Tesettür Ayeti
Bismillahirrahmanirrahim
İSLAM’DA ÖRTÜNME
Cevap- Muhterem kardeşim, bu konuda bir kardeşimizin bu konuyu detaylı bir şekilde ele aldığı bir yazısını size aktarıyorum. İnşaallah gereken cevabınızı bu yazıda bulursunuz.
Yabancı erkeklere karşı kadının örtünmesi İslam dininin kesin hükümlerinden biridir. Bu hükmün İslam’a ait olduğunda hiçbir şüphe yoktur.
Kuran-ı Kerim’in ayetlerinde, Peygamber ve Ehl-i Beyt İmamlarının hadislerinde kadının örtünmesinin farz oluşu ve niteliği açıkça bildirilmiştir.
Tüm ilahi dinler, insanın derununda yerleştirilmiş eğilimi esas alarak kadına örtünmeyi farz bilmişlerdir.
İlahi dinlerin sonuncusu ve en mükemmeli olan İslam dini, Allah tarafından insanlığa gönderilen son din olarak giysiyi insanlığa verilen ilahi bir hediye olarak nitelemiş, kadına farz olan örtünmenin ölçülerini tam olarak belirlemiş ve bu vesileyle kadının örtünmesi hususundaki aşırılık ve ihmalkarlıkları dengelemeye çalışmıştır.
İslami örtüde zararlı başıboşluk ve yersiz baskı ve sınırlamalar yoktur.
Batıda yapılan propagandanın aksine kadının örtünmesi toplumsal rolünü yitirmesi, pasif ve uyuşuk bir varlık haline gelmesi anlamında değildir. İslam’da örtü kadının yabancı (mahremi olmayan) erkeklerle muaşeretinde saçlarını ve bedeninin örterek diğerlerine karşı kendisini çekici hale getirmekten sakınması anlamındadır.
İnsandaki cinsel duygunun aşırı derecede güçlü ve hararetli oluşu yüzünden İslam dini örtünme gibi bir takım hükümlerle bu duyguyu dizginlemek ve onun doğru bir şekilde tatmin olmasını sağlamak istemiştir.
Hevesli bakışlardan kaçınmak ve namahreme bakmamak hükmü kadınla erkeğin her ikisine eşit şekilde farzdır. Ancak örtünmenin erkeğe değil kadına farz oluşunun sebebi, genelde kadınların kendilerinin süslemeye ve gösterişe meraklı oldukları içindir. Dünyanın hiçbir bölgesinde erkeklerde doğal olarak böyle bir özenti görülmemiştir. Vücudu teşhir eden ince elbiseler giymek, tahrik edici makyaj kullanmak vb. aşırılıklar hep kadınlarda görülmektedir. Bu yüzden de örtünme emri de yalnız kadınlar için koyulmuştur.
İslam’dan Önce Kadınların Örtünmesi
Tarihi kaynaklardan anlaşıldığı üzere, İslam öncesindeki çeşitli toplumlarda da kadınların örtü kullandıkları görülmüştür.
Ferid Vecdi şöyle diyor:
Lauros Ansiklopedisine göre, Araplar öteden biri örtünme usulüne bağlı milletlerden sayılırlar. Erkekler bile, burunlarının üzerine kadar yüzlerini örttüklerine göre Arap kadınların tesettürlü oluşları akla daha yatkındır. Ancak İslam’dan önce son dönemlerde bazı kadınlar süslenerek hicapsız bir halde dışarı çıkıyorlardı. Bu durum kadın ve erkek arasında karışımın oluşmasına yol açmış ve bunun üzerine Kur’an’da örtünme emrini açıklayan ayetler inmiştir. Kureyş kabilesi ile Hevazin kabilesi arasında vuku bulan Fıcar savaşı da bu görüşü desteklemektedir.
İkd’ul ferid kitabının yazarı ficar olayı hakkında şunları kaydetmiştir:
“İkinci Ficar savaşı Kureyş ile Hevazın kabileleri arasında cereyan etti. Bu olay şöyle gelişti: Ukkaz çarşısında bir kaç Kureyş’li genç, beni Amir kabilesine mensup bir hanımın yanında oturmuşlardı. Kadının yüzü peçeli ve uzunca bir elbisesi vardı. Kadının hareketleri, gençlerin ilgisini uyandırmış bunun üzerine kadından yüzündeki peçeyi açmasını istemişlerdi; ama kadın bunu reddetmişti.
Gençlerden biri, arkadan gelip onun elbisesinin aşağı ucunu bir dikenle elbisesinin yukarı kısmına iliştirdi ve kadın bunun farkına varmadı; oturduğu yerden kalkınca elbisesi katlanarak kısaldığı için arkası göründü. Gençler onun bu durumuna güldüler ve yüzünü bize göstermek istemedi ama biz onun arkasını bile gördük dediler. Bu durumdan rahatsız olan kadın çığlık atarak kendi kabilesi olan Beni Amiri yardıma çağırdı. Halk onun etrafına toplandı ve sonuçta bu iki kabile arasında kanlı bir çatışma meydana geldi. Ficar olayında Peygamber (s.a.a)’in mübarek ömründen yaklaşık on ile on beş yıl geçiyordu.
İslam’ın gelişinden yaklaşık otuz yıl önce, meydana gelen bu olay, İslam’dan önce de Arap kadınları arasında örtünme geleneği olduğunu göstermektedir.
Tahtahavi Sire-i Hişam’a yazdığı notlarda bu konuya değinerek İslam’dan öncede kadınlara karşı göz sarkıntılığı yapmanın kötü bir iş olarak kabul edildiğini vurgulamıştır.
Kur’an-ı Kerim’de Hicap
Kur’an’da hicabın farz oluşu ve onun sınır ve niteliği hakkında bir çok ayet nazil olmuştur.
1. Ayet:
“Mümin kadınlara da söyle: gözlerini (haramdan) çevirsinler; namus ve iffetlerini korusunlar. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, (kendi) oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bululanlar (cariyeleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan beyinsiz vb. tabi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah’a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Nur suresinde 31)
Bu ayette Allah Teala, ilk önce kadınların erkeklere benzer görevlerini açıklayarak şöyle buyuruyor:
“Mümin kadınlara da söyle: gözlerini (haramdan) çevirsinler; namus ve iffetlerini korusunlar…”
Bundan sonra kadınlara has olan örtünme hükmüne üç cümlede beyan ediyor:
A: “Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler…”
Bu cümlede geçen örtülmesi gereken ziynetten maksat nedir? Sözü geçen örtülmesi farz olmayan açık ziynetler nelerdir? Bu konuda Kur’an müfessirlerinin çeşitli açıklama ve yorumları vardır.
Bazı müfessirler yüzük, bilezik ve gerdanlık gibi ziynetlerin metal vb. şeylerden yapıldığını göz önüne alarak bunların gösterilmesinin bir sakıncasının olmadığına dikkat çekerek, maksadın bu ziynetlerin takılı olduğu uzuvlar olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da, maksat bizzat bu ziynetlerin kendisi olduğunu ileri sürerek bunların takılı olduğu zaman gösterilmesinin haram olduğunu vurgulamışlardır. Çünkü genelde takılı olan ziynetleri göstermek kadının kendi gövdesinin bazı yerlerini göstermesini de gerektirir demişlerdir.
Bazıları da esasen Kur’an’da “ziynet” kelimesinin takılı süs eşyaları anlamına değil, tabii süsler yani vücudun güzellikleri anlamına geldiğini ve Kur’an’da, takılı süsleri ifade etmek için hülye kelimesinin kullanıldığını savunmuşlardır.
Elbette şunu bilmek gerekir ki bu tefsirler sonuç bakımından bir birinden farklı değillerdir; çünkü bu tefsirlerden hepsine göre kadının örtünmesinin bir farz olduğu bu ayette açıkça belirtilmiştir.
Ehl-i Beyt İmamlarından gelen bazı hadislere göre örtünmesi gereken iç ziynetinden maksat gerdanlık, bilezik ve halhal olduğu ifade edilmiştir.
Yine bu rivayetlere göre örtülmesi farz olmayan ve genelde açık olan ziynetlerden maksat yüzük ve göze sürülen sürme olduğu bildirilmiştir.
B. Ayette yer alan diğer bir hüküm de, “Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler” hükmüdür.
Khimar asıl anlamı itibarıyla her örtü anlamına gelir ama genelde baş örtüsü eşarp anlamında kullanılır.
“Cuyup” Ceyb kelimesinin çoğuludur ve Arapça yaka anlamını ifade eder. Bazen de göğüsün üst kısımlarına, yani yakanın yer aldığı kısımlara denir.
Bu emirden anlaşılıyor ki Arap kadınlar, bu ayet inmeden önce, başörtülerinin uçlarını arkadan bağlıyorlardı ve bu da onların boyun ve göğüslerinden bir kısmının görülmesine sebep oluyordu. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim, açık bir şekilde kadının boğaz ve boynunu örtecek şekilde baş örtülerini örtmelerini emrediyor. Bu ayetin nüzul sebebi ile ilgili hadis de yukarıdaki açıklamayı teyit etmektedir.
C. Kadının örtüsünü çıkarabileceği gizli ziynetlerini gösterebileceği kimseler açıklanmış ve bunların 12 gurup olduğu ifade edilmiştir:
“Kocaları,
babaları,
kocalarının babaları,
oğulları,
kocalarının oğulları,
erkek kardeşleri,
erkek kardeşlerinin oğulları,
kız kardeşlerinin oğulları,
kendi kadınları (mümin kadınlar),
ellerinin altında bululanlar (cariyeleri),
erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan beyinsiz vb. tabi kimseler,
Henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler.”
D. Ayetin açıkladığı dördüncü hüküm ise şudur: “Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler. Hatta ayaklarındaki halhal sesinin, namahrem erkekler tarafından duyulmamasına bile dikkat etsinler.)
Görüldüğü gibi bu ayette kadınlardan, iffet ölçülerine riayet etme hususunda hatta yabancı bir erkeğe ayaklarındaki halhalın sesini duyurmayacak derecede titiz ve ciddi olmaları istenmiştir.
2. Ayet:
Ahzap suresinde şöyle buyuruyor:
“Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) “cilbablarını” (dış örtülerini) üstlerine almalarını söyle. Onların tanınmaması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Ahzab suresi: 59)
Bu ayette imanlı kadınlara, adi ve ahlaksız kişilerin elinden her türlü bahaneyi almak için nasıl örtünmeleri gerektiği açıklanmıştır ve sonraki ayetlerde ise en ağır ve şiddetli bir dille münafıklar, şayiacılar ve iftiracılar tehdit edilmiştir.
Ayette şöyle deniyor:
“Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) cilbablarını / dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınmaması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur.”
Bu ayette “tanınmaktan” ne kastedildiği konusunda iki görüş söz konusu edilmiştir:
1- O dönemde var olan cariyeler genelde başları açık olarak evden dışarı çıkıyorlardı ve bazen ahlak kurallarını da riayet etmedikleri için başıboş kimseler onların yolunun üzerinde durarak sarkıntılık ediyorlardı.
Bu ayette hür Müslüman kadınların cariyelerden ayırt edilmeleri için tam anlamda örtülerine riayet etmeleri emir olunmuştur
Açıktır ki bu sözün anlamı, başıboş ve azgın insanların cariyelere karşı sarkıntılık yapmalarının meşru olduğu değil, sadece, kötü insanların elinden her türlü bahanenin alınmasının gerektiğidir.
2- Müslüman kadınların örtünme konusuna önem vermelerinin gerekli olduğu vurgulanmak istenmiştir. Yani Müslüman kadın gelişi güzel bir şekilde örtünen ve örtünmesine fazla riayet etmeyen kadınlardan olmamalı, özenle iffet ve tesettürüne önem vermeli ve bu özelliği ile tanınmalıdır.
Ayette geçen “cilbab”tan maksat nedir? Lügat bilginleri cilbab kelimesi için üç anlam zikretmiştir:
1. Baş, boyun ve göğsü iyice örten geniş bir örtü; çadır.
2. Başörtüsü.
3. Geniş elbise.
Bu anlamların birbirinden farklı olmasına rağmen ortak nokta İslam dini gereğince kadının baş ve vücudunun tesettürlü olmasının açıkça ifade edilmesidir.
Meşhur Lügat kitabı Lisan’ul Arap’ta kaydedildiği üzere cilbab’ın başörtüsünden büyük ama çarşaftan biraz küçük bir atkı anlamına geldiği daha güçlü ihtimaldir.
Bu ayette “yudnine” (yakınlaştırsınlar) kelimesiyle, tesettürleriyle kendilerini iyice örtmeleri beyan edilmiştir. Yani kadınlar tesettürlerini boş bırakarak ara sıra vücutlarının görülmesine yol açmamalıdırlar.
Bazıları, bu ayetten, kadınların yüzlerini örtmeleri gerektiğinin de emredildiğini söylemişlerdir. Ancak bize göre bu görüş doğru değildir.
Bu ayetten anlaşılıyor ki tesettür hükmü önceden inmişti, ama bazıları bu hükmü basite alıp ona gereken önemi vermedikleri için bu ayet inerek bu hükme önem verilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
Buna binaen bu ayette mümin kadınlardan bazıları, geçmiş tutumlarından dolaylı eleştirildikleri için ve bu onlar için ağır ve üzücü olduğundan ayetin hemen sonunda “Allah bağışlayan ve rahmeti süreklidir” diye buyurmaktadır. Yani eğer sizlerden bazılarınız cahillik ve bilgisizliğiniz yüzünden bu işte ihmalkar davrandıysanız Allah’ın sizi bağışlaması için tövbe ederek bundan sonra, tesettürünüzü iyice korumaya çalışın.
Kur’an’da kadınların iffetli olmaları ve yabancı erkeklere karşı tesettürlerini korumalarının gerekliliğini bildiren başka ayetler de Kur’an’da vardır. Biz konunun uzamaması için bu ayetleri nakletmiyoruz. Araştırmak isteyenler Kur’an açısından üstün ve örnek kadınların kıssalarını anlatan ayetlere ve keza Peygamber (s.a.a.)’in hanımlarına verilen emirleri açıklayan ayetlere bakabilirler.
Hadislerde Tesettür
İslam Peygamberi (s.a.a.) ve Ehl-i Beyt İmamları- tesettüre uyulmasıyla ilgili açık emirlerinin yanı sıra,- bizzat oluşturdukları İslami toplum ve aile yapısıyla da bunun pratikteki uygulamasını göstermişlerdi.
Tam Örtünme
Bir gün Aişe’nın kız kardeşi olan Esma, vücudunun gösteren ince bir elbiseyle Peygamberin evine geldi. Peygamber (s.a.a.) ona şöyle buyurdular:
“Ey Esma kadınlar adet olma vakitlerine ulaştıklarında (buluğa erdiklerinde) yüz ve elleri hariç vücutlarının hiçbir yerlerini göstermemelidirler.”[1]
Yine rivayet edilmiştir ki peygamber (s.a.a.)“Kadının kocasından başkası için kendisini süslemesini yasakladı ve şöyle buyurdu:
Eğer kadın kocasından başka erkekler için kendini süslerse, Allah’ın onu ateşle yakması gerekli olur.”[2]
Yine Hz. Peygamber (s.a.a.)’in şöyle buyurduğu nakledilir:
“Kim kadınlarla oturup- kalkarsa sonunda zinaya duçar olur. Ve zina eden kimsenin de sonu cehennem ateşine yakalanmak olur.”[3]
Bu hadise göre de Resulullah (s.a.a.):
“Kendisine haram olan bir kadına el veren kimse kıyamet günü zincirle bağlanmış olarak getirilir ve sonra ateşe atılmasına emredilir” buyurmuştur. [4]
Kadınların Kendilerini Erkeklere Benzetmeleri
İmam Muhammed Bakır (s.a.) şöyle buyuruyor: “Kadının kendisini erkeğe benzetmesi caiz değildir. Çünkü Allah’ın Resulu, kendini kadına benzeten erkekleri ve kendini erkeğe benzeten kadınları lanetlemiştir.”[5]
Tesettüre Uymayanların Ahiret Azabı
Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:
Bir gün Hz .Fatıma (a.s) ile Hz. Peygamber (s.a.a)’in huzuruna gittik Resululah’ın şiddetle ağladığını gördüm:
Babam ve annem sana feda olsun neden ağlıyorsunuz? dedim. Peygamber “miraca gittiğim gece ümmetimden bazı hanımların şiddetli azaba uğradıklarına şahit oldum; onların şiddetli azaba duçar oldukları için ağlıyorum. Sonra onlardan her birinin azabını açıkladı. Hz. Fatıma: “Ey benim gözlerimin nuru bunların işledikleri günahları bana açıkla” dedi:
Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:
“Saçlarından asılan kadın saçını namahrem erkeklere karşı örtmeyen kadındır.
Kendi vücudunun etini yiyen kadın ise vücudunu başkaları için süsleyen kimsedir. Ama vücudunun eti, makas ile kopartılan kadın ise kendisini başkalarına sunan kadındı. Sonra şöyle buyurdu:
Kocası kendisinden razı olan kadına ne mutlu![6]
Son olarak kadın ile erkek arasında ortak olan bir hükme dikkat çekelim. İmam Caferi Sadık aleyhisselam şöyle buyuruyor :
“(Mahrem olmayan kadın veya erkeğe) Bakışı şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Nice bakış var ki uzun hasrete yol açar.”
Ulemanın Görüşü
Kadının elleri ve yüzü hariç tüm vücudunu örtmesi gerektiği hususunda hem Şia hem Sünni, tüm İslam mezheplerinin uleması arasında görüş birliği vardır.
İslam uleması tesettürün farz olduğunu ispatlamak için Kur’an, sünnet, icma ve akla istinat etmişlerdir.
Değerli Fakıh şeyh Muhammed Huseyn Necefi Cevahru’l-Kelam’ın kitabında Şia mektebine göre eller ve yüz hariç kadının tüm vücudunun örtülmesi gerektiğini açıklamıştır. Ayakların (topuklardan aşağı kısmının) örtülmesi gereken yerlerden olup olmadığı hususunda Şia uleması arasında ihtilaf vardır.
Şunu da eklemek gerekir ki bazı Şia uleması kadının yüzünü de örtmesini farz olduğunu söylemişlerdir.
Ehl-i Sünnet ulemasının bu husustaki görüşlerine vakıf olmak için El-Ciziri’nin el fikhu ale Mezahib’ul Arbaa’y müracaat edilebilir.
Bu makalenin sonunda Ayetullah Uzma Hümeyni(r.a)’den kadının tesettürü ile ilgili bir fetvayı nakledelim:
Sual: Acaba tesettür (kadının örtünmesi) İslam dininin zaruri hükümlerinden sayılır mı? Onu inkar edenin ve bu hükme özellikle İslam toplumunda saygısızlık gösterenin hükmü nedir?
Cevap: Tesettür hükmünün aslı (ayrıntıları değil ) İslam dininin zaruri (apaçık) hükümlerindendir; ve dinin zaruri bir hükmünü inkar edenin kafir olduğuna hüküm edilir; ancak Allah ve Peygamberi inkar etmediği bilinirse bu hariç.
Sual:
İslam’da tesettürün kadınlar için sınırları nedir? Acaba tesettür için başörtüsünü takarak geniş uzun elbise ile pantolon giymek yeterli mi? Ve genel olarak kadının namahrem olan kişilere karşı uyması gereken nitelik nedir?
Cevap: Kadının bileklere kadar eller ve yüzün yuvarlağı hariç tüm gövdesi örtülü olmalıdır. Söz konusu elbise farz olan miktarı örterse sakıncasızdır. Ancak “çarşaf” giymeleri daha iyidir. Namahremin dikkatini çeken elbiseler giymekten sakınılmalıdır.
________________________________________
[1] -Sunen-i Ebi Davud c. 2 s. 383.
[2] -Biharu’l – Envar c. 103 5. 243.
[3] -Nasihu’t Tevarih c.2
[4] -Vesailu’ş –Şia c. 14 s. 143
[5] -Biharu’l – Envar c. 103, s. 258.
[6] -Vesailu’ş- Şia c. 14 s. 156.

Kur’an’ın Şifresi İsimli Kitap Hakkında

Cevap-: Muhterem kardeşim, Kur’an’ın zahirinin dışında bir takım batini bilgileri ve hakikatleri de içerdiği bir gerçektir. Bunu destekleyen bir çok ayet ve hadisler de vardır ki bunlara birkaç örnek vermekle yetiniyoruz:
Örneğin Resul-i Ekrem (s.a.a)’den  şöyle nakledilmiştir: “Allah Azze ve Celle’nin indirdiği her ayetin zahiri vardır, batını vardır. Her harfin bir sınırı ve her sınırın bir çıkış noktası vardır.” (Kenz-ül Ummal, Hadis: 2461)
İmam Zeyn-ül Abidin (a.s)’dan ise şöyle rivayet edilmiştir: “Allah Azze ve Celle’nin kitabı dört şey üzere düzenlenmiştir: İbaret, işaret, incelikler ve hakikatler. İbaret, avam içindir, işaret havas (özel) kişiler içindir, incelikler veliler içindir, hakikatler ise peygamberler içindir.” (Bihar-ül Envar, C.92, S.20)
İmam Caferi Sadık (a.s)’dan nakledilen hadis ise şöyledir: “Ben Gökte ve yerde olanları biliyorum; cennette ve cehennemde olanları biliyorum. Gelecekte vuku bulacakları biliyorum. Bütün bunları Allah’ın kitabından bilmekteyim. Zira Allah-u Teala buyuruyor ki: “Biz kitabı sana, her şeyin açıklayıcısıdır olarak indirdik.” (Nahl, 89) (Besair-üd Derecat, S.128)
Demek ki Kur’an’da her şeyin bilgisi mevcuttur ve bunların bir kısmı zahirdir ve her kesin anlayacağı şekilde beyan edilmiştir, bir kısmı ise batınidir ve bu konudaki bilgiler Kur’an’ın ve hadislerin tabiriyle Kur’an’ın tevilleridir ki bunları ancak ehli olanlar (Peygamber ve onun ilminin gerçek varisleri olan imamlar) kesin bir şekilde anlayabilirler. Ama başkalarının bu konularda ortaya koydukları ise sadece bir tahminden ibarettir; tutabilir de tutmayabilir de. Kur’an’ın her kelimesi, hatta her harfinde bile bir takım sırlar yatmış olabilir ki dediğimiz gibi bunları ancak kesin bir şekilde ilimde rusuh edenler biliyorlar.
Bahsettiğiniz şahsın ve diğerlerinin iddialarını da aynı çerçevede değerlendirmek gerekir. Kaldı ki bu adamın söylediklerinde bir sürü tutarsızlıklar mevcuttur ki ayrıyeten değerlendirmek gerekir. Örneğin bahsettiği rakamsal formüllerde her yerde aynı ölçü takip edilmemektedir. İşine geldiği yerde miladi takvim baz alınmakta, işine gelmediği yerde hicri takvim. Kaldı ki İslam’ın kitabı olan Kur’an’da, yine İslami takvim olarak bilinen hicri takvim değil de doğruluğu bile tartışılan miladi takvimin baz alınmasının bir mantığı olmasa gerek. Yine çoğu ahiretle ilgili olduğunda hiçbir şüphe olmayan ayetleri bu dünyada vuku bulacağı söylenen olaylara uyarlamak da o kadar mantıklı gelmiyor insana. Her halükarda biz bu söylenenlerin çoğunu saçma bulmakla birlikte nadiren de olsa bazı konularda isabet edebileceği ihtimalini de reddetmiyoruz.

Nesh Edilen Ayetler Hakkında
Bismillahirrahmanirrahim
NESHEDİLMİŞ ÂYETLERDEN ÖRNEKLER
Cevap-: Muhterem kardeşim, Kur’an’daki nesh  olayı hakkında üç görüş ortaya atılmıştır:
1- Bir görüş neshi tamamen inkara  dayanmaktadır.
2- İkinci görüş neshi kabul eden  ve buna kendilerine göre sayısı yüzlere varan örnekler zikretmektedirler.
3- Üçüncü görüş neshi sadece sınırlı bazı ayetlerde kabul etmektedir. Şia alimlerinin çoğunluğu bu üçüncü kategoride yer almaktadırlar. Elbette nesh konusunda işlenmesi gereken geniş başlıklar vardır ki şu anda maalesef buna fırsatım yoktur. Sadece sizin sorduğunuz konuya (nesh edilen ayetler) kısaca değinip bazı örnekleri açıklamaya gayret edeceğim:
NESH EDİLEN AYETLERDEN BAZI ÖRNEKLER
1- Bu ayetlerden birisi Mücadele suresinin 12. ayetidir ki bu surenin 13. ayetiyle  nesh edilmiştir. Ayetin iniş sebebi kısaca şöyledir:
Müslümanlardan bazıları sık sık Allah Resulü’ne (s.a.a) gelerek Resulullah’tan özel görüşme talebinde bulunuyorlardı. Görüşünce de öyle çok önemli olan konulardan bahsetmiyor  ve bu vesileyle hem Resulullah’ın değerli vaktini telef ediyorlardı, hem de eziyetine sebep oluyorlardı. Bu durum böyle devam edince Allah’u Teala söz konusu ayeti indirerek hem bu vesileyle samimi olanlarla olmayanları imtihan etti, hem de Resulullah’a yönelik olan eziyeti bertaraf kıldı. 12. ayetle getirilen hüküm şuydu ki artık kim Resulullah’la özel görüşme isterse, önce sadaka vermeli daha sonra görüşmeye gelmelidir. Bu hüküm indikten sonra, ona Hz. Ali (a.s)’dan başka kimse amel etmemiştir. İmam (a.s)’dan bu konuda şöyle nakledilmiştir: “Bu ayet nazil olduğunda benim bir dinarım vardı. Onu on dirheme bozdurdum. Her gün bir dirhem sadaka verdikten sonra Resulullah’ın huzuruna varıp istifade ediyordum. Benim dirhemlerim bittiğinde bu hüküm de kaldırıldı.”
Söz konusu ayetlerin metni şöyledir:
“Ey iman edenler! Peygamber ile gizli-özel bir şey konuşmak istediğiniz zaman, bu konuşmanızdan önce bir sadaka veriniz. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet bir şey bulamazsanız, artık Allah bağışlayan ve merhamet edendir..” (Mücadele,12)
Dediğimiz gibi bu ayetle Allah-u Teala Resulullah’la özel görüşmenin ön şartı olarak sadaka vermeği emretmişti. Ancak Hz. Ali (a.s) dışında kimse amel etmeyince veya edemeyince, hükmü bir sonraki ayetle kaldırmış ve onları affetmiştir. Ayetin metni şöyledir:
“Gizli (özel) bir şey konuşmanızdan önce sadaka vermekten korktunuz da mı yerine getirmediniz? Fakat Allah da sizi affetti. Şu halde namazı kılın, zekatı verin, Allah’a ve Resulüne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” (Mücadele,13)
Not: Istılah  olarak birinci ayete mensûh (nesh edilmiş), ikinci ayete ise nâsih (nesh eden) denir.
2- Nesh edilen ayetlerin bir diğer örneği, miras konusudur. İslam’ın ilk yıllarında miras konusunda mu’minler birbirlerinden miras alıyorlardı. Bu hüküm Enfal suresinin 72. ayeti gereği uygulanıyordu:
“Gerçekten de iman edip hicret eden, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad veren, onları barındırıp yardım edenler, işte bunlar birbirlerinin velileridir. (Ancak onlar birbirlerinden miras alabilirler.) İman ettiği halde henüz hicret etmemiş olanlar, hicret edinceye kadar onlar üzerinde herhangi bir velayet hakkınız yoktur. Bununla beraber dinde sizden yardım isterlerse, sizinle arasında antlaşma bulunanlar aleyhine bir durum olmadıkça, onlara yardım etmeniz de üzerinize borçtur. Allah bütün yaptıklarınızı görüp duruyor.” (Enfal, 72)
Daha sonra akrabalık bağları  üzerine bina edilen  miras hükümleri nazil olarak bu ayetin hükmü nesh edilmiştir. Örneğin şu ayet:
“Peygamber, müminler için kendi nefislerinden daha evladır. O’nun hanımları da onların analarıdır. Akraba olanlar da (miras konusunda) Allah’ın kitabında birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar. Ancak dostlarınıza bir maruf (uygun bir vasiyet) yapmanız müstesnâdır. Bu, kitapta yazılıdır.” (Ahzap, 6)
3- Diğer bir örnek de eşi ölen kadınlar içindi. Bu konuda ilk uygulanan hüküm şuydu: Eşi ölen kadınlar eşlerinin vefatından bir yıl geçinceye kadar, onun evinde  kalıp bıraktığı mallardan istifade edebiliyor ve  bunun dışında başka bir miras falan alamıyordu. Bu hüküm şu ayette beyan edilmişti:
“İçinizden hanımlarını geride bırakarak vefat edecek olanlar, eşleri için senesine kadar evlerinden çıkarılmaksızın kendilerine yetecek bir malı vasiyet etsinler. Bununla birlikte eğer kendileri çıkarlarsa, kendi haklarında yaptıkları meşru bir hareketten dolayı size bir sorumluluk yoktur. Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”  (Bakara, 240)
Daha sonra bu hüküm iddet ve miras hükümleriyle nesh edilmiştir:
“İçinizden vefat edip de geride eşler bırakan kimselerin hanımları, kendi başlarına dört ay on gün beklerler. İddet (bekleme) sürelerini bitirdikleri zaman, artık kendileri hakkında meşru bir şekilde yapacakları hareketten size bir günah yoktur. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Bakara, 234)
“Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa, bıraktıkları mirasın yarısı sizindir. Şâyet bir çocukları varsa o zaman mirasın dörtte biri sizindir. Bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirildikten ve varsa, borcu ödendikten sonra verilir. Eğer siz çocuk bırakmadan ölürseniz, geriye bıraktığınız mirasın dörtte biri hanımlarınızındır. Şâyet çocuklarınız varsa o zaman bıraktığınız mirasın sekizde biri hanımlarınızındır. Bu paylar, yaptığınız vasiyetler yerine getirilip ve varsa borcunuz ödendikten sonra verilir. Eğer ölen bir erkek veya kadının çocuğu ve babası bulunmadığı halde kelâle olarak (yan koldan) mirasına konuluyor ve kendisinin bir erkek veya kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan her birinin miras payı terekenin altıda biridir. Eğer mevcut olan kardeşler bundan daha çok iseler, bu takdirde kardeşler mirasın üçte birini zarara uğratılmaksızın aralarında eşit olarak taksim ederler. Bu paylar ölenin vasiyeti yerine getirilip ve varsa borcu ödendikten sonra verilir. Bunlar, Allah tarafından bir emirdir. Allah her şeyi bilen ve yarattıklarına çok yumuşak davranandır.” (Nisâ, 12)
– Başka bir örnek, zina eden kimsenin cezasıyla ilgilidir. İlk uygulanan hüküm şuydu: Bir  kimse zina ettiğinde onlara uygulanan hüküm eziyet ve kınama idi.
“Sizlerden zina edenlerin her ikisine de eziyet edin. Eğer onlar tevbe edip kendilerini ıslah ederlerse onlardan vazgeçin. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve çok merhamet edendir.” (Nisâ,16)
Daha sonra bu hüküm hapsetme ve aç susuz bırakma hükmüyle nesh edildi:
“Kadınlarınızdan zina edenlere karşı, içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar, şahitlik yaparlarsa, bu kadınları, ölüm alıp götürünceye kadar veya Allah onlara bir çıkış yolu açıncaya kadar evlerde hapsedin.” (Nisâ,15)
Bir müddet sonra da kırbaçlama ve recm hükümleriyle bu da nesh edilmiştir:
“Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz kırbaç vurun; Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah dini(ni tatbik) hususunda sizi sakın acıma duygusu kaplamasın! Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.” (Nur,  2)
Elbette kırbaç hükmü bekar zinakarlara aittir; ama evli olan zinakarların hükmü recm (öldürme)dir ki gayri Kur’anî vahiyle Resulullah’a bildirilmiştir.
– İslam’ın ilk yıllarında İslam ve Müslümanların o günkü maslahatı dikkate alınarak kafirlere ve müşriklere karşı toleranslı davranma izni verilmişti. Bu hükümler örneğin şu ayetlerde bildirilmişti:
“Ey Muhammed! İman edenlere söyle: Allah’ın cezalandıracağı günlerin geleceğini ummayanları şimdilik bağışlasınlar. Çünkü Allah her kavmi kazandıklarıyla cezalandıracaktır.” (Câsiye, 14)
“Ehl-i kitaptan birçoğu arzu etmektedir ki, sizi imanınızdan sonra çevirip kâfir etsinler: Hak kendilerine iyice belirdikten sonra bile sırf nefsaniyetlerinden ve kıskançlıktan dolayı bunu yaparlar. Buna rağmen siz şimdi af ile, hoşgörüyle davranın, tâ Allah emrini verinceye kadar. Şüphe yok ki Allah her şeye kâdirdir.” (Bakara, 109)
Bu  ayetler,  onlarla savaşmaya izin veren ve buna teşvik eden ayetlerle nesh edilmiştir:
“Kendilerine savaş açılan kimselere (kâfirlere karşı koymak için) izin verildi. Çünkü onlar zulme uğradılar. Şüphesiz Allah onları zafere ulaştırmaya kadirdir.”  (Hac, 39)
“Ey Peygamber! Müminleri cihada teşvik eyle. Eğer sizden sabredecek yirmi kişi olursa iki yüze galip gelirler ve eğer sizden yüz kişi olursa kâfirlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar hakkı ve akıbeti düşünmeyen anlayışsız bir kavimdirler.” (Enfâl, 65)
“Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Tevbe, 5)
“Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde ne Allah’a, ne ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din edinmeyen kimselere alçalmış oldukları halde elden cizye verecekleri hale gelinceye kadar savaş yapın.” (Tevbe, 29)
– Önceleri Müslümanlara Allah-u Teala’nın hükmü kafir ve müşriklerle müdara  edip onlarla yaptıkları anlaşmaya sadık kalmalarıydı; bu hüküm örneğin şu ayetlerde  beyan edilmiştir:
“Onlar, küfür işledikleri gibi, sizin de küfür işleyip kendileriyle bir olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; Onlardan ne bir dost, ne de bir yardımcı edinmeyin.” (Nisâ, 89)
“Ancak o kimselere dokunmayın ki, sizinle aralarında anlaşma olan bir kavme sığınmış bulunurlar. Yahut ne sizinle, ne de kendi kavimleriyle savaşmayı gönüllerine sığdıramayıp tarafsız olarak size gelmişlerdir. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat kılardı, onlar da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak dururlar, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse, Allah, sizin için onlar aleyhine bir yol vermemiştir.” (Nisâ, 90)
“Hata dışında bir mümin, diğer bir mümini öldüremez. Ve kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse, mümin bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine (varislerine) teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir. Ancak ölünün ailesinin bağışlaması müstesnadır. Eğer öldürülen, mümin olmakla beraber size düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin bir köle azad etmesi gerekir. Eğer öldürülen sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mümin bir köle azad etmesi gerekir. Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir. Allah, Alimdir (her şeyi bilendir), Hakimdir (hüküm ve hikmet sahibidir).” (Nisâ, 92)
“Gerçekten de iman edip hicret eden, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad veren, onları barındırıp yardım edenler, işte bunlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İman ettiği halde henüz hicret etmemiş olanlar, hicret edinceye kadar onlar üzerinde herhangi bir velayet hakkınız yoktur. Bununla beraber dinde sizden yardım isterlerse, sizinle arasında antlaşma bulunanlar aleyhine bir durum olmadıkça, onlara yardım etmeniz de üzerinize borçtur. Allah bütün yaptıklarınızı görüp duruyor.” (Enfâl, 72)
“Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların inanmış kadınlar olduğunu öğrenirseniz onları kâfirlere geri döndürmeyin. Bunlar onlara helal değildir. Onlar da bunlara helal olmazlar. Onların (kocalarının) sarfettiklerini (mehirleri) geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarfettiğinizi isteyin. Onlar da sarfettiklerini istesinler. Allah’ın hükmü budur. Aranızda O, hükmeder, Allah bilendir, hikmet sahibidir.” (Mümtehine, 10)
Bu ayetlerdeki hüküm (sözleşmelere sadık kalma) beraat (tevbe) suresinin ilk ayetleriyle nesh edilmiştir.
“Allah’tan ve Resulü’nden bir ültimatomdur bu, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere:
“Bundan böyle yeryüzünde dört ay daha istediğiniz gibi gezip dolaşın. Şunu da bilin ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Allah kâfirleri mutlaka perişan edecektir.” (Tevbe, 1-2)
– Savaşın meşruluğu ve tedriciliğini beyan eden ayetler de neshin bir diğer örneğidir. Evet savaşla ilgili hükümler tedrici ve birkaç aşamada inmiş ve her birisinde inen ayetler bir öncekini nesh etmiştir. Bu aşmaları şöyle sıralayabiliriz:
a) Salt izin:
“Kendilerine savaş açılan kimselere (kâfirlere karşı koymak için) izin verildi. Çünkü onlar zulme uğradılar. Şüphesiz Allah onları zafere ulaştırmaya kadirdir.”
“Onlar “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok anılan mescidler elbette yıkılırdı. Şüphesiz Allah kendi (dini) ne yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok izzetlidir (her şeye galiptir).” (Hac, 39-40)
b) Misillemeye izin:
“Diğer birtakım kimseleri de bulacaksınız ki; hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak isterler. Fitne için her davet olunuşlarında onun içine baş aşağı dalarlar. Eğer bunlar sizden çekinmezlerse, kendilerini bulduğunuz yerde yakalayın ve öldürün. İşte bunlar aleyhinde size açık bir ferman verdik.” (Nisâ, 91)
“Eğer onlar barıştan yana olurlarsa, sen de barıştan yana ol! Ve Allah’a güven. Çünkü işiten ve bilen O’dur.” (Enfâl, 61)
c) Yakın olan müşrik ve kafirlerle savaşmanın önceliği:
“Ey iman edenler, önce yakın çevrenizdeki kâfirlerle savaşın ki, sizde bir güç ve kuvvet olduğunu görsünler. Ve iyi bilin ki, Allah müttakilerle beraberdir.” (Tevbe, 123)
d) Bütün müşrik ve kafirlerle savaşmak:
“Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Tevbe, 5,
“Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde ne Allah’a, ne ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din edinmeyen kimselere kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde ne Allah’a, ne ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din edinmeyen kimselere alçalmış oldukları halde elden cizye verecekleri hale gelinceye kadar savaş yapın. alçalmış oldukları halde elden cizye verecekleri hale gelinceye kadar savaş yapın.” (Tevbe, 29)
İşte bunlar istediğiniz mensûh ayetlerden birkaç örnektir. Allah’a emanet olun.

Enfal Suresi’nin 41. Ayeti (Humus Ayeti)nin Tefsiri

Cevap-: Bunun hesabı ayete göre şöyledir:
Humusun yarısı, yani ayetin başında zikredilen Allah hakkı, Resul hakkı ve zül-kurba (Resulullah’ın yakınlarının) hakkı zamanın hak imamına ulaşır. Ehlibeyt’ten nakledilen hadislere göre buradaki “Zül-Kurba”dan maksat Resulullah’ın bütün akrabaları değil, Ehlibeyt’ten gelen hak imamlardır. Demek ki Allah hakkı, Peygamber hakkı ve İmam hakkı hepsi zamanın hak ve masum imamına ulaşacak, o gaybette olduğu zamanda ise onun vekilleri konumunda olan müctehidlere ulaşacak. O da bunu maslahat gördüğü İslamî maslahatlarda kullanır. Yoksa eğer bütün akrabalar kastedilirse, sebepsiz yere bir ayrıcalık ve adaletsizlik olmuş olur. Bunu da İslam kabul etmez.
Diğer üç kısma gelince yani yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar, bunlardan maksat ise Resulullah’ın (s.a.a) soyundan gelen ve seyyid diye hitap ettiğimiz kimselerdir. Her yetim, fakir ve yolda kalmış değildir. Bunu da yine hadislerden anlıyoruz. Zira bildiğimiz gibi ve Sünnisiyle Şiisiyle bütün Müslümanların kabul ettiği üzere Resulullah’ın soyuna Zekat haramdır. Zekatın masraflarında da benzer şıklar zikredilmiş ve bunlardan maksat da seyyid olmayan kimselerdir. (Tevbe, 60) Dolayısıyla seyyidlere zekatı haram kılan Allah-u Teala onlara alternatif olarak humusun bir kısmını (yarısını) ayırmıştır. Bunun sebebi ise zahiren şudur ki Resulullah’ın akrabaları, bu akrabalık statüsünden yararlanarak beytülmalde su-ı istimalde bulunmasınlar diye onların önünü baştan kesmiş ve onlara ayrı bir hak tanımıştır. Yani humusun bir kısmını onlara ayırmıştır.
Ehlibeyt’ten bu konuda nakledilen hadisleri geniş ve detaylı bir şekilde öğrenmek isteyenler, Vesail-üş Şia kitabının altıncı cildine ve Şia tefsirlerinde Humus ayetinin tefsirine bakabilirler. Allah’a emanet olun.

Bismillahirrahmanirrahim
Cevap-: Muhterem kardeşim, Enfal suresinin 41. ayetinin ilk olarak Bedir savaşındaki ganimetlerle ilgili indiği doğrudur. Ancak bir ayetin bir olayda inmesi, onun mana ve muhtevasını o olayla sınırlı kılmaz. Öyle olsaydı birçok ayet bugün geçerliliği kaybederdi. Dolayısıyla bir ayetin sadece nuzül sebebine dayanarak onun tefsirini yapmak ve ondan Kur’an’ın nihaî görüşünü çıkarmak yanlış olur.
Ehlibeyt mektebinin bu konudaki görüşü iki esasa dayanmaktadır; birisi Enfal 41 de geçen “ganimet” kelimesinin lügat anlamına, diğeri ise bu konuda Resulullah (s.a.a) ve mutahhar Ehlibeyt’inden nakledilen hadislere. Ayrıca bu görüşü ileride (açıklayacağımız üzere) Sünni kaynaklarda nakledilen bazı hadisler de desteklemektedir.
a)    Ganimet Kavramının Lügatteki Anlamı:
Lügatte insanın elde ettiği her şeye (menfaat-gelir) ganimet denir. Bazı lügatlerde buna zahmetsiz cümlesi de eklenmiştir.[1]
Kur’an-ı Kerim’de de bu kelime cennette mu’minlerin elde edecekleri nimetler için kullanılmıştır: “Allah indinde (mu’minler için) çok ganimetler (nimetler-mükafatlar) vardır.” (Nisa, 94)
Esasen “ganimet” kelimesi, “garâmet” kelimesinin karşıtıdır. Garâmet insanın bir şeyden faydalanmadan bir meblağı ödemeye mahkum edilmesine dedir. Tam aksine bir menfaate kavuşmasına ise “Ganimet elde etti” denir. Dolayısıyla ayeti savaş ganimetiyle sınırlandırmanın hiçbir dayanağı yoktur. Bedir ganimetlerinde inmesi ise ayetin şümulünü daraltmaz. Usul ilmi tabiriyle, ayetin nuzul sebebi “muhassıs” değildir; nuzul yeriyle sınırlandırmaz.
b)    Ayeti Tefsir Eden Hadisler:
Ehlibeyt kanalıyla nakledilen hadisler, ittifakla ayetteki “ganimet” kelimesinin insanın elde ettiği bütün gelirleri kapsadığını açık ve net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu hadisleri geniş bir şekilde görmek isteyenlere Ehlibeyt’in fıkhî hadislerini ihtiva eden “Vesail-üş Şia” kitabına müracaat etmelerini tavsiye ediyoruz.[2]
Başka hiçbir delil olmasaydı, Ehlibeyt’ten nakledilen bunca hadis bize delil olarak yeterliydi. Zira onlar Allah Resulü’nün ilim ve irfanının varisleri ve bize emanet olarak bırakıp kendilerine sarılmamızı emrettiği ve sarıldığımız müddetçe asla delalete düşmeyeceğimizi haber verdiği mutahhar Ehlibeyt’idirler.[3]
Mektebimizin görüşünü teyid eden bir hadisi de örnek olarak Sünni kaynaklardan nakletmekle yetiniyoruz:
Sahih-i Buhari ve diğer bir çok Sünni kaynağın nakline göre Abd-ül Kays kabilesinden bir grup Allah Resulü’nün (s.a.a) yanına gelerek şöyle arzettiler: “Müşrikler bizimle sizin aranızda bir mani oluşturmaktadırlar ve biz sadece (savaşın yasak olduğu ve emniyette olduğumuz) haram aylarda sizin yanınıza gelme imkanı buluyoruz. Bize amel ettiğimiz takdirde cenneti kazanacağımız ve başkalarını da buna davet edeceğimiz emirleriniz nelerdir?” Allah Resulü (s.a.a) cevaplarında şöyle buyurdu: “İmanı size emrediyorum; (bu ise) Allah’tan başka bir ilahın olmadığına şehadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekât vermek ve ganimetin humusunu ödemektir.”[4]
Şimdi bu hadiste geçen “ganimet” kelimesinin savaş ganimetleri olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira hadisin metninde de geçtiği gibi bu insanlar Resulullah’tan uzak bir bölgede ve müşriklerin muhasarası altında yaşıyorlardı. Öyle ki Resululalh’ın huzuruna varma imkanları bile yoktu. Dolayısıyla böyle kritik bir ortamda ve zor şartlarda yaşayan Müslümanların kafir ve müşriklerle savaşma imkanları yoktu ki onlardan aldıkları ganimetlerin humusunu ödemekle de mükellef  kılınsınlar. Bu yüzden bu hadiste geçen ganimetten maksadın savaş ganimetleri değil, her türlü gelir olduğu anlaşılmış oluyor.
Son bir hususa değinip cevabımızı noktalamak istiyoruz. Ehlibeyt fıkhında olduğu gibi Ehl-i Sünnet İmamlarının da fetvalarına göre de keşfedilen maden ve hazinelerin humusunun verilmesi gerekir. Peki humus sadece savaş ganimetleriyle sınırlı ise bu fetvaların dayanağı nedir diye sorulduğunda, buna bazı hadisler delil olarak gösteriliyor. Peki neden hadisler burada delil oluyor da gelirler hususunda delil sayılmıyor? Eğer Ehlibeyt mektebinin fakihleri ganimet kelimesinin lügatteki genel anlamına ve Ehlibeyt’ten nakledilen hadislere dayanarak humusun savaş ganimetleriyle sınırlı olmadığı yönünde fetva veriyorlarsa, neden bu  yadırganıyor? Bunun bir mantığı var mı? Eğer ayetle birlikte hadisler de ölçü alınacaksa, ikisinde de alınmasının bir sakıncası olmaması gerekir; eğer alınmayacaksa ikisinde de alınmaması gerekir.
________________________________________
[1]- Lisân-ül Arap (İbn-i Manzûr), En-Nihâye (İbn-i Esîr), Kâmûs-ül Lugat (Firûzâbâdî), “Ganume” maddesi.
[2]- Vesail-ül Şia (Şeyh Hürr-i Âmilî), c.6, Kitab-ül Humus, 1. Bâb.
[3]- “Ben sizin aranızda iki paha biçilmez emanet bırakıyorum; o ikisine sarıldığınız müddetçe asla dalalete düşmezsiniz; Allah’ın Kitabı (Kur’ân) ve Ehl-i Beyt’im olan itretimdir. Hiç şüphesiz bu ikisi (Kevser) havuzu başında bana gelinceye kadar, hiçbir zaman birbirinden ayrılmazlar. Bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız?”
Bu hadis, başta Sahih-i Müslim olmak üzere en muteber hadis kaynaklarında değişik senetlerle mütevatir bir şekilde nakledilmiştir. İbn-i Hacer, Sevaik-ü Muhrika kitabında 27 değişik senetle nakledildiğini söylüyor. Senetler ve kaynaklar hususunda daha geniş bilgi edinmek isteyenler “Ehl-i Beyt Mesajı” isimli derginin 1.sayısına müracaat edebilirler.
İlginçtir ki İbn-i Hacer de diğer bir çok âlim gibi, Râfızî diye nitelendirdiği Ehl-i Beyt takipçilerine hitap ederek şöyle diyor: “Rafızîler boşuna heveslenmesinler; gerçek Ehl-i Beyt dostları bizleriz (Ehl-i Sünnet’i kastediyor); Ehl-i Beyt’e sarılanlar, onların kurtuluş gemisine binenler, Ali’nin gerçek Şiaları bizleriz!”
Ehl-i Beyt mektebinin büyük âlimlerinden Allâme Şerafuddîn, bir kitabında İbn-i Hacer’in bu sözünün altına şu şerhi düşmüştür: “Keşke İbn-i Hacer’e bir sorabilseydim; sayın İbn-i Hacer, Ehl-i Beyt senin hayatının neresindedir? Hangi konuda onları örnek ve önder olarak kabul ettin ki böyle büyük bir iddiâda bulunuyorsun? Bakıyorum itikatta imamın Eş’ari’dir, fıkıhta Şafii, tefsirde Katedlerin, Mücahidlerin… görüşlerini esas alıyorsun, hadiste ve diğer konularda da durum daha farklı değildir. Bu mu Ehl-i Beyt’e sarılmak? Bu mu Ehl-i Beyt’in gemisine binmek? Ve….
[4]- Sahîh-i Buhârî (Arapça Metni), c.4, s.250.

Abese Suresindeki Olayın Masumiyetle Çelişmeyecek Şekilde Tefsiri:

Bismillahirrahmanirrahim
ABESE SÛRESİ KİMİN HAKKINDA
NÂZİL OLMUŞTUR?
Soru-: Muhterem hocam, Peygamberlerin masum olduğu hususunda bir tereddüdümüz yoktur.  Buna akıl yoluyla ve Kur’ân ve Sünnet’e dayanarak bir çok delil de yerinde zikredilmiştir. Ancak Peygamberlerin masumiyetini kabul etmeyen veya mutlak bir şekilde kabul etmeyen zevat, en çok da , Abese Suresinde anlatılan olayı kendilerine delil olarak göstermeğe çalışıyorlar. Şimdi soru şu: Acaba bu surede “Söz konusu a’maya surat asan, toplantıdaki müşriklere önem verip de sözkonusu mu’min ve fakir a’mayı ihmal eden kimse (iddia edildiği gibi) gerçekten Resulullah (s.a.a) mi?  Eğer cevap müsbet ise bunu masumiyetle nasıl bağdaştırabiliriz?  Değilse bunu somut delillere dayanarak nasıl ispat edebiliriz? Bu konuyu detaylı bir şekilde açıklarsanız memnun olurum ..
Cevap-: Muhterem kardeşim, sizin de değindiğiniz gibi, Yüce Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetiyle ilgili ileri sürülen ve güya, Allah Resulü’nün masûm olamadığını gösteren delillerden birisi de “Abese” suresinde anlatılan olaydan ibarettir. Bu olay, konuyla ilgilenen hemen her kişinin ileri sürdüğü ve bununla Allah Resulü’nün masûm olamayacağını ispatlamaya çalıştığı bir şeydir. Bunun başlıca sebebi, belki de iki şeydir: Ehl-i Sünnet kaynaklarında âyetlerin sebeb-i nüzuluyla ilgili nakledilen rivâyetler ve âyetlerin bir kısmında yer alan hitaplar.
Biz bu olayı incelemeden önce, söz konusu rivâyetlerde yer aldığı şekliyle olayı nakledip ardından, cevabına geçmek istiyoruz :
Olay Ehl-i Sünnet kaynaklarında kısaca şöyle nakledilmiştir:
“Bir gün Allah Resulü (s.a.a) Kureyş’in servet ve makam sahibi bazı büyükleriyle (onları hidayet etme amacıyla) sohbet ederken, a’ma olan Abdullah İbn-i Ümm-ü Mektûm, meclise girmiş ve ısrarla Allah Resulü’nden, Allah’ın öğrettiği şeylerden kendisine öğretmesini istemiş; Resulullah (s.a.a) ise, Kureyş büyükleriyle olan sohbetini yarıda kesen Abdullah’ın bu tavrından rahatsız olarak, ona surat asmış ve sırtını ona dönerek Kureyşlilerle olan sohbetine devam etmişti.”
Hatta bu rivâyetlerin bazısında şöyle ilave edilmiştir: “Resulullah, İbn-i Ümm-ü Mektûm’un o sırada toplantıya gelmesine rahatsız olmuş ve kendi içinde: “Şimdi bu Kureyşli, ‘Bu adama uyanlar bir avuç kör,  sefil ve köle insanlardır diyecektir’ diyerek ona surat asmış ve sırtını dönmüştü…” bunun üzerine Allah-u Teâlâ (c.c) şu ayetleri indirmiş ve Resulullah’ı bu tavrından ötürü kınamıştır:[1]
1-“Surat astı ve yüz çevirdi   2-O kör kendisine geldi diye  3-Ne biliyorsun; belki o temizlenip arınacak  4-Ya da öğüt alacak; böylelikle bu öğüt ona yarar sağlayacak 5-Fakat kendini müstağni gören var ya, 6-sen onunla ilgileniyor (ona önem veriyorsun).  7-Oysa onun temizlenip arınmasından sana ne?  8-Ama koşarak sana gelen  9-Ve (Rabbinden) korkan ise  10-Sen onu görmezden geliyorsun; ihmal ediyorsun.  11-Hayır; hiç şüphesiz o (Kur’an) bir öğüttür.  12-O halde isteyen ondan öğüt alır. 13-O (Kur’ân) değerli-üstün sahifelerdedir (levhalardadır). 14-Yüceltilmiş, tertemiz kılınmış (sahifeler) 15-(Öyle sahifeler ki) elçilerin-kâtiplerin (meleklerin) elindedir.  16-(Onlar ki) üstün, değerli ve iyilik sembolüdürler.  17-Kahrolası insan ne kadar da nankördür!  18-(Allah) onu hangi şeyden yarattı?  19-(Değersiz) bir nütfeden yarattı ve onu biçimlendirdi.  20-Ona yolu kolaylaştırdı. Sonra da onu öldürdü ve kabre gömdürdü. Sonra dilediği zaman onu diriltir.  21-Hayır (Allah’ın) ona emrettiğini, o yerine getirmedi.”
Biz bu âyetlerin tefsirinde ileri sürülen görüşlerin en önemlilerini delilleriyle birlikte verip, ardından tercih ettiğimiz görüşü detaylı bir şekilde açıklamaya çalışacağız .
1-Ehl-i Sünnet müfessirlerinden bir çoğu, sebeb-i nüzul olarak nakledilen rivâyetlere de dayanarak bu ayetlerde kınanan şahsın, Allah Resulü olduğunu; sonuç olarak da Resulullah’ın mutlak masumiyetinin doğru olamayacağı ve Resulullah’ın da bazı hatalarının, hatta günahlarının söz konusu olduğunu ileri sürmüşlerdir.
2- Bir diğer grup, âyetlerde kınanan şahsın Resulullah (s.a.a) olduğunu kabul etmekle birlikte, diyorlar ki: “Olayın mahiyetini ve cereyan ediş şeklini dikkate aldığımızda, öyle zannedildiği gibi önemli bir hata, hele-hele bir günah kesinlikle söz konusu değildir ve olsa-olsa bir terk-i evlâ söz konusudur; bu da masumiyete herhangi bir halel getirmez . Zira biz Peygamberlerin günahlardan ve ilahî vazifelerini layıkıyla yerini getirmeyle ilgili konularda masum olduklarını iddia etmekteyiz. Olayın bir terk-i evla olduğunu gösteren amâre ve karinelere gelince, rivâyetlerin de belirttiği gibi Allah Resulü bir çok âyetten de anlaşıldığı gibi insanların hidayeti için son derece istekli ve ihtiraslı davranıyor ve onların dalalette direnmelerine adeta kahroluyordu. Öyle ki bazen Rabb-ül Âlemin âyet indirerek Resulü’nü kontrol ediyor ve bu kadar hırs ve üzüntünün de yersiz olduğunu, ona düşen görevin sadece ilahi mesajların tebliği olduğunu hatırlatıyordu. Bu olayda da aynı şey söz konusudur. Hele bu olayda Resulullah, Kureyş büyükleriyle muhatap olduğu ve bu fırsatın belki de bir daha ele geçmeyeceğini ve bu insanların hidayetiyle, belki peşlerinden sürükledikleri diğer bir çoklarının da hidayet bulacağını düşünerek, onlarla aşırı bir şekilde ilgileniyor ve onların hidayet bulmaları için can atıyordu. İşte tam bu sırada Abdullah b. Ümm-i Mektum meclise giriyor ve a’ma olduğu için olup bitenlerden habersiz bir şekilde ısrarla Resulullah’tan kendisine bir şeyler öğretmesini isteyerek, Resulullah’ın müşriklerle olan sohbetinin bölünmesine vesile oluyor. Önemli bir işle meşgul olduğunu düşünen Allah Resulü, Abdullah’ın bu davranışından rahatsız olarak surat asıp sırtını dönerek müşriklerle olan sohbetine devam ediyor.
Aslında normal şartlarda Abdullah böyle bir muâmeleyi hak etmişti. Zira meclis âdâbına riâyet etmemişti. Resulullah’ın surat asması da a’ma olan birisini rahatsız edecek bir tutum da olmadığı için bir günah sayılamaz. Kaldı ki bir insanın samimi olduğu ve kendisine yakın bildiği birisine bu kadarcık bir ihmal ile davranması tabiidir ve onu rahatsız edecek bir tutum değildir .. Ancak Allah-u Teâlâ, Server-i kâinat ve Seyyid-i Enbiyâ olan Habibi’ne bu kadarcık bir ihmali dahî uygun bulmuyor ve Resulü’nü uyarmakla birlikte, müşriklerin hidâyeti için bu kadar çırpınmanın da gereksiz olduğunu vurguluyor. İşte bu latif kınama ve uyarı, günah olmamakla birlikte, yapılmamasının Resulullah’ın şanına daha uygun düşeceği bir fiilden dolayıdır. Biz de zaten bu kadarını Peygamberler hakkında mümkün görüyor ve onların masumiyetine bir  halel getirmeyeceğini söylüyoruz.”
3- Diğer bazı müfessirler ise sûrenin ilk dört ayetinin başkasına, beş ila onuncu ayetlerin ise Resulullah’la ilgili olduğu görüşündeler. Onlar diyorlar ki: “İlk âyetlerde kayıp şahıs kipiyle ismi belirtilmeyen birisinin a’maya surat asıp sırtını çevirmesinden bahsediyor ve kesinlikle Resulullah’ın ismi geçmiyor. Biz İmam Cafer Sâdık’tan nakledilen bir rivâyete de dayanarak bu şahısın Peygamber (s.a.a.) değil, Benî Ümeyye’den birisi olduğunu söylüyoruz; diğer âyetler ise Resulullah ile ilgilidir.”
Bu görüşe göre olayın tasviri şöyledir: “Bir gün Allah Resulü Kureyş zenginlerinden bazılarıyla, tebliğ amaçlı sohbet ederken, a’ma olan Abdullah b. Ümm-i Mektum içeriye giriyor. Bu sırada, mecliste bulunan Beni Ümeyye’den birisi, Abdullah’ı görür görmez, onun gelmesinden rahatsızlığını bildirmek ve onu tahkir etmek maksadıyla suratını asıp, kibirli bir jestle elbiselerini toplayarak ona sırtını çevirdi. O sırada hararetli bir şekilde müşriklere tebliğ ile meşgul olan Resulullah, belki de bu meşguliyeti, sözün dağılmaması ve meclisin düzeninin bozulmaması için, söz konusu Emevî’nin bu çirkin ve mütekebbirâne davranışı karşısında tepki göstermemiş ve sohbetine devam etmişti. İşte inen âyetlerin ilk üçü, söz konusu şahsın o çirkin davranışına itiraz etmekte, sonraki âyetler ise Resulullah’ın tepkisizliğine değinip, günah olmamakla birlikte bunun,  onun yüce mertebe ve makamına yakışmadığı, ona yakışanın bu tür çirkin fiillerin sahiplerine tavır koyup mu’min birisinin bu kadarcık bir tahkir ve mağduriyetine göz yummaması olduğunu ortaya koymaktadır.
İşte diyorlar, gördüğünüz gibi ortada Resulullah’ın masumiyetine halel getirecek bir durum yoktur ve sadece bir terk-i evla söz konusudur. Peygamberlerin durumu ise sahip oldukları makam ve mertebelerinden dolayı bizden farklıdır; onlar bir terk-i evladan ötürü de kınanabilirler.
4- Bizim de tercih ettiğimiz dördüncü görüş ise, bu âyetlerin hiçbirisinin Resulullah’la ilgili olmadığı ve onlardaki kınamanın başkalarına âit olduğudur. Bu görüşün delillerini aşağıda açıklamağa çalışacağız:
1- Bu âyetlerin ve onlardaki kınamanın Resulullah’a yönelik olduğunu ileri süren rivâyetlerin hiçbirisi, senetleri zayıf olduğu için müstakil bir delil ve hüccet sayılamaz. Zira bu rivâyetlerin bir kısmı sahâbeden, bir kısmı ise tâbiî olanlardan nakledilmiştir. Sahâbeden nakledilen rivâyetler üç kişiye, yani Ümm-ül Mu’minin Âişe, Enes b. Mâlik ve İbn-i Abbâs’a dayandırılmaktadır. Halbuki bu şahıslar söz konusu olay yaşandığında, ya dünyaya gelmemişlerdi, (İbn-i Abbas gibi) veya henüz çok ufak yaştaydılar ki bu olaya şâhit olup da onu rivâyet etmeleri oldukça zor veya gayr-i mümkündür. Tâbiî olanların (Katâde, Mücâhid, Ebu Mâlik, Hakem, İbn-i Zeyd ve Zehhâk gibi) rivâyetlerine gelince, onların da sahâbeye varan senetleri kopuk olduğu ve kimden naklettikleri bildirilmediği için delil sayılamaz.
2- Bu rivâyetler muhteva açısından da çelişki ve tenakuzlarla doludur. Bu çelişki, sadece bir râvinin rivâyetiyle diğerinkinin arasında değil, hatta tek râviden nakledilen rivâyetlerde de söz konusudur. Mesela Ümm-ül Mu’minin  Âişe’den nakledilen bir rivâyette, Resulullah’ın yanında Kureyş büyüklerinden birisinin bulunduğunu, bir diğerinde, Utbe ve Şeybe isimli iki Kureyşlinin olduğunu, başka bir rivâyette ise Ebu Cehil ve Utbe b. Rabi’nin de aralarında bulunduğu bir grup tanınmış Kureyş simalarından bahsedilmektedir.
İbn-i Abbâs’ın bir rivâyetinde Resulullah’ın Utbe, amcası Abbas ve Ebu Cehil ile konuşmakta olduğu, İbn-i Abbâs’a isnad edilen tefsir kitabında ise bu kişilerin, Abbâs, Ümeyye b. Halef ve Safvân b. Ümeyye olduğu ileri sürülmektedir.
Katâde’nin bir rivâyetinde bunun Ümeyye b. Halef, bir diğerinde ise Übey b. Halef olduğu kaydedilmektedir.
Yine Mücahid’in bir rivâyetinde, Kureyş’in elebaşılarından birisi denmekte, bir diğerinde ise Utbe b. Rabia ve Ümeyye b. Halef diye iki kişinin ismi verilmektedir. Rivâyetlerin biri diğeri ile karşılaştırıldığında, bu ihtilaflar daha da yoğunlaşmaktadır. Kısacası olayın keyfiyeti, Resulullah’ın (s.a.a) olayla ilgili söyledikleri, İbn-i Ümm-ü Mektum’un sözleri bu rivâyetlerde incelenip birbiriyle karşılaştırıldığında, bir sürü ihtilaf ve çelişki açıkça görülmektedir. Fakat biz sözün fazla uzamaması için onlara girmiyor ve daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlere, verdiğimiz kaynaklara başvurup, onları bizzat birbiriyle karşılaştırmalarını tavsiye ediyoruz.
Burada rivâyetlerle ilgili iki nükteye de değinip geçmek istiyoruz. Önceden de aktardığımız gibi, rivâyetlerin bazısında şöyle diyor: “Allah Resulü, Abdullah geldiğinde şöyle demişti: ‘Şimdi bu Kureyşli, bu adama uyanların hepsi bir avuç kör, köle ve sefil insanlardan ibarettir, diyecek’ diye içinden geçirerek, ona surat asmış ve sırtını dönmüştü.”
Şimdi evvela râvî, Resulullah’ın içini nasıl okumuş ve içinde böyle bir şey söylediğinden nasıl haberdar olmuştu?! Saniyen Resulullah’a iman eden kimselerin nasıl birileri olduklarını, müşrikler bilmiyor muydu ki, Allah Resulü böyle bir telaşa kapılsın ve sırrının ifşa olmasından rahatsız olsun. Salisen, aşağılık kompleksinden başka bir yorumu olmayan böyle bir düşünceyi, bu insanlar, insanlığın onuru Allah’ın Resulü ve Habibi’ne nasıl yakıştırabiliyorlar acaba?!
Bir diğer rivâyette ise şöyle geçmektedir: “Bu olaydan ve bu olay üzerine inen bu âyetlerden sonra, Allah Resulü’nün bir daha bir zengine önem verdiği ve bir fakiri ihmal ettiği görülmedi!!”
Yıllar boyu ilahî talim ve terbiyeden geçtikten sonra peygamberliğe ulaşan, bu olaydan önce defalarca benzer konularda kendisine ilahî direktifler ve âyetler2 inen Peygamber’in (s.a.a) bütün bunlardan gaflet edip, zengine karşı o şekil ve fakire karşı da o şekil davranıp, sonra adeta uykudan uyanırcasına bir daha benzer bir davranışta bulunmuyor. Böyle bir şey mâkul ve mantıklı olabilir mi?!
3- Bu münasebetle nâzil olduğu iddia edilen ayetlerde kınanan şahsın, zengine, kâfir bile olsa ilgi gösterip önem veren, fakire karşı mu’min bile olsa ilgisiz ve duyarsız kalıp onun tezkiyesine önem vermeyen bir kimse olduğu anlaşılmaktadır. Oysa hepimiz Allah Resulü’nün böyle bir ahlak ve karaktere sahip olmadığını biliyoruz. Yine biliyoruz ki fakire surat asıp sırt çevirme gibi hem İslâmî âhlaka ters düşen, hem de bunu yapan kimsenin kibir ve  gururunun da bir göstergesi  olabilecek bir davranış, Allah Resulü gibi birisinin davranışı kesinlikle olamaz. Zira düşmanlarına karşı bile böyle bir davranışı nakledilmeyen Resul-i Kibriya’nın mu’min bir dostuna karşı böyle bir davranışta bulunması nasıl düşünülebilir?!
“O mu’minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir”3 âyetini Rabbi’miz onun hakkında indirmemiş midir?!
Yine Abese’den önce bi’setin başlarında ikinci veya dördüncü sûre olarak nâzil olan Kalem suresinde4 Rabb-ûl Âlemin, Habibi’ni “Hiç şüphesiz sen yüce bir âhlak üzeresin” diye tavsif etmiyor mu? O halde, böyle yüce bir ahlaka sahip olan birisinden, kınamayı gerektiren ahlak dışı ve mütekebbirâne bir davranış nasıl sergilenebilir?! Bi’setin başlarında bu yüce özelliğiyle tanıtılan Peygamber’in, aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen ahlakında, daha çok ilerleme ve kamilleşme hasıl olması gerekirken, (hâşâ) geriledi mi ki böyle bir davranışta bulunsun?! Acaba Allah-u Teâlâ “Hulk-i azim” ile nitelendirdiği bir kimsenin gerçek ahlakından haberdar değil miydi? Yoksa biliyordu da bu şekilde tanıtmasında bir hikmet ve maslahat mı söz konusuydu?!
4- Bildiğimiz gibi “İnzâr” âyeti diye meşhur olan ve Abese’den iki yıl önce inen Şuârâ suresinin 14-15. âyetlerinde şöyle hitap ediyor Rabbimiz Habibi’ne: “(Önce) en yakın akrabalarını uyar ve sana uyan mu’minlere kanatlarını ger (onlara şefkat ve merhamet ile davran).”
İki yıl öncesinde mu’minlere bu şekilde davranmakla öğütlenen Peygamber (s.a.a), acaba  bunlar aklında olduğu halde mi Abdullah’a öyle davrandı; yoksa unutmuş muydu? Birinci şıkkı söylersek, o zaman Resulullah’ın bizzat kendisine inen açık ilahî emirlere muhalefet ettiğini kabul etmiş oluruz; yok önceden inen âyetin emrini unutarak böyle davrandı dersek, o zaman da başka âyetleri ve hükümleri unutmadığını nereden garantileyebiliriz?!
5- Söz konusu âyetlerin birisinde şu tabir kullanılmıştır: “Sana ne onun arınıp, arınmadığından.”?!5 Bu hitabın da Peygamber’e yönelik olması uygun değildir. Zira Allah Resulü’nün başlıca görevi insanları Allah’a davet edip onların talim ve tezkiyesiyle meşgul olmak değil midir? Cuma suresinde:
“O (Allah) ümmiler içinde kendilerinden olan ve onlara (Allah’ın) âyetlerini okuyan, onları arındırıp-temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamberi gönderendir.”6 buyurmamış mıdır?
6- Allâme Tabâtabâî’nin de değindiği gibi: “İnsanlar arasında üstünlük ölçüsünün fakirlik-zenginlik değil, salih ve iyi amaller olduğunu  idrak edip kavrayan bizzat insanın aklıdır; İslam’dan önce Hanif dini de aynı değerleri insanlara telkin etmiştir. Hal böyle iken, önceden zikrettiğimiz âyetler nâzil olmasaydı dahi, Allah Resulü’nün böyle bir davranışın kötülüğünü, zengin bir kâfiri, fakir bir mu’mine tercihin ne kadar kötü olduğunu, anlamış olması gerekirdi; oysa öyle olmadığını görüyoruz; bu da bu iddianın ne kadar tutarsız olduğunu gösteriyor.
Önceden de değindiğimiz gibi bazıları, Allah Resulü’nün bu davranışında herhangi bir dünyevî maksat gütmediğini, o müşriklerle ilgilenmesi de onların hidâyetine olan şiddetli arzusundan kaynaklanıyordu. Abdullah’a karşı davranışında da onun fakirliği böyle bir davranışa onu itmemişti; sadece Abdullah’ın, sözünü kesmesi ve meclis âdâbına riâyet etmemesinden kaynaklanıyordu. Özellikle diyorlar, Abdullah’ın a’ma olduğunu dikkate alırsak Resulullah’ın davranışının, onu incitici bir davranış olmadığını daha iyi kavramış oluruz. Bir de Abdullah ile Resulullah (s.a.a) arasındaki samimiyeti unutmazsak, birbirleriyle samimi ilişkileri olan kimseler arasında bu tür ilişkiler doğal bir şeydir.
Fakat bizce bunlar fazla tutarlı gerekçeler değillerdir. Zira evvela, zengin, fakir sıfatlarına cümlede yer verilmesi, bizce bu özelliklerin yapılan davranışta etkili olduğunu gösteriyor. Meclise gelen şahsın “A’ma” diye nitelendirilmesi hakkında da aynı şeyi söylemek mümkündür. Yani surat asıp sırtını dönen kimsenin bu davranışında, onun a’ma olduğunun etkili olduğunu gösteriyor. Aksi takdirde bir mu’minden, onda olan bir kusur veya noksanlığı ön plana çıkararak bahsetmenin ne anlamı olabilir? Evet bu sıfatlar yapılan davranışta etkili olmasaydı, gelen şahsı “a’ma”, “fakir” gibi sıfatlar yerine başka özellikleriyle tanıtmak daha uygun, hatta en uygun olmaz mıydı? Söz konusu müşrik veya müşriklerden”zengin” nitelemesiyle bahsetmek de aynı.
Saniyen bu iddia doğru olsaydı, o zaman Allah-u Teâlâ Resulü’nü kınama yerine methetmeliydi; övmeliydi. Zira niyeti, Allah’ın dinini yüceltmek, insanların hidâyeti için çırpınmak, kısacası üzerine yüklenen görevini yerine getirmekten başka bir şey olmayan bir kimseyi, kınamak mı gerekir, yoksa övmek mi?
Diğer iddiaya gelince; diyelim ki Abdullah’ın gözleri kör olduğu için Resulullah’ın bu davranışının ona yönelik bir sakıncası olmasın; ancak Allah’ın Resulün’den böylesine bir davranışı etraftan seyredenlere karşı nasıl?! Onların gözleri kör değildi ya! İnsanlara örnek olarak tanıtılan bir Peygamber’den böyle bir davranışın onların gözleri önünde sergilenmesi, onun örneklik konumuna gölge düşürmez mi?!
Resulullah ile Abdullah arasındaki samimiyete gelince, evvela bu samimiyetin Mekke’de değil, Medine’de gerçekleştiğini söylemek daha gerçekçi olabilir; saniyen iki kişi arasındaki samimiyet, artık onun haklarını çiğnemeği ve her türlü, mesela tahkire varan davranışları da meşru ve mubâh kılar mı?! Hele Allah Resulü gibi birisinden böyle bir şey mazur görülebilir mi?!
7- Bizce Ehl-i Sünnet kaynaklarında bu âyetlerle ilgili nakledilen sebeb-i nüzul, normal, tabîî ve mâkul ölçülerle de bağdaşmamaktadır. Zira bu rivâyetlerde, Abdullah’ın a’ma ve mecliste olup bitenlerden habersiz olduğu için içeriye gürültülü bir şekilde girdiği ve yüksek sesle konuştuğu ve dikkatleri dağıttığı söyleniyor. Diyelim ki öyle olsun; fakat bu problemin kolay bir çözüm yolu varken, Allah Resulü’nün öyle bir davranış içerisine girmiş olmasını bir türlü hazmedemiyoruz! Hepimiz biliyoruz ki Abdullah mu’min ve temiz kalpli bir Müslüman’dı; fakat durumdan habersizdi. Ona iki kelimeyle durumun ne olduğu hatırlatılıp, biraz beklemesi istenseydi, değil karşı gelmek, bundan memnun bile kalırdı.
Hayır, Resulullah’ın rahatsızlığını buna değil, mesela “Şimdi şu Kureyşli adam, Muhammed’e uyanlar, bir avuç kör, köle ve sefil insanlardır diyecekler” gibi saçma rivâyetlere dayandırırsanız, o da sizin bileceğiniz iştir.
8- Bu âyetlerde kınanan şahsın Resulullah olmadığının önemli kanıtlarından birisi de (Merhum Allâme Tabâtabâî’nin de değindiği gibi), bu sûrenin 17. âyetinden sonra başlayan ağır ifadelerdir. Evet şöyle buyuruyor söz konusu âyetlerde:
“Kahrolası insan, ne kadar da nankördür! * (Allah) onu hangi şeyden yarattı? * (Değersiz) bir nütfeden yarattı ve onu biçimlendirdi. * Ona yolu kolaylaştırdı; sonra da onu öldürdü ve kabre gömdürdü; sonra dilediği zaman onu diriltir. * Hayır, (Allah’ın) ona emrettiğini, o yerine getirmedi.”
Sûredeki âyetlerin zâhiri ve siyâkı, onların birbirleriyle ilintili olduklarını ve bir zincir halkaları gibi birbirlerini takip ettiklerini gösteriyor. Bunun aksini söyleyebilmek için harici bir delil ve karine olması gerekir; oysa burada  böyle bir şey söz konusu değildir. Kısacası âyetlerdeki siyâk, bu âyetlerin bazısında yer alan “Kahrolası insan, ne kadar da nankördür” kabilinden ifadelerin de a’ma ve fakir mu’mine surat asıp sırt çeviren ve onu ihmal edip, zengin müşrike yönelip ona önem veren kimseye ait olduğunu gösteriyor. Aksi takdirde âyetler arasında mana kopukluğu meydana gelecektir. A’maya surat asanın Peygamber (s.a.a) olduğunu söylersek, o zaman “Kahrolası insan ..” tabirinin de Hazret’e ait olduğunu söylememiz gerekir; bunu ise hiçbir kimse söylememiştir; söyleyemez de.
İşte bu problemin hallinden âciz kalan bir çok müfessir, herhangi bir delil göstermeden bu surenin iki parça halinde nazil olduğunu, bir kısmının on yedinci âyete kadar, bir kısmının ise daha  sonra indiğini söylemişlerdir. Böylece âyetler arasını ayırarak bu önemli problemin altından kalkmağa çalışmışlardır, ama nafile; dikkat eden herkes bu surenin bir bütün olduğunu ve o şekilde de nazil olduğunu görür.
Bu âyetlerde insanın nankörlüğünden, onun değersiz bir nütfeden yaratılması, ölüm ve fenâya mahkum olması ve Allah’ın emirlerini yerine getirmemesinden bahsetmesi de söz konusu şahsın, o çirkin, mütekebbirâne ve nankörce davranışıyla tam anlamıyla örtüşen ve onun bu adi davranışına İlahi bir tavırdan ibarettir
Bütün bu delillere dayanarak biz, söz konusu âyetlerdeki kınamanın Allah  Resulü’ne yönelik olamayacağını, dolayısıyla âyetlerde kınanan şahsın başka birisi olduğunu iddia ediyoruz. İmâm Cafer-i Sâdık’tan (a.s) nakledilen bir hadis de bizim bu görüşümüzü te’yid etmektedir. O hadiste şöyle geçmektedir:
“Abese suresindeki kınama ayetleri, Benî Ümeyye’den olan bir kişinin hakkında nazil olmuştur; söz konusu şahıs Resulullah’ın yanında bulunduğu sırada Abdullah b. Ümm-i Mektum meclise gelmiş, onu gören Emevî şahıs ondan iğrenerek, yüzünü ekşitmiş ve el-eteğini toplayarak yüzünü ondan çevirmişti. Bunun üzerine Allah-u Teâla, söz konusu âyetleri indirerek bu olayı (başkalarına ibret olsun diye ) kınamıştır.”7
Bu rivâyet maalesef nâkıs bir şekilde nakledilmiştir. Eğer geniş ve detaylı bir şekilde nakledilseydi, hem olayın tam olarak aydınlanmasını, hem de âyetlerin daha net bir şekilde tefsir edilmesini sağlardı belki de. Elbette rivâyetin haberi ahad olduğunun da farkındayız; bu yüzden de onu müstakil bir delil olarak değil, bir te’yid olarak vermekteyiz.
Buraya kadar aktardığımız delillere ve son rivâyete dayanarak; âyetlerdeki bazı tabirlerden de ilhamla olayın nasıl vuku bulduğunu, tahmini olarak şu şekilde tasvir edebiliriz .Yine de en iyisini Allah bilir:
Münafık veya zaif-ül iman bir Emevî, bir taraftan dine ve insanların hidayetine önem verdiğini gösterip Resulullah’a ve Müslümanlara şirin gözükmek için söz konusu müşrik veya müşriklerle meclise gelmiş, öte yandan müşriklerin ve Kureyşli’lerin yanındaki yerini korumak, onlarla ilgilenir gözükmek ve onları mu’min fakirlere tercih ettiği mesajını vermek için söz konusu çirkin davranışı sergilemiş ve tabiri câizse bir taşla iki kuş vurmaya çalışmıştır. Fakat Allah-u Teâlâ, mu’minin azameti ve izzetini, müşrik ve münafığın zillet ve değersizliğini ortaya koymak, başkalarına ibret dersi vermek için söz konusu âyetleri indirmiştir.
Burada bir nüktenin hatırlatılması da faydalı olabilir belki. O da şudur ki: Biraz önce İmâm Cafer-i Sâdık’tan naklettiğimiz hadisin doğru olduğunu düşünürsek, o zaman olayın vukuu hakkında bir senaryonun uydurulmuş olması ihtimali güçlük kazanmış olur. Zira o hadiste, ayetlerde kınanan şahsın Emevî birisi olduğu vurgulanmaktadır. Öbür taraftan tarih boyunca Emevî’lerin, özellikle zâlimâne saltanatları boyunca kendi menfaatleri doğrultusunda uydurmadıkları hadis ve rivâyet kalmamış ve maalesef bunlardan bir çoğu en muteber bilinen kaynaklara kadar sızmıştır. Bizce burada da aynı şeyin en azından bir ihtimal olarak göz ardı edilmemesinde fayda var.
Buna işlediğimiz konuyla ilgili bir örnek de  zikredebiliriz. Bildiğiniz gibi takip ettiğimiz konuyla ilgili rivâyetler arasında şöyle bir rivâyet de gözümüze çarpmaktadır: “Bu olaydan sonra Allah Resulü Abdullah İbn-i Ümm-i Mektum’u her gördüğünde şöyle derdi: “Merhabalar olsun, merhabalar olsun o kimseye ki Allah onun hakkında beni kınadı…”
Bakın İmâm Cafer-i Sâdık (a.s) bu rivâyeti nasıl nakletmektedir: “Allah Resulü onu her gördüğünde şöyle derdi: “Hayır Allah’a andolsun ki Rabbim senin hakkında beni asla kınamaz.” Bunu o kadar tekrar eder ve Abdullah’a o kadar lütufta bulunurdu ki artık Abdullah Resulullah’a engel olmaya çalışırdı.”8
Görüldüğü gibi bu hadis de tahrife uğramış ve nefy (olumsuzluk) edatı cümleden kaldırılarak tam tersi bir mana ve sonuç çıkarılmaya çalışılmıştır.
O zaman, “Allah Resulü bu cümleyi neden söylerdi” derseniz, bunun iki nedeni olabilir: Evvela bu cümleyle Abdullah’a o çirkin davranışta bulunan ve ilahî kınamayı hak eden kimseye tariz söz konusu olabilir. Sanki bu cümleyle Allah Resulü şöyle demek istiyor: “Allah’a and olsun ki ben hiçbir zaman filan adamın yaptığı gibi yapmam ..”
Saniyen, âyette bulunan ve zahirde Resulullah’a hitap edilen cümlelerden, birileri gerçekten Resulullah’ın kastedildiğini sanmasın veya kasıtlı olarak öyle lanse etmeğe çalışmasın diye Allah Resulü bu üsluba baş vurmuş olabilir.
Burada belki de başından beri sabırsızlıkla beklediğiniz bir sorunun cevabına geçmek istiyoruz; o da âyetlerdeki hitaplar konusudur.
Deniliyor ki, eğer gerçekten bu âyetlerde kınanan ve eleştirilen kimse Allah Resulü değilse, o zaman neden âyetlerde Resulullah muhatap alınmış ve daha çok Resulullah’ı ilgilendiren tabirler kullanılmıştır. Buna iki türlü cevap verilebilir:
a)- Gerçi âyetlerde hitap Peygamber’e yöneltilmiştir, ancak asıl muhatap Peygamber (s.a.a) değildir. Yani Peygamber kanalıyla başkasına mesaj verilmek isteniyor. Bu hemen her dilde bulunan: “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” misali bir dolaylı mesaj verme üslubudur. Bunun örneklerine Kur’ân-ı Kerim’de sık-sık rastlamaktayız. Mesela İsrâ suresinin 23. ve 24. âyetinde Resulullah’a hitaben şöyle buyurmaktadır:
“Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne babaya iyilikle davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa onlara “Öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle. a Onlara acıyarak alçak gönüllük  kanadını ger ve de ki: “Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse, sen de onları esirge.”
Açıktır ki bu âyette ki hitapta asıl muhatap Resulullah değil, Müslümanlardır; zira Allah Resulü küçük yaşta anne babasını kaybetmişti.

b)- Bu âyetlerde bulunan hitaplar hatta zahirde dahi Resulullah’a değil, söz konusu davranışta bulunan şahısın  bizzat kendisine yöneliktir. Çünkü birinci hitapta diyor ki: “Nereden biliyorsun belki o (Abdullah) arınıp temizlenecek?” Burada kimin eliyle temizleneceği üzerinde durulmuyor ki hemen “Bu, Emevî’nin  işi değildir, o halde hitabın  Peygamber’e yönelik olması gerekir” denilsin. Ayeti şöyle tefsir edersek ne sakıncası vardır: “Sen ne biliyorsun; belki o, Peygamber’in eliyle) arınacaktır?” Muhtemelen o Emevî adam, Abdullah’a karşı tutum ve davranışıyla onun tezkiye ve hidayete layık birisi olmadığını, veya tezkiyesinin İslam için bir fayda ve önem arz etmediğini, aksine Kureyşli zenginin önemli olduğunu ve güya hidayetinin İslam için önem taşıdığını vurgulamak istemesi üzerine söz konusu âyetle ona cevap verilmek istenmiştir.
Olayın bu şekilde cereyan ettiğini düşünürsek o zaman diğer hitapların tefsiri de kolaylaşmış olur. Mesela önceden de dediğimiz gibi “Sana ne onun arınıp arınmadığından?” cümlesinin Resulullah’a yönelik olması, Allah Resulü’nün konumu ve görevi itibariyle münasip gözükmemektedir. Ancak bu hitabın söz konusu Emevî’ye yönelik olması, konumu ve niyeti itibariyle ona uygun bir cümledir.
Yine “O zenginlik taslayan kimse var ya, sen ona önem veriyor, onunla ilgileniyorsun; ama Allah’tan korktuğu halde koşarak sana gelen (fakir mu’min)i sen ihmal ediyor, ona değer vermiyorsun” cümlesi Emevî şahısın karakteri ve niyetine uygun bir cümledir; ama kesinlikle Allah Resulü’nün şahsiyetine, yüce ahlakına, o güne kadar Müşriklere ve mu’minlere, zenginlere ve fakirlere karşı sergilediği tutum ve davranışlarla örtüşmemektedir. (Bunun delillerine ve örneklerine önceden değindik.)
“Sana koşup gelen…” cümlesinden de bu şahısın bizzat kendisine değil, onun da bulunduğu toplantıya, yani Resulullah’ın tebliğ ve hidayet meclisine geldiği kast edilmiş olabilir.
Evet bizim bu âyetlerin tefsiriyle ilgili söyleyeceklerimiz bunlardan ibarettir. Şimdi belki de bazı kardeşlerimiz, bizim bu çırpınışlarımızı gereksiz çabalar olarak değerlendirebilirler. Ama biz olaya kesinlikle öyle bakmıyor ve bu çabaları bir zaruret olarak görüyoruz. Zira bu olayı, âyetlerin zâhiri görünüşüne ve önceden de değindiğimiz rivâyetlere dayanarak tefsir etmenin, bir taraftan Allah Resulü’nün masumluğunu ve örneklik konumunu ortaya koyan açık ve net âyetlerle çeliştiğini, diğer taraftan deliller bölümünde ortaya koyduğumuz çeşitli ve önemli mahzurlarla karşılaşacağımızı düşünüyoruz. O deliller ve âyetler ma’kul ve mantıklı bir şekilde cevaplanmadığı müddetçe, bu âyetleri onlarla çelişmeyecek şekilde bir türlü tefsir etmeğe mecburuz. Bunu beceremediğimiz takdirde de, Resulullah’a itham etme çabasına girme yerine, kendi acziyetimizi itiraf edip en azından âyetleri müteşâbih kabul ederek onlar hakkında susmayı yeğlemeliğiz. Yoksa âyetlerin Resulullah’la ilgili olduğunu kabul edip, sonra da bunu bazı tutarsız ve uzak ihtimallerle, masumiyetle çelişmeyen bir tutum olarak değerlendirmek bizce sorunu çözmeye yetmeyecektir.
Burada bir hususu da hatırlatıp bu konudaki bahsimize son vermek istiyoruz. Önceden de değindiğimiz gibi biz, zikrettiğimiz sekiz-dokuz delille dördüncü görüşü tercih etmekteyiz. Ancak bu görüşü geçtikten sonra üçüncü görüşü diğer görüşlere nazaran daha tutarlı ve ma’kul bulmaktayız. Zira en azından o görüş, ilk âyetlerde bahsedilen surat asma ve sırt çevirme gibi çirkin bir davranışı Allah Resulün’den  uzaklaştırmaktadır. Zaten âyette de üçüncü şahıs kipiyle adı belli olmayan birisinden bahsedilmektedir. Yani bu âyetlerde “Sen” diye bir hitap da söz konusu değildir ki bazıları Allah Rersulü’ne yönelik tefsir etme ihtiyacı duymuş olsun. Diğer âyetlerdeki hitaplar ve o hitaplardaki uyarıya gelince, bu uyarı Allah Resulü’nün, o Emevî’ye tepkisiz kalmasına yönelik olarak tefsir edilmiştir. Bunun da masumiyetle çelişmeyen bir terk-i evladan ibaret olduğu ileri sürülmüştür. Dediğimiz gibi bu görüş bizi tam tatmin etmemekle birlikte, en azından diğer görüşlerden daha iyidir ve bahsettiğimiz mahzurların çoğu bu görüşe dayanarak da halledilebilir.
BENZER BİR İTHAM DAHA
Burada yeri gelmişken Ehl-i Sünnet’in siyer ve tefsir kitaplarında nakledilen ve Abese suresine benzerlik arz eden bir diğer uydurma olaya da kısaca temas edip cevaplamak istiyoruz. Söz konusu kaynaklarda şöyle rivâyet edilmiştir:
“Bir gün Akra’ b. Hâbis ve Üyeyne b. Hısn (veya Husayn), Resulullah’ın yanına gelip, Allah Resulü’nün Ammâr, Süheyb, Bilâl, Habbâb ve diğer bazı müstaz’af mu’minler ile birlikte oturduğunu görünce, onlara karşı tahkir edici davranışlarda bulundular; sonra da Resulullah ile yalnız kaldıklarında ona şöyle dediler: “Arap elçileri senin yanına gelip gidiyorlar. Biz onların, bizi şu kölelerle oturduğumuzu görmelerinden utanıyoruz; biz sana geldiğimiz zaman, onları bizim yanımızdan uzaklaştır. Biz ayrıldıktan sonra istersen onlarla oturursun.” Allah Resulü de tamam dedi. Sonra bununla da yetinmeyip, “Bunu yazılı olarak taahhüt etmeni istiyoruz” dediler. Allah Resulü de itiraz etmeyip kağıt kalem istedi; Ali’yi de yazmak için çağırdı. İşte tam bu sırada şu âyet nazil oldu:
“Sabah, akşam, O’nun rızasını dileyerek Rablerine dûa edenleri kendinden uzaklaştırma …”9
Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.a) elindeki sahifeyi atarak söz konusu müstaz’af mu’minleri yanına çağırıp onlarla birlikte oturdu; ondan sonra sürekli şöyle yapardı, bir müddet onlarla oturur, kalkmak istediğinde de kalkıp onları kendi hallerine bırakırdı. Bu sefer de şu âyet-i Kerime indi:
“Sen de sabah, akşam O’nun rızasını isteyerek Rablerine dûa edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma…”10
Bu âyetten sonra artık, onlarla oturur ve onlar kalkmadığı müddetçe kalkmazdı. Bazı rivâyetlerde, söz konusu Müslümanların Ebûzer ve Selmân olduğu da kaydedilmiştir.11
Abese suresi hakkında söylediklerimiz burası içinde geçerli olduğundan bu masal hakkındaki rivâyetler üzerinde durmaya fazla gerek görmüyoruz. Sadece birkaç nükteye değinip geçmek istiyoruz :
a)-Söz konusu rivâyetlerden, bu olayın Medine’de cereyan ettiği anlaşılmaktadır. Oysa müstafiz rivâyetlere göre En’âm suresi toplu halde Mekke’de nâzil olmuştur.12
Bazıları, “En’âm suresinin Mekke’de nâzil olması, onun bazı âyetlerinin Medine’de nâzil olmasına engel teşkil etmez” demişlerse de bu doğru değildir. Zira bu surenin âyetleri toplu bir şekilde, hicretten önce, Ensâr’dan bir gurubun Mekke’ye gelip Müslüman oluşlarından sonra, Esmâ bint-i Yezid-il Ensâriye, Resulullah’ın devesinin yularını tuttuğu bir sırada nâzil olmuştur.13 Bu da bu âyetin anlatılan hikayeyle herhangi bir ilgisinin olmadığını gösteriyor.
Bazı rivâyetlerde söz konusu mustaz’af mu’minlerin arasında Selmân ve Ebuzer’in de ismi geçmektedir. Bu da yine anlatılan olayla, söz konusu âyetlerin bir alakasının olmadığını gösteren bir diğer karinedir. Zira bir yandan âyetlerin Mekke’de nazil olduğunu, diğer yandan Selmân’ın Medine’de Müslüman olduğunu, Ebuzer’in ise Müslüman olduktan kısa bir müddet sonra Resulullah’tan ayrılıp Esfân denilen bölgede ikamet ettiğini dikkate alırsak, söz konusu iddiamızın doğruluğu görülecektir.
c)-Abese suresindeki âyetleri, ister Resulullah’a yönelik tefsir edelim, isterse başka birisine, her halükârda bu âyetlerden önce nâzil olan Abese âyetlerindeki uyarı, benzer bir davranışın bir daha tekrarlanmaması için yeterli değil miydi ki Allah’ın Resulü tekrar böyle bir davranış sergilesin kendinden?! Hani Abese hakkındaki rivâyetler, o olaydan sonra Resulullah’ın bir daha bir zengine önem verdiği ve bir fakiri ihmal ettiği görülmedi diyordu?! Bunun kendisi de, hem o rivâyetlerin, hem de bu rivâyetlerin birer düzmece olduğunu yeteri kadar göstermiyor mu?!
d)-Bizce bazı rivâyetlerden de anlaşıldığı üzere Medine’de değil Mekke’de cereyan eden olay, yani âyetin sebeb-i nüzulu şöyledir: Zengin ve eşraf tabakasından bazıları Resulullah’a gelerek ısrarla ondan mustaz’af Müslümanları kendisinden uzaklaştırmasını ve ancak o zaman ona iman edip yanında yer alabileceklerini söylemiş, hatta Hz. Ebu Tâlib’i aracı kılmışlardı. Bazı rivâyetlerde Ömer b. Hattâb’ın, Resulullah’a bu öneriyi kabul etmesi yönünde telkinde bulunduğu da kaydedilmiştir. Ancak önceden bahsettiğimiz uydurma rivâyetlerdeki iddianın aksine Allah Resulü’nün böyle bir öneriyi kabul ettiği yönünde âyet-i kerimede hiçbir açıklama veya karine mevcut değildir. Âyetlerde “Onları kendinden uzaklaştırma” kabilinden tabirlerin kullanılması, Resulullah’ın öyle bir işe yeltenmesi veya niyetlenmesi anlamına gelmez. Tam aksine bu tabirler Allah Resulü’nün ilahî koruma altında olduğunu ve beşeri özelliklerinden kaynaklanabilecek hatalarının İlahî yardım ve tasarruflarla önlendiğinin kanıtıdır. Kısacası biz de Resulullah’ın bir beşer olarak hata yapabilme ihtimalinin bulunduğunu kabul ediyoruz; ancak bazıları gibi, hata yaptıktan sonra tashih edildiğini değil, hatasının ilahî tasarruf veya yardımlarla yapılmadan önlendiğini iddia ediyoruz. İşte bu gibi âyetlerdeki uyarıları, Allah-u Teâlâ’nın bu yönde Resulü’ne yaptığı yardım ve lütuflarının örnekleri olarak değerlendiriyoruz, onun hataları olarak değil.
Evet müşrikler Resulullah’a benzer önerilerle defalarca geldilerse de Allah’ın Resulü, Rabbi’nin de yardımıyla hiçbir zaman onların dediklerini kabul etmemiş ve onların şeytani heveslerini kursaklarında bırakarak Rabbul Âlemin’in gösterdiği istikamette zerre kadar şaşmadan hareket etmiştir.
“Ya Rabbi, bizleri, bize verdiğin, verip de minnet ettiğin en büyük nimetin olan “Resul Nimeti”e şâkir ve kadirşinas kullarından eyle. Bu dünyada onun nurlu yolundan bizi ayırma. Âhirette şefâat ve refâkatından  mahrum eyleme bizleri. Âmîn.

________________________________________
1-Bu rivâyetler için şu kaynaklara bakabilirsiniz: Tefsir-i Taberî, C.30, S.33-34, Tefsir-i İbn-i Kesir, C.4, S.470, Tirmizî ve Ebû Ya’la’dan naklen, Ed-Dürr-ül Mensûr, C.6, S.314 –315, Hayat-üs Sahâbe, C.2, S.520, Mecme-ül Beyân, C.10, S.437 ve…
2-Bunlardan bazısına daha sonra değineceğiz.
3-Tevbe, 128
4-Kalem, 4
5-Abese, 6
6-Cuma, 2
7-Mecme-ül Beyân, C.10, S.437, Tefsir-ül Beyân, C.4, S.428, Nûr-üs Sakaleyn, C.5, S.509.
8-Tefsir-ül Bürhân, C.4, S.428, Mecme-ül Beyân, C.10, S.437, Nûr-üs Sekaleyn, C.5, S.509.
9-En’âm, 52.
10-Kehf, 28.
11-El-Bidâyet-u Ven-Nihâye, C.6, S.56, Hilyet-ül Evliyâ, C.1, S.146, Kenz-ül Ummâl, C.1, S.245, C.7, S.46, Ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde de (söz konusu âyetleri tefsir ederken) olayı muhtelif kaynaklardan nakletmiştir.
12-El-Mizân, C.7, S.110.
13-Ed-Dürr-ül Mensûr, C.3, S.22.

Bismillah’ın “Ba”sının Altındaki Nokta

Cevap-: Allah’ın adıyla.
Değerli kardeş, bu ve buna benzer diğer bir hadis hakkında Seyyid Abdullah Şübber Muhaddis Cezairi’den naklen Mesabihu’l-Envar adlı eserinde yedi mana zikretmiştir. (bk. Adı geçen eser c. 2 sayfa 394). Konu uzamasın diye biz bu manaları burada nakletmekten çekiniyoruz. Sadece Şeyyid Abdullah Şubber’ın söz konusu eserin birinci cildinde s. 435 naklettiği manayı zikredelim:
Bu hadisin anlamı Hz.Ali aleyhissselamın ilimleri birbirinden ayırıp yaydığı olabilir; noktanın ba harfini diğer harflerden ayırdığı gibi. Bir diğer ihtimal de şu ki maksat birlik ve teklik kastedilmiştir. Buna göre anlam şöyle olur: Hz. Ali aleyhisselam kimsenin ilimlerine vakıf olmadığı ilminde kendisinin ortağı bulunmayan bir kimsedir. İrfani açıdan da bu konu şöyle açıklanabilir: Hz. Ali (a.s)’ın Allah Teala’nın yarattığı ilk nur olduğuna göre, -çünkü ilk yaratılan nur Hz Muhammed (s.a.a) ve Hz. Ali’nin nurudur. ve bu iki şahsın nuru bir idi. Sonradan ilahi rahmet gereği birbirlerinden ayrıldılar.-   Allah’ın yaratıklarına tüm feyizleri bu  nur vasıtasıyla ulaşmaktadır. Tüm yaratıklar bu feyizden feyiz alarak var olmaktadırlar. Çünkü ilim, Allah Teala ‘da gerçek yaratıklarla özdeştir. Sonradan nefse yansıyan bir suret değildir. Bu anlam gereği ilimden maksat, varlık aleminin kendisidir. Bu konunun felsefi ve irfani esasları yerinde açıklanmıştır. Biz bunlara girmek istemiyoruz. (Vellahu’l alim)

İnsanoğlunun Yaratılış Sebebi Nedir?
Cevap: Biz bu sorunun cevabına geçmeden önce, bu soruyu bir başka soru ile tamamlamak istiyoruz; o da şudur ki: Biz insanlar herhangi bir işi yapmak istediğimiz zaman, onunla kendimizde olan bir eksikliği ve ihtiyacı gidermek istiyoruz. Örneğin, tahsil yapıyoruz ki bilgi eksiklerimizi giderelim. İş, ticaret vb. yapıyoruz ki fakirliğimizi ve maddi ihtiyaçlarımızı giderelim. Ordu ve savaş malzemeleri hazırlıyoruz.ki düşmana karşı gücümüzü ve zaaflarımızı tamamlayalım. Yiyip içiyoruz ki enerji eksikliğimizi tamamlayalım. Eğleniyoruz, gezip tozuyoruz, istirahat ediyoruz ki yorgunluk, bıkkınlık vb. ihtiyaçlarımızı giderelim vs. Hatta manevi çabalarımız, nefis tezkiyesi, ruhi ve manevi makamlara ulaşma çabası, hepsi bir türlü maddi veya manevi eksikleri gidermek içindir. Öyle ki eğer bu eksiklere sahip olmasaydık, söz konusu şeylerin peşine de gitmezdik hiçbir zaman. Bunlar bizim gibi eksikliklerle dolu sınırlı varlıklar için tamamen doğal ve zaruri şeylerdir. Ama Allah-u Teala’yı biz her açıdan sonsuz, sınırsız, eksiksiz ve noksansız olarak gördüğümüze göre ve dolayısıyla alemin yaratılışına hiçbir ihtiyacı olmadığına göre, genelde bütün yaratıkların  ve özelde insanoğlunun yaratılışındaki hedef nedir?
Bu sorunun cevabını verebilmek için önce bir konuyu açıklamamız gerekir: Gayeler (hedefler) iki türlüdür:
a) Fâilî gâye  b) Fiilî gâye

a) Fâilî Gâye: Yani bir fiili gerçekleştiren kimsenin fiilinden umulan gaye ve hedef.
b) Fiilî Gâye: Gerçekleşen fiilin bizzat kendisinde yatan gaye ve hedef.
Biz insanların gerçekleştirdiği fiillerde, bu iki gayenin ikisi de söz konusudur. Yani hem biz yaptığımız fiilden bir hedef umuyoruz. O da (yukarıda değindiğimiz gibi) var olan eksiklerimizi gidermektir. Hem de o fiilin kendisi abes değil ve gayesi vardır. Fakat Allah-u Teala’da durum böyle değildir. Yani Allah-u Teala’nın fiillerinden kendisine yönelik bir gaye çıkarmak doğru değildir. Zira O zatı mukaddesin hiçbir noksanlığı söz konusu değildir. Ama ikinci tür gayenin isnadı sakıncasızdır. Yani Allah-u Teala’nın fiillerinin kendisi tabi ki bir hedef ve gaye taşımaktadır. Dolayısıyla Kur’an ve Sünnette Allah-u Teala’nın insanoğlunu neden yarattığına dair yapılan açıklamalar, fiilin gayesine yöneliktir, fâilin değil. Fâil açısından ise yaratılışın varlıktan başka bir manası yoktur. Yani alemdeki varlıklar yaratana bir faydası olsun diye değil, kendileri için mümkün olan kemallere ulaşsınlar ve potansiyel olarak sahip oldukları kuvve ve kabiliyetleri fiiliyata dönüştürsünler diye yaratılmışlardır. Dolayısıyla yaratılışta faili değil, fiili hedef elbette vardır; nitekim Allah-u Teala bizzat Kur’an’da bunu değişik yerlerde değinmiştir. Örneğin bir âyette şöyle buyuruyor:
“Bizim sizi boşuna yaratığımızı ve bize bir daha dönmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mu’minun, 116)
Yine şöyle buyuruyor:
“Acaba insan (boşuna yaratılığını) ve başı boş bırakılacağını mı sanıyor?” (Kıyamet, 36)
Bu girişten sonra şimdi insanın yaratılışında yatan gaye ve hedefine olduğunu âet ve hadislere dayanarak açıklamaya çalışalım:
Kur’an-ı Kerim muhtelif âyetlerde inanın yaratılışının gaye ve hedeflerine değinmektedir:
Örneğin bir âyette bunu şöyle açıklamaktadır:
“O Allah ki yedi kat göğü ve bir o kadar da yeri yarattı; Allah’ın emri onların arasına sürekli inmekte. (Allah’ın tedbir ve tasarrufuyla yönetilmekteler.) Ta ki şunu bilesiniz ki Allah hiç şüphesiz her şeye kadirdir ve Allah’ın ilmi her şeyi kuşatmıştır.” (Talak, 12)
Bir diğer âyette ise şöyle buyurmaktadır:
“Biz insan ve cinni ancak bize kulluk ve ibadet etsinler diye yarattık.” (Zâriyât, 56)
Bu iki ayetten çıkan sonuç şudur ki, insan itikad ve iman sahibi olsun ve bu itikad doğrultusunda iman ettiği Allah’a kulluk sunsun diye yaratılmıştır. Anlaşılıyor ki insan takamül etme ve kendini yetiştirerek mümkün olan manevi makamlara ulaşsın diye yaratılmıştır. Bu ise ancak sağlam bir iman ve Allah-u Teala’ya tam bir teslimiyet ve kulluk ile mümkündür. Başka bir ayette bu tekamül ve olgunlaşmanın her amel ve ibadetle değil, en sahih ve en güzeliyle gerçekleşebileceğini vurgulamakta ve şöyle buyurmaktadır:
“O ki, gökleri ve yeri yarattı ve O’nun kudret ve hakimiyet arşı suyun üzerindeydi. (Bu yaratılış) bunun için gerçekleşti ki sizden hanginizin daha iyi amel edeceğini sınasın.” (Hûd, 7)
Allah Resulü (s.a.a) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: “(Elinizden geldiği kadar) amel edin; zira her kese yaratılışındaki şey müyesser kılınmıştır.” Bu hadisin manası Ehlibeyt İmamlarından İmam Musa Kazım (a.s)’a sorulunca şöyle buyurdu: “Yüce Allah cinleri ve insanları kendisine ibadet ve itaat etsinler diye yaratmıştır; O’na isyan ve itaatsizlik etsinler diye değil. Nitekim şöyle buyuruyor: “Biz insan ve cinni ancak bize kulluk ve ibadet etsinler diye yarattık.” O’nları itaat etsinler diye yarattığı için, bu hedefe ulaşabilme yolunu da onlar için açmış (imkanlarını sağlamıştır). O halde gözlerini kapatıp, körlüğü hidayete tercih edenlere yazıklar olsun.” (El-Mizan Tefsiri)
Görüldüğü gibi bu hadiste de insanların tekamül etme ve olgunlaşma için yaratıldığı ve bu hedefe ulaşmak için her türlü imkanın da kendisine sunulduğu vurgulanmaktadır.
Akli olarak da olaya baktığımızda, akıl açısından yaratılış mümkün varlıklara yapılan bir lütuf ve feyizdir. Yani yaratılması mümkün olan bir şeyi yaratmayı ondan esirgemez. Zira o cimri değildir. Böyle bir yaratılışın zati olarak güzeldir; onu gerçekleştirmek de. Bu fiilin zatî güzelliğinden başka onda bir hedef arama gerek yoktur; zira bu feyiz, lütuf ve cömertliğin nişanesidir. Allah-u Teala “vacib-i bizzat” olduğu gibi, her yönden “vacib”dir. Bu yüzden bir şey var olma kabiliyetine sahip olursa, Allah-u Teala’nın ona vücut vermekten çekinmesi mümkün değil; zira O feyyaz-ı alel-ıtlaktır. Kısacası var olma imkanı olan her şey kabiliyet sahibidir ve lisanı hal ile Allah’tan vücut ve kemal istiyorlar. İşte yaratılış Allah-u Teala’nın eşyadaki bu imkana ve tabiî ve zatî talebe bir cevap ve onları kemale ulaştırma eylemidir. Tabi O’nun hikmetli iradesi, insan ve cinlerin kendi irade ve istekleriyle serbestçe verilen tekamül imkanlarından yararlanması (ki bütün dini ve İlahî kurallar bunun içindir), ama diğer varlıkların ise cebri ve İlahi yönlendirmeyle mümkün olan kemallerine ulaşmaları yönünde tecelli etmiştir.
Burada şöyle bir soru sorulabilir: Eğer gerçekten Allah-u Teala kulları kulluk ve ibadet için yaratmışsa, neden bazıları küfre saparak bu kulluk yolunu izlemekten kaçıyorlar? Bu İlahi iradenin hedefinden şaşması anlamına gelmez mi?
Bu sorunun cevabı şudur ki, bunu söyleyenler tekvinî irade ile teşriî iradeyi birbiri,ne karıştırmaktadırlar. Zira Bu iradeden maksat, cebri ve zoraki değil, hür irade ve seçimle yapılacak ibadet ve kulluktur. Birisi “Ben insanların ibadet etmeleri için bu camiyi yaptırdım” derse, bunun anlamı insanlara zorla ibadet ettirme değil, ibadet etmenin zeminini ve imkanını insanlar için oluşturmaktır. Allah-u Teala da insanı ibadet ve kulluk için yaratmış bunun için de her türlü imkan ve zemini onlar için oluşturmuştur. İçten akıl, duygu ve çeşitli güç ve kabiliyetlerle, dıştan ise gönderdiği Peygamberler, İlahi kılavuzlar, kitaplarla.ve dini emir ve nehiylerle. Tabi bu konuda mu’min ve kafir için durum aynıdır ve farklı değildir; ancak birisi bu imkanlardan yararlanmış, diğeri ise yararlanmamıştır. İmam Caferi Sadık (a.s) da “Biz insan ve cinni ancak bize kulluk ve ibadet etsinler diye yarattık” âyetinin tefsiri sorulunca: Allah onları ibadet için yaratmıştır” buyurdu; soruyu soran “Acaba bu bazılarına mı özeldir, yoksa genel bir şey mi?” diye tekrar sorunca, “Hayır geneldir ve herkesi kapsamına alır” buyurdu.” (Bihar-ül Envâr, c.5, s.314)
Yine denilebilir ki: “Peki tekamül ve olgunlaşmanın hedefi nedir?”
Bunun cevabı da şudur ki tekamül gayelerin gayesidir (nihai hedeftir). Bunu bir misalle açıklamaya çalışlım. Örneğin siz bir öğrenciye neden tahsil yaptığını sorarsanız, “Üniversiteye girmek için” diyebilir. Peki üniversiteyi ne için istiyorsun, derseniz, şöyle diyebilir örneğin: Doktor veya mühendis olmak için. Onu da sorarsanız, toplum için faydalı olmak ve bu yolla iyi bir gelir kazanmak der mesela. Yine iyi geliri ne yapacaksın, sorusuna diyebilir ki müreffeh ve haysiyetli bir hayat yaşamak için. Bilahare  müreffeh ve haysiyetli hayatı ne yapacaksın diye sorarsan, oradaki cevap bir öncekinden farksızdır. Yani onu onun için istiyorum. O nihaî hedefimdir; gayelerin gayesidir der. Manevi hayatta da durum aynıdır. Peygamberlerin ve kitapların gelişinin hedefi tekamül (olgunlaşma) ve Allah’a yakınlaşma ve O’nun rızasını kazanmaktır. Bunun hedefi nedir diye sorulursa cevabı açıktır; Allah’ın rızasını kazanmak ve olgunlaşmak; yani bu gayelerin gayesidir. Başka bir tabirle şöyle diyebiliriz: Biz her şeyi tekamül ve Allah’a yakınlık kazanmak için istiyoruz, bunları ise özü için istiyoruz. Başka bir şey için değil. Yani bu gayelerin gayesidir.

Soru 11: Gök alemi neden yedi kat yaratılmış; neden altı kat veya sekiz kat değil?
Cevap: Muhterem kardeşim, sebebi bizim için zikredilmeyen şeyleri bizim kendi kafamızdan çözmemiz mümkün değildir. Şu kadarını biliyoruz ki yaratılış düzeni “Nizam-i Ahsendir” (en güzel düzendir). Yani imkanî varlık çerçevesinde en güzelini yapmış ve yaratmıştır. Allah-u Teala. “Gök alemi neden yedi kat yaratılmış, sekiz veya altı değil diyorsun. Eğer sekiz olsaydı bu sefer de neden sekizdir yedi değil, altı olsaydı, neden yedi veya sekiz değil diyebilirdin. Kısacası neden yedi olduğu Kur’an veya sünnette beyan edilmiş değildir. Kaldı ki bunu bilip bilmememiz bize öyle fazla bir şey de kazandıracak değildir. Asıl din veya dünyamıza faydalı olan, bu yönlerdeki eksiklerimizi tamamlayacak sorular sormamız gerekir ki, bir ibadet sayılır, hem soran için, hem de cevaplayan için.
Bakın Kur’an’da cehennemle görevli on dokuz melekten bahsediliyor. Ardından bu sayıyı bir imtihan için yaptık buyuruyor. Yani niye on dokuz, daha fazla veya daha az olmamıştır diye itiraz ve istifhamda bulunuyorlar mı bulunmuyorlar mı? (Bu konudaki Muddessir suresinin 30-31-32. âyetlerin meallerine bakın.)

Soru 12: Bütün alemin yaradılışı altı gün sürmüş; neden beş veya yedi gün değil?
Cevap: Aziz kardeşim, evvela birazdan da açıklayacağımız üzere buradaki “gün”den maksat devre ve aşamadır. Bizim bildiğimiz 24 saatlik zaman dilimi değil. Neden altı aşamada yatıldığına gelince, çünkü yaratılış bu altı aşamayla tekmil edilmiş ve tamamlanmıştır.  İsterseniz bu konuyu biraz detaylı olarak ele alalım. Bu vesileyle mesele daha geniş ve detaylı bir şekilde izah edilmiş olur ve yanı sıra belki akla gelen bazı diğer soru ve sorunlar da cevabını bulur.
Bu konu, Kur’ân’ın birkaç suresinde tekrar edilmiş, bir surede ise detaylarına da inilerek izah edilmiştir.
Örneğin A’raf suresinde şöyle buyuruyor:
“Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra da arşa (varlık alemine) istiva eden (onu idare ve tedbire koyulan) Allah’tır…” (A’raf, 54) Yani hem alemi yaratan, hem de onu daima tedbir edip yöneten O’dur.
Aynı konu benzer tabirlerle şu surelerde de tekrar edilmiştir: Yunus, 3, Hud, 7, Furkan, 59, Secde, 4, Kâf, 38, Hadîd, 4.
Elbette bu ayetlerdeki günden maksat, bizim bildiğimiz 24 saatlik zaman dilimi değildir. Zira bu “gün” güneşin ve yerin hareketleriyle belirlenen zaman miktarıdır. Halbuki o zaman daha yer ve güneş diye bir şey yoktu. Daha yeni yaratılmaktaydı. Arapça lügat kitaplarına bakılırsa, “Yevm” kelimesi hem bugün bizim bildiğimiz güne denir, hem de mutlak zaman ve devreye denir. Peki o zaman ayetteki günden maksat nedir? Ayetteki günden maksat, devre ve aşamadır aziz kardeşim. Yani Allah-u Teala varlıkları altı aşamada yaratmıştır. Ki belki her aşama arasında binlerce yılı kapsayan uzun bir devre geçmiştir. Bu devreleri biraz tafsil ile birlikte, Fussilet suresinde şöyle açıklamaktadır:
*”(Ey Resulüm) deki: “Gerçekten siz yeri iki günde yaratana (karşı) küfre mi sapıyor ve O’na bir takım eşler mi kılıyorsunuz? O alemlerin Rabbidir.
*O (yerde), onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti. Onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızkları dört günde takdir etti.
*Sonra kendisi duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: “İsteyerek veya istemeyerek gelin.” İkisi de: “İsteyerek, (itaat ederek) geldik” dediler.
*Böylece onları iki günde (aşama ve devrede) yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan bilen Allah’ın takdiridir.” (Fussilet, 9-10-11-12)
Şimdi bu ayetler hakkında bazı nükteleri açıklamamız gerekir:
a) Önceden de değindiğimiz gibi bu ayetlerdeki günden maksat, devre ve merhaledir; şu anda bizim bildiğimiz gün değil.
b) Bu ayetlerde geçen günleri zahirine göre hesaplarsak, bütün alemin yaratılışı sanki sekiz günde (aşamada) tamamlanmış gibi gözüküyor. İki günde yeryüzü, dört günde yeryüzünde dağların bereket ve rızk vesilelerinin yaratılışı, iki günde ise göklerin yedi kat olarak yaratılışı; toplam sekiz gün ediyor. Oysa diğer ayetlerde bütün alemin toplam altı günde yaratılışı beyan edilmişti. Zahiri görünüşte çelişki gibi gözüken bu konunun doğru açıklaması şudur ki, göklerin yaratılışı için zikredilen iki gün rızk imkanlarının yaratılışı için zikredilen dört günün içine dahildir. Yani yeryüzünde dağların ve rızk imkanlarının yaratılışıyla eş zamanlı olarak Allah-u Teala yedi kat göğü de yaratmıştır. Dolayısıyla hiçbir çelişki söz konusu değildir.
c) 11. ayette Allah-u Teala’nın yer ve göklerle konuşmasından maksat sözlü bir konuşma değil, Allah’ın yaratılış için iradesi ve tekvinî emridir. Yerin ve göğün cevabı ise tekvini bir cevaptır. Yani onda bulunan maddeler tekvini olarak Allah’a teslim idiler ve istenilen her şekle ve yaratılış biçimine giriyorlardı.
d) 12. ayette “Ve her bir göğe emrini vahyetti” cümlesinde maksat, Allah-u Teala’nın gökleri yarattıktan sonra her gökte görevli kıldığı meleklere görevlerini ve ne yapmaları gerektiğini vahy edip öğretmesidir.

Soru 13: Yedi kat alem neden yaratılmış bir kat yetmiyor muydu?
Cevap: Muhterem kardeşim, yedi kat alem diye bir şey biz bilmiyoruz. Eğer maksadın yedi kat gökler ise bunun cevabını zaten yukarıda vermiştik. Eğer başka bir şeyi kastediyorsanız açıklayın.


more post like this