Giriş

1973 savaşından sonra bölgedeki Arap Devletleri İsrail ordusunun Konvansiyonel savaş yöntemleri yenilgiye uğratmanın zor olduğunu anlayarak başta Suriye ve Mısır olmak üzere Lübnan’da ki Filistinli gerillalara destek vererek bu yolla İsrail’in bölgedeki hem askeri hem de siyasi gücünü azaltma stratejisini uygulamaya başladılar. Fakat İsrail ilk önce kısmi olarak 1978 yılında güvenlik kaygılarını bahane göstererek Lübnan topraklarına girdi. Buna rağmen bu sınırlı askeri harekatla Filistinlilerin yürüttüğü gerilla faaliyetlerini engelleyemedi.Bunun üzerine 1982 yılı haziran ayında, İsrail, Lübnan’a denizden,karadan ve havadan geniş çapta bir askeri harekatla saldırıya geçti ve pek zorlanmadan Beyrut yakınlarına kadar işgal etti.. İsrail bu işgalin amacını Lübnan’da faaliyet gösteren Filistinli militanlar için gerçekleştirdiğini ilan ediyordu. Görünen sebep bu olsa da , İsrail yönetiminin diğer bir amacıda Lübnan’da kendisine yakın bir cumhurbaşkanı seçilmesini sağlayıp, Suriye yönetimine uzak , kendine yakın bir hükümet kurulması idi.. Şaron Güney Lübnan’da ki Filistinleri bu bölgeden çıkarıp İsrail sınır güvenliği sağlamak istiyordu. Şaron , güçlü bir askeri saldırı ile bu amacına ulaşabileceğini düşünüyordu bu bağlamda ordunun önemli bir kısmını Lübnan topraklarına soktu. Filistinli silahlı gruplar İsrail’in tahmin ettiğinden daha hızlı bir şekilde geri çekilmesiyle İsrail ilk saldırıda ki umduğu imha planını gerçekleştirememiştir. Fakat ilk önemli çatışma ve direniş Beyrut yakınlarındaki Halide bölgesinde başlamış , silahlı Şii milisler etkili bir direniş göstermişlerdir. İsrail kuvvetlerine zayiat verdirmeye başlayan bu grup daha sonraları kendilerine İmam Humeyni’nin takipçileri olarak ilan etmişlerdir. Daha önceleri mescitlerde siyasi ve dini olarak faaliyet veren bu grup , İsrail’in Lübnan’ı işgali ile çalışma alanlarını genişletmiş ve silahlı direnişe başlayıp adlarını duyurmaya başlamışlardır.

Hizbullah’ın Doğuşu

Şiilerin yoğun olarak bulunduğu Zahiye olarak bilinen Güney Huma bölgesindeki direniş 1 aydan fazla sürmüş, havadan,karadan ve denizden bombalama yapılmasına rağmen İsrail ordusu Zahiye bölgesine girememiştir. Şii milislerin Halide’den sonra Zahiye bölgesinde de güçlü bir direniş gösterip İsrail birliklerine ağır zayiat verdirmesi halk üzerinde büyük etki yaratmıştır. İsrail’in Celil için Barış operasyonu olarak adlandırdığı bu işgalde binlerce sivil ölmüş , İsrail hem dünya kamuoyunda hem kendi kamuoyunda çok zor duruma düşmüştür. Dönemin Amerikan Başkanı İsrail ile Lübnan arasında barış sağlanması için Arap Hıristiyanlarından Philip Habib’i görevlendirmiş , Lübnan’da oluşturulan ulusal kurtuluş heyeti ile İsrail yetkilileri görüşmeler başlamıştır. Emel hareketi lideri Nebih Berri de bu görüşmelere katılmış, Lübnan’da ki Şii Milisler Emel hareketinin bu görüşmelerden çıkmasını istemişler ve Nebi Berri’nin Emel hareketinin asıl amacı olan İsrail ile mücadele amacından saptığı içeren bir bildiri yayımlamışlardır. Dönemin Suriye ve Lübnan’da ki İran büyükelçisi, bu muhalif grubun lideri konumundaki Hüseyin Musevi’yi desteklediklerini açıklamış ve bu gelişmelerden sonra Hüseyin Musevi Emel hareketinden ayrılmıştır. Bölgede Ebu Hişam olarak da bilinen, Hüseyin Musevi , Emel hareketinin İmam Humeyni’nin yolundan çıktığını belirtip , Emel İslami Hareketini kurmuştur. İsrail işgalinde olmayan Lübnan’ın kuzeyindeki Beka vadisinde eğitim kampları kurulmuş ve Şii nüfusun yoğun olduğu Balbek Şehri merkez durumuna getirilmiştir. Lübnan’da ki diğer gruplarda Güney Lübnan’ın fiili olarak İsrail ordusu işgali altında olması sebebiyle , Beka vadisinde toplanmışlardır.

1982 yılında, İran İslam Devrimi sonrası , İran Anayasasında belirtilen özgürlük hareketlerinin desteklenmesi maddesi uyarınca Tahran’da düzenlenen özgürlük hareketleri Konferansında , Lübnan’dan Seyit Muhammed Fadallah, Şeyh Ragıp gibi önemli ruhaniler katılmış , bu heyet , İran’dan acele bir şekilde kendilerine yardım ulaştırılmasını istemişlerdir. Bunun üzerine içlerinde dönemin İran savunma bakanının , İran Sıpah kuvvetleri komutanlarının da bulunduğu üst düzey bir heyet , Hafız Esad ile görüşmek için Şam’a gitmişlerdir. Görüşmenin ana konusu, Lübnan’da İsrail’e karşı savaşacak İran askeri ve sivil personelin Suriye üzerinden Lübnan’a geçirilmesidir. Her ne kadar Hafız Esat buna pek istekli olmasa da, Mısır’ın İsrail ile barış anlaşması imzalaması , İsrail birliklerinin Beyrut’u kuşatması ve tabi İran’dan alınan çok özel fiyatlardaki petrolünde etkisiyle bu teklifi kabul etmiştir. Nitekim vakit kaybetmeden aynı hafta içerisinde İran Pasdaran birliklerini tüm gerekli teçhizatları ile birlikte Şam havaalanına geliyorlardı. Fakat Suriye Silahlı Şii İslamcı birliklerinin ve İran’ın Lübnan’da güçlenmesini istemiyor ve bu yüzden askerlerin doğrudan İsrail ile savaşmasını göze alamıyordu. Bu yüzden İran silahlı birlikleri İsrail ile doğrudan savaşmayacak fakat bölgede ki silahlı direniş gruplarına eğitim ve gerekli lojistik temininde bulunacaklardı. Balbek Şehrinde, gelen askeri uzmanlar faaliyetlerine başladılar. Bu gelen grup içerisinde gençlere dini eğitim verecek ruhanilerde bulunmakta idi. Böylece ilk olarak Şahadet Aşıkları adı altında İsrail ile savaşmak üzere eğitilecek gönüllü toplanmaya başlandı. Şiiler arasında yoğun bir katılım vardı , bu gönüllü gençlere askeri ve dini eğitim verilmekte idi. İsrail yaptığı ağır bombardıman ve saldırılar sonucu halk üzerinde büyük bir psikolojik yıkıntı yaratmıştı , bir çok ev pencerelerine beyaz bayrak asmıştı. Fakat İran’dan gelen Pasdaran birliklerinin geldiğinin duyulması , Şii milislerin İsrail ordusuna karşı saldırılara geçip zayiatlar verdirmesi , halkın moralini yükseltmiş beyaz bayraklar tekrar inmeye başlamıştır. Pasdaran birlikleri ve Şii gönüllü milisler üniformalı bir şekilde halka günlük işlerinde yardım ediyorlar daha sonra bu kişilerin şehit edilmesi cenaze törenlerinde on binlerce insanın sevgi gösterilerinde bulunmalarına sebep oluyordu. Bölgede yayın yapan İran radyosu İsrail aleyhine bildiriler yapıyor , yavaş yavaş Şii milislerin hakim olduğu bölgelerde alkollü içecek satılmıyor , İslami cumhuriyet söylemi güç kazanıyordu.

Direniş Gruplarının Birleşmesi

Şii gruplar kendi aralarında birkaç parti adı altında faaliyet göstermekteydi , İran ise bu dağınıklığın İsrail karşısında direnişi zayıflattığını düşünüyordu. Bu zafiyeti gidermek için , İran’ın Şam büyük elçisi aracılığıyla Velayeti Fakih fikrine ve İmam Humeyni’ye bağlı olmak kaydıyla , Şii gruplar bir şura altında toplanıyordu. İçinde bulunun hassas mücadele düşünülerek bu şura üyelerinin adı açıklanmadı ve başkan seçilmedi. Fakat Kur’an’ı Kerimde bir ayette geçen Hizbullah kelimesi halk arasıda sıkça kullanılmaya başlanmıştı. Bu ilk İslami direniş birlikleri ,İsrail askeri istihbaratına karşı kendini korumak için ayrı hücreler şeklinde savaşıyor, hiçbir açıklama ve ilanda bulunmuyordu. 1984 yılında Şii İslami direniş grubunun kendini ortaya koymak için siyasi bir büro kuruldu ve haftalık El-Ahd gazetesi çıkarılmaya başlandı. Bu faaliyetlere rağmen sonradan Hizbullah’ın çekirdek kadrosunu oluşturacak bu grup , direniş calışmalarını gizli olarak yürütmekteydi.

Hizbullah grubu , silahlı direniş faaliyetlerini Milli Direniş Kuvvetleri içerisinde yürütmekteydi. İran’ın ve Hizbullahi direniş grubunun güçlenmesi Lübnan Cumhurbaşkanı Emin Cemil’i rahatsız ettiği kadar Suriye’yi de rahatsız etmekteydi. Bu durumdan yararlanmak isteyen Emin Cemil , Şii İslami direniş grubun kalesi konumundaki Zahiye şehrine asker sevk etti , böylece Lübnan kuvvetleri ile Şii İslami direniş grubu arasında ki ilk çatışmalar başladı. Hizbullah pek zorlanmadan Balbek’teki askeri üssü ele geçirdi. Bu üssün ele geçirilmesi ile Şii İslami direniş grubu bölgedeki gücünü ortaya daha net bir şekilde koymuş bulunuyordu. Hizbullahi kadro direnişe tüm gücü ile devam etmekte idi , İsrail Beyrut’taki çatışmaların şiddetlenmesi üzerine şehirden çekildi. Bunun üzerine şura kararı ile Seyit Nasrallah ve Seyit İbrahim El-Emin’i Beyrut’ta direniş faaliyetlerini örgütlemek için buraya geldi. Emel örgütünün Güney Lübnan’da artık Hizbullahi kadro ile rekabet edecek gücü kalmamıştı. Hizbullah milislerinin İsrail ordusuna karşı yaptığı ağır zayiatlar verdiren karşı saldırılar , Lübnan’da bu grubun gün geçtikçe itibarının artmasına sebep oluyordu. İsrail’in isteği üzerine Filistinli mülteciler güney Lübnan’dan çıkartılacaktı. Bu mülteci çıkışı sırasında emniyetin sağlanması için bölgeye Amerikan,İngiliz,Fransız ve İtalyan askerlerinden oluşan çok uluslu bir BM barış gücü konuşlandırılacaktı. Bu dönemde kısıtlı şartlar ve bölgede yapılan seçimlerde Beşir Cemil Lübnan Cumhurbaşkanı seçilmişti. Fakat birkaç hafta sonra yapılan bombalı saldırı sonucu öldürüldü. Bu olaydan sonra Hiristiyan Falanjist milisler , Sabra ve Şatila Filistin mülteci kampına saldırarak çoğu kadın,yaşlı ve çocuklardan oluşan silahsız Filistinlileri öldürdüler. Bu tüm İslam aleminde şok etkisi yaratmıştı. İsrail ordusu Beyrut’u kuşatmış içerdeki direniş kuvvetlerini lojistik ikmali büyük ölçüde kesmişti. Kurulduğundan beri işgal tecrübesine sahip İsrail , Güney Lübnan’da bankalar kurmuş , İsrail Ticaret Bakanı Güney Lübnan’a gelerek tüm bölge tüccarlarını İsrail’e davet ediyordu. Bundaki amaç yapılan işgal sonrası büyük bir darbe yiyen bölge ekonomisine kredi vererek kendi ekonomisine entegre etmek , Güney Lübnan’da ki direnişi kırmak istemesiydi.

Kendini direniş kuvveti olarak adlandıran bir çok grup olsa da bölgede İsrail’e karşı en etkin direnişi kendisini henüz ilan etmeyen Hizbullah grubu yapmaktaydı. Bu bağlamda bu grup İsrail ile bölgede her türlü ilişkiyi yasaklamış ve bu tür ticari ve kültürel ilişkilerde dahil olmak üzere engelleyici faaliyetler icra etmeye başlamıştır. Güney Lübnan’dan Filistinli Mültecilerin boşaltılmasıyla Emel hareketi bölgede daha da zayıflamış , bölgede desteğini iyice kaybetmiştir. İsrail halkın yıldırmak için trafiği bile kendisi yönetiyor halkın direnişini kırmak için elinden geleni yapıyordu. Tam bu sırada Hizbullahi grubun ses getiren saldırısı gerçekleşti. Lübnan’ın Sur Şehrinde bir İsrail askeri karargahına yapılan saldırıda 76 İsrail askeri ölüyor ve karargah onarılması mümkün olmayacak bir şekilde zarar görüyordu. Bu gelişmeler üzerine İsrail , Lübnan Cumhurbaşkanı Emin Cemil ile Amerikan’ın gözetiminde resmi görüşmelere başlayarak , bir anlaşma imzalıyordu. Bu anlaşmaya göre İsrail birlikleri Seyda Şehri’nin kuzeyine kadar asker bulundurabileceklerdi. Bu neredeyse Lübnan topraklarının yarısının işgali demekti. Sünni ve Şii islami hareketler ortak bir eylem düzenleyerek bu anlaşmayı tanımadıklarını açıkladılar. Bu anlaşma ile İsrail işgalinin meşruluk kazanacağını düşünüyorlardı.

Bu anlaşma Lübnan Hükümeti devreden çıkmış ve direnişi Silahlı Şii Grupları ele almış oluyordu. 1983 yılı Ekim ayında Beyrut’taki çok uluslu gücün karargahına yapılan bir intihar saldırısında Amerikan askerlerinden oluşan 241 Barış gücü askeri ölüyordu. Hemen ardından Sur Şehrinde ki İsrail askeri karargahına yapılan saldırıda 29 İsrail askeri öldürülüyordu. Psikolojik olarak ezik bir halde olan Lübnan halkı üzerinde bu saldırılar halkın kendine güven gelmesine sebep oluyordu. Bu saldırıları adı yeni duyulan Cihadı İslami grubu üsleniyordu. Lübnan hükümetinin bu çatışmalarda zayıf ve etkin kalması , BM kuvvetlerine yapılan saldırılar sonucu çok uluslu barış gücü 1984 yılı Şubat ve Mart aylarında Lübnan’ı terk ediyordu. İsrail birliklerinin de Beyrut’tan çekilmesiyle , Emin Cemil daha İsrail’in işgalini meşrulaştıran anlaşmayı iptal ettiğin ilan ediyordu. Bunun üzerine oluşturulan Ulusal Barış Hükümetine, Emel Hareketi Lideri Nebih Berri ve Durzi Lider Veli Canpolat da katılıyordu. Hükümetin İsrail ile tekrar görüşmeye başlamasını Şii İslami Hareketin liderlerinden Seyit Abbas Musevi ihanet olarak nitelendiriyor ,artık hükümete ve sisteme güvenmediklerini ilan ediyordu.

Böylece 6 Haziran 1984 yılında İslami Direniş adı altında ilk bildiri yayımlanmış , Emel hareketinde ki bölünme resmileşmiştir. Bu dönem içerisinde İsrail ağırlıklı olarak saldırıların kaynağını olarak Filistin ve sol Gruplar üzerinde yoğunlaşmıştı. Emel hareketi içerisinden açıklama yapmadan dağınık ve birbirinden haberi olmayan hücreler şeklinde saldırılar gerçekleştiriyorlar, İsrail Askeri İstihbaratı saldırıları önceden tespit edemiyordu. İsrail ordusunun çok geniş bir alanı işgal etmesi, İslami Milisler için aynı anda ve birkaç yerde saldırı gerçekleştirme imkanı sağlıyordu. İsrail ordusunda artan zaiyat karşısında, kendi kamuoyunda güç duruma düşüyor, bölgenin konvansiyonel olarak en güçlü olarak bilinen İsrail ordusu, İslami Direniş karşısında ilk geri çekilişini gerçekleştiriyordu. İsrail birlikleri Güney Lübnan sınır bölgesinde bir emniyet kuşağı oluşturarak, burayı kendi emniyet bölgesi olarak ilan ediyordu. İsrail, Güney Lübnan’dan Filistinli Mültecileri çıkarmış ama yerine onlardan daha iyi savaşan,daha örgütlü ve İran İslam Cumhuriyeti’nden doğrudan destek alan Şii İslami Direnişinin ortaya çıkmasını sağlamıştı. İsrail’in bunu önceden hesap edemediği ortadaydı. Şii İslami direniş kadrosu ilk zamanlar kendini çok iyi gizlemiş, bölgede ki İsrail ajan ve işbirlikçileri öldürülmüş İsrail’in istihbaratına karşı bölgede çok güçlü bir karşı istihbarat faaliyeti yürütülmüştür. İsrail, bu kadar çabuk güçlenip örgütlenen Şii İslami Hareketin tam olarak farkına varamamış bu direniş bu kadar güçleneceğini tahmin edememişti. Bunu dönemin savunma bakanı İzhak Rabin kendisine gelen istihbarat raporlarında böyle bir gelişme ile ilgili bir şey görmediğini sonradan itiraf edecekti. 1985 yılındaki İsrail ordusunun bu geri çekilişi tüm İslam Alemi ve kamuoyunda şaşkınlık yaratmıştı. Bölgedeki ve İsrail ordusu içerisindeki yenilmez İsrail ordusu psikolojisi yıkılmaya başlamıştı. Bu geri çekilişten sonra Emel hareketi direnişteki ağırlığını Şii İslam Hareketine kaptırmış oluyordu. O ana kadar İsrail ordusunu silahlı direnişle geri püskürtmenin mümkün olmadığını bunun ancak anlaşma yolu ile olabileceğini savunan Emel Hareketi artık Silahlı Mücadele taraftarı oluyordu.

16 Şubat 1985 günü , Seyit İbrahim Emin, Hizbullah’ın sözcüsü olarak örgütün, kimliğini,amacını ve stratejisini açıklayan bir bildiri sunuyordu. Bu bildiriden sonra İsrail, düşmanın adını öğrenmiş oluyordu. Nitekim çok geçmeden Hizbullah’ın Manevi lideri olduğu düşünülen Seyit Hüseyin Fadallah’a , 85 kişinin öldüğü ki bunların çoğu kadın ve çocuklardan oluşmaktaydı, 200 kişinin yaralandığı bir suikast düzenleniyordu.Bu suikastı kendi askeri karargahlarına saldırı emrini verdiğini düşündükleri için CIA ajanlarının gerçekleştirdiği düşünülmekteydi. CIA’ya bu bilgiyi, Hıristiyan milis kuvveti olan El-Kuvvetin Ellübnaniye örgütünün verdiği sanılmaktadır. Bunu örgüt’ün çok uluslu gücün Lübnan’dan çekilmesini sağlayan ve bundan dolayıda kendi gücünün zayıflamasına neden olan Hizbullah örgütünden intikam almak için yapması muhtemeldir. Bu suikastin ardından Seyim Muhammed Fadallah’ın adı tüm islam ve Arap aleminde duyuluyordu. Hizbullah, İsrail ordusunun Şehirlerden çıkıp Güney Lübnan dağlık bölgesine çekilmesiyle,halk direnişinden, gerilla mücadelesine geçmiştir. İlk yıllarda Hizbullah kendini gerilla savaşına uyum sağlama sebebiyle eylem sayısı azalsa da 3 yıl zarfı içerisinde etkin bir şekilde karşı saldırılara tekrar geçmiştir.

Hizbullah bölgedeki yenilmez ve güçlü İsrail ordusu psikolojisini yıkmış, İsrailli askerleri esir almaya başlamış, Filistinli ve Lübnanlı gençler için büyük bir motivasyon kaynağı olmuştur. Lübnan’da Hizbullah Şiilerin en güçlü temsilcisi konumuna gelmiş, Lübnan Yüksek Şii Meclisi ve Emel örgütü hızlı bir şekilde itibar kaybetmeye başlamıştır. Bu durum Laik bir yönetime sahip ve Emel örgütünün destekçisi konumunda ki Suriye’yi son derece rahatsız etmiştir. Hizbullah Örgütünün o dönem bir nevi kuruluş bildirisi niteliğinde olan açık mektubunda Ayetullah Humeyni’yi lider olarak gördüğünü belirtmesi,İran’ın Lübnan’da ki siyasi gücünü son derece arttırmaktaydı. Gene aynı mektupta ana hedefin İslam Cumhuriyeti kurmak olduğu vurgulanıyor buda Suriye laik rejimi için ayrı bir tehdit unsuru oluşturuyordu. Bu bağlamda Suriye askeri birlikleri Beyrut’a girerek Hizbullah’ın Fetullah karargahına saldırıp 23 kişiyi öldürmüştür. Bunun üzerine katılımın çok yüksek olduğu bir cenaze töreni düzenlenmiş,Suriye bu bölgeye askeri birlik sevk etmiş fakat İran’ın devreye girmesi ile çatışma büyümemiştir. Güney Lübnan , Şii örgütler için stratejik bir öneme sahipti. Şii nüfusunun burada yoğun olması ve İsrail karşı direnişin merkez noktası olması konumundan dolayı Emel Örgütü de burada etkin olmak istiyordu.İsrail işgali ile bölgeyi terk eden Emel örgütü, İsrail’e karşı direnişte başarılı olamamış fakat Suriye’nin desteği ile Emel Hareketi lideri Nebih Berri bakan olmuş ve bu konumundan yararlanıp tekrar Güney Lübnan’a yerleşmek istemiştir. Hizbullah ve Şii ruhanilerin Güney Lübnan’da ki etkisini ve gücünü kıramamış,Emel Hareketinin Suriye’nin kuklası olarak görülmesi bu bölgede hakimiyet sağlamasını engellemiştir. Suriye, Emel Örgütü aracılığı ile Lübnan’da ki Filistinlileri de etkisiz hale getirmek istiyordu. Emel hareketi ve Filistinliler arasında başlayan çatışmalarda Hizbullah Filistinlilerin yanında yer aldı. Bu çatışmalardan sonra Suriye desteği ve muhtemelen direktifi ile Emel Örgütü Hizbullah ile çatışmaya girdi.Emel Örgütü Suriye desteği ile, başta Hizbullah kalesi konumunda ki Zahiye olmak üzere, Hizbullah güçlü olduğu şehirlere saldırdı. Bu yapılan saldırılar sonucu Emel Hareketi Güney Lübnan’da açık bir yenilgiye uğramıştı. Yaklaşık 2 yıl süren bu Emel-Hizbullah çatışması, İsrail’e karşı direnişe büyük bir darbe vurmuştu. Bu süre zarfında İsrail ordusu birliklerini daha güvenli bir şekilde Güney Lübnan sınır bölgesine yerleştirmişti. İran’ın tekrar devreye girmesi ile Şam’da iki örgüt arasında görüşmeler başlamış , Emel Örgütü Hizbullah’ın Siyasi ve Kültürel faaliyetlerde bulunmasını kabul etmiş, Fakat İsrail’e karşı silahlı saldırılarını kabul etmeyeceklerini belirtmiştir. Şam görüşmeleri olarak bilinen Bu görüşmelerde Hafız Esat ilk defa Resmi olarak Hizbullah yöneticileri ile görüşmüştür. Hizbullah, silahlı direnişten vazgeçmeyeceğini belirterek, İsrail ordusuna karşı saldırılarına devam etmiş. Emel Örgütü ile Hizbullah arasında ki çatışmalar tekrar başlamıştır.

Emel Örgütünün İsrail’e Hizbullah’ın saldırmasını istemeyişi için öne sürdüğü sebep , İsrail’in bu saldırıları bahane ederek tekrar Lübnan’ı işgal edebileceği ihtimalidir. Fakat esas sebep Hizbullah Örgütünün çok güçlü bir teşkilat yapısı olması, iyi savaşan milis kuvvetine sahip olması ve İslam Cumhuriyeti taraftarı olmaları ve buna ek olarak İsrail’e karşı savaşarak Cihat unsurunu ellerinde bulundurmalarıdır. Tüm bu etkenler Emel Örgütünün buna bağlı olarak da Suriye’nin bölgede ki gücünü azaltan unsurlardır. Lübnan’da ki devam eden bu çatışmalar sonucu Lübnan Cumhurbaşkanı 1988 yılında Genel Kurmay Başkanı Mişel Avon’u başbakan atıyarak ülkeyi terk etmiştir. Amerikan yönetimi Suudi Arabistan,Fas ve Cezayir yönetimlerinden bu sorunu çözmelerini istemiş, bu devletlerinde katılımıyla Ulusal Barış Misakı hazırlanmıştır. Mişel Avon bu Misakı kabul etmese de dışardan ve içerden gelen baskılar sonucu buna karşı fazla direnememiştir. 29 Eylül 1989 yılında Suudi Arabistan’ın Taif şehrinde düzenlenen Konferansa Lübnanlı bir kısım milletvekilinin de katılımı ile Ulusal Barış Sekreterliği oluşturulmuştur. İran ise bu konferansa davet edilmediği ve Hizbullah’ın geleceğinin ne olacağı belli olmadığı için bu konferansa karşı çıkmakta idi.

Taif anlaşması uyarınca tüm silahlı milisler Beyrut’tan çıkacaktı, Mişel Avon bu silah bırakmaya itiraz edip kendi bölgesinde ki hakimiyetinden vazgeçmek istemese de, Irak’ın işgalinden sonra oluşan konjektürden istifade eden Suriye, Mişel Avon’un bölgesini bombalamış, bunun üzerine Mişel Avon Lübnan’ı terk etmiştir. Emel hareketi lideri Nebih Berri Parlamento başkanı olmuş, Hizbullah ise artık kendi tek silahlı resmi direniş hareketi olarak kabul ettirmiştir. Bu arada Hizbullah ilk kongresini gerçekleştirmiş, şura üyeleri seçim yolu ile belirlenerek, Şeyh Suphi Tufuli Genel Sekreterliğe getirilmiştir. Hizbullah yeni konuma kendini hızlı bir şekilde adapte ederek, Televizyon ve Radyo yayımlarına başlamış, İsrail işgali altında ki Güney Lübnan’da saldırılarına tekrar başlamıştır. 1991 yılı Ekim ayında Amerikan yönetimi Madrid şehrinde Irak savaşından sonra oluşan havanında etkisiyle, Suriye,Lübnan ve İsrail arasında , Avrupa Topluluğu ve Mısır temsilcilerinin de katıldığı bir konferans düzenlemiştir. Arap Dünyası karşısında güçlü bir konuma gelen Amerikan yönetimi İsrail-Lübnan arasında bir barış sağlamak istemiş fakat bir sonuç elde edememiştir. Hizbullah,İsrail ile hiçbir görüşmeyi kabul etmeyerek, İsrail’in işgal ettiği topraklardan çıkmasını istemiştir. Bu yılda Parlamento seçimleri ve Genel Sekreter Şeyh Suphi Tufuli’nin görevden ayrılması üzerine Hizbullah ikincisi Kongresini gerçekleştirmiştir. Seyit Abbas Musevi Genel Sekreter olarak seçilmiş, 9 kişilik şura yönetimi 7 kişiye indirilmiştir. Fakat Seyit Abbas Musevi birkaç ay sonra ailesi ile arabasıyla evine dönerken İsrail Helikopterlerinin açtığı ateş sonucu ailesi ile birlikte hayatını kaybetmiştir.Bu suikast üzerine çok geniş bir katılımın olduğu bir cenaze törenini düzenlenmiş, cenaze İsrail aleyhine bir gösteriye dönüşmüştür. Hizbullah bunun üzerine İsrail mevzilerine ve Kuzey İsrail yerleşim bölgelerine çok yoğun bir füze saldırısı başlatmış, BM temsilcileri devreye girmek durumunda kalmıştır. Musevi’nin yerine Seyid Nasrallah Genel Sekreterliği seçilmiştir. 1992 yılında Parlamento seçimlerine katılan Hizbullah 128 Sandalyeli Meclise 12 Milletvekili sokmayı başarmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı tarafından atanan, Amerikan Yönetimi ve Suudi Arabistan ile arası iyi olan Refik Hariri’yi desteklemese de, sadece siyasi olarak muhalefetine devam etmiştir.

Nasrallah bu dönem içerisinde var olan rejim ile hiçbir sorunu olmadığını, kendilerinin de İslam da zorlamanın olmadığı felsefesine inandıklarını ve İslam Cumhuriyeti felsefesinin halkın iradesi ve isteği ile gerçekleşmesi gerektiği savını ortaya koyuyordu. Seyit Nasrallah Necef Şii Uleması ailesinden olup kendiside aslen Iraklıdır. Hizbullah bu dönemde, daha önceki Kum merkezinden çıkmış, Necef merkezine kaymıştır. Nasrallah Mutlak Velayeti Fakih felsefesini kabul etmiyor, seçim ve halk iradesini ön plana çıkarıyordu. Yine ilk dönemde ki İran İslam Devrimi söylemlerinden olan ümmet birliği, Kudus’ün Yahudi işgalin mutlak şekilde özgürleştirilmesi söylemi, Lübnan Ulusal sınırları içine çekiliyordu. Yani Genel Sekreterlik silahlı direnişin ana hedefinin Güney Lübnan’ın İsrail işgalinden kurtarmak olduğunu, Kudüs’ün işgalden kurtarmak yönünde bir ideallerinin olduğunu ama bunun için bir plan yada stratejileri olmadığını açıklıyordu. Kısaca Hizbullah bu dönemde Lübnanlaşma sürecine girerek, kendi üzerinde ki Uluslar arası Terör Örgütü imajını kaldırıp kendinin Lübnan için mücadele veren yasal bir direniş hareketi olduğunu ortaya koymak istiyordu.

İsrail, Hizbullah’ın bölgede artan siyasi ve askeri itibarını azaltmak ve bu örgüt olduğu sürece bölge halkının sıkıntı çekeceğini göstermek amacıyla 1993 yılında karadan,havadan ve denizden Güney Lübnan’a 1 hafta süren yoğun bir bombardıman gerçekleştirdi.Güney Lübnan’dan çok sayıda kişi kuzey’e gitmek zorunda kaldı. Hizbullah tekrar buna cevap olarak Kuzey İsrail yerleşim bölgelerini Katyuşya roketleri ile vurarak, İsrail Hükümeti kendi iç kamuoyu karşısında zor bırakmıştır. İsrail yaptığı bu saldırılarla Hizbullah’ın ne askeri nede siyasi konumunu zayıflatabilmiştir. Nitekim bir ay bile geçmeden Hizbullah milisleri İsrail askerlerine yaptıkları saldırıda 6 İsrail askerinin ölmesine sebep olmuştur. O dönemde İsrail-Filistin görüşmeleri başlamış, Hizbullah bu gösterileri protesto etmek istemiş fakat hükümet tarafından izin verilmemişti. Bunun üzerine gerçekleştirilen gösteriye, Güvenlik kuvvetleri ateş açmış bu açılan ateş sonucu bir çok gösterici ölmüştür. Bu olaydan sonra Başbakan Hariri ile Hizbullah’ın arası açılmış, ilişkiler son derece gerilmişti. Bu sırada 1994 yılı Haziran ayında , İsrail uçaklarının Beka Vadisinde Hizbullah kamplarını bombalaması sonucu bir çok Hizbullah üyesi ölmüş, Başbakan Hariri bu ölenleri Lübnan’ın şehitleri olarak ilan etmesiyle, Hizbullah ile Hükümetin ilişkileri tekrar düzelmiştir.

1996 yılında yapılan barış görüşmelerine karşı çıkan radikal dinci bir yahudi tarafından İsrail Başbakanı İzhak Rabin öldürülmesiyle Şimon Perez Başbakan olmuştur. Muhtemelen yapılacak seçimlerde kendini göstermek amacıyla ve Hizbullah ani bir darbe vurmak amacıyla 1996 yılının Nisan ayında İsrail Hükümeti Gazap Üzümleri adı altında havadan,karadan ve denizden Güney Lübnan’a bir saldırı düzenlemiştir. Bu saldırı sırasında çok sayıda sivil öldürülmüş özellikle Kana Köyünde ki katliam BM temsilcilerince onaylanmıştır. Kana köyündeki çoğunluğunu Kadın,yaşlı ve çocukların oluşturduğu yaklaşık 100 kişi, İsrail askerlerinin açtığı topçu ateşi sonucu öldürülmüştür. İsrail , köyde insanların olduğunu bilmediğini olayın kasıtlı olmadığını açıklasa da BM Güvenlik Konseyine sunulan Raporda İsrail’in kuvvetlerin bu işi bilinçli olarak yaptığı vurgulanmıştır. İsrail bu gelişmeler karşısında 16 gün süren bu askeri saldırılardan beklediğini alamamış aksine, kendi kamuoyunda ve Dünya kamuoyunda zor duruma düşmüştür. İsrail hükümeti bir daha meskun mahallere saldırmayacağını kabul ederek bir anlaşma imzalıyordu. Amerika,Fransa,Suriye,Lübnan ve İsrail temsilcilerinin katıldığı bu uyum bildirgesinin yürütülmesi için bir heyet oluşturuluyordu. Bu anlaşmanın diğer önemli bir noktası her ne kadar İsrail Hizbullah’ı anlaşmada taraf olarak kabul etmek istemese de dolaylı olarak Hizbullah’ı bölgedeki direniş kuvveti olarak tanıyordu.

Suriye yaklaşan Parlamento seçimleri öncesi Hizbullah’a baskı yaparak Suriye’nin Lübnan’da ki siyasi temsilcisi gibi faaliyet yürüten Emel Örgütünün fazla yıpratılmamasını istiyordu. Gerek Hizbullah gerekse Suriye yönetimi birbirleriyle çatışma içine girmek istemiyorlardı. Seyid Hasan Nasrallah Genel sekreter olduğundan beri izlediği akılcı ve realist siyaseti devam ettirmekte ve Suriye ile İran arasında ki dengeyi korumaya çalışıyordu. Nasrallah, Güney Lübnan’da ki silahlı direniş konumlarının zarar görmemesi için Suriye ve Emel Hareketi ile çatışma içine girmek istemiyordu. Bu dönemde daha önce Genel Sekreterlikten ayrılan Şeyh Suphi Tufuli, ülkedeki işsizlik,fakirlik ve düzensizliği öne sürerek, Hizbullah’ın da bu rejime destek vermekle suçlayıp, Açların Devrimi olarak bilinen hareketi başlatmıştır. Hizbullah’ın güçlü olduğu şehirlere kendine bağlı adamları ile saldırıp, açıkça Hizbullah’a meydan okumaktaydı. Fakat Nasrallah göreve geldiğinden beri devam ettirdiği realist ve akılcı siyaseti devam ettirip, Şeyh Tufuli ile çatışma içine girmek istemedi. Nasrallah’ın bu soğuk kanlı ve temkinli davranması karşısında Şey Tufuli karşısında Lübnan Güvenlik güçlerini buldu. Çatışmalar sonucu Beka Vadisinin dağlık bölgesine sığınmak zorunda kalan Şeyh Tufuli Hareketi de etkisini kaybediyordu.

İsrail Kamuoyunun Morali Çöküyor

Hizbullah Gazap Üzümleri operasyonundan sonra bu saldırı ve tehdit karşısında da bölünmeden ve güç kaybetmeden çıkıyordu. İsrail, Hizbullah’ın teşkilat yapısını çökertmek için, Güney Lübnan’da Hizbullah askeri sorumlularına karşı(aynı zamanda örgütün istihbarat sorumluları) suikast ve kaçırma operasyonları yapmaya çalışıyordu. İsrail, Hizbullah ile en doğru mücadelenin onun bu güçlü istihbarat ve teşkilat yapısını bozmak olduğunu düşünüyordu. Bu amaçla İsrail Ordusuna ait, Güney Lübnan’a bir gece operasyonu için gitmekte olan Özel Komando Birliklerini taşıyan 2 askeri helikopterin düştüğü ve 73 İsrail Komandosunun öldüğü haberi İsrail kamuoyunda büyük bir şok ve üzüntü yaratıyordu. Bu haber zaten Güney Lübnan’da ölen askerlerden dolayı rahatsız olan İsrail kamuoyunda rahatsızlıkların ve protestoların artmasına sebep olmuştur. Bu sıralarda gene Güney Lübnan’da Hizbullah’ın bir askeri sorumlusuna yapılacak operasyon için gitmekte olan Özel Komandı birliği, pusuya düşüyor ve 12 İsrail komandosu öldürülüyordu. Bu haber üzerine İsrail kamuoyunda ki protestolar sınır bölgelerine taşıyor, İsrailli sınır komutanları bu protestoların askerlerinin direncini kırdığını karşı tarafı ise cesaretlendirdiğinden yakınıyorlardı. Hizbullah’ın İsrail ordusu karşısında ki başarıları, bölgede ki tüm İslami hareketleri motive ediyor, islami hareketlerden Hizbullah’a tebrik ve destek mesajları geliyordu. Hizbullah bu baskınları filme alıp kendi televizyon kanalında yayınlıyordu. İsrail ile Hizbullah arasında ki psikolojik savaşta , İsrail Devleti’de kendi mevzilerine saldırırken öldürülen Hizbullah mensuplarının görüntülerini yayınlıyordu. Tam bu sıralarda İsrail kendi mevzilerine saldırırken öldürülen 2 Hizbullah üyesinin kanlı cesetlerinin görüntülerini yayınlıyordu. Bu cesetlerden biri Hizbullah Genel Sekreteri Seyid Hasan Nasrallah’ın 18 yaşındaki oğlu Seyid Hadi olduğu anlaşılıyordu. İsrail, belki de bunun karşı tarafta psikolojik bir etki yaratacağını düşünüyordu. Bunun aksine, Lübnan’da ilk defa bir İslami Hareket liderinin oğlu İsrail’e karşı savaşta şehit oluyordu. Nasrallah’ın oğlunun Lübnan için öldüğünü açıklaması, Hizbullah örgütünün Lübnanlaşma sürecinde önemli bir unsur oluyordu. Bu olay sonrası Lübnan içinden ve Tüm İslam Alemindeki bir çok resmi ve gayri resmi kurumlardan Nasrallah’ baş sağlığı mesajları geliyor, Nasrallah’ın oğlunun Şehitliği kutlanıyordu. Bu olay Lübnan’da ki rakibi konumunda ki Emel Hareketine karşıda halk nazarında büyük bir itibar ve sevgi kazanmasına sağlıyordu. Emel Hareketi lideri Nebih Berri, Lübnan savaşının en önemli anlarında bile ailesi ile Şam’da kalıyordu. İsrail açısından Seyid Hadi’nin kanlı cesedinin yayınlanması büyük bir hataydı.

Hizbullah bölgede kurduğu vakıf sistemi ile Sünni ve Şii ayrımı yapılmaksızın halka yardım yapıyor, hatta Hiristiyanlar belli kutsal günlerinde ziyaret ediliyorlardı. Lübnan Anayasası, ülkede özel kuruluşların bedava eğitim ve sağlık hizmeti vermesine izin vermiyor, Hizbullah sembolik ücretler ile halka sağlık ve eğitim hizmeti vermektedir. Çok çocuklu bir aile yapısına sahip olan Şiiler, genelde Lübnan’ın fakir bölge ve semtlerinde yaşamakta Hizbullah bu bölgedeki ailelere bir çok yönden yardımlarda bulunmaktadır. Hizbullah, Güney Lübnan’da sahip olduğu mühendis ve teknik kadro ile bu bölgelere teknik ve alt yapı hizmeti de vermektedir. İsrail, kendi askeri stratejisi gereği, 1996 Gazap Üzümleri operasyonunda olduğu gibi , Güney Lübnan’da ki halkın direncini kırmak için elektrik ve su gibi alt yapı tesislerini bombalamaktadır. Hizbullah, bu saldırılardan sonra binlerce evin alt yapı ve onarım işlerini halledip, sahiplerine teslim etmektedirler. Hizbullah’ın bunu yapmakta ki bir diğer hedefi ise, kendisinin savunma hattı olan İsrail sınırında ki bu bölgelerin Kuzeye doğru göç verip boşalmasını engellemektir.

İsrail, bu gelişmeler karşısında , 1998 yılında Netenyahu Hükümeti, 1978 yılında İsrail Birliklerinin Lübnan’a ilk girdiği zaman BM Güvenlik Konseyi tarafından çıkarılan 425 sayılı karar görüşmek istediğini açıklamıştır. Bu karar İsrail birliklerinin Lübnan topraklarından kayıtsız ve şartsız çıkmasını istemektedir. Fakat Lübnan Hükümeti ve Hizbullah 425 sayılı kararı hiçbir şekilde görüşmeyeceklerini, kararda istendiği gibi İsrail’in Lübnan topraklarından kayıtsız şartsız çıkmasını istemişlerdir. Bu dönemde Ehud Barak 1 yıl içerisinde Güney Lübnan’dan çekilme söylemi ile İsrail’de ki seçimleri galibi olarak çıkıyor, Amerikan’ın önderliğinde İsrail-Suriye görüşmeleri başlıyordu. İkinci tur görüşmeleri başlamadan Hizbullah,İsrail mevzilerine yaptığı bir saldırıda 7 İsrail askerini öldürüyordu. Bu saldırıda ki amaç Hizbullah’ın kendisinin de göz önünde bulundurulması gereken bir aktör olduğunu ortaya koymak istemesidir. Barak iktidara geldikten sonrada Hizbullah Güney Lübnan’da ki silahlı direnişine aynı hızlı devam ediyordu. İsrail, diplomatik görüşmelerle Hizbullah’ı aradan çıkarmak kısaca Hizbullah’ın elinden silahı bıraktırmak istiyordu. Hizbullah ise Güney Lübnan’da askeri varlığını bu süreçte de güçlendirmeye devam etmiştir. Özellikle İsrail Ordusu ile işbirliği içerisinde kendine bağlı askerleri ile Güney Lübnan’da Hizbullah ile savaşmakta olan Antuan Lehud ordusunun ikinci adamı olarak bilinen Akli Hişam’ın öldürülmesi ile , Hizbullah bölgede askeri varlığını daha da güçlendiriyordu.

Ehud Barak hükümeti, Lübnan’da ki bazı elektrik santrallerinin vurmasıyla bölgede bir çok yer elektriksiz kalmıştır. Bu olaya tüm İslam Aleminden tepki gelmiş, özellikle uzun yıllardan sonra ilk defa bir Mısır Devlet başkanı Hüsni Mübarek, Beyrut’a gelmiş ve İslami Direnişi desteklediğini açıklamıştır. Bu açıklama İsrail’in uzun yıllardır yürüttüğü Hizbullah’ın bir terör örgütü olduğu iddiasının Mısır Devlet Başkanın ağzından reddi anlamına geliyordu. Bu İsrail için diğer sıkıntılı ve tehlikeli bir durum oluşturuyordu.

İsrail Mağlubiyeti ve Geri Çekiliş

İsrail Hükümeti seçim döneminde Ehud Barak’ın da açıkladığı gibi, tek taraflı olarak Güney Lübnan’dan çekileceğini ilan ediyordu. Haziran’da ilan edilmesine rağmen İsrail birlikleri bir gece yarısı hızlı bir şekilde Mayıs 2000 yılında Güney Lübnan’dan çekiliyorlardı. Kurulduğundan beri savaş kaybetmeyen İsrail ordusu tarihinde ilk defa geri çekiliyordu. Başta Mısır olmak üzere Hizbullah’ın bu zaferine sahip çıkılmasının temel sebebi, Hizbullah direniş hareketinin İslam alemi ve Arap kamuoyunda yarattığı hayranlıktır.

Hizbullah’ın bu zaferi daha önceden bölgede İntifada hareketinin başlatan Hamas direniş hareketini de tetikliyordu. Siyasi hedefleri aynı olmasına rağmen itikadi zeminelerde farklılığa sahip Hamas ile Hizbullah arasında itibar ve bir nevi güç gösterisi yarışı doğuyordu.Bunun bir diğer sebebi de Filistinde halk nazarında oluşan diğer hareketlerin direnişte islami hareketler kadar başarı gösteremediği düşüncesidir. Bu bağlamda Hizbullah bölgede İslami Direniş için bir örnek oluşturmuş, İsrail ordusunun Lübnan’dan çekilmesiyle Silahlı İslami Direnişin başarısı teyit edilmiş oluyordu. Nitekim Ariel Şaron’un Mescid’i Aksa’yı bir nevi tahrik edercesine ziyaret edişi ikinci İntifada hareketini başlatıyordu. Bu intifada Sunni İslami Direniş Hareketi olan Hamas kendini bölge siyasetinde ortaya koymak istiyordu. Bunun üzerine İsrail hükümeti Hamas liderlerini öldürmeye başlamıştır, muhtemelen bunda ki amaç Sol ve Laik Filistin hareketlerinin, İslami Hareketler karşısında zayıflaması buna bağlı olarak da İsrail’in güçlenen İslami Hareketi zayıflatmak istemesidir.

Hizbullah bu çekilmenin hemen ardından yaptığı açıklamada İsrail’in Şaba çiftliklerinden çıkmadığını buranın Lübnan toprağı olduğunu ve İsrail birliklerinin bu bölgeyi de terk etmedikleri sürece direnişe devam edeceklerini ilan ediyordu. Hizbullah Şurasının iddialarına göre bu bölge 100 kilometrekare, İsrail’e göre 25 kilometrekare olan bu dağlık bir bölgedir. İsrail ise BM Güvenlik Konseyi’nin İsrail’in Lübnan topraklarından çıktığını teyit ettiğini bu bağlamda bir sınır meselesi olmadığını duyurmaktadır. İsrail, tüm diplomatik ve siyasi gücü ile Hizbullah’ın bir terör örgütü olduğunu bölge barışı için bir tehdit unsuru olarak göstermek istemektedir.

Özellikle 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra İsrail, Amerikan yönetiminde desteğiyle Hizbullah’ı AB terör örgütleri listesine aldırmak istemiş fakat bunda başarılı olamamıştır. İsrail’in temel çıkmazı Hizbullah’ın Lübnan’da yasal bir siyasi parti olarak faaliyet göstermesi ve Lübnan’da İsrail’e karşı savaşan yasal silahlı direniş örgütü olduğunun kabul edilmesidir. Amerikan Yönetimine sunulan bir çok Pentagon ve CIA raporlarında Hizbullah Örgütünün Amerika Birleşik Devletlerinin Ulusal Menfaatleri için bir tehdit olduğu vurgulanmaktadır. Amerikan Yönetimi İran İslam Cumhuriyeti’ne Nükleer Çalışmalarını öne sürerek yaptığı baskılarda temel sebeplerden biri Hizbullah gibi bölgede İsrail aleyhine faaliyet gösteren silahlı gruplara verdiği siyasi ve lojistik destek yatmaktadır. İran ve Suriye’ye yapılan siyasi baskılarda ki temel sebep Ortadoğu Barış Sürecine engel olmaması ve bu örgütlere destek vermemesidir. Her ne kadar lojistik ve mali olarak esas yardım İran’dan gelse de bu yardımların bölgeye Suriye üzerinden ulaştırılması bakımından Suriye önemli bir konum teşkil etmektedir. Buna bağlı olarak Amerikan yönetimi, Suriye’nin bu konumuna dayanarak bu ülkeye baskı yapmaktadır. Hizbullah Amerika, İsrail, İran ve Suriye arasında bir nevi etkileşim unsuru olmuştur. Amerika ve İsrail’in bu ülkelerden isteği bu örgüte verilen desteğin kesilmesidir. Şu ana kadar Hizbullah örgütünün silahsızlandırılması yönünde ki Lübnan hükümetine yapılan girişimler bir sonuç vermemiştir. Hizbullah kurulduğu günden bugüne geçirdiği Lübnanlaşma ve siyasi bir örgüt olma sürecini tamamlamış konumdadır. Büyük oranda Şii’lerin temsilcisi konumunda olan Hizbullah silahsızlansa bile, Lübnan siyasetinde ve bölgede etkin olmaya devam edecektir. İsrail’in görünen hedefi terörist ilan ettiği bu örgütün elinden silahın alınması daha sonra ise terörist ilan edilmesidir. Bu Lübnan siyaseti ve dinamikleri açısından zor görünmektedir. Nitekim Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah yaptığı bir açıklamada kendilerinin askeri değil siyasi ve kültürel bir yapılanma olduklarını açıklamıştır. Hizbullah gibi Siyasi ve İtikadi söylemleri olan bir Silahlı İslami Direniş hareketine İsrail’in yapacağı en büyük iyilik onun silahlı direnişe devamını sağlamasıdır. Mayıs 2000 tarihinde İsrail’in Güney Lübnan’dan aniden çekilmesinde bu düşüncede etkili unsurlardan biridir. Şaron’un açıkladığı Gazze’den tek taraflı çekilme planı da İsrail kamuoyu tarafından destek görmektedir. Çünkü artık İsrail halkı Filistin’de ki bitmeyen savaş yüzünden psikolojik olarak bıkkınlık derecesine gelmiştir. Bunu anlayan bölge devletleri , Filistinli direniş gruplarını destekleyip Ariel Şaron hükümetini siyasi olarak daha da zayıf bir konuma getirmek istemektedirler.

Suriye, İsrail işgali sonucu bölgede güçlenen Sünni ve Şii İslami hareketler ile doğrudan ve dolaylı olarak çatışmış özellikle kendisine Hizbullah’ı bir çok yönden tehdit olarak algılaması, Sovyetler birliğinin dağılması, Körfez savaşından sonra Amerika’nın bölgede artan siyasi ekonomik gücü karşısında , Hizbullah’ı kendisi için stratejik bir denge unsuru olarak görmeye başlamıştır. Hizbullah aynı zamanda bölgede İsrail’e aleyhine karşı istihbarat çalışması yapmakta bir çok İsrail ajanını yakalayıp sorgulamakta bazılarını Suriye’ye teslim etmekte bazılarını da takas için kullanmaktadır. Amerika’nın Irak’ı işgalinin ardından, İsrail Hizbullah’ın Irak’ta işgal kuvvetlerine karşı savaştığını ve direnişi örgütlediği yönünde yayımlar yapılmaktadır. Hatta el-Kaide ve Hizbullah’ın ortak hareket içine girip eylemler yaptıkları yönünde makaleler yazılmaktadır. Hizbullah Örgütü her açıklamasında kendilerinin Irak’ta bir faaliyetleri olmadığını, işgale karşı olduklarını ama Irak halkının direnişlerine saygı duyduklarından söz etmektedirler. El-Kaide ve Hizbullah gibi İtikadi ve siyasi olarak birbirine son derece zıt olan iki hareketin birlikte hareket etmesi özellikle Hizbullah’ın içinde bulunduğu hassas konumda göz önüne alınırsa zor gözükmektedir. İsrail, Ben Gurion döneminden beri uygulanan karşı cepheyi yarma siyasetini bugünde tüm gücüyle uygulamaya çalışmaktadır. Irak’ın işgali İsrail devleti için önemli tarihi bir fırsat ortaya çıkarmıştır. İsrail, Amerika’ya direnen Sünni ve Şii İslami hareketlerin Amerikan ve Dünya kamuoyuna özgürlük karşıtı hareketler olarak tanıtmaya çalışmış ve en önemlisi Kürtler ile olan ittifakını güçlendirmiştir. Bu bölge devletleri üzerinde ki var olan rahatsızlığı daha da arttırmıştır. Bu bağlamda İsrail, El-Kaide ve Hizbullah’ı aynı şekilde gösterip bu örgütünde Uluslar arası Terörist bir örgüt olduğunu savunmaktadır. Bunda ki amaç ilerde Hizbullah’a karşı olabilecek muhtemel bir askeri operasyonda kendine uluslar arası yasallık sağlamak olabilir.

Amerika’nın Ortadoğu Müslüman ülkelerinde ki Demokrasi ve Özgürlüklerin geliştirilmesi söylemi , bölgedeki İslami Hareketlerin zayıflamasına değil muhtemelen siyaset sahnesinde daha da güçlenmelerine yol açacaktır. Cezayir’den Suudi Arabistan’a bu ülkelerde İslami Hareketler silahlı mücadele içinde bulunmaktadırlar. Bu projeyle bölgede Demokrasi ve Özgürlüğün geliştirilmesi demek, bu ülkelerde bulunan ve hepsinin hemen hemen ortak bir yanı olan İsrail karşıtlığı söyleminin daha da güçlenmesi olacaktır. Halbuki Amerikan yönetiminin Büyük Ortadoğu Projesi diye ortaya koyduğu bu bölgedeki Müslüman ülkelerine demokrasi ve özgürlük getirme söyleminin diğer bir amacı İsrail Devleti’nin bölgede ki varlığına yasallık kazandırılması ve İsrail’in bölgeye siyasi, iktisadi ve kültürel olarak entegre edilme projesidir. Bunun için hedef ülkeler Irak’tan sonra İran ve Suriye olarak gözükmektedir. Son olarak AB yönetimi de İran nükleer çalışmaları konusunda sert açıklamalarda bulunmuş, İran yönetimi ise daha fazla üzerlerine gelinmemesi sinyalleri vermektedir. Esas itibarı ile Amerikan yönetimi ile AB yönetimlerinin Tahran’dan istekleri aynı olup sadece usulleri farklılık göstermektedir. Temel sorun şudur ki , bölge ülkelerine demokrasi gelmesinden sonra bile bu ülkelerde faaliyet gösteren İslami hareketlerin İsrail’in varlığını nasıl kabul edeceği yada nasıl kabul ettirileceğidir. Amerikan askerlerinin Felluce’de camilerde yaralı insanları öldürmesi , sokakların kadın ve çocuk cesetleri ile dolmasındaki temel amaçlardan biri de budur, İsrail ve Yahudi karşıtı söylemin yok edilmesi.

İsrail, Suriye ve İran Üçgeni
Serkan TAFLIOĞLU – Ortadoğu Masası Başkanı


more post like this