Sünnet-i Nebevı ResuluIlah (s.a.a)’in dediği, yaptığı ve açıkladığı şeylere denir. Sünnet-i Nebevi müslümanlar nezdinde, hüküm, ibadet ve inançlardan sonra gelen ikinci kaynağı konumundadır.

Ehl-i Sünnet Sünnet-i Nebeviye, Hulefa-i Raşidin yani Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali(a.s)’nin sünnetini de eklemektedirler. Bunu da naklettikleri şu hadise dayandırmaktadırlar.

“Benim ve benden sonraki hidayete ermiş raşid halifelerin sünnetine uyunuz, ona azı dişlerinizle sımsıkı

28 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

bir şekilde sanrılınız. (1)
Bu hususta onların, Resuluılah (s.a.a)ın men’ettiği ama Ömer’in sünnet haline getirdiği teravih namazınal(2) sanlmaları en büyük örnek teşkil etmektedir.
Bazıları Resuluılah (s.a.a)ın sünnetine istinasız tüm sahabelerin sünnetini de eklemektedirler. Bunun delilinin de naklediten şu ‘hadisin olduğunu söylemekteler:

“Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uysamz hidayet bulursunuz.” Ve “Ashabım ümmetimin eminleridir.”(3)
İnkar edilmesi mümkün olmayan hakikatşudur ki, “Ashabım yıldızlar gibidir” hadisi Ehl-i Beyt hakkında rivayet edilen şu hadis karşısında uydurulmuş bir hadistir.

“Ehl-i Beyt’imin imamlan yildızlar gibidir.
Hangisine uysanız hidayet bulursunuz.” (4)

Ve bu hadis daha makuldur. Zira Ehl-i Beyt imamları ver’a, zühd, ilim ve takvada en büyük örnek ve numune idiler. Buna Ehl-i Beyt’in takipçilerinin yanısıra düşmanları

———————

1 – Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.4, sJ26.
2 – Sahih-i Buhari, C7, s.99, “Allah’ın emri için gazab ve şiddetin caiz olduğu yerle'” babına baJwuz. 3 – Sahih-i Müslim, Fezai/-us Sehabe babı ve Müsned-i Ahmed
b.Hanbel, c.4, sJ98. 4 – “Deflim-ul i.dam” EI-Kazi rivayet etmiştir.

EHL-İ SÜNNET VE ŞİA’DA SÜNNET.İ NEBEVİ / 29

bile itiraf etmekte ve tarih tümüyle bu hakikate şah id bulunmaktadır.

Ama “Ashabırn yıldızlar gibidir…” hadisi akl-ı selimin kabul edemeyeceği bir şeydir. Zira ashab içerisinde peygamberden sonra dinden dönenC!) Sahabeler de vardı. Üstelik onlar birbiriyle bir çok mevzuda ihtilaf etmişlerdir, bazıları bazılarına lanet bile etmişC2) ve hatta birbirlerini ihtilafları yüzünden öldürdükleri’3) bile olmuştur. Bazı sahabelere şarap içtiği, zina ettiği ve hırsızlıkta bulunduğu için hadd bile uygulanmıştır. Tarihte bu ve benzeri bir çok olaylar vuku bulmuştur. O halde hangi akıl bu gibi insanlara, mutlak surette uymayı emreden bir hadisin doğru bir hadis olduğunu kabul edebilir?

Hz. Ali (a.s) ile savaşan(4) Muaviye ve benzerlerine uyanların hidayete ermiş olmaları mümkün olabilir mi? Oysa ki Resulullah (s.a.a)ın Muaviye’yi “bağilerin önderi” olarak adlandırdığı herkesçe bilinmektedir.(5)

Hakeza Emevi saltanatını güçlendirmek ve desteklemek maksadıyla masum insanları katleden Bisr b. Ertat, Mugire b.Şu’be ve Amr b. As’a uyan kimselerin, doğru yolu bulmaları nasıl mümkün olabilir? Ey Aziz ve akıl sahibi

—————-

ı –  Ebu Bekr’in savaş açtığı ve Ehl-i Ridde (dinden dönenler) olarak adlandırdan kimseler gibi.
2 – Nitekim Muaviye Hz. Ali’ye la’net etmeyi emrediyordu.
3 – Nitekim ashabın çoğu Osman’ı kınamış ve ona karşı kıyam etmiştir.
4 . Cemel, Siffin, Nehrevan ve benzeri savaşlar gibi.
5.   “Ammar’ı baği bir topluluk öldürecektir” hadisi.

30 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

okuyucu, “Ashabım yıldızlar gibidir…” hadisini okuduğunda bunun bir uydurma hadis olduğunu anlamış olman gerekir. Zira bu hadis, sözde sahabeye hitap etmektedir, o halde nasıl olur da peygamber “ey as ha bırn, as ha bı ma, uyun” diyebilir? Ama “Ey ashabım, Ehl-i Beyt’imden olan imarnlara uyunuz; onlar sizi benden sonra doğru yola hidayet edenlerdir” hadisi hakkında şüphe dahi edilmez. Zira Sünnet-i Nebevi’de bunun başka bir çok örnek ve şahitleri de vardır. Bu yüzden şia,

“Benim ve benden sonra gelecek olan hidayete ermiş raşit halifelerin sünnetine uyunuz”

hadisinden maksadın da Ehl-i Beyt’ten olan on iki ma’sum imarnın olduğunu söylüyor. Rasulullah ümmetine, Kur’an’a uymayı emrettiği ve farz kıldığı gibi Ehl-i Beyt imamlarına da uymalarını farz kılmıştır.(1)
Ben ilk önce de belirttiğim gibi sadece Ehl-i Sünnet’in sihahında yer alan rivayetlerden Şia’nın görüşlerini ispatlayan delilleri nakletmekle yetinmeye çalışıyorum. Yoksa Şia kaynaklarında bundan daha çok deliller ve apaçık beyanlar mevcuttur. (2)

—————————————-

ı – Sahih-i Tirmizi. CS, S328. Sahih-i Müslim. c2.s362. Nesai Hasais’de. Kenz-ul ummal, c.l,s.44. Müsned-i Ahmed. c5. s.189. Müstedrek-üs Sahiheyn. c.3, s.148. Sevaik’ul Muhrika, s.148. Tabakat-ul Kubra, c2. s.194. Tabarani. c.1, s.131.
2 – Mesela: Saduk “El-ikmal” kitabında. Rasulullah’tan( s.a.a) şöyle naklediyor:

“Benden sonra imamlar on iki kişidir. ilki Ali sonuncusu ise Kâim’dir
(Mehdi’dir) Bunlar benim halifelerim ve vasilerimdir.”

EHL-İ SÜNNET VE ŞİA’DA SÜNNET-İ NEBEVİ / 31

Elbette Şia Ehl-i Beyt imamlarının teşri hakkının olduğunu veya onlann sünnetinin de kendilerinin bir ictihadı olduğunu söylememektedir. Şia’nın görüşü şudur:

“İmamların verdiği tüm hükümler Allah’ın kitabı ve Hz. Rasulullah (s.a.a)’ın Hz. Ali’ye ve Hz. Ali’nin de evlatlarına (masum insanlara mahsus yöntemle) öğrettiği yol-yordamdan ibarettir. Yani onların ilmi ilahi irade gereği miras yoluyla peygamber (s.a.a)’dan Ehl-i Beyt’e intikal etmiş bir ilimdir.”

Şia’nın bu hususta bir çok delilleri vardır ki Ehl-i Sünnet alimleri de kendi sihah, müsned ve tarihlerinde bu delilleri nakletmişlerdir.

Burada karşımıza şu soru çıkmaktadır: “O halde Ehl-i Sünnet niçin kendi yanlarında sahih olan bu hadislerle amel etmemiştir?’

Bir başka hususta şudur: daha önce açıkladığımız üzere Şia ve Ehl-i Sünnet Kur’an-ı Kerim’in tefsirinde ihtilaf ettikleri gibi Hz. Rasulullah (s.a.a)’tan gelen hadislerin de tefsirinde ihtilafa düşmüşlerdir. Örneğin, her iki tarafın kabul ettikleri bir hadiste yer alan “raşid halifeler” kelimesini, Ehl-i Sünnet Rasulullah (s.a.a)’dan sonra hilafet makamına geçen dört halifelere yorumlarken, şia bundan maksadın Ehl-i Beyt imamları olan on iki halife olduğunu söylemektedir.

32 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

Bu ihtiların, Kur’an-ı Kerim veya Hz. Rasulullah (s.a.a)’ın övdüğü ve kendilerine uyulmasını emrettiği şahıslarla ilgili bütün konularda sözkonusu olduğunu görüyoruz. Örneğin:

“Benim ümmetimin alimleri Beni İsrail’in peygamberlerinden daha efdaldır.” Veya, “Alimler peygamberlerin varisleridir.”(1) hadislerini Ehl-i Sünnet bu ümmetin bütün alimlerine şamil kılarken, Şia bunların sadece on iki imamlara has olduğunu söylüyor. Bu yüzden Şia on iki imarnın Rasulullah (s.a.a) hariç, diğer bütün peygamberlerden daha efdal olduklarına inanıyorlar. (Elbette ulul azm peygamberleri ayrıca sözkonusu edilmelidir.) Hakikat şudur ki akıl da buna hükmetmektedir. Zira ilk önce Kur’an-ı Kerim Kitap ilmini Allah’ın seçtiği kullarına verdiğini belirtmiştir. Bu da bir çeşit tahsistir. Hz. Rasulullah (s.a.a)da başkalarının erişemeyeceği makamları Ehl-i Beytine mahsus kılmış, hatta onları “kurtuluş gemisi, hidayet imamları, karanlığı aydınlatan meşaleler ve uyulduklarında insanı sapıklıktan kurtaran iki değerli emanetten biri” olarak adlandırmıştır.

Bu örneklerden anlaşılıyor ki, Ehl-i Sünnet’in görüşü Kur’an-ı Kerim ve Nebevi Sünnet’in ispat ettiği bu tahsisle çelişmektedir.

– – — – – – — ——

1 – Sahih-i Buhari. c.1 ve sahih-i Tirmizi ilim faslında.

EHL-İ SÜNNET VE ŞİA’DA SÜNNET-İ NEBEVİ i 33

Ayrıca akıl da Ehl-i Sünnet’in bu husustaki görüşüne razı olmamaktadır; zira bu görüşte Allah-u Teala’nın bütün kötülükleri onlardan gidererek tertemiz kıldığı, hakiki alimlerin kimler olduğunu açıklanmamakla birlikte bu alimlerle Emevi ve Abbasi hükümdarlarını överek İslam ümmetinin başına zulümle gelen alimler arasında bir fark gözetilmemektedir. Oysa bu gibi alimlerle Peygamber’in vasilerine mahsus ilahi bir güçle ilimlerini kendi babalarından (Hz. Resuluılah (s.a.a)’dan) alan ve bunun dışında her hangi bir üstaddan ilim öğrendikleri tarihte tespit olmayan Ehl-i Beyt imamlan arasında ne kadar büyük bir fark vardır. Ehl-i Sünnet’in kendi alimlerinin, onların ilimleri hakkında özellikle de Imam Muhammed Bakır, İmam Cafer Sadık ve Me’mun’un topladığı kırk kadıyı susturan İmam Rıza’nın ilimleri hakkında naklettikleri rivayetlerde onlarla diğer alimler arasında ilim yönünden mukayesesi mümkün olmayan büyük bir farkın var olduğunu iyice göstermektedir.(1)

Ehl-i Beyt’in diğerlerinden ayrıldığı bir noktada dört mezhep imamlarının bir çok fıkhi konularda ihtilaf etmelerine rağmen Ehl-i Beyt imamlarının birbirleriyle bir konuda bile ihtilafa düşmemeleridir. Diğer yandan eğer Ehl-i Sünnetin geçen ayet ve hadislerin genel olduğu hakkındaki görüşlerini kabul edecek olursak bu görüş asırlar sonra mezhep ve fikir ayrılığına yol açarak binlerce mezhebin ortaya çıkmasına yol açacaktır. Belki de Ehl-i

—————————————-

ı – El-ik-ul Ferid-Fusul-ul~ Muhimme, c.3 , s.43

34  / DOĞRULARLA BİRLİKTE

Sünnet alimleri de bu görüşün batıl olduğunu ve bunun inanç birliğini yok ettiğinin farkına vardıklarından dolayı içtihad kapısını kapatmak zorunda kalmışlardır.

Ama Şia inancı, Allah-u Teil! ve Resulünün emirlerine mutlak teslimiyyete ve bu teslimiyet gereği her asırda muslümanlann mühtaç olduğu ilimiere ilihi iradeyle sahib olan imamların etrafında toplanma esasına dayalıdır. Bu yüzden de artık hiç kimse Allah ve Rasulüne yalan isnat ederek yeni bir mezhep çıkaramaz ve halkı ona uymakla yükümlü kılamaz. Ehl-i Sünnet’le Şia’nın bu konudaki ihtilafları bir yönden her iki fırkanın da inandıklan Hz. Mehdi (AF.) hakkındaki ihtilafa benzemektedir.

Şia’nın nezdinde Hz. Mehdi(a.s) babası, soyu, bilinen belirli bir şahıstır. Ama Ehl-i Sünnet’in nezdinde ahir zamanda doğacak olan meçhul bir kimsedir. Bu yüzden de onlardan bir çoğunun Mehdi olduklarını iddia ettiklerini görüyoruz.

Ama şiilerden hiç kimsenin böyle bir şey iddia etmesi mümkün değildir. Eğer onlar çocuklannın ismini Mehdi koysalar da bu aynen çocuklarımızı Muhammed veya Ali adlandırdığımız gibi teberrük olsun diyedir. Zira Şia Hz. Mehdi’nin on iki asır önce doğmuş olduğuna ve şimdilik gaybet döneminde olduğundan dolayı görülmediğine inanmaktadır. O halde Hz. Mehdi’nin zuhuru Şia’ya göre bir nevi mucizedir.

Ehl-i Sünnet ve Şia bazen de şahıslarla ilgili olmayan hadisler hakkında ihtilaf etmiştir. Örneğin:

EHL-İ SÜNNET VE ŞİA’DA SÜNNET.İ NEBEVİ / 35

“Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisi.
Bu hadisi Ehl-i Sünnet alimleri, “bir fıkhi hükümde mezheplerin ihtilafı müslümanlar için rahmettir, zira o konuda herkes kendi haline uygun olan istediği hükme göre amel eder, bu da onun için bir rahmettir,” şeklinde yorumlııyorlar. “Mesela bir konuda Imam Malik şiddet ve katılık gösteriyorsa aynı konuda kolaylık gösteren Ebu Hanife’nin görüşüne göre amel edebilir.” diyorlar.

Ama şia bu hadisin başka bir anlamda olduğunu söylüyor. Çünkü Şia’nın hadis kaynaklarında nakledilen bir hadiste şöyle kaydedilmiştir. Imam Ca’fer Sadık (a.s)’tan “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisi için bu nasıl olur diye sorulunca, Hz. İmam Ca’fer Sadık(a.s) “Allah’ın Resul’ü doğru söylemiştir” dedi. O zaman soruyu soran şahıs “Eğer ihtilafları rahmet ise birlikleri bela mıdır, dedi. İmam: “Hayır, senin anladığın ve onların anladığı (yani Ehl-i Sünnet alimlerinin anladığı) şekilde değildir. Bundan Hz. Rasulullah(s.a.a) müslümanların karşılıklı ilim almak için birbirlerinin nezdine gitmelerini kastediyor” diyerek Tövbe Suresinin 122. ayetine istinad etti. Bu ayette Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor.

“Onlardan her bir fırkadan bir grup yok mu gidip

36  /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

ilim öğrensin ve döndüklerinde kendi kavimlerini korkutsunlar belki onlar sakınırlar.” Daha sonra imam Cafer Sadık (AS) sözlerine şöyle devam ettiler. “Eğer dinde ibtilaf etseler şeytamn bizbi olurlar.” (Yani, hadiste geçen “ihtilaf’ kelimesi Arapça’da bir çok anlamda kullanıldığı gibi “gidip-gelmek” anlamındadır. Bu hadiste ise ümmetin ilim için sefere çıkması anlamındadır, tefrika ve görüş ayrılığı anlamında değildir.)
Görüldüğü üzere bu açıklama doyurucu bir tefsir olup inanç birliğine davet etmekte ve tefrikayı reddetmektedir.(1) Dolayısıyla da tek bir inanç etrafında toplanmaya davet eden Kur’an-ı Kerim’in ayetleriyle bağdaşmıyor. Allah-u Teâlâ  Mu’minun suresinin 52. ayetinde şöyle buyuruyor:

Yani “Bu sizin tek ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim, benden sakının.”
Al-i İmran suresinin 203. ayetinde de buyuruyor.

————————-
ı . Bu ihtilafın küçük bir örneği şudur: Besmele’yi namazda söylemek Malikilere göre mekruh, Şafiilere göre farz, Hanefi/ere göre müstehaptır. Hanbeliler ise cehren kılınan namazlarda sessiz olarak okunmasını söylüyorlar.

EHL-İ SÜNNET VE ŞİA’DA SÜNNET-İ NEBEVİ / 37

Yani “Hep birlikte Allah’m ipine sarılın ve tefrikaya düşmeyin.”

Yine Enfâl Suresinin 46. ayetinde de buyuruyor.

Yani, “Birbirinizle çekişmeyin, sonra zeyıflarsınız ve kuvvetiniz kalmaz.”

Bir ümmetin, fertlerini birbirlerine düşman kılan ve neticede birbirlerini küfre düşmekle suçlamağa ve hatta başkalarının kanını dökmeği bile helal saymaya sebep olan tefrikadan yani mezhebi bölünmelerden daha kötü bir ayrılık düşünülebilir mi? Tarih boyunca vuku bulan olaylar bunun en büyük şahitleridir. Oysa Allah-u Teala müslümanları bölündükleri takdirde ne gibi korkunç sonuçlarla karşılaşacaklarından haberdar etmiştir. Al-i İmran suresinin 105 ayetinde şöyle buyuruyor:

Yani: “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra da gene bölük-bölük olanlara, gene ayrılığa düşenlere benzemeyin.”

Ve En’am Suresi’nin 159. ayetinde buyuruyor ki:

38 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

“Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur.”

Rum Suresi’nin 21 ve 22. ayetlerinde de buyuruyor ki:

Yani: “Müşriklerden olmayın; onlar ki dinlerini böldüler ve grup-grup oldular, her bir hizip kendi sahip olduğuyla sevinmektedir.”

Burada şu noktaya işaret etmekte yarar görüyorum: Ayette geçen şiye’an (grup-grup) kelimesinin bazı insanların zannettiği gibi şia ile hiç bir ilgisi yoktur. Bir defasında bir cahil gelip bana nasihat ederek şunları söyledi: “Şia’yı bırak! Zira onları Allah sevrnemektedir. Resulünü de onlardan olmaktan sakındırmıştır.” O’na “Bu hususta bir delilin var mıdır?” dediğimde, cevap olarak yukarıda okuduğumuz “Onlar ki dinlerini bölüp grup-grup oldular sen onlardan değilsin” ayetini okudu. Ona ayette geçen şiye’an kelimesinin grup-grup demek olduğunu ve bunun şia ile hiç bir ilgisi olmadığı hususunda ikna etmeğe çalıştım, fakat ne yazık ki o, yine kendi batıl sözünde israr etti.(1) Zira ona Allah’ın cisim olduğunu öğreten Cami

— — – — – — – – —

ı – Oysa ki Kur’an-ı Kerim’de Şia kelimesi bazen Öygü makamında da  kullanılmıştır. Mesela Saffat suresinin 83. Ayet-i Kerimesi   J» “Gerçekten İbrahim, Nuh’un şiasındandır.” Yani iman ve hidayette ona uyanlardandır.”

EHL-İ SÜNNET VE ŞİA’DA SÜNNET-İ NEBEVİ  / 39

İmamı(!) böyle öğretmişti ve Şia’dan uzak durmasını tavsiye etmişti. O, artık kendi kafasına yerleşenden başkasını kabul edemezdi!

Şimdi asıl konuya dönrnek istiyorum. Ben hakikati bilmeden önce “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisini okuyup, Hz. Rasulullah (s.a.a)’den nakledilen

yani: “Yakında ümmetim yetmiş iki fırkaya bölünecek onların içinden bir grup hariç hepsi Cehennem’e gidecek.” (1) Hadisiyle karşılaştırdığımda devamlı olarak hayrete kapılıyor kendi kendime şöyle soruyordum. Nasıl olur da ümmetin bölünmesi rahmet olduğu halde ateşe girmesine de sebep oluyor?
Fakat Hz. İmam Sadık(a.s)’ın geçen hadisle ilgili açıklamasını gördükten sonra artık sözkonusu hayretim
ortadan kalktı ve Ehl-i Beyt İmamlarının hidayet İmamları ve karanlığı aydınlatan onur, ve gerçekten de onların Kur’an’ın ve sünnet’in tercümanları olduklarını ve onlar hakkında Hz. Resulullah (s.a.a)’ın:

– — – – — — —-

ı – Sünen-i ibn-i Mace, Kitabul Fiten, c.2, Hadis 3993 Müsned-i
Ahmed. c3. s.120. Sahih-i Tirmizi, Kitabul İman.

40 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

Yani: “Benim Ehl-i Beyt’im sizin aranızda aynen Nuh’un gemisine benzer. Her kim o gemiye bindiyse kurtuldu ve her kim ondan geriye kaldıysa boğulup helak oldu. Onlardan öne geçmeyin helak olursunuz. Onlardan geri kalmayın (yine) helak olursunuz. Onlara bir şey öğretmeye kalkmayın, çünkü onlar sizden daha çok biliyor.” (1) diye buyurduğu hadisinin hak olduğunu iyice anladım.

Hz. İmam Ali (a.s) hak olarak Ehl-i Beyt hakkında şöyle buyuruyor.

“Peygamberinizin Ehl-i Beyt’ine bakınız ve onlara sarılın; onlara tabi olun; onlar sizi hidayetten çıkarmaz ve sizi kötülüğe çevirmez. Eğer onlar otururlarsa siz de oturun; eğer onlar kalkarlarsa siz de kalkın. Onlardan öne

————–

ı . Savaiku’l  Muhrika, s.136 ve 227 Cami’us Sağir, c2, s.132 Müsned-i Ahmed, c.3 s.17 ve c.4, s366. Hilyet’yl  Evliyâ, c.4, s3O6. Müstedrek’us Sahiheyn, c.3, s.151
Talhis-i Zehebi-EI-Mu’cem’us Sağır-i Tabarani, c2, s22

EHL-İ SÜNNET VE ŞİA’DA SÜNNET-İ NEBEVİ / 41

geçmeyin sapıkhğa düşersiniz; onlardan geri kalmayan helak olursunuz.(1)

Yine Hazret Ali (a.s) Ehl-i Beyt’in değerini açıkladığı başka bir hutbede şöyle buyuruyor.

“Onlar ilmin hayatı, cehaletin ölümüdürler. Onların hilmi, onların ilminden, onların zahiri onların batınından, onların susması mantıklarının hikmetinden haber vermektedir. Onlar hakka muhalefet etmezler ve onda ihtilafa düşmezler. Onlar İslam’ın direkleri ve kurtuluş sığınaklarıdırlar. Onlarla hak, kendi haddine (kemaline) ulaştı; ve batıl yerinden koparılıp dili kökünden kesildi. Onlar dini koruma ve uygulama aklıyla taakkül etmişler; duymak ve nakletrnek aklıyla değil; ilmi nakledenler çok olur ama ona riayet eden ise az olur. (2)

Evet, ilmin kapısı olan Hz. İmam Ali(a.s) doğru söylemiştir. Gerçekten de dini korumak ve riayet etmek için dinleyip düşünenle nakletme amacıyla dinleyen

————————–
ı . Nehc’ül Belağa, c.2,  s.190.
2 .Nehc’ül Belağa, c.3. s.439.

42 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

kimsenin arasında çok büyük bir fark vardır. Dinleyip de nakledenler çoktur. Resulullah’ın (s.a.a) meclisinde hazır olup o hazretten hadis dinleyip hadisin anlamını doğru şekilde kavramadan nakleden sahabeler az değildir. Bunlar bazen de O hazretin maksadının aksini nakletmişlerdir. Ama hadisi anlayarak nakledenler ise pek azdır. Insan bazen ömrünü ilimde harcamasına rağmen ancak belli bir dalda kendini yetiştirebiliyor. Hatta bazen belli bir ilmin veya sanatın ancak bir dalında uzman olabiliyor ama bütün dallarına yönelemiyor. Ama Ehl-i Beyt imamlarının bütün ilimierin muhtelif dallarında derin bir ilme sahib oldukları tarihi araştıran için bellidir. Tarih Hz. İmam Ali(a.s)’nın derin ilahi ilmini ispatlayan örneklerle doludur. Bunun diğer bir şahidi de Hz. İmam Muhammed Bakır ve İmam Cafer Sadık’ın oluşturduğu ilim mektebleridir. Bu mekteblerde binlerce bilgin; fıkıh, kelam, tefsir, kimya, vb. ilim dallarında öğrenim görmüştür.

——————————————————————-
Bu kitapçık “Doğrularla Birlikte” kitabından alınmıştır.
www.islamkutuphanesi.com


more post like this