CEBİR, TEFVİZ VE İHTİYAR
Allah Teala’nın tevhidine, her şeyde asıl etken O’nun olduğuna, var olmak isteyen her şeyin onun isteğine, iradesine, iznine kaza ve kaderine bağlı olduğuna inanmak, insanların eğitiminde çok büyük önem taşıyan inançlardan birisidir. Fakat; bu hassas konuyu doğru bir şekilde kavrayabilmek için, aklî ve fikrî olgunlukla birlikte, doğru talim ve açıklamaya da ihtiyaç vardır.
İşte bu yüzden, yeterince aklî rüşte sahip olmayanlar, yahut Kur’an’ın hakiki müfessirleri olan masum imamların öğretilerinden yararlanmayanlar, tevhid konusunda yanlışlığa düşerek, yaratılışta tevhid ilkesini kabul etmenin, nedensellik kanununun sadece
Allah Teala’ya ait olduğunu, sebep sayılan şeylerin gerçekte müsebbepler üzerinde hiç bir tesiri olmadığını, aksine; sebep sayılan şeylerden sonra müsebbep sayılan şeylerin icat edilmesinin Allah’ın bir sünneti olduğunu, alemde gerçekleşen her şeyin nedeninin yalnızca
Allah Teala olduğunu ve insana ait işler de dahil olmak üzere, bütün işlerin tek failinin Allah Teala olduğunu gerektirdiğini sanarak “kaza ve kader” konusunda Kur’an’ın sarih ve muhkem ayetleriyle çelişen bir görüşe sapmışlardır.

Bu fikrî azgınlığın kötü sonuçları, ancak insanın ihtiyari işleri hakkında ortaya attıkları bu görüşün, toplumları nasıl felakete düşürdüğü incelendiğinde aşikar olur. Zira bu akideye göre, insanın yaptığı bütün işler, doğrudan doğruya Allah’a isnat edilir. Kulların ise, onların icat edilmesinde hiçbir rolü kalmıyor. Yani; bu görüş gereğince, gerçekleşen her olay karşısında insanın, Allah’ın bu olayları icat etmede kullandığı bir araç olmadan öte hiçbir rolü kalmıyor; fiillerin gerçek faili Allah’tır ve faillik açısından insanın araç olmaktan başka hiçbir rolü yoktur. Eğer bu görüş kabul edilirse, artık hiçbir insan yaptığı işten sorumlu tutulamaz.
İnsanın, yaptığı her işi zorunlu ve mecburi olarak yaptığını, dolayısıyla da hiç bir sorumluluğu olmadığını içeren bu yanlış düşünce, gerçekte insanın en önemli özelliklerinden biri olan özgürlük vasfını inkar ederek; hukukî, ahlakî ve eğitim kurumlarının, özellikle de, kanunsal bir düzen olan İslam’ın teşriî nizamının boş ve yersiz olduğu sonucunu doğurmaktadır.
Çünkü eğer insan, yaptığı işlerde özgürlük, irade ve seçim hakkına sahip olmazsa, artık Allah’ın kullarına vazife ve teklif tayin etmesine, cennet ve cehennem yaratmasına, sevap ve azab belirlemesine, kıyamet gününü getirmesine, peygamber göndermesine, imam seçmesine ve kitap indirmesine hiçbir neden kalmıyor.
Hatta bu düşünce, tekvini nizamın icat edilmesinin de hedefsiz ve boş bir iş olduğu sonucunu doğurmaktadır.
Zira; Kur’an-ı Kerim’in ayetleri, hadisler ve akli burhanlar, aleminin yaratılışından gayenin, insanın kendi iradesiyle, Allah’a ibadet ve kulluk etmekle bir çok yüce kemallere ulaşıp, Allah’ın özel rahmetlerine nail olmak zeminini hazırlaması olduğunu ispatlamaktadır.
Oysa; insanın iradesini, özgürlüğünü, işlerinde seçim hakkına sahip olduğunu ve yaptığı işlerden sorumluluğunu reddetmek, insanın yaptığı işlerle yüce mükafatlara ve kemallere ulaşmaya liyakat kazanmasını anlamsız kılar. Çünkü bütün bunlar, ancak özgür iradenin olduğu yerde bir anlam taşır. Özgür iradenin ve seçim hakkının olmadığı bir yerde ise, mükafat ve liyakat kavramları anlamını yitirir. Özgür iradenin olmadığı taktirde, insan hayatı boyunca kendisine, başkalarına ve yaratıcısı olan Allah’a karşı hiç bir sorumluluk duymaz. Sonuçta sonsuz nimetleri ve ilahi rızayı elde etmeye de çaba göstermez. Böylece yaratılış hedefinin tam aksine olan bir yönde hareket eder.
Seyyid Razi, Hz. Ali (a.s)’ın sözlerinden bir kısmını içeren biz Ehl-i Beyt dostlarının iftihar kaynağı, “Nehc-ül Belağa” kitabında şöyle yazıyor:
“Irak ehlinden olan bir ihtiyar adam Sıffin savaşından sonra Hz. Ali’ye (a.s) gelerek; “Bize Şam’a gidişimizden haber ver; acaba bütün bunlar Allah’ın kaza ve kaderi ile midir?” diye sordu. Bunun üzerine, Hazret uzun bir konuşmadan sonra şöyle buyurdu:
“Yazıklar olsun sana! Sanki kaza mutlaka olacak, kader mutlaka gerçekleşecek sanıyorsun. Eğer bu şekilde olsaydı, sevap ve ikap batıl olur, va’d ve vaid de anlamını yitirirdi. Kötülük yapanlar kınanmaz, iyilik yapanlar da methedilmezdi.
Bu söz, bu ümmetin Kaderiyecileri ve Allah’ın düşmanları olan kimselerin sözüdür. Allah seçim hakkını vererek kullarına hayırları emretti, uyararak da nehyetti .Onlara kolay olanı teklif etti, zor olanla da yükümlü tutmadı. Az amele çok mükafatla karşılık verdi.
Ona, mağlup kılınarak isyan edilmez; kerhen de itaat edilmez. Peygamberleri, oyun olsun diye göndermedi. Kitabı, kullarına abes olarak indirmedi. Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları boş yere yaratmadı. “Bu, kafirlerin zannıdır. Ateşteki kafirlere yazıklar olsun!.”
Hazret’in bu metin buyruklarından coşkuya gelen o ihtiyar kişi, ayağa kalkarak Hazret’e hitaben şöyle bir şiir okumaya başladı:
“Sen o imamsın ki, itaatinle ümit ediyoruz,
Kurtuluş gününde Rahman Allah’ın mağfiretini.
Açıkladın, dinimizden şüphe ettiğimiz konuyu,
Mükafatlandırsın, bizden taraf ihsan ile Rabbin seni.”
Belki de insanın fıtratıyla çelişen böyle bir görüşü savunanların olamayacağı akla gelebilir. Ancak hemen belirtmeliyiz ki, İslam ümmeti içerisinde bu görüşü savunan bizzat Cebriye ismini alan gruplar olduğu gibi, İslam uleması,
insanın kudret ve iradesinin yaptığı işlerde hiçbir tesiri olmadığını ve Allah Teala’nın insanın iradesi ile birlikte yapmak istediği işleri icat ettiğini savunan Ehl-i Sünnet’in Eş’arî grubunu da aynı kategoride değerlendirmiş ve onları da Cebriye gurubuna dahil etmişlerdir. Biz ileride bu konuyu daha fazla açacağız.
Bu batıl ve insanlığın saadetini tehdit eden görüşün yaygınlaşmasının en önemli amillerinden biri, Müslümanlar’ın zorla başına geçen ve kendilerini Resulullah (s.a.a)’in halifesi diye tanıtan zalim hükümdarların bazı siyasi amaçlarıdır.
Zira onlar kendi zulümlerini ve kötü amellerini ancak bu şeytani düşüncelerle yorumlayarak meşru gösterebilir ve sadece bu görüşler sayesinde mazlum ve habersiz kitleyi kendi sultalarını kabullenmeye zorlayarak, onların harekete geçmesine, kıyam ve direnişlerine engel olabilirlerdi. İşte bu nedenle cebir görüşü insanlığın yıkılmasına, gerilemesine ve felaket uçurumlarına yuvarlanmasına sebep olan en belirgin amillerden biri sayılmalıdır.
Günümüzdeki Müslümanlar’ın acı durumlarını, kafir süper güçlerin tuzağına düşmelerini, onların bütün pisliklerine, cinayetlerine ve zulümlerine maruz kalmalarını, hak ve hakikat yolu olan İslam’dan uzaklaşarak küfre yönelmelerini ve İslam aleminin bu şekilde gerilemesini, şimdiki müstekbirlerin, zalimlerin ve sömürücülerin de desteklediği, bu cebir görüşünün bıraktığı izler ve neticeleri olarak gösterebiliriz.
Bu görüşün batıl ve zayıf yönlerini görerek onunla muhalefete kalkışan Ehl-i Sünnet’in “Mutezile” diye tanınan diğer bir gurubu ise, yine hem ilmi çıkarları olmadığından, hem de Masum Ehl-i Beyt İmamları’nın talimat ve buyruklarından yararlanmadıklarından, cebrin reddi ile kamil tevhidin arasında doğru bir bağlantı kuramayarak,
başka bir yanlışlığa düşüp “Tefviz” görüşünü, yani insanın ihtiyari işlerinin vücuda gelmesinde Allah’ın hiç bir rolü olmadığı ve tek failin insanın kendi olduğu düşüncesini ortaya atmışlardır.
Bu inanca göre, Allah Teala insanı yaratmış, daha sonra onu kendi başına bırakmıştır. Fiilleri icat eden yalnız insanın kendisidir; Allah’ın insanların fiillerinde hiçbir etki ve rolü olmadığı gibi, bu gibi işler ilahi failiyetin0 dışında kalmaktadır.
Her şeyi yaratan ve varolabilecek bütün mümkinatın yaratılışına tek kaynak olan eşsiz Allah’ın kudret ve kamil tevhidini sınırlandıran ve imkan vasfını taşıyan bütün varlıkların varlıklarını Vacip Teala olmaksızın da sürdürebileceklerini içeren, bu görüşün de yanlış bir görüş olduğu, Ehl-i Beyt İmamları tarafından gözler önüne serilmiştir.
Mutezile mezhebine göre, Allah Teala’nın insanın fiilleri üzerinde hiçbir rolü yoktur. Allah Teala’nın rolü, sadece insanın kendisini yaratmaktır. İnsan, yaratıldıktan sonra ihtiyarı dahilinde olan fiillerini yalnızca kendi kudret ve iradesiyle icat etmektedir.
Nasıl ki, bir fabrikayı yapan mühendisin rolü, sadece fabrikanın kendisini icat etmek olup, fabrikanın işlevinde onun hiçbir rolü yoksa, Allah Teala’nın işi de, sadece insanın kendisini yaratmaktır. İnsanı yarattıktan sonra, ne onun iradesinde, ne de işlerinde hiçbir etki sahibi değildir.
Bu görüşe göre, cihanın sadece ilk icat edilişinde yaratıcıya ihtiyacı vardır. Ama beka ve işlevinde yaratıcıdan müstağnidir. Bu görüşün Allah Teala’nın tevhid-i ef’ali ilkesiyle çeliştiği ve bir nevi şirk olduğu açıktır.
Nitekim Eş’arîler’in savunduğu, insan irade ve kudretinin insanın fiilleri üzerinde hiçbir etkisi olmadığı ve her şeyin doğrudan doğruya Allah Teala’nın irade ve kudretiyle icat edildiği görüşü de, insanın muhtar oluşu ilkesini ihlal ettiğinden, Allah Teala’nın adil olması ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
O halde ne Eş’arîler’in savunduğu cebir görüşü doğrudur, ne de Mutezililer’in savunduğu tefviz görüşü.
Zira biri, Allah Teala’nın tevhidi ile çelişirken, diğeri Allah Teala’nın adaletiyle çelişmektedir. Hak görüş, Ehl-i Beyt mektebinin ortaya koyduğu, insanın muhtar bir varlık olup, irade ve kudretinin yaptığı fiillerde etkili olduğunu kabullenmekle birlikte, Allah Teala’nın irade ve kudretinin de her şeyde müstakil etken olduğunu kabullenmek yoludur ki; bu görüşe, daha sonra ele alacağımız, kaza ve kader bölümünde açıklık getirilecektir.
Hz. Resulullah ve Ehl-i Beyt İmamları’ndan nakledilen hadisler içerisinde, bu hususlara tam açıklık getiren hadisler olduğu gibi, az istidatlı kişilerin bu konularda derinleşmelerini yasaklayan hadisler de bulunmaktadır. Bu hadisleri hadis kitaplarının “İstitaat, Cebir ve Tefviz’in Reddi” ve “İlahi Kaza-Kader, İrade, Meşiyet ve İzin” bölümlerinde görmemiz mümkündür
İnsan Muhtar Bir Varlıktır
İnsanın muhtar bir varlık olduğu ve bütün eylem ve işlerini kendi irade ve ihtiyari ile yaptığı en kesin konulardan biridir. Her insan bütün ruhsal özellik ve duygularını kendi içinde idrak ve ihsas ettiği gibi, böyle bir özelliğe sahip olduğunu da bizzat kendi idrak ve ihsas etmektedir. İnsanın bu idraki hata etmesi mümkün olmayan
ilm-i huzuri türündendir. İnsanın ilm-i husuli diye adlandırılan kavramsal bilgilerinde şüphe etmesi veya bu tür bilgilerinde hata ve yanılgıya kapılması imkan dahilinde olabilir. Ama bizzat kendi zatında idrak ettiği ilm-i huzuri bölümüne giren idrak ve ilimlerinde şüphe etmesi veya bu bilgisinde hata ve yanılgıya düşmesi söz konusu olamaz. İnsan her şeyden şüphe etse bile, kendi zatında varlığını hissettiği duygu ve ihsaslarında şüphe edemez.
İşte insanın muhtar oluşu bu türden bir gerçektir. Bizim hepimiz, kendi vicdanımıza müracaat ettiğimizde bir sözü konuşup konuşmamakta, bir yemeği yiyip yememekte veya elimizi hareket ettirip ettirmemekte serbest ve muhtar olduğumuzu hissetmekteyiz.
Bizim hepimiz, acıkıp da bir yemeği yemeye karar verdiğimizde, susayıp da bir suyu içmek istediğimizde veya temiz ve saf bir yolu taşlı bir yola tercih ettiğimizde bunları yapmaya mecbur olmadığımızı ve istersek bunların tersini de yapabileceğimizin farkındayız.
Bizim hepimiz, hangi din ve kültüre sahip olursak olalım, bütün insanların kanun, hak ve hukuklara riayet etmesini bekliyor, bunun dışına çıkanları kınıyor ve hatta gerekirse, cezalandırıyoruz. Eğer insanlar yaptıkları işlerde muhtar olmasaydı, bunların hiç biri bir anlam taşımaz ve bizim bu yaptıklarımız zulüm ve delilsiz eylemler sayılırdı.
Zira bu taktirde yerin çekim gücüyle düşerek birinin kafasını kıran taşla, başkasının hakkına tecavüz eden bir insan arasında bir fark kalmıyor. Nasıl ki, taş yaptığından sorumlu tutularak kınanıp cezalandırılmazsa, bu durumda insan da aynı hükme girer. O halde insan da yaptığından dolayı sorumlu tutularak kınanıp cezalandırılamaz. Oysa ki, böyle bir düşünce hiçbir insanın aklından bile geçmez.
Konunun ilginç yönü şu ki, hatta fikirsel olarak insanın muhtar olmadığını savunanların kendileri bile amele gelince, insanın hür iradesini kabul etmek zorunda kalıyorlar. Meselâ, birisi onların hakkına tecavüzde bulunursa, onu kınıyor, hatta onun cezalandırılmasını talep ediyorlar.
Oysa insan hür irade sahibi olmazsa, ne onu yaptığı suçlardan dolayı kınamak doğru olur, ne de cezalandırmak. O halde insanın muhtar oluşu kesin olup şüphe götürmeyen bir konudur.
Mevlana’nın İnsanın Muhtar Oluşuna Getirdiği Deliller
Ünlü düşünür ve arif Mevlana, değerli eseri Mesnevi’nin bir çok yerinde insanın muhtar bir varlık olduğunu ele alarak onu bir çok delillerle ispatlamıştır. Mevlana’nın insanın muhtar oluşuna getirdiği delilleri şöyle sıralayabiliriz:
1- İnsan muhtardır. Zira her insanın bizzat kendisi bunu idrak etmektedir. Mevlana şöyle der: “Şüphesiz biz muhtarız. Zira varlığı hissedilen bir şeyi inkar etmek olmaz” (74)
2- İnsanın seçim ve karar almada tereddüde düşmesi onun muhtar olduğunu göstermektedir. Mevlana şöyle der: “Yarın bunu mu yapayım? Şunu mu?” demen ey genç, muhtar oluşunun delilidir. İki iş arasında tereddütte kalmaktayız. İhtiyar olmazsa, bu tereddüt nasıl olabilir? Hiç “bunu mu yapayım? Şunu mu?” diyenle iki eli kolu bağlı olan bir olur mu?” (75)
3- Emir, nehiy, va’d ve vaid, sevap ve ceza ihtiyarın varlığını kanıtlıyor. Mevlana şöyle der: “Kur’an baştan sona emir, nehiy ve va’d ve vaidlerle doludur.
Mermer taşına emredildiğini kim görmüştür? Bu yüce alemi icat eden Allah, nasıl cahilane emir, nehyedebilir? Hiçbir kimse, taşa gel demez. Hiçbir kimse, çakıldan vefa aramaz. Hiçbir kimse, taşa geç geldin demez. Hiçbir kimse, ağaca beni niçin vurdun demez. Muhtar olandan gayrisine emir, nehiy, öfke, ikram ve kınama olamaz.”
4- İnsanın yaptığı işlerden lezzet alması onun muhtar olduğunu kanıtlıyor. Zira kerhen yapılan işlerden lezzet alınmaz. Mevlana bu konuda şöyle der: “Hiç kerhen yapılan işlerde lezzet olur mu? Oysa sen günaha koşa koşa gidiyorsun! Kim böyle neşeyle kerhen yapılan işe gider? Oysa insanlar sapıklığa oynayarak gitmekteler.”
5- İnsanın yaptığı yanlış işlerden dolayı pişman olup vicdan azabı duyması onun muhtar oluşundandır. Mevlana bu konuda şöyle der: “Bizim öfkemiz ihtiyarın delilidir. Bizim utanç duymamız ihtiyarın delilidir. Eğer ihtiyar olmasaydı, bu utanç duymam niçindir? Bu teessüf etmem, vicdan azabı duymam ve kendimi kınamam niçindir? Eğer cebir olsaydı pişmanlık olmazdı, eğer zulüm olsaydı gözetleme olmazdı.”
Velhasıl insanın muhtar oluşu vicdani ve açık bir konudur. Bunda şüphe etmek olamaz. Bütün öğretim, eğitim, kanunsal düzenler ve ilahi dinler bu ilke üzere kurulmuştur.
Ancak bütün bunlara rağmen, bazılarını böyle bir inanca yönlendiren, insanın muhtar oluşuna yönelik olan bir takım şüpheler olmuştur. Onlar bu şüphelerin cevabında aciz kalınca, kendi vicdanlarına aykırı olarak böyle bir görüşü kabul etmek zorunda kalmışlardır. Şimdi insanın ihtiyarı konusunda söz konusu olan şüphelerden bazılarına işaret edip cevap verelim.
ABNA.İR


more post like this