İKİNCİ BÖLÜM BİRİNCİ FASIL

Bil ki İlm-i Âli’de kâinattaki nizam en üst derecede kemal, hayır güzellik ve cemale sahiptir. Bu kendi yerinde delil ve burhanlar ışığında icmal yoluyla ispatlanmıştır. Başka bir beyanla; tafsilli olarak ispatlanmıştır. Gerçi onun tafsilatı ancak onun kaynağı olan zat yani Allah’a (c.c) mahsustur ve vahiy yahut ilahi öğretilerle bilinebilir. Elinizde bulunan kitaba münasip olan şudur ki… Kemal, cemal ve hayır türünden olan bir şey, vücudun (varlığın) aslı ve hakikatinin dışında bir şey değildir. Zira ondan başka bir şey için herhangi bir tahakkuk söz konusu değildir. Malumdur ki vücudun hakikatinin karşı noktasında yokluluk ya da mahiyet vardır ki bunların hiç birisi kendi başına zatları gereği bir şey değillerdir. Hiçbir değerleri yoktur. Salt hükümsüzlük ya da salt itibardırlar. Vücut ile aydınlanmadıkları ve onun zuhuru ile zahir olmadıkları sürece hem zat, hem sıfat hem de eser noktasında onlar için herhangi bir ispat söz konusu değildir. Ancak vücut zuhur ettiğinde onların her biri kendine has zuhur, özellik ve eser sahibi olurlar. Buna göre tüm kemaller mutlak cemal sahibinin cemalinin yansımaları ve mutlak nurun kâmil tecellisinden kaynaklanmaktadır. Diğer varlıkların kendilerinden kaynaklanan herhangi bir şeyleri yoktur. Mutlak hiçlik ve yokluk içindedirler. Tüm kemaller O’ndandır ve O’na dönmektedir.
Vücudun Hakikati Allah’ın Zatından Vuku Bulur
Kendi branşı içerisinde yazılmıştır ki Allah’ın zatından kaynaklanan şey, hiçlik ve mahiyet sınırı olmaksızın vücudun hakikati ve salt varlıktır. Zira hiçlik ve mahiyet Allah’ın zatından kaynaklanmazlar ve ilahi feyzin alınmasında sınırlara sahiptirler. Kim marifet ehli olanların ifade ettiği şekliyle ilahi feyzin alınama ve yüklenmesinin niceliğini anlayacak olursa feyzin ulaştırılması ve yansımasında hiçbir sınır ve kısıtlamanın olamayacağını da tasdik edecektir. Allah’ın (c.c) mukaddes zatı nasıl her türlü noksanlık ve sınırlamalardan münezzeh ise O’nun mukaddes feyzi de her türlü muhtemel ve mümkün kısıtlama ve mahiyetler nedeniyle meydana gelen sınırlamalardan münezzehtir. Buna göre mutlak cemal sahibinin gölgesi olan O’nun feyzi, mutlak cemal sahibi, tam cemal ve kemaldir. O, zatında, sıfatında ve fiillerinde cemal sahibidir. Vücudun (varlığın) aslından başka şeyi takdir ve icat etmez.
Şerler Vücuttan Değil Sanırdan Kaynaklanır
Tabiat âleminde meydana gelen bütün şerler, felaketler, hastalıklar, facialar ve hoşa gitmeyen hadisler varlıkların varoluşlarından değil bilakis aralarındaki zıddiyet ve sürtüşmelerden dolayıdır. Hatta varlıklarındaki noksanlıktan kaynaklanmaktadır. Bunun nedeni ise sahip olduğu sınırlama ve noksanlıklardır. Böylece ilahi takdir nurunun dışına çıkar ve gerçekte ise takdir kaleminin dışındadır. Nurun aslı ve hakikati her türlü şer, noksanlık ve kusurdan münezzeh olan vücuttur. Noksanlık, şer ve zararlı şeyler çeşitli bakış açılarına göre doğrudan da olmasa dolaylı olarak takdir edilmişlerdir. Zira eğer tabiat âlemi tahakkuk bulmasaydı ve vücut (varlık) takdir edilmeseydi (noksanlık ve şerler de tahakkuk bulmayacaktı.) Nitekim fayda ve hayır da tahakkuk bulmazdı. Bu tür hiçlik ve yokluklar mutlak hiçlik ve yokluklar değillerdir…
Şerr  ve Noksanlıklar Dolaylı Olarak Takdir Edilmişlerdir
Allah tarafından doğrudan takdir edilen sadece hayır ve kemallerdir. Halel, şer ve zararlı şeyler dolaylı olarak ortaya çıkan şeylerdir. Nitekim birinci derecede aşağıdaki ayette de bu noktaya işaret etmiştir. “Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir.”  Ama ikinci derecede ise şöyle buyurmaktadır: “De ki: Hepsi Allah’tandır.”  Diğer ayetlerde ve Ehl-i Beyt hadislerinde bu iki noktaya birçok defa işaret edilmiştir. Bir hadiste her ikisinin de (hayır ve şer) takdir edildiği ve yaratıldığı ifade edilmiştir. (78)
*    *    *
Tüm Hayırların Allah’a Nispet Verilmesi
Allah (c.c) salt kemal, hayır, cemal ve baha olduğu için onun tarafından gelen her şey kemal ve hayırdır. Hatta vücudun (varlığın) nizamı, varlığın hakikati, gayb ve huzur O’nun kemal ve cemalinin aynısıdır. Noksanlık, vebal ve şerler ise hiçlik ve Allah’ın takdirine taalluk bulmayan mahiyetin gereklerindendir. Hatta tabiat âleminde vuku bulan şerler varlıklar arasındaki uyuşmazlık ve dünya âleminin sürtüşmelerinden dolayıdır. Varlıklar arasındaki uyuşmazlık ise takdire taalluk bulmaz. Buna göre var olan tüm hayır, kemal ve güzellikler Allah’tandır. Mevcut olan noksanlık, şer ve günahlar ise mahlûklardandır. Nitekim ayette şöyle buyurmuştur: “Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir.”  Buna göre tüm dünyevi ve uhrevi saadetler, mülk ve melekûta ait hayırlar, tüm hayır ve saadetlerin kaynağı olan Allah’tandır. Tüm dünya ve ahiret bedbahtlıkları, bu âlem ve ahiret âleminin şerleri mahlûkların kusur ve noksanlıklarındandır. Saadet ve bedbahtlık onların zatlarına aittir Allah’ın takdirine bağlı değildir diye bilinen maruf söylem saadet açısından bakıldığında asılsızdır. Çünkü saadet Allah tarafından takdir edilir. Herhangi bir zat ya da mahiyetin kendisinden kaynaklanan bir saadeti yoktur. Bilakis salt bedbahtlık ve helaket mahiyete aittir. Ama bahsedilen söz bedbahtlık açısından bakıldığında doğru ve sahihtir. Zira bedbahtlık mahiyete aittir ve takdir edilmez. (79)
*    *    *
İnsanlar Eliyle Hayır ve Şerrin Cereyanının Keyfiyeti
Ehil olan kimseler geçmiş konular üzerinde tefekkür ettikleri vakit Hakkın, kullar eliyle hiçbir yanlışa mahal vermeden hayır ve şerri cereyan ettirmesinin keyfiyeti aşikâr olacaktır.  Bu konudaki her türlü şüphe ve eleştirinin ortadan kaldırılıp cevaplanması için çok geniş bir izaha ve çeşitli mukaddimelere ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak ben bu sayfalarda onları beyan etmeyeceğim ama işaret yoluyla da değinmeden geçemeyeceğim…
Varlıkların Varoluşlarında Müstakil Olmamaları
Bil ki bir varlığın herhangi bir fiilde müstakil olması mümkün değildir. Ancak fail ve mucidin kendi ürünü olan sonuca yönelmesi mümkün olan her türlü hiçlik ve yokluğu yasaklayıp uzak tutması bu durumdan müstesnadır. Eğer bir varlığın var olabilmesi için yüz şart gerekliyse fail, bu varlığa yönelik (var olmaması için) yüz hiçlik ve yokluktan doksan dokuz tanesine mani olur ancak birisini engelleyemezse bu fail kesinlikle müstakil olmayacaktır. Buna göre faillikte müstakil olmak, var edilecek olan varlığa yönelik (var olmaması için) mümkün olan her türlü hiçlik ve yokluğu ortadan kaldırmak, o varlığı var olması için vacip haddine ulaştırmak ve sonra da var etmek şartına bağlıdır. Malumdur ki melekûttan tutun da en alt âlem olan mülk âlemine kadar ve onlarda var olan mahlûkların tümü sahip oldukları zahiri ve batini tüm güçler de göz önüne alınarak böyle bir makam ve şandan yoksundurlar. Zira sebebin sonucuna yönelik ilk hiçlik ve yokluk kendisini var eden sebebin (fail) yok ve hiç olmasıyla sonucun yok ve hiç olmasıdır. Mümkün’ül vücut âleminde sonuçtan böylesi bir hiçlik ve yokluğu alabilecek hiçbir varlık yoktur. Zira bu mümkün’ül vücudun kendi zatında değişime uğrayarak vacib’ul vücut dairesine girmek ve mümkün’ül vücut sınırlarını aşmak anlamına gelir. Bu da aklın gereği olarak olanaksızdır. Buna göre bir şeyi var ederken müstakil olmak kendi varlığında müstakil olmayı gerektirir. Bu ise mümkün’ül vücutlar için olanaksızdır. Bu beyanla malum oldu ki bir şeyin var edilmesinde tefviz hiçbir varlık için mümkün değildir. Bu, mükelleflere ve onların fiillerine mahsus değildir. Gerçi mütekellimlerin kullandığı cümlelerden onlara mahsus olduğu anlaşılmaktadır ancak çeşitli bablardan tartışmanın umumiyetini anlamak mümkündür. Mükelleflerin fiilleri bahsi önemli olduğu için mütekellimler tartışmayı bu boyutta ortaya atmışlardır. Özetle; biz mütekellimlerin tartışmasına karışmıyoruz. Biz hakkın araştırma ve arayışındayız. Sonuç şu ki hiçbir varlık hiçbir konuda tefviz sahibi değildir…
Hayırların Allah’a Fenalıkların Kullara Nispet Verilmesi
Hayır ve şer hem Allah’a hem de kullara nispet verilmekte ve her iki yaklaşım da doğrudur. Bir hadiste şöyle buyurmaktadır: Hayır ve şerri kulların eliyle icra eden benim. Ancak bununla birlikte hayırlar doğrudan Allah’a dolaylı olarak ise kullara nispet verilir. Şer ise bunun aksinedir. Yani doğrudan kullara dolaylı olarak ise Allah’a nispet verilir. Bir hadis-i kutside bu noktaya işaret edilmektedir: “Ey insanoğlu! Senin işlediğin hayır amellere ben senden daha evlayım. Kendi işlediğin günahlara ise sen benden daha evlasın.” Geçmiş sayfalarda bu konuya değindiğimiz için burada tekrar etmiyoruz. (80)
*    *    *
İkicilik Şüphesi
Hayır  ve Şer Olmak Üzere İki Kaynağa İnanmak
Bir takım şüphe ve tereddütler meydana getirerek hayır ve şer kaynağı olmak üzere iki vacib’ul vücudun olması gerektiğini dile getirmek istemişlerdir. Hayır kaynağı olarak Yezdan şer kaynağı olarak da Ehrimen ismini kullanmış ve iddialarını ispatlamak için de iki tane delil sunmuşlardır. Bunlardan bir tanesi mukaddesçilik diğeri ise burhan ve hükümsel delillerdir.
Birinci delil: Allah (c.c) hayırların kaynağı olmalıdır. Tüm varlıkların gözü O’nun ihsanperver ellerine bakmaktadır. Dolayısıyla sürekli olarak feyiz veren, hayır ve cömertlik kaynağı olmalıdır. Bütün ümitsizlerin ümit kaynağı ve fıtratların feyiz ve kerem temennisi güttükleri bir kimse şer ve zararlı şeylerin kaynağı olmamalıdır. Öyleyse tüm hayırlar için salt hayır ve kadim ihsan sahibi olacak bir kaynağa inanmak durumundayız. Ama bir taraftan da kâinatta bir takım şer, zararlı şey ve olumsuzlukların da olduğunu görmekteyiz. Öyleyse yine bunların kaynaklandığı başka bir kaynak daha söz konusu olmalıdır. Eğer hem hayırlar hem de şerler için iki tane kaynağa inanmazsak hayır ve şerrin her birinin vacib’ul vücut ve mucide gerek duymadan meydana geldiğin kabul etmek gerekir. Dolayısıyla sayılamayacak kadar vacib’ul vücut sayısı ön plana çıkacaktır.
İkinci delil: Yezdan ve Ehrimen’i ispatlamak için hükümsel delil dile getirmişlerdir. Şöyle ki sebep ve sonuç (illet ve malul) arasında benzerlik ve tevafuk söz konusu olmalıdır. Bir sebepten (illetten) birbirine zıt iki sonuç (malul) ortaya çıkamaz. Örneğin ateş ısının sebebidir. Ateşten serinliğin de kaynaklanmasını beklemek olanaksızdır. Çünkü bu, illette (sebepte) özel bir eser meydana getirecek bir özellik gerektirmektedir. Buna göre iki zıt şeyin kaynaklarının da iki zıt ve muhalif kaynak olması gerekmektedir.
Eğer Allah’ın (c.c) hem hayır hem de şerrin kaynağı olduğunu kabul edecek olursak iki zıt özelliğin onda toplanması gerekir. Bu ise Allah’ın zatının bir olması gerektiği ilkesiyle çelişmekte, zatın cüzlerden meydana gelmesini ve kendi cüzlerine muhtaç olmasını gerektirmektedir.
Hayır ve şer mefhumu, ilim ve kudret mefhumları gibi kemal mefhumlarından değildir ki bir kaynaktan iki mefhumun görülmesi söz konusu olsun. Bilakis şer ve hayır, ilim ve cehalet, kudret ve acizlik mefhumları gibi bir birine zıt ve muhalif iki mefhumdur. Buna göre bir birine zıt ve muhalif hayır ve şer mefhumlarının cüzlerden oluşmayan bir ve tek kaynaktan meydana gelmesi olanaksızdır. Zira almede şer ve hayır olmak üzere iki grup varlık görmekteyiz. Eğer bu iki grup için ayrı ayrı iki kaynak kabul etmezsek her iki grubun da vacib’ul vücut ve hiçbir kaynağa ihtiyaç duymayan şeyler olduğunu kabul etmek gerekir. Bu da sayılamayacak kadar çok vacib’ul vücut olmasını gerektirir.
Özetle; Her açıdan tek olup cüzlerden oluşmayan vacib’ul vücut, bir birine zıt ve muhalif hayır ve şer mefhumlarının kaynağı olamaz. Öyleyse hayır ve şer kaynağı olmak üzere iki kaynak ve iki vacip olması gerekir. Bu iddiayı dile getirenler hayır kaynağını Yezdan ve şer kaynağını da Ehrimen olarak adlandırmışlardır.
Birinci delile cevap: Bu iki delilin birisi mukaddesçilik diğeri ise delil ve burhan esasına göre tanzim edilmiştir. Filozoflar bu iki delilin ikisine de aynı yolla cevap vermişlerdir. Bunlardan mukaddesçilik esasına dayalı delile Aristoteles,  felsefe esasına göre dile getirilen burhan esasına göre tanzim edilen delile de Eflatun  cevap vermiştir.
Aristoteles tarafından zikredilen kısımları merhum Mirdamad  iki katına çıkarmış ve tasavvur edilebilecek şıkları sekiz kısma ayırmıştır. Tasavvur edilebilecek şıkları hayır ve şer varlıklar faslında dile getirmiştir. Bunlardan birincisi: Bir varlığın bizzat kendisinin salt hayır olması. İkincisi; Bir varlığın bizzat kendisinin salt şer olması. Üçüncüsü; Kendisiyle kıyaslandığı vakit zatı için şerri çok hayırı az olan ve bunun tersi durum. (Yani hayırı çok şerri az.)
Hayır  ve Şer Bakımından Varlıkların Taksimi
Mirdamad varlığın kendisiyle kıyasına ilave olarak başkasıyla da kıyas yapmış ve şöyle demiştir: Her varlık başka bir varlık için salt hayır, salt şer, şerri çok hayırı az ya da bunun aksi (hayırı çok şerri az) konumunda olabilir. Böylece tasavvur edilebilecek şıkların sayısı sekizi bulmaktadır.
Biz de bu sekiz şıkka iki şık daha ekleyerek şöyle diyoruz: Varlıklar bizzat şer ve hayır bakımından eşit mesafede olabilir. Ya da diğer varlıklara kıyasla hayır ve şer konusunda eşit ve ortada olabilir. Bu durumda tasavvur edilebilecek şıkların sayısı on tane olmaktadır. Elbette şıkları birbirine katarak bu şıkların sayısı daha da artırılabilir. Örneğin kendisi bizzat salt hayır ama başkasıyla kıyaslandığında salt şer olabilir. Bunun aksi durum da söz konusudur.
Aristoteles’in ve mütekellimlerin beyanıyla; Eğer bir varlığın vücudu salt hayır olursa kaynağın onu var etmesi ve eğer salt şer olursa kaynağın bu kez onu var etmemesi gerekir. Eğer hayırı çok şerri az olursa bu durumda kaynağın yine onu yaratması gerekir. Zira hayırlılığı bunu gerektirir. Ama eğer şerri çok hayırı az olursa bu durumda kaynak onu var etmemelidir. Zira bu durumda faziletsizin gereksiz yere faziletliye tercih edilmesi söz konusu olur. İddia ediyoruz ki tüm varlıklar ya salt hayırdır. Örneğin akıl, mukarrep melekler, peygamberler. Ya da hayırı çok şerri az varlıklardır. Her bir varlığı üç grup varlıkla göz önünde bulundurmak gerekir: Sebepler, sonuçlar ve statüsü bir olan varlıklar. Yani ne o varlıkların sebepleridirler ne de sonuçlarıdırlar.
Ama bir varlık kendi sebebi (illeti) ile kıyaslanacak olursa bu durumda o sebebin (illetin) sonucu (malulü) kendi sebebine (illetine) şerri ulaşan veya zarar veren konumunda olamaz. Sonucun (malulün) vücudu sebebin (illetin) vücudunun altındadır. Ona uyumlu olmalıdır. Çünkü onun eseridir ve bir şeyin eseri kesinlikle o şeye tesir edemez.
Bir varlığın sebebi (illeti) kendi sonucuyla (malulüyle) kıyaslanırsa bu durumda şöyle söylemek gerekir; Sonucun (malulün) kendi sebebiyle (illetiyle) uyumlu olması gerekir. Zira sonucun (malulün) sahip olduğu her şey sebep (illet) nedeniyledir. Sebep (illet) hiçbir zaman kendi sonucuyla (malulüyle) uyumsuzluk göstermez. Bilakis onunla uyum ve tevafuk halindedir. Bir varlık eğer zarar ya da fayda sağlıyorsa, bunu sadece kendi statüsünde olan bir varlığa yapabilir. Şimdi şu soruyu sormalıyız; Kâinatta aynı statüdeki başka bir varlığa zarar ve şerri, hayır ve faydasından daha fazla olan bir varlık var mıdır yoksa yok mudur? Tecrübelerimize dayanarak baktığımızda böyle bir varlığın olmadığını görmekteyiz. Örneğin akrep; bu hayvanı en zararlı hayvan olarak tanıyoruz. Ama eğer iyi düşünecek olursak havadaki zehri soluduğunu görürüz. Akrep yağı birçok hastalık için ilaç olarak kullanılmaktadır. Gerçi biz birçok faydasını henüz keşfetmiş değiliz. Ancak bu keşfedilmeme onda hiçbir hayırın olmaması demek değildir. Elbette ki bazen bir yıl boyunca birkaç adamı sokmaktadır. Ama bu bile bazen kişiden kişiye değişmektedir. Bir başka örnek verecek olursak beka ve devamları ateşe bağlı olan bazı şeyler vardır. Onlar için hayırdır. Gerçi Kerbela’da Hz. İmam Hüseyin’in (Aleyhisselam) çadırlarını ateşle yaktılar, Kufe sokaklarında Hz. İmam Zeyn’ul Abidin’in (Aleyhisselam) başına ateş savurdular. Ama bu cüzi zararlar ateş şerdir ve hayır kaynağından çıkmış olmamalıdır denemez. Çünkü eğer ateş olmasaydı İmam Zeyn’ül Abidin ((Aleyhisselam) da olmazdı. Zira bedenin bir cüzü de ateştir.  Suya dikkat et! “Her canlıyı sudan yarattık.”  Gerçi bazen bir şahıs suya düşüp boğularak ölmektedir. Yağmur Allah’ın rahmetidir. Ama bazen bir şahısın çatısından su damlamasına da neden olmaktadır.
Özetle; Kâinatta olan her şey ya salt hayırdır ya da hayırı şerrinden daha fazladır. Hayır kaynağı olmak, hayırı zararından fazla olan bir şeyi artırmasıyla çelişmez. Mukaddesçilik esasına dayanan bu delil onların kelamıydı ve Aristoteles bunu dile getirmiş diğerleri de onu takip etmişlerdir.
İkinci delile cevap: Hükümsel ve felsefe esasına dayalı bu delile mukaddesçilik esasına göre bir cevap verilemez. Tüm varlıklarda sadece bir zerre şer olur ve geriye kalan her şey hayır olsa bile yine de bu çok az miktar şer hayırın talep ettiği gibi var edilme ciheti istemektedir. Eğer şerrin bir kaynaktan zuhur ettiğini kabul edecek olursak (ne kadar az olursa olsun) bu kaynağın, hayır ile uyumluluk gösteren özelliğinin zıddı bir özelliğe sahip olması gerekir. Bu durumda ise kaynağın cüzlerden oluşması durumu ortaya çıkmaktadır. Elbette bu sorun, o kaynağın cüzlerden oluşmadığına inandığımız vakit ortaya çıkar. İşte böylesi bir şüphe itibari sözlerle ortadan kaldırılamaz. Bu nedenle delil, burhan ve felsefe esasına dayalı bir cevap vermek gerekir.
Şerrin Mucide Gerek Duymaması
Delilin şerhi; Eğer bütün âlem hayır ve çok cüzi miktarda şer görürsek o şerrin bir kaynağı olmalıdır. Eğer bu kaynağın, hayırı var eden kaynak olduğunu söyleyecek olursak bu cüzlerden oluşmuş olmayı gerektirir. Âlemlerin Rabbi olan Allah asla cüzlerden oluşmaz. Zira cüzlerden oluşmak demek ikicilik anlamı taşımaktadır. Bu nedenle başlarında Eflatun olmak üzere bütün filozoflar âlemde şerrin olmadığına hükmetmişlerdir. Şöyle söylemektedirler: Şerlerin tümü hiçliktir. Hiçlikler ise salt hükümsüzlüktür. Hiçlikler dememizin sebebi de varlıklara ve onların sayılarına binaendir. Zira çokluk ve sayı ancak vücut ve varlığın hakkıdır. Hiçliğin çokluğu ve sayısı olmaz. Aslına bakılırsa “hiçlik” bir şey değildir. Salt hükümsüzlüktür. Bir şey olmayan, tahakkuk bulamaz. Tahakkuk bulamayan, nasıl sayılabilir ki? Hiçliklerin çokluk ve sayısı varlıkların ve var olanların karşısında itibari bir anlam taşımaktadır.
Özetle; hiçlik, bir şey değildir. Böylece kaynağa da gerek duymaz. Tahakkuk bulan bir şey kaynak arayışında olur. Nasıl, bir “hiç” için kaynağı var diyebiliriz? Hiçliklerin kaynağı hiçten başka bir şey değildir.
Şer Hiçliktir
Şer hiçliktir. Birçok filozof bu konuyu vicdanlara yönlendirerek bu konunun zaruri olduğunu söylemişlerdir. Zaruri bir konu için delil ve burhan getirmeye de gerek yoktur. Hangi şerre odaklanırsan odaklan biraz dikkatle incelediğin zaman hiçlik ifade ettiğini göreceksin. Örneğin peygamber öldürmek şerdir. Tek tek inceleyerek ne maktulün ne de katilin varlıklarının şer olduğunu görüyoruz. Katilin yaptığı fiil de şer değildir. Peygamberin kesilen boğazı da çelik değil ki keskin kılıçtan etkilenmesin. Boğazın etkilenmesi onun kemali kılıcın keskinliği de kendi kemalidir. Failin bilek gücü de kendi haddi zatında hayırdır. Peki burada bizim şer dediğimiz şey nedir? Şer dediğimiz şey ruhun bedenden ayrılıp başın vücuttan kopmasından başka bir şey midir? İki cüz arasındaki bu ayrılma ne anlam taşır? Yani hayata devam etmeye müsait olan bir varlığın bu durumunun engellenmesi değil midir? Bu da varlığın devamının olmayışından başka bir şey değildir.
Buna göre “bizzat şer” tekâmül halinde olan varlığın kemal derecelerine yönelik seyrine mani olmaktır. Adam öldürmek de bundan ibarettir. Buna göre hiçlik asalet itibariyle şer konumuna gelmiş oldu. Katil de bizzat şer değildi. Örneğin en şerli adam olduğunu söylediğin Şimr, Hz. Peygamberin (Allah’ın salât ve selamı O’na ve Ehl-i Beyt’ine olsun) evladının başını kestiği için lanet okuyorsun.  Peki, neden ona lanet okuyorsun? Şimr bir varlık olduğu için mi lanet okuyorsun? Yoksa Allah’ın yarattığı bir mahlûk olduğu için mi lanet okuyorsun? Kendi zatıyla kaim olduğu için mi lanet okunuyor? Hayır, asla böyle değildir. O melun, bir hiç olan cinayeti işlediği için lanetlenmektedir. Bizzat şer olan “hiç” olan şeydir. Şimr sonradan şer olmuştur. Çünkü eğer bir “hiç” olan o şey ona nispet verilmeseydi lanet edilemezdi. Buna göre, “hiçler” zatları itibariyle şerdirler. Varlığının kendi haddi zatında seyrine mani olanlar ise zatları itibariyle değil sonradan şer olmuşlardır. Öyleyse, şerlerin failleri kendi zatlarında hayırdırlar. Zira hepsi varlıktır ve şer varlık değildir. Tümü salt hayırdırlar. (81)
*    *    *
Hayır ve Şerrin Mahluk Olmasıyla İlgili Hadisin Şerhi
Muaviye b. Vahab Hz. İmam Sadık’tan (Aleyhisselam) şöyle duyduğunu naklediyor: Allah’ın Hz. Musa’ya vahyedip Tevrat’a nazil ettiği şeylerden birisi de şudur: Ben Allah’ım! Benden başka ilah yoktur. Mahlûkları ve hayırları ben yarattım. Onu sevdiğim kullarımın eliyle cari ettirdim. Ne mutlu hayırları elleriyle cari ettirdiğim kullarıma! Allah benim. Benden başka ilah yoktur. Mahlûkları ve şerri ben yarattım. Onu istediğim kimselerin eliyle cari ettirdim. Vay olsun onu elleriyle cari ettirdiğim kimselerin haline!
Hadisin Şerhinde Allame Meclisinin Bakışı
Allame Meclisi (r.a) bu hadisin altında şöyle buyurmaktadır: Hayır ve şer, itaat ve günaha, onların sebeplerine atfedilir. Yine hububat, meyve, eti yenen hayvanlar gibi faydalı mahlûklara ve zehir, yılan, akrep gibi zararlı mahlûklara, nimet ve belalara atfedilir. Eşaire şöyle söylemektedir: Bunların tümü Allah’ın fiilleridir. Mutezile ve İmamiyye kulların fiilleriyle ilgili olarak Eşaire’den farklı bir yaklaşıma sahiptirler. Nakledilen şudur: Allah (c.c) kulların fiilleri hariç diğer her şeyde hayır ve şerrin yaratıcısıdır. Daha sonra şöyle buyurmaktadırlar: Filozofların büyük bir çoğunluğu varlıklarda Allah’tan başka hiç bir şeyin etki ve eser sahibi olmadığını söylemektedirler. Kulların iradesi, Allah’ın onlar eliyle fiilleri yaratmasına ortam ve zemine hazırlamaktadır. Bu, Eşaire ve filozofların görüşleriyle tevafuk halindedir. Bu tür hadislerin takiyyeye yorumlanması mümkündür.
Allame Meclisi’nin Bakış Açısının Eleştirisi
Hayır ve şer zat ve sıfata her yerde atfedilebilir. Tüm hayırlar bizzat vücudun (varlığın) hakikatine döner. Diğer şeylere atfedilmesi temsil ettikleri vücut (varlık) cihetiyledir. Nitekim bizzat şer vücudun (varlığın) olmaması ya da vücudun kemalinin olmamasıdır. Zararlı hayvanlar gibi başka şeylere atfedilmesi dolaylıdır.
Kulların fiillerinin yaratılması konusunda İmamiyye ve Mutezile’nin, Eşaire ile muhalif olduğu, hayır ve şerrin Allah’a nispet verildiği ayet ve hadislerin yorumlanması konusuna gelince; Tuttukları yol akıl, burhan ve vicdana aykırı Cebircilik olan Eşaire ile muhalefet etmeleri sahihtir. Ama ayet ve hadislerin görüşleri Eşaire’den daha batıl ve hükümsüz olan Tefviz anlayışına sahip Mutezile’ye yorumlanmasının veçhi yoktur.
Ancak Ehl-i Beyt’in hidayet nuru ve bereketiyle hak mezhebe sahip İmamiyye ayetlerle mutabık, sağlam delil ve gönül ehli yüce ariflerin gittikleri yolu takip etmiştir. Onların, ayet ve hadisleri Allame Meclisi’nin naklettiği gibi başka anlama yorumlamalara hiçbir ihtiyacı yoktur. İmamiyye kulların hiçbir fiilinde Allah’ın iradesinin devre dışı olduğunu kabul etmemekte ve hiçbir işin kullara tefviz edildiğine inanmamaktadır.
“Varlıklarda Allah’tan başka hiç bir şeyin etki ve eser sahibi olmadığı” cümlesine geline; bu cümle Eşaire’nin görüşüyle tevafuk etmektedir. Ancak “varlıklarda Allah’tan başka hiç bir şeyin etki ve eser sahibi olmadığı” sözünün filozofların büyük bir kısmının görüşü olduğu iddiası ise tamamen sahihtir. Hatta bütün filozof ve marifet ehli olanların görüşüdür. Hatta bu görüşe sahip olmayan bir filozofun kalbine hikmet nuru girmemiş, onun batını marifeti hissetmemiştir. Ancak bunun anlamı kulların iradesi Allah’ın yaratması için ortam ve zemine hazırlayıcı olmak değildir. Bu konu, ehil olan kimseler için çok açıktır. Onun da Eşaire görüşüyle örtüşmesi imkânsızdır. Bundan daha garip olan ise Eşaire’nin görüşünün filozoflara atfedilmesidir. Hâlbuki onlar arasında olması çok uzak bir ihtimaldir. Eşaire görüşünü batıl ve muhalif bilmeyen çok nadir filozof bulunabilir.
“Bu tür hadislerin takiyyeye yorumlanması mümkündür.” Cümlesine gelince; Birinci olarak bu yorum yersiz bir yorumdur. Zira bu hadislerin zahirleri hak mezhep ve görüşle mutabık ve delillerle örtüşmektedir. İkinci olarak; Bu hadisler Kuran’da birçok ayet ile mutabıktır. Ayetlerin ve ayetlerle örtüşen hadislerin takiyyeye yorumlanmasının hiçbir geçerli sebebi yoktur. Üçüncü olarak; Bu hadisler arasında takiyyeye yorumlanmasına neden olabilecek bir çelişki yoktur. İnsanın hayır ve şerrin faili olduğunu belirten hadislerle birlikte açıklanabilme özelliği mevcuttur.
Dördüncü olarak; Kendisinin de buyurduğu gibi bu hadisler zahir, itibariyle çoğunluğu temsil etmeyen Eşaire’nin görüşüyle uyum göstermektedir. Dolayısıyla böyle bir durumda bu hadisleri takiyyeye yorumlamanın bir gerekçesi de yoktur. (82)
*    *    *
(işaretli yerin tercümesine dikkat)
Allah’ın İlim ve İradesinin Her Şeye Taalluku
Cebir ve tefvize neden olacak şekilde hayır boyutunda varlıkların iradesi ve şer boyutunda da Allah’ın kudretinin devre dışı kalması şeklinde bir başka şüphe daha dile getirilmiştir. Bu, irfan ve burhan gidişatında reddedilmiştir. Bu, geçmiş konuda da beyan edildiği gibi ihtimal dışıdır. Şöyle ki Allah (c.c) hayırlara kullara nispetle daha evladır. Günahlara ise kullar Allah’tan (c.c) daha evladır.
Hayırlara Allah’ın kullardan daha evla olması ve onların kullara nispet verilmesi şundan dolayıdır ki hayırların her şeyin kaynağı olan Allah’a nispet verilmesi vücut (varlık)  ve bizzat nispetidir. Çünkü hayırlar vücudun (varlığın) zatıdır. Bu ise vacib’ul vücutta zatın aynısı mümkün’ül vücutta ise ona yüklenmesi ve verilmesidir. Buna göre hayırların yüklemesi ve verilmesi Allah’tandır. Bunun zuhur edip görüldüğü yer ise mümkün’ül vücutlardır… Günah ve şer konusu ise bunun tersi bir duruma sahiptir. Ancak her iki nispet de mahfuzdur. Zira Allah’tan gelen her şey hayırdır. Bu hayırların gereği tebaiyet yoluyla şerlerin tahllülüdür.
وتبعيت انجرار طريق به است شرور تخلل خيرات اين لازمه
Buna göre yükleme yoluyla ona müntesiptir. Bizzat olarak ise zatların noksanlıkları ve mahiyetlerin noksanlıklarıdır. Nitekim ayette de bu iki anlama işaret edilmektedir. Bir ayette şöyle buyuruyor: “De ki: Hepsi Allah’tandır.”  Bir başka ayette ise şöyle buyuruyor: “Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır.”
*    *    *
Şer ve Noksanlıkların Allah’a Nispet Verilmemesi
Vücudun hakikati kemalin hakikati olduğu için noksanlıklar ve kabahatler Allah’a (c.c) nispet verilmez ve O’nun tarafından takdir edilmezler. Nitekim bu kendi yerinde ispatlanmıştır. Bu nedenle feyiz kemale ne kadar yakın olursa bir o kadar da zaaftan münezzeh olur. Onun Allah’a nispet verilmesi daha yerindedir. Bunun aksi durumda ise hiçlik ve yokluk ne kadar galip gelirse bir o kadar da mesafe ve noksanlıklar artar. Noksanlığın nispet verilmesi uzaklaşır. Bu nedenledir ki şeriat dilinde eşi olmayan ve yeni yapılan bir fiili daha çok Allah’a nispet verirler. Buna karşılık mülke ait ve sürekli yinelenen fiiller Allah’a daha az nispet verilir. Eğer göz ve gönüller gaflete dalmaz, noksanı kemalden, çirkini güzellikten ayırabilirse işte o zaman tüm varlık âlemi Allah’ın fiilinin tecellisi olmasına ve O’na nispet verilmesine rağmen tüm fiillerinin cemal ve kemal sahibi olduğunu buna karşılık hiçbir çirkinlik ve noksanlığın Allah’a nispet verilemeyeceğini anlayacaktır. Felsefe eğitiminin ilk yıllarında filozofların dolaylı nispet diye bahsettikleri şey yaygın bir yanlıştan başka bir şey değildir. (84)
Allah’ın İlim ve İradesinin Taallukta Ayrı Olduğu Eleştirisi
Şöyle söylenebilir: Allah’ın iradesi ilminin aynısı olamaz. Zira Allah her şeyi bilir ancak kötülük ve fenalığın hiç birisini irade etmez. Buna göre Allah’ın ilmi her şeye taalluk bulur ancak iradesi her şeye taalluk etmez. Öyleyse O’nun ilmi iradesinden farklı şeydir. O’nun ilmi zatının aynısıdır. Buna göre mecburen iradesi zatından başka olmalıdır. Allah irade eder ama bu zati irade değildir. Ancak zati ilmiyle bilir.
Geçmiş filozofların kitaplarında bu eleştiriye şöyle cevap verilmiştir: Hayırların yüklemesi mutlak cömertlik sahibi zat ile çelişmez. Hatta hayırların seçilmesi Allah’ın zatının gereğidir. Hayırların yüklenmesinin O’nun zatı cihetiyle beğenilir olması O’nun iradesinin aynısıdır. Hayırlara taalluk bulan iradenin ilme nispeti, işitme ve görme nispeti gibidir. Bu ikisi Allah’ın zatının aynısıdır. Hâlbuki bu iki sıfattan birisi işitilecek diğeri ise görülecek şeylere taalluk bulmaktadır. Öyleyse (şöyle söylenmelidir ki) Allah’ın zatı ilimdir malumlarla, işitmektir işitileceklerle, görmektir görüleceklerle. Allah’ın iradesi de taalluk bulduğu hayırla Allah’ın zatının aynısıdır.
İmam Humeyni’nin Bu Eleştiriye Cevabı
Bu eleştiri karşısında bizim başka bir cevabımız var. Şimdi özetle bu cevabı zikredip tafsilatı özel bir zamana bırakıyoruz. Allah’ın zatının aynısı olan ilmin hakikati yalın ve vahdetten tafsili keşftir. Onun hakikati salt vücuttur (varlıktır) ki vahdet yönüyle tüm vücutları (varlıkları) kapsar. Tam keşif -ki şeylerin zati ilimle keşfine tabidir- vücudun (varlığın) sadece zatı itibariyle vücut (varlık) olduğu için keşfinin aynısıdır. Şer ve noksanlıklar hiçlik ve yokluk anlamında olduğu için onların kendilerinin noksanlık sahibi olmaları nedeniyle zati ilmin taalluk alanının dışındadırlar. Bu ilimde olan noksanlıktan kaynaklanmamaktadır. İlmin bu tür şeylere taalluk bulması tebaiyet dolayısıyladır. Nitekim irade de aynı yöntemle onlara taalluk bulmaktadır. Öyleyse, ilim ve irade zati olan ve zati olmayan taallukta eşittirler. Binaenaleyh ilim her şeye taalluk bulur ancak irade her şeye taalluk bulmaz sözü eksiktir. İlmin taalluk bulduğu her şeye irade de aynı yol ve yöntemle taalluk bulur. İlmin zati olmayan yolla taalluk bulduğu şeye irade de aynı yolla taalluk bulur. Sözümüzün neticesi şudur: İrade Allah’ın zati sıfatlarındandır. Elbette ki insanda olan geçici ve cüzi irade Allah’tan (c.c) uzaktır. Nitekim mümkün’ül vücutlarda olan diğer sıfatlar da Allah’tan uzaktır. (85)
*    *    *
Her Şey Allah’ın Fiilidir
Her eser sahibinin eseri ve her failin fiili -senin de bildiğin gibi- Allah’a ve bir başka açıdan da eser ve fiil sahibine mensuptur. Ama hayır, güzellik, kemal ve saadetleri Allah’tandır ve O, buna kullardan daha evladır. Şer, kötülük, noksanlık ve bedbahtlıklar ise kullardandır. Kullar buna Allah’tan daha evladır. Allah salt vücut ve varlık olduğu için her kemal ve cemalin de özüdür. Aksi halde salt ve öz olamaz. Bunun anlamı ise Allah’ın zatında terkip olma ve mümkün’ül vücut olmaktır. Böyle bir faraziyenin anlamı ise kâinatta iki asılın varlığıdır. Bunlardan birincisi vücut yani varlık diğeri ise bunun karşı anlamıdır. Hâlbuki vücudun karşı anlamı hiçlik ve mahiyettir. Bu ikisinin ne demek olduğu ise malumdur. Binaenaleyh Allah (c.c) salt vücut ve tüm kemallerin özüdür. Salt ve öz vücuttan meydana gelen şey vücut ve kemalden başka bir şey olmaz. Noksanlık ve şerler, vücutları olmayan itibari konumda olan sonuçların (malullerin) zatlarının gereğidir. Çünkü itibar, kemal, saadet ve hayır olan vücuttan başka bir şeye taalluk bulmaz. Tüm hayırlar takdir edilir ve onları takdir eden de Allah’tır.
Dünyada mevcut olan şerler maddiyat ve tabiat âleminin darlık ve sürtüşmelerindendir. Bütün bunların nedeni vücudun olmaması ya da vücudun kemalinin olmaması konusuna dönmektedir. Mutlak olarak “hiçler” takdir edilmezler. Hatta “hiçler” tümü mümkün’ül vücut ile ilgili olan fani dünyanın sürtüşmeleri ve dünya zindanında zamanın zincirlerine vurulmuş mahkûmlardır. Buna göre sana ulaşan güzellik, hayır, saadet ve kemal Allah’tandır. Sana ulaşan kötülük, şer, noksanlık ve bedbahtlıklar ise senin kendindendir. Ancak noksanlık ve şerler mümkün’ül vücut varlıklarının gereği ve izafi “hiçler” türünden olduğu için sonradan kazanılan sınır ve mahiyetlere sahip vücutlardır. Böyle bir duruma sahip olan şeyler dolaylı olarak Allah’tandır. Öyleyse güzellikler zati itibariyle ve doğrudan Allah’tandır ve dolaylı olarak mümkün’ül vücutlara nispet verilir. Şerler ise zati itibariyle mümkün’ül vücutlardandır ve dolaylı olarak Allah’a nispet verilirler.
Binaenaleyh; “hepsi Allah’tandır” dememiz doğrudur. Zira eğer hayırların yaratılması ve yayılması olmasaydı ne vücut olurdu ne de onun sınırları, ne tabiat olurdu ne de onun sürtüşmeleri. (86)
*    *    *
Musibet ve Belalar
İmtihanlar
Peygamberlerin ve semavi kitapların gönderilmesi insanların imtihanı, bedbahtın saadetliden itaatkârın asiden ayrılması içindir. Allah’ın imtihan etmesinin anlamı ayrılmalarının bilinmesi değil insanın gerçek anlamda birbirinden ayrılmasıdır. Zira Allah’ın ilmi ezelidir. Her şeyi daha var olmadan evvel ihata etmiş ve taalluk bulmuştur. Kulların imtihanı hususunda filozoflar oldukça geniş bahisler etmişlerdir. Ancak burada zikretmek gereksizdir.
İmtihanın neticesi mutlak olarak bedbaht ve saadetlinin birbirinden ayrılmasıdır. Bu imtihan esnasında da Allah’ın hücceti kullarına tamamlanmalı kişilerin bedbahtlık, saadet, hayat ve helakleri hüccet ve delil esasına göre olmalıdır. Böylece hiçbir itiraz yolu kalmamalıdır. (87)
*    *    *
Nimetlerle İmtihan
Allah’ın nimetleri kulları için imtihandır. Allah’ın bizlere verdiği nimetlerin şükrünü yerine getiriyor muyuz? Yoksa nankörlük ve şükürsüzlük mü yapıyoruz? (88)
23.3.58
*    *    *
Din ve Amelin İmtihanlarla Bağlantısı
Sumae Hz. İmam Sadık’tan (Aleyhisselam) şöyle nakletmektedir: “Ali’nin (Aleyhisselam) kitabında şöyle yazılıdır: En şiddetli imtihanlara tabi tutulanlar hiç şüphesiz peygamberlerdir. Onlardan sonra vasiler, onlardan sonra en iyiler ve onlardan sonra da iyilerdir. Hiç şüphesiz mümin iyi amelleri kadar imtihan edilir. Kimin dini sahih ve ameli de güzel olursa belası da çok olur. Bunun neden ise Allah’ın mümin için dünyayı sevap kâfir için ise azap karar kılmamasıdır. Kimin dini kötü ve aklı zayıf olursa belası da az olur. Hiç şüphesiz takvalı mümine yağmurun ovaya yağmasından daha hızlı bela yağar…”
Belaların Akıl ve İdrak İle Doğrudan İlişkisi
Hadisin sonlarına doğru “kimin dini kötü ve aklı zayıf olursa belası da az olur” cümlesinden belaların bedensel ve ruhsal olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü aklı zayıf ve idraki az olan insanlar akıl ve idraklerinin zaaf ve azlığı kadar ruhsal belalar ve akılsal sıkıntılardan muaftırlar. Akıl ve idrakleri kemal haddinde olanlar için bu durum farklıdır. Akılarının kemali ve idraklerinin miktarı arttıkça ruhsal imtihan ve belaları da artmaktadır. İdrak ne kadar kuvvetli olursa bela ve imtihanlar da kuvvetli olacaktır. (89)
*    *    *
Dünya Sevgisinin Sebebi: Lezzet ve Güzellikler
İster iyi ister kötü amel olsun, ister lezzet türünden ister acı türünden olsun insanın yaptığı her amel hatta bedeninde vuku bulan her şey nefsin idrakine taalluk bulur. Nefste bir tür eser ve etki bırakır. Bu iyi ve kötü amelin eser ve etkisi, hadis dilinde “beyaz nokta” ve “siyah nokta” olarak tabir edilmiştir. Örneğin insanın yiyecek ve içecek vb. gibi şeylerden aldığı her lezzet nefsinde bir eser ve etki bırakır. Ruhunda ona karşı bir alakanın doğmasına ve arzusunun artmasına neden olur. Bu lezzetlerle ne kadar çok içli dışlı olursa nefsin bu âleme olan muhabbet ve alakası da kuvvetlenip itimadı fazlalaşır. Nefs dünya ilgi ve alakası ile terbiye bulur. Damağındaki tat ne kadar fazlalaşırsa alakası da artar. Müreffeh ve zevkli bir yaşama ne kadar fazla sahip olursa dünya sevgisi de aynı oranda kökleşir. Nefs dünyaya ne kadar teveccüh ederse Allah ve ahiretten aynı oranda gafil olur. Artık nefs mutlak olarak dünyaya yöneldiği zaman maddi ve dünyevi olur. Hiçbir şekilde Allah’a ve keramet diyarına teveccüh etmez ve “Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü.”  Konumuna düşer.
Lezzetler okyanusuna dalmak zorunlu olarak dünya sevgisi doğurur. Dünya sevgisi ondan gayrisinden uzaklaşıp nefret etmeye sebep olur. Mülk diyarının iştigali melekûttan gafil olmaya ortam hazırlar. Bunun aksi de aynı şekildedir. Eğer insan bir şeyden bir kötülük görür ve bir fenalık bulunduğunu derk ederse kendi nefsinde ona karşı bir nefret doğar. Bu idrak ne kadar kuvvetli olursa bu nefret de bir o kadar kuvvetli olur. Örneğin bir kimse gittiği bir şehirde çeşitli hastalık ve acılarla karşılaşır, dâhili ve harici sıkıntılarla yüz yüze gelirse içinde oraya karşı bir nefret ve kin oluşur. Bu olumsuzluklar ne kadar kuvvetli olursa nefreti de o kadar kuvvetli olur. Eğer daha uygun bir mekân bulursa oraya göç eder. Eğer oraya doğru hareket edemezse içinde oraya karşı bir sevgi ve muhabbet oluşur. Gönlü oraya göç eder.
Belalar Dünyayı Bırakıp Ahirete Yönelme Sebebidir
Eğer insan bu dünyada sürekli olarak bela, acı, keder ve sıkıntı yaşarsa ister istemez bundan nefret eder. Dünyaya karşı bağlılık ve muhabbeti azalır. Artık ona güvenmez. Eğer her türlü sıkıntı ve zorluklardan arınmış bir âleme inanıyorsa oraya gitmek ister. Eğer bedensel olarak gidemiyorsa gönlü oraya gider. Tüm ruhsal sıkıntılar, ahlaki ve ameli çöküşlerin nedeni Allah ve ahiretten gafil olup dünya sevgi ve muhabbetine yönelmektir. Dünya sevgisi her hatanın başıdır.  Nitekim her türlü ruhsal, ahlaki ve ameli güzellikler de Allah’a ve keramet diyarına teveccüh, dünya sevgisinden uzak durmak ve ona güvenmemekten kaynaklanır.
Bela ve Zorluklar Allah’ın Hediyesidir
Anlaşıldı ki Allah’ın kime inayet, lütuf ve rahmeti kime daha fazla olursa onu bu dünya ve onun ziynetlerinden daha fazla yasaklar. Bela ve fitneleri daha çok ona yöneltir. Böylece ruhunu bu dünya ve ziynetlerinden arındırıp imanı miktarınca ahiret âlemine yöneltmek ister. Eğer bu nokta olmasaydı Allah onların her şeyine kifayet ederdi. Birçok hadiste bu noktaya işaret edilmiştir.
İmam Bakır (Aleyhisselam) şöyle buyurmuştur: Allah mümin kulunu, yolcunun kendi ailesini hediye ile sevindirdiği gibi belalarla sevindirir. Doktorun hastasına bazı şeyleri yasaklamamsı gibi Allah da dünyayı ona yasaklar. (90)
*    *    *
Allah’a yönelmek ve O’nun Özel Muhabbeti
Özel kulların imtihanlarının şiddetli olmasının diğer bir sebebi de onların bu imtihanlar esnasında Allah’ı anmaları ve O’nun dergâhına raz-u niyazda bulunmalarını sağlamaktır. Allah’ı zikrederek bundan zevk almaktır. Bu insanoğlunun tabiatında vardır. İnsan her türlü şiddet ve sıkıntı anında kurtuluş ve necat ümidi taşıdığı noktaya sığınır. Ama rahatlık ve huzur zamanlarında o noktadan gaflet eder. Allah’tan başka kurtuluş noktası tanımadıkları için O’na teveccüh eder ve Allah’tan başka her şeyden koparlar. Allah’ın onlara olan inayeti, onlara bu yöneliş için ortam ve zemine hazırlamasıdır. Elbette bu ve bundan önceki nokta enbiya ve evliyalar için doğru değildir. Çünkü onların makam ve kalpleri dünyaya alaka ve ilgi ile bağlanıp da bu noktalar sebebiyle Allah’a yönelmekten münezzeh, yüce ve kuvvetlidir.
Enbiya ve evliyalar batini ve ruhani nur ile Allah’ın bu dünya ve ziynetlerine inayet gözüyle bakmadığını dünya ve dünyada olan her şeyin Allah nezdinde değersiz olduğunu bildiklerinden fakirliği zenginliğe ve belayı da rahatlığa tercih etmişlerdir. Nitekim birçok hadis bunun şahididir.
Bir hadiste şöyle nakledilmiştir: Cebrail (Aleyhisselam) yeryüzünün hazinelerinin kilidini Hz. Peygamber’in (Allah’ın salât ve selamı O’na ve Ehl-i Beyt’ine olsun) huzuruna getirerek şöyle arz etti: Eğer bunu tercih edersen uhrevi makamlarından da bir şey kaybetmeyeceksin. Hz. Peygamber (Allah’ın salât ve selamı O’na ve Ehl-i Beyt’ine olsun) tevazu ile Allah’tan bunu kabul etmeyip fakirliği tercih etti.  (91)
*    *    *
İmtihan; Bazı Derecelere Ulaşmanın Yegâne Yolu
Müminlerin imtihanlarının ağır olmasının sebeplerinden birisi de hadislerde de değinildiği gibi bazı dereceler vardır ki onlara ulaşmanın yegâne yolu bela, hastalık ve acılardır.  Bu derecelerin dünyadan yüz çevirmek ve Allah’a yönelmek olması mümkündür. Hatta bu imtihanların melekuti bir suretinin olması ve ona ulaşmanın yegâne yolunun mülk âleminde o imtihanlara tabi olmak zorunluluğu da mümkündür. Nitekim Usul-u Kâfi’deki hadis de buna değinmektedir: Allah katında müminin bir makamı vardır ki ona sadece iki haslet nedeniyle ulaşabilir. Onlardan birincisi mülkünü kaybetmesi diğeri ise bedeninde bir belanın olmasıdır. (92)
*    *    *
Kulların Islahı
“Benim mümin kullarımdan bazıları vardır ki zenginlikten başka bir şeyle ıslah olmazlar. Eğer bunu onlardan alacak olursam helak olurlar. Ama bazı mümin kullarım da vardır ki onları fakirlikten başka bir şey ıslah etmez. Eğer bunu onlardan alacak olursam helak olurlar.”
Bil ki bu cümlenin burada zikredilmesinin sebebi ilahi kâmil nizam ve kazaya tam anlamıyla vakıf olmayan bir takım insanların bilinçaltında yatan bir sorunun cevabıdır. O soru şudur: Eğer bir kul Allah katında bu kadar büyük makam ve değer sahibiyse neden onlardan bazıları fakirlik ve çaresizlik içerisindeler? Eğer dünya hiçbir değere sahip değilse neden bazıları büyük bir servet ve zenginlik sahibidirler? Şöyle cevap veriyor ki benim kullarımın haletleri ve gönüllerinin durumu farklıdır. Onlardan bazıları fakirlikten başka bir şeyle ıslah olmazlar. Vaziyetini ıslah etmek için onu fakir yapıyorum. Bazılarının vaziyetini ise servet ve zenginlikten başka bir şey ıslah etmez. Bu nedenle de onu zengin ve servet sahibi yapıyorum. Bunun her ikisi de müminin Allah katındaki keramet, makam ve izzetidir. (93)
*    *    *
Tüm Rahmetler Müminin Islahı İçindir
Zenginlik, fakirlik, sıhhat, hastalık, emniyet, huzur vb. gibi Allah’ın müminler için inayet ettiği her şey müminlerin ıslah ve gönüllerinin her türlü şeyden kurtulması içindir… Allah (c.c) geniş rahmeti ve genel inayetiyle dertlere deva olan bir doktor gibidir. Herkesi kendisine uygun olan haliyle dünyaya karşı uyarmaktadır. Bazen birisine servet vererek onun imanının şiddet, zaaf, noksanlık ve kemalini başka belalarla imtihan etmektedir. Hatta o servet ve zenginlik onu öylesine bela ve musibetlerle ihata eder ki dünya ve dünya sevgisinden tamamen uzaklaşır. Eğer bu şâhısı fakir yapacak olursa bu şahıs saadeti dünya malında gördüğü ve saadetlinin de dünya malına sahip kimseler olduğunu düşündüğü için onu kazanmak için ebedi olarak helak olacaktır. Allah (c.c) dünya malını ona verir. Ama bununla birlikte onu çeşitli dâhili ve harici bela ve sıkıntılara maruz bırakarak dünyaya gönül bağlamamasını sağlar… Bazen de Allah (c.c) müminleri fakirlik ile imtihan eder. Onları bununla ıslah eder ve dünyaya gönül bağlamamalarını sağlar. Bazen zenginlik ve servet ile imtihan eder. Refah ve huzurun içinde dünyevi zevk ve sefa içinde olduklarını düşündükleri halde onları başka sıkıntı, musibet ve zahmetlerle ihata eder. Buna karşılık fakir müminlerin Allah katındaki faziletleri de daha fazladır. Nitekim hadislerde de buna değinilmiştir. (94)
*    *    *
Bazı Belalar İnsan Amelinin Karşılığıdır
İşlediğiniz kötü amellerin cezası sadece ahiret âlemi ile sınırlı değildir. Bu dünyada da şiddetli ve büyük zorluk, musibet ve çeşitli sıkıntılara neden olarak bela ve bedbahtlığın hedefi haline gelirsiniz. (95)
Her Şey Yavaş Yavaş Gerçekleşir
Kim bu dünyada bir günah, kötülük, zulüm veya başka birisinin haklarına tecavüz ederse Allah hemen mani olmalı ve cezasını vermelidir diye bir beklentiye giren kimseler bunun Allah’ın sünnetine aykırı olduğundan gafildirler. Burası imtihan dünyasıdır. Bedbahtın saadetliden, itaatkârın asiden ayrıldığı yerdir. Burası amelin karşılıkların değil amellerin kendisinin zuhur ettiği yerdir. Eğer nadiren Allah (c.c) bir zalimi sıkıntıya sokuyorsa bu zalime Allah’ın bir inayetidir denilebilir. Eğer günahkâr ve zalimleri kendi hallerine bırakıyorsa bu istidractan yani yavaş yavaş (yaptıklarının cezasına) yaklaşmalarından dolayıdır. Nitekim Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: “Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azaba yaklaştırıyoruz. Onlara mühlet veriyorum. Şüphesiz benim tuzağım sağlamdır.”  Bir başka ayette ise şöyle buyurmaktadır: “İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz, onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.”  Mecme’ul Beyan adlı eserde Hz. İmam Sadık’tan (Aleyhisselam) şöyle nakledilmiştir: “Kul bir günah işlediği zaman ona bir nimet verilir ve tövbe etmeyi unutur. İşte bu istidractır.”  (96)


more post like this