Ehlibeyt’in dilinden: Allah Kimdir, Nedir? (1)
Allah, varlıkların değişmesiyle değişmez, onların mahdut olmasıyla mahdut olmaz. O, birdir sayılar mefhumuyla değil; zahirdir, vasıtayla değil; aşikârdır, gözle görülecek gibi değil; batındır, bir şeyin içinde değil; ayrıdır, mesafeyle değil; yakındır, birliktelikle değil; lâtiftir, cisimle değil; mevcuttur, yokluk sonrası değil; Benzeri yoktur ki benzeriyle tanınsın. O, her şeyden önce ve bütün şeylerden sonradır ve hiçbir şey O’nunla eşit değildir…
Allah Kimdir, Nedir? (1)
Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA-
Haris b. E’ver Bir gün Hz. Ali b. Ebu Talib’in (aleyhi selâm) ikindi namazından sonra şu hutbeyi okuduğunu ve kendisinin de yazdığını rivayet eder:
Hamd, ölümsüz, mucize ve acayiplikleri bitmeyen Allah’a mahsustur; çünkü O, her gün olmayan şeyleri icat eder. Doğrulmamıştır ki büyüklüğünde ortağı olsun; doğurmamıştır ki ortadan kaldırıcı devredicisi olsun. Vehim ve kuruntu onda vuku bulmaz ki benzer görüntüleri ona galebe çalsın. Görüşler onu derk etmez ki gözler döndüğü zaman ortadan kaybolsun. O’nun başlangıcında son, sonunda had ve nihayet yoktur.
O’ndan vakit öne geçmemiş, zamanda mukaddem olmamıştır. Çokluk ve azlık onda yol bulmaz. Neredelik ve mekânlıkla vasıflandırılmaz. Gizli işlerin içinde saklı, yaratılanların tedbir nişanelerinde görülen akıllarda aşikârdır. Peygamberlere O’nun hakkında sorulduğunda ölçü ve noksanlıkla O’nu vasıflandırmadılar; belki eylem ve fiilleriyle vasıflandırdılar.
Ayetleri O’na delâlet eder. Hiçbir akıl sahibi mütefekkir O’nu inkâr edemez, çünkü O göklerin, yerin, orada olanların ve arasında olanların yaratıcısı ve yapıcısıdır. (böylelikle mahlûkatı gördüklerinde O’nu derk edebilirler) hiç kimse O’nun kudretine karşı koyamaz. O öyle bir varlıktır ki vücudu aşikâr ve malûmdur, O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.
Mahlûkatı kendisine ibadet etsinler diye yarattı ve itaat etmeleri için onlarda karar kıldığı şeye kudret bahşetti, (Böylelikle, Allah-u Teâlâ yarattıklarından istediği ibadeti, onların içine koyduğu kudretleri ölçüsünde istemektedir.) Hüccetler (peygamberler ve masum imamlar) vasıtasıyla onların özür bahanelerini ellerinden aldı, böylelikle kim helâk olur veya kurtulursa delil üzeredir, başlangıç ve sondaki üstünlük Allah’a mahsustur.
Sonra, Allah –hamd onun içindir- Kitabı (Kur’an’ı) kendisini övüşle açıp, dünyanın bitişi ve ahretin başlangıcını kendisine övgüyle kapatarak şöyle buyurdu: “Aralarında adaletle hükmolunmuş ve «Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun» denilmiştir. (Zümer, 75)”
Hamd, cismi olmadan kibriya elbisesini giyen, birine benzemeden celâl elbisesine bürünen, zevali olmadan arşta oturan, kullarından uzak olmadan onlardan üstün olan, onlara dokunmadan onlara yakın olan, bir endazeyle son bulan ölçüsü olmayan,
Allah’a mahsustur. Benzeri yoktur ki benzeriyle tanınsın. Ondan başka büyüklük taslayanlar zelil, kibirlenenler küçük olmuştur; eşya onun azameti karşısında eğilmiş, izzet ve saltanatı mukabilinde boyun eğmiştir; bakışlar O’nu idrak etmekten çaresiz, O’nun sıfatını idrak etmeye, mahlûkların vehim ve tasavvurları yetersiz kalmıştır. O, her şeyden önce ve bütün şeylerden sonradır ve hiçbir şey O’nunla eşit değildir. Kudretiyle her şeye aşikâr,
bir yere gitmeden bütün mekânları müşahede edendir. Hiçbir dokunucu ve hissedici O’na dokunamaz ve hissedemez. O, göklerde ve yerde ilâhtır. O, Hekim ve Âlimdir. Önceden bir benzeri olmayan irade ettiği her şeyi sağlam bir şekilde yaratan ve yarattığı şeylerde yorgunluk hissetmeyendir. Önce olmasını irade ettiği şeyi önce,
insan ve cinden yaratmak istediği şeyleri de iradesine göre yarattı, böylelikle bununla, mabutluğunu tanıtsın ve kendi itaatini onların arasında sağlamlaştırsın.
Bütün hamtlarıyla, nimetlerinin hepsi için Allah’a hamd ediyoruz, işlerimizde yol göstermesi için O’ndan hidayet ve amellerimizin kötülüklerinden dolayı O’na sığınıyoruz; önceden işlediğimiz günahlarımızdan dolayı O’ndan bağışlanma diliyor ve şahadet ediyoruz ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve şahadet ediyoruz ki Muhammed O’nun kulu ve Resulüdür.
Allah, onu kendisine kanıt ve kendisine hidayetçi olsun diye hak üzere göndermiş ve bizi onun vasıtasıyla sapıklıktan ve cehaletten kurtarıp yol göstermiştir. Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse büyük bir kazanç elde eder, değerli sevaba nail olur ve
kim Allah’a ve elçisine isyan eder, itaat etmezse kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır ve acı bir azaba müstahak olmuştur. Artık size sabit olan duymak vasıtasıyla itaat etmek, hayrı istemek, iyilikle davranmakla kurtuluşa erin ve kendinizi doğru yola iletin ve kötü işleri terk edin,
hakkı aranızda karar kılın ve birbirinize hakka kavuşmak için yardımcı olun ve isyankâr cahilin karşısında durun ve iyilikleri emredin ve kötülüklerden sakındırın,  fazilet sahibi kişilerin üstünlüğünü tanıyın. Allah Teâlâ beni ve sizi hidayeti ile korusun ve takvada sabit kadem kılsın ve Allah’tan kendim ve sizin için bağışlanma diliyorum.
*********************************************************
Ehl-i Beyt imamlarının sekizincisi olan İmam Rıza (aleyhi selam) da bu Şecere-i Tayyibe neslinden ve bu pak ailenin önderlerinden biri olduğunu tıpkı dedesi Hz. İmam Ali (aleyhi selam) gibi Allah’ı vasfetmesiyle kanıtlamıştır. Zaten eğer bu cümlelere bakılırsa onlardan başka kimsenin bu sözleri sarf edemeyeceği ortaya çıkmaktadır. İmam Ali bin Musa Rıza (aleyhi selam) Allah’ı şöyle tasvir etmektedir:
İbadetin evveli Allah’ı tanımak, O’nu tanımanın aslı O’nu bir bilmek, Allah’ın birliğinin nizamı sıfatlardan O’nu nefyetmektir, çünkü akıllar şahadet etmektedir ki sıfat ve mevsuf mahlûktur ve her mahlûk şahadet etmektedir ki sıfat ve mevsufu
olmayan tarafından yaratılmıştır ve sıfat ve mevsuf, şahadet etmektedir ki birbirlerine yakındırlar ve birbirine yakınlık, sonradan oluştuğuna şahadet etmektedir ve sonradan oluşmak, sonradan oluşması mümkün olmayan ezeliyetin mümkün olmadığına şahadet etmektedir.
Kim Allah’ı teşbihle tanımışsa O’nun zatını tanımamıştır, kim O’nun vahdaniyetinin künhüne varmak istemişse O’nu bir bilmemiştir, kim O’nu birine benzetirse O’nun hakikatine ermemiştir, kim O’nun nihayetini tasavvur ederse O’nu tasdik etmemiştir, kim O’na doğru işaret ederse O’nu ihtiyaçsız bilmemiştir, kim O’nu birine teşbih verirse O’nu niyetinden geçirmemiştir, kim O’nu cüz cüz bilse O’na boyun eğmemiştir, kim O’nu hayal ederse O’nu irade etmemiştir, her iyi şey O’nun eliyle yapılmış, O’ndan gayrisinde olanlar ise onunla istidlâl olunacak Allah’ın malûldür, O’na doğru yol gösterilecek ve hidayet olunacak ve akıllar vasıtasıyla marifetine inanacak ve Allah’ın hücceti fıtratla sabit olacaktır.
Allah ile mahlûkatı arasında hicap vardır. Allah’ın kullarından ayrıldığı nokta illet, malûl ilişkili ve zatidir. Allah’ın onları yaratmaya başlaması, O’nun başlangıcının olmadığına delâlet etmekte, çünkü her başlangıcı olan varlığın başka bir varlığın başlangıcını sağlaması mümkün değildir. Kullarını organlarla donatması, kendisinin azasının olmadığına delâlet etmektedir, çünkü azası olanların onlara ihtiyaç duyduğuna azalar delâlet etmektedir.
Allah’ın adları tabir, eylemleri anlatma, zatı hakikat ve künhü O’nunla kulları arasındaki ayrılığına delâlet eder. Baki kalması Allah’tan başkalarının tanınmasına sebep olur, artık kim Allah’ı vasfederse O’na karşı bilgisiz ve kim O’nu bir şeye şamil bilirse O’na karşı sınırı aşmış olur. Kim O’nun künhüne ermek isterse hata eder.
Kim “Allah nasıldır” derse, O’nu birine teşbih etmiştir. Kim “neden” derse, Allah’a illet; kim “ne zaman” derse, O’nu zamana hasretmiş; kim “O nerededir” diye söylerse, O’nu bir şeyde karar kılmış; kim “ne zamana kadar” söylerse, O’nun için son karar kılmıştır; kim “nereye kadar” derse, O’nun müddetli olduğunu bilmiş ve kim O’nun müddetli olduğunu bilirse O’nun için son düşünmüş ve kim O’nun için son düşünmüşse, O’nu cüz cüz bilmiş ve kim O’nu cüz cüz bilmişse,
O’nu vasıflandırmıştır ve kim O’nu vasıflandırmışsa O’nun hakkında kâfir olmuştur. Allah, mahlûkatın değişmesiyle değişmez ve onların mahdut olmasıyla mahdut olmaz. O, birdir sayılar mefhumuyla değil; zahirdir, vasıtayla değil; aşikârdır, gözle görülecek gibi değil; batındır,
bir şeyin içinde değil; ayrıdır, mesafeyle değil; yakındır, birliktelikle değil; lâtiftir, cisimle değil; mevcuttur, yokluk sonrası değil; faildir, icbarla değil; mukadderdir, onlar üstünde düşünmeden; müdebbirdir, hareketle değil; irade edendir, zorluğa düşmeden; isteyendir, onlar için telâş etmeden; idrak edendir, cismi olmadan; duyan ve görendir, azası olmadan.
Zamanların O’nunla birlikteliği yoktur, mekânların kapsamı dışındadır, uyuklamak O’nda söz konusu olmaz, sıfatlar O’nu sınırlamaz, âletler O’nu mukayyet etmez, künhü zamana, vücudu yokluğa, ezeliyeti başlangıca mukaddem olmuştur. Hisleri harekete geçirmesiyle kendisinin his sahibi olmadığını; cevherleri ortaya çıkarması,
kendisinin cevher sahibi olmadığını gösterir. Eşyada çelişkiler ortaya atmasıyla, kendisinde tezadın olmadığını; işler arasındaki yakın bağın olması, O’nda yakınlığın olmadığını gösterir. Işığı karanlıkla, açığı karmaşalıkla, kuruyu yaşla, sıcağı soğukla zıt olarak yaratmıştır. Zıtlar arasında uyum ve ülfet, yakınlar arasında ayrılık icat etti. Böylelikle ayırmayla ayırıcı, ülfet ve uyumla ülfet vericinin olduğunu gösterdi, bu Aziz ve celil olan Allah’ın şu sözüne delâlet etmektedir:
“Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız. (Zariyat, 49)” böylelikle önce ve sonra arasını ayırarak, kendisi için önce ve sonranın olmadığının bilinmesini sağladı. Onların temayüllerine, onlara temayül verenin temayülü olmadığına şahit tuttu.
Onlar arasındaki farklılıkla, onlara farklılık verenin kendisinde farklılık olmadığını gösterdi. Onları zamana münhasır etmekle, onları zamana hasredenin zamana münhasır olmadığını bildirdi. Bazı eşyalar arasına fasıla attı, böylelikle eşya ve kendisi arasında fasılanın olmadığının bilinmesinin sağladı. O, terbiye edeceği kimse var olmadan mabuttu, mahlûklar var olmadan ilâhtı, malûmlar olmadan âlimdi, bilinenler olmadan bilendi,
yaratıklar olmadan yaratan idi, duyulacak bir şey olmadan, duyan idi. Yarattıklarını yaratmadan öncede yaratıcı manasına müstahaktı, insanları yoktan var etmeden öncede yaratandı. Nasıl böyle olmasın ki! (zaman) O’nu kayıp etmez, (çabukluk) O’nu yakınlaştırmaz, (belki) O’nu kaplamaz, (ne zaman) O’nu zamana bağlamaz, (ne zamandan) O’nu kapsamaz (ile)
O’nu bir şeyle birleştirmez, çünkü eşya kendi kendini kısıtlar, âletler benzerlerine işaret ederler, eylemleri eşyada vuku bulur. Eğer eşyanın devamlılığını nazarda alırsak zaman ona mani olur, ezeliyetini şimdilik dilimi içine alır, eğer böyle olmasa kâmil olmaktan sakındırırdı. Eşyaların ayrı olması ayırana, farklı olmaları fark koyucuya delâlet eder,
zira onları yaratan akıllarda tecelli eder. Allah, eşya vasıtasıyla gözlere görülmekten korundu, zihinler onlara yönelik hüküm vermektedir, onlarda ispat olunur, onlardan delillerden sayılır, ikrar onların vesilesiyle oldu, akıllar vasıtasıyla Allah’ın tasdik olunduğuna itikat eder, ikrar ile ona itikadı kâmil olur.
Diyanet oluşmaz, ancak marifetten sonra; marifet oluşmaz, ancak ihlâsla; ihlâs teşbihle oluşmaz, Allah için sıfatların ispat edilmesiyle, artık teşbihi nefyetme yolu kalmaz. Böylelikle, yaratılanlarda olan her şey, yaratanında olmaz ve mahlûkunda mümkün olabilecek şeyler yapıcısında mümkün olmaz. Sakinlik ve hareket Allah’ta cari olmaz, nasıl olabilir ki onda bunu gerçekleştiren kendisidir veya nasıl ona dönsün ki onu başlatan kendisidir,
zira böyle olmazsa Allah’ın zatı farklı ve künhü parça parça olurdu ve ezelden beri olan (birlik) manası muhal olurdu. Gerçekten, yaratan için yaratmadan başka bir mana yoktur ve eğer O’nun için geri manası tasavvur edilirse, ileri manası da tasavvur edilir ve eğer
O’nun için kemal düşünülürse nakıslığı olduğu akla gelir. Sonradan oluşması imkânsız olmayan ‘nasıl’ ezeli olmaya müstahak olur, oluşturulması imkânsız olmayanın eşyayı oluşturması nasıl mümkün olur, zira onda yaratıcılık yoktur belki yaratılmışların nişanesi onda belirir ve ona delil olunacak şeylerin kendisi delile dönüşür. Sonuç olarak sözün muhal ve
imkansız olmasında hüccet ve kanıt yoktur; onda soru cevapsız kalır; anlamında artık büyüklük olmaz ve mahlûkların ayrılık ve farklılıklarına yönelik yakınma yoktur, ancak ezeli mevcudun iki tane olduğunun imkansızlığı ve başlangıcı olmayan bir şeyin başlangıç olmasının mümkün olmadığını söyleyelim.
Yüce ve Azim Allah’tan başka ilâh yoktur, kim Allah’tan dönerse yalancıdır ve en büyük sapıklık içindedir ve apaçık bir ziyan içindedir, Allah’ın selâmı Muhammed Peygamberine ve pak ve temiz olan Ehl-i Beyti’nin üzerine olsun.
Dünyada işlenen birkaç dakikalık suçun karşılığı neden bu kadar çoktur?
Allah Teala’nın adaletine yönelik şüphelerden bir diğeri de dünya hayatında işlenen suçların ahretteki karşılığı olan cezalar arasında uygunluk olmadığı ve dolayısıyla da ahiret cezalarının
Allah’ın adalet ilkesi ile bağdaşmadığıdır. Şöyle ki; kısa bir süreden ibaret olan dünya hayatında ve çok kısa bir hayat diliminde işlenen bazı suçlardan dolayı kulun ahirette bu kadar ağır cezalara çarptırılması Allah’ın adalet ilkesiyle bağdaşmayan bir cezalandırma yöntemi olduğu, bunun da Allah’ın adil olmadığının kanıtı olduğu ileri sürülmüştür.
Dünyada işlenen birkaç dakikalık suçun karşılığı neden bu kadar çoktur?
Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA-
Cevap: Suçlar karşısında olan cezalandırmaları üç kategoride toplamamız mümkündür:
1- Tembih ve ibret türünden olan cezalandırmalar,
2- İşlenen suçla tekvini ve doğal bir nedensellik bağı olup, suçun tabii sonucu olan cezalandırmalar,
3- Bizzat suçun kendi dönüşümü olup, suçun kendi tecessümünden ibaret olan cezalandırmalar.
Birinci kısım cezalar, toplumsal yaşantıda kanuncular tarafından belirlenen cezai kanunlardır. Bu tür cezaların iki faydası vardır.
a) Bu tür cezalandırmalar, kalplerde icat edeceği korku sebebiyle insanların suç işlemelerine engel olur. Dolayısıyla bu tür cezalandırmalar, bir çeşit tembih ve ibret niteliğini taşımaktadır.
b) Zulme uğramışların kalplerinde teskinliğe yol açıp rahatlamalarını sağlar.
Açıktır ki, bu tür cezalandırmalarla işlenen suçlar arasında uygunluk gözetilmelidir. Çünkü bu cezalar, suçlar karşısında tayin edilen cezalandırmalardır. Eğer suçla ceza arasında uygunluk gözetilmezse, ceza az olursa, zulme uğrayana, fazla olduğu taktirde de suç işleyenin kendine zulmetmek olur. O halde akıl burada uygunluğun gözetilmesine hükmeder.
Ahiret cezalarının bu türden cezalar olamayacağı bellidir. Zira ahiret amel yeri olmadığı için, suçun işlenmemesi veya tekrar edilmemesi için ceza belirlemek söz konusu olmadığı gibi, Allah Teala’nın intikam duygusuyla birilerine ceza belirlemesi de mümkün değildir. Zira bütün güzel sıfatlara sahip olan Hak Teala’yı böyle duygulardan tenzih etmek gerekir.
Ahirette söz konusu olan cezaların tamamı da diğerlerine nispet işlenen suçlar değildir ki, onların kalplerine teskinlik vermek amacıyla cezalandırmak söz konusu olsun. Aslında aşağıda da işaret edeceğimiz üzere, ahirette toplumsal yaşantıda söz konusu olan cezalandırma şeklinin olması mümkün değildir.
İkinci kısım cezalandırmaya gelince, onunla işlenen suç arasında doğal bir nedensellik bağın olduğunu ve cezanın suçun tabii sonucu olduğunu söylemiştik. Meselâ, zehir ile hastalanmak ve ölüm arasında doğal bir nedensellik bağı mevcuttur. Zehri içen elbette ki, hasta olacak, hatta ölecektir.
Bir takım günahların hatta dünyada bile ceza niteliğinde sonuçları vardır. Örneğin, şarap içmek toplumsal bir kısım sorunların doğmasına sebebiyet verdiği gibi, şarap içenin kendi ruh ve bedeninde de bir takım hastalıkların meydana gelmesine yol açacağı da bellidir. Çünkü şarap ile bu gibi ceza niteliğindeki sonuçlar arasında nedensellik bağı mevcuttur.
Zina yapmak da öyledir. O da toplumda bir çok fesadın çıkmasına ve medeniyetin tahribine yol açtığı gibi, o işi yapanın da ruh ve bedeninde bir takım hastalıklara sebebiyet verecektir. Bu tür cezalar günahın doğal sonucudur. Bu cezalar, günahların koyulan toplumsal cezaları değildir ki, ceza ile suç arasında uyumluluk söz konusu olsun.
Eğer bir kimse, nasihati dinlemez ve zehri içerse, elbette ki hastalanacak veya ölecektir. Bu durumda acaba “bu kişinin yaptığı sadece birkaç dakika içerisinde bir miktar zehir içmekti, onun pahasını canıyla ödemesi adaletsizliktir” denilebilir mi? Eğer denilirse, “kendi bilinçle onu yaptı ve suç kendinindir” denmez mi? O halde bu türden cezalar konusunda adalete aykırı olmak veya olmamak diye bir şey söz konusu değildir.
Üçüncü tür cezalara gelince, onların işlenen amelin kendinin dönüşümü ve tecessüm etmesi olduğunu belirtmiştik. Bu tür cezalarda suç ile onunun cezası arasındaki bağ hatta nedensellik bağından daha güçlü bir bağdır. Burada aslında suç ve ceza denen bir şey yoktur. Burada yapılan amelin kendi söz konusudur. Onun kendi dönüşümüne ceza denilmesi sadece bir teşbihten ibarettir. Yoksa burada cezalandırma denen şey yoktur.
Ahirette söz konusu edilen cezalara baktığımızda bu türden cezalar olduğunu görüyoruz. Allah Teala’nın mü’min kullarına vereceğini va’dettiği mükafatlar da bu türdendir. Günah ehline vereceğini belirttiği cezalar da bu türden cezalardır. Onlar aslında insanın kendi amelinden başka bir şeyler değildir. Allah Teala ve elçileri ahiret mükafat ve azaplarının mahiyetinin böyle olduğunu bildirmişlerdir.
Allah Teala “O günde herkes yaptığı iyiliği de, kötülüğü de yanında hazır görür ve kendisiyle yaptığı kötülük arasında uzun bir mesafenin olmasını arzular…” buyuruyor.
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: “…. Ve yaptıklarını önlerinde hazır bulurlar. Rabbin hiç kimseye asla zulmetmez.”
Yine şöyle buyurmuştur: “Kim, zerre ağırlığınca bir hayır işlemişse onu görür. Kim de, zerre ağırlığınca kötülük yapmışsa onu görür.”
Yine şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve herkes yarına neyi gönderdiğine baksın…”
Bu ayetler ve benzerleri ahiret cezalarının insanların kendi amellerinden başka bir şey olmadığını ifade etmektedir. Bu ayetlerde, amelin kendisinin hazır olacağı belirtilmiştir. Bu ayetlerde, yapılan amelin kendisinin görüleceği haber verilmiştir. Yoksa ahirette, “gelin bakalım, falan ne suç işlemiş ve onun için ne miktarda ve ne tür ceza tayin edilmiştir” diye bir şey yoktur.
Hz. Resulullah ve Ehl-i Beyt İmamları’ndan gelen hadisler de, ahiret mükafat ve cezalarının mahiyetini aynı şekilde açıklıyorlar. Hz. Resulullah’ın “Dünya ahiretin tarlasıdır” şeklindeki meşhur hadisi işte bu hakikati ifade ediyor.
Yine o Hazret ahiret cezalarını açıklayan bir hadisinde ahirette cezaya çarptırılanlara: “Bunlar size dönen kendi amellerinizden gayri şeyler değildir” deneceğini buyurmaktadır. Demek ki, ahirette karşılaşılacak ne varsa insanın kendi amelidir.
Bu konuyu geniş olarak burada ele alamayız. Bunun kendisi ayrı bir kitap yazmayı gerektirir. Ancak bu ayet ve hadislerden ahiret cezalarının insanın kendi amelinden başka bir şey olmadığı ve orada toplumsal hayatta olan cezalandırma sisteminin bulunmadığı açıkça anlaşılmaktadır.
O halde orada karşılaşılacak durumlar için, adalete uygun olmak veya aykırı olmak diye bir anlam söz konusu olamaz. İnsan kendi yaptığını kendi bilinç ve iradesiyle yaptığına göre, kendi amelini kendisi yaratmıştır. Hayrı da şerri de kendisine aittir. “Dünya ahiretin tarlasıdır. Tatlı ekersen tatlı biçersin, acı ekersen acı biçersin.”
Sonuç: Ahiret ceza ve mükafatlarının şekil, nitelik ve türünün Allah’ın adalet sıfatıyla hiçbir çelişkisi yoktur. Dolayısıyla bu şüphe de temelden yersiz ve mesnetsiz bir şüpheden öteye gitmemektedir.


more post like this