MA’SUMİYET İNANCI

Şia, Ehl-i Beyt İmamlar’ının (12 İmam’ın) da Peygamber gibi hayatları boyunca açık veya gizli bilerek veya bilmeyerek bütün günah ve pisliklerden ma’sum olduğuna inanmaktadır. Şia peygamberler ve imamlar’ın hata ve unutkanlıktan da ma’sum olduğuna inanmaktadır. Zira İmamlar, dinin koruyucu ve uygulayıcısıdırlar. Bu konuda durumları aynen peygamberler gibidir. Peygamberlerin ma’sum olduklarına inanmamızı gerektiren deliller, aynı şekilde İmamlar’m da ma’sum olduklarını gerektiriyor.(1)

Şia Ehl-i Beyt İmamlar’ının Allah’ın emriyle Peygamber’in 12 tane vasileri olduğuna ilimierinin kesbi (öğrenmekle) değil, vehbi olduğuna ve yeryüzünde Allah’m kullarının h üccet i olduğundan, her türlü günah ve hatadan ma’sum olması gerektiğine inanmaktadır. İşte Şia’nın masumiyet konusundaki inancı budur. Acaba bu inanç Kur’an ve Sünnete aykırı mıdır, yoksa aklen imkansızmıdır? Veya İslam dininin reddettiği bir şey midir? Yoksa bu inanç Peygamber veya İmam’ın değerini mi düşürüyor? Bu inancı Allah’ın Kitabı ve Sünnet-i Nebeviye te’yit etmektedir ve akl-ı selimle belirlenen ilkelere de ters düşmemektedir. Bu konudaki bahsimize Kur’an-ı Kerim’in ayet-i kerimelerini ele almakla başlayalım:

Allah-u Teala Ahzap suresinin 33. ayetinde şöyle buyuruyor.
————-

ı – Akaid”ul İmamiyye. s.67, 24.akide

EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT ETTİĞİ. . . / 289

“Gerçekten de Allah yalmzca siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidererek sizi tertemiz kılmak istiyor.”

Bu ayet-i kerimede geçen “her türlü pisliği gidererek_” sözü, Ehl-i Beyt imamlar’ının her türlü günah ve bütün kötülüklerden tertemiz olduklarının yani masumiyetlerini ifade etmiyorsa, neyi ifade ediyor?

Allah-u Teala A’râf suresinin 201. ayetinde şöyle buyuruyor.

“Allah’tan korkanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese geldiği zaman, durup düşünürler ve derhal gerçeği görmeye başlarlar. ”

Takva sahibi bir mü’mini dahi şeytan saptırmak istediğinde Allah-u Teala onu şeytanın hilelerinden korur, böylece o da Allah’ı hatırlar ve hakka uyar. Öylese Allah-u Teala’nın seçip her türlü pislikten tertemiz kıldığı kimselerin daha yüksek vasıflara sahip olmaları asla garip bir şey değildir.

Allah-u Teala Fatır suresinin 32 ayetinde şöyle buyuruyor.

“Sonra kitabı, kullarımızdan seçtiklerimize miras

290 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

bıraktık”(1)

Allah’ın seçtiği kimseler, hiç süphesiz ki masumdurlar. Ehl-i Beyt imamlar’ından olan Hz. Imam Rıza, Abbasi halifelerinden olan Me’mun’un düzenlediği ilmi bir toplantıda alimlere cevap olarak bizzat bu ayeti delil göstermiş ve bu ayet-i kerime’den kendilerinin (yani Ehl-i Beyt imamlar’ının) kastedildiğini ve Allah-u Teala’nın kendilerini seçerek kitap ilminin varisi kıldığını isbatlamış onlar da bunu itiraf etmişlerdir.

Bu ayetler İmamlar’ın masum olduğunu belirten ayetlerden sadece bazı örneklerdi. Konuyu ispatlayan

“….Ve onları bizim emrimizle hidayet eden imamlar kıldık.” ayeti gibi diğer ayetlerde vardır, fakat amacımız ihtisar (özetlemek) olduğundan bu kadarıyla yetiniyoruz.

Şimdi de konuyla ilgili Sünnet-i Nebeviye’yi inceleyelim: Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur.

“Ey insanlar, ben sizin aranızzda öyle bir şey bırakıyorum ki, eğer ona sarılırsanız asla dalalete düşmezsiniz; Allah’m Kitab’ınıI ve benim neslimden olan

— – – – — — ——

1 – İbn-u Abd-i Rabb’ihi’nin yazdığı “El İkd’ul Ferid” adlı kilap. c.3, s.42

EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT ETTİĞİ. . . / 291

Ehl-i Beyt’imi.”(1)

Görüldüğü üzere bu hadis Ehl-i Beyt imamlannın masum olduklarını açıkça belirtmektedir. Çünkü, evvela Ehl-i Beyt Allah’ın Kitab’ıyla aynı mertebede zikredilmiştir, Kur’an ise masumdur; ona ne önünden ve ne de arkasından batıl sızamaz; o Allah’ın kelamıdır ve kimin bunda şüphesi olursa kafir olur. Malumdur ki, Allah’ın kitabı gibi uyulmaya layık olanlar da onun gibi masum olmalıdırlar. İkinci olarak hadiste, onlara (Kitab’a ve Ehl-i Beyt’e) sarılanın dalalete (sapıklığa) düşmekten emin olacağı açıklanmıştır. O halde bu hadis, Kur’an ve Ehl-i Beyt’in hatadan masum olduklarını açıkça belirtmektedir. Zira insan ancak masuma uyduğunda sapıklıktan uzak kalabilir.

Yine Resuluııah (s.a.a) şöyle buyurmuştur.

“Benim Ehl-i Beyt’im sizin aramzda aynen Nuh’un gemisine benzer; gemiye binen kurtulur ve ondan geri kalan ise boğulur.”(2)

Görüldüğü üzere bu hadiste de Ehl-i Beyt İmamlar’ının hatadan masum olduklarını açıkça belirtmektedir. Bunun için de onların gemisine binenler kurtulur ve ondan ayrı

———————

1 – Sahih-i Tirmizi. c5, s.328 – Müstedrek-i Hakim, c.3, s148 . Müsned-i Ahmed ibn-i Hanbel, c.5, s189.
2 – Müstedrek-i Hakim. c2, s.343 – Kenz’ul Ummal, c.5, s95 – Savaik’ul Muhrika. s.184.

292 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

düşenler ise dalalette boğulup helak olur.

Yine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur.

“Her kim ki, benim gibi yaşamak benim gibi olmak ve Rabb’imin bana va’d ettiği Huld cennetine girmek isterse, Ali’nin ve ondan sonra da zürriyetinin velayetini kabul etsin. Çünkü onlarla hiç bir zaman hidayetten ayrılıp dalalete düşmezsiniz.”(1)

Bu hadiste Ehl-i Beyt imamlarının, yani Ali ve zürriyetinin, hatadan masum olduklarını açıkça belirtmektedir. Zira bu hadiste, Ehl-i Beyt imamlarının kendilerine tabi olanları hiç bir sapıklığa götürmedikleri açıklanmıştır. Oysa hata etmesi mümkün olan bir kimsenin, halkı her türlü dalaletten uzak bir hidayete götürmesi mümkün değildir.
Yine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur.

——————–
1 – Kenz’ul Ummal, c.6, s.155 – Mecmau’z Zevaid, c.9, s.108 – Ibn-i Hacerin yazdığı “El İsabe – Camu’l Kebir – Tarih-i ibn-i Asakir, c2. s99 – Mustedrek-i Hakim, c.3, s.128 – Hileyt’ul Evliya, c.4, s349 – İhkak’ul Hakk, c.5. s.108.

293 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

“Ben sakındıran Ali ise hidayet edendir ve benden sonra ey Ali, hidayete erenler seninle hidayete ereceklerdir.”(1)

Bu hadisin de Hz. İmam Ali’nin masum olduğunu bildirdiği hiç bir akıl sahibine gizli değildir. İmam Ali ise, hem kendisinin ve hem de onun neslinden olan İmamların masum olduklarını açıklamıştır. O Hazret, Ehl-i Beyt’e değindiği bir hutbede şöyle buyuruyor.

“Nereye gidiyorsunuz! Nereye yönetiyorsunuz! Bayraklar yücelmiş, ayetler apaçık ve alametler

———–

1 – Tefsir-i Taberi, c.13, s208 – Tefsir-i Razi, c.5, s.271l – Tefsir-i ibn-i Kesir, c2, s.502 – Tefsir-i Şevkani, c.3, s.70 – Tefsir-i Dürr’ül Mensur, c.4, s.45 – Nur’ul Ebsar, s.7l – Müstedrek-i Hakim. c.3, s.129 – Tefsir-i ibn-i Cevzi, c.4, s.307 – Şevahid’ut Tenzil, c.l, s.293 – El fusul’ul Muhimme ve Yenabilu’l Mevedde.

294 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT EITİĞİ. . . i 295

dikilmiştir. O halde nereye saptırıliyorsunuz! Ve nasıl körleştirilebilirsiniz! Oysa ki Peygamber’inizin Ehl-i Beyt’i sizin aramzda bulunmaktadır. Onlar halkın öncülleri, dinin önderleri ve doğruluğun dille’ridir. O halde onlara Kur’an’ın en iyi derecesinde yer verin ve susuz develerin suya koşarak gittiği gibi onlara koşun. Ey insanlar, bu hususta Hz. Resulultah’a (s.a.a) itaat edin. Çünkü bizden olan birisi ölse bile ölü değildir ve bizden olan çürüyüp gitse bile çürümemiştir. Tamyıp bilmediğiniz bir şeyi söylemeyin. Çünkü hakkın çoğu size ağır gelip inkar ettiğiniz şeylerdedir. Aleyhine bir hüccetinizin olmadığı şahsı ma’zur görün. Ben o kimseyim, sizin aranazda, “Sakaleyn”den (iki değerli emanetten) büyüğü tutulup, küçüğü bir kenara atılmadı mı? (Buna rağmen yine) sizin aramzda imamn bayrağım diken ben oldum..”(1)

Ehl-i Beyt imamlar’ının masumluğunu bildiren bunca Kur’an-ı Kerim ayeti, Sünnet-i Nebeviye ve Hz. Ali’nin sözlerinden sonra, acaba akıl ve insaf sahibi bir insan Allah-u Teala’nın hidayeti için seçtiği imamlarında masum olduğunu reddedebilir mi? Akıl ve insaf böyle bir şeyi asla reddetmediği gibi, hatta aksine ma’sum bir ilahi önderin kıyamete kadar yeryüzünde bulunmasını da gerekli görür. Zira beşerin önderlik ve hidayeti görevini üstlenen kimse
—————————–
ı – İmam Ali’nin hutbelerini içeren Nehc’ul Belaga, d, s.155. Şeyh Muhammed Abduh, bu hulbeyi şerhederken şunları yazıyor: “Buna göre Ehl-i Beyt imamlarından birisi ölse bile gerçekte ölü değildir. Zira onun ruhu alem-i zuhurda nur saçmaya devam etmektedir:’

EHL-İ SÜNNETIN TENKİT ETIİĞİ. . ./ 295

hata, unutkanlık ve günahlar altında ezilen birisi oımamalıdır. Zira bu takdirde bizzat kendisi, insanların sapmasına sebep olacaktır.

Evet, böyle bir insan insanini erdem ve faziletler yönünden diğerleriyle mukayese edilmeyecek derecede bir üstünlüğe sahip olmalıdır. Bu sıfatlara haiz olmak halkın gözünde derecelerini yüceltip saygınlık kazandıracak ve neticede de hiç bir korku ve riyakarlık sözkonusu olmaksızın kendisine itaat etmelerini sağlıyacaktır. Durum böyle olduğuna göre bu itikada sahip olanlara, neden bu denli saldırıp hamle edilmektedir?

Eğer Ehl-i Sünnet’in ma’sumiyet konusundaki tenkitlerini dinler veya okursan, Şia’nın istedikleri her şahsa ma’sumiyet damgasını vurduklarını veya ma’sumiyete inanmağın İslam dışı ve küfür olduğunu sanırsın. Oysa gerçek ne odur ve ne de bu. Şia’da ma’sumiyetin anlamı ma’sum olan kimsenin ilahi bir inayetle şeytanın aldatmasından ve nefs-i emmarenin aklına galebe çalınasından ve günaha düşmekten korunmuş olmasıdır.

Daha önce işaret ettiğimiz A’raf suresinin 201. ayetinde olduğu üzere Allah-u Teala, takvalı kullarını bile bundan mahrum bırakmamıştır. Bu ayet-i kerimede Allah-u Teala şöyle buyuruyor.

“Tanrıdan çekinenler, şeytan’m bir vesvesesine

296 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

uğradılar mı düşünürler, bir de bakarsm ki doğru yolu görmüşler bile.”

Elbette bu ayette işaret edilen günahtan kurtulma, genel anlamdaki ma’sumiyet değildir. Bu yüzden Allah-u Teala’nın belli bir halde kullarına ihsan eylediği bu geçici günahtan korunma, sebebi olan takva var olduğu sürece varolur; sebebi olan takva yok olursa o da yok olur. Bir kulun takvası olmazsa elbette Allah-u Teaiii onu korumayacaktır. Ama Allah’ın kendisi seçtiği İmam, asla takvadan ayrılamaz Bu yüzden devamlı olarak Allah’ın emri ile Ruh’ul kudus aracılığıyla her türlü pisliklerden ve günahlardan korunur. Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Hz. Yusuf’un kıssası da bu ilahi inayete bir örnektir. Allah-u Teala Yusuf süresinin 24. ayetinde bu konu hakkında şöyle buyuruyor.

“Andolsun ki kadın, ondan murad almayı iyice kurmuştu, eğer rabbinin burhanını görmeseydi Yüsuf da onun hakkında niyetini bozardı, işte biz ondan çirkin ve kötü şeyleri böylece giderdik, çünkü şüphe yok ki o, gönlünü bize bağlamış kullarımızdandı”

Bazı tefsir yazarlarının yazdığı gibi Hz.Yusuf – haşa – zina yapmayı kastetmemişti; Allah’ın Peygamberler’i böyle kötü fiillerden uzaktırlar. Aksine eğer gerekirse o kadını vurup defetmeyi kastetmişti, fakat Allah-u Teala böyle bir

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞİ…../  297
hataya da düşmekten onu korudu. Çünkü eğer onu vursaydı, fuhuşla suçlanmasına ve lekelenmesine bir sebep olacaktı. Allah-u Teala bundan da Hz. Yusufu korudu.

MA’SUM İMAMLARIN SAYISI

Şia Hz. Resulullah (s.a.a)’den sonra ma’sum imamlann on iki kişi olduğuna inanmaktadır. Hz. Resulullah’ın kendisi onların sayısını ve isimlerini zikretmiştir.

1- Hz Ali ibn-i Ebutalib (as)
2- Hz İmam Hasan ibn-i Ali (as)
3- Hz İmam Hüseyin ibn-i Ali (as)
4- Hz İmam Ali ibn-i Hüseyin, Zeyn’ul Abidin (as)
5- Hz İmam Muhammed ibn-i Ali, el-Bakır (as)
6- Hz İmam Ca’fer ibn-i Muhammed, es-Sadık (as)
7- Hz İmam Musa ibn-i Ca’fer, el-Kazım (as)
8- Hz İmam Ali ibn-i Musa, er-Rıza (as)
9- Hz İmam Muhammed ibn-i Ali, el-Cevad (as)
10- Hz İmam Ali ibn-i Muhammed, el-Hadi (as)
11- Hz İmam Hasan ibn-i Ali, el-Askeri (as)
12- Hz İmam Mehdi ibn-i Hasan, El-Muntazar (as)

Şia’nın ma’sum olduklarına inandığı imamlar bunlardır. Müslümanlardan bazılarının bu hususta aldatılmalarını önlemek için onları zikrettik. O halde Şia, (geçmişte de, şimdi de) Peygamber, doğumlarından önce isimleriyle andığı mezkur imamlar ve Hz. Fatıma dışında hiç kimsenin ma’sum olduğuna inanmamaktadır. Daha önce naklettiğimiz

———————

ı – El Kunduzi el Hanefi’nin yazdığı “Yenabiu’l Mevedde” kitabının üçüncü cüzünün 99. sayfası.

299 / DOĞRULARLA BİRLİKTE
gibi, Ehl-i Sünnet alimlerinden bazıları Ehl-i Beyt imamlarının isimlerini içeren hadisleri nakletmişlerdir.

Buhari ve Müslim ise kendi sihahlarında imamların on iki kişi olduklarını ve hepsinin de Kureyş’ten olduklarını nakletmişlerdir.(1)

Bu hadisler ancak İmamiyye Şia’sının inandığı Ehl-i Beyt imamlarına yorumlanınca doğru bir anlam kazanıyor. Ama Ehl-i Sünnet’e gelince onlar henüz kendi sihahlarında nakledilen on iki imarnın kimlerin olduğu hususunda doğru bir cevap bulamamışlardır.
————————-
1 – Sahih-i Buhari, c.8, s.127 –  Sahih-i Müslim, c.6, s.3.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞİ. . . / 300

İMAMLARIN İLMİ

Ehl-i Sünnet’in Şia’yı tenkit ettikleri bir konu da onların Ehl-i Beyt imamlarına Allah-u Teala’nın halktan hiçbir kimseye vermediği özel bir ilmi verdiği ve imamın, zamanının en bilgini olup hiç kimsenin sorusu karşısında aciz kalmayacağına dair olan inançlarıdır. Acaba bu iddianın bir deli li var mıdır? Bu kitaptaki üslubumuz gereği, bahse Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini inceleyerek başlıyoruz:

Allah-u Teala Fatır süresinin 32 ayetinde şöyle buyuruyor.

“Sonra biz, kitab’ı kullanmızdan seçtiğimiz kimselere miras kıldık”
Bu ayet-i kerime, açıkça Allah-u Teala’nın kulları arasından bir grubu seçerek kitap ilmini onlara miras bıraktığını belirtmektedir. O halde Allah’ın seçtiği o kulları tanımamız gerekmez mi?

Daha önce Ehl-i Beyt imamlarının sekizincisi olan Hz. İmam Ali ibn-i Musa er-Riza’nın bu ayet-i kerimenin kendileri hakkında indiğine, Me’mun’un topladığı önde gelen kırk kadının huzurunda açıkladığına işaret etmiştik. Imam Riza (a.s) sözkonusu toplantıda, onların her birisinin hazırladığı sorulara cevap vererek onları susturmuş ve onlar

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞİ. . . / 301

o Hazret’in alem (en bilgin alim) olduğunu ikrar etmişlerdi.(1) Henüz on dört yaşında olmayan sekizinci Imam ile fakihler arasındaki cereyan etmiş mezkur tartışma sonunda zamanın en büyük alimleri bile onun daha a’lem olduğunu söylemiştir. O halde Şia’nın Ehl-i Beyt imamlarının a’lem olduklarına dair inançları nasıl garipsenebilir? Zira Ehl-i Beyt imamlarının herkesten daha bilgin olduğunu Ehl-i Sünnet’in büyük alim ve önderleri de itiraf etmişlerdir.

Eğer zikredilen ayet-i kerimeyi, Kur’an-ı Kerim’in bizzat kendisiyle tefsir etmek istersek, Kur’an-ı Kerim’de bir çok ayetin Allah-u Teala’nın yüce bir hikmeti gereği Ehl-i Beyt imamlarının, hidayet imamları ve karanlığı aydınlatan bir ışık olması için onlara kendi katından bir ilim (Ledunni ilim) verdiğini açıkladığını göreceğiz. Allah-u Teila Bakara suresinin 269. ayetinde şöyle buyuruyor.

“Dilediğine hikmet ihsan eder ve kime hikmet ihsan ederse şüphe yok ki o, çok hayra nail olmuş demektir, fakat bunu, aklı başında olanlardan başkaları düşünmez bile.”

Ve yine Vakıa suresinin 75 ile 79. ayetlerinde şöyle buyuruyor.

————————
1 – ibn-i Abd-i Rabb’ihi’nin yazdığı “El ikd’ul Ferid’, c.3, s.42.

302 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

“Andolsun yıldızların yerlerine; ve şüphe yok ki bu, pek güzel ve şerefli kur’an’dır, saklanmış bir kitapta, ona, temiz olanlardan başkalan dokunamaz.”

Allah-u Teala bu ayetlerde büyük bir antla Kur’an-ı Kerim’in bir çok gizli ve saklanmış batini manalarını olduğunu ve temiz insanlardan başkasının onun mana ve hakikatlerini bilemeyeceğini açıklamıştır. Aynı zamanda ayet-i kerime, Kur’an-ı Kerim’in yalnız Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt imamlarının bildiği bir takım batini manalarını olduğunu ve diğer kimselerin ancak onlar vasıtasıyla bilebileceğini belirtmektedir. Bunun içindir ki, Hz. Resulullah (s.a.a), bu gerçeğe işaret ederek şöyle buyurmuştur.

“Onlardan öne geçmeyin; helak olursunuz ve onlardan geri de kalmayın; yine helak olursunuz. Onlara bir şey öğretmeğe de kalkmaym; onlar sizden daha çok biliyorlar.”(1)
————————
1– Es Savaik’ul Muhrika, s.148 – Ed Dürr’ul Mensur, c2, s.60 Kenz’ul Ummal, c.1, s.168 –
Üsd’ul Gabe Fi Ma’rifet’is sahabe, c.3, s137.

303  /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

“Nerededir bize olan düşmanlıklarından yalan yere “Rasihun-e ri’l İlim” (İlimde kökleşmiş) olduklarmı sananlar? Allah bizi yüceltmiş, onları alçaltmıştır; bize vermiş, onları mahrum bırakmıştır; bizleri içeri almış, onları dışarı itmiştir. Bizimle (layık kimselere) hidayet ihsan olunur; bizimle körlük giderilir. Kureyş’ten olan imamlar, Haşim soyundan yeşermiştir. Onlardan gayrisi için uygun olamaz; onlardan gayrisi salih önder olamaz.” (1)

Allah-u Teala, Nahl suresinin 43. ayetiyle Enbiya suresinin 7. ayetlerinde şöyle buyuruyor.

“Zikr ehlinden sorun; eğer bilmiyorsanız.”

———————–
1- Muhammed Abduh’un yazdığı “Şerh-i Nehc’ul Belaga’ Hutbe:143.

304 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

Bu ayet-i kerime de Ehl-i Beyt hakkında inmiştir.(1) Bu ayet-i kerime Hz. Resulullah’tan sonra, İslam ümmetinin gerçekleri bilmeleri için Ehl-i Beyt imamlarına müracaat etmeleri gerektiğini ifade ediyor. Sahabeler de kendilerine zor olan konuların açıklanmasında Hz. İmam Ali’ye müracaat ederlerdi. Tarih boyunca da halk, helal ve haramı bilmek ile İslam öğretileri ilim ve ahlak hususunda bilgi edinmek için Ehl-i Beyt imamlanna müracaat edegelmişlerdir. Ebu Hanife’nin, “Eğer o iki sene olmasaydı, Nu’man helak olurdu” sözü bunun bir örneğidir. Maksadı Imam Ca’fer-i Sadık’tan ders aldığı iki yıldır.

Malik ibn-i Enes’in de “Fazilet, ilim, ibadet ve zühd bakımından, Ca’fer-i Sadık’tan daha erdal bir insanı hiç bir göz görmemiş ve hiç bir kulak duymamış ve hiçbir beşerin kalbinden geçmemiştir.” demesi de bunun ayrı bir örneğidir.(2)

Ehl-i Sünnet imamlarının bu itirafları üzere ve İslam tarihinin de Ehl-i Beyt imamlarımn zamanlarının en bilgini olduğunu isbatladığına göre, bunca itiraz ve yersiz karşı çıkmalar nedendir? Bunun yanında, Allah-u Teala’nın seçtiği
evliyasına Ledunni ilmini verip mü’minlere ve müslümanlara örnek ve önder karar kılmasında

———————
ı – Tefsir-i Taberi, c.14, s138 – Tefsir-i ibn-i Kesir, c.2, s570 – Tefsir-i Kurtubi, c.11, s.272 – Şevahid’ut Tenzil, c.1, s.334 – Yenabiu’l  Mevedde ve İhkak’uI Hakk, c3, s.482.
2 – “Menakib-u Al-i Ebi Talib” kilabının İmam Ca’fer Sadık bölümü.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞİ. . . / 305

garipsenecek bir yön var mıdır?

Eğer müslümanlar birbirlerinin delillerini araştırıp inceleseydiler, hep birlikte Allah’ın ve Resulünün emrine itaat edip birbirlerine yardımcı olan tek bir ümmet teşkil ederlerdi. Artık ne ihtilaf söz konusu olurdu ve ne de çeşitli mezhepler. Elbette Allah’ın olması gereken işi yapması için bütün bunların olması gerekirdi. Böylece:

“Helak olacak kimse, delil üzere helak olsun, hayata kavuşacak kimse de delil üzere hayata kavuşsun. Gerçekten de Allah hem işitendir ve hem de bilen.”

Enfal / 42
306 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

BEDA KONUSU

Şia’da beda kısaca ilahi irade gereği kaza ve kaderin değişmesine denmektedir. Nitekim Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur.

“Allah istediği şeyi mahveder ve istediği şeyi sabitleştirir; asıl kitap onun katmdadır.”

Ra’d / 39

Ama bazıları kendi cehaletlerinden bu konuyu yanlış yorumlayarak, Allah’a nisbet verilen bedanın insanlarda olduğu gibi ortaya çıkan yeni bir durumdan sonra görüşünü değiştirerek önceki azminin hilafına bir iş yapmaya denildiğini ileri sürmüşler. Ehl-i Sünnet’ten bazıları Şia’nın bu anlamda bedaya inandığını söyleyerek, bunun Allah-u Teala’ya cehalet ve eksiklik isnad etmeyi gerektirdiği şeklinde itirazda bulunmuşlardır. Oysa beda inancının hem kul ve hemde Allah-u Teala’da aynı manada olduğunu söylemek doğru değildir. Şia’nın böyle bir şeye inandığını söyleyen bir kimse onlara iftira etmektedir. Şia’nın geçmişte ve şimdiki sözleri açık-seçik ortadadır.

Şia’nın büyük alimlerinden biri olan Şeyh Muhammed Muzaffer “Akaid’ul İmamiyye” (Şia inançları) adlı kitabında şöyle yazıyor.

“Bu anlamda olan beda inancını Allah-u Teala’ya isnad

EHL-İ SÜNNETIN TENKIT EmOİ. . . i ‘!IJ7

etmek doğru değildir. Çünkü bu cehalet ve eksikliktir ve bunun Allah’a isnadı ise muhaldır, Şia da böyle bir şeye kail değildir.”

Hz. İmam Sadık(s.a) buyurmuştur ki:

“Her kimse Allah-u Teahi’da herhangi bir şey hakında pişmanlağı gerektirecek yeni bir durumun ortaya çıktığını zannederse, o bizim nezdimizde Allah-u Teala’ya küfretmiş sayılır.”

Ve yine buyurmuştur ki:

“Herhangi bir şey hakkında, dün bilmediği yeni bir şeyin bügün Allah’a zahir olduğunu sanan bir kimseden beriyim.”

Buna göre, Şia’nın inandığı beda konusu Allah-u Teala’nın Ra’d suresinin 39. ayetinde açıkladığı:

“Allah istediğini mahveder ve istediğini de sabitleştirir; asıl kitap onun katındadır.”

308 i DOĞRULARLA BİRLİKTE

Sınırdan dışarı çıkmamaktadır. Bu ise hem Ehl-i Sünnet’in ve hem de Şia’nın inandıkları bir konudur. Görülüyor ki, Şia’ya bu ayette açıklanan hükme inandığı için itirazda bulunan Ehl-i Sünnet de Şia gibi Allah’ın hüküm, ecel ve rızkları değiştirdiğine kaildir. Yani Şia ile bu hususta aynı görüşü paylaşmaktadır.

İbn-i Merduye ve İbn-i Asakir’in tahriç ettikleri bir rivayette şöyle yeralmıştır. “Hz. Ali, Hz. Resulullah’tan “Allah istediğini mahveder ve istediğini de tesbit eder, asıl kitap onun katındadır” ayetini sorunca, Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur.

“Hem senin ve hem de benden sonra ümmetimin gözünü bu ayetin tefsiriyle aydmlatacağım. Gereğice verilen sadaka, anne babaya ihsanda bulunmak ve hayır işleri yapmak şekaveti seadete dönüştürür, ömrü uzatır ve insana kötü hadiselerden korur.”

Yine İbn-i Münzir, İbn-i Ebi Hatem ve Beyhaki’nin (“Eş Şa’b” kitabında) naklettiği bir hadiste de Kays ibn-i Ubbad, Hz. Resulullah’ın şöyle buyurduğunu naklediyor.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT ETIİCİ……/ 309

“Haram aylaran onuncu gecesinde iş Allah’ın elindedir. Recep ayınan onuncu gecesinde de istediğini mahvedip, istediğini de sabitleştirir.”

Abd ibn-i Hamid, İbn-i Cerir ve ibn-i Münzir’in naklettikleri bir rivayette de Ömer ibn-i Hattab, Beytullahı tavaf ederek şöyle demiştir:

“Ey Allah’ım, eğer benim için bir şekavet veya günah yazmışsan onu mahveyle. Zira sen istediğini mahveder ve istediğini de sabit kılarsın; ana kitap senin yanmdadır ve . onu benim için saadet ve mağfiret karar kıl”

Yine, Buhari Sahih’inde Hz. Resulullah’ın miracıyla ilgili tahriç ettiği bir kıssada beda inancına doğrulamaktadır. Bu kıssa şöyledir:

“Sonra bana elli vakit namaz farz oldu. Dönüp Musa’nın yanına gelince, benden “ne yaptın?” diye sordu.

310 i [)()(;RULARLA BİRLİKTE

Dedim ki: “Bana elli vakit namaz farz oldu.” Musa “Ben halkı senden daha iyi tanıyorum. Beni İsrail için ne kadar çaba harcadım. Senin ümmetin tahammül edemez; dön, Rabb’inden bu farzı hafifletmesini iste.” dedi. Ben de dönüp Allah’tan kolaylık istedim. Allah, kırk vakit namazı farz kıldı Sonra Musa’yla aramızda ayna şekilde sohbet ettik. Ben yine geri döndüm; (Rabb’im) otuz vakit namazı farz eyledi. Benzeri bir durumdan sonra yirmi vakit namazı farz kıldı. Sonra, Müsa’ya geldim, o ayna sözü söyledi. (Bu sefer) Allah, beş vakit namazı farz kıldı. Sonra Musa’ya geldim, yine “ne yaptı?” diye sordu. “Beş vakit namazı (Allah-u Teala) farz kıldı” dedim. O yine  indirtmemi söyledi. Ben de selam ettim; Ama -bana şöyle nida edildi: “Ben hükmümü verdim ve kullarıma kolaylık sağladım, bir hayrı da on misliyle mükafatlandıracağım.” (1)

Buhari’nin naklettiği ayn bir hadiste. de Hz. Resulullah’ın beş vakit namaza ininceyekadar mükerrer dönüşlerini anlattıktan sonra, şöyle devam ediyor.

“Hz. Musa, Resulullah’a ümmetinin beş vakit namaza da tahammül edemeyeceğini belirterek yine dönüp Allah-u

——

1 . Sahih-i Buhari, c.4, s.250 “Bab’ul Mir’ac” – Sahih-i Müslim. c.1, s.101 “Resulullah’ın mir’aca gidip namazların farz oIunuş.”bölümü.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETIİĞİ. . . / 311

Teala’dan hafifletmesini istemesini söyledi. Fakat Resulullah (s.a.a) “Artık ben Rabb’imden utanıyorum. “cevabını verdi.”(1)

Kısaca, beda inancı İslami kavram ve Kur’an’ın ruhuyla uygun olan doğru bir inançtır. Allah-u Teala şöyle buyuruyor.

“Allah bir kavmin durumunu onlar kendileri kendilerini değiştinnedikçe değiştinnez.”

Ra’d / 11

Aslında ister Şia ve ister Ehl-i Sünnet, eğer Allah-u Teıllıl’nın kaderi değiştirdiğine inanmasaydık, fazla namaz ve dualarımızın ne faydası olurdu? Yine hepimiz Allah-u Tealıl’nın Peygamberlere göre ahkamını değiştirip şeriatlan nashettiğine ve hatta Hz. Resulullah (s.a.a)ın şeriatında bile nasih ve mensuh olduğuna inanıyoruz. Buna göre beda’ya inanmak, küfür olmadığı gibi dinden çıkmak demek de değildir. Ehl-i Sünnet’in bu konuda Şia’ya saldırıp, itirazda bulunmak hakkı olmadığı gibi, Şia’nın da bu hususta Ehl-i Sünnet’e itiraz etmek hakkı yoktur.

Ben bir çok kez mezkur mi’rac kıssasına dayanarak Ehl-i Sünnet’in de bedaıya inandığını söylediğimde onlardan bazıları bu hadisin beda inancını isbatlamadığını ileri sürüyorlardı. Bunun üzerine ben Sahih-i Buhari’de nakledilen ve bizzat beda lafzının açıkça kullanıldığı aşağıdaki hadisi delil olarak söz konusu edince artık onlar susmak zorunda

——————

1 – Sahih-i Buhari, c.4, s.250 “Bab’ul Mir’ac” Sahih-i Müslim. c.1 s.101 “Resulullah’ın mir’aca gidip namazların farz oIunuş.”bölümü.

312 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

kaldılar. Buhari’nin naklettiği bir hadiste, Ebu Hureyre şöyle naklediyor. Resulullah buyurdu ki:

“Beni İsrail’den cüzamh, kör ve kel olan üç şahsı imtihan etmek Allah’a zahir (beda) oldu. Bunun için bir melek gönderdi. O melek, cüzamlıya gelerek “Senin en çok sevdiğin şey nedir?” diye sordu. O “Güzel bir renk ve güzel bir deri. Çünkü halk benden iğreniyor” dedi. Melek onu meshederek önceki pisliğini giderdi ve yerine güzel bir renk ve güzel bir deri verdi. Sonra “Hangi malı daha çok seviyorsun?” dedi. O “Deveyi daha çok seviyorum” dedi. Ona on aylık hamile bir deve de verdi.

Sonra kel olanın yanına geldi, “Sen daha çok neyi seviyorsun?” dedi. O “Benden bu pisliği giderecek güzel bir saçımın olmasını. Çünkü halk benden iğreniyor” dedi. Melek ona da meshedince o pisliğin i giderdi ve ona güzel bir saç verdi. Sonra “Malların hangisini daha çok seviyorsun?” dedi. O “Daha çok sığırı seviyorum” dedi. Ona da gebe bir sığır verdi.

Sonra körün yanına gelip “Sen daha çok neyi seviyorsun?” dedi. O “Allah’ın bana gözlerimi yeniden kavuşturmasını istiyorum.” dedi. Melek ona meshetti, Allah onu tekrar gözlerine kavuşturdu. Sonra “Hangi malı daha çok seviyor sun?” dedi. O “Koyun” dedi. Ona da doğurgan bir koyun verdi.

Daha sonra bu şahısların deve, sığır ve koyunlan çoğaldı, herbirisinin bir sürüsü oldu. O zamanda, melek yine onlara gelerek onlardan sahip oldukları mallardan kendisine

EHL-İ SÜNNETIN TENKIT ETIİĞİ. . . /  313

vermelerini istedi. Kel ve cüzamlı olan şahıslar bunu reddettiler, Allah da onları eski hallerine dönderdi. Kör ise meleğe sahip olduğu malda!1 verdi. Allah onun malını daha da çoğaltıp gözünü de sağlam bıraktı.”(1)

Burada şu ayet-i kerlmeyi zikretmek uygundur. Allah-u Teala Hücürat süresinin 11. ayetinde buyuruyor ki:

“Ey iman edenler bir kavim ayrı bir kavmi alaya almasın; belki de onlar (alayedilenler) alayedenlerden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da başka kadınları alay etmesinier; belki onlar (alay edilenler) alayedenlerden daha hayırlıdırlar. Ve birbirinizi kınamayın ve birbirinize kötü isimler takmayın; imandan sonra kötü isimler takmak ne de kötü bir şeydir. Her kim tövbe etmezse, onlar zalimdirler.”

Bütün içtenlikle müslümanların yaptıkları tartışmalarda hak, adalet ve aklın egemenliğini kabul edeceği ölçüde ilerlemelerini, duygusallık ve taassubu bir kenara atarak, Kur’an’dan insafa riayet etme ilkesini öğrenmelerini arzu ediyorum. Allah-u Tea Hi bu doğrultuda Resulü’ne vahYederek inatçı düşmanlara şöyle söylemesini emrediyor.

——————–
1-Sahih-i Buhari, c2, s259.

314 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

“Biz veya siz hidayet yada açık sapıklık üzereyiz.”

Seba / 24

Allah’ın Resulü müşriklere bile değer verip insafı öğretmek için tartışma makamında kendisini onlarla aynı mertebeye indiriyor ve onlardan, eğer doğru konuşuyorlarsa delil getirmelerini istiyor. Insanlar bu büyük ahlaktan ne kadar da uzak kalmışlar!

EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT ETTİĞİ……/  315

TAKİYYE KONUSU

Ehl-i Sünnet’in Şia’ya itirazda bulunup, tenkit ettiği konulardan birisi de takiyye konusudur. Ehl-i Sünnet takiyyenin gerçekte t\lduğunun aksine görünmek olduğunu ileri sürerek bunun bir nevi nifak olduğunu iddia ediyor. Defalarca bahislerimde, bazılarını takiyyenin munafıklık olmadığına dair ikna etmek istedimse de bir fayda vermedi. Hatta bazıları konuyu duyduğunda tiksinmekte bazıları da şaşırarak bunun bir bid’at olduğunu zannetmektedir. Fakat insan insafla inceleme yaptığında, bu inançların hepsinin İslam’da mevcut olduğunu, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Nebeviye’den kaynaklandığını görür, hatta kolaylık dini olan Islam şeriatının ancak bu inançla kıvama erişebileceğini anlar.

Işin şaşılacak yönü, Ehl-i Sünnet’i.” kendi inandıkları inançları inkar etmesidir. Oysa kendi kitap, sihah ve müsnetleri mezkur inancı tastik etmektedir. Ehl-i Sünnet’in, takiyye konusundaki inançlarını birlikte okuyalım:

İbn-i Cerir ve İbn-i Ebi Hatem, el Evfi tarikiyle İbn-i Abbas’tan, Al-i İmran suresinin

“……Ancak onlardan korktuğunuz taktirde….”  ayetinin tefsirinde naklettiği bir hadiste şöyle diyor.(1)

“Takiyye dil ile olur. Eğer içinizden birisi Allah’a isyan olan bir söz söylemek zorunda bırakılır, o da imanma
—————————
1 – Suyuti’nin yazdığı “Ed Durr’ül Mensur”

/-

316 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

kalbinde güveni olduğu halde korkudan o sözü söylerse, bu ona bir zarar yetirmez. Çünkü bu dil ile yapılan bir takiyyedir.”

Yine Hakim’in tahriç edip” doğruladığı ve Beyhaki’nin kendi Sünen’inde, Eta yoluyla İbn-i Abbas’tan (“…Ancak onlardan korktuğunuz takdirde…”) ayetinin tefsirinde naklettiği bir hadiste şöyle yer almıştır.

“Takiyye kalbin iman üzere olduğu halde dil ile (tersini) söylemektir.”(1)

Abd ibn-i Hamid’in Hasan’dan naklettiği bir hadiste de şöyle denilmiştir.

“Kıyamet gününe kadar takiyye caizdir.”(2)

“Müşrikleri, Ammar ibn-i Yasir’i yakaladıklarında, Hz. Resulullah’a küfredip kendilerinin ilahIarını hayırla anmadan bırakmadılar. Sonra onu bıraktıklarında Hz. Resulullah’ın yanına gelince, Hazret ondan “Sırtında ne var?” diye sordu. Ammar, “Şer, sana bir şeyler söyleyip onların ilahlanm hayırla anmadıkca beni bırakmadalar” diye cevap verdi. Resulullah (s.a.a) ona “Kalbini nasıl buluyorsun?” dedi. Ammar “İmanımdan eminim.” cevabını verdi. O zaman Resulullah (s.a.a) “Eğer onlar tekrar seni yakalasalar, sen aynı işi yap” buyurdu. Bu sırada bu ayet nazil oldu:

——————————

1 ” Sunen-i Beyhaki ve Müstedrek-i Hakim
2 – Durr’ü1 Mensur, c2, s.176.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞi . . i 317

“…Ancak kendisi zorlanır, ama kalbi iman ile mutmain olduğu halde…”

Nahl / 106

İbn-i Sa’d’ın Muhammed ibn-i Sirin’den naklettiği bir hadiste de şöyle yer almıştır.

“Resulullah Ammar ile görüştüğünde o ağlıyordu. Hazret gözlerini silerek şöyle dedi: “Kafirler seni alıp suya soktular, sen de o sözleri söylemek zorunda kaldm. Eğer onlar tekrar dönerlerse sen o sözleri tekrar söyle.”(1)

Yine İbn-i Cerir, İbn-i Münzir, İbn-i Ebi Hatem ve Beyhaki kendi süneninde Ali tarikiyle İbn-i Abbas’tan Nahl süresinin 106. ayetinin tefsirinde şöyle söylediğini nakledi yorlar.

“Allah-u Teala iman ettikten sonra tekrar kafir olana gazap ettiğini ve onun için büyük bir aza bm olduğunu belirtmektedir. Ama birisi zorlanır ve düşmanından kurtulmak için kalbiyle muhalif olduğu halde diliyle bir şeyler söylemek zorunda kalırsa, onun için bir günah yoktur. Zira Allah-u Teala kullarmı kalben inandığı şeylerden sorumlu tutar.”(2)

Yine İbn-i Ebi Şeyhe, İbn-i Cerir, İbn-i Münzir ve İbn-i Ebi Hatem’in naklettikleri bir rivayette de Mücahit şöyle diyor:

“Bu ayet, Mekke ehlinden iman eden bir grup

— – — – – – – — — – – – – – — — —

1 – İbn-i Sa’d’ın yazdığı Tabakat’ul Kabra adlı kitap
2 – Sünen-i Beyhaki.

318 i DOĞRULARLA BİRLİKTE

hakkında inmiştir. Onlara Medine’de bulunan bazı sahabeler “Hicret edin; siz hicret edip bize gelmeyinceye kadar biz sizi kendimizden sayamayız” diye yazmışlardı. Onlar da Medineye gitmek üzere çıkınca, Kureyş kafirleri yolda onları yakalayıp işkenceye tabi tutmuş, onlar da istemeyerek kafir olduklarını izhar etmek zorunda kalmışlardl.”…Ancak kendisi zorlamr, kalbi imanla güvenli olan…” ayeti de onlar hakkında inmiştir.”(1)

Buhari Sahih’inin ‘Halkla geçirn” bölümünde tahriç ettiği bir rivayette Ebi Derda şöyle diyor.

“Biz bir çok kavmin yüzlerine gülüyoruz, ama kalbimiz onlara la’net ediyor.”(2)
Yine Halebi Sire’sinde tahriç ettiği bir rivayette şöyle yer almaktadır.

“Resulullah Hayber kalesini fethettiğinde Hallac ibn-i Alla~ “Ya Resulellah, benim Mekke’de mahm ve ailem vardır; ben onlara başvurmak istiyorum. Acaba sizin aleyhinize bir şeyler söylemerne izin veriyormusunuz?” dedi. Hazret’de ona istediği şeyi söylemesine izin verdi.”(3)

Yine imam Gazzali’nin “İhyau’l Ülum” kitabında şu cümleler yer almıştır.

“Müslümamn kanının dökülmesini önlemek farzdır. Eğer zalim birisi gizlenmiş olan bir müslümanın kanına dökmek istiyorsa bunda (onu kurtarmak için) yalan konuşmak farzdır.”

——————————-
1 – Durr’ül Mensur, c2, s.l78.
2 – Sahih-i Buhari, c.7, s.102.
3 – Sire-i Halebiyye, c.3, s.6l.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETIİĞİ. . . i 319

Celalettin Suyuti de “El Eşbah-u Ve’n Nezâir” adlı kitabında tahriç ettiği bir rivayette şöyle nakletmektedir.

“Açlıktan murdar eti yemek ve şaraba lokmayı daldırmak veya mecburen küframiz sözler konuşmak caizdir. Eğer yeryOzünü haram bürür ve helal mal oldukça azalarsa ihtiyacı olduğu kadarıyla haram mallardan almak caizdir.”

Yine Ebubekir Razi “Ahkam’ul Kur’an” adlı kitabında “…Ancak onlardan korkunuz olduğu takdirde…” ayetinin tersirinde tahriç ettiği bir rivayette şöyle demiştir: “Yani, eğer canınazı veya bazı a’zamzı kaybetmekten korkarsanız kalben inanmadığınız halde onların sevdiğini izhar etmekle kendinizi korumanazın bir sakıncası yoktur. Ayetin zahiri de bunu gerektiriyor. ilim ehlinin çoğunluğu da bu görüşü kabullenmektedir. Kutâde’nin de

“Mü’minler Allah’ın yerine kafirleri kendilerine dost edinmesinler” ayetinin tersirinde takiyye zamanı kafir olduğunu izhar etmenin caiz olduğunu söylediği nakledilmiştir.”<I)
</I)

Yine Buhari Sahih’inde Kuteybe ibn-i Said’den, O da Sufyan’dan, O da İbn-i Mukender’den nakletmiştir ki, Urve ibn-i Zübeyr Ayşe’nin kendisine şöyle dediğini söylemiştir.

“Birgün birisi Hz. Resulullah’tan (görüşmek için) izin

—————————
ı – Ahkam’ul Kur’an, c2, s.10.

320 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

istedi, Hazret “Ona izin verin gelsin; o kabilesinin ne kötü çocuğu ve ne kötü mensubudur” dedi. O şahıs Hazret’in yanına gelince, Hazret onunla yumuşak bir dille konuştu. Sonra ben o Hazret’e “Ya Resulullah, bir yandan o sözü söyledin, bir yandan da onunla böyle yumuşak dille konuştun!…” dedim. Bunun üzerine Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:

“Ey Ayşe, Allah katında insanların en kötüsü, kötü konuşmalanndan dolayı insanlann kaçmdığı kimsedir,” (1)

Bu kadar bilgi takiyyenin caiz olduğunu isbatlamak için yeterlidir. Ehl-i Sünnet’in de kıyamete kadar takiyyenin caiz olduğuna inandıklarını gördük. Gazali’nin deyimiyle, bazı yerlerd~ yalan konuşmak aslında farzdır. Veya Ebubekir Razi’nin itiraf ettiği gibi, ilim ehli alimlerin çoğunluğunun görüşü zor durumda küfrü izhar etmenin caiz olduğudur. Buhari’nin deyimiyle de zahirde yüzüne gülüp batında lanet etmek de ashabın sünnetine muhalif değildir. Sire-i Halebiyye yazarının deyimiyle de mal ve can korkusu olduğu zaman Hz. Resulullah’a bir takım şeyler söylemek, Suyuti’nin deyimiyle de halktan korktuğu zaman, Allah’ın emrine karşı gelmeyi gerektiren sözler söylemek caizdir.

O halde Ehl-i Sünnet’in kendilerinin itikat edip, caiz ve

—————————–
1 – Sahih-i Buhari. c.7, s.8l.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT E’ITİĞİ. . .  / 321

hatta farz olduğunu kendi sihah ve müsnetlerinde naklettikleri bir inançtan dolayı Şia’ya itiraz etmek hakları yoktur. Şia’nın bu husustaki inancına Ehl-i Sünnet de inanıyor. Şia yalnızca Emevi ve Abbasi hukumetIerinden gördükleri zulüm’ ve baskılardan dolayı buna diğerlerinden daha çok amel etmek zorunda kalmışlardır. O asırlarda birisinin zalim yöneticiler tarafından en kötü bir şekilde öldürülmesi için onun Ehl-i Beyt’e olan sevgsinin bilinmesi yeterliydi. Bu nedenle de onların, Ehl-i Beyt imamlarının emri üzerine takiyye ile amel etmeleri zorunlu idi. İmam Sadık (a.s)’dan nakledilen bir hadiste Hazret şöyle buyuruyor.

“Takiyye benim ve babalarımın dinidir,” Yine Hazret şöyle buyurmuştur.

“Takiyyesi olmayanan dini de olmaz.”

Takiyye Ehl-i Beyt imamlarının kendilerinden veya dostlarından tehlikeleri defedip, canlarını korumak ve inançlarından dolayı Ammar-ı Yasir’in karşılaştığı işkenceden daha feci şekilde işkenceye tabi tutulan mu’minleri kurtarmak için kullandıkları bir silahtır. Ama böyle bir sorun Ehl-i Sünnet için söz konusu değildi. Zira onlar genellikle baştaki yöneticilerle tam bir uyum içerisinde bulunuyorlardı. Genel anlamıyla, Ehl-i Sünnet mezhebine

322 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

uyduğu içim kimse zalim yöneticiler tarafından sorguya çekilmemiş, tehdit, işkence ve benzeri şeylerden uzak kalmıştır. Buna binaen onların takiyyeyi inkar edip, am el edenlere itirazda bulunmaları garipsenecek bir şey değildir. Dolayısıyla Beni Umeyye ve Beni Abbas hükümdarlarının da Şia’yı bu siperlerinden çıkarmak için onları bu inanç yüzünden horlamaları tabii bir şeydir.

Fakat Allah-u Tcilil’nın kendisi Kur’anda bunu emretmiş ve takiyyeyi uyulması gereken hüküm olarak açıklamıştır. Sahih-i Buhari’den naklettiğimiz üzere, Hz. Resulullah (s.a.a)’ın kendisi de bununla amel etmiş Ammar’a, kafirler yeniden işkence ettikleri takdirde küfür izharında bulunup hatta kendisine kötü laflar söylemesine izin bile vermiştir. Islam ulemasının da Kur’an ve Sünnet ışığında buna izin verdiklerine göre bu inanç yüzünden, Şia’yı tenkit etmek hiç bir şey ifade etmez.

Hz. Ali’ye – haşa – la’net etmekten kaçınan, herkesi öldüren Muaviye, (bu hususta Hicr ibn-i Adiyel Kindi ve ashabının kıssası meşhurdur) Yezid, İbn-i Ziyad, Haccac, Abd’ul Melik ibn-i Mervan ve benzeri zalim hükümdarların zamanlarında büyük sahabeler takiyye etmişlerdir. Eğer sahabelerin takiyye ettiğine örnekler verrneğe kalkışsak, ayrı bir kitap oluşturur. Fakat hamdolsun Ehl-i Sünnet’in kendi alimlerinden bu konuda naklettiğimiz deliller konuyu açıklığa kavuşturmak için yeterlidir.

Burada benimle bir Ehl-i Sünnet alimi arasında geçen bir kıssayı anlatmadan geçemiyeceğim. O alimle uçakta

EHL-İ SÜNNETIN TENKİT ETIİĞİ. . . /  323

görüşmüştük. Her ikimiz de İngiltere’de düzenlenen bir İslami konferansa davetliydik. Uçakta geçen iki saat içerisinde Şia ve Ehl-i Sünnet hususunda sohbet ettik. Bu şahıs İslami vahdetten yana olduğu için kendisinden hoşlanmıştım. Fakat Şia’nın İslami birliği zedeleyen bazı inançlarını artık bırakmaları gerektiğine dair sözü zaruma gitti. Ondan “Örneğin hangi inançları?’ diye sordum. Hemen “Örneğin mut’a ve takiyye” diye cevap verdi. Onu her ne kadar mut’anın meşru olan geçici bir evlilik, takiyyenin ise ilahi bir ruhsat olduğu hususunda ikna etmeye çalıştımsa da bir fayda vermedi. O diyordu ki: “Bütün bu sözlerin haktır, ama daha önemli bir maslahata sahip olan İslami birlikten dolayı artık bunları bir kenara bırakmak gerekiyor. Ben İslami birliğin sağlanmasında Allah’ın hükümlerinden bir kısmının terkedilmesinin gerektiğini savunan bu mantığa şaşıp kaldım. Fakat yine de onu hoş karşılayarak “Eğer İslami birlik bununla sağlanabilirse, buna ilk icabet eden ben olurum” dedim.

Londra hava alanında indik. Ben onun arkasıca gidiyordum. Hava alanındaki polis ondan İngiltere’ye niçin geldiğini sordu. O da tedavi için geldiğini söyledi. Ben de bazı dostları ziyaret etmek için geldiğimi söyledim. Böylece problemsiz geçip çantaların kontrol yerine geldiğimizde yavaşça arkadaşıma ‘Takiyye’nin her zaman için yararlı bir hüküm olduğunu gördün mü?” dedim. Arkadaşım “Nasıl?” dedi. “Her ikimizde polise yalan söyledik. Ben arkadaşlarımı görrneğe geldiğimi söylemekle, sen de tedavi için geldiğini

324 i DOĞRULARLA BİRLİKTE

söylemekle yalan konuştuk. Halbuki biz konferans için gelmişiz.” dedim. Arkadaşım onun yalan konuştuğunun farkına vardığımı anlayınca, gülerek “İslami konferansıarda nefislerimizin tedavisi yok mu sanki?’ dedi. Ben de gülerek , “Dostların ziyareti de var.” dedim.

Yeniden konuya dönüyorum. ‘Takiyye Ehl-i Sünnet’in iddia ettiği gibi bir çeşit munafıklık değildir. Aksine, takiyye imamn kendisidir. Zira münafıklık imam izhar edip küfrü gizlemektir. Oysa takiyye, imam gizleyip küfrü veya inanmadığı başka bir inancı dilde izhar etmektir. Bu ikisi arasında çok büyük bir fark vardır. Münafıklık hakkında, Allah-u Tealabuyurmuştur ki:

“İnananlarla buluştular mı inandık derler. Şeytanlarayla yalnız kaldılar mı şüphe yok ki derler, biz sizinleyiz, biz ancak alay etmedeyiz”. Yani zahirde kendini imanlı gösterip batinde küfrü gizlemek nifaktır.

Ama takiyye hakkında ise şöyle buyuruyor.

“Ve Fir’avn’un soyundan (ailesinden) olup imamm gizleyen mü’min birisi söyledi”

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETIİĞİ. . . / 325

Yani zahirde küfrü gösterip imamm gizlemek takiyyedir. Fir’avn’un soyundan olan mu’min kişi imanını gizliyor, halkın huzurunda kendisinin Fir’avun’un dininde olduğunu izhar ediyordu, imanını ise Allah’tan gayri herkesten gizliyordu. Bu nedenle Allah-u Teıilıi onun Allah katında yüce makama sahip olduğunu belirtmek için övgüyle kitabında anmıştır.

Ey aziz okuyucu, yalan yere yapılan iftiralara artık aldanmamalısın. Şia’nın takiyye konusundaki inançlarını onların kendi dillerinden dinleyelim. Şeyh Muhammed Muzaffer “Akaid’ul İmamiyye” (Şia inançları) adıyla yazdığı kitabında bu konuda şöyle yazıyor.

“Takiyyenin hükmü, zarar korkusuna göre değişiklik arzetmektedir. Bunun tefsilatı fıkıh kitaplarında kaydedilmiştir. Bilahere takiyye her yerde ve her durumda farz olmaz. Bazen takiyye caiz hükmünü alır, bazen de takiyye etmemek farz olur. Mesela eğer hakkı açıp söylemek dine yardım, İslam’a hizmet etmek ve İslam yolunda cihad sayılırsa, böyle hallerde mal ve cam esirgememek daha layık olur. Bazen takiyye yapmak haram olur. Örneğin, eğer takiyye yapmak muhterem bir nefsin öldürülmesine, batılın revac bulmasına, dinde fesadın çıkmasına, müslümanlara önemli bir zararın dokunmasına sebep olur veya onların dalalete düşüp, zulüm ve tecavüzün yaygınlaşmasına yol açarsa bu takiyye haramdır. Bilahere gerçeği old uğu gi bi anlamak istemeyen bazı Şia düşmanlarının söylediği gibi Şia’ya göre takiyyenin anlamı

326   /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

tahrip için gizli bir örgüt oluşturmak demek olmadığı gibi din ve dini hükümleri inanmayanlara açıklanmaması gereken sırlar şekline dönüştürmek de değildir. Bu nasıl olabilir? Oysa ki Şia alimlerinin dini hüküm. fıkıh, inanç ve kelam konulannda yazdıklan kitaplar haddinden fazladır.

Gördüğümüz üzere takiyyede herhangi bir nifak, aldatmak, yalan ve hile sözkonusu değildir. Aksine dinin getirdiği bir hükümden ibarettir.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞİ ……/  327

MUT’A VEYA GEÇİCİ EVLİLİK

Mut’a veya geçici evlilik belli bir süreye kadar yapılan evliliğe denir. Bu tür evlenmede de aynen daimi evlilikte olduğu gibi icab ve kabulden oluşan belli bir akdi okumak gereklidir. Örneğin kadının erkeğe belli bir mehriye karşılığında kendisini belli bir süre için tezvic ettiği anlamını veren aşağıdaki akdi okuduktan sonra erkeğin onu kabul ettiği manasını veren kabul akdini okuması gerekir.

Kadın der ki:

Erkek der ki:

Bu tür akdin sıhhatinde gerekli olan mehriye, sürenin belli olması, kadının evli olmaması iddet süresini bitirmesi vb. şartlar Şia’mn fıkıh kitaplarında da yazılmıştır. isteyenler mezkur kitaplara baş vurabilirler.

Mut’a olan kadının süresi bittikten sonra iki hayız görme müddetince ve eğer kocası ölürse dört ay on gün boyunca beklemesi gerekir. Mut’a akdinden sonra kadınla erkek arasında miras nafaka vb. haklar sözkonusu değildir. Ama geçici evlenmeden meydana gelen bir çocuk, miras ve nafaka hakkı dahil olmak üzere, maddi ve manevi bütün

328…../  DOĞRULARLA BİRLİKTE

haklarda da daimi evlenmeden olan bir çocuk gibidir, o da babasına tabidir. Mut’a denilen geçici evlilik genel şan ve çerçevesiyle işte bundan ibarettir. Görüldüğü üzere, bazılarının iddia ettiğinin aksine, mut’ayla gayr-i meşru ilişki kurmanın hiç bir ilişkisi yoktur.

Şia kardeşleri gibi, Ehl-i Sünnet de mezkur evliliğin aslının Nis’a suresinin 24. ayetiyle teşri olduğunda ittifak etmektedirler. Allah-u Teala bu ayette şöyle buyuruyor.

“Kadınlardan biriyle evlenerek faydalandığımz takdirde mehirlerini kararlaştırıldığı veçhile verino Miktarını tayin ettikten sonra günü! hoşluğuyla herhangi bir hususta uyuşur samı suç yok size. Şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir”

Yine Şia ve Ehl-i Sünnet Hz. Resuluılah (s.a.a)ın kendisinin bu tür evlenmeğe izin verdiğini de ve o Hazret’in zamanında geçici süreyle evlenme yaptıklarında da ittifak içerisindeler.

Şia’yla Ehl-i sünnet’in ihtilaf ettikleri husus bu hükmün nashedilip edilmediğidir. Ehl-i Sünnet’e göre bu küküm halkmış ve geçici evlenme haram kılınmıştır. Bunu nasheden ise Sünnet-i Nebeviyye’dir, Kur’an değil. Ama Şia’ya göre, mezkur hüküm nashedilmemiş ve kıyamete kadar da helaldır. O halde ihtilaf mezkur ayetin nashedilip edilmediği

EHL-İ SÜNNETİN TENKİT ETTİĞİ. . . / 329

hususundadır. Öyleyse gerçeğin ortaya çıkması için herhangi bir duygusalhk ve taassube kapılmadan her iki grubun da sözlerini gözden geçirmek gerekiyor.

Mezkur ayetin neshedilmeyip kıyamete kadar mut’anın helal olduğunu.söyleyen Şia’nın delili şundan ibarettir.

“Hz. Resulullah(s.a.a)ın mut’ayı yasakladığı bize ulaşmamıştır. Ehl-i Beyt imamları ise Resulullah (s.a.a)’ın getirdiği bu hükmün baki kaldığını buyurmuşlardır. Eğer Hz. Resuluılah (s.a.a) Allah’ın kitabında geçen bu hükmü nashetseydi, bunu herkesten daha önce başlarında İmam Ali olmak üzere Ehl-i Beyt imamlarının açıklaması gerekirdi. Zira onlar Peygamber (s.a.a)’in bıraktığı iki emanetten biridir. Meselenin gerçeği şundan ibarettir. Ehl-i Sünnet’in kendi alimlerinin de şehadette bulunduğu gibi Allah’ın kitabında sabit olan mut’a hükmünün yasaklayan ikinci halife Ömer’dir. O kendi içtihadına dayanarak bunu yasaklamıştır. Oysa biz Ömer’in şahsi içtihadından dolayı bir ilahi hükmü terkedemeyiz. Şia’nın mut’anın helal oldJğu konusundaki sözlerinin özeti bundan ibarettir.”

Bu söz isbat edildiği takdirde çok sağlam ve hak bir sözdür. Çünkü her müslümandan istenilen, Allah’ın ve Resu1’ünün hükümlerine tabi olmaktır ve diğerlerini makamları ne derece yüce olursa olsun Kur’an ve Sünnet’ten öne geçirmemektir.

Ama Ehl-i Sünnet’e gelince, onlar mut’anın helal kılınıp hel al lığın ın da Kur’an-ı Kerim’de açıklandığı, Resuluılah (s.a.a)ın da buna müsade ettiğini ve sahabenin de bunu

330 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

yaptıkları hususunda ittifak etmelerine rağmen, onun daha sonra nashedildiğini ileri sürmüşler ve nashedinin kim olduğunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları Hz. Resuluılah (s.a.a)’ın ölümünden önce onu yasakladığIni söylerken, bazısı ise Ömer ibn-i Hattab’ın onu yasakladığını söylüyor ve Ömer’in sözünün de hüccet olduğunu iddia ediyorlar. Çünkü Hz. Resuluılah (s.a.a)’dan naklettikleri bir hadiste şöyle denilmiştir.

“Benim ve benden sonra Hulefa-i Raşidin’in sünnetine sarıim ve onu dişlerinizle sımsıkı tutun.”

Ömer’in sözlerinin de uygulanması gereken bir sünnet olduğunu iddia ederek Ömer’in yasağına dayanıp mut’ayı haram kabul eden Ehl-i Sünnet’in görüşüne bir sözümüz yoktur. Çünkü bu yalnızca bir taassup ve zorluktan gayri bir şey değildir. Yoksa nasıl müslüman bir kimse bazen hata edip, bazen isabet eden bir muçtehidin sözüne dayanarak Allah’ın ve Resurünün sözünü bir kenara bırakabilir?! Bu tutum, Kur’an ve sünneten açık bir nassın bulunmadığı bir konuda tutarsız olduğu gibi açık bir nassın bulunduğu bir husus olursa, o zaman da Ahzap suresinin 36. ayetindeki hükme dahil olur.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT E1TİĞİ. . . / 331

“Allah ve Resum, bir işe hükmetti mi erkek olsun, kadın olsun, hiçbir inananın, o işi istediği gibi yapmakta muhayyer olmasma imkan yoktur ve kim, Allah’a ve peygamberit1e isyan ederse gerçekten de apaçık bir sapıkhğa düşmüş, sapıııp gitmiştir.”

Bu hususta benimle aynı görüşü paylaşmayan kimse İslam şeriatı hakkında bildiği kavramlar ile Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Nebeviyye’ye müracaat etsin. Mezkur ayette, Kur’an-ı Kerim konuyu en iyi şekilde açıklamıştır. Kur’an-ı Kerim’de, Kur’an’a ve Sünnet-i Nebeviyye’ye sarılmayan kimselerin dalalete düştüğünü belirten birçok ayetler vardır.

Sünnet-i Nebeviyye’den olan deliilere gelince, bunlar da çoktur. Fakat Hz. Resuluılah (s.a.a)ın şu sözü ile iktifa ediyoruz.

“Muhammed’in helah kıyamete kadar helaldır, haramı da kıyamete kadar haramdır.”

Buna göre hiç kimsenin Allah veya Resulü tarafından açık bir nassın olduğu herhangi bir şeyi helal veya haram etmek hakkı yoktur.

Bütün bu delillerden sonra diğer müçtehitlerin davranış, haraket ve içtihatlarının da Kur’an ve Sünnet’te yer alan bir hükmü neshedebileceğini söyleyen ve bu hususta bizleri ikna etmeğe çalışan kimselere Bakara süresinin 139. ayetini cevap olarak söylemekten başka bir çaremiz yoktur.

332 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

“De ki: Allah hakkında bizimle mücadeleye mi girişiyorsunuz? O, bizim de rabbimizdir, sizin de rabbiniz. Bizim yaptıklarımız bize ai~ sizin yaptıklarınız size ve biz bütün kalbimizle Allaha bağlıyız.”(1)

Ayrıca bu delili getirenler gerçekte Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’le mut’anın sabit olduğuna dair Şia’nın görüşünü te’yit etmekte ve Ehl-i Sünnet kardeşleri için bir hüccet sayılmaktadırlar. O halde bahsimiz sadece Hz. Resuluılah (s.a.a)’ın hadisleriyle Kur’an-ı Kerim’deki mut’a hükmünü iddia edenler ile ilgilidir. Her ne kadar Müslim Sahih’inde Hz. Resulullah’ın mut’ayı nashettiğini nakletmiş ise de, bu grubun sözleri çelişkilidir ve sağlam bir delile de dayanmamaktadır. Çünkü eğer Hz. Resulullah’tan bu konuda herhangi bir nehiy gelmiş olsaydı Müslim’in Sahih’inde naklettiği üzere Ebubekir’in zamanıyla Ömer’in hilafet zamanının bir kısmına kadar müslümanlar arasında muta ile amel edilmezdi. Başka bir tabirle, eğer Resuluılah (s.a.a) mut’ayı haram kılmış olsaydı. Peygamber (s.a.a)den sonra mut’aya amel eden sahabelerin de bu nehyi bilmeleri gerekirdi.

Eta diyor ki, “Cabir ibn-i Abdullah dönmüştü, ziyaretine gittik. Bir takım Umre amelinden şeyleri sorduktan

————————————–
1 – Sahih-i Muslim. c.4. s.158.

EHL-İ SÜNNETİN TENKİT E’ITİĞİ. . , / 333

sonra mut’a konusundan söz açıldı Cabir dedi ki: “Evet, biz hem Hz. Resulullah’ın ve hem de Ebubekir’in ve hem de Ömer’in zamanında mut’a yaptık.”

O halde eğer Resuluılah (s.a.a) mut’ayı nahyetmiş olsaydı sahabenin Ebu~ekir ve Ömer’in dönemlerinde mut’a yapmaları doğru olmazdl. Demek gerçek şudur ki, Hz. Resuluılah (s.a.a) onu nehyetmemiş ve onu haram etmemiştir. Sahih-i Buhari’de de olduğu gibi nehiy Ömer ibn-i Hattab’ın tarafından gerçekleşmiştir.

Musedded’in Yahya’dan, o da Imran Ebubekir’den, o da Ebu Reca’dan o da İmran ibn-i Husayin’den naklettikleri bir hadiste şöyle denilmiştir.

“Mut’a ayet i Allah’ın kitabında inmiştir. Biz de Resulullah’la birlikte ona amel ettik. Kur’an-ı Kerim’de onu haram kılacak bir ayet inmedi. Hz. Resuluılah da vefat edineeye onu nahyetmedi. Sonra birisi (çıkıp) bu hususta kendi görüşüne göre istediğini söyledi. “Muhammed bu adamın “Ömer olduğu söylenmiştir” demiştir.w
Aziz okur, gördüğün üzere sahabeninde sarih bir şekilde beyan ettiği gibi Hz. Resuluılah (s.a.a) mut’ayı nehyetmeden vefat etmiştir. Bu sahabi, hararnı Ömer’e isnad edip onun isteği üzere hükmettiğini söylemekten çekinmiyor. Yine Cabir ibn-i Abdullah el Ensari şöyle diyor. “Ömer’in Amr ibn-i Hureys olayında mut’ayı nehyedinceye kadar Hz. Resuluılah (s.a.a)’m ve Ebubekir’in döneminde bir avuç

1 – Buhari, c.5 s.158

334 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

hurma ve un karşılığında mut’a yapıyorduk.”(1)

Anlaşılan sahabelerden bazısı da Ömer’in görüşünde idiler. Bu garipsenecek bir şey değildir. Çünkü “Perşembe günü faciası” olayında naklettiğimiz gibi sahabelerden bir kısmı Ömer’in Hz. Resulullah’a “sayıklıyor; bize Allah’m kitab’ı yeterlidir’ derken de onun görüşünü paylaşıyorlardı O halde Hz. Resulullah’a hakaret sayılan bu gibi hassas meselede Ömer’i destekledikierine göre mezkur içıihatlarda neden onu desteklemesinler ki? Şimdi o sahabelerden birisini dinleyetim ki şöyle diyor.

“Ben Cabir ibn-i Abdullah’ın yanında idim, birisi gelip ona İbn-i Abbas ve İbn-i Zubeyr’in iki mut’a (Hacc mut’ası ve kadınların mut’ası) konusunda ihtilafa düştüklerini söyledi. Cabir, “Biz onları Resulullah’la birlikte uyguladık; fakat Ömer onları yasakladı, biz de artık tekrarlamadık” dedi. Bu yüzden ben şahsen bazı sahabelerin Ömer’in haraketini sağlamlaştırmak ve ona yönelen muhtemel itirazları defetmek için mut’anın yasaklanmasını ve nehyedilmesini Hz. Resulullah’a isnad ettiğine inanıyorum. Yoksa Hz. Resulullah’m Kur’an’ın helal kıldığı bir şeyi haram kılması düşünülemez. Çünkü biz İslam hükümleri içerisinde Allah’ın helal kılıp, Resulullah’m tahrim ettiği hiç bir hükme rastlamıyoruz. Hatta Hz. Resulullah’m bunu nehyettiğini bile farzetsek o zaman Hz. Resulullah’a en yakın kimse olup herkesten daha çok dini hükümleri bilen

————————
ı1- Sahih-i Mislim, c.4, s.131

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞİ…./ 335

Hz. Ali bunun aksini söylemezdi. Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor.(1)

“Mut’a Allah’ın kollarına verdiği bir rahmetiir. Eğer Ömer onu yasaklamasaydı şaki (sapık) kimseden gayrisi zina yapmazdı” (1)

Ayrıca Ömer’in kendisi de nehyi Hz, Resulunah’a isnad etmemiş ve aksine şu meşhur sözünde açıkça:

“İki mut’a Resulullah’m döneminde helal idi, ben bu iki mut’ayı nehyediyorum ve onları yapanları cezalandıracağım. Bu iki mut’a, hacc mut’asıyla, kadınlann mut’asıdır.”(2)

Ahmed ibn-i Hanbel’in Müsned’i de bu konuda Ehl-i Sünnet’in büyük bir çelişki içerisinde bulunduğunun bazılarının Hz. Resulullah’ın buyruğu na uyarak onu helal kabul ettiğinin ve bazısının da Ömer ibn-i Hattab’a uyarak

———————
ı – Sa’lebi’nin yazdığı “El Kebir” tefsiri ile Taberani’nin yazdığı “El Kebir’ adlı tefsiri, muı’a ayetinin tefsirinde.
2 – Fahr-i Razi’nin yazdığı “El Kebir’ tefsiri, “Onlardan (kadınlardan) mut’a yaptığınız….” ayetin tefsirinde.

336 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

onu haram kıldığının en büyük delilidir. Ahmed ibn-i Hanbel’in tahriç ettiği bir hadiste de şöyle yer almıştır.

“İbn-i Abbas, “Hz. Resulullah mut’a’ yaptı” dediğinde Urve ibn-i Zübeyr “Ebubekir ve Ömer mut’ayı nehyetmişlerdir” dedi. O zaman İbn-i Abbas “Şu Urve ne söylüyor?’ dedi. Birisi “Ebubekir ve Ömer’in mut’ayı nehyettiğini söylüyor” dedi. O zaman İbn-i Abbas dedi ki: Yakında bu kavmin helak olacağına inanıyorum. Ben “Resulullah dedi” söylüyorum, o “Ebubekir ve Ömer nehyetmiştir” diyor.”(1)

Ehl-i Sünnet, kadınların mut’ası konusunda Ömer’e itaat ederken, Hacc mut’ası (Hacc-ı Temettu) konusunda onun nehyine muhalefet etmişlerdir. Oysa daha önce naklettiğimiz üzere Ömer her iki mut’ayı da aynı şekilde nehyetmiştir. Burada muhim olan nokta Ehl-i Beyt imamlarının muhalefet edip Ömer’in haraketini inkar ederek her iki mut’aOln da kıyamete kadar helal olduğunu belirtmeleridir. Bununla birlikte Ehl-i Sünnet alimlerinden bazıları mut’anın helal oluşu konusunda Ehl-i Beyt’e uyarak, onun helal olduğuna inanmıştır. Onlardan birisi “Ez Zeytuni” üniversitesinin rektörlüğünü yapan Tunus’lu alim Şeyh Tahir ibn-i Aşur (r.a)’dır ki, ünlü tefsirinde “Onlardan istimta yaptığımz (kadınların) tayin edilen mehriyesini onlara verin” ayetini tefsir ederken mut’anın helal olduğuna inanmıştır.(2) Diğer alimlerin de bu alim gibi taassubun etkisi altında kalmayıp
– ——–

1 – Müsned-i Ahmed ibn-i Hanbel, c.1, s.337,
2 – Tahir ibn-i Aşur’un yazdığı “Et Tahrir-u ve’l Tenvir” adlı tefsir, c.3, s.5.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT ETTİĞİ . . / 337

dini hükümleri açıklamak hususunda kınayanların kınamasına itina etmemeleri gerekir.

Bu kısa bahsimizden de anlaşıldığı üzere Ehl-i Sünnet’in muta’nın helal kılınması konusunda Şia’ya itiraz edip kınamasında hiçbir bir delili olmadığı gibi aksine kesin delil ve hüccetler de Şia’nın görüşünü desteklemektedir. Bu konuda her müslümanın Hz. İmam Ali’nin şu sözünü hatırlaması gerekir. “Mut’a Allah’ın kullarına verdiği bir rahmettir.” Gerçekten de hangi rahmet bundan daha önemli olabilir? oysa ki tuğyan ettiğinde, ister erkek olsun, ister kadın, insanı bir hayvan haline getiren azgın şehvetin ateşi bu hükmün tatbiki sayesinde sondürülebilir.

Bilahere, özellikle gençler olmak üzere bütün müslümanlar bilmelidir ki, Allah-u Teala, ister kadın ister erkek bir insanın zinaya düşmesinin cezasını bazı durumlarda kırbaçlanmak ve bazı durumlarda da taşlanarak öldürülmek şeklinde tayin etmiştir. Oysa insanları ve nefsi isteklerini yaratan ve onları islah edecek şeyleri de bilen sadece O’dur. O halde rahmet yolunu açmadan onlara ağır cezaları tayin etmez. Bu yüzden Rahman ve Rahim olan Allah, kullarına rahmederek mut’ayı helal kılmıştır ki, tamamen şaki olan kimseden gayrisi zinaya düşmesin. Nitekim hırsızlık yapan kimsenin de elinin kesilmesini emretmiştir. Fakat diğer yandan Beyt’ul Mal’dan fakir ve muhtaç olanların ihtiyaçlarının giderilmesini emretmiştir ki şaki alanlardan gayrisi hırsızlık yapmasın.
338 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

KUR’AN’IN  TAHRİF  MESELESİ

Kur’an’ın tahrif oluşu görüşü ister Şia ve ister Ehl-i Sünnet hiç bir müslümanın kabul edemeyeceği bir görüştür. Çünkü izzet ve azarnet sahibi olan Allah-u Team’nın kendisi Kur’an’ı koruduğunu belirtmiştir.

“Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız.”
el-Hicr / 9

O halde hiç kimsenin ondan bir harf eksiltip veya ona bir harf eklemesi mümkün değildir. Kur’an Hz. Resuluılah (s.a.a)’in ebedi olan mucizesidir. O Hakim ve Hamid olan Allah’tan inen Kitap’tır; ona ne önünden ve ne de arkasından batıl yaklaşamaz. Bundan başka, İslam tarihi ve müslümanların asırlar boyunca süregelen yaşayış tarzı da Kur’a’nın tahrif olduğunu reddeder. Zira ashabın bir çoğu Kur’an’ı hıfzederek korumakta ve kendi çocuklarına hıfzettirmekte adeta birbirleriyle yarışıyorlardL O halde hiç bir şahıs, grup ve devletin onu tahrif edip değiştirmesi mümkün değildir. Eğer doğudan batıya, güneyden kuzeye bütün İslam ülkelerini gezersek yine bütün yeryüzünde Kur’an’ın aynı olduğunu ve hiç bir artırma veya eksiltmenin söz konusu olmadığını görürüz. Her ne kadar müslümanlar çeşitli grup ve mezheplere bölünmüşlerse de Kur’an-ı Kerim onların hepsini bir araya toplayan sağlam bir esasdır. Kur’an-ı Kerim hususunda İslam ümmeti arasında herhangi

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞİ. . . /  339

bir ihtilaf yoktur; ihtilaflar ancak Kur’an’ın tefsiri ve manası üzerindedir.

Şia’nın Kur’an’ın tahrif edildiğine inandığını söylemek asılsız bir suçlamadan ibarettir. Şia itikatları arasında böyle bir şey yoktur. Şia’nın Kur’an-ı Kerim’le ilgili inançlarını okuduğumuzda Kur’an-ı Kerim’in her türlü tahriften uzak olduğuna dair, Şia ulemasının takriben icma etmiş olduklarını görürüz. Akaid’ul İmamiyye kitabının yazarı şeyh Muzaffer, bu konuda şöyle diyor.

“Biz Kur’an-ı Kerim’in Allah-u Teabrnın Hz. Resuluılah (s.a.a)’in diline indirdiği vahyi olduğuna, onda her şeyin açıklamasının bulunduğuna inanıyoruz. O belagat, fesahat ve içerdiği yüce marifet ve hakikatleriyle Resuluılah (s.a.a)’in bütün insanları aciz bırakan ebedi mucizesidir. Onda değiştirme ve tahrif sözkonusu edilemez. Bu gün elimizde bulunup tilavet ettiğimiz Kur’an Resuluılah (s.a.a)’e inen Kur’an’ın bizzat kendisidir.Bunun aksini iddia eden kimse aklını yitirmiştir veya hile ve oyun peşinde olan bir .
kimsedir. Çünkü bu iddia, hakikat ve hidayetten uzaktır. Kur’an, ne önünden ve ne de arkasından batılın sızma imkanının olmadığı Allah’ın Kitab’ıdır.”

Ayrıca Şia’ların yaşadığı bütün bölgeler de herkesçe bilinrnekte ve fıkhi hükümleri de gözler önünde bulunmaktadır. Eğer onların bu elimizde olan Kur’an’dan gayri Kur’an’ları olsaydı, bundan halkın haberi olurdu. Hiç unutmam, ben ilk olarak Şia bölgelerini ziyaret ettiğimde bu gibi söylentilerin etkisinde kaldığımdan dolayı bu hayali

340 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

Kur’an’ı bulmak amacıyla nerede büyük bir cildi kitap görsem alıp bakıyordum.

Fakat bu hayal çok geçmeden eriyip gitti ve bunun halkı Şia’dan nefret ettirmek için yapılan bir ~iftiradan başka bir şeyolmadığını anladım. Fakat yine de Şia’yı suçlama vesilesi olarak 1320 yılında vefat eden Muhammed Tak i Nuri’nin yazdığı, ve Kur’an’da tahrifin olduğunu iddia eden “Fasl’ul Hitab Fi İsbat-i Tahrif-i Kitab-i Rabb’iI Erbab” kitabı söz konusu ediliyor. Çünkü mezkur şahıs şii’ dir. Bir takım insanlar ise bu kitabın sorumluluğunu Şia’nın boynuna yüklemek istiyorlar. Oysa bu insafa aykırıdır. Çünkü hak ve batıl, doğru ve ya!1lışın birlikte yer aldığı nice kitaplar yazılmıştır ki, sadece yazarının kendi şahsi görüşünü açıklamaktadır. Bu gibi kitaplar yalnızca Şia arasında değiı bütün İslami fırkaların arasında bulunmaktadır.’ Acaba Mısır kültür bakanı ve Arap edebiyatı müdürü doktor Taha Hüseyin’in yazdığı” Kur’an ve cahiliyet şiiri” adlı kitabının sorumluluğunu Ehl-i Sünnet’in boynuna atabilir miyiz? Veya Ehl-i Sünnet’in nezdinde sahih. olan Sahih-i Buhari’nin veya Sahih-i Müslim ve diğerlerinin naklettikleri, Kur’an’da tahrifin olduğuna dair olan hadisJ~rin Ehl-i Sünnet’in inancı olduğunu söylemek mümkün müdür? (1)

Fakat yine de biz kötülüğe iyilikle karşılık vererek bu gibi suçlamalardan es geçiyoruz. Gerçekten de bu konuda El
—————

1 – Halbuki “Fasl’ul Hitab” kitabı şia’nuı nezdinde herhangi bir değer taşımıyor. Oysa Kur’an’ın eksiltilip arttırılması EhI-i Sünnet’in sahih kabul ettiği Sahih-i Buhari, Müslim ve Müsned-i Ahmet’de yeralmıştır.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT ETTİĞİ ………/ 341

Ezher Üniversitesinde İslami fıkıh bölümünün müdürü Üstad Muhammed el Medini ne de güzel konuşmuştuı:

“Şia’nın Kur’an’ın eksiltildiğine inandığı görüşüne gelince, başa böyle bir şey yoktur. Bu iddia bizim kitaplarda bir nakilolarak geçtiği gibi onların da kitaplarında nakledilmiştir. Her iki fırkanın da muhakkik alimleri bu rivayetleri zayıf bitip baul olduklarını açıklamıştırlar. Buna göre, ne Ehl-i Sünnet’in ve ne İmamiyye Şia’sının ve ne de Zeydiye’nin arasında Kur’an’ın tahrif olduğu inancı yoktur. Bizim nakletmesinden vazgeçtiğimiz bu hadislerden bazı örnekler görmek isteyen kimse Suyuti’nin yazdığı “EI İtkan Fi Ulum’il Kur’an” gibi kitapıara başvurması yeterlidir. Mısır’lı birisi 1498 miladi yılında bu gibi uydurma ve reddedilen yalan hadisleri Ehl-i Sünnet kaynaklarından toplayarak “EI Furkan” adlı bir kitap yazıp yayınlayınca El Ezher Üniversitesi onda olan fesat yönlerini ilmi delillerle açıklayarak devletten o kitabın toplaulmasını istedi. Devlet de bunu kabul ederek mezkur kitabı toplattL Kitabın yazarı meseleyi bazı makamlara şikayet etmesine rağmen bir netice alamadı. Acaba burada, filanın yazdığı bir kitap veya naklettiği bir hadisten dolayı Ehl-i Sünnet’in Kur’an’ın kutsallığını inkar ettiğini veya onun tahrif edildiğine inandıkları söylenebilir mi? Şia için de aynı şey sözkonusudur. Yani onlarda da bizde olduğu gibi Kur’an’ın tahrif edildiğine dair bazı rivayetler naklediimiştir. Bu konuda altıncı asırda yaşayan büyuk Şia alimlerinden birisi olan Aııame Ebulfazl ibn-i Hasan et Taberisi’nin yazdığı

342 i DOĞRULARLA BİRLİKTE

“Mecmau’l Beyan Fi, Olum’il Kur’an” adlı tefsirinde şöyle diyor.

“Kur’an’da artırma iddiasına gelince, bunun batıl bir iddia olduğunda, İslam ümmeti icma etmiştir. EksiItme konusuna gelince, gerçi bunu bizim ashaptan bazısı ve Ehl-i Sünnet’ten de bilgisiz bir grup nakletmişlerse de, mezhebimizin doğru görüşü Kur’an’da eksiitmenin olmadığıdır. Bu görüşü Şia’mn 4. asır ulemasından olan Seyyit Murtaza’da (r.a) teyit edip “Tarablisiyyat Sorularının Cevabı” adlı kitabında bu konuda yeterince açıklamada bulunmuştur. Seyyit Murtaza (r.a) bir çok yerde Kur’an-ı Kerim’in sihhati hususundaki bilgimizin aynen şehirlere, tarihte vuku bulan büyük olaylara, ünlü kitap ve Arap şiirlerine olan bilgimiz gibi olduğunu söylemektedir. Yani doğruluğunda hiçbir şüphe sözkonusu değildir:’ Özellikle de, Kur’an’ın muhafaza edilip okunması hususundaki ilgi ve teveccüh bu zikrettiğimiz şeylerin korunmasına olan ilgiyle kıyas edilmeyecek kadar fazladır. Çünkü Kur’an Peygamber’imizin mucizesi ve dini ilim ve hükümleri n kaynağını teşkil etmektedir. İslam bilginleri onun hıfz ve korunmasına son derece ehemmiyet göstermişlerdir. Hatta i’rab, kıra’at, harf ve ayetler hususundaki görüşlerin hepsini kaydetmişlerdir. Buna göre bütün bu gerçek ilgi neticesindeki korumadan sonra kim onda herhangi bir değiştirme veya eksiltilmenin olduğunu iddia edebilir.” (1)

———————
ı – El-Ezher Üniversitesinin İslami fılah müdürü Üstad Muhammed el-Medini”nin “Risalet’ul İslam dergisinin 11. yılın 4. sayısının 382 ve 383. sayfasında yeralan makalesi.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT EITİĞİ. . . i 343

Aziz okuyucular için Kur’an’ın eksiltilip artırılmasına dair suçlamanın Şia’ya nisbetle Ehl-i Sünnet’e daha yakın olduğunu açıklığa kavuşması için bu konuda Ehl-i Sünnet kaynaklarında yeralan rivayetlerden bir kaçına işaret ediyorum: Zaten bu konu beni, bütün inançlarımı incelerneğe iten sebeplerden biri idi. Çünkü ben Şia’ya itiraz edip tenkit etmeğe çalıştığım bu gibi suçlamalarda onlar kendilerinin bundan beri olduğunu ve mezkur itiraz ve tenkitin benim hakkımda daha çok geçerli olduğunu söylüyorlardı.

Ehl-i Sünnet ulemasından olan Taberani ve Beyhaki’nin tahriç ettikleri bir rivayette şöyle kaydedilmiştir. “Kur’an’ın iki suresi daha vardı ki Onlardan biri şöyle idi:

“Bismillahirrahmanirrahim.
Gerçekten biz senden yardım diliyoruz. Sana istiğfar ediyoruz. Bütün hayırlarda seni hamdediyoruz. Seni inkar etmiyoruz. Sana isyan eden kimseden kopup ayrılıyoruz.”

İkinci sure ise şöyledir. “Bismillahrrahmanirrahim.

Ey Allahımız, yalmzca sana ibadet ediyoruz. Sana namaz kıllyoruz. Sana secde ediyoruz. Sana ulaşmak için çaba harcıyor, sana itaat ediyor, Senin rahmetine ümit ediyor, senin hakiki azabmdan korkuyoruz. Gerçekten de senin azabm kafirlere erişecektir.”

Bu iki sureyi Rağib “El Muhazarat” adlı kitabında “İki kunut suresi” adını vermiştir. Ömer ibn-i Hattab kunutta bu

344 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

iki süreyi okurdu. Bu süreler Ibn-i Abbas ve Zeyd ibn-i Sabit’in mushaflarında mevcut idi.”(1)

Ahmed ibn-i Hanbel’in Übeyy ibn-i Ka’b’dan naklettiği bir hadis de şöyledir.

“Übeyy ibn-i Ka’b, “Siz Ahzap süresini ne kadar okuyorsunuz?” diye sordu. (Sorulan kişi) yetmiş civarında “diye cevap verdi. Übeyy ibn-i Ka’b dedi ki: “Ben onu Resuluılah (s.a.a) ile birlikte Bakara süresi kadar veya daha fazla okurdum. Recm ayeti de onda var idi.”(2)

Görüldüğü gibi Suyuti’nin El İktan ve Durr’ul Mensur kitaplarında yeralıp Taberani ve Beyhaki’nin naklettiği kunut süreleri diye adlandırılan mezkur iki süre Kur’an-ı Kerim’de mevcut değildir. Bu ise şimdi elimizde bulunan Kur’an-ı Kerim’den İbn-i Abbas ile Zeyd ibn-i Sabit’in mushaflarında yer alan mezkur sürenin eksiltildiği anlamına geldiği gibi elimizdeki Mushaf’tan gayri mushafların olduğunu da gösteriyor. Mezkur iki süreyi sünniler bazı namazıarın kunutunda okuyoriar. Şahsen ben de bunları hıfzetmiştim bazı namazıarda kunutda okuyordum. Ama Ahmed’in naklettiği ikinci hadise gelince Ahzap süresinin dörtte üçünün eksiltildiğini söylemektedir. Çünkü Bakara süresi 286 ayettir, oysa Ahzap süresi 73 ayettir ve eğer Kur’an’ı hizibiere bölersek Bakara süresinin beşden fazla hizbe bölündüğünü görüyoruz, oysa Ahzap süresi sadece bir hizip sayılıyor. Öte taraftan da Übeyy ibn-i Ka’b’ın “Ahzap

————————
ı – Suyuti’nin yazdığı “El-İtkan” ve “Ed-Durr’ul Mensur,”
2 – Müsned-, Ahmed ibn-i Hanbel. c.5. s.132

…..

EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT ETTİĞİ. . . / 345

süresini Hz. Resulullah ile birlikte Bakara süresi kadar veya daha fazla okuyordum “dediğini görüyoruz. Onun ise Hz. Resulullah’ın (s.a.a) zamanında Kur’an’ı hifzeden hafızların en meşhurlarından birisi olduğu ve Ömer’in onu halka teravih namazını kıldırmak için seçtiğie 1) dikkate alınırsa, bu sözü şüphe ve hayret uyandırmaktadır.

Yine Ahmed ibn-i Hanbel’in Müsnedi’nde Übeyy ibn-i Ka’b’dan(2) naklettiği ayrı bir rivayette de şöyle yeralmıştır.

“Resuluılah (s.a.a) buyurdu ki: “Allah-u Teala senin için Kur’an okumamı emretmiştir.” Daha sonrada şöyle okudu:

(Ehl-i Kitap’tan kafir olanlar…) ve bu sürenin içerisinde şunları söyledi: “Eğer insanoğlu bir ova dolusu mal ister ve ona verilirse, ikincisini de ister ve eğer kendisine ikincisini de verilirse üçüncüsünü de ister. İnsan oğlunun karnını topraktan başka bir şey doyurmaz. Allah tövbe edip, dönenlerin tövbesini kabul eder. Allah’ın nezdinde sağlam ve doğru din hanif (İslam) dinidir, müşriklik, Yahudilik ve Hristıyanlık değiL Her kim hayırlı bir amel yaparsa o mükafatsız bırakılınaz.”

Yine Hafız İbn-i Asakir Tarih’inde Übeyy ibn-i Ka’b ile ilgili bölümde şöyle yazıyor. “Ebu Derda, Şam halkından oluşan bir grupla birlikte

—————————————

ı – Sahih-i Buhari. c.2, s252,
2 – Musned-i Ahmed. c.5, s.131

346 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

Medine’ye giderek Ömer’in huzurunda şu ayeti okudular: “Kafirler kalplerinden cahiliyyet taassubunu yerleştirdiklerinde, siz de eğer onlar gibi taassuba kapılsanız Mescid’ul Haram fesada düçar olur” O zaman Ömer “Size bu ayeti kim böyle okudu?” dedi. Onlar “Übeyy ibn-i Ka’b” diye cevap verdiler. Ömer onu çağırttı ve onlara “O ayet i okuyunuz” dedi. Onlar da yine “Eğer siz de onlar gibi taassuba kapılsanız Mescid’ul Haram fesada düçar olur” şeklinde okudular. O zaman Übeyy ibn-i Ka’b Ömer’e “Evet ben onlara böyle okumuşum” dedi. Bunun üzerine Ömer Zeyd ibn-i Sâbit’e “sen oku” dedi. Zeyd aynen halkın okuduğu gibi okudu. (yani onların okuduğunun Kur’an’da olmadığını açıkladı.) O zaman Ömer “Allah’ım, ben bu kıraattan (zeyd’in kıraatından) gayrisini tanımıyorum” dedi. Übeyy ibn-i Ka’b ise şöyle cevap verdi: “Andolsun Allah’a ki ey Ömer, sen biliyorsun ki, ben Resulullah’ın huzurunda bulunuyordum, fakat onlar bulunmazlardı. Ben Resulullah’ı görürken onlar görmezlerdi. Andolsun Allah’a, eğer sen istersen ben kendi evime saklanırım ve ölünceye kadar bunu kimseye söylemez ve kimseye de böyle okutmam.” O zaman Ömer “Allah’ım, bizi affet. Bildiğin gibi Allah sana ilim vermiştir. O halde bildiğini halka da öğret” dedi.”

Yine şöyle “Bir gün Ömer, bir gencin “Peygamber mu’minlere, onların kendi nefislerinden daha evladır. Hanımları ise onların anneleridir. O da onların babasıdır” şeklinde okuduğunu görünce ona itiraz etti. Mezkur genç “Übeyy ibn-i Ka’b’ın Mushafında böyle yazılmıştır” dedi.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT ETTİĞİ. . . / 347

Ömer gidip Ubeyy ibn-i Ka’b’dan konuyu sordu. Übeyy ibn-i Ka’b ona “Ben Kur’anla meşgul olurken sen çarşılarda alış-verişle meşgul oluyordun.” cevabını verdi” (1) Bunun benzerini İbn-i Esir “Camiu’l Usul” adlı kitabında, Ebu Davud Sünen’inde ve Hakim Müstedrek’in de nakletmiştir.

Aziz okuyucu, görüldüğü üzere bu gibi rivayetler Ehl-i Sünnet’in kitaplarını doldurduğu halde ondan gaflet edip, Şia’ya itirazda bulunuyorlar. Oysa Şia kitaplanndaki benzeri rivayetler bu rivayetlerin onda biri kadar bile değildir. Bazı inatçı kimseler bu rivayetleri reddederken onların senetlerinin zayıf olduğunu ileri surerek Ahmed ibn-i Hanbel’e bu gibi hurafi ve zayıf hadisleri tahriç ettiğinden dolayı itirazda bulunup, Ahmed’in Müsned’i ile Ebu Davud’un Sünen’inin Ehl-i Sünnet’in nezdinde Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim gibi değer taşımadığını söyleyebilir. Fakat bu gibi rivayetler Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de de mevcuttur. Buhari Sahih’inde(2) Ammar(r.) ve Hüzeyfe’nin (r.) menakıbi bölümünde naklettiği bir hadiste Alkame şöyle diyor.

“Şam şehrine gelmiştim. İki rek’at namaz kıldıktan sonra “Allah’ım, benim için salih bir arkadaş karar kı!.” diye dua ettim. Daha sonra toplu halde bulunan bir grubun nezdine gelip oturdum. Bu arada ihtiyar bir adam gelip benim yanımda oturdu. “Bu şahıs kimdir?” diye sorduğumda, Ebu Derdâ! olduğunu söylediler. Ben ona “Allah’tan bana salih bir

—————————–

1 – İbn-i Asâkir’in yazdığı Tarih-i Dimeşk. c2, s228.
2 – Sahih-i Buhari, c.4, s.215.

348 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

arkadaş göndermesini istemiştim, Allah seni gönderdi” dedim. O benim nereden olduğumu sordu, ben Kufe halkından olduğumu söyledim. O, “Resulullah’ın ibrik, yastık ve nalinlerinin sahibi olan aranızda değil midir? Allah’ın Peygamberinin diliyle şeytandan koruduğu kimse aranızda değil midir? Peygamberin hiç kimsenin bilmediği sırlarının arkadaşı aranızda değil midir? dedi. Daha sonra

süresini Abdullah nasıl okuyor’!’ dedi. Ben

diye okudum. O “Andolsun Allah’a ki, Hz. Resuluılah da kendi ağzıyla bana böylece okumuştur” dedi.
Ayrı bir rivayette de daha sonra şunun nakledildiğini yazıyor: “Bunlar durmadan bana israr ediyorlardı. Hatta nerdeyse beni Hz. Resulullah’ın kendisinden duyduğum şeyden ahkoyacaklardı.”(1)
Ayrı bir rivayette de şöyle yazıyor.

Resuluılah bunu kendisi bana böyle okudu; fakat bunlar durmadan bana israr ediyorlardı. Hatta nerdeyse beni geri

——————————-
ı – Sahih-i Buhari, c4, s216.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT ETTİĞİ. . . / 349

çevireceklerdi.”(1)

Bu rivayetler, bu gün elimizde bulunan Kur’an’daki  ayetinden önce  kelimelerinin artırılmış olduğunu ifade etmektedirler.

Yine Buhari Sahih’inde kendi senediyle İbn-i Abbas’tan naklettiği bir rivayette şöyle yer almıştır. Ömer ibn-i Hattab şöyle diyordu:

“Allah hakk olarak Muhammed’i (s.a.a) Peygamber olarak göndermiş ve O’na kitap indirmiştir. İndirdiği ayetler arasında recm ayeti de vardı. Biz onu okuduk anlayıp hıfzettik ve bu ayete dayanarak Resuluılah da recmi uyguladı. Biz de ondan sonra recmettik. Fakat ben uzun bir zaman geçtikten sonra halkın “Biz recm ayetini Allah’ın Kitab’ında görmüyoruz” diyerek, Allah’ın indirdiği bir farizeyi terkedip dalalete düşmesinden korkuyoruz. Oysa recm, Allah’ın Kitab’ında beyyine veya itiraf ile zina ettiği sabit olan evli kadın veya erkek için farz kıldığı bir hükümdür. Bir de biz Allah’ın kitabında şu ayet i de okuyorduk: “Babalarınızı bırakmayın (başka bir baba edinmeyin), zira babanızdan dönmeniz sizin için küfür sayllmaktadır.”(2)

Yine Müslim Sahih’inde “İnsan oğlunun eğer iki ovası bile olsa üçüncü bir ovayı ister” bölümünde naklettiği bir rivayette şöyle yer almıştır.

———————–
ı – Sahih-i Buhari, c.4, s218, “Menakib-u Abdullah ibn-i Mes’ud’.
2 – Sahih-i Buhari, c.8, s.26, “Evli kadının zina yaptığı takdirde recmedilnıesi gerektiği” bölüm

350 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

“Ebu Musa Es’ari Basra Karilerini davet etti. Onun yanında üç yüz Kur’an karisi toplandı. Ebu Musa onlara hitab ederek şunları dedi:

“Siz Basra halkının önde gelenleri ve karilerisiniz. Kur’an’ı tilavet edin, fakat dünya hayatı size çok gelmesin ki sizden öncekilerin kalbi katılaştığı gibi sizin de kalbiniz katılaşır. Biz önceleri uzunluk ve şiddet bakımından Beraet süresini, benzettiğimiz bir süreye okuyorduk, fakat ben ondan bir miktarını hatırlıyorum ki, şöyledir. “Eğer insan oğlunun iki ova dolusu malı olsa bile üçüncü bir ovayı da ister, İnsan oğlunun karnını tapraktan başka birşey doyurmaz” Ve yine Müsebbihat süre elimizdeki benzettiğimiz bir süreyi de okuyorduk ki şu anda unutmuş durumdayım. Ama ondan şunu hatırlıyorum: “Ey iman edenler, neden yapmadığınız şeyleri söylüyorsun uz ki aleyhinize şehadet edilir ve kıyamet günü ondan dolayı sorguya çekilirsiniz”(1)

Ebu Musa Eş’ari’nin biri 129 ayet olan Beraet süresine, diğerini ise yaklaşık 20 ayetten oluşan Müsebbihat surelerine benzettiği bu iki sure elimizdeki Kur’an-ı Kerim’de mevcut değildir. Evet bunları şaşkınlıkla okumaktan başka insanın elinden ne gelir sizce?

Ehl-i Sunnet’in kitap, Müsned ve Sihah’ları Kur’an-ı Kerim’in azaltılıp çoğaltıldığını gösteren bu gibi rivayetlerle dolu olduğuna göre bu iddianın batıl olduğu hususunda icma

————————–

1 – Sahih-i M üslim, c.3, s.1O0. .. insanın iki kova dolusu malı olsa üçüncüsünü ister’ bölümü.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT ETTİĞİ ……. / 351

eden Şia’ya neden bu kadar suçlama ve saldırıda bulunmaktadırlar? Şia içerisinde Kur’an’ın tahrif oluşunu iddia eden “Fasl’ul Hitab fi Isbat-I Tarif-i Kitab-i Rabb’il Erbab” kitabının yazarı 1320 hicri yılında vefat etmiştir ve O bu kitabı takriben bundan yüz yıl önce yazmıştır. Oysa El Ezher Üniversitesi’nde İslami fıkıh müdürü olan Şeyh Muhammed el Medini’nin söylediği gibi Ehl-i Sünnet’ten olan “EI Furkan” kitabının yazarı ondan dört yüz yıla yakın bir sure önce bu iddiayı öne sürmüştür.(l) Muhim olan şudur ki, hem Ehl-i Sünnet’in ve hem de Şia’nın muhakkik ve araştırmacı alimleri bu gibi rivayetlerin batıl ve nadir olduğunu açıklayarak elimizde bulunan şu Kur’an’ın Hz. Muhammed’e (s.a.a) inen Kur’an’ın aynısı olduğunu ve onda hiç bir artırma, eksiitme ve tahrifin söz konusu olmadığını isbatlamışlardır. O halde Ehl-i Sünnet Şia’ya, Şia nezdinde itibarı olmayan bazı rivayetlerden dolayı nasıl itiraz edebilirler? Oysa kendi Sihah’lan bu gibi rivayetlerin zahiren sahih olduğunu bile isbatlıyor.
Biz bu gibi hadislere büyük bir acı ve üzüntüyle işaret etmek zorunda kaldık. Eğer arkalarında bilinen komploların yeraldığı, özellikle de İran İslam İnkılabı’nın başarı ya ulaşmasından sonra yoğunlaşan Şia;ya karşı suçlama ve tekfir meselesi ortada olmasaydı ve bütün bunlar bazı Sünnet-i Nebeviye’ye uyduklarını iddia edenler vasıtasıyla gerçekleşmeseydi, biz bu gün Ehl-i Sünnet kaynaklarında mevcut olan bu gibi hadisleri bir kenara bırakıp, onları

——————–
1 – Risalet’ul İslam Dergisi, 11. yıl, 4. sayı, s. 382 ve 383.

352 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

nakletmez ve görmezlikten gelirdik. Ben, hangi fırkadan olursa olsun bütün müslüman kardeşlerime hitabederek diyorum ki: Kardeşleriniz hususunda Allah’tan korkon. “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın, bölünmeyin. Hatırlayın Allah’ın size olan nimetini ki, birbirinize düşmandınız o sizin kalplerinizin arasını yaklaştırdı ve siz onun nimeti sayesinde birbirinizle kardeş oldunuz”
EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT ETTİĞİ. . . / 353

İKİ NAMAZI BİRLİKTE KILMAK KONUSU

Şia’ya dil uzatma vesilesi yapılan konulardan birisi de Şia’nın öğle namazı ile ikindi namazını ve akşam namazıyla yatsı namazını birlikte kılmaları hususudur. Ehl-i Sünnet bu konuda Şia’yı tenkit ederek kendilerinin bunun aksine, namazı koruyup hifzedenlerden olduklarını belirtiyorlar. Zira Allah-u Tcilıi Kur’an-ı Kerim’de buyuruyor ki:

“Gerçekten de namaz mu’minlere vakitli olarak yazılan bir farizedir.”
Nisâ / 103

Bir grubun leh veya aleyhinde herhangi bir hüküm vermeden önce konuyu tüm yönleriyle inceleyerek her iki grubun da konu hakkındaki sözlerini dinlememiz gerekir.

Ehl-i Sünnet “cemi takdim” diye anılan öğle namazıyla ikindi namazını Arefe’de, “cem’i ta’hir” diye adlandırılan yatsı namazıyla akşam namazını Müzdelefe’de birlikte kılmanın caiz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Hatta bu hususta, ister Şia ister Sünni bütün islami fırkaları, istisnasız olarak ittifak etmişlerdir. Şia’yla Ehl-i Sünnet arasındaki ihtilaf seferi olmaksızın yılın bütün günlerinde öğle namazıyla ikindi namazını ve akşam namazıyla yatsı namazını birlikte kılmanın caiz olup olmadığı hususundadır. Fakat Hanefi’ler hatta seferde bile bu namazıarın birlikte kılınmasının caiz olmadığını söyleyerek özellikle de seferde
354 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

cem etmenin caiz olduğunu bildiren açık naslar olmasına rağmen, ister Ehl-i Sünnet ve ister Şia tüm İslam ümmetinin icmasına muhalefet etmişlerdir. Maliki, Şafii ve Hanbeli1ere gelince mezkur farizelerin seferde birlikte kılınabileceğinin caiz olduğunu söyleyip, korku, hastalık, yağmur ve toprak fırtınası gibi olaylardan dolayı da birlikte kılınmalarının caiz olup olmadığında ihtilaf etmişlerdir.

İmamiyye Şia’sı Ehl-i Beyt imamlarından bu hususta gelen rivayetıere iktida ederek sefer, hastalık, yağmur ve korku gibi bir özür sözkonusu olmaksızın da mezkur namazıarın birlikte kılınmasının caiz olduğuna inanıyorlar. Bu konuda Şia’yla (Şia ulemasıyla) tartışınca bizzat kendimizin şüphe ve soruya muhatab olduğumuzun farkında olmamız gerekir. Zira Ehl-i Sünnet’in Şia’ya karşı getirdiği her delile cevab vererek bizzat kendileri reddederler. Zira onlar Ehl-i Beyt imamlarından ta’lim görmüş ve Ehl-i Beyt imamları onlara müşkül olan birçok konuyu açıklamışlardır. Onlar da Kur’an ve Sünnete vakıf olan Ehl-i Beyt imamlarına iktida etmekle iftihar ediyorlar.

İlk defa Şehid Muhammed Bakır es-Sadr arkasında öğle ve ikindi namazını bir arada kıldığımı hiç unutmam. Ben Necef şehrinde iken öğle namazıyla ikindi namazını ayrı-ayrı kılıyordum. Fakat o mutlu günde şehid Muhammed Bakır es-Sadr ile birlikte onun evinden çıkıp mukallitlerine imambk ettiği camiye gittik. Onlar bana saygı göstererek Muhammed Bakır es-Sadr’ın arkasında benim için bir yer ayırdılar. Öğle namazını kılıp ikindi namazına

EBL-İ SÜNNET’İN TENKIT ETTİĞİ. . . / 355

başlamak istenirken fikrimden ayrılmak geçti; fakat ben iki sebepten dolayı kalkıp gitmedim. Evvela merhum Sadr’ın azameti beni aldı ve namazı öyle bir huşu içinde kıldık ki namazı biraz daha uzatmasını arzuluyordum. Ikinci olarak da benim ona en yakın bir yerde olmam nedeniyle, adeta bir gücün beni ona doğru çekip ayrılmama engelolduğunu hissediyordum. İkindi farizesini tamamladıktan sonra halkın onun etrafını sarıp sorularını sorduklarında ben de onun arkasında bulunuyordum. Bazı yavaş sorulan sorular hariç sorulan soru ve cevapları ben de duyuyordum. Daha sonra beni yemek için evine götürdü. İşte o vakit ben kendirnin bir şeref misafiri olduğumu hissettim. Ben bu fırsatı ganimet sayarak iki namazı bir arada kılmak konusunu sorarak şöyle dedim: “Efendim, acaba zaruret halinde insan iki farizeyi bir arada kılabilir mi?” O cevap olarak şöyle dedi: “Hatta hiç bir zaruret söz konusu olmaksızın bütün hallerde iki farizeyide bir arada kılabilir” dedi. Ben “Bu hususta deliliniz nedir?” diye sordum. O “Hz. Resulullah (s.a.a) sefer, korku, yağmur ve herhangi bir zaruret olmaksızın Medine’de iki farizeyi bir arada kılmıştır. Bunu ise sadece bizlere bir kolaylık sağlamak için yapmıştır. Hamd olsun Allah’a, bu konu Ehl-i Beyt imamları aracılığıyla bizim nezdimizde sabittir. Sizin nezdinizde de sabittir” dedi. Ben ,bu cevabı çok garipsedim. Bu bizim nezdimizde nasıl sabit olabilir? Oysa ben şimdiye kadar böyle bir şey duymamış ve Ehl-i Sünnet’ten bir şahsın bile bununla amel ettiğini görmemiştim. Aksine onlar ikindi ve yatsı namazlarının

356 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

ezandan bir dakika bile önce kılındığı takdirde batil olduğunu söylüyorlarr, nerde kaldı ki ikindi namazının ikindi ezamndan saatlerce önce, yani öğle namazıyla bir arada kılınsın veya akşam namazıyla birlikte yatsı namazı kılınmasına izin vermiş olsunlar? Şehit Muhammed Bakır es-Sadr, benim şaşkınlık ve garipsememin farkına vararak orada bulunanlardan birisine fısıldayarak bir şeyler söyledi. O kalkıp hemen iki tane kitap getirdi. Ben onların Sahih-i Buhari ile Sahih-i Müslim olduğunu anladım. Seyyit Muhammed Bakır es-Sadr ondan iki farizenin birarada kılınmasryıla ilgili olan hadisleri bana göstermesini istedi. Ve ben bizzat kendim Sahih-i Buhari’de Hz. Resulul!ah’ın (s.a.a) öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazıarım birlikte kıldıklarına dair hadisleri okudum. Hatta Sahih-i Müslim’de herhangi bir korku, yağmur ve sefer sözkonusu olmaksızın hazer halinde (seferde olmaksızın) iki namazın bir arada kılınmasıyla Resulul!ah’ın (s.a.a) öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazıarını birlikte kıldıklarına dair hadisleri okudum. Hatta Sahih-i Müslim’de herhangi bir korku, yağmur ve sefer sözkonusu olmaksızın hazer halinde (seferde olmaksızın) iki namazın bir arada kılınmasıyla ilgili mustakil bir babın olduğunu gördüm. Fakat her ne kadar kalbi me onların ellerinde bulunan Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’in belki de tahrif edilmiş olabilir diye bir şüphe geldiyse de şaşkınlığımı gizleyemedim. Ama mezkur kitaplara Tunus’ta da başvurmayı kararlaştırdım. Şehit Seyyit Muhammed Bakır es-Sadr, bu delillerden sonra, ne görüşte

EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT ETTİĞİ. . . / 357

olduğumu sordu. Ben “Siz hak üzeresiniz; sizin sözünüz doğrudur, fakat ayrı bir soru sormak istiyorum” dedim.

O ‘Buyur” dedi.

Ben: “Bizim nezdimizde bir çok şahıs geceleyin seferden
döndükten sonra öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazıarım hep birlikte kaza olarak kılıyorlar. Acaba bu caiz midir?” diye sordum.

O ‘Bu caiz değildir” dedi.

Ben dedim ki: “Biraz önce Hz. Resulullah’ın hem namazıarı ayrı – ayrı olarak kıldığını ve hem de birlikte kıldığını söylediniz Böylece Resulullah bizlere Allah’ın razı olduğu namaz vakitlerini bildirmek istemiştir.”

O şöyle cevap verdi: “Öğle namazıyla ikindi namazıarının müşterek bir vakitleri vardır; o ise öğleden başlayarak güneşin batışına kadar devam eder. Akşam namazıyla yatsı namazının da müşterek vakitleri vardır; o ise güneşin batışından (biraz sonra) başlayarak gecenin yarısına kadar sürer. Sabah namazının ise kendine has bir vakti vardır, o da fecr-i sadıktan güneş doğuncaya kadardır. Bu vakitlerden dışarı çıkan kimse

“Namaz mu’minlere vakitli olarak farz kılınmıştır”
Nisâ / 103

ayetine muhalefet etmiş olur. Örneğin sabah namazını fecr vaktinden önce veya güneş çıktıktan sonra kılamıyacağımız gibi, öğle ile ikindi namazlarını öğleden önce veya güneşin batışından sonra, akşam namazıyla yatsl namazını da güneş

358 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

batuktan önce veya gece yansmdan sonra kılamayız.”

Seyyit Muhammed Bakır es- Sadr’a teşekkür ettim. Her ne kadar ikna olmuştumsa da yine de ondan ayrıldıktan sonra Tunus’a dönüp konuyu tam derince araştırıp, hakikati görmeden söz konusu namazlarımı bir arada kılmadım. Şehit Muhammed Bakır es-Sadr ile benim ararnda iki farizeyi birarada kılmakla ilgili cereyan eden kıssa bundan ibaretti. Bunu nakletmekten maksadım, Ehl-i Sünnet kardeşlerime gerçekten Enbiya’nın ilim ve ahlak varisleri olan mutevazi alimlerin ahlaklarınm nasılolduğunu açıklamanın yanısıra kendi sahih kaynaklarımızda bulunmasına ve o kaynakların doğruluğuna inanmamıza rağmen bu kaynaklardan habersiz kaldığımız için diğerlerine itiraz ettiğimize dikkati çekmektir.

Ahmed ibn-i Hanbel Müsned’inde İbn-i Abbas’tan naklettiği bir hadiste diyor ki: “Resulullah (s.a.a) Medine’de mukim olup misafir olmadığı halde sekiz rek’atı ve yedi rek’atı bir arada kıldı.”(1)

İmam Malik de “El Muvatta” kitabında İbn-i Abbas’tan naklettiği bir rivayette şöyle diyor. “Hz. Resulullah (s.a.a) bir korku ve sefer olmaksızın öğle namazıyla ikindi namazını, akşam namazıyla yatsı namazı nı bir arada kıldI.”(2)

Yine MüsIİm kendi Sahih’inin “Seferi olmadan iki namazı birlikte kılma” bölümünde İbn-i Abbas’tan naklettiği bir hadiste şöyle yazıyor.” Hz. Resuluılah (s.a.a) bir korku ve

– — – – — – — ———–

ı – Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel, c.1, s.221.
2- Imam Malik’in “El Muvatta’ adlı kitabı, Şerh’ul Havalık,” c.1 s.161.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT EITİĞİ. . . / 359

seferi olmaksızın öğle ile ikindi namazına, akşam ile yatsı namazım bir arada kıldı” (1) Yine İbn-i Abbas’tan naklettiği ayrı bir rivayette şöyle diyor: “Hz. Resulullah (s.a.a) Medine’de bir korku ve yağmur olmadan öğle ile ikindi akşam ile yatsı namazıarım birlikte kıldı.” Ravi diyor: İbn-i Abbas’tan, onun niçin böyle yaptığını sorduğumda “Ümmetinin bir zorluğa düşmemesi için böyle yapmıştır” cevabını verdi.”(2) Bu Nebevi Sünnet’in ashabın nezdinde yaygın olup amel edildiğini gösteren delillerden birisi de aynı bölümde naklettiği şu rivayettir. Ravi şöyle diyor. “Bir gün ikindiden sonra Ibn-i Abbas bize konuşma yapmaya başladı. Ama güneş batıp, yıldızlar çıkmasına rağmen konuşmasına devam ediyordu. Halk “Namaz, namaz” derneğe başlamıştı. Bu arada Beni Temim’den olan birisi de durmadan namaz, namaz diyordu. İbn-i Abbas ona hitabederek “Ey biçare, bana sünneti mi öğretiyorsun?” dedi. Sonra da şunları ekledi: “Ben Hz. Resulullah’ın öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazıarını birlikte kıldığını gördüm.” Ayrı bir nakilde de İbn-i Abbas’ın o şahsa şunları dediğini kaydetmiştir. “Ey zavallı, bize namazı mı öğreteceksin? Oysa biz Hz. Resulullah’ın zamanında iki namazı birlikte kılıyorduk.”(3)

Buhari’nin akşam namazının vakti bölümünde naklettiği

——————————
ı – Sahih-i Müslim, c.2, s.151 “Seferi olmadan iki namazı birlikte kılma’ bölümü.
2 – Sahih-i Müslim, c.2, s152.
3 – Sahih.i Müslim, c.2, s.153, “Seferi olmadan iki namazı birlikte kılma’ bölümü.

360 / DOĞRULAR LA BİRLİKTE

bir hadiste İbn-i Abbas şöyle diyor. “Hz. Resuluılah (s.a.a) yedi rek’atı (akşam ile yatsıyı) ve sekiz rek’atı (öğle ile ikindiyi) birlikte kıldılar.” (1)

Yine Sahih-i Buhari’nin “Ikindi Namazının Vakti” bölümünde naklettiği bir hadiste Ebu Umame şöyle diyor. “Biz öğle namazını Ömer ibn-i Abd’ul Aziz ile kıldıktan sonra Enes ibn-i Malik’in nezdine geldiğimizde onun ikindi namazını kıldığını gördük. Ben “Amca bu kıldığın namaz ne namazı idi?” diye sordum. O “Bu ikindi namazı idi. Hz. Resuluılah birlikte kıldığımızda böyle kılardı.” dedi.(2)

Hadisler bu kadar açık olmasına rağmen bu konuda Şia’ya itiraz edenlerin varolduğunu her zaman göreceksin. Ben kendi yaşadığım bölgeden bir örnek vereceğim: “Tunus’un Kafsa şehrindeki bir imam, namaz kılanların arasında bizleri kötülemek amacıyla cemaata hitaren şöyle konuşmuştu: “Şu getirdikleri yeni dini görmüyor musunuz? Onlar, öğle namazını kıldıktan hemen sonra kalkıp ikindi namazını kıhyorlar. Bu yeni bir dindir; Hz. Muhammed’in dini değildir. Bunlar bu haraketleriyle

“Namaz mu’minlere vakitli olarak tayin edilen bir farzdır” (Nisâ / 103) buyuran Kur’an-ı Kerim’e muhalefet etmektedirler.” Evet bu konuyu bahane ederek gerçekleri gören bizlere ağzına geleni söylemiştir. Kültürlü ve bilinçli geçlerden birisi gelerek imarnın söylediklerini bana nakletti. Ben ona Sahih-i

— – — – ————-

1 – Sahih-i Buhari, c.1, s.l40 “Akşam namazının vakti” bölümü.
2 – Sahih-i Buhari. c.l. s.138, “ikindi namazının vakti” bölümü.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT EITİĞİ. . . i 361

Buhari’yle Sahih-i Müslim’i verdim. Söz konusu namazlan birlikte kılmanın sahih olduğunu ve Hz. Resulullah’ın sünnetine mutabik olduğunu imama bildirmesini istedim. çünkü benim kendim onunla tartışmak istemiyordum; daha önce onunla tath dille bahsetmeğe çalışmıştım. Fakat o bana kötü laf ve iftiralarla karşılık vermişti. Evet arkadaşım onun arkasında namaz kılmasına devam ediyordu. Bir defasında namazdan sonra her zaman olduğu gibi, imam ders vermek için oturduğunda, arkadaşım iki farizeyi birlikte kılmak konusunu sordu. Imam “Bu Şia’nın bid’atlarındandır” diye cevap verdi. Arkadaşım “Fakat bu Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de de yer almıştır.” dedi. Imam “Bu doğru değildir” deyince, arkadaşım Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’i çıkararak imamdan iki namazı birlikte kılmak bölümünü okumasını istedi. Arkadaşım diyor ki: “İmam o bölümü okuduktan ve dersini dinleyenıerin huzurunda hakikati gördükten sonra kitapları kapatıp bana verdi, sonra şöyle dedi: “Bu Hz. Resulullah’a mahsustur. Sen de Resulullah’ın derecesine erecek olursan birlikte kılabilirsin.” Arkadaşım diyor ki, o günden beri onun mutaassıb ve cahil birisi olduğunu anladım.” (1) Sonra arkadaşımdan geri dönüp ona

— — – — – – – – – – – – – —

1 – Nakledildiğine göre, iki şahıs avlanmak için gitmişler uzaktan bir karartı gördüklerinde biri “O kargadır” demiş, ötekisi ise bunu kabul etmeyerek onun keçi olduğuna israrla söylemiş. Bunlardan her birisi kendi görüşünde israr etmiş. O karartıya yaklaşınca onun bir karga olduğunu ve korkusundan kalkıp uçuverdiğini görünce karga olduğunu söyleyen” Ben Sana onun karga olduğunu söylemedim mi? Şimdi inandın mı?” deyince. arkadaşı yine de kendi görüşünde israr ederek “Sübhanellah. keçi de uçuyormuş” diye cevab vermiş!

362 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

İbn-i Abbas, Enes ibn-i Malik ve bir çok sahabenin de böyle kıldıklarını, o halde bunun sadece Resulullah’a (s.a.a) mahsus olduğunun delilsiz bir iddia olduğunu dile getirmesini istedim. Ayrıca Resuluılah (s.a.a) bize güzel bir örnek değil midir? Fakat arkadaşım vazgeçerek “Hatta Hz. Resuluılah (s.a.a)ın kendisi bile gelse belki yine de inanmaı.” dedi.

Hamd olsun Allah’a ki, iki namazı birlikte kılmanın caiz olduğu hakikatini bildikten sonra namazı terkeden bir çok genç tekrar namaz kılmaya başladılar. Çünkü daha önce namazları vaktinde kılamıyor ve geceleyin hepsini birlikte kılıyorlardı. Bu ise onların kalbini karartıyordu. Böylece de iki farzı birlikte kılmanın hikmetini daha iyi anladılar. Çünkü bu hüküm sayesinde memur, öğrenci ve bütün halk tabakaları namazıarını kendi vaktinde kılabilirler.
EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞİ . . /  363

TOPRAK PARÇASINA SECDE

Şia alimleri, Ehl-i Beyt imamlarının Hz. Resulullah’tan (s.a.a) naklettikleri,

“Secdelerin en faziletlisi toprağın üzerine yapılan secdedir.” ve

“Yer ve yerden biten şey ile yiyilip giyilmeyen şeyden başka bir şey üzerine secde etmek caiz değildir” hadisine dayanarak toprak üzerine secde etmenin daha faziletli olduğu hususunda icma etmişlerdir. Vesail’uş Şia kitabının yazarı şeyh Hür Amili, Hüşam ibn-i Hakem yoluyla naklettiği bir hadise göre İmam Ca’fer Sadık (s.a) şöyle buyuruyor.

“Toprağın üzerine secde etmek daha efdaldır. Çünkü daha çok “huzu”nun (Allah karşısında boyun eğmenin) nişanesidir ve huzu ise yalnız Allah için yapılır.”

Başka bir rivayette de şöyle diyor. “İshak ibn-i Fazı Hz. Imam Sadık’tan kamıştan dokunmuş hasırlar üzerine de

364 / DOĞRULAR LA BİRLİKTE

secde etmek konusunu sorunca imam şöyle buyurdu:

“Bunda bir sakınca yoktur, fakat toprak üzerine secde etmek benim için daha sevimlidir. Zira Hz. Resulullah da anhnın yere dokunmasım seviyordu. Ve ben Resulullah’m sevdiği şeyi senin için de seviyorum.”

Ama Ehl-i Sünnet alimlerine gelince, onlara göre her ne kadar hasır üzerine secde etmek daha faziletli ise de halı ve benzeri sergiler üzerine secde etmektede bir sakınca yoktur. Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’in tahriç ettikleri bazı rivayetlerde de Hz. Resulullah’ın (s.a.a) hurma ağacı yapraklarından dokunmuş olan bir küçük hasırı (humresi) olduğu ve onun üzerine secde ettiği kaydedilmiştir. Sahih-i Müslim’in hayız bölümünde Ayşe’den nakledilen bir hadiste şöyle deniliyor: “Resulullah bana “Secde yaptığım hasırı (humreyi) mescitten bana getir” dedi. “Ben hayızlıyım” dedim. Resulullah “Hayız olmak senin elinde olan bir şey değildir ki’ buyurdu.”(1)

Müslim: “Humre secdeye yarayacak kadar küçük olan

————————–
1 – Sahih-i Müslim, c.l. s.168. “Hayızlı kadının kocasının kafasını yıkamasının caiz oluşu” bölümü – sünen-i Ebu Davud, c.l, s.68 “Hayızlı kadının mescide girmesinin caiz oluşu” bölümü.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT E1TİĞİ. . . / 365

seccadeye denir.” diyor.

Hz. Resulullah’ın (s.a.a) yerin üzerine secde etmeyi sevdiğini gösteren ayrı bir hadisde Buhari’nin Ebu Said Hudri’den naklettiği şu hadistİr: Ebu Said Hudri diyor ki: “Hz. Resulullah (s.a.a) Ramazan ayının ortasındaki on günü itikar ederdi (mescidde kalıp ibadete meşgulolurdu). Bir yıl itikafının onuncu günü yani Ramazan ayının yirmi birinci gecesi şöyle buyurdu: “Benimle itikar yapan kimseler Ramazan ayının son on gününü de itikar etsinler. Ben bu geceyi rüyamda gördüm ama sonra unuttum. Sabahleyin su ve toprakla uğraştığımı gördüm. Onu (kadir gecesini) son on günlerde arayın; onu teklerde arayın.”(1)

Ravi diyor: “O gece yağmur yağdı. Mescidin üzeri kapalı idi ama yine de damlama neticesinde yirmi birinci günün sabahı kendi gözlerimle Hz. Resulullah’ın alnında su ve toprak eserlerinin olduğunu gördüm.”

Hz. Resulullah’ın (s.a.a) döneminde sahabe yerin üzerine secde etmeği faziletli biliyorlardı. Bunu isbat eden delillerden birisi de Nesai’nin, secde için çakıl taşlarını soğutmak bölümünde naklettiği şu hadistir: Cabir ibn-i Abdullah diyor ki: “Hz. Resulullah (s.a.a) ile öğle namazı kıldığım zamanlar, elime bir avuç çakıl taşları alıyor soğutarak öteki elime alıyor secdeye gittiğimde alnımı onların üzerine bırakıyordum.”(2)

Bunların yanısıra, Hz. Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

———————————
1 – Sahih-i Buhari, c.2, s256 “Son on günlerde itikaf  yapma’ bölümü.
2 – Sünen-i Nisai, c.2, s.204, “Secde için kum soğutmak’ bölümü.

366 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

“Yer benim için secde yeri ve temizleyici kılınmıştır.”(1)

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Yerin hepsi bizim için secde yeri ve toprağı da temizleyici  kılınmıştır.”(2)

Öyleyse sergi yerine yerin üzerine secde yapan Şia’ya karşı, müslümanlar neden bu kadar taassub gösteriyorlar? Sadece ceblerinde ve çantalarında bir toprak parçası bulundu diye Arabistan’da dövülmektedir? Acaba mukaddes islam dini Resulullah’ın (s.a.a) Allah’ın Peygamber’i olduğuna şehadet edip namaz kılan, zekat veren, Ramazan ayını oruç tutan ve hacc için Allah’ın evini tavaf eden müvahhid bir müslümana saygılı olmayı emretmiyor mu? Ve müslümanlar birbirlerine eziyet etmesini yasaklamıyor mu? Acaba bu kadar ağır zorluklara katlanarak ve bu kadar malı harcayarak Beytullah’ın ziyaretine ve hacc amellerini yapmağa gelen bir Şia’nın taşa taptığını söylemek akl-i selime uyar mı? Acaba Ehl-i Sünnet topluluğunu ilk kitabım

——————————–
ı – Sahih-i Buhari, c.1. s.86, “Kitab’ut Teyemmüm”,
2 – Sahih-i Müslim, c2, s.64, “Kitab’ul Mesacid ve Mevaziu-s Salat,”

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞİ. . . i 367

olan “Nasıl Hidayete kavuşturn” adlı eserimde naklettiğim şehid Muhammed Bakır Sadr’ın şu sözü ikna etmeğe yetmiyor mu? Ben ondan toprak parçası üzerine secde etmek konusunu sorduğumda şöyle cevap verdi: “Biz Allah için toprağın üzerine secde ediyoruz. Toprağm üzerine secde etmekle toprak için secde etmek ayrı-ayrı şeylerdir.”

Acaba secdesinin tahir temiz ve Allah katında makbul olması için ihtiyat edip Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehl-i Beyt imamlarının emrine itaat ederek yumuşak sergiler yerine toprağa secde eden Şia’yı batıl bir şüpheye dayanarak küfr ve şirkle suçlamak doğru mudur? Ve acaba bizim böyle bir hakkımız var mıdır? Özellikle de bugün camiler yumuşak sergiler döşenmiştır. Hatta bazı camiIere gayr-i malum bir maddeyle hazırlanan halıfleks adlı sergilerle döşenmiştır. Belki de onların bazısında secde yapılması caiz olmayan bir madde de bulunabilir. Dini konularına özellikle de dinin direği olan namazına dikkat eden bir şiinin namaz kılarken bel kemerini ve saatinin kol kordonunu aslı belli olmayan bir deriden olduğu sebebiyle çıkardığını ve bazen de geniş bir pantolon ile namaz kılmak amacıyla, küfr ülkelerinden getirilen dar pantolonunu çıkardığını görürsün. Bütün bunlar Allah’ın huzurunda onun sevmediği bir halde durmamasına özen gösterip, ihtiyat etmesinden dolayıdır. Acaba bunlardan dolayı onlarla alayedip onlardan kaçınmak doğru mudur? Yoksa Allah’ın şiarlanna önem verdiklerinden dolayı onlara saygı mı göstermeliyiz? Oysa Allah-u Te<ILala şöyle buyuruyor:

368 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

“Allah’m şiarlarnı tazim etmek (yüceltmek) kalplerin takvasındandır”

Ey Allah’ın kulları, Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin.

“Dünyada ve ahirette Allah’ın, size lütfü ve rahmeti olmasaydı daldığınız o dedi-kadu yüzünden mutlaka pek büyük bir azaba uğrardınız. O zaman siz, onu ağızdan ağıla naklediyor ve hiçbir bilginiz olmıyan o şeyi ağızlarınızia söyleyip duruyordunuz ve sanıyordunuz ki o, kolay birşey, halbuki o, Allah katında pek büyük birşeydi.”

(Nur / 14-15)
EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞİ……/ 369

RİC’AT (HAYATA YENİDEN DÖNME)

Ric’at konusu yalnızca Şia’nın inandığı bir konudur. Ben Ehl-i Sünnet kitaplarından buna dair bir şey bulamadım. Onlar bu konuda Ehl-i Beyt imamlarından nakledilen ahiretten önce dünyada da mu’minlerin ve Allah’ın düşmanları olan zalim ve müfsitlerden intikam almaları için Allah-u Teala’nın bazı mü’minlerle bazı zalimleri yeniden dirilteceğini bildiren hadislere dayanmaktadırlar. Şii’lerin nezdinde sahih ve mutevatir olan bu hadisleri, Ehl-i Beyt İmamları cedleri Hz. Resulullah’tan nakletmiş olmasına rağmen bundan habersiz olan bazı sünnilerin söz konusu hadislere inanmaması tabiidir. Çünkü biz bahsimizde taassuptan kaçınıp insaflı olmayı kararlaştırdık. Bu nedenle onları kendi sahihlerinde tahriç ettikleri şeylerden gayrisine inanmaya zorlayamayız. Şia hiç bir kimseyi bu rivayetleri kabullenmek zorunda bırakmıyor ve bunları tekzip edenleri de tekfir etmiyor. O halde bu kadar Şia’ya saldırıp itiraz etmenin bir yeri yoktur. Özellikle bazı ayetler de bu manaya uygun olarak tefsir edilmiştir. Örneğin Neml suresinin 83. ayeti:

“Ve o gün ki, ayetlerimizi tekzip eden her bir ümmetten bir grup haşredeceğiz ve onlar bekleyeceklerdir.” Tefsir-i Kummi’de Hammad’ın İmam

370 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

Sadık’tan naklettiği bir hadiste şöyle diyor: “Imam Sadık (a.s), benden “O gün ki, ayetlerimizi tekzip eden her ümmetten bir grup haşredeceğiz…” ayet i hakkında halkın ne dediğini sordu. Ben, “Bu ayetin kıyametIe ilgili olduğunu söylüyorlar, “dedim. İmam “Hayır” dedi, “söyledikleri gibi değildir. Bu ayet ric’ati açıklamaktadır. Allah-u Teala kıyamet günü her ümmetten bir grubu haşredip diğerlerini kendi haline mi bırakacak? Kıyamet gününün ayeti:

“Onların hepsini haşrettik ve bir tanesini bile bırakmadık”

(Kahf/47)

ayetidir.”

Şeyh Muhammed Muzaffer, Akâid’ul İmamiyye adlı kitabında şöyle yazıyor: “İmamiyye Şia’sı Ehl-i Beyt imamlarından gelen hadislere dayanarak inanmaktadırlar ki, Hz. İmam Mehdi (Allah onun zuhurunu yakınlaştırsın) zuhur ettiği zaman, Allah-u Teıilıi bir grubu bulundukları asıl
suretlerinde tekrar dünya hayatına dönderecektir. Onlardan bir kısmını aziz, bir kısmını da zelil kılacaktır. O zaman haklılar haksızlardan ve mazlumlar zalimlerden haklarını geri alacaklardır. Elbette, imanda yüksek dereceye ılaşanlarla fesatta son dereceye varanlar ric’at edecekler ve la ha sonra da tekrar ölecekler, sonra da mustahak oldukları :evap veya azaba uğramak üzere kıyamet günü

EHI,İ siJNNETtN TENKIT ETI1(,;L . . / 37l

haşredileceklerdir. Allah-u Teala

“Dediler. “Ey Rabb’imiz, bizi iki defa öldürüp, iki defa dirilttin; biz de kendi günahlanman itiraf ettik; kurtuluş için bir yol yok mu?”

(Mu’min /11)

Ayetinde bir kez ric’at edip de islah olmayan, dolayısıyla Allah’ın azabına erişenlerin bir daha ric’at etmek istediklerini açıklamaktadır.”(1)

Elbette Ehl-i Sünnet mezhebine bağlı olan müslümanlar, Ehl-i Beyt imamları tarafından açıklanan hakikat ve marifetlerden mahrum kaldıkları için ric’ate inanmıyorlarsa bu tabıi bir şeydir; ama ric’ate sağlam deliilere dayanarak inanan Şia’ya da saldırmak hakkına sahip değillerdir. Çünkü bilmeyenin bilene ve cahilin alime bir hücceti olamaz. Bir mezhebi n bir şeye inanmayışı o şeyin batll olduğuna delil olamaz. Özellikle ric’atın bazı şahıslar hakkında gerçekleştiğini isbatlayan hem Kur’an-ı Kerim’den ve hem de Sünnetten deliller bulunmaktadır. Ve bu Allah için muhal imkansız bir şey değildir. Allah-u Teala Bakara suresinin 259. ayetinde şöyle buyuruyor.

————————-
ı – Akaid’ul imamiyye, s.80, 32. inanç bölümü.

372 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

“Veya o kimse ki, yıkılmış bir beldeye geldiğinde “Allah bunu nasıl (tekrar) diriitecek?” dedi. Allah da onu yüz yıl öldürdükten sonra tekrar diriltti,”

Ve yine Rakara suresinin 243. ayetinde şöyle buyuruyor.

“Görmedin mi onlar ki binlerce olduklan halde ölüm
Yine Allah-u Teala Beni Israil’den de bir kavmi )öIdürdükten sonra tekrar diriltmiştir. Bu konuda Bakara uresinin 56. ayetinde buyuruyor ki:

“Bir zamanlar ya Musa demiştiniz Allah’ı apaçık görmedikçe inanmayız sana. Derken bakınip druyordunuz, bır yıldırım düşmüştü de sizi yakıvermişti. Sonra da gene şükredesiniz diye ölümünüzden sonra sizi dirilttik”

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞİ. . . / 373

Yine üç yüz yıldan fazla mağaralannda ölüler gibi kalan Kehf ashabı hakkında Kahf suresinin 12. ayetinde şöyle buyuruyor.

“Daha sonra o iki gruptan hangisinin daha iyi vakti saydığım bilmek için onları uyandırdık.”

Kur’an-ı Kerim’in geçmiş ümmetIerde ric’atin vuku bulduğunu naklinden de anlaşılıyor ki, Hz. Muhammed’in (s.a.a) ümmetinde de vuku bulması muhal değildir. Özellikle de bunun vuku bulacağını Ehl-i Beyt imamları nakletmişlerdir. Onlar ise hem alim ve hem de sadıktırlar. Ama bazılarının ric’atın ateistlerin inandıkları tenasüh akidesi gibi bir akide olduğunu iddia etmelerine gelince bunun açıkça bir yalan ve temelsiz bir iddia olduğu ortadadır. Onlar bu iddiaya dayanarak Şia’yı kötülemek, ve ona itiraz etmeyi amaçlıyorlar. Tenasühe inananlar insanın ruh, ceset ve bütün hakikatleriyle tekrar dünyaya döndüğünü ileri sürmüyorlar. Onlar ölen bir insanın ruhunun tekrar yeni doğan ayrı bir insan cesedine veya hatta bir hayvanın cesedine intikal ettiğine inanıyorlar. Elbette bu, Allah’ın, kabirde bulunanları ruh ve cesediyle birlikte tekrar dirilteceğine inanan müslümanların inancından tam manasıyla farklıdır. O halde tenasuhun ric’atle bir ilgisi yoktur. Bu ikisini bir kabul edenlerler ya bir şey bilmeyen cahil insanlardır veya da takvasız kasıtlı olan kimselerdir.
374 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

EHL-İ BEYT’İ SEVMEKTE AŞIRI GİTMEK

Aşırıya gitmekten maksadımız, haktan çıkarak mahbubunu tapılan bir mabud haline getirecek derecede heva ve hevese uymak değildir, Çünkü bunun küfr ve şirk olduğunda bir şüphe yoktur, Hz. Resulullah’m (s.a.a) risaletine inanan hiç bir müslüman buna itikat edemez. Hz. Resulullah’m (s.a.a) kendisi bu muhabbeti yasaklamış Hz. Ali’ye hitaben şöyle buyurmuştur.

“Sende iki grup helak olacaktır; seni sevmek te aşırı gidenle sana buğzedip düşmanlık besleyen.” Ve yine şöyle buyurmuştur.

“Ey Ali, seninle İsa’ arasında bir benzerlik vardır; Yahudi’ler ona düşman kesildiier, hatta annesine bile iftirada bulundular. Hristiyanlar ise onu hakkı olmayan makama ulaştıracak kadar sevdiler.” (1)

– – — – – — — — — – – — — — – – —

1 – Müstedrek-i Hakim, c.3, s.123 – Tarih-i Dimeşk. c.2, s.234 – Buhari’nin “El Tarih’ul Kebir” adlı kitabı, c.2, s.281 – Suyuti’nin “Tarih’ul Hulefâ”, s.173 – Hasais-i Nisai, s.27 – Zehair’ul Ukba, s.92 – Savâik’ul Muhrika, s.74.

……..

EHL-i SÜNNETiN TENKiT ETTİĞİ. . . / 375

Şia, Hz. Ali ve onun neslinden olan imamları sevmekte aşırıya gitmemişlerdir. Şia, onları Hz. Resulullah’m onlara tayin ettiği makamda karar kılmış ve onların Hz. Resulullah’ın (s.a.a) vasi ve halifeleri olduğuna inanmışlardır, Hiç bir Ca’feri mezhebine bağlı şii, değil onların ilahlığına Peygamberliklerine bile inanmamıştır, Şia’nın Hz. Ali’yi ilahlaştırarak rububiyetine itikat ettiğini iddia eden bazı sapıkların sözleri hakikatsız bir iddiadır. Eğer böyle kimseler var ise onların hesabını uleması kitapları, ilmi merkezleri, itikatları ve amelleri gözler önünde bulunan Caferi mezhebine mensup Isna Aşeriyye Şia’sından ayrı tutmak lazımdır. Ehl-i Beyt’i sevmekte Şia’nın ne suçu olabilir? Oysa Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor..

“Söyle ben sizden yakınlarımı sevmekten gayri bir karşılık istemiyorum.”

Bilindiği üzere, bu ayet-i kerime’de geçen meveddet kelimesi muhabbetten daha şiddetli bir sevgi ye denir. Ve Allah Peygamber’in Peygamberliğinin mükafatı olarak yakınlarını böyle bir sevgiyle sevrneyi emretmiştir. Şia’nın ne suçu vardır? Çünkü Hz. Resulullah’da (s.a.a) buyuruyar ki:

376 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

“Ey Ali, sen hem dünyada efendi ve büyüksün, hem de ahirette. Seni seven beni sevmiştir; sana buğzeden bana buğzetmiştir. Senin dostun Allah’ıo dostudur; senin gazabınla Allah gazap eder. Sana buğzedene eyvahlar olsunr’ (1)

Ve yine buyurmuştur ki:

“Ali’nin muhabbeti iman; buğzu ise nifaktır.”(2)

Ve yine buyuruyar ki:

“Biliniz ki, her kim AI-i Muhammed’in (Ehl-i Beyt’in) sevgisiyle ölürse şehit olarak ölmüştür. Biliniz ki, her kim

————————-

ı – Müstedrek-i Hakim, c.3, s.128. Daha sonra Şeyheyn’in şartıyla bu hadisin sahih bir hadis olduğunu kaydediyor – Nur’uI Ebsar-ı şeblenci, s.73 – Yenabiu’l Mevedde, s205 – Riyaz’un Nazira, c2, s.165.
2 – Sahih-i Müslim, c.1, s.48 – Savaik’ul Muhrika, s.73 – Kenz’uI Ümmal, c.5, .s.105.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞi . . / 377

Al-i Muhammed’in muhabbetiyle ölürse bağışlanmış olarak ölmüştür. Biliniz ki, her kim AI-i Muhammed’in muhabbetiyle ölürse tövbe etmiş olarak ölmüştür. Biliniz ki, her kim AI-i Muhammed’in muhabbetiyle ölürse imam kamil olan mu’min olarak ölmüştür. Biliniz ki, her kim AI-i Muhammed’in ‘muhabbetiyle ölürse ölüm meleği onu cennetle müjdeler -“(1)

Hz. Resulullah’ın Hz. Ali (a.s) hakkında:

“Yarın bayrağı öyle bir kişinin eline vereceğim ki, o Allah’ı ve Resul’ünü sever, Allah ve Resul’ü de onu sever”(2) diye buyurduğu bir kimseyi sevmenin sakıncası ne olabilir? O halde AIi’nin dostu Allah’ın ve Resurünün dostu olan hakiki mu’mindir ve Ali’ye düşman olan Allah ve Resurüne düşman olan munafıktır.

Şafii Ehl-i Beyt’in muhabbetiyle ilgili olarak şöyle söylüyor.

———

ı – Sa’lebi’nin “El Kebir” adlı tefsiri, Meveddet ayetinin tefsirinde – Yine Zemahşeri’nin “El Keşşef” tefsiri – Fahri Razi’nin “El Kebir” tefsiri, c.7, s.405 – Yine İhkak’uI Hakk., c.9, s.486.
2 – Sahih-i Buhari, c.4. s.20 ve c.5, s.76 – Sahih-i Müslim, c.7, s.120, “Ali ibn-i Ebutalib’in faziletleri” bölümü.

378 i DOĞRULARLA BİRLİKTE

“Ey Resulullah’m Ehl-i Beyt’i, sizi sevmek
Allah tarafından Kur’an’da farz kılınmıştır
Size bu kadar büyüklük ve fazilet yeter ki
Size salavat göndermeyenin naman batıdır”

Ferazdak maruf “Mimiyye” kasidesinde bu hususta Şöyle
diyor.

“Öyle bir topluluk ki, onlara sevmek iman onlara düşmanlık ise küfürdür;
Onlara yaklaşmak da kurtuluş vesilesidir.
Eğer takva ehlini sayarlarsa onlardır önderleri.
Eğer yeryüzünün en hayırlaları kimlerdir diye sorulursa onlardır denilir.”

Şia, Allah ve Resul’ünü sevmek te ve Allah’a ve Resul’üne olan muhabbet/eri Ehl-i Beyt’i (Hz. Fatima, Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin’i) sevrnelerine sebeb olmaktadır.) Bu konudaki hadisler sayılmayacak kadar fazladır. Ehl-i Sünnet onları kendi Sihah’larında nakletmişlerdir. Biz ihtisar olsun diye onlardan sadece bazılarına işaret ettik.

Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’i sevmek Allah ve Resul’ünü sevmek olduğu hususu anlaşıldıktan sonra şimdi de bu muhabbetin sınır ve derecesini açıklayalım ki, bazılarının hayal ettiği aşınıık olup olmadığı ortaya çıksm. Hz.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT ETTİĞİ. . . / 379

Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki:

“Ben sizden birisine kendi çoçuklarmdan, babasmdan ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça, o mü’min sayılmaz.”( 1 )

Buna göre, müslüman birisi Hz. Ali ve onun neslinden olan pak imamları içlerinde kendi aile ve çocukları olmak üzere bütün halktan daha fazla sevmelidir. İman ancak bununla kemale erir. Çünkü Hz. Resuluılah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Ben sizden birisine kendi çocuklarmdan… sevimli olmadıkça o mu’min sayılamaz.” Buna göre, Şia bu konuda aşırı ya gitmemektedir. Aksine onlar her hak sahibine kendi hakkını veriyor. Zaten Hz. Resulullah’da (s.a.a) Hz. AIi’nin bedene oranla baş ve başa oranla iki gözler mesafesinden tutulmasını emretmiştir. Acaba başından ve iki gözlerinden vazgeçen bir kimse olabilir mi?

Ama buna karşılık Ehl-i Sünnet’in sahabelerin sevgi ve takdisinde aşırıya giderek onları layık oldukları mevkiden daha yükseklere çıkardıklarını görüyoruz. Bunun ise bütün sahabelerin adaletine inanmayan Şii’lerin haraketine karşı bir aksülamel olduğu sanılmaktadır. Örneğin, Emevi’ler

——————–
ı – Sahih-i Buhari, c.1, s.9 “Hz. Resulullah’ın sevgisi imandandır'” bölümü Sahih-i Müslim, c.1, s.49 “Resulullah’ı eşinden çocuklarından, babasından ve bütün insanlardan daha çok sevmenin farz olduğu” bölüm ve Sahih-i Tirmizi.

380 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

sahabelerin derecesini yüceiterek Ehl-i Beyt’in derecesini düşürmeğe çalışıyorlardı. Hatta salavat getirdiklerinde bütün sahabeyi de Hz. Muhammed (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’inden sonra zikrettiler. Çünkü Ehl-i Beyt’e salavat getirmek konusu öyle yüce bir fazilet idi ki, ona daha önceden kimse ulaşamamış ve daha sonra da kimse ulaşamayacaktır. Bu haraketleriyle sahabeleri de bu yüce makama ulaştırmak istemişlerdi. Ama şunun farkına varmamışlar ki, Sahih-i Buhari, Müslim ve diğer kaynaklarda yer alan kesin bir hadise göre Allah-u Teiilii sahabeler başta olmak üzere bütün müslümanlara Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatima, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e (diğer masum imarnlarla birlikte) salavat getirmeyi farz kılmıştır. Ve muteber hadisler, yalnızca Hz. Resulullah’la yetinerek Ehl-i Beyt’e salavat göndermeyen kimsenin namazının kabulolmayacağını beyan buyurmuştur.

Buna göre Allah-u Teiilii ve Resulullah’ın da (s.a.a) şehadette bulunduğu üzere sahabelerin içerisinde fasık, münafık ve mürtedler olmasına rağmen bütün sahabelerin adaletine kail olan Ehl-i Sünnet aşırılığa kaçmaktadır.

Hz. Resulullah’ın (s.a.a) hataya düştüğünü ve bir sahabenin o Hazret’in hatasını düzelttiğini sözlerinin ve yine şeytanın Hz. Resulullah’la şaka yapıp oynadığı halde Ömer’den kaçtığı sözlerinin aşınıık olduğu açıktır.
Yine “Allah-u Teiilii Hz. Resulullah’ın (s.a.a) kendisi de dahilolmak üzere tüm müslümanları bir müsibete düçar kılsa bile Ömer yine kurtulur sözlerinin aşınıık olduğu açıktır. Özellikle de Hz. Resulullah’ın (s.a.a) sünnetini bir

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİK…. 381

kenara bırakıp sahabenin ve bilhassa Hülefa-i Raşidin’in sünnetlerine uyulması bir aşınıık örneklerinden sayılmaktadır. Biz bu gibi gayri usuli tavırlardan bazılanna işaret ettik. (Örneğin teravih namazı, mut’a vb.) Daha fazla haberdar olmak isteyenler geniş kaynaklara baş vurabilirler.
EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞİ. . . / 383

MEHDİ’İ MUNTAZAR (BEKLENİLEN MEHDİ (A.F)

Ehl-i Sünnet’in Şia’ya karşı tenkit mahiyetinde ileriye sürdükleri konulardan birisi de beklenilen Mehdi (a.s) konusudur. On iki asır boyunca bir insanın halkın gözünden uzak yaşayabileceğini uzak bir ihtima! gördüklerinden ve hatta bazıları bunun muhal olduğuna inandıklarından bu konuda Şia’yı alaya ve istihzaya almaktadırlar. Hatta bazı çağdaş yazarlar “şiilerin, tarih boyuncabaşta bulunan hükümdarlar tarafından çeşitli zulüm ve tecavüzlere maruz kaldıklarından kendilerine teselli vermek amacıyla onları bu zulümlerden kurtararak düşmanlarından intikam alacak ve yeryüzünü adalet le ve eşitlikle dolduracak Mehdiy-i Muntazar inancını geliştirmişlerdir.” diyecek kadar ileri gitmiştir.

Şu son zamanlarda özellikle de İran İslam İnkılabı’ndan sonra Mehdiy-i Muntazar (a.f) hususundaki söz ve konuşmalar çoğaldığından her yerde müslümanlar ve bilhassa da kültürlü gençler Mehdi inancının hakikatinin ne olduğu ve bunun İslami bir inanç olup olmadığını sormağa başlamışlardır.

Mehdi konusunda eski ve yeni Şia alimleri tarafından geniş kitap ve eserler yazılmış olmasına (1) ve bazı münasebet ve yerlerde teşkil edilen çeşitli konferanslarda ulema tarafından yapılan açıklamalara rağmen yine de bu konu Ehl-i Sünnet’ten bir çoklarının nezdinde belirsiz ve karışık

———————————-
ı – Örneğin şehid M. B. Sadr’ın yazdığı “Yaşayan Mehdi” kitabı

.

384 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

bir mevzu olarak değerlendirilmektedir. Nedeni ise onların bu husustaki hadisleri duymaya adet edinmemiş olmalarıdır. O halde İslami inançlarda Hz Mehdi (a.f) inancının hakikat ve yeri nedir? Bu konuyu iki bölümde inceleyeceğiz:

a) Kitap ve Sünnet’te Hz. Mehdi’nin (a.f) yeri.
b) Hz. Mehdi’nin (a.f) hayat, gaybet ve zuhuru.

Birinci konuya gelince Şia ve Ehl-i Sünnet Hz.
Resulullah’ın ashabım Mehdi ile müjdeleyerek onun ahir zamanda zuhur edeceğini bildirmiş olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Şia ve Ehl-i Sünnet Hz. Mehdi (a.f) ile ilgili hadisleri kendi Sihah ve Müsnetlerinde tahriç edip nakletmişlerdir. Bu konuda da ben taahhüt ettiğim üzere sadece Ehl-i Sünnet’in kendi nezdinde sahih ve sabit olan hadislere istinat edeceğim:

Ebu Davud’un Sünen’inde bu konuda Hz ResuluHah’tan (s.a.a) nakledilen bir hadis şöyledir.

“Eğer dünyanın ömründen bir gün bile kalsa Allah-u Teala o günü uzatacak ve benim Ehl-i Beyt’imden ismi benim ismim, babasının ismi de benim babamın ismi olan birisini gönderecektir, O, yeryüzü zulüm ve tecavüzle dolduktan, sonra tekrar adalet ve eşitlikle

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞİ ……. / 385

dolduracaktır ,”( 1 )

Ayrı bir rivayete göre ResuluHah (s.a.a) şöyle buyuruyor.

“Biz öyle bir Ehl-i Beyt’iz ki, Allah-u Teala dünya yerine ahireti bizim için seçmiştir, Benden sonra benim Ehl-i Beyt’im şiddetli bela ve zulümle karşılaşacaklardır, Sonra doğu tarafından siyah bayrakları olan bir kavim gelecektir, Onlar hayrı talep edecekler, ama onlara verilmeyecektir, Onlar harp edip zafere ulaşacaklar, O zaman onların istedikleri şeyi verecekler, ama onlar kabul etmiyeceklerdir, Onlar onu (o siyah bayrağı) benim Ehl-i Beyt’irnden olan birisine verecekler, O yeryüzünü zulümle dolduğu gibi adaletle dolduracaktır,”

Ibn-i Mace de Sünen’inde yeralan bir hadise o göre ResuluHalı (s.a.a) şöyle buyuruyor.

————————–
1 – Sünen-i Ebu Davud, c.2, s.422.

386 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

“Mehdi biz Ehl-i Beyt’tendir; Mehdi Fatıma’nın evlatlarındandır.”

Yine İbn-i Mace’nin nakline göre Resuluılah (s.a.a) uyurmuştur ki:

“Ümmetirnde Mehdi olacaktır. Eğer süresi kısa olursa edi yıl ve eğer uzun olursa dokuz yıl hüküm sürecektir. ) zaman ümmetime hiç bir zaman verilmediği bir nimet erilir, yeryüzü bütün zenginliklerini ve nimetlerini ,rtaya çıkarır hiç bir şeyini saklamaz. O zaman mal yak altma dökülecektir. Birisi gelip “Ey Mehdi, bana er” dediğinde “al” diyecektir.”(1)

Sahih-i Tirmizi’de de bu konuda Hz. Resulunah’tan (s.a.a) ::ıyle bir hadis nakledilmiştir.

“İsmi benim ismim olan Ehl-i Beyt’imden birisi ıükümdarhğa erişecektir. Eğer dünyanın ömründen bir :ün bile kalmış olsa, Allah o günü onun hükümdar

——————
1 – Sünen-i ibn-i Mace, 4086. hadis.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞİ. . . /  387

olması için uzatacaktır.”<1>

Yine Tirmizi’nin naklettiği bir hadise göre Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyar.

“Araplara benim Ehl-i Beyt’irnden olan ve ismi benim ismim olan birisi hükmedinceye kadar dünyanın ömrü sona ermiyecektir.”

Buhari de kendi Sahih’inde Ebu Hureyre yoluyla Resulullah’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir.

“Nasıl bir durumda olursunuz; Meryem’in oğlu size indiğinde ve imamınız da sizden olduğu zaman”(2)

Gayet’ul Me’mul kitabının sahibi şöyle diyor: “Selef ve halef uleması arasında, âhirüzzamanda Ehl-i Beyt’ten Mehdi diye adlandırılan bir kişinin zuhur edeceği meşhurdur. Mehdi’nin hadislerini sahabenin seçkinleri nakletmiş, Ebu Davud, Tirmizi, İbn-i Mılce, Taberani, Ebu ya’la, Bezzaz, Ahmed ibn-i Malik ve Hakim gibi büyük muhaddisler bu husustaki hadisleri kendi kitaplarında tahriç etmişlerdir, Buna göre Mehdi hadislerini tümüyle zayıf sayan şahıs

————————————

1 – Tirmizi’nin “El Camiu’s Sahih” adlı kitabı, c.9, s.74 -75.
2 – Sahih-i Buhari, c.4, s.143 “İsa ibn-i Meryem’in nülzulü” bölümü.

388 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

hataya düşmektedir.

Hafız, Feth’ul Bari kitabında şöyle diyor. “Mehdi’nin bu ümmetten olduğu ve isa ibn-i Meryem’in inip onun arkasında namaz kı lacağı hususundaki hadisler mütevatirdir.”(1)

Ibn-i Hacer el Haysemi de Savaik’ul Muhrika adlı kitabında şunları kaydediyor. “Mehdi’nin zuhur edeceği ne dair hadisler çoktur ve mütevatirdir.”(2) Şevkani ise “Mehdi, Deccal ve İsa ile ilgili hadislerin tevatürü hakkında açıklama” adlı risalesinde Mehdi (a.f) hakkındaki hadisleri saydıktan sonra şöyle diyor. “İlim ehlinin de bildiği gibi bu konuyla ilgili saydığımız hadisler tevatür haddini aşmaktadır.”
Şeyh Abdullahakk da “EI Lemaat” adlı kitabında şöyle yazıyor: “Mehdi’nin Ehl-i Beyt’ten ve Fatıma’nın evlatlarından olduğu hakkındaki hadisler tevatür haddini aşacak derecede çoktur.”(3)

Sabban ise “İs’af’ur Rağibin” adlı kitabında yazıyor ki: “Mehdi’nin huruc edeceği, Ehl-i Beyt’ten olduğu ve yeryüzünü adaletle dolduracağı hususunda Hz. Resulullah’tan gelen hadisler tevatüre ulaşmıştır.” (1)

Yine “Sebaik’uz Zeheb” kitabının yazarı Suveydi mezkur kitabında şunları yazıyor. “Ülema ahiruzzamanda kıyam

———–

1 – Feth’ul Bari, c.5, s.362
2 – Savaik’ul Muhrika, c.2, s.21l.
3 – Sahih-i Tirmizi”nin haşiyesi, c2, s.46.
4 . İsafur Rağibin, c.2, s.l40.

EHL-İ SÜNNETİN TENKİT ETTİĞi. . . / 389

edecek şahsın Mehdi olduğu ve onun yer yözünü adaletle dolduracağı hususunda ittifak etmişlerdir. Onun zuhuru hakkındaki hadisler ise çoktur.”(1)

İbn-i Haldun da “Mukaddime”sinde şunları yazıyor: “Bilmelisin ki, asırlar boyunca bütün İslam ehli arasında ahiruzıamanda Ehl-i Beyt’ten bir kişinin zuhur edip dini teyid ederek adaleti yaygınlaştıracağı ve onun Mehdi diye isimlendirildiği meşhur bir konudur.”

Çağdaş alimlerden de Ihvan’ul müslimin’in müftisi seyit Sabık “Akaid’ul ıslamiye” adlı kitabında Mehdi ile ilgili hadisleri tahriç ederek, Mehdi düşüncesinin tasdik edilmesi gereken Islami inançlardan olduğunu kaydediyor.

Şia kitaplarına gelince, Mehdi ile ilgili hadislere bu kitaplarda genişçe yer verilmiştir. Hatta hiç bir konuda Hz. Resuluılah (s.a.a) tan bu kadar hadisin nakledilmemiş olduğu söylenmektedir. Müntehab’ul Eser’in yazarı Lütfüllah Safi mezkur kitapta Mehdi ile ilgili hadisleri Sihah-ı Sitte de dahil olmak üzere altmıştan daha fazla Ehl-i sünnet kaynağından ve Kutub-i Erbaa dahil olmak üzere doksandan daha fazla Şia kaynağından nakletmiştir.

İkinci bölüm olan, Hz. Mehdi (s.a)nin doğum hayat, gaybet ve hayatta oluşu konusuna gelince, Ehl-i sünnet alimlerinden küçümsenemeyecek bir grup Hz. Mehdi’nin Ehl-i Beyt imamlarının on ikincisi, Hz. İmam Hasan Askeri’nin oğlu olduğuna o Hazret’in dünyaya gelmiş olduğuna henüz hayatta olduğuna ahirüzzamanda zuhur

——————————
i – Sebaik’uz Zeheb, s.78.

390 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

ederek yeryüzünün adalet ve eşitlikle dolduracağına ve Allah’ın o Hazret’in eliyle dinini muzaffer kılacağına inanmaktalar ve bu hususta şia’yla aynı görüşü paylaşmaktalar. Bu alimlerden bazıları şunlardır.

1- Muhyiddin Arabi “Futuhat-i Mekkiye” adlı kitabında.
2- Sibt’ul Cevezi ‘Tezkiret’ul Havass” adlı kitabında.
3- Abdulvahhab eş Şa’rani “Akaid’ul Ekabır” adlı kitabında.
4- İbn-i Haşşab “Tevarih-u Mevalid’il Eimme ve Vefeyatihim” adlı kitabında.
5- Muhammed Buhari Hanefi “Fasl’ul Hitab” adlı kitabında.
6- Ahmed ibn-i İbrahim el Belaziri “El Hadis’ul Meteselsil” adlı kitabında.
7- İbn-i Sabbağ Maliki “Füsu1’ul Muhimme” adlı kitabında.
8- Arif Abdurrahman “Mirat’ul Esrar” adlı kitabında.
9- Kemaluddin ibn-i Talha “Metalib’us Süul Fi Menakib-i Al’ir Resul” adlı kitabında.
10- Kunduzi Hanefi “Yenabiu’l Mevedde” adlı kitabında.

Eğer bir insan araştırma yapacak olursa Hz. Mehdi’nin doğduğu na ve Allah’ın onu zahir edinceye kadar da hayatta olduğuna inanan Ehl-i sünnet alimlerinin şu saydıklarımızın birçok katı fazla olduğunu görür. Elbette Ehl-i sünnet’ten sadece Hz. Mehdi ile ilgili hadislerin doğruluğunu itiraf etmekle birlikte o Hazret’in dünyaya geldiğini ve bu kadar uzun süre hayatta olduğunu inkar eden grup ortada kalıyor, ama malumdur ki, onlar, o Hazret’in doğup hayatta olduğuna inananların aleyhine bir hüccet sayılmamaktalar.

EHL-İ SÜNNET’İN TENKİT ETTİĞİ. . . / 391

Kur’an-ı Kerim’de, Şia’daki olan inancı nefyedecek bir ayet bulunmamaktadır. Hatta Kur’an’daki bazı ayetler bu inancın doğruluğuna ve sağlamlığına delildir. Allah-u Teala nice-nice misallerle Allah’ın herşeye kiidir olduğunu açıklamış ve böylece insanları donuk fikirle mesele1ere bakmaktan men’etmiştir. Bu yüzden kalbi iman nuruyla dolmuş olan bir müslüman, Allah-u Teiilii’nın Uzeyr peygamberi öldürerek yüz sene sonra diriltmesini onun merkebini kemikleri çürüyüp kül halini geldikten sonra tekrar diriltmesini ve bu süre içerisinde yemeğinin henüz bozulmamış olarak kalmasını Kur’an-ı kerim’de okuduktan sonra Allah’ın her şeye kâdir olduğuna inanmasıı gerekmez mi?

Kur’an’a inanan bir müslüman Hz. İbrahim (a.s)in bir kaç
kuşu öldürüp parçalayarak etlerini birbirine karıştIrdıktan sonra parçalarını bir kaç dağın başına koyduğunu ve daha sonra onları çağırdığında kuşların dirilip uçarak kendisine geldiğini Kur’an-ı kerim’de okuduktan sonra nasıl bu konuyu tuhaf sayabilir? Muslüman birisinin Hz. İbrahim ateşe atıldığında Allah-u Teiilii’nın “Soğuk ve selamet ol” emri üzere ateşin peygamberi yakmamasını tuhaf sayması düşünülemez.

Müslüman birisinin Hz. İsa(s.a)nın babasız bir şekilde annesinden doğmasına, ölmediğine şu anda hayatta olduğuna ve yere tekrar döneceğine şüpheli bakamaz ve bunları tuhaf sayamaz. Müslüman olan şahıs Hz. İsa (a.s)nın ölüleri diriltip anadan doğma körleri ve cözzam hastalarını iyileştirmesini denizin Hz. Musa(a.s) ve Beni İsrail için yarılarak ıslanma

392 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

bile söz konusu olmaksızın karşıya geçilmesi ve Musa(a.s)’ın asasının ejderhaya dönüşmesini ve Nil nehrini Hz. Musa(a.s)nın kana dönüştürmesini tuhaf sayması düşünülemez.

Yine Hz. Süleyman (a.s)nın kuşlarta, cinlerle ve karıncalarla konuşmasını ve rüzgara hamlettirerek, Belkıs’ın tahtını bir an içerisinde getinmesin! hiç bir müslüman imkansız ve tuhaf bir şey sayamaz.? Yine Allah-u Teala’nın Ashab-ı Kehf’i üç yüz veya dokuz yüz yıl öldürdükten sonra tekrar diriltmesini ve neticede torunundan ve büyük babanın büyük babasından daha fazla yaşlı olmasını hiç bir müslüman inkar edemez. Yine Hz. Musa (a.s)nın mülakat ettiği Hz. Hızr (a.s)ın şimdiye kadar hayatta olmasını hiç bir müslüman inkar etmemektedir. Yine her müslüman şahıs inanmaktadır ki, Adem Peygamber’den önce yaratılıp beşerin hayatını yaratılışın evvelinden sonuna kadar adım – adım onları izleyen mel’un şeytan, şimdiye kadar hayatına devam etmektedir ve kimse de onu açıkça görmüyor, ama o bütün insanları görmektedir. Bütün bunlara inanıp vuku bulmasını garipsemiyen müslüman bir kimse, Allah-u Teala’nın istediği bir hikmet gereği bir süre Hz. İmam Mehdi’nin gaybet yaşantısını sürdürmesini garipser mi? Oysa buna dair açık deliller mevcuttur.

Aslında burada zikrettiğimiz şeylerin kaç katı Kur’an-ı Kerim’de zikredilmiştir ve bütün bu konuların özelliği insanların tabii gücünü aşan harikulade şeylerdirler, öyle ki, bütün halk bile toplansalar o işlerden birini yapmağa güc/eri

EHL-İ SÜNNET’İN TENKIT ETTİĞİ. . /  393

yetmez. Onlar ancak yerde ve gökteki hiç bir şeyin aciz kılmadığı Allah-u Team’nın kudretiyle gerçekleşmektedir. Bir kişinin müslüman olabilmesi için Kur’an’ın getirdiği her şeye istisnasız inanması gerektiğine göre müslüman olan bir şahıs Kur’an’da yer alan bu konulara inanmaktadır.

Hatırlatılması gereken bir nokta ise şudur ki, Şia’nın Mehdi (a.s) ile ilgili konulara daha vakıf olması tabiidir. Zira o, onların imamıdır, onlar onu ve onun babalan olan diğer Ehl-i Beyt imarnlarını kendilerine önder kabul etmiş ve devamlı onların huzurunda ve emirleri doğrultusunda yaşamışlardır. Şia Ehl-i Beyt imamlarına (a.s) büyük bir ihtiram kaildir. Onlar hatta Ehl-i Beyt imamlarının mezarlarını ziyaret için en güzel şekilde hazırlamış ve teberrük için devamlı o mezarların ziyaretine gitmeyi kendilerine bir vazife olarak telakki etmişlerdir. Eğer onikinci imam olan Hz. Mehdi (a.s) vefat etmiş olsaydı, o Hazret’in de tanınmış bir kabri olurdu; kıyamını ise tekrar dirilerek kıyam edecek şeklinde yorumlaya bilirdi. Özellikle bunun mümkün bir şeyolduğu Kur’an-ı Kerim’de de açıklanmıştır. Bilhassa Şia ric’ate de inanmaktadır. Oysa Şia, Hz. Mehdi (a.s)nin hayatta olduğunu israrla savunmakta ve Allah’ın istediği bir hikmet gereği gaybette olduğuna inanmaktalar. Onlar namazlarında Allah-u Teala’ya yalvararak o Hazret’in zuhurunu yakınlaştırmasını istiyorlar. Zira o Hazret’in zuhuru ile müslümanlar izzet, saadet ve zafere erişecek, kafirler istemeseler de Allah onun vasıtasıyla nurunu tamamlayacaktır.

394 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

Ehl-i sünnet’le Şia’nın Hz. Mehdi (a.a) konusundaki htilafların köklü bir ihtilaf olarak değerlendirilmemesi nümkündür. Zira her iki grup da o Hazret’in ıhiruzzamanda zuhur edeceğinde, Hz. İsa (a.s)nın nazH olup i Hazret’in arkasında namaz kılacağında, yeryüzünü zulümle lolduktan sonra tekrar adalet ve eşitlikle dolduracağında, ınun zamanında İslam’ın bütün yeryüzüne egemen ılacağında ve bir fakirin kalmayacağı ölçüde her şeyin bol ılacağında ittifak etmektedirler. Ihtilaf ettikleri tek konu udur ki, Şia, o Hazret’in doğduğunu ve dünyaya gelmiş ,lduğunu söylüyor, Ehl-i sünnet ise daha sonra dünyaya eleceğini iddia ediyor. Ama her iki fırka da o Hazret’in uhurunun ahirruzzamanda olacağında ittifak etmişlerdir. O alde Şia ve Ehl-i sünnet’in hak kelimesi üzerine toplanarak ep birlikte namazıarında, dualannda hulus-i niyetle Aııah’a alvararak o Hazret’in zuhurunu tacil etmesini istemeleri erekmektedir. Zira İslam ümmetinin kurtuluş ve zaferi Hz. lehdi (a.s)nin zuhuruyla tahakkuk bulacaktır.

Son sözümüz, bütün hamdlerin alemlerin Rabbi Allah’a mahsus olduğudur. Allah’ın rahmeti ve selamı Enbiyaların, Rsullerin en büyüğü olan efendimiz Hz. Muhammed ve O’nun pak Ehl-i Beyt’ine olsun.

Muhammed Ticani Semavi
Prof.Dr.Muhammed Ticani


more post like this