Din ve insan ilişkisi nasıl bir ilişkidir ve insanın dine ihtiyacı var mıdır?

Cevap:
Rönesans , yeniden doğuş, dinde reform hareketi, aydınlanma felsefesi , akılcılık  ve batıda 14. asırda başlayan sanayi devrimi gibi olaylar ve hadiseler; halkın huzur ve refahını temin ve insanların toplumsal hayatının gelişimi ile kültürel ve düşünsel değişimler alanında faydalı etkiler ve sonuçlar  elde etmesiyle birlikte bilgisel, ruhsal, ahlaksal, toplumsal ve siyasal açılardan insani hayatın farklı alanlarında bir çok buhranların ve yetmezlerin ortaya çıkmasına da neden olmuştur.
Günümüz insanı epistemolojik  boyutta bilimsel şaşkınlık, rölativizm  ve inanç kararsızlığına düşmüş bulunmaktadır. Ruhsal boyutta pratik şüphecilik , depresyon , huzursuzluk, güvensizlik, kendine yabancılaşma ve başka bir ifadeyle kendini kaybetme hastalığına maruzdur. Ahlaki açıdan da geniş çapta bir sama ve aile açısından iç dağılma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Toplumsal ve siyasi açıdan uluslar arası anarşi ve terör, boş vakitleri değerlendirme, enflasyon, vb. sorunlarla boğuşmaktadır. Bu teorik ve ruhsal etkenler bir çok bölgesel ve uluslar arası sürtüşmelerin ortaya çıkmasına neden olmuş ve bazen de birinci ve ikinci dünya savaşları şeklinde zuhur etmiştir.
Bazıları bu sorunların ortaya çıkmasının kökenlerinin şunlardan ibaret olduğunu söylemektedir:
1-Varlık ve insan hakkında köklü bir dini ahlaki ve felsefi görüşlerin ortaya koyulmaması, hayatın anlamının bilinmemesi, insan hayatının içinde bulunduğu şartlar, mutluluğun tadılmaması, hayat ve insan, mutluluğa ulaştırabilecek imkanlardan doğru ve sağlıklı bir şekilde istifade edilmemesi.
2-Varlığın sırları, başlangıcı ve nihayeti hususunda sağlam ve güvenilir imkanların ortaya koyulmaması.
3-Karar ve uygulamaları yönlendirebilecek dini ve ahlaki değerlerden yoksunluk ki bu yoksunluk günden güne daha büyük felaketlere ve kayıplara neden olmaktadır. Bu yoksunluğun nedeni ise yeni düşünce mimarlarının Aristo felsefesi, din ve dindarlık gibi etkenlere karşı savaş açmış olmasıdır. Bu mimarların görüşüne göre söz konusu etkenler ilerlemeye, yenilikçiliğe, insanın aydınlanmasına ve aynı zamanda yenilikçilerin hedeflerine engel teşkil eden faktörlerdir.
Dekart  ve Spinoza  gibi düşünürler gerçeklerin nihai ölçüsü olarak insanin istidlali aklının vahiyden bağımsız olması gerektiğini belirttiler. Hume  gibi bazı düşünürler ise emprik  felsefenin temellerini atarak nedenselliği reddettiler ve tanrıbilim delilerini eleştirmeye koyuldular. Kant gibi filozoflar ise aklın sınırlarını tanımaya çalışarak insan aklının Allah’ın varlığını tanımayacağını ve varlığı hakkında delil ikame edemeyeceğini ifade etmiş, Allah’ın sadece pratik akıl ile tanınabileceğini dile getirmişlerdir. Kant , “Teorik ve pratik aklın kritiği” gibi eserleriyle kendisinden sonraki bilginler üzerinde o kadar derin etkiler yaratmıştır ki artık felsefeye varlıkbilimi (Ontoloji)  inceleyen bir ilim olarak çok az teveccüh edilmiştir. Sonuç olarak da bir taraftan insan varlığının hüzünlerine gönül vermiş olan Egzistansiyalizm  ve Fenomenoloji  ve bir taraftan da emprik ilimlerle yakın ilişkide mantıktan istifade esasına dayalı olan Pozitivizm  gibi felsefelerin ortaya çıkışıyla birlikte metafizik  ve din karşıtı felsefelerin ağına düşülmüştür. Öyle ki metafizik mahiyetli konulardan tümüyle gaflet edilmiş ve asla dikkate alınmamıştır.
Yani ilim de özel bir felsefesi bakış açısına dayalıdır. Bu felsefi bakış açısı atmosfer, zaman, madde, hareket ve enerji gibi maddi alemin etkenlerini gerçek kabul etmektedir. Bu ilme göre söz konusu gerçekler varlığın bir üst mertebesinde, Allah’ın kudretinden bağımsız ve kopuk bir şekilde çalışmaktadır. Bu evreni analiz eden insan aklı ise istidlal gücünden başka bir şeye sahip olmayan ve dolayısıyla da akıl ve vahiy ile ilişkisi bulunmayan insanin bireysel bilinç ve şuurudur.
Yeni ilmi, her şeye bakış aracı kılan Neo-Siyantizm (Yeni-bilimcilik) ise bilgiye erişme vasıtası olmayan hiçbir görüşü ciddi saymamakta ve bilgi elde etmek için diğer tüm metotları –vahiy vasıtasıyla elde edilen bilgileri- reddetmektedir. Hatta insanın etrafında algıladığı manevi gerçekleri bile ortadan kaldırmış bulunmaktadır.
Modern dünyanın iktisadi, siyasi ve toplumsal hayatı da; dünya ve ahiret ile dünyevi ve uhrevi iktidarın ayrılığı ve dinin toplumsal alanlardan silinmesi inancı doğrultusunda insani düşünce ve fikirlerin toplumda egemen olmasına yol açmıştır. Zira bu düşünce esasınca insan metafizikten bağımsız bir varlık olarak düşünülmüştür. Dolayısıyla da bu insan sadece kendini tanımalı, kendisi bizzat karar almalı ve her şeyi kendi egemenliği altına geçirmelidir. Başka bir ifadeyle insan merkezli ve hümanizm düşüncesi sayesinde sözde bu insan bütün hakikatleri tanıma ve bütün ihtiyaçlarını bilme gücüne sahiptir. Bu insanın kendisinden başka bir şeye ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla insana bir gerçeği tanıtmanın veya bir ihtiyacını gidermenin anlamı yoktur. Bu yüzden ne gerçekleri emrine veren bir Allah’a ihtiyacı vardır ve ne de bu dünyada nasıl yaşaması gerektiğini kendisine gösterecek bir vahiy ve dine muhtaç durumdadır.
Ama denildiği gibi Allah ve din hakkındaki bu ihtiyaçsızlık hissi insan için bir sürü buhranlar ve noksanlıklar icat etmiş ve dolayısıyla da bir an önce bu olumsuzluklarını giderme düşüncesine kapılmaya zorlamıştır insanı. Bazı kimseler bu buhranlardan kurtulma yolunun dine dönüş olduğunu belirterek şöyle demişlerdir: “Bizler insanı geçmişte ve şu anda bir ahlak ve din sahibi olmaya zorlayan delil ve yorumların peşinde olmalıyız.”
Bunlar hakeza şöyle diyorlar: “Bugün bizzat ilim bile insanın mutluluk ve bekası için emprik ilimlerden apayrı bir ilme ihtiyaç duyduğunu göstermiştir.”
İnsan din ve ahlak olmaksızın mutlu bir hayat sürdüremeyeceğini anladığından ve öte yandan din olgusunu da diğer olgular gibi bulunduğundan dolayı, bununla ilgili olarak bir çok tepki ve aksiyonlarla karşı karşıya bulunmaktadır. Bu aksiyonların en önemlisi ise dine olan en önemlisi ise dine olan ihtiyacın nedenleri ve dinin sınırlarını beyan etmektir. Bu yüzden de şu soruyu sormaktadır ki, “Biz hangi beklentiyi temin etmek için dinin peşice gitmeliyiz?” Acaba din insanın tüm beklentilerini temin etmekte midir? Acaba din insanın hem marifeti (epistemolojik), hem ahlaki, hem toplumsal, hem ahlaki, hem toplumsal, hem siyasi ihtiyaçlarını giderebilir mi? Eğer din insanın bütün bu ihtiyaçlarını giderebiliyorsa, bu işi nasıl gerçekleştirmektedir?
Elinizdeki kitap da “insanın dinden beklentisi”nin ne olduğu ve hayatın tüm boyutlarında insanın beklentilerine nasıl cevap verdiği sorusuna cevap vermeye çalışmaktadır. Dikkat etmek gerekir ki din adına sunulan her şeye aynı gözle bakmak mümkün değildir. Zira dünyada bir çok ve farklı dinler mevcuttur. Bu dinlerden bazısı totemcilik, hayvan ve bitkiyi kutsama gibi hurafelerle doludur. Bazı dinler ise Budizm gibi vahyani olmayan insani bir boyuta sahiptir. Bazı dinler ise ilahi ve vahyani bir boyuta sahip olmakla birlikte tahrif olmaktan kurtulamamışlardır. Tıpkı Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi.
Bu yüzden şöyle diyoruz: dinden maksat ne hurafe dinidir, ne insani dindir ve ne de tahrif edilmiş ilahi bir din! Aksine maksadımız İslam dinidir. Bu din ilahi vahiyden kaynaklanmış ve değerli İslam Peygamberi Muhammed b. Abdillah’a nazil olmuştur. Bu ilahi din hurafelerden uzak ve tahriften korunmuş bir dindir. Bu din kendine has özelliklere sahip olduğu için bu evrendeki yeni ve yaşam ile ilgili bütün olgular arasında uyum sağlama kabiliyetine sahiptir. Bu kendine has özellikler ise şunlardır:
1-Din ve şeriatın kapsamlı ve kamil oluşu. Yani İslam, insanın bütün maddi ve manevi boyutlarını dikkate almıştır. İnsanın dünyevi hayatına kılavuzluk etmiş ve her türlü dünyadan kaçış hareketini reddetmiştir. Zira dinin asıl hedefi dünyevi ve uhrevi saadeti temin etmektir. İnsanların dünyasını düzenleme niteliğinde etkin bir role ve manevi hayat ve uhrevi kurtuluşu temin hususunda ise dikkate değer bir katkıya sahiptir.
2-Burhani aklın din kaynağı olarak tanıtımı. Yani kesin ve delilli akıl, din ve şeriat hükümlerini teşhis salahiyetine sahiptir. Zira akıl ile şeriat arasında kopmaz bir bağ bulunmaktadır.
3-İlahi hükümlerin gerçek “maslahat” ve “mefsede”ye tabi olması ve bu hükümlerin faydasız boş hükümler olmaması
4-İçtihadın şer’i hükümlere ulaşma niteliğinde takdimi ve din kaynaklarından istifade edilerek değişken şartlarda programlar sunması amacıyla müçtehid birinin hayatının gerekliliğinin söz konusu edilmesi.
Evet emprizm fırtınasından kurtuluşun yegane yolu vahyin Nuh gemisine binmektir.
“Evren deniz olsa, Nuh’un gemisi içinde Nuh’un gemisi hiç batar ve yok olur mu”
Aynı zamanda Sensation (duyumculuk) zehrinden kurtulmanın yegane yolu da vahiy ve akıl panzehirinden istifade etmektir. “Zümrüt kaynağıyız biz, ejderhanın göz afeti, gamın sancıdığı kimsenin payıdır hasret”
Aynı şekilde söz konusu tehlikelerden kurtulmanın en güvenli doğru yolu din kabesinin etrafında tavaf etmektir.
“Bu yardan sevimli kimdir, bundan güzel iş nedir? Putumun önünde secde, sevgilimin etrafında tavaftır.”
İşte o zaman ilmi kesinliğe, pratik azme, itminane, huzura, ahlaki faziletlere; yerel, bölgesel ve uluslar arası emniyet ve güvenliğe erişmek mümkün olacaktır.
“Hace ilginç değil ava doğru koşuşum, ilginç şu ki avım etrafımda etti tavaf”
İlahi vahiy akıl ve adalete özlem duyanlara şu mesajı iletmektedir: “Sadece dinde at koştur, atın düşse de zayıf at yerine her yerde bir sürü bulursun.”
Ayetullah Cevadi Amuli


more post like this