Akidevi Sorulara Cevap
Soru 1:
Hüseyin: esselamualeyküm değerli kardeşim yapmış olduğunuz bu hizmetten dolayı Allah (cc)sizden razı olsun. ben hanefi mezhebinden olan bir ehli sünnet müslümanıyım. ve benim öğrendiğim kadarıyla hak olan mezhep dört tanedir. peki caferilik gerçekten hak mezhepmidir.eğer öyle ise neye dayanarak bu savunuluyor. eğer bu sorumu cevaplarsanız beni çok mutlu edersiniz. şimdiden Allah razı olsun Allaha emanet olun…
________________________________________
Cevap:
Sayın Hüseyin,
Esselamualeykum
Yazınızdan dolayı size teşekkür ediyoruz. Yazınızda dört mezhebin hak olduğu görüşünü ileri sürerek Caferi mezhebinin hak olup olmadığını soruyorsunuz? Cevabınıza gelince, Kur’an-i Kerim buyuruyor ki: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra : 36) Bu ayetten anlaşıldığı üzere insan bilgisi olmadan bir yargıda bulunması ve bir şeye bağlı olması caiz değil ve Allah karşısında böyle bir tutumundan dolayı insan mutlaka sorumlu tutulacaktır. Şimdi “dört mezhep haktır” görüşünü inceleyerek bu görüşün sağlam bir delilinin olup olmadığını araştıralım. 1. Dört mezhebin kurucuları şunlardan ibarettir:
1- Ebu Hanife, Numan b. Sabit el-Kufi hicri 80’de doğmuş ve H. 150’de vefat etmiştir.
2- Malik b. Enes, H. 93’de doğmuş ve Hicri 179’da vefat etmiştir.
3. Muhammed b. İdris Şafii, H 105’de doğmuş ve H 204’de vefat etmiştir.
4. Ahmed b. Hanbel H. 164’de doğmuş ve H. 241’de vefat etmiştir.
Görüldüğü gibi bu dört mezhebin hepsinin temelleri peygamber (s.a.a)’dan en az yüz yıl sonra atılmaya başlamıştır. Birinci ve ikinci hicri yüzyılda Ehli Beyt’i ilmi mercii olarak bilenler, bundan sonraki dönemlerde olduğu gibi, şer’i konularda Ehli Beyt’e bağlı kalmışlardır.
Ama Ehl-i Beyt’e bağlı olmayan Müslümanlar ise bu mezheplerden hiç birine bağlılık söz konusu olmadan yaşayıp dünyadan gitmişlerdir. Mezheplerin dörtle sınırlandırılması her hangi bir şer’i delile dayanmamaktadır. İkinci hicri yüzyıldan başlayarak Ehli Beyt’i ilmi mercii olarak kabul etmeyen Müslümanlar, çeşitli mezheplere bölünmüşlerdir. Böylece onlarca fıkhi mezhep ortaya çıkmıştır. Ancak Abbasi halifelerinin ve onlardan sonraki bazı yöneticilerin baskıları neticesinde bu dört mezhep resmi mezhep olarak yayılmış ve mezhepler dörtle sınırlandırılmaya çalışılmıştır.
Meşhur ve muteber tarihçi Makrizi El-Hutet adlı eserinde bu husuta şöyle yazıyor:
“Kadi Ebu Yusuf H. 170’de Abbasi Halifesi Harun Reşid tarafından kadılık makamına atandı; o işini sürdürerek başkadılık makamına kadar yükseldi. O bu makamda Horasan’dan tutun ta Şam’a kadar bütün beldelerde özellikle Ebu Hanife’yi taklit edenleri bu makama adamaya dikkat ediyordu. Böylece Hanefi mezhebinin yayılmasında Ebu Yusuf en büyük rolü oynadı.” Doğuda Hanefi mezhebinin yayılmasıyla birlikte Batı’da (Afrıka’da) Ziyad b.Abdurrahman vasıtasıyla maliki mezhebi yayılmaktaydı. Makrizi diğer mezheplerin yayılmasına işaretle şöyle diyor: Daha sonra Mısır sultanı Baybaros Mısır’a Şafii, Maliki, Hanefi ve Hanbeli olarak dört kadı tayin etti. Baybaros 658’de saltanatı ele geçirmiş ve 676’da vefat etmiştir. Makrizi şöyle diyor: “H. 665 yılında Mısırda dört mezhebe bağlı dört kadının (hakimin) atanması ve bu işin sürdürülmesi üzerine tüm İslam beldelerinde dört mezhebin dışında resmi tanınan başka bir mezhep kalmadı. Bu mezheplerden başkasına bağlı olanlarla düşmanlık edildi; onlara karşı çıkıdı bu mezheplerden birine bağlı olmayan kimse kadı olarak tayin edilmedi hitabet, cemaat imamlığı ve tedris kürsüsü ona verilmedi.
Bu müddet zarfında çeşitli fakihler de bu mezheplere uymanın farz ve diğer mezheplere uymanın haram olduğuna dair fetvalar verdiler…”
İbn-i Futi’de El-havadisu’l Camia adlı eserinde 631 yılının olaylarını anlatırken mezheplerin dörtle sınırlandırılışının Abbasi Halifesi Müstansirubillah’ın emriyle Bağdat’taki Mustansariyye Medresesi’nde bu mezheplerden her birine bir tedris kürsüsü verilerek gerçekleştirildiğini açıkça vurguluyor.
Bu husustaki tarihi örnekleri çoğaltmak mümkündür. Kısacası bu dört mezhebin hak olup diğer mezheplerin hak olmadığı fikri her hangi bir şeri delile dayanmamaktadır. Bu mezheplerin dörtle sınırlandırılmasında en önemli rolü zalim sultanlar oynamıştır.
Kısaca söylemek gerekir ki tahkik ehline göre, dört mezhebin hak ve diğer mezheplerin batıl olduğuna dair her hangi bir delil ortada yoktur.
Hatta bu mezheplerin kurucuları olan mezhep imamları bile ortaya koydukları görüşlerin (ki sonradan bir fıkhi mezhep haline gelmiştir) içtihattan ibaret olduğunu açıklamışlardır bunlar kendi içtihatlarının hak ve diğerlerinin geçersiz olduğunu iddia etmemişlerdir. Örneğin Hatip Bağdadi Meşhur tarih kitabında (13. cildinde) Mezahim b. Zefr’den naklediyor ki: “Ebu Hanife’ye “Bu verdiğin fetvalar ve kitaplarında yazdığın bu konular şüphesi olmayan hak mıdır?” diye sordum. Ebu Hanife: “Allah’a yemin ederim ki bilmiyorum. (Benim bu fetvalarım) şüphesi olmayan bir batıl da olabilir” dedi.
Ehli Beyt imamları Ebu Hanife’nin içtihadının batıl temele dayandığını açıkça ifade ettikleri sabittir.
Ebu Nueym, meşhur Hilye kitabında (c.3 s196) Amr b. Cemi’ den şöyle nakleder: “Ben ve İbn-i Ebi Leyla ve Ebu Hanife, İmam Cafer Sadık’ın huzuruna gittik İmam: İbn-i Ebi leyla’dan “bu şahıs kimdir? diye sordu. Ebi Leyla din hususunda bilinçli bir şahıstır diye cevap verdi. İmam: “Şayet o dini kendi görüşüyle kıyas ediyor? (Mukayese yoluyla hükümleri çıkarmaya çalışıyor) dedi. O “evet” dedi. Sonra İmam kıyasın batıl olduğunu ispatlamak için ondan bazı sorular sordu Ebu Hanife İmam’ın sorularını cevaplayamadı. İmam, o soruların cevabını verdikten sonra şöyle dedi: Ey Nu’man (Ebu Hanife’nin ismi Nu’man’dır) babam, büyükbabamdan nakletmiştir ki, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Din işlerinde ilk kıyas (mukayese ve benzetme) yoluna giden İblistir (Şeytan’dır). Allah Teala ona: Adem’e secde et, dedi. O ise “Ben ondan daha üstünüm beni ateşten ve onu topraktan yaratmışsın (yani Şeytan ateşle toprağı birbirine mukayese ederek kendi üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır)” dedi. Her kim dinde kendi görüşüyle kıyas ederse Allah Teala onu kıyamet günü İblisle birlikte kılar. Çünkü o, kıyasta ona (İblis’e) uymuştur. Bu hadisi Ebu Nuaym başka bir senetle de nakleder bu ikinci nakilde şöyle der: İmam Cafer Sadık Ebu Hanife’den sordu ki: “Adam öldürmek mi daha büyüktür (büyük günahtır) yoksa zina mı? Ebu Hanife, adam öldürmek, diye cevap verdi. İmam dedi ki (Öyleyse neden) Allah Teala adam öldürmede (adam öldürmenin ispatında) iki şahidi yeterli bilmiştir; ama zinada dört şahit istemiştir.Yine İmam Cafer Sadık sordu ki “Namaz mı daha önemlidir yoksa oruç mu? O namaz diye cevap verdi. Bunun üzerine İmam şöyle dedi: “Öyleyse neden kadın hayız (adet) olduğu zamandaki orucunu kaza etmesi gerekir ama namazını kaza etmesi gerekmez? Yazıklar olsun sana kıyas nasıl doğru olabilir? Allah’tan kork ve dini kendi görüşünler kıyas etme.” İbni Hallakan Ka’nebi’den naklediyor ki: Malik’in (Maliki mezhebinin İmamı) ölüm hastalığında yanına gittim selam vererek oturdum. Malik’in ağladığını gördüm. Neden ağlıyorsun? dedim. O nasıl ağlamayayım? Ağlamaya benden daha layık olan kim olabilir? Dedi Allah’a yemin ederim ki kendi görüşüm üzere fetva verdiğim her konuda bana bir kırbaç vurulmasını ve benim o fetvayı vermemiş olmamı isterdim. Keşke kendi reyimle fetvam olmasaydı… dedi.”
Diğer iki mezhepler için de aynı şeyler söz konusudur. Kendi içtihadı ve reyiyle fetva veren ve kıyasın temelini atan İkinci Halife Ömer’in bile “Din hakkındaki görüşlere kötümser olun; bizim görüşler zanna ve tekellüfe dayanır” dediğini İbn-i Hazm El- Muhella’da nakleder. Ebu Davud Secistani de kendi Sünenin’de Ömer’in “hak olan Peygamber’in sözüdür, bizim görüş ve sözlerimiz böyle değildir; bizim sözlerimizi bırakın” manasını ifade eden bir sözünü nakleder. (Oysa Ömer’in bizzat kendisi kıyas yoluyla hüküm çıkarmanın temelini atan şahıslardan sayılır. Ömer’in kendi valisi olan Ebu Musa Eş’ri’ye şöyle yazdığı nakledilmiştir: “Kur’an ve sünnette olamayan ve senin hatırına bir şey gelmeyen konularda çabuk fetva verme çok düşün ve benzeri konuları bil ve onları birbiriyle karşılaştır ve hakka daha benzer olanına kıyas et” -bk. Ebu İshak Şirazi Tebekatu’l-fukaha, İbn-i Kayyim, A’lam’ul Mukiin-) Kısacası yukarıda işaret edildiği üzere Ehli Beyt imamlarının bu mezheplerin dayandıkları temelin (kıyas)’ın batıl olduğunu açıkladıklarını nazara alarak ve bizzat söz konusu mezhep imamlarının bile, kendi görüşlerinin hak olmayacağını itiraf etmelerini göz önünde bulundurarak şöyle deriz: Dört mezhep haktır demek din adına büyük pervasızlık sayılır. Allah bizleri büyük yanılgılardan korusun. Ama Caferi mezhebine gelince iş tamamen farklıdır çünkü bu mezhep Peygamber (s.a.a)’nın Kur’an ve Ehli Beyt’e sarılmaya dair kesin emri doğrultusunda şer’i hükümlerde Ehli beyt’e uymayı esas almak temeli üzerine kuruludur. Bu mezhepte herhangi bir kıyas ve benzeri batıl yöntemlere başvurulmaz. Ehli Beyt imamları (12 masum imam) sadece Allah’ın onlara verdiği vehbi ilimle Allah’ın dinini her hangi bir zann, içtihat ve reye başvurmadan ortaya koymuşlarıdır. Caferilik veya başka bir ismiyle şia (Ehli Beyt mektebi) Peygamber’in ilmin kapısı olarak tanıttığı Hz. Ali ve onun soyundan olan masum imamlara uymak temeli üzere kuruludur. Bu fırkanın caferi olarak adlandırılması İmam Cafer Sadık’ın bu mezhebin tek imamı olmasından değildir; Emevilerin çöküşü ve Abbasilerin başa geçmesi döneminde meydan gelen gevşemenin İmam Cafer Sadık’ın dönemine rastlaması ve bu iki grubun (Abbasilerle Emevi’lerin) birbiriyle uğraşmasından dolayı meydana gelen nisbi rahatlıktan yararlanarak İmam Cafer Sadık’ın Şia’nın inançları ve fıkhı meselelerini beyan etmesinden dolayıdır.
Söz fazla uzamasın diye şimdilik bu kadar yeter. Selamlar
Ehl-i Beyt Öğretisi
Soru 2:
Taha:Selam . Benim bazi sorularim var. 1. Ehlibeyt kelimesinin turkce anlami nedir? 2. Ben ehlibeyt immamlari kavramindan hic bir sey anlamiyorum,lutfen bana bu kavrami aciklayin. 3. Immamlar kac kisidirler? her kes immam olabilirmi? Bana cevap yazin tessekurler

Cevap:
Sayın Taha, Selamun Aleykum, Sorularınıza cevabı kısaca şöyledir:
1-Ehli Beyt, Arapça ehl ve Beyt kelimelerinden oluşan bileşik bir kelimedir. Ragıp İsfahani Meşhur Kur’ani terimler sözcüğü olan Mufredat kitabında ehlin kişiyle soy, vb. yönlerden bir bağı olan şahıs anlamına geldiğini açıklamıştır. Ekreb’ul Mevarıd adlı tanınmış lügat kitabında da ehl kelimesinin kişinin akrabaları anlamına geldiği açıklanmıştır. Beyt kelimesinin ise asıl anlamı ev ve mesken olmakla birlikte şeref ve tazimi göstermek için kullanıldığı lugat bilginleri tarafından vurgulanmıştır. Bu bileşik kelimeden maksat Hz Muhammed’in (Allah’ın salatı ona ve temiz Ehli Beytine olsun) yakın akrabası olduğunda şüphe yoktur. Ancak burada üzerinde durulması gerekli olan bir husus Kur’an ve Hadis terminolojisinde Ehli Beyt kelimesinden maksadın kimler olduğudur. Kur’an’da Ahzap suresi ayet 33de geçmiş ve Allah’ın kendilerin her türlü kusuru temizlemeyi irade ettiği açıklanmıştır ve bir çok hadislerde Peygamber (Allah’ın salatı ona ve temiz Ehli Beytine olsun), Ehli Beyt hakkında önemli tavsiyelerde bulunmuştur. Örneğin sahih bir hadiste kendisinden sonra iki değerli emanet bıraktığını, bu iki emanetin Kur’an ve Ehli Beyti olduğunu açıklamış ve Müslümanların bu iki emanete birlikte sarıldığı müddetçe sapıklığa düşmeyeceğini bildirmiştir. Veya “Ehli Beytimden ayrı düşmeyin onlardan öne geçmeyin ve onlardan ayrılarak geride de kalmayın ve onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın çünkü onlar sizden daha bilgilidir” buyurduğu sabittir. Yukarıdaki ayet ve bu konudaki yüzlerce hadis dikkate alınarak Ehli Beytin kimler olduğu sorusunun üzerinde önemle durulmaya şayan bir konu olduğu ortaya çıkar. Ehli Beyt Mektebinin alimleri Ehli Beyt’ten maksat Peygamber’in döneminde Hz. Muhammed’in kendisi Hz. Fatıma Hz. Ali, Hz. Hasan, ve Hz Hüseyin olduğunda ve Peygamber’den sonra ise Hz. Hüseyn’in soyundan olan dokuz imam olduğunda hiçbir kuşkuya kapılmamışlardır. Bu hususta en büyük delil Hz. Peygamberden nakledilen kesin hadislerdir. Örnek olarak bu hususu açıklayan yüzlerce sahih hadislerden bazılarını aşağıda zikrediyoruz: Ehli Beyt Mektebinin Büyük Muhaddislerden olan Saduk, Uyun-i Ahbarir-Riza kitabında İmam Cafer Sadık’tan o da babalarından şöyle nakleder Hz. Ali’den Peygamber’in ben aranızda iki emanet bırakıyorum hadisinde geçen yakın akrabalarından maksat kimlerdir diye sorulunca Hz. Ali: Ben, Hasan ve Hüseyin ve dokuz imamlardır ki onların dokuzuncusu Hz. Mehdi’dir. Bunlar Kur’an’dan Kur’an da bunlardan ayrılamaz…diye buyurmuştur. (bkz Uyun Ahbar Rıza c.1 s. 46) Hulefa mektebinin önde gelen muhaddislerinden olan Muslim Kendi Sahih’inde ve Tirmizi kendi süneninde naklederler ki “Gelin çağıralım…” ayeti indiğinde Peygamber Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i çağırarak şöyle dedi Allahım! İşte bunlar benim yakınlarımdır (Ehli Beytimdir.)” Bkz. Muslim c.4, 1871). Yine Tirmizi kendi Sünen’inde rivayet eder ki, “Allah siz Ehli Beyt’ten her türlü kusuru gidermek ve sizleri tertemiz kılmak ister ayeti Peygamber’in Değerli hanımlarından olan Ummu Sele’nin evinde nazil oldu; Bunun üzerine Peygamber Fatıma Hasan Hüseyin’i çağırdı. Hz. Ali de Peygamber’in kendi arkasında yer alacak şekilde onların üzerine bir örtü çekti ve şöyle dedi: Allah’ım! Bunlar benim Ehli Beytim’dir; bunlardan her türlü kusuru gider ve tertemiz kıl; Ummu Seleme: Ey Allah’ın Elçisi ben de onlarla bir arada olabilir miyim deyince, Peygamber: Sen kendi yerinde kal; senin sonun iyidir diye buyurdu. Suyuti’nin nakline göre hadisin sonu şöyledir: Ummu Seleme “Ben Örtüyü kaldırarak onların yanına katılmak istedim ama Peygamber örtüyü benim elimden çekti ve senin sonun iyidir, dedi. Ehli Beyt’ten maksadın sadece Peygamber, Ali, Fatime, Hasan ve Hüseyin olduğunu Ehli Sünnetin de bir çok büyük şahsiyeti de itiraf etmektedir. Ashaptan Aişe, Ummu Seleme Ebu Said el Hudri Enes b. Malik ve Vaile de bu görüşü teyit etmekteler. Bizce temel kaynaklara müracaat edebilen insaf sahibi bir insan için Ehli Beytten maksadın Peygamber, Ali, Fatime, Hasan ve Hüseyin olduğunda şüphesi kalmaz. Ama ne yazık ki bunun gibi kesin olan bir çok gerçek tarihte sürekli bazıları tarafından inkar edilmeye çalışılmıştır.
2- Ehli Beyt İmamlar Hz Ali, Hz. Hasan, Hz Hüseyin, Hz İmam Zeyn’ül Abidin, Hz. İmam Muhammed Bakır, Hz İmam Cafer Sadık, Hz. İmam Musa Kazım, Hz. İmam Muhammed Taki, Hz İmam Ali Naki, Hz. İmam Hasan Askeri ve Hz. İmam Mehdi’dir. İlk üç İmam’ın (Hz Ali Hz. Hasan ve Hz Hüseyin’in) İmam ve Ehli Beyt’ten oldukları yukarıda bazılarına işaret ettiğimiz deliller ışığında sabittir. Diğer imamlar ise Hz. Hüseyn’in soyundan gelen -yukarıda isimleri anılan- dokuz imamdır. Bunların Ehli Beyt’en oluşları ve imam oldukları hem önceki imamların açık vasiyetleri ve hem de Peygamber’den gelen bir çok sahih hadisle sabittir.
3. Her kes imam olamaz çünkü Ehli Bey t mektebine göre, imamet makamı Allah tarafından verilen ilahi bir makamdır. Bu konu ise hem Kur’an ve hadisler ışığında ve hem de akli kesin delillerle isbatlanmıştır. Sorularınız için size teşekkür ederiz. Açıklanması gereken bir husus olursa yine bize yazın. Selamlar
Ehl-i Beyt Öğretisi
Soru 3:
melek : selamun aleykum, bana ehli-sünnet cemaatinden birkaç soru geldi ve fazla bilgili olmadigimdan bunlari yanitliyamadim lütfen bana yardimci olursaniz çok sevinirim soru 1:neden ehli-shia ehli-sünnetten 15 dakika sonra iftarini veya namazini kiliyor soru 2:neden ehli-shia namazlarini 3 vakite ayirmistir,neden bizim gibi bes defada kilmiyorsun diye bu sorular geldi simdiden Allah razi olsun sizden vesselam
Cevap:
Sayın Melek, Selam ile, ziyaretçi sayfasındaki her iki yazınız için size teşekkür ediyoruz.
Allah Teala ibadetlerinizi kabul etsin…
İlk sorunun cevabı şöyledir: Ehli Beyt imamlarından elde bulunan sahih hadislere göre akşamın oluşunun ölçüsü güneşin batı ufuklarında gözden kayboluşu değildir. Güneşin gözden kayboluşuyla birlikte, doğu ufuklarındaki güneşin ışınlarının oluşturduğu parıltı ve kızıllığın kaybolması da gerekir. Başka bir ifadeyle güneş batı tarafında olduğunda, ışınları karşı tarafa yansır ve doğu tarafının yüksek yerlerinde örneğin yüksek dağların başında güneş ışıklarından oluşan kızıllık gözükür; eğer doğu tarafında yüksek bir dağ ve benzeri bir şey olmasa bile güneş ışınlarının etkisi sonucu doğunun gök ufuklarında bu kızıllık görülür. Güneş, yerin hareketi sonucu batı ufuklarında aşağı indikçe söz konusu parıltı ve kızıllık da karşı taraftan yani doğudan batıya doğru çekilir; güneş tam batınca bu kızıllık insanın baş tarafından geçerek batıya doğru kayar ve böyle olduğunda güneşin tam olarak battığı anlaşılır yani şer’i ölçülere göre akşam olur. Oysaki Ehl-i sünnette yaygın olan görüş şu ki, akşam namazının vakti güneşin gözlerden kaybolmasıyla başlar. Hatta bazı Ehl-i sünnet alimleri batı tarafında bir dağ olur da güneş dağın diğer tarafına geçme sonucu gözlerden kaybolursa bunu bile akşamın olması için yeterli bilmişlerdir. Ama Şia uleması arasında yaygın olan görüş bunun aksinedir. Şia uleması, Ehli Beyt imamlarından gelen sahih hadislere dayanarak akşam namazının vaktinin yukarıda açıklandığı üzere güneşin tam batışı, yani doğudaki kızıllığın insanın başının üzerinden batıya geçmesiyle gerçekleştiğine inanırlar. Sahib-i Cevahir bu görüşün şia uleması arasında fetva, amel ve nakil yönünden mutlak şekilde meşhur olduğunu nakleder. (Cevahir’ul Kelam c. 7 s. 109) . Kuleyni Furu el-Kafi’de (c. 1 s. 77) ve Tusi Et-tehzib’de (c1 s. 141) İmam Muhammed Bakır’dan (Allah’ın selamı ona olsun) şöyle nakleder:
“Şu taraftaki yani doğudaki kızıllık yok olunca güneş hem yerin doğusundan hem de batısından batmıştır.”
Yine Şeyh Hurr-i Amuli Vesailu’ş-Şia’da (c.3, s. 129) Abdullah b. Vezzah’tan şöyle nakleder:
“Ben İmam Musa Kazım’a (Allah’ın selamı ona olsun) yazdım ki, Güneş gözden kayboluyor. Akşam (karanlığı) başlıyor; sonra akşam (karanlığı) çoğalıyor. Güneş de artık gözlerimizden kayboluyor. Ama dağın başında bir kızıllık beliriyor. Bizim bulunduğumuz bölgedeki müezzinler ezan okuyorlar. Acaba böyle olduğunda ben namazımı kılayım mı? Oruca niyetli isem orucumu açayım mı? Yoksa dağın başındaki kızıllığın gitmesini mi bekleyeyim? İmam Musa Kazım (Allah’ın selamı ona olsun) bana şöyle yazdı: Ben kızıllık gidinceye kadar senin beklemeni ve dinin için daha ihtiyatlı olan şeyi tutmanı (gerekli) görüyorum.”
Bu hususta bir çok hadis vardır biz bu kadarıyla yetindik. Şüphesiz bu hadisler Ehl-i Beyt’e uymayı gerekli bilen her kes için hüccettir.
İkinci sorunuza gelince, günlük beş namazın (Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarının) beş vakitte mı kılınması farzdır? Yoksa öğle ve ikindi’yi bir arada ve akşam ve yatsıyı da birarada olmak üzere üç vakitte kılmak da mutlak surette caiz midir?… Bu hususda Şia ulamasıyla Ehl-i Sünnet alimleri arasında ihtilaf vardır. Şia uleması Kur’an-i Kerim’in ayetlerine, Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt imamlarından gelen sahih hadislere dayanarak namazların ayrı olarak beş vakitte kılınabileceği gibi üç vakitte de kılınabileceğine fetva vermişlerdir. Şia ulemasının delilini kısaca şöyle açıklayabiliriz:
Allah Teala Kur’an-i Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Güneşin batıya yönelmesinde gecenin karanlığına kadar ve sabah vakti namaz kıl…”(İsra: 78) Görüldüğü gibi bu ayette üç vakitten söz edilmiştir, beş vakitten. Fahr Razi bu ayetin tefsirinde şöyle diyor: “Eğer gasak karanlığın başlaması olarak tefsir edilirse gasak gün batışının başlangıcı olur, buna göre bu ayette zikredilen vakitler üç vakittir. Öğle vakti, akşam vakti ve facr (sabah) vakti. Bu da öğle vaktinin, öğle ve ikindi namazları için müşterek vakit olmasını, gün batışının da akşam ve yatsı namazları arasında müşterek vakit olmasını gerektirir. Bu ise mutlak şekilde öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı bir arada kılmanın (cem etmenin) caiz olmasını gerekli kılar.”
Namaz vakitlerinin üç vakit olduğunu belirleyen bir ayet de şöyledir:
“Gündüzün iki ucunda (tarafında) ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl…” (Hud Suresi: 114)
Kurtubi kendi tefsirinde şöyle der:
“Tevil (tefsir) ehli bu ayetin farz namazlar hakkında nazil olduğu hususunda tam bir görüş birliği içindeler. Mucahid “Gündüzün iki ucunda” tabiri hakkında şöyle demiştir: Bir uç sabah namazının vaktidir ve diğer uç da öğle ve ikindi namazlarının vaktidir. Bu görüşü ibn-i Atiyye de benimsemiştir. Gecenin gündüze yakın zamanlarından maksat ise akşam ve yatsı namazının vaktidir.”
Şeyh Saduk kendi sahih senediyle İmam Cafer Sadık’tan şöyle nakleder:
“Şüphesiz Peygamber (s.a.a) öğle ve ikindi namazlarını bir ezan ve iki ikame ile bir arada cem etti (bir arada kıldı) Yine akşam ve yatsı namazını yolculuk olmadan ve her hangi bir özür de bulunmadan bir ezan ve iki ikame (yani her bir namaza bir ikame) okuyarak bir arada kıldı.” Yine İlel’üş-Şerai kitabında İmam Cafer Sadık’tan şöyle nakleder:
“Şüphesiz Resulullah (s.a.a) ortada her hangi bir sebep ve özür olmadan öğle ve ikindi namazlarını bir arada kıldı. Ömer, kavmin (Peygamber’in zamandaki halkın) Peygambere karşı en cüretkarı idi; Peygamber’in bu iki namazı bir arda kılması üzerine namazda bir yenilik mi olmuş diye sordu. Peygamber (s.a.a) “hayır, sadece ümmetime bir kolaylık ve genişlik oluşturmak için böyle yaptım” dedi.
Bu hususta Ehli sünnetin muteber kaynaklarında da bir çok hadis vardır. Ama ne yazık ki Ehli sünnet uleması fetva verirken bu hadisleri görmezlikten gelmişlerdir; belki de onlara göre sünneti kabul etmede ölçü ilk üç halifenin ve emevilerin bir hadisi kabul edip etmeyişleridir.
Örneğin Muslim kendi Sahih’inde İbn-i Abbas’tan şöyle nakleder: Resulullah (s.a.a) Medine’de bulunduğunda her hangi bir korku ve yağmur da olmadan öğle ve ikindi namazlarını ve akşam ve yatsı namazlarını cem etmiştir (bir arada kılmıştır.) İbn-i Abbas’a “bununla ne yapmak istedi?” diye sordular. İbn-i Abbas ümmetinin zor durumda kalmamasını istedi diye cevap verdi.
Nevevi’de Muslim’in şerhinde (c.1 s. 246) şöyle diyor: “İmamlardan bazıları yolculuk olmadan da namazları cem etmenin caiz olduğu görüşündeler.” Selamlar.
Ehl-i Beyt Öğretisi
Soru 4:
Bedir  İSTANBULLU: esselemu aleykum varahmatullah. değerli kardeşlerim ilk olarak bu değerli siteyi actığınız icin sizlere cok teşekkür ediyorum, benim dini konularda biraz olsun bilgim var,yalnız bılmedim daha cok konu var,bana arkadaşım tarafından şöyle bir soru soruldum, kuranı kerimin bir ayetinde,YE BENİ İSRAİLE ÜZKÜRU NİMETİYE ELLETİ ENAMTU ALEKUM VEENNİ FADDALTEKUM ALAL ALEMİN.ayette zikredilen beni israilin üstünlüğü ehli beytle bağlantısı varmıdır? bana bu konuda aydınlatıcı bilgi verirseniz cok sevineceğim, sizlere başarılarınızın devamını diler,vesselemu aleykum
Cevap:
Sayın Bedir ISTANBULLU Selam ile..
İlginizden dolayı teşekkür ediyoruz. Allah ibadetlerinizi kabul etsin.
Sorunuza gelince, YE BENİ İSRAİLE ÜZKÜRU NİMETİYE ELLETİ ENAMTU ALEKUM VEENNİ FAZZALTEKUM ALAL ALEMİN “Ey İsrail oğulları, size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın” (Bkara:47 ve 122) ayetleriyle ilgili olarak sorunuzu açık bir şekilde ifade etmemişsiniz. Ama bu ayetlerle ilgili olarak şöyle bir soru akla gelebilir ki: Eğer İsrail oğulları alemlere üstün kılınmışlarsa Ehli Beyt Mektebindeki İslam Peygamberlerinin ve onun masum Ehli Beyt’nin (12 İmam’ın) İsrail oğulları dahil olmak üzere tüm insanlardan üstün olduğuna dair inançla çelişmez mi? Bu sorunun cevabi kısaca şöyledir. Bu ayet-i kerimeler tek başına değil diğer ayetler ve kesin hadisler ışığında ele alınıp manası anlaşılmaya çalışılmalıdır. Başka bir ifadeyle her ayet ancak İslam’daki temel ilkeler çerçevesinde yorumlanıp açıklanabilir Kur’an ve İslam bir bütündür; ve her ayet bu bütünün bir parçası hgükmündedir; diğer ayet ve hadislere karşı inmiş bir şey değildir. Kur’an-i Kerim mantığında İslam ümmeti en üstün ümmettir.
Çünkü Kur’an şöyle buyuruyor:
“Siz (İslam ümmeti) insanlar için ortaya çıkarılmış en iyi ümmetsiniz…” (Al-i İmran: 110)
Bu ilke çerçevesinde yukarıdaki ayetlerle ilgili olarak müfessirler iki veya üç tefsir zikretmişlerdir:
1. Tefsir:
Bu ayettelerdekialemler kelimesi genel bir manayı ifade edebilecek bir kelimedir; ama bu kelimeden özel bir mana yani sadece İsrail oğullarının yaşadığı dönemdeki alemler (topluluklar) irade edilmiştir. Bizzat bu ayetler ve bunlardan önceki ve sonraki ayetler üzerinde düşünülürse bu konu iyice anlaşılır. Çünkü bu ayette sizleri alemlere üstün kıldığımızı hatırlayın diyor. Bu da gösteriyor ki bu üstünlük şimdi var olan bir şey değildir; önceden belli bir dönem için var olmuş ve şimdi ancak hatırlanması gereken bir olaydır. Nitekim onlarca ayette hep Kur’an’ı Kerim İsrail oğullarının başından geçen olayları örneğin denizin onlara yarılmasını ve diğer mücizeleri ve Allah’a karşı gelmelerini örneğin buzağıya tapmalarını vb. olayları onlara hatırlatmıştır. Bütün bunlar önceden olup geçmiş ve belli bir döneme ait konulardır.
Bir çok ayet-i kerime onların Allah’ın nimetlerine şükretmeyerek Allah’ın dünya ve ahirette azap ve lanetine uğradıklarını açıkça beyan etmektedir. Örneğin şu ayetlere bakın:
83. Hani, İsrailoğullarından, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyin, anne babaya, akrabalara, yetimlere, yoksullara iyilik edin ve insanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın ve zekâtı verin.” diye söz almıştık. Ama sonra siz, pek azınız hariç, (haktan) yüz çevirerek (sözünüzden) döndünüz.
87. Gerçekten, biz Musa’ya kitap verdik; ondan sonra da art arda peygamberler gönderdik. Ve Meryem oğlu İsa’ya apaçık deliller verdik; onu Ruh’ul-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Fakat ne zaman bir elçi nefsinizin istemediği bir şey (bir hüküm) getirdiyse, siz (ona karşı) büyüklük taslamadınız mı? (Elçilerden) bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürüyordunuz.
88. (Onlar;) “Kalplerimiz kapanmıştır. (Senin ne dediğini anlamıyoruz)” dediler. Oysa Allah, inkârlarından dolayı onları lânetlemiştir; artık çok az inanırlar.
89. Daha önce (Son Pey-gamber’in gönderilmesiyle) kâfirlere karşı zafer beklerken, onlara Allah katından, yanlarında olanı (Tevrat’ı) doğrulayan bir kitap -önceden bilip tanıdıkları şey- gelince, onu inkâr ettiler. Artık Allah’ın lâneti kâfirlere olsun.
Bakara Sure’sindeki 92.-97 ayetler de bu manayı açıkça ifade etmektedir.
Açıktır ki, Allah’ın çeşitli nimetlerine nankörlük ettikleri ve özellikle son Peygamber’e iman etmedikleri için Allah’ın gazabına layık olan bir milletin sürekli olarak alemlerden üstün olması düşünülemez.
2. Tefsir:
Bazı müfessirler bu ayetteki üstünlükten maksat her yönden ve mutlak anlamda değil, belli şeylerde tüm alemlerden üstün olmalarıdır demişlerdir. Örneğin onlardan gelen peygamber sayısının çok oluşu onlara gökten bıldırcın ve kudret helvası inmesi gibi özelliklerde onlar tüm ümmetleden üstündürler. Bu gibi üstünlük ise belli bir şeyde olduğu için mutlak anlamdaki üstünlüğü gerektirmez. Bunu bir örnekle şöyle açıklanabilir: Örneğin birisi Ahmet ile hasan beden gücü yönünden karşılaştırarak diyebilir ki: “Ahmet Hasan’dan güç yönünden üstündür.” Ama onun bu sözü Ahmed’in mutlak anlamdaki üstünlüğünü ifade etmez; çünkü gerçekte Hasan diğer insani üstünlük ölçüleri yönünden Ahmet’ten daha üstün olabilir. Bu ayette de belli yönlerden İsrail oğularının üstün oluşlarının ifade edilişi onların mutlak anlamdaki üstünlükleri anlamına gelmez. (bkz. Şey Tusi, Tibyan Tefsiri, Nasir Mekarim Numune Tefsiri; Rehnema Tefsiri.)
Bu ayetle ilgili diğer tefsirlerde vardır biz bu kadarıyla yetiniyoruz.
Ehl-i Beyt Öğretisi


more post like this