İslam kaynakları

    1. home

    2. article

    3. Ayetullah Kemal Haydari’den Sekaleyn Hadisi Dersleri (10)

    Ayetullah Kemal Haydari’den Sekaleyn Hadisi Dersleri (10)

    Ayetullah Kemal Haydari’den Sekaleyn Hadisi Dersleri (10)
    Rate this post

     

    Ayetullah Kemal Haydari’den Sekaleyn Hadisi Dersleri (10)

    – Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla, Hamd Allah’a özgüdür. En temiz selat ve selamlar habibimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.a), tertemiz Âl’ine olsun.

     

    Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Değerli izleyicilerimize Allah-u Teala’dan esenlik diliyoruz. ‘Mehdilik Meselesi’ programının yeni bir bölümünde tekrar sizinle karşı karşıyayız. Bugün programı dostum Doktor Salim Cari’nin yerine ben sunacağım. Siz değerli dostlar Ayetullah Seyyid Kemal Haydari Bey’in araştırmalarını takip ediyorsunuz.

    ‘Sened ve Delalet Açısından Sekaleyn Hadisi’ konusunun onuncu kısmında birlikteyiz. Programımızı teberrük olsun diye Şeyh Numan’ın el-Ğaybet adlı eserinde geçen şu hadisle açıyorum. Fudayl İbn Yesar’dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir:

    İmam Sadık’a (a.s) Allah-u Teala’nın ‘Her insan topluluğunu önderleri ile birlikte çağıracağımız o günde’ buyruğu hakkında sordum. İmam (a.s) cevaben şöyle buyurdular: Ey Fudayl! İmamını tanı! İmamını tanıyınca şu işin (zuhurun) erken gerçekleşmesi veya çok gecikmesi sana zarar vermez.

    İmam (a.s) şöyle buyurmaktadır: İmamını tanıyıp da İmam’ın zuhurundan önce vefat eden kimse O’nun ordusunda oturan kimse gibidir. Hayır, hayır! İmam’ın (a.s) sancağının altında bulunan kimse mesabesindedir. Ravi der ki; ashabımızdan birisi İmam’ın (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: İmamını tanıyıp da İmam’ın zuhurundan önce vefat eden kimse Hz. Resulullah (s.a.a) ile birlikte bulunan kimse gibidir.

    Sizin adınıza Seyyid Kemal Haydari Bey’i selamlıyoruz.

    – Hoş bulduk.

    – Efendim, bu incelemeler ve araştırmalar vesilesiyle zamanının İmamını tanımaya çalışan değerli müminlere yardımcı olması ve önceki programlarda sunduğunuz bilgilerle bu akşam sunacağınız veriler arasında bağ kurabilmeleri için kısa bir özet sunmanızı sizden istirham ediyoruz, buyurunuz.

    – Koğulmuş şeytandan Allah’a sığınır ve Rahman Rahim olan Allah’ın yardımıyla programımıza başlarım. Salat ve selam Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.a) ve tertemiz Âl’ine olsun.

    Bizler Sekaleyn hadisini ele alıyoruz. Elimizdeki mevcut naslara göre Sekaleyn hadisinin iki varyantı olduğunu söylemenin mümkün olduğunu belirtmiştik. Hadisin ilk varyantı mütevatir olarak onlarca sahabi tarafından nakledilmiştir.

    Bu varyantın ifadeleri şöyledir: ‘Aranızda Allah’ın Kitabı’nı ve İtretim olan Ehl-i Beyt’imi bırakıyorum.’ Hiçbir kimse bu varyantın geliş kanallarının sahihliği hakkında ileri geri söz söyleyemez, böyle bir hakka sahip değildir. Ancak son derece üzüntü vericidir ki hadisin bu varyantının devre dışı bırakılması, ‘Aranızda sımsıkı tutunduğunuz müddetçe asla sapmayacağınız iki şey bırakıyorum: Allah’ın Kitabı ve

    Sünnet’im’ şeklindeki diğer varyantla değiştirilmesi, şeriatın bu yeni varyantı vazettiği şeklindeki önyargılı gayretleri kapsayan programlarla karşılaşıyoruz. Bizler ise bu noktadan hareketle Sekaleyn hadisinin bu ikinci varyantını nakleden metinlerin isnad zincirini incelemeye başlamıştık. Allah-u Teala’ya hamdüsenalar olsun ki bu programın önceki bölümlerinde bu varyantın üç tane isnad zincirini inceledik. Bu incelemeler sonucunda hadis metinlerinin isnad zincirlerinde, yalancı, hadis uyduran, üstelik de yalanın direklerinden sayılan ve terk edilmiş (metruk) kabul edilen bir ravinin bulunduğu açığa çıkmıştı.

    En son olarak da üçüncü varyantta gelip durmuştuk. Sekaleyn hadisinin üçüncü varyantı ile isnadında İsmail İbn Ebu Üveys’in bulunduğu ikinci varyantının üçüncü kanalını birbirine karıştırmamak gerekmektedir. İsnad zincirinde bulunan İsmail İbn Ebu Üveys hakkındaki değerlendirmeleri hatırlamak gerekirse İbn Hacer el-Askalani şöyle demekteydi: “ed-Duafa adlı eserinde Dulabi şöyle demektedir: Nadr İbn Seleme el-Mervezi’nin

    ‘İbn Ebu Üveys aşırı derecede yalan söyler’ dediğini işittim.” (1) Nadr, İsmail’in bazen yanılıp bazen yalan söyleyen bir şahıs olduğunu belirtmiyor. Çokça yalan söylediğini kaydediyor. Hatta İsmail İbn Ebu Üveys’in ‘Ben, Medine ehli kendi aralarında bir konuda ihtilafa düştüklerinde onlar için hadis uydururum’ şeklindeki sözlerini de okumuştuk.

    (2) Bu ifadeler, İsmail’in insanlar gruplaştıklarında onları memnun etmek amacıyla hadis uydurduğunu ve bunun karşısında maddi menfaat sağladığını ortaya koymaktadır. Öyleyse Sekaleyn hadisinin ikinci varyantının üçüncü tarikinde çokça yalan söyleyen ve hadis uydurduğunu itiraf eden İsmail İbn Ebu Üveys bulunmaktadır.

    Sonuç itibariyle sened açısından ve cerh ve tadil ilmi gereğince işaret ettiğimiz bu üç isnadın ihticac edilmeye elverişli olmadığı açığa çıkmaktadır.

    – Seyyidim, bilginler bu tür zayıf hadislerin sahih sayılabilmesi için ne tür çabalar ortaya koymuşlardır? Başka bir şekilde söyleyecek olursak bilginlerin ortaya koymuş oldukları kaideler ışığında hadisi sahih kılmak için belirli yollar ortaya koyulmuş mudur? Sahih kılma çabası bu rivayete nasıl uygulanmıştır?

    – Aslında geçen isnad zinciri veya geçen iki kanal için senedin sahih sayılabilmesi noktasında çalışmalar ve çabalamalar söz konusu değildir.

    Ancak isnad zincirinde İsmail İbn Ebu Üveys’in bulunduğu bu üçüncü kanalın sahih olduğunu gösterme sadedinde bazı çabalar söz konusudur. Hadisin sahih olduğuna ilişkin açıklamalara geçmeden önce son derece önemli bir noktaya işaret etmek istiyorum. Bu da Emevî din anlayışının Ehl-i Beyt’e ilişkin tutumuyla ilişkilidir.

    Ehl-i Beyt’in fazilet ve menkıbeleriyle bağlantılı ne kadar rivayet ve ifade olsa Emevî din anlayışı hemen bu rivayetin isnad zincirinin zayıf, hatta uydurma olduğunu gösterme uğraşısı içine girer. Değerli izleyiciler, Şeyh İbn Teymiyye’nin sahih isnad zincirine sahip rivayetler hakkındaki ‘ilim ve marifet ehli bu rivayetin uydurma olduğu konusunda ittifak etmiştir’ şeklinde düştüğü kayıtları hatırlayacaklardır.

    Zira o rivayet, Ali (a.s) ile, Ehl-i Beyt (a.s) ile bağlantılıdır. Aksi de söz konusudur. Nerede Ehl-i Beyt’in faziletini küçülten bir rivayet söz konusu olsa bütün çabalarıyla bu rivayetin sahih olduğunu ispat etmeye çalışırlar. Rivayetin cerh ve tadil kurallarına göre kanıt olarak kullanılması mümkün olmayan zayıf bir hadis olması da önemli değildir. Bu tür bir tavra kitaplarda, özellikle de çağdaş âlimlerin eserlerinde sıkça rastlarız.

    İşte bu akşam çağdaş bir âlimin ifadelerini irdelemek istiyorum. Bu bilgin ilmi sorumluluk bilinciyle hareket ettiğini iddia etmektedir. Geniş bir sahada çokça tahkik kaleme almıştır. Bu şahıs Allame Şuayb el-Arnavut’tur.

    Allame Şuayb Arnavut’un pek çok teklife imza attığını biliyorsunuz. Cerh ve tadil sahasında bir otorite olarak kabul edilmektedir. İnşallah bu sözlerimi, özellikle de bu meseledeki açıklamalarımı Şeyh’le bağı bulunan kişiler kendilerine ulaştırırlar.

    Şeyh Şuayb el-Arnavut Sekaleyn hadisinin ‘Allah’ın Kitab’ı ve İtret’im’ şeklindeki varyantı hakkında şu ifadeleri kullanıyor:

    Bu rivayet ve rivayetin isnadı her ne kadar sahih ve bu hadise dayanmak mümkün ise de ‘Allah’ın Kitabı ve İtret’im Havuz başında bana gelinceye kadar asla birbirlerinden ayrılmayacaklardır’ şeklindeki bölümünü kabul etmek olası değildir, bu bölüm zayıftır. Allame Arnavut, Allah’ın Kitabı ve İtret’im ifadelerini içeren Sekaleyn hadisinin bu bölümünün devre dışı bırakılması için detaylı bir ilmi fasıl açar.

    Öyle ki tahkik erbabı, müracaat ehli ve kaynakları araştırıp tetkik edenler Allame Şuayb el-Arnavut tarafından tahkiki yapılan ‘Müsnedü’l-İmam Ahmed İbn Hanbel’ adlı esere müracaat ettiklerinde Sekaleyn hadisinin ilgili bölümünün devre dışı bırakılması için neredeyse bir risale uzunluğunda açıklamayla karşılaşırlar.

    O, söz konusu eserde şöyle der: “‘Size öyle iki ağır emanet bırakıyorum ki, onlardan birisi diğerinden daha büyüktür. Allah’ın Kitab’ı, gökten yeryüzüne uzatılmış iptir. Diğeri de İtret’im olan Ehl-i Beyt’imdir. Bu ikisi Havuz başında bana gelinceye kadar asla birbirlerinden ayrılmayacaklardır.’ Bu hadis, ‘Bu ikisi Havuz başında bana gelinceye kadar asla birbirlerinden ayrılmayacaklardır.’

    bölümü hariç sahihtir. Söz konusu kısım ise zayıftır. Bu hadis, hepsi de bu bölüme işaret eden yedi veya sekiz kanaldan aktarılmıştır. Ancak bu kanalların bütünü zayıftır. (3)”

    İlkinin isnadında Atıyye İbn Sa’d el-Avfi vardır, zayıftır (4). Gerçi bazı cerh ve tadil bilginleri onu sika saymışsa da Allame Arnavut sürekli onu zayıf sayanlara istinad etmiştir. Örneğin Ebu İsrail el-Mulai onu sika saymıştır. İbn Main, Atiyye’nin salihü’l-hadis(5) olduğunu söyler (6). Atiyye hakkında görüş ayrılığı bulunmasına rağmen Allame onun zayıflığına meyleder.

    Rivayetin ikinci kanalına gelince Allame şöyle der: Bu isnad da zayıftır. Zira İbn Sa’d et-Tabakat adlı eserinde bu isnadı zayıf sayar. İbn Main de bu isnadın zayıf olduğunu söyler. (7)

    Üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci kanalların bütünü zayıftır, der. (8)

    Eserin 175. sayfasında şöyle der: “Onlara -yani Ehl-i Beyt’e- uymanın vacip olduğunu, sözlerinin temel alınması ve buyruklarınca amel edilmesi gerektiğini ve bu ikisine sımsıkı sarılmanın sapmaya engel olacağı şeklinde bir mefhumu ifade eden bu rivayetlerin isnadı zayıftır. Detaylı bir şekilde ortaya koyduğumuz gibi bu rivayetler kanıt olarak kullanılmaya elverişli değildir. (9)”

    Bütün çabası hadisin bu bölümünün devre dışı bırakılmasıdır. Zira hadisin bu bölümünde Kur’an ile Ehl-i Beyt’in Kıyamet gününe kadar birbirinden ayrılamayacağı muhtevası bulunmaktadır. Öyleyse konu bütünüyle Allah’ın Kitabı ve İtret’le bağlantılıdır.

    Değerli izleyicilerin dikkatle dinlemelerini istirham ediyorum. Sekaleyn hadisinin ‘Allah’ın Kitabı ve Sünnet’im’ varyantına vardığında Allame Arnavut ayrı bir telden çalıyor. Bu şahıs ricâl ilminde muhakkik bir bilgindir. Bu varyantın bütün kanallarının ve isnad zincirlerinin zayıf olduğunu pekala bilmektedir.

    ‘Diğeri de İtretim olan Ehl-i Beyt’imdir. Bu ikisi Havuz başında bana gelinceye kadar asla birbirlerinden ayrılmayacaklardır’ rivayetinin geliş kanallarından hiçbirisinde ise hadis uydurucusu yoktur. Ama hafızası zayıf, rivayetleri birbirine karıştıran bir ravi bulunmaktadır. Sekaleyn hadisinin ‘ve İtret’im’ şeklindeki varyantının geliş kanalında ‘ve Sünnet’im’ şeklindeki şeklindekinde söz konusu olan hadis uydurucusu,

    çokça yalan söyleyen veya yalanın direklerinden birisi sayılan hiçbir ravi mevcut değildir. Ancak ilmi sorumluluk duygusuyla hareket ettiğini söyleyen bu şahsın ‘Allah’ın Kitabı ve Sünnet’im’ şeklindeki varyant söz konusu olduğundaki davranış tarzı gerçekten de hayret vericidir. İlmi sorumluluk duygusu, onun Sekaleyn hadisinin ‘ve İtret’im’ varyantı hakkında gösterdiği hassasiyeti ve ilmi tahkiki ‘ve Sünnet’im’ varyantı hakkında da göstermesini gerektirmektedir.

    Allame Arnavut Sünenü’d-Darekutni adlı eserde hadisi rivayet ettikten sonra düştüğü talikte şu ifadeleri kullanmaktadır: Bize Salih İbn Musa et-Talhi, Abdülaziz İbn Rüfey’den o da Ebu Salih’ten, o da Ebu Hüreyre’den rivayet ettiğine o şöyle dedi: Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular: Size benden sonra asla sapmayacağınız geriye iki şey bıraktım: Allah’ın Kitabı ve Sünnet’im. Havuzun başında bana gelinceye kadar asla birbirlerinden ayrılmayacaklardır.

    Hadisi İmam Malik el-Muvatta adlı eserinde Ebu Hureyre’den mürsel olarak rivayet etmiştir. Hakim en-Nişaburi ise bu hadisi İbn Abbas’tan rivayet etmiştir. Hakim en-Nişaburi (c.1, s.93) bu rivayetin isnadının sahih olduğunu söyler (10).

    Malik’in el-Muvatta adlı eserinde geçen rivayetin hiçbir kıymeti yoktur. Hakim’in el-Müstedrek’indeki hadisin isnad zincirinde ise İsmail İbn Ebu Üveys bulunmaktadır. İlk olarak Allame, İbn Abbas’tan rivayet edilen haber hakkında görüşünü ortaya koymamış, sahihlik görüşünü Hakim en-Nisaburi’ye isnad etmiştir. Bu izahı gerektirmeyecek kadar açık bir noktadır. Bizler bu tür bir tavrı çağdaş bilginler arasında çokça görmekteyiz. Bu bilginler ilmi sorumluluk duygusuyla hareket ettiklerini ileri sürmektedirler.

    Bir de ‘Fetava el-Lecneti’d-Daime li’l-Buhusi’l-İlmiyye ve’l-İfta’ adlı esere bakalım. Eseri derleyip, düzenleyen Ahmed İbn Abdürrezzak ed-Düveyş.

    Eserin derleyeni şöyle demektedir: Hz. Resulullah’ın (s.a.a) nasihatleri: Hz. Resulullah’ın (s.a.a.) ümmetine nasihatleri. Hz. Resulullah (s.a.a.) vefat etmeden önce ümmetine hangi nasihatlerde bulundu? Cevap; Hz. Resulullah’ın (s.a.a.) mübarek ömrünün son demlerinde, Veda Haccı’ndaki Arefe Günü’nde şöyle buyurduğu kesindir: Sımsıkı tutundukça sapmayacağınız şeyi size bırakıyorum: Allah’ın Kitabını.

    Diğer rivayette ise Hz. Resulullah (s.a.a.) şöyle buyurmuşlardır: Allah’ın Kitabı ve Sünnet’im. (11)

    Bu fetvanın altına imzasını koyanlar. Abdullah İbn Kaud, Abdullah İbn Kadyan, Abdürrezzak Afifi ve ilmi kurumun lideri olan Abdullah İbn Baz. Bu ilmi kurul, ilmi emanet bilinciyle hareket ettiğini iddia etmektedir. Bunlara göre, Allah’ın Resulü (s.a.a), Allah’ın Kitabını ve Ehl-i Beyt’i olan İtret’ini değil de Allah’ın Kitabı ve Sünnetini vasiyet etmiştir. Bu tür dini kurumların iddia ettiği ilmi sorumluluk örneği herhalde budur.

    Hemen şu soru ortaya çıkıyor: Bu bilginler Hakim en-Nişaburi’nin hadisi zikredip sahih dediğini dile getirmektedirler. Geliniz Allame Muhakkık Şuayb el-Arnavut’un yararlandığı ilmi emanete dikkat edip etmediğini veya ilmi emanete riayet etmekle temayüz ettiği iddia edilen İbn Baz’ın buna ne kadar dikkat ettiğini inceleyelim. Onların adres gösterdiği el-Müstedrek ala’s-Sahiheyn’in söz konusu baskısına bakalım.

    Hakim en-Nişaburi’nin el-Müstedrek ala’s-Sahiheyn ve zeyl bölümündeki ez-Zehebi’nin Talhisü’l-Müstedrek adlı eserinde iki rivayet bulunmaktadır. İlk rivayet Salih İbn Musa et-Talhi’den gelmektedir. Ebu Hüreyre’den rivayette bulunan Salih’in yalanın direklerinden birisi olduğunu görmüştük. Ancak bizler İkrime kanalıyla İbn Abbas’tan rivayet edilen hadisi konu edineceğiz. Bu rivayeti aktaran İsmail İbn Ebu Üveys’tir. Bizler İsmail’in çokça yalan söyleyen ve hadis uyduran bir kişilik olduğunu önceki programlarda belirtmiştik.

    İsmail diyor ki; Babamın bana Sevr İbn Yezid ed-Dili’den, o İkrime’den, o da İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre Hz. Resulullah (s.a.a.) Veda Haccı’nda insanlara şöyle hitap etti: Şeytan artık kendisine ibadet edilmesinden ümitsizliğe düşmüştür. …Aranızda sımsıkı sarılıp tutundukça asla sapıtmayacağınız şey/ler/i bırakıyorum: Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin Sünneti.

    Benim sorum şu: Hakim en-Nişaburi’nin bu haberin isnadının sahih olduğuna dair notu nerede geçmektedir? Sizler pekala biliyorsunuz ki Hakim en-Nişaburi bir hadisi aktardıktan sonra onun sahih olduğuna inanıyorsa ‘Bu hadis Buhari ve Müslim’in, ya da Şeyheyn’in şartlarına göre sahihtir’ ifadelerini kullanır.

    Hakim en-Nişaburi hadis geçtikten sonra bir not düşmemişse onun rivayetin sıhhatine inandığı noktasında sıkıntı var demektir. Kaldı ki Hakim’in kendisi hadisin zeylinde şu notu düşer: Bu hutbede Sünnet’e sımsıkı sarılıp tutunma olgusunun zikredilmiş olması gariptir… Zehebi de buna dair bir not düşmez. (12)

    Allame Arnavut olayına tekrar geri dönelim. Değerli izleyiciler son derece dikkatle dinlesinler. Allame şöyle diyor: “Hakim en-Nişaburi bu hadisi İbn Abbas’tan tahriç etmiş ve ‘İsnadı sahihtir’ demiştir.” Ey İslam Dünyasının muhakkikleri! Ehl-i Beyt Medresesi’nin bilginlerinin yalancı olduğunu iddia eden ve ilmi emanet duygusuyla hareket etme iddiasında bulunarak bununla temayüz eden bu şahısların ilmi emanet sorumluluğu işte bu kadardır!

    Aldatmayı görebiliyor musunuz. Hakim en-Nişaburi isnadın sahih olduğunu nerede söylemektedir? Komisyonun hazırladığı fetva kitabına, Nişaburi’nin hadisin sahih olduğunu söylediği şeklindeki ifadeleri bunlar nereden soktular? İşte ilmi emanet bilinciyle hareket ettiklerini iddia eden bu taifeye karşı yönelttiğimiz ve cevabını istediğimiz ilk soru budur.

    İkinci soru: Varsayalım ki Hakim en-Nişaburi söz konusu hadisin isnad zincirinin sahih olduğunu söylemiş olsun. Ey Allame Arnavut! Söz konusu hadisin isnad zinciri hakkında senin görüşün nedir? Sen ne zamandan beri hadis isnadı meselelerinde Hakim en-Nişaburi’nin mukallidi oldun.

    ‘Allah’ın Kitabı ve İtret’im’ şeklindeki nakil söz konusu olduğunda hadisin bu varyantının yedi tane geliş kanalının olduğunu söylüyor, ilgili bölümün reddedilmesi için sayfaları dolduracak genişlikte araştırmaya girişiyorsun da, neden hadisin bu şekli söz konusu olduğunda susuyorsun, tek kelime açıklamada bulunmuyorsun? Sahip olduğun ilmi emanet bilincin Hakim en-Nişaburi’nin yerinde olmayarak verdiği sahih hükmünü de incelemeni gerektirmiyor mu?  Zira hadisin isnad zincirinde İsmail İbn Ebu Üveys,

    Salih İbn Musa et-Talhi ve Kesir İbn Abdullah İbn Avf gibi hadis uydurucuları, yalancı raviler bulunmaktadır. Niçin, bir kelime dahi olsun açıklama yapmıyorsun? Varsayalım ki Hakim en-Nişaburi rivayetin isnadının sahih olduğunu söyledi, senin de bu tür meselelerde kendi görüşünü açıklaman gerekmiyor mu?

    Üçüncü soru: en-Nişaburi’nin rivayetin isnadının sahih olduğunu söylemesi bir yana, hadisin zeylinde garip olduğunu dile getiriyor. Hakim hadisin zeylinde şöyle diyor: Bu hutbede Sünnet’e sarılmanın söz konusu edilmiş olması gariptir.(13) Zira Resulullah (s.a.a) Veda Haccındaki hutbede ‘Allah’ın Kitabı ve İtret’im’ ifadelerini kullanmıştır. Bu nokta da ya göremedikleri veya gafil davrandıkları üçüncü noktadır.

    Dördüncü soru: Varsayalım ki Hakim en-Nişaburi söz konusu hadisin isnad zincirinin sahih olduğunu söylemiş olsun. Sizler de onun bu yargısına dayanıp güvenmek istiyorsunuz. Ne zamandan beridir Hakim en-Nişaburi’nin sahihlik hükmünü vermede yalnız kaldığı hadisler hakkında ona güvenmeye başladınız. Hakim her ne kadar hadis ilminde imam ve doğru sözlü ise de ‘pis bir rafızi’dir. Bu ifade aynen size aittir.

    Hakim en-Nişaburi’nin sahihlik hükmünü vermede yalnız kaldığı hadisler hakkında ona güvenilemeyeceğini sizler söylemiştiniz. Halbuki o, bu hadis bağlamında vermiş olduğu sahihlik hükmünde yalnız kalmıştır. Zira Sekaleyn hadisinin bu varyantının sahih olması noktasında elinizde ikinci bir nass bulunmamaktadır.

    Bakınız Şeyh İbn Teymiyye bu konuda ne diyor: “Bu ve benzeri hadisler hakkında Hakim’in verdiği ‘sahih hadistir’ hükmü hadis ilminin imamları tarafından genelde kabul görmemiştir….Bundan dolayıdır ki ilim ehli, bir hadis hakkındaki sıhhat hükmü sadece Hakim en-Nişaburi’ye aitse bunu yeterli görmemiştir.” (14)

    Yani Hakim bir rivayetin sahih olduğunu söyleme noktasında tek kalmışsa bilginler onun bu sahih sayışına güvenmemişlerdir. Sizin bu sahadaki imamınız İbn Teymiyye’nin açık ifadeleridir bunlar. Ancak bu hadis hakkında sizler Hakim’e güveniyorsunuz. Zira hadis İtret’i ve Ehl-i Beyt’i ifade eden Sekaleyn hadisinden sizi uzaklaştırıyor. Öyleyse onun bu sahih sayışının bir kıymeti vardır.

    Bir diğer ifadeyle söyleyecek olursak; Hakim en-Nişaburi’nin sahih olarak kabul edişi mi, yoksa Ehl-i Beyt’in fazileti mi kabul edilmelidir? Ehl-i Beyt’in faziletini kabul etmekten uzaklaşmalı ve Hakim’in sahih sayışını kabul etmeliyiz. Zira bu kabul bizi Ehl-i Beyt’in menkıbelerinden, faziletlerinden ve mearifinden uzaklaştırıyor.

    Lisanü’l-Mizan adlı eserde Hakim en-Nişaburi hakkında ne tür ifadeler kullanıldığına bir bakınız: “Muhammed İbn Abdullah en-Nişaburi el-Hakim Ebu Abdullah el-Hafız; tasnifleri iyi, imam ve doğru sözlüdür. Şiilikle şöhret kazanmıştır.” (15)  Ben Hakim’in Şiiliğinin meşhur oluşunun nereden kaynaklandığını bilemiyorum.

    Eserinin önsözünde Ebubekir ve Ömer hakkında rahmet ifadeleri kullanmaktadır. Önceki programlarda da zikrettiğimiz gibi onun Şiiliği Allah’ın, Resulünün ve sahabesinin yolundan değil de Muaviye’nin yolundan sapmasından kaynaklanmaktadır. Zira o, eserinde Muaviye’nin faziletlerini zikretmemiştir. O Muaviye’nin faziletleri hakkında şöyle der: Onun faziletlerini anma adına kalbime hiçbir şey gelmiyor. Muaviye’nin faziletlerinin hiçbir aslının ve senedinin olmadığı noktasında ittifak söz konusudur.”

    Muaviye hakkında sert ifadeler kullanmadığı halde Şii oluyor. Ebubekir ve Ömer hakkında ileri geri konuşmadığı halde Şiilikle meşhur oluyor, şaşılacak şey doğrusu.(16) Onun Şii olduğunu nereden öğrendiniz. Ebubekir ve Ömer hakkında ileri geri konuşmuyor. Halbuki Şiilik hakkında ortaya koymuş olduğunuz ölçüt Ebubekir ve Ömer’e nefret beslemedir.

    İbn Tahir diyor ki; Hakim en-Nişaburi’yi Ebu İsmail Abdullah el-Ensari’den sordum. Şöyle dedi: Hadiste imamdır, ancak pis bir rafızidir.

    (İbn Hacer) der ki: “Allah adaletli davranmayı sever. Adam (Hakim) Rafızi değildir, o bir Şii’dir… Doğru sözlülüğünde ve hadis ilminde imam oluşunda icma bulunmaktadır.(17)” Bu ifadelerden onun Şii olmasından ötürü sadece Hakim’in verdiği sahihlik hükmünün geçerli olmadığı anlaşılmaktadır. Öyleyse Şii olmakla itham edilen bu şahsın ‘Allah’ın Kitabı ve Sünnet’im’ şeklindeki hadisi sahih saymasına nasıl güvenebilirsiniz?

    Elinizdeki mevcut dayanaklara göre Nişaburi’nin sahihtir demediği hadisler bir yana, sahihtir dediği hadisleri bile mesned kabul etme gibi bir hakkınız bulunmamaktadır. İsnad zincirinde İsmail İbn Ebu Üveys gibi hadis uyduran ve yalancı bir ravinin bulunduğu rivayetin kanıt olarak kullanılması mümkün değildir.

    – Acaba ‘Allah’ın Kitabı ve Sünnet’im’ şeklindeki Sekaleyn hadisinin başka geliş kanalları bulunmakta mıdır?

    – Hadisin bu varyantının isnad zincirinin, sahih olduğu sonucu elde edilmeye çalışılan iki kanalı daha bulunmaktadır. Önceki programlarda diğer üç kanalın hepsinin itibarden düştüğü açıklanmıştı. Bu kanalların muteber olmayışlarının nedeni ravilerinin hafızalarının zayıf olması veya rivayetleri birbirleriyle karıştırmış olmaları değil düpedüz yalancı ve hadis uydurukçusu olmalarıdır.

    Değerli izleyicilerin dikkatle dinlemelerini istediğim hadisin iki tariki daha vardır. Ben şu noktayı defalarca tekrarladım. Benim yegane amacım hakikatin gün yüzüne çıkmasıdır. Hakikat bütün çıplaklığıyla açığa çıktığında “helak olan açık bir delille helak olacak yaşayan da açık bir delille yaşayacak”tır. Hakikat ortaya konulduğunda buna tabi olmayan bir insan Allah-u Teala’nın ‘Allah-u Teala’nın bir bilgiye göre saptırdığı (kişi)’ ilahi buyruğunun misdakı olur. Yani delalette oluşunun hiçbir geçerli mazereti kalmamış olur.

    Öyleyse, değerli izleyiciler, özellikle de tahkik erbabı olanlar dile getireceğim konular hakkında etraflıca düşünsünler ve araştırsınlar. Zira bazıları açıkladığımız görüşlerin doğruluğunu teyid edecek kaynaklara sahip olamayabilirlerse de ilmi kriterlere müracaat etsinler, bilginlere varsınlar ve onlara sorsunlar. Acaba asırlar boyunca bilginler bu tür hakikatleri neden gizlediler? Söz konusu bilginler günümüzde bu hakikatin gizlenilmesine dair programlı bir ısrar ortaya koymaktadırlar. Ben onların sadece “Allah’ın Kitabı ve İtret’im” hadisini söylemesini istemiyorum. “Allah’ın Kitabı ve Sünnet’im” dedikleri gibi “Allah’ın Kitabı ve İtret’im” de desinler. Konuyla ilgili olarak sadece “Allah’ın Kitabı ve Sünnet’im” hadisinde bunca ısrar edişin gerekçesi nedir?

    Sekaleyn hadisinin ‘Allah’ın Kitabı ve Sünnet’im’ varyantının iki tane daha farklı geliş kanalı bulunmaktadır. İlk kanal Hafız Hatiyb el-Bağdadi’nin (h.392-462) el-Fakih ve’l-Mütefakkih adlı eserinde ‘Sünnetin Allah’ın Kitabından bir karış kadar dahi ayrılmayacağına dair Hz. Resulullah’dan (s.a.a.) aktarılan haberlerin zikri’ bölümünde geçmektedir. Rivayet şöyledir: Bize Abdullah İbn Ömer rivayet etti ve dedi ki bana Şuayb ve İbn İbrahim et-Temimi rivayet ettiler ve dediler ki; bize Seyf İbn Ömer, Eban İbn İshak el-Esedi’den o da es-Sabbah İbn Muhammed’den,

    o da Ebu Hazım’dan, o ise Ebu Said el-Hudri’den rivayet ettiğine göre kendisi şöyle demiştir: Bizler sabah namazındayken Hz. Resulullah (s.a.a) ölüm hastalığında bulunduğu halde çıkageldi. Ebubekir geriye çekilmek için hareket etti. Hz. Resulullah (s.a.a) yerinde kalması için kendisine işaret etti. Kendisi de insanlarla birlikte namaz kıldı.

    Namaz sona erince Hz. Resulullah (s.a.a) Allah-u Teala’ya hamdü sena ettikten sonra şöyle buyurdular: Ey insanlar! Aranızda iki ağır emanet bıraktım. Allah’ın Kitabı ve Sünnet’im. Kur’an’ı Sünnet’im ile konuşturmaya çalışınız. Zira tutunduğunuz müddetçe ne gözleriniz kör olur, ne de ayaklarınız kayar, ne de ellerinizden yanlış ameller sadır olur. (18)’ Bu rivayetten iki anlam çıkmaktadır: İlki Allah’ın Kitabı ve Sünnet’im ibaresini barındırmaktadır. İkincisi ise Ebubekir’in namaz kıldırması.

    Geliniz her iki neticeyi inceleyelim. Senedde üzerinde durulması gereken bir çok kişi bulunmasına rağmen sadece iki kişinin tercüme-i halini sunacağım. İlki Seyf İbn Ömer et-Temimi el-Esedi.

    Bu şahıs hakkında ilk müracaat edeceğimiz kaynak Hafız Zehebi’nin el-Muğni fi’d-Duafa adlı eseridir.

    Hafız şu bilgileri vermektedir: “Seyf İbn Ömer et-Temimi el-Esedi; çeşitli telifleri bulunmaktadır. İttifakla rivayetleri terk edilmiştir. (19)” Onu sika sayan hiçbir cerh ve tadil âlimi bulunmamaktadır. Değerli izleyiciler, bu şahıs Hz. Ebubekir’in namaz kıldırdığını rivayet eden şahıstır. Bu olayın gerçekliğinin bulunup bulunmadığını inceleyeceğiz.

    Bir kişi Hz. Ebubekir’in namaz kıldırması Buhari ve Müslim’de geçiyor diyebilir. Halbuki önceki programda Buhari ve Müslim’in hadis uyduran kişilerden rivayette bulunduğunu anlamıştınız. Buhari’nin hadis uyduranlardan birisi olan İsmail İbn Ebu Üveys’ten, haricilerin lideri olan İmran İbn Hattan’dan rivayet aldığını biliyorsunuz.

    İbn Hibban şöyle der: Seyf zındıklıkla itham edilmiştir.

    Zehebi ise şöyle der: Seyf, Tabiun tabakasını görmüş, ancak itham edilmiştir. İbn Hibban onun mevzu haberleri rivayet ettiğini söyler. (20) Okuduğumuz bu rivayet de onun uydurmalarındandır.

    Rivayet zincirinde ele alacağımız ikinci şahıs es-Sabbah İbn Muhammed’dir.

    Bakınız İbn Hacer el-Askalani, onun hakkında ne diyor: “Sabbah İbn Muhammed İbn Ebu Hazım el-Beceli el-Kufi; sika kişilerin dilinden mevzu rivayetler uydurur. Ukayli ise onun rivayet ettiği hadisler hakkında ‘vehimdir’ ifadesini kullanır. (21)”

    Öyleyse bu şahıs hem uydurma haberleri rivayet etmekte, hem de rivayet ettiği hadislerde vehm bulunmaktadır. Sekaleyn hadisinin bu varyantının dördüncü kanalında en az iki problemli şahıs mevcuttur: Seyf İbn Ömer et-Temimi ve Sabbah İbn Muhammed. Öyleyse bu kanal zayıf olması bir yana itibar edilmezdir. Dolayısıyla rivayete dayanmak mümkün değildir.

    Sekaleyn hadisinin bu varyantının son kanalı İbn Cerir et-Taberi’nin Sahihü Tarihi’t-Taberi adlı eserde geçmektedir. Diyor ki, bize Humeyd rivayet etti ve dedi ki; bize Seleme İbn İshak’tan, o da Abdullah İbn Ebu Nüceyh’ten şöyle rivayet etmektedir: Hz. Resulullah (s.a.a)… (22)

    Şimdi bu rivayetle ilgili olarak Abdullah İbn Ebu Nüceyh ile Hz. Resulullah (s.a.a) arasındaki fasıla nedir sorusu ortaya çıkmaktadır. Bu soru, rivayetin mürsel mi müsned mi olduğunun anlaşılabilmesine matuftur.

    Abdullah İbn Ebu Nüceyh hakkında bakınız İbn Hacer ne diyor: Nesai, onu tedlis (23) yapan kimseler arasında sayar (24). Öyleyse söz konusu ravi bir müdellisdir. Tabi, bu rivayetin mürsel ve mu’an’an olması durumundaki konumudur.

    Değerli izleyicilerin şu noktaya dikkat etmesini istiyorum. İbn Ebu Nüceyh hicretin 131. yılında vefat etmişken, Hz. Resulullah (s.a.a) ise hicretin 11. yılında vefat etmiştir. Arada tam 120 yıl fark var. İzleyiciler rivayetin mürsel veya müsned olduğunu görebiliyorlar mı acaba? Bu şahsın mu’an’an (25) ve müsned rivayetlerinde tedlis söz konusu ise mürsel rivayetlerini varın siz düşünün! Galiba bu gerekçeyle olsa gerektir ki Muhakkik Berzenci bu rivayetin isnadının zayıf olduğunu söyler.

    Rivayet aslında sadece zayıf değil, itibarsızdır da. Tuhaf olan nokta şurasıdır ki rivayet zayıf olduğu halde Berzenci’nin bunu ‘Sahih-ü Tarihi’t-Taberi’ adlı eserde kaydetmiş olmasıdır. Rivayet, Tarihü’t-Taberi’nin zayıf olan bölümünde zikredilmesi gerekirken sahih olan bölümünde geçmektedir.

    İşte bahsi geçen beş kanalın isnad açısından konumu özetle budur. Âlim olsun, muhakkik olsun, akademisyen veya avam olsun değerli izleyicilere ilmi bir meydan okumada bulunmak istiyorum. Sekaleyn hadisinin ‘Allah’ın Kitabı ve Sünnet’im’ varyantının bu beş isnadından başka bir isnad zinciri varsa getirsinler.

    İlk kanalda son derece zayıf olan ve ittifakla metruk kabul edilen Salih İbn Musa et-Talhi bulunmaktadır. İkinci kanalda hadis uydurmakla itham edilmiş ve yalanın direklerinden sayılan Kesir İbn Abdullah İbn Amr İbn Avf bulunmaktadır. Üçüncü kanalda çokça yalan söyleyen ve hadis uyduran İsmail İbn Ebu Üveys,

    dördüncünde de zındıklık ve hadis uydurmakla itham edilen Seyf İbn Ömer mevcuttur. Beşinci kanalda tedlis yapmakla itham edilen ve haberi mürsel olan Abdullah İbn Ebu Nüveyh vardır. Altıncı kanal ise İmam Malik’in el-Muvattasında geçmektedir ve rivayet mürseldir. Eldeki mevcut tarikler işte bunlardır. Ey müminler, ey bilginler, ey tahkik erbabı, ey Müslümanlar! Şu televizyon kanallarına çıkıp da ‘Allah’ın Kitabı ve Sünnet’im’ şeklindeki rivayeti mihver yapmak isteyenlerin ilmi emanet bilinçleri işte bu kadardır. Hz. Resulullah’ın (s.a.a) hadislerini tahrif etmektedirler.

    – Sunucu: Suudi Arabistan’dan Ebu Ammar hatta, buyurunuz.

    – Ebu Ammar: Es-Selamü Aleyküm, Şeyh Kemal Haydari’den ve kardeşimiz Abdullah’tan özür diliyorum. İki noktaya değinmek istiyorum. Sekaleyn hadisinin ‘ve İtret’im’ şeklindeki varyantı Sahih-ü Müslim’de geçmektedir. Ehl-i Sünnet bu rivayeti yalanlamamıştır da. Ancak hadisten anlaşılan mananın muteber oluşu hususunda fark söz konusudur. “İtret” sözcüğü her ne kadar hadiste geçse de İsna Aşeriyye’nin sahip olduğu imamet inancının sahih olduğunu göstermez bu. İmametten kastedilen anlama göre Abbasoğullarının da öncelikli olarak Alü’l-Beytten olmaları gerekir. “İmam” sözcüğünün anlamına göre Şia’nın boynuna Abbasoğullarının imameti de vacip olmaktadır.

    – Ayetullah Kemal Haydari: Aleyküm Selam, bir kelimeyle soruya işaret etmek istiyorum. Ben ilk olarak şunu diyorum: Hakikati söyleyiniz, hakikati niçin gizliyorsunuz? İkinci olarak inşallah programlar ilerledikçe Ehl-i Beyt’in kimler olduğu, Abbasoğullarını kapsayıp kapsamadığı konusun açıklığa kavuşacaktır. Önce temel sağlam olmalı ki sonra yapı hakkında konuşalım.

    – Utruhatü’l-Mehdeviyet programını izleyen değerli izleyicilerimize teşekkür ediyoruz. Allah’a emanet olunuz.

    Kaynaklar:

    1- Tehzibü’t-Tehzib,c.1, s.158

    2- Age, agy.

    3- Müsned-ü İmam Ahmed, c.17, s.170, Tahkik Allame Şuayb el-Arnavut, Müessesetü’r-Risale

    4-Age, agy.

    5- Salihü’l-hadis, hadisi iyidir anlamına gelen bir tadil ifadesidir. Çev.

    6-Age, agy.

    7-Müsned-ü İmam Ahmed, c.17, s.175

    8-Age, s.172,3,4,5

    9-Age, s.176

    10- Sünenü’l-Mevsuatü’l-Hadisiyye Sünenü’d-Darekutni, c.5, s.440, Hadis No: 4606 Müessesetü’r Risale, Tahkik, Talik ve Zabt; Şuayb el-Arnavut.

    11-Ahmed İbn Abdürrezzak ed-Düveyş, Fetava el-Lecneti’d-Daime li’l-Buhusi’l-İlmiyye ve’l-İfta,  c.4, Darü’l-Müeyyed, 5. Baskı, 1424, Riyad,

    12-Hakim en-Nisaburi, el-Müstedrek Ala’s-Sahihayn, c.1, s.93

    13-Age, agy.

    14-Mecmuetü’l-Fetava, c.1, s.182-3, Tahkik ve tahriç Amir Cezzar ve Enver el-Baz.

    15- Lisanü’l-Mizan, c.7, s.256, 7020 numaralı tercüme-i hal, Darü’l-Beşairi’l-İslamiyye.

    16- Age, agy.

    17- Age, agy.

    18-Hafız Ebubekir Ahmed İbn Ali İbn Sabit el-Hatiyb el-Bağdadi, El-Fakih ve’l-Mütefakkih, s.213, Tahkik Ebu Abdurrahman Adil İbn Yusuf Azazi, Darü İbn Cevzi, 2. Baskı,1430, Suudi Arabistan

    19- Hafız Zehebi, el-Muğni fi’d-Duafa, c.1, s. 460, 2716 nolu tercüme-i hal, Takdim Ebu Zehra Hazım el-Kadi, Darü’l-Kütübi’l-ilmiyye.

    20-Age, agy.

    21-Tehzibü’t-Tehzib, c.2, s.203, Müessesetü’r-Risale,

    22- İmam Ebu Cafer İbn Cerir et-Taberi, Sahih-ü Tarihi’t-Taberi, c.2 s.343 Tahkik, tahriç ve talik Muhammed İbn Tahir el-Berzenci., Dar-ü İbn Kesir, Beyrut,

    23- Tedlis, bir ravinin çağdaşı olup görüşmediği veya görüştüğü halde hadis almadığı bir şeyhten işitmişçesine rivayette bulunmasına denir. Ravinin hadis işittiği şeyhten gerçekte işitmemiş olduğu hadisi rivayet etmesi de tedlistir. çev

    24-Tehzibü’t-Tehzib, c.2, s.444

    25-Ravinin isnadında hangi yolla almış olduğunu belirtecek lafızlar kullanmadan ‘an fulanin’ diyerek rivayet ettiği hadislere denir. Çev

    Çeviren: Cevher Caduk

    medyasafak.com