğluna biat etti desinler; )öyle olursa hatta iki kişi bile sana karşı çıkmaz.”

Fakat Hz. Ali (a.s) kabul etmeyerek “Biz Resulullah’ın cenazesini defnetmekle meşgulüz” cevabını verdi!

Hilafet konusunda Muhacirle Ensarın tartışmaları uzadı. Muhacirler, “Biz Kureyş’ten olup Resulullah (s.a.a)’ın akrabalarıyız. Araplar hilafete kendi akrabaları dışında birisinin geçmesini kabul etmezler.” “Avs” ve “Hazrec”in eski ihtilaflarından dolayı hükümetin rakiplerinin eline geçmesinden korkan ensardan bazıları muhacirlerle elbirliği yaptılar. Ve sonuçta Sakife’de toplananların çoğu Ebubekr’e biat etti.

Peygamber efendimizin gözlerini dünyaya kapadığı Pazartesi günü işi bitirdiler. Ve ondan sonra Ebubekir için biat almaya başladılar. Sonraki gün de Ebubekr’i o gün hükümet konağı konumunda olan Resulullah (s.a.a)’ın mescidine getirdiler. Ebubekir orada bir hutbe okudu ve namaz kıldı. Bütün bunlar vuku bulurken Hz. Ali (a.s) Resulullah’ın cenazesini defnetmekle meşguldü. Çünkü Resulullah’a gusül verildikten sonra Müslümanlar’ın beşer beşer veya onar onar gelerek o hazrete evinde namaz kılmaları kararlaştırıldı. O sırada Hz. Ali (a.s) onları karşılıyor, kılavuzluk ediyordu. Bu iş Pazartesinden Çarşambaya kadar devam etti. Çarşamba gecesi de Resulullah’ı (s.a.a) toprağa verdiler. Resul-i Ekrem’i (s.a.a) toprağa verme töreni bitince o hazretin Hz. Ali’ye (a,s) Beni kefenleyip defnettikten sonra evimdeki Kur’an’ı toplamadıkça omuzundaki ridayı alma”buyruğu gereğince Hz. Ali (a.s) Kur’an’ı toplamakla meşgul oldu. Bu Kur’an tefsiriyle birlikte tahta, deri, koyun kemiği vb. üzerine yazılmıştı. Hz. Ali (a.s) onların hepsini topladıktan sonra mescide götürdü.

Ama ne yazık ki Peygamber efendimizin (s.a.a) emriyle Hz. Ali (a.s)’ın topladığı o Kur’an’ı kabul etmediler. Hz. Ali de (a.s) o Kur’an’ı geri götürerek” Artık onu görmeyeceksiniz!” buyurdu. Bu Kur’an’ı İmam Mehdi (a.s) Kufe mescidinden dışarı çıkarıp, Müslümanlara İslam hükümlerini ona dayanarak öğretecektir. O Kur’an elimizde bulunan bu Kur’an’ın aynısıdır; fakat onda ayetlerin tefsir ve açıklaması da vardır.

Dolayısıyla, Sakife olayı ve Ebubekir hilafete seçildiğinde, hatta ondan iki gün sonrasına kadar Hz. Ali (a.s)’m Resulullah (s.a.a)’ın cenazesine gusül verip defnetmekle meşgul olduğunu, onlara karşı Gadir olayıyla delil getirebilmesi için onların toplantılarının hiç birinde bulunmadığını görüyoruz.

—Hz. Ali (a.s)’ın Gadir olayıyla ilk olarak nerede delil getirdiğini açıklar mısınız?

Gadir-i hum olayı bütün insanlar arasında ilk olarak Hz. Ali (a.s)’ın kendi hilafeti döneminde söz konusu edildi. Çünkü o zamana kadar Gadir-i hum olayını söz konusu etmeyi gerekli görecek bir ortam oluşmadı.

Çünkü Ebubekir vasiyetnamesinde hilafete kendisinden sonra Ömer’i atamıştı. Ebubekir’in ölümünden sonrao vasiyetnamesini halka okudular. Halk da Ömer’e biat etti. Ömer’den sonra da altı kişilik şura olayı meydana getirildi. Onlardan biri de Ali’ydi (a.s); bu şuranın sonucu da zaten malumunuzdur. Nihayet o hazretin kendi hilafet dönemi gelip çattı; olay geniş bir şekilde “el-Gadir” kitabında beyan edilmiştir.

Bir gün Hz. Ali (a.s) Kufe mescidinde minberde “Kim Gadir hadisini duymuşsa söylesin” buyurdu. Birkaç kişi ayağa kalkarak Gadir-i Hum’da geçenleri anlattılar. Genel olarak halk arasında hiç çekinilmeden Hz. Ali (a.s)’ın faziletleri ilk olarak burada söyleniyor, Gadir olayından bahsediliyor ve insanlar duyuyorlardı. Bugüne kadar Gadir hakkında bize o duyulanlar kalmıştır.

Gadir-i Hum’da insanların “mevla” kelimesinden anladıkları neydi? Acaba Resulullah (s.a.a)’den sonra hilafet ve toplumun önderliğini mi, yoksa o hazreti sevmeyi mi anladılar?

Eğer ortada hiçbir şey olmasaydı “mevla” kelimesinin ne anlama geldiği tartışılabilirdi. Genelde yanlış bir anlayışa sahip olan insanlar böyle yaparlar. Fakat Resulullah (s.a.a)’ın bu cümleleri buyurduğu zaman zarfında, önce o bölgede büyük bir topluluk oluşturup bir hutbe okuyarak insanlardan “Ben size kendi canlarınızdan daha evla değil miyim?” şeklinde ikrar aldıktan sonra halka Ali’yi (a.s) tanıtıyor:

“Ben kimin mevlasıysam bu Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım! Onu seveni sev, ona yardım edene yardım et, onu alçaltmak isteyeni alçalt.”

Sahabeden biri olan ve dili Arapça olan ikinci halife bu seçimi şöyle tebrik ediyor:

“Ne mutlu sana ey Ali! Bugün benim ve bütün mümin erkek ve kadınların mevlası oldun.”

Ve bazı müfessirlere göre”Bugün size dininizi tamamladım” ayeti de bu atamadan sonra inmiştir. Bütün bunları ve o gün yapılan diğer işleri bir arada inceleyecek olursak kesinlikle Resulullah (s.a.a)’ın Gadir olayında kendisinden sonraki halifeyi tayin etmekten başka amacı olmadığı ve bu cümlelerdeki “mevla” kelimesinin velayet ve İslam toplumunun önderliğinde başka bir anlamı olmadığı sonucuna varırız.

—Hem Sünni ve hem de Şiilere göre hangi ayetler Gadir-i Hum olayı hakkında nazil olmuştur?

“Ey elçi, Rabb’inden sana indirileni duyur…”ayetinin Gadir-i Hum olayıyla ilgili olduğunda ittifak vardır. “Hakim” gibi bazı Ehl-i sünnet bilginleri” Bugün size dininizi tamamladım” ayetinin de Gadir-i Hum’la ilgili olduğunu söylemişlerdir.

—Acaba Gadir-i Hum’la ilgili telif etmiş olduğunuz bir eser var mı?

“Mualim-ul Medreseteyn” kitabının birinci cildinde Hz. Ali (a.s)’ın hilafete atanmasıyla ilgili hadislerini kaydetmiş ve Gadir-i Hum olayını da geniş bir şekilde ele almış bulunmaktayım.

—Gadir-i Hum olayının unutulması için ne gibi eylemler yapılmıştır?

Bence, Resulullah (s.a.a)’ın vefatından sonra, yetmiş yıllık hilafet mektebinin sürecinde sürekli Gadir-i Hum’dan bahsedilmemesine ve Müslümanların o gün olup bitenleri bilmemelerine çalışılmıştır. Çünkü Gadir-i Hum sadece tarihi bir olay değildi, Gadir olayı Resulullah (s.a.a)’den sonra Hz. Ali (a.s)’ın ve ondan sonra da evlatlarının hilafete tayiniydi. Dolayısıyla insanların Gadir’i bilmemeleri veya olduğu gibi anlamayıp saptırılmış bir şekilde algılamaları için çalışılması çok doğaldır.

—Sizce Gadir-i Hum’a muhalif cereyanlar ve onların çalışmaları nelerdir?

Meselenin aslını doğru bir şekilde inceleyecek olursak Gadir’le muhalefetin bugün mukaddes İran İslam Cumhuriyeti’yle muhalefette kendisini gösterdiğine tanık oluyoruz; Vahhabilik işte bunlardan biridir.

Bence Hristiyanlık, Haçlı seferlerinde Müslümanlara karşı bir ilerleme kaydedemeyince bize karşı bir kültürel savaş başlatmayı planladı ve ne yazık ki bu kültürel savaşta biz gafildik. İş öyle bir hadde ulaştı ki İslam dinini toplumdan alıp evlerin ve kütüphanelerin köşesine götürebildiler ve biz İslam ve Kur’an düzeni isminde bir düzene sahip olamadık.

Elbette bu sömürü hareketi karşısında Şeyh Fadlullahlar, Nevvab Sefeviler gibi birçok âlimler kıyam etmiş ve bu son zamanlarda hareket ve kıyamları yönlendirmişlerdir. Fakat geçmişlerin tecrübelerinden iyi bir şekilde yararlanıp bir kıyamı maksada ulaştırıp İslam hükümeti kurmayı başarabilen tek kişi İmam Humeyni’ydi (r.a).

Ve şüphesiz bu kıyama Allah Teala yardım ediyordu. Bu kıyam İran’da yüzde yüz İslami bir düzen kurdu. Doğal olarak bu düzende vazifesini yerine getirmeyen iş başındaki bazı sorumlular da vardır. Fakat bu düzenin kendisi tam anlamıyla İslami bir düzendir. İslami Şura meclisindeki onaylanan ve gözetici şura fakihlerinin denetiminden geçen kanunlar İslam’ın kanunlarıdır.

İlk günden İsrail’in meşru olmadığını ilan eden ve Siyonizm’le mücadeleyi ülkü edinen bu düzen Filistin’i savundu, dört bin Amerikalı müsteşarı dışarı döktü, ülkeden fesat merkezlerini ve kayıtsızlıkları temizledi. Dünyayı sömürenlerin çıkarlarını tehlikeye düşürdü. Bütün dunlardan daha önemlisi, Mısır, Cezayir, Türkiye ve diğer noktalardaki Müslümanların üzerinde bıraktığı etkidir. Doğal olarak bu düzenin düşmanları onunla savaşa geçecekler, bu mukaddes düzeni ortadan kaldırmaya çalışacaklardır, İran’a karşı Irak savaşı, Fars körfezindeki Şeyhleri İran’a karşı kışkırtmak, Pakistan ve İran’da Şiilere karşı Vahhabilerin desteklenmesi ve… Bütün bunlar bu İslami düzeni ortadan kaldırmak içindir.

Elbette Müslümanlar uyanmaktalar ve düşmanlara alet olarak İslam cumhuriyeti düzeni karşısında durmamaları gerektiğini ilmekteler. Mevcut tefrika ve sürtüşmelerin yerini İslami vahdeti n almasını temenni ederim.

—Siz bir araştırmacı olarak Gadir-i Hum hakkında hangi konuları incelenmeye değer görüyorsunuz?

Bence Gadir-i Hum meselesi yeteri kadar incelenmiş, değerli araştırmacılar büyük zahmetler çekmişlerdir. Siz her ne kadar da calışsanız Allame Emini’nin “el-Gadir”de ve Mir Hamid Hüseyn’in “Abakat”ta ve … yaptıklarından fazlasını sunamazsınız.

Ancak bugün yapılması gereken bu araştırmaların halkın anlayabileceği bir dille onlara sunulmasıdır. Dergilerimiz açık ve herkesin anlayabileceği bir dille ilmi makaleler, hikâyeler vs. şeklinde bu büyük kaynaklardan yararlanarak dinin gerçeklerini sergilemelidirler. Bugün televizyon Gadir-i Hum’u tanıtmak için bire bir vesile olabilir. Dizi filmler ve sinema filmleri yapılarak bu yolla insanlarımız aydınlatılabilir. Elbette saptırılmaması için bu iş ulemadan en az beş kişinin denetimi altında yapılmalıdır. Bu, hem tarihi ve hem de itikadi bir konu olduğu için İslam bilginlerinin denetimi gereklidir. Ben Gadir-i Hum’u ihya ve anma programının sorumlularına da, önemli olan sunulan içeriğin doğru, kolay ve herkesin anlayabileceği bir şekilde olmasıdır dedim. Kargaşa çıkarmak, slogan atmak işi ileri götürmez.

—Şia mektebini savunmada sizin birçok eserleriniz ve incelemeleriniz var. Şia mektebini savunma alanında yaptığınız en son araştırma nedir? Mümkünse bunu açıklar mısınız?

Şia’ya yapılan eleştirilerden birisi, Kur’an-ı Kerim’in nasıl toplandığı ve nihayet uydurma rivayetlerin Şia’ya nispet verdiği Kur’an-ı Kerim’in tahrif edildiğidir. Kur’an-ı Kerim’in Resulullah (s.a.a)’ın kendi zamanında mı, yoksa Ebubekir veya Osman’ın zamanında mı toplandığı sürekli söz konusu edilmiştir. Ben şimdiye kadar bu alanda iki cilt kitap yazmış bulunmaktayım. Bunun “Kur’an-ı Kerim ve İki Mektebin Rivayetleri” adı altındaki üçüncü cildinin telifinde de şimdi çalışıyorum.

Bu kitabın birinci cildi, Ehl- i Sünnet mektebinden Kur’an-ı Kerim hakkında nakledilen rivayetleri içermektedir. İkinci cildi, Kur’an-ı Kerim hakkında Ehl-i Beyt mektebinin naklettiği rivayetlerdir. Bu ciltte, elimizdeki Kur’an-ı Kerim’in Allah Teâlâ’nın toplayarak Resul-i Ekrem’in (s.a.a) göğsüne yerleştirdiği (“Onu (senin kalbinde) toplamak ve (sana) okutmak bize düşer”-Kıyamet, 17-) ve o hazretin bize ulaştırdığı Kur’an’ın aynısı olduğunu ispatladık.

Resulullah (s.a.a)’ın döneminde yüzlerce kişi Kur’an-ı Kerim’i yazıyor veya ezberliyorlardı. Elbette o zaman yazılan bu Kur’an’larla birlikte tefsir ve açıklamaları da yazılıyordu. Ebubekir’in döneminde tefsirinden ayrı bir Kur’an yazmaya başladılar. Bu Kur’an Ömer’in döneminde tamamlanarak Ömer’in kızı Hafsa’nın yanına bırakıldı. Osman’ın döneminde o Kur’an’ı getirerek onun üzerinden yedi nüsha çıkardılar ve yazılan diğer Kur’an’ları ortadan kaldırdılar.

Dolayısıyla, Şia’ya göre elimizdeki Kur’an Resulullah’a (s.a.a) nazil olan Kur’an’ın aynısı olup hiçbir tahrife maruz kalmamıştır.

— Rahatsız olmanıza rağmen yolculuğunuzun eşiğinde değerli vaktinizin bir bölümünü bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Gördüğünüz gibi, Hz. İsa’nın bu maidenin inişinizi bayram olmasını istemesinin sebebi sürekli, dindar toplumun izzet ve övünç kaynağı, habl-ul metin ve vahdet noktası olmasıdır. Öyle bir vahdet ki Peygamber’in (s.a.a) bisetinin nedenlerinden birisini teşkil etmektedir. Onun bayram sayılmasının nedeni de bu doğrultuda İslam toplumu ilahi imamet ve vasilik sofrasını koruması ve onu ihtilaflarının halli için merkez noktası olarak kabul etmeleridir. İmam Muhammed Bâkır’ın (a.s)”İslam hükümleri arasında hiçbir şey Gadir-i Humdaki velayet kadar önemli sayılmamıştır” şeklindeki sözünün sırrı da budur.[1]

( Ehl-i Beyt Mesajı dergisi’nden alınmıuştır, Sayı 21, 1999)

* İslam Tarihi ve İmamet konularının faal değerli araştırmacılarından Allame Murtaza Askeri (r.a) “İki Mektebin Öğretileri”, “Yüz Elli Uydurma Sahabe”, “Abdullah b. Seba”, “Ayşe” kitaplarının yazarı ve aynı zamanda Usul-u Din üniversitesinin kurucu. Kendisi ile bu röportajı hac seferi sırasında yaptık.

ABNA.İR

________________________________________

[1] – Usul-u Kafi, c.2, s.2l. Deaim-ulİslam bahsi, 8. hadis.

 


more post like this