Önceleri kaza ve kader konusu benim için çok zor ve anlaşılmaz bir konu idi. Fikrimi rahatlatıp, kalbimi ikna edecek doyurucu ve yeterli bir tefsir bulamıyordum. Bu hususta şaşkınlık içinde kalmıştım. Bir taraftan Ehl-i Sünnet ekolünde insanın tabiatına uygun fiillere yöneltildiğini (her şeye yaratıldığı şey kolay kılınmıştır) ve Allah-u Teala’nın her cenine annesinin karnında iken iki tane meleği gönderdiği ni ve bu meleklerin onun erelini, nzkını, amelini ve şekavet veya saadet ehli olacağını yazdığım(1) öğrenmiştim. mr taraftan da akhm ve vicdanım Allah’ın adil olduğunu ve kullarına zulmetmediğini söylüyordu. Allah nasıl olurda kendisinin yazıp mecbur ettiği fiillerden dolayı onları hesaba çekip azaplandırabilir?

Diğer müslüman gençler gibi ben de fikri yönden çelişki

————-

ı – Sahih-i  Müslim, c.8, s.44

234 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

içinde yaşıyordum. Bir taraftan düşünüyordum ki, “Allah-u Teala gerçekten güç sahibi ve cebbar’dır; O’ndan ne yaptığı sorulmaz, onlar (mahlukat) sorguya tutulur.”
(Enbiya – 23)

yine:

“O istediğini yapandır.”
(Buruc – 16)

Mahlukatının bir kısmmı cennet için, diğer bir kısmını ise cehennem için yaratmıştır. Öte taraftan diyordum ki: “O kullarına rahman ve rahimdir; bir zerre bile zulmetmez.”
(Nisa – 40)

“Senin Rabb’in kullara zülmeden değildir”
(Fussilet – 46)

Yine:

“Allah insanlara hiç zülmetmez; fakat insanların kendi kendilerine zulmederler.”
(Yunus/44)

Hadiste de yer aldığı üzere “O mahlukatma karşı, bir annenin çocuğuna olan sevgisinden daha fazla sevgi besler.” (19

Bazen bu konuyla ilgili Kur’an ayetlerini okurken bile çelişkili anlayışlarla karşı karşıya kalıyordum. Bazen insanın

—————————————-

1 – Sahih-i Buhari. c.7. s.75

EHL-İ SÜNNET’E GÖRE KAZA VE KADER /  235

kendi nefsinin yaptıklarından sorumlu olduğunu anlıyordum:

“Her kim bir zerre kadar hayır da yapsa onu görecek ve her kim bir zerre kadar şer de yapsa onu görecektir.”
Zilzâl / 7-8

Bazen de insanın belli bir yöne yöneltilmiş olduğunu ve onun hiç bir güç ve kudreti olmadığını ve kendisine bir fayda ve zarar verrneğe veya rızık kazanmağa malik olmadığını anlıyordum:

“Allah dilemedikçe hiç bir şey isteyemezsiniz.”
(el İnsan / 30)

“Allah istediğini sapıkhğa düşürür ve istediğini hidayet eder.”
(Fatir / 8)

Yalnızca ben değildim, aksine müslümanların çoğunluğu bu fikri çelişkiyi yaşamaktadırlar. Bu yüzden de ulema ve büyüklerin bir çoğundan kaza ve kader konusunu sorulduğunda, diğerlerini ikna etmeği bırak hatta kendilerini tatmin edecek bir cevapları bile olmadığını görürsün. Bu nedenle de “Bu konuya çok derince dalınmaması gerekir” diyerek geçiştiriyorlar. Bazıları da bu konuda derince bahsetmenin haram olduğuna fetva vermekte ve “Bir müslüman kaza ve kadere (hayrı ve şerriyle) inanıp Allah’ın

….

236 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

katından olduğunu kabul etmelidir” derler.

Onlara “Nasıl olurda Allah-u Teala bir kulunu suç işlerneğe mecbur kıldıktan sonra onu cehenneme atıyor?’ diye sorunca da ona tekfire kalkışıp, zındıklık dinden çıkmak vb. şeyleri e suçluyorlar. Bu nedenle de akıllar taşlaşmış artık evlenmenin, boşanmanın hatta zinanın bile alınyazısına (kadere) dayandığına inanılmaya başlanmıştır. Şarap içmek, insan öldürmek de bunlara dahildir. Hatta yemek ve içmek bile önceden takdir edilmiştir. O halde sen ancak Allah’ın sana yazdığı şeyleri yemek te ve içmektesin!

Alimlerimizden birisine bu husustaki soruları tekrarladıktan sonra dedim ki: “Halbiki Kur’an bütün bu fikirleri yalanlıyor. Hadisler ise Kur’an’a ters düşemez. Allah-u Teala evlenmek konusunda Nisa suresinin 3. ayetinde şöyle buyuruyor.

“Siz hoşlandığımz kadınlarla evlenin.”

Bu ayet-i kerime, evlenmek hususundaki karınn insanın kendi elinde olduğunu bildirmektedir. Talak konusunda da Bakara suresinin 229. ayetinde şöyle buyurmuştur.

“Boşamak, iki defa olur; ondan sonra ya güzellikle kadını tutmak gerek, ya hoşlukla bırakmak.”

EJlL.İ SÜNNETE GÖRE KAZA VE KADER / 2J7

Bu da insanın bu hususta özgür olduğunu gösterir. Zina konusunda ise İsrâ suresinin 32. ayetinde şöyler buyuruyor.

“Ve zinaya yaklaşmayın ki o çok ayıp ve kötü bir yoldur.” Bu ayet-i kerimede zinanın insanın ihtiyarında olduğunu açıklıyor. Şarap hususunda da Maide suresinin 91 ayetinde şöyle buyuruyor

“Şeytan ‘şarap ve kumar ile aramza düşmanlık ve kin sokmak ve bu vesileyle sizi Allah’ın zikrinden ve namazdan ahkoymak istiyor; acaba siz kaçınacak mısınız?”

Bu ayet-i kerimede ihtiyar ve iradenin insanın kendi elinde olduğunu açıklamaktadır. Katl-i nefse gelince, bu konuda En’am suresinin 151. ayetinde Allah-u Teala şöyle buyuruyor.

“Allah’ın haram kıldığı nefsi herhangi bir hak (kısas hakkı gibi) olmadıkça öldürmeyin.”

Ve yine Nisia süresinin 93. ayetinde şöyle buyurmuştur.

238 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

EIJL.İ SÜNNET’E GÖRE KAZA VE KADER i 239

“Ve kim bir mü’mini kasten öldürürse cezası cehenneme atılmaktır, ebedi kalır orda ve Allah ona gazeb eder ve rahmetinden uzaklaştınr onu ve ona pek büyük bir azap hazırlamıŞtır da.”

Bu ayetler de öldürmek konusunda insanın muhtar olduğunu gösteriyor. Hatta yemek ve içmek hususunda da bizlere yol göstermiş ve A’raf suresinin 31. ayetinde şöyle buyurmuştur.

“Yiyiniz ve içiniz; fakat israf etmeyiniz; o israf edenleri sevmez.”

Bu ayet de insanın ihtiyar sahibi olduğuna delalet ediyor.

Efendim, dedim bu Kur’an’dan getirdiğimiz deliller karşısında her şeyin Aııah’tan olduğunu, onun insanı belli bir yöne yönelmeye mecbur kıldığını nasıl söyleyebilirsiniz?” Cevab olarak “Kainatta tasarruf edenin sadece Allah-u Team olduğunu “söyleyerek Al-i İmran suresinin 26. ayetini delil olarak zikretti. Bu ayette Allah-u Teala şöyle buyuruyor.

“De ki: Ey Allah’ım, (ey) mülkün (hükümetin) sahibi,  mülkü (hükumeti) istediğine verir ve istediğinden de mülkü (hükumeti) alırsın; istediğini aziz kılır, istediğini de zelil kılarsın. Hayır senin elindedir; sen herşeye kadirsin.”

Ben ona cevap olarak dedim ki: “Aramızda Allah’ın meşiyeti konusunda ve Allah-u Teala’nın bir şeyi yapmayı dilediği takdirde insan ve cinlerin ve diğer mahlukların buna karşı koyma imkanı olmadığında bir ihtilaf yoktur, ihtilafımız kulların fiileri konusundadır ki, acaba bu işler kulun kendisinden midir yoksa Allah’tan mı?’

Benim bu sözü me karşı “Sizin dininiz size benim dinim de banadır cevabını vererek böylece bahsi kapattı.

Çoğu zamanlar alimlerimizin dayandığı delil işte budur. Hatırladığım üzere ben iki gün sonra onun yanına tekrar dönerek dedim ki: “Sizin itikadınıza göre her şeyi Allah yapmakta olup kulun hiçbir seçme hakkı da yoktur. O halde neden bu sözü hilafet konusunda da söylemiyorsunuz? Yani neden hilafette de, her istediğini yaratan ve her istediğini seçen odur, onların seçme hakkı yoktur, demiyorsunuz ve hilafetin müslümanların seçimiyle gerçekleştiğine inanıyorsunuz?’

O dedi ki: ‘Evet bunu hilafet konusunda da söylüyorum Zira Ebubekir’i, sonra Ömer’i, sonra Osman’ı ve sonra da Ali’yi hilafete seçen Allah-u Teala’dır. Eğer Allah-u Teala Ali’nin ilk halife olmasını irade etseydi, cinler ve insanlar buna engel olamazdı”

Ona dedim ki: “Şimdi çıkmaza girdin”. O “Nasıl?’ dedi.

240 /  D
OĞRULARLA BİRLİKTE

Dedim ki: “Ya Allah-u Teala’nın bir yandan dört Hulefa-i Raşidin’i kendisi seçtiğini, onlardan sonraki dönemler için ise halkın istediklerini seçmeleri için işi onlara bıraktığını söylemelisin ya da Allah-u Teala’nın işi halka bırakmadığını ve Resulullah (s.a.a)ın vefatından kıyamet gününe kadar gelecek olan bütün halifeleri kendisinin seçtiğini söylemelisin. “İkinci görüşü kabul ediyorum” dedi. ve yine bu ayet-i
kerimeyi okudu “Deki: Ey Allah’ım, (ey) mülkün sahibi mülkü istediğine verirsin; istediğinden de mülkü alırsın..”

Ona “O halde padişahlar ve sultanlar eliyle İslam’da vuku bulan sapıklık ve suçların faili de neuzu billah – Allah-u Teala’dan mıdır? Zira bunları da o halkın idarecisi kılmıştır.” dedim. Dedi ki: “Evet, böyledir. Zaten bazı salihler.

“Ve eğer bir beldeyi helak etmek istersek, onların zenginlerine emrederiz……” ayet-i kerimesinin “Emerna” kelimesini, yönetici kılarız anlamına gelen “Emmerna” şeklinde (şeddeyle) okumuşlardır. Yani, “Onlan biz amir (yönetici) kılarız.”

Dedim ki: “O halde Hz. Ali ile Hz. Huseyin’in şehit edilmesi de Allah’ın isteği üzere mi olmuştur?’

“Evet” dedi “Resulullah’ın Hz. Ali’nin başına ve sakalına işaret ederek buyurduğu şu sözü duymamış mısın?

EHL-İ SÜNNET’E GÖRE KAZA VE KADER /  241

“Ey Ali, senin şurana (başına) vurup da şuram (sakalını) kana bulayan kimse sonradan gelenlerin en şekavetlisidir.”

Hz. Huseyin de böyledir. Hz. Resulullah, o hazretin Kerbela’da şehit olacağını biliyordu. Bunu Ümm-ü Seleme’ye de haber vermişti. Hz. Hasan’ın eliyle de iki büyük İslam fırkası arasında sulhun gerçekleşeceğini de biliyordu.

Her şeyezelden yazılmıştır; insanın bundan kaçacak bir yolu yoktur. Böylece de çıkmaza giren sensin ben değilim.”

Bir süre susup ona baktim. O ise bu sözlerine güvenerek beni delil ile susturduğunu zannediyordu. Ben ise Allah’ın, olacak olayları önceden bilmesi konusuyla yaratıkları mecbur kılmak konusunu birbirine karıştırmaması hususunda onu nasıl ikna edebileceğimi düşünüyordum. Ona yeniden, “O halde eski ve yeni bütün yöneticileri hatta İslam ve müslümanlarla savaşan kimselere bile Allah-u Teala bu makamı vermiştir?” dedim. O “Evet” dedi, ‘Bu hususta hiç bir şüphe yoktur.”

Ben “Hatta Fransa’nın Tunus’u, Cezayir’i ülkeleri istila edip sömürmesi de mi Allah’tan idi?’ diye sordum

“Evet” dedi, “va’desi bitince de Fransa bu bölgelerden çıkıp gitti.” Ona dedim ki: “Sübhanellah, sen daha önce Ehl-i Sünnet’in Hz. Resulullah’ın vefat ettiğinde hiç kimseyi yerine halife tayin etmediğine ve müslümanları istedikleri kimseyi halife tayin etmeleri hususunda serbest bıraktığına dair görüşünü savunmuyor muydun?

Evet, önce de bu görüşte idim ve inşaallah bu görüş

242 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

üzerinde de baki kalacağım” dedi.

Ona dedim ki: “O halde Allah’ın seçimiyle insanların şurayla seçimi arasında nasıl uyum sağlayabiliyorsun?’
O “Müslümanların Ebubekir’i seçmesi Allah’ın seçmesi demektir.” diye cevab verdi.

Dedim ki: “Allah-u Teala Sakife’de onlara Ebubekir’i seçmesi hususunda vahy mi indirmişti?’

Dedi ki: “Esteğfirullah, Hz. Muhammed’den sonra artık vahy yoktur. Bu Şia’nın görüşüdür.” (Bilindiği üzere şia böyle bir görüşe itikat etmemektedir. Bu bazılarının Şia’ya ettikleri bir iftiradan başka bir şey değildir.)

Ona dedim ki: “Şia’yı bırakalım bir kenara; beni kendi nezdinde olanla ikna et. Sen Allah’ın Ebubekir’i nasıl halife seçtiğini söylüyorsun?’

Dedi ki: “Eğer Allah’ın iradesi bunun aksine olsaydı, müslümanların böyle bir şeye gücü yetmezdi. Aslında bütün alem bir araya gelse Allah’ın iradesinin aksine bir iş göremez.”

Evet, görüldüğü gibi böyle bir fikir gerçekten insanın düşüncesini çıkmazlara sokmakta ve insanın tedebbür ve düşünce kabiliyetini köreltmektedir. Bu da insanı Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinde hakkıyla tedebbür etmekten alıkoyar ve insan böyle olunca da artık kendisine bilimsel veya felsefi deliller söylemenin de hiç bir faydasının olmayacağı aşikardır.

Bu esnada eski bir olayı hatırlarlım:

“Birgün bir dostumla birlikte çok sayıda ağacın olduğu

EHL-İ SÜNNETE GÖRE KAZA VE KADER i 243

hurmahkların içinde yürüyor, kaza ve kader konusu hakkında sohbet ediyorduk. Bu (ırada yetişmiş bir hurma tanesi ağaçtan yere düştü ve ben onu otların üzerinden alıp yemek kastıyla ağzı ma götürdüm. Dostum “Allah’ın sana yazdığından gayrisini yemiyorsun; bu hurma tanesi senin için yere düştü” dedi. Ona “Madem ki sen bunun bana yazıldığına inanıyorsun, ben onu yemeyeceğim.” deyip hurmayı ağzımdan dışarı çıkardım. Dostum “Sübhanellah” dedi: “Eğer bir şey sana yazılmamışsa Allah onu, senin karnından bile dışan çıkarır.”

Ona “O halde yiyeceğim” dedim ve dostuma hurmayı yemek te veya yemernekte muhtar (özgür) olduğumu isbatlamak kastıyla tekrar hurmayı ağzı ma alıp çiğnemeye başladım. Dostum, onu çiğneyip yutuncaya kadar bana bakıyordu. Ben onu yuttuktan sonra “Andolsun Allah’a ki, sana bu yazılmıştı” dedi. (Bunu demekle Allah’ın onu yiyeceğimi takdr ettiğini kastediyordu.) Böylece beni mağlup etti. Zira artık ben onu tekrar karnımdan çıkaramazdım!

Evet çoklarının savunduğu ve benim de sunni olduğum zaman inandığım kaza ve kader konusundaki inanç bu idi. Bu inançlar sebebiyle insanın çelişkiler içerisinde kalacağı ve fikri buhranlar geçirip tabii olarak hayatında bir donukluk içerisine gireceği doğal bir şeydir. Zira böyle bir insan birşey yapmak istediği zaman, Allah-u Teala’nın durumunu değiştirmesini bekler ve yüklendiği sorumluluktan kaçarak sorumluluğu Allah’ın boyununa atar. Bu durumda eğer zina

244 i DOĞRULARLA BİRLİKTE

eden e, hırsızlık yapana ve hatta küçük masum bir kız çocuğunu kaçırıp, tecavüz ettikten sonra öldüren birisine” Neden bunu yaptın?” dediğinde sana “Her şey Allah’an elindedir; Rabb’im böyle taktir etmiştir” cevabını verecektir. Bu olacak bir şey midir? Zira Allah-u Teala’nın insandan kız çocuklarını diridiri topraklar altına gömmesini istemesi sonra da “Hangi suçtan dolayı öldürülmüştür?” diye buyurarak bu işinden dolayı kendisini sorumlu tutması makul bir şey değildir. Ey Rabb’im, şüphesiz ki sen bu gibi şeylerden münezzehesin. Böyle bir inanç sebebiyle dünya bilginleri bizi küçümseyecek ve bu inancı cehalet ve geri kalmışlığımızın başlıca sebebi olarak göreceklerdir.

Araştırmacılar bu inancın Emevilerin uydurması olduğu neticesine varacaklardır. Zira onlar Allah-u Teala’nın kendilerine mülk verip halka hakim kıldığını iddia ederek halkın muhalefetten kaçınıp itaat etmeleri gerektiğini söylüyor ve onlara muhalefet etmenin Allah’a karşı çıkmak olduğunu ve bunun cezasının ise öldürülmekten başka bir şeyolmadığını ifade ediyorlardı. Bu sözümüzün İslam tarihinden sayısız şahitleri vardır. Mesela, Osman ibn-i Affan’dan hilafetten elçekmesi istendiğinde, bunu redderek şöyle demiştir: “Ben Allah’an bana giydirdiği gömleği çakarmam.”(1) Bu sözden anlaşılıyor ki, ona göre hilafet Allah-u Teala’nın kendisine giydirdiği bir elbisedir, Allah’tan gayri hiç bir kimsenin de onun üzerinden çıkarmaya hakkı yoktur. Yani ölünceye kadar o elbise üzerinde kalmalıdır.

– – —————

ı – Tarih-i Taberi “Hisar-il Osman” bölümü ve Tarih-i İbn-i Esir.

EHL-İ SÜNNET’E GÖRE KAZA VE KADER / 245

Yine Muaviye halka şöyle diyordu: Ben sizinle oruç tutasınız ve zekat veresiniz diye savaşmadım; ben sizlere hükmetmek için savaştım. Sizin istememenize rağmen Allah bu makamı bana verdi.”

Görüldügü gibi Muaviye daha ileriye giderek onu halka hükmetmek için müslümanlan öldürmede Allah’ın kendisine yardımcı olduğunu iddia ediyor. Muaviye’nin bu hutbesi çok meşhur bir hutbedir.(1) Hatta halk istemediği halde, oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesinin bile Allah-u Teaıli’nın iradesiyle olduğunu iddia etmiştir. Tarihcilerin nakline göre çeşitli İslam bölgelerine yezid’e biat toplamak için mektuplar gönderiyor ve zamanın Medine valisi olan Mervan ibn-i Hakem’e Yazdığı mektupta ise “Allah’ın Yezid’e bey’at etmeği takdir ettiğinden” bahsediyordu.(2>Hz. Huseyin’in şehadetinden sonra Hz. İmam Hüseyin’in oğlu Hz. Zeyn’ul Abidin’i (aleyhimesselam) zincirlerle bağlı bir esir olarak kufe valisi fasık ibn-i Ziyad’ın meclisine getirdiklerinde o mel’un aynı tavırı ve Hz. İmam Zeyn’ul Abidin’e işaretle “Kimdir bu” diye sormuştur. Ona “Bu Hüseyin’in oğlu Ali (Zeyn’ul Abidin)dir” denince “Allah Huseyin’in oğlu Ali’yi öldürmedi mi?” demiştir. (Maksadı Kerbela’da Hz. Huseyin’le birlikte şehit olan Hz. Huseyin’in Ali isimli diğer bir oğludur.) Bu sözü duyan imam Zeyn’ul

———————————
ı – Mekatil-ut Talibiyyin, s.70 – ibn-i Kesir’in Tarihi, c.8, s.131-Şerh-i ibn-i Ebi’l  Hadid, c.3, s.16
2 – EL İrnamet-u ve’s Siyase, c.1, s.151, Muaviye’nin Yeıid’e biat toplama bölümü.

246 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

EHL-İ SÜNNET’E GÖRE KAZA VE KADER /  247

Abidin’in halası Zeynep o mel’una “Hayır, onu Allah’ın ve Resulü’nün düşmanları öldürdü” cevabını vermiştir. O zaman mel’un ibn-i Ziyad, Hz. Zeyneb’e hitaren “Allah’ın senin ailenin başana getirdiği belayı nasıl buldun’?” diye sormuş. Hz. Zeynep ise “Ben güzellikten başka bir şey görmedinm” Onlar Allah’ın kendilerine şehadeti takdir ettiği bir grup idiler, onlar da savaşıp şehit edildiler. Çok yakında Allah seninle onları bir yerde toplayacak ve o zaman muhakeme edileceksin. O gün bak gör, kim kurtulacaktır. Annen senin yasına otursun ey Mercane’nin oğlu,(1) diye cevap vermiştir.

Kısacası bu inanç (yani insanın işlerinde mecbur olduğu inancı) Beni Ümeyye ve yardımcılarının uydurması olup Şia dışında bütün İslam ümmetine çeşitli şekillerde sirayet etmiştir.
—————-
1-Mekatil’ut Talibiyyin – Maktel’ul Huseyin

———————————–
“Doğrularla Birlikte”kitabından alınmıştır.


more post like this