İslam kaynakları

    1. home

    2. article

    3. Ehlisünnet Fakihlerinin Görüşü Sahabe Ve Tabiinin Kabir Ziyareti Hakkındaki Tutumu

    Ehlisünnet Fakihlerinin Görüşü Sahabe Ve Tabiinin Kabir Ziyareti Hakkındaki Tutumu

    Ehlisünnet Fakihlerinin Görüşü Sahabe Ve Tabiinin Kabir Ziyareti Hakkındaki Tutumu
    Rate this post

    Ehlisünnet Fakihlerinin Görüşü Sahabe Ve Tabiinin Kabir Ziyareti Hakkındaki Tutumu
    1-İmam Muhammed Bakır (a.s) buyuruyor:
    “Allah Resulünün (s.a.a) kızı Fatıma (a.s), Hamza’nın -Allah ondan razı olsun- kabrini ziyarete gidiyor ve onun kabrini tamir ediyordu. Alamet unvanında kabrin üzerine taş bıraktı.”[1]
    2-Rezîn İmam Muhammed Bakır’dan (a.s) naklediyor:
    “Fatıma (s.a) her iki veya üç günde bir, şehitlerin kabrini ziyarete gidiyordu.”[2]
    3-Zikredilen rivayeti, “Yahya” İmam Muhammed Bakır’ın (a.s), İmam Seccad’dan (a.s) nakliyle başka bir şekilde ekleyerek rivayet ediyor:
    “Hz. Fatıma (s.a) orada namaz kılıyor; dua edip ağlıyordu. Fatıma (s.a) ömrünün sonuna kadar bu amelini sürdürdü.”[3]
    4-İmam Ali (a.s) şöyle buyurur:
    “Fatıma (s.a) her Cuma amcası Hamza’nın kabrini ziyarete gidiyordu; orada namaz kılıyor, dua ediyor ve ağlayıp sızlıyordu.” [4]
    5-İbn-i Ebi Melîke anlatıyor:
    “Ayşe’yi kardeşi Abdurrahman’ın mezarını ziyaret ederken gördüm. Abdurrahman, “Habeşi” mahallinde öldü ve onu Mekke’ye defnettiler.” [5]
    6- Yine İbn-i Ebi Melîke anlatıyor:
    Bir gün Ayşe mezarlıktan dönüyordu, “Allah Resulü (s.a.a) kabir ziyaretini yasaklamadı mı?” diye sorduğumda şöyle yanıtladı: Evet, yasaklamıştı, ama sonra kabirlerin ziyaret edilmesi emrini verdi. [6]
    7-Beyhakî Haşim b. Muhammed el-Amri’den (Ömer b. Ali’nin çocuklarından) naklederek şöyle anlatıyor:
    “Medine’de, Cuma günü akşamleyin babam beni şehitlerin kab¬rini ziyaret etmeye götürdü. Ben arkasından yürüyordum. Kabirlere vardığımızda babam yüksek sesle:
    ‘Sabrettiğinizden dolayı Allah’ın selamı üzerinize olsun, ne de güzel bir yeriniz vardır’ dedi. Kabir ehli, «Yâ Ebû Abdullah ve aleykesselam» diye babamın selamının cevabını verdi. Babam bana döndü «Sen mi cevap verdin oğlum» dedi! Ben «hayır» dedim.
    Beni sağına aldı ve ikinci kez selam verdi ve yine selamının cevabını işitti. Bu iş üç kez tekrar edildi ve her defasında selamının cevabı verildi. O zaman babam secdeye kapandı ve Allah’a şükretti.” [7]
    8- Yahya, İtaf”tan naklediyor:
    Teyzem takvalı kadınlardandı. O bana şöyle anlatıyordu: ‘Merkebe bindim ve Hamza’nın kabrine gittim. Genç hizmetçimde yanımdaydı. Orada ben ve hizmetçimden başka kimse yoktu; kılabildiğim kadar namaz kıldım. Hizmetçim ayakta durmuş merkebimin yularını tutuyordu.
    Namazdan sonra ayağa kalktım ve Hamza’nın kabrini göstererek “sana selam olsun” dedim. Yerden cevabımın selamını işittim. Evet, bizi Allah’ın yarattığı ne kadar net ve açıksa, aynı açıklık ve netlikte sesi işitmiştim. Tüylerim diken diken oldu. O anda hizmetçiyi çağırdım. Hizmetçi merkebi getirdi; merkebe bindim ve oradan ayrıldık. [8]
    ZİYARET KABİRLERİ
    İslam tarihi geçmişten günümüze değin Müslümanların sahabe ve müminlerin kabirlerine gittiklerini ve onların kabirlerine tevessül edip bereket umduklarını göstermektedir. Şimdi bunun örneklerinden bazılarına işaret edeceğiz:
    1-Allah Resulünün (s.a.a) müezzini Bilal’in kabri: Bilal hicrî yirminci yılda Şam’da vefat etti. Onun kabri üstüne isim ve ölüm tarihini yazmışlardır. Bu bereketli mekânda dua kabul edilir. Allah’ın veli kullarının çoğu onun kabrini ziyarete gitmiş ve oradan bereket ummuşlardır. Bilal’in kabrinde duanın kabul edildiği tecrübe edilmiştir. [9]
    2-Selman Farisi’nin kabri (ö.36 h.k): Selman Farisi’nin kabri Medain’dedir. Onun kabri için türbe yapılmış ve hâlihazırda türbeyle ilgilenmesi için hadim-hizmetçi görevlendirilmiştir. Ben kendim bu yeri gördüm ve defalarca ziyaretine gittim. [10] İbn-i Cevzî şöyle diyor: “Kalansî ve Semnûn’da Selman’ın kabrini ziyaret ettiklerini söylemişlerdir.” [11]
    3-Ebu Eyyüp el-Ensarî’nin (ö.52 h.k) kabri: Ebu Eyyüp el-Ensarî Rum’da (şimdiki adıyla İstanbul’un Eyüp ilçesinde) vefat etmiştir. Hâkim-i Nişaburî şöyle diyor:
    “Halk, kabrini koruyor ve ziyarete gidiyor, kuraklık zamanı kabri kenarında Allah’tan yardım istiyorlar.” [12]
    4-Mısır’da Re’sul Hüseyin’in türbesi: İbn-i Cübeyr (ö.614 h.k) anlatıyor:
    “İmam Hüseyin’in (a.s) başı gümüş bir tabutta defnedilmiştir. Bu mübarek baş için dillere destan, akıl almaz ve muhteşem mescit yapılmıştır.
    Bu bereketli mescide girerken mescidin iç duvarına yerleştirilen ve parlaklığıyla göz kamaştıran siyah parlak bir taş, mescitte gördüğüm harikuladeliklerden bir tanesidir. Sanki herkes bu taşın Hint aynası olduğunu söylüyordu.
    Orada herkesin kabre el değdiğini, bakışlarını kabre odaklaştırdıklarını; kendilerini kabir üzerine attıklarını ve kabir üzerindeki kumaş parçasından teberrük aldıklarını gördüm. Geniş bir kitle ağlar ve dua eder bir vaziyette kabrin etrafında dönüp duruyordu.
    Ziyaretçilerin ağlaması gören herkesin kalbini dağlayıp taşı bile yumuşatacak mahiyetteydi. Bu mukaddes mekânın nitelenmesi, vasfa sığmayacak ve bu sahnelerin görülmesi insanı sarsacak cinsten bir şeydir.
    Allah Teâlâ bizi bu kerim türbenin bereketinden faydalandırsın.” [13]
    5-Ömer b. Abdülaziz (ö.101 h.k): Kabri “Deyrü Sem’ân”dadır [14] ve halk, onun ziyaretine gider. [15]
    6-İmam Musa b. Cafer’in (a.s) kabri: İmam Musa, Hicri Kameri 183 yılında şehit olmuş ve Kazimeyn’e defnedilmiştir. Hatib-i Bağdadî anlatıyor:
    “Hasan b. İbrahim’den -Hanbelîler dönemi büyüklerinden- şöyle dediğini işittim: Ne zaman bir sorunla karşılaşsam Musa b. Cafer’in (a.s) kabrine gider, ona tevessül ederdim. Allah Teâlâ da istediğim şeyi bana kolaylaştırırdı.” [16]
    7-İmam Cevad’ın (a.s) kabri: İbn-i İmâd şöyle der:
    “İmam Cevad (a.s) Bağdat’ta vefat etti ve bu büyük şahsiyeti dedesi Musa b. Cafer’in (a.s) yanına defnettiler. Halk sürekli onların kabrinin ziyaretine gider.” [17]
    8-İmam Rıza’nın (a.s) kabri: “Muhammed b. Mu’emmel” anlatıyor:
    “İbn-i Huzeyme, Ebu Ali Sakafî gibi hadis ehli büyükleri ve bir grup üstatların eşliğinde Tus’a; Ali b. Musa er-Rıza’nın ziyaretine gittik. İbn-i Huzeyme, öylesine saygı gösteriyor ve razü niyazda bulunuyordu ki, hayretler içinde kalmıştık.” [18]
    9-Muhammed b. İdrisi Şafii (ö.204 h.k): Şafiilerin mezhep imamıdır. O “Kurâfe-i Sugrâ”nın yakınlarında “Maktam” da toprağa verilmiştir ve kabri halkın ziyaretgâhıdır. [19]
    10-Ahmet b. Hanbel (ö.241 h.k): Hanbelîlerin mezhep imamıdır. Zehebî anlatıyor:
    “Halk onun Bağdat’taki kabrini ziyarete giderler.” [20]
    11-Hanefi mezhebinin imamı Ebu Hanife: Hicri Kameri 150 yılında vefat etmiştir. Onun kabri Bağdat’ta “A’zamiye” dedir. [21] Şafii’den nakledildiğine göre Şafii her gün onun kabrini ziyarete gidiyordu. [22]
    12-Zunnun-i Mısrî’nin kabri: O Hicri Kameri 246 yılında ölmüştür. Onu Kurâfe’de defnetmişler ve bir de türbe yapmışlardır. İbn-i Hallikân ‘Ben defalarca onun kabrini ziyarete gittim’ diyor. [23]
    13-İsmail b. Yusuf-i Deylemî’nin kabri; Muâfi anlatıyor:
    “Onun kabri az bir uzaklıkta Kerhî’nin kabri arkasındadır ve halk onun ziyaretine gider. Ben kendim defalarca onun kabrini ziyarete gittim.” [24]
    14-Mus’ab b. Zübeyir”in kabri (ö.157 h.k): İbn-i Cevzî şöyle diyor:
    “Halk, Hüseyin’in (a.s) kabrini ziyaret ettiği gibi “Mesken” [25] adında bir yerdeki Mus’ab b. Zübeyir’in kabrini de ziyarete gider. [26]
    Elbette İbn-i Cevzî’nin bu ikisi arasındaki mukayesesi hakkında söylenmesi gerekir ki, böyle bir mukayese yerle gök arası kadar uzaktır! Irak hükümeti arzusu için kan dökmek nerede? [27] Ve cennet ehli gençlerinin efendisi Hüseyin (a.s) nerededir?
    15-Mısır halkının önderi “Leys b. Sa’d Hanefi” (ö.157 h.k): Onu Kurâfe-i Sugrâ da defnettiler. Halk, onun kabrini ziyarete gider. Ben kendim de defalarca onun kabrini görmüşlüğüm vardır. [28]
    16-Ebu Avane’nin kabri: “Ebu Avane’nin kabri İsfarayin şehrindedir. Onun için yapılan türbe halkın ziyaretgâhı olmuştur.” [29]
    İbn-i Asakir anlatıyor:
    “Ebu Avane’nin kabri İsfarayin şehrinde halkın ziyaretgâhıdır ve halk oradan teberrük umar.” [30]
    Ebu Saffâr İsfarayinî bu konuda şöyle diyor:
    “Ceddim, Ebu İshak’ın türbesine ulaşmıştı, ama türbenin saygınlığını korumak için içerisine girmedi; kabrin birkaç basamak yukarısında kalan yeri öpüyordu. Bir müddet saygıyla durduktan sonra edebe uygun olarak ayrıldı. Ebu Avane’nin türbesine girdiğinde daha fazla saygı gösterdi ve orada biraz daha fazla kaldı.” [31]
    17-Hafız Ebu Hasan Amirî’nin kabri: O, Hicri Kameri 403 yılında ölmüştür. Halk geceleri onun kabri yanında Kurân ve dua okumakla meşgul oluyordu. Şairler de dört bir taraftan taziye ve mersiye okuyorlar, taziye meclisi oluşturuyorlardı. [32]
    18-El-Mutemid Âlallah’ın kabri: Asıl adı Ebul Kasım Muhammed b. Mutemid Lahmî el-Endulisî’-dir ve h.k. 488 yılında ölmüştür. Şairlerden bir grup onun kabri kenarında bir araya gelir, şiir ve methiye okuyor; uzunca kasideler okuyarak ağlarlardı.
    Şairlerden Ebu Bahr’ın, onu övgü dolu bir beyitlik kasidesi şöyledir:
    “Büyük bir saygıyla kabrini öperim Senin kabrini kasidemi okuma yeri yapmışımdır.”
    Ebu Bahr kasidesini okuduktan sonra onun kabrinin toprağını öptü ve bedenini kabrin toprağına sürdü; çenesini toprağa koyarak oradakilerin tamamını ağlattı. [33]
    19-Nasr b. İbrahim Makdisî’nin kabri: O, Şafilerin büyüklerinden olup hicrî 490 yılında Şam’da ölmüştür. Onu Bab-ı Sağire’de defnetmişlerdir; kabri meşhur olup ziyaretgâhtır. [34]
    20-Kasım Muhammed b. Fîre eş-Şatıbî: O, Hicri Kameri 590 yılında ölmüş ve Kurâfe’ye defnedilmiştir. Onun kabri meşhurdur ve halkın ziyaretgâhıdır. Ben de defalarca kabrini ziyaret etmişimdir. [35]
    21-Fas oturumlu Ahmet b. Cafer Hazrecî Bestî’nin kabri (ö.601 h.k): Neylü’l-İbtihâc kitabının yazarı şöyle diyor:
    “Geçmişten şimdiye kadar geniş bir kitle onun kabrini ziyarete gelir ve hacetlerinin giderilmesi için dua eder. Ben kendim beş yüz defadan fazla onu ziyaret ettim ve otuz geceden fazla orada kaldım.” [36]
    22-Süfyani Sevrî’nin kabri: İbn-i Hibbân anlatıyor:
    “Onun kabri Basra’da Benî Kuleyb mezarlığındadır. Orayı ziyaret etmiş idim.” [37]
    Daha önce Zehebî’den naklederek İbn-i Hibbân’ın hafız, tecvit âlimi ve Horasan’ın büyüklerinden olduğuna işaret etmiştik. İbn-i İdris’in deyimiyle o, dakik bir fakih olup hadis alanında telifi vardır ve Semerkant halkı onun fıkhından istifade etmiştir.
    Hâkim-i Nişaburî de onun hakkında şöyle demiştir:
    “O; fıkıh, dil ve hadis ilminde derya ve vaizdi ve büyüklerden sayılıyordu.”
    Hatib-i Bağdadî şöyle der:
    “O; sika (güvenilir, saygın ve keskin anlayışı) olan birisiydi.” [38]
    İbn-i Hibbân üçüncü asır âlimlerindendir. İlim, fazilet ve fıkıh ehli olan bu şahıs azığını alıp ziyaret için yola düşer ve yaptığı işin haram ya da şirk olduğuna inanmaz. Vahabilerin aksine; ziyarete gitmeyi haram ve şirk olarak kabul etmemiş, söylememiştir.
    Açıkladığımız konular âlimlerin tavır ve tutumlarını açıklayan ve yaşamlarını içeren kitapların; tarih ve hadis kitaplarının özetiydi. Bu belgeler esasınca sahabe ve tabiin,
    kabirlerin ziyaretine gidiyorlar ve Peygamber’in (s.a.a) kabrini ziyaret ediyor ve kutsuyorlardı. Aynı şekilde onlar; imamların, salihlerin, veli kulların ve âlimlerin ziyaretine gidiyorlar ve ziyaret için yolculuğa çıkıyorlardı ve hiç kimse onların bu yaptıklarını yanlış addetmiyordu.
    Şimdi bunca delil ve burhanın ifadesinden sonra; İbn-i Teymiyye ve taraftarları ziyareti ve ziyaret için yola çıkmayı hangi delile dayanarak haram kabul ederler? Sünnet ve Müslümanların yaşam tarzına amel edip kabirlerin ziyaretine giden Şia’nın günahı nedir?
    Acaba ziyaretçilerin hepsi Şia ve İmamiye midir? Acaba İbn-i Huzeyme ve Ebu Ali Sakafî, Şia mıydı? İmam Kazım’ın (a.s) kabrini ziyaret eden Hanbelîlerin büyükleri Şia mıydı?
    İmam Rıza’nın (a.s) kabrini ziyaret eden İbn-i Hibbân Şia mıydı? Her gün Ebu Hanife’nin ziyaretine giden Muhammed b. İdris-i Şafii, Şia mıydı? Mekke’deki kardeşi Abdurrahman’ın ziyaretine giden Peygamber’in (s.a.a) eşi Ayşe, Ali’nin (a.s) Şiası mıydı?
    EHLİSÜNNET FAKİHLERİNİN GÖRÜŞÜ
    1-Askalanî Enes’ten şöyle naklediyor:
    “Peygamber (s.a.a) bir kadının yanından geçti. O kadın bir kabrin kenarında hüngür-hüngür ağlıyordu. Peygamber (s.a.a) ona şöyle buyurdu: Kendine hâkim ol ve sabırlı ol.”
    Askalanî bu rivayete dayanarak şöyle diyor:
    “Kabirlerin ziyareti caizdir ve ister ziyaretçi erkek olsun isterse kadın olsun herhangi bir ayrımı yoktur. Ziyaret edilen Müslüman olsun ya da kâfir olsun fark ezmez. Zira bu rivayette hiçbir sınırlama ve şart açıklanmamıştır.”
    Nevevi’de şöyle der:
    “Âlimlerin geneli kabir ziyaretine cevaz fetvası vermiştir, ama el-Hâvî kitabının yazarı Mâverdî şöyle diyor: ‘Kâfirin kabrini ziyaret etmek caiz değildir.’ Elbette onun sözü doğru değildir. Mâverdî “Onlardan ölen hiçbirine asla namaz kılma ve kabrinin başında durma.” Tevbe suresinin 84. ayetine dayanmıştır, ama onun kendi görüşünü delillendirmesi eleştiriden uzak değildir.”
    Nevevi şöyle devam ediyor:
    “Müslümanların kabrinin ziyareti erkekler için müstahap olmasının delili, Müslim’in Peygamber’den (s.a.a) naklettiği şu rivayettir: “Sizleri kabirlerin ziyaretinden nehyetmiştim, ama bundan sonra kabirleri ziyaret ediniz. Zira kabirlerin ziyareti size ahireti hatırlatır.”
    2- Malik’e kabirlerin ziyareti hakkında sorduklarında şöyle cevap verdi:
    “Allah Resulü (s.a.a) onu yasaklamıştı, ama daha sonra izin verdi. İnsan kabirlerin ziyaretine giderde hayırdan başka bir şey konuşmazsa, sanırım herhangi bir sakıncası yoktur.” [39]
    3- Semhûdî şöyle diyor:
    “Nevevi’nin de açıkladığı gibi, âlimler erkeklerin kabirleri ziyaret etmesinin müstahap olduğunda ittifak etmişlerdir. Hatta Zahiriye fırkasından bazıları, erkeklerin kabirleri ziyaret etmesinin farz olduğuna inanırlar.” [40]
    PEYGAMBER’İN (S.A.A) ANNESİNİN KABRİNİ ZİYARETİ
    Müslim ve Nesâî Ebu Hureyre’den naklediyorlar:
    “Peygamber (s.a.a) annesinin kabrini ziyaret etti ve ağladı. O’nun ağlamasıyla etrafındakiler de ağladılar. Sonra Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: ‘Rabbimden annem için istiğfar etmeyi istedim, ama izin vermedi. Kabrini ziyaret etmeyi istedim, izin verildi. O halde siz de kabirleri ziyarete gidiniz. Zira bu iş size ölümü hatırlatır.'” [41]
    PEYGAMBER’İN (S.A.A) ANNE VE BABASININ İMANI
    İslam tarihi metinleri, Peygamber’in (s.a.a) anne ve babasının Allah’a iman ettiğini ve onlarda zerre kadar şirk olmadığını göstermektedir. Muhammed-i nurunun tertemiz sulplerden tertemiz rahimlere intikal ettiği göz önünde bulundurulduğunda
    nasıl olur da onun anne ve babasına şirk nispetinde bulunulabilir. Zira “Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor).” [42] ayeti, onların açıkça tertemiz olduğunu göstermektedir. Müfessirlerin bu ayetin tefsirinde getirdikleri rivayetlerin bazılarına işaret edeceğiz:
    1-Suyutî Müsned kitabında İbn-i Ömer Adnî, Bezzar b. Ebi Hatem, İbn-i Ebi Hatem ve Taberanî’-den ve Beyhakî’de Delâil kitabında Mucahid’ten naklettiği hadiste şöyle gelmiştir:
    “Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor).” ayeti yani “Peygamber dünyaya gelene kadar bir peygamberin sulbünden diğer bir peygamberin sulbüne intikal etmiştir.” [43]
    2-Aynı şekilde Suyutî Delâilü’n-Nübüvvet de İbn-i Ebi Hatem, Merdeviye ve Ebu Naim’den, İbn-i Abbas’ın nakliyle bu ayetin manasında şöyle gelmiştir:
    “Yani Peygamber (s.a.a), bir peygamberin sulbünden başka bir peygamberin sulbüne taşındı derken onu annesi dünyaya getirdi.” [44]
    3-İbn-i Merdeviye İbn-i Abbas’tan naklediyor:
    “Canım sana feda olsun, Âdem cennetteyken siz neredeydiniz? Peygamber (s.a.a) mübarek dişleri görünecek şekilde tebessüm ederek şöyle buyurdu:
    ‘O zaman Âdem’in sulbündeydim. Ben Âdem’in sulbündeyken o yere indi. Babamın sulbündeyken Nuh’un gemisine bindim. Babamın sulbündeyken ateşe atılan İbrahim’dim. Hiçbir zaman annem ve babam zinanın etrafında dönüp dolaşmadılar.
    Allah Teâlâ beni tertemiz sulplerden tertemiz rahimlere intikal ettirdi. İki gurup insanlardan sürekli en iyilerinin sulbündeydim. Allah Teâlâ benden nübüvvet sözü aldı ve İslamiyet’e hidayet etti. Benim ismimi Tevrat ve İncil’de getirdi. Doğu ve batıyı benim nurumla ışıttı; bana kitabını öğretti, beni gökyüzünün yukarısına çıkardı ve ismimi, kendi isimlerinden seçti.
    O, arşın sahibidir ve Mahmut’tur bense Muhammed’im. Allah Teâlâ bana cennette havuz vereceğini vaat etti ve Kevser’i bana verdi. İlk şefaat edici benim ve Allah Teâlâ benim şefaatimi kabul edecektir.
    Bana ümmetim içindeki en iyi fertler arasında peygamberlik verdi. Benim ümmetim Rabbini övendir; marufu-iyiliği emreder ve münker-den-kötülükten sakındırır.'” [45]
    Dolayısıyla Şuarâ Suresi’nin 219. ayeti ve açıkladığımız Peygamber’in (s.a.a) rivayeti de Peygamber’in (s.a.a) sulbünün her türlü kirlenmişlikten uzak olduğunu ve hiçbir zaman kendi varlıklarını şirke bulaştırmadıklarını açıkça ortaya koymaktadır. Zira müşrikler pak değildir.
    Allah Resulünün annesi; Veheb’in kızı Âmine de mümin ve muvahhitti ve şirkten uzaktı. Dolayısıyla Müslim ve Nesâî’nin, Ebu Hureyre’nin nakliyle Peygamber’in “Ben annem için bağışlanma diledim, Allah kabul etmedi” buyruğu, Peygamber’in (s.a.a) makamına saygısızlıktır.
    Bu sebeple bu rivayetin bazı şerhçilerinin, temiz fıtratlarına uyarak söz konusu rivayeti yorumlayıp tevil ettiklerini görüyoruz.
    Bu fertlerden bir tanesi Şeyh Mansur’dur. Şeyh Mansur bu rivayetin şerhinde şöyle diyor:
    “Amine’nin iman etmemesiyle cennete gitmesinin çelişir bir tarafı yoktur. Âmine “Fetret” döneminde ya da bir peygamberin olmadığı bir dönemde yaşıyordu ve âlimlerin tamamı, fetret dönemindeki kitlenin cennet ehli olduğuna inanır.
    Hatta mükaşefe ehli, doğrudan şöyle demişlerdir: Allah Teâlâ, Peygamber’in (s.a.a) anne ve babasını, onun risaletinden sonra tekrar diriltmiş ve o ikisi Peygamber’e (s.a.a) iman etmiştir. Dolayısıyla Peygamber’in anne ve babası cennetliktir.” [46]
    Burada söz konusu ayetin böyle bir tefsirinin Şia’ya has olmadığını [47] bilakis açıkladığımız gibi Suyu-tî’nin İbn-i Ebi Hatem, İbn-i Merdeviyye,
    Ebu Naim ve Urfî’den ve aynı şekilde Bezzar ve Taberanî’nin, Mücahit ve İbn-i Abbas’tan rivayeti örneğinde olduğu gibi Ehlisünnet’in de bu konuda rivayetinin olduğunu eklememiz gerekir. [48]
    O halde Razî’nin Tefsiru’l-Kebir’inde [49] bu ayetin böyle tefsiri Şia’ya hastır demesinin doğru olmadığı anlaşılıyor. [50]
    Önemli Bir Nokta
    Maalesef bazıları Peygamber (s.a.a) hakkında dile getirdiği saçma sapan sözleri onun yar ve yardımcısı Ebu Talib hakkında da dile getirmiştir.
    Ancak Ebu Talib’in kahraman konumunu ve onun şiirleri ve hutbeleri hakkında bilgi sahibi olan kimse, Ebu Talib’in mümin ve muvahhit birisi olduğuna ve Peygamber’e (s.a.a) iman ettiğine yakin edecektir.
    Ne var ki tutuculuk ve ırksal eğilimcilik ve bazılarının Ali’ye (a.s) kin beslemesi, hakikati söylemelerine ve açıkça Ebu Talib’in mümin ve muvahhit olarak dünyadan gittiğini itiraf etmelerine mani olmaktadır.
    İnsan İbn-i Kesir’in Ebu Talib hakkındaki sözlerine şaşırıp kalıyor. İbn-i Kesir şöyle der:
    “Ebu Talib’in Peygamber’in (s.a.a) yardımcısı olduğu, Peygamber’in (s.a.a) düşmanlarıyla mücadele edip onların şerrini Peygamber’den (s.a.a) ve ashabından uzaklaştırdığını,
    sürekli Peygamber’i (s.a.a) övüp şiirleriyle Peygamber’i (s.a.a) ve ashabını övdüğünü; onun düşmanlarının eksik ve ayıplarını şiirleriyle dile getirdiğini ve Benî Haşim kabilesine özel fasih açıklamasıyla Peygamber’in (s.a.a) düşmanlarının üzerine gittiğini daha önce söylemiştik.
    Ne var ki Ebu Talib için sayıp döktüğümüz şeylerin tamamı ırkçılık, Arap milliyetçiliği, kavmiyetçilik ve akrabalıktan ötürüydü. Peygamber’in (s.a.a) doğru sözlü, güzel işli olduğunu ve yolunun doğru olduğunu bilmesine rağmen kalben Peygamber’e (s.a.a) iman etmedi” [51]
    Evet, yanlış tutuculuğun insanı nereye götürdüğüne bakınız! Güya İbn-i Kesir, Ebu Talib’in kalbindeydi ve kalbinde olup biteni biliyordu veya -Allah’a sığınırız- hain gözlerden ve onların kalbinde sakladıklarından haberdardı.
    Zira o, Ebu Talib, Peygamber’i (s.a.a) doğruluyordu, ama kalben iman etmiyordu, diyor. Evet, İbn-i Kesir ve benzeri kimseler,
    Ebu Talib, Ali’nin (a.s) babası olması delili gereği kötü ve kinayeli konuşuyorlar. Eğer Ebu Talib, Muaviye’nin babası olsaydı, İbn-i Kesir onun hakkında kötü konuşmazdı ve belki de Ebu Süfyan’ı onca yalancı övgülerle süslemelerinden daha çok Ebu Talib’i över; süsleyip bezerlerdi.
    Ayetullah Necmettin Tabesi
    ABNA.İR
    [1]-Musannif, Abdurrezzak, c.3, s.572; es-Sünenü’l-Kübra, c.4, s.131; Müstedrek-i Hâkim, c.1, s.533; Vefâü’l-Vefa, c.3, s.932; Bkz: el-Gadir, c.5, s.167.
    [2]-a.g.e.
    [3]-a.g.e.
    [4]-a.g.e.
    [5]-Musannif, Abdürrezzak, c.3, s.570.
    [6]-Sünenü’l-Kübra, c.4, s.131.
    [7]-Vefâü’l-Vefa, c.3, s.933.
    [8]-a.g.e., s.932.
    [9]-Rıhlet-i İbn-i Cübeyr, s.229; el-Gadir, c.5, s.184.
    [10]-Tarih-i Bağdat, c.1, s.163.
    [11]-el-Muntazam, c.12, s.241.
    [12]-Müstedrek-i Hâkim, c.3, s.518, h.5929; Sıfatu’s-Saffe, c.1, s.470. İbn-i Batute’nin Sefernamesi’nde (c.1, s.187) Talha’nın kabri hakkında kümbet ile mescidin olduğu ve halkın onun kabrine saygı gösterdiği söylenmiştir.
    [13]-Rıhlet-i İbn-i Cübeyr, s.19.
    [14]-Sem’an Manastırı Dımışk bölgesindedir. Bkz: Mucemu’l-Buldan, c.2, s.586.
    [15]-Tarihu’l-İslam (100. senesindeki hadiseler), s.26; Tezkiretü’l-Huffâz, c.1, s.121.
    [16]-Tarih-i Bağdat, c.1, s.120; el-Bidâye ve n-Nihâye, c.5, s.88.
    [17]-Şezerâtu’z-Zeheb, c.3, s.97.
    [18]-Vefeyâtü’l-‘Ayân, c.4, s.165; Tezhibu’t-Tezhib, c.7, s.339.
    [19]-a.g.e.
    [20]-Mizanu’l-İtidal, c.1, s.114.
    [21]-Tarih-i Bağdat, c.1, s.123.
    [22]-a.g.e.
    [23]-Vefeyâtü’l-‘Ayân, c.1, s.318.
    [24]-Sıfatu’s-Saffe, c.2, s.413.
    [25]-Mesken, Evânâ yakınlarında Dicle ırmağı ve Câselîk Manastırı kenarındadır. Bu bölgede Hicri Kameri 72 yılında Abdülmelik b. Mervan ile Mus’ab b. Zübeyir arasında savaş olmuş ve Mus’ab burada ölmüştür ve kabri de bu yerde meşhurdur. Mucemu’l-Buldan, c.5, s.127.
    [26]-el-Muntazam, c.15, s.14.
    [27]-Siyerü A’lâmu’n-Nubelâ, c.4, s.141.
    [28]-el-Cevâhiru’l-Mudie, c.2, s.720, sayı 1131.
    [29]-Tezkiretü’l-Huffâz, c.3, s.780.
    [30]-Vefeyâtü’l-‘Ayân, c.6, s.394; el-Ensâb, Sem’âni, c.3, s.484; Siyerü A’lâmu’n-Nubelâ, c.14, s.419.
    [31]-Vefeyâtü’l-‘Ayân, c.6, s.394; el-Ensâb, Sem’âni, c.3, s.484; Siyerü A’lâmu’n-Nubelâ, c.14, s.419.
    [32]-el-Bidâye ve n-Nihâye, c.11, s.375. Ebu Hasan Amirî babasından daha sonra Endülüs hâkimliği yapmıştı. Avrupa padişahlarıyla savaşmış ve onların çoğunu yenilgiye uğratmıştı. Endülüs’te fitnenin patlak vermesi ardından yakalanıp öldürüldü. Siyerü A’lâmu’n-Nube-lâ, c.19, s.63.
    [33]-el-Mevahibu’l-Ledunniyye, c.3, s.390; Şezerâtu’z-Zeheb, c.5, s.388.
    [34]-a.g.e., s.396; Şezerâtu’z-Zeheb, c.2, s.397; el-İber, c.2, s.363.
    [35]-Tabakâtu’l-Kurrâ, c.2, s.22.
    [36]-Neylü’l- İbtihâc, s.62.
    [37]-Kitabu’s-Sikât, c.6, s.402; el-Ensâb, c.1, s.517.
    [38]-Siyerü A’lâmu’n-Nubelâ, c.16, s.92.
    [39]-İrşadu’s-Sâri, c.3, s.400.
    [40]-Vefâü’l-Vefa, c.4, s.1362.
    [41]-Müslim, c.3, s.65; el-Cenâiz, Nesâî, c.4, s.90; el-Musannif, Abdürrezzak, c.3, s.572; Sünenü’l-Kübrâ, c.4, s.128.
    [42]-Şuarâ, 219.
    [43]-ed-Durru’l-Mensur, c.5, s.98.
    [44]-a.g.e.
    [45]-ed-Durru’l-Mensur, c.5, s.98.
    [46]-et-Tâcu’l-Câmi’ li’l-Usûl, c.1, s.382.
    [47]-Zamehşerî şöyle der: Bu ayetten Peygamber’in (s.a.a) atalarının muvahhit ve iman ehli olduklarını anlamaktayız. Onlar secde edenlerin sulbünden secde edenlerin rahimlerine intikal etmişlerdir. Bkz: Ebu Talip ve Benûhu, Seyit Ali Han, s.219; Munyetu’r-Râgib, Tıbbî, s.56.
    [48]-Bkz: el-Mizan, c.15, s.367.
    [49]-Tefsiru’l-Kebir, c.24, s.173.
    [50]-Şia’nın, bu ayet ışığında Peygamber’in (s.a.a) atalarının tertemiz olduğuna dair açıkladığı delillerin yanı sıra şunların eklenmesi de mümkündür:
    a)Peygamber’in (s.a.a) gecenin bir yarısında yaptığı ibadeti ve kulların ve abitlerin hallerini gözden geçirmesi.
    b)Allah Teâlâ Peygamber’i (s.a.a) halka cemaat namazını ikame etmesi için kararlaştırır ve onun, halk arasındaki cemaat imamlığı esnasında kıyam, ku’ud, ruku ve secde amellerini gözetler.
    c)Allah Teâlâ, Peygamber’in (s.a.a) ferdi kıyam ve amalinin ne halde olduğunu bildiği gibi onun dini işlerde secde edenlerle beraber telaş ve çabasından da habersiz değildir.
    d)Peygamber (s.a.a), namaz kılanları başı arkasından da görüyordu ve şöyle buyuruyordu: “Rükû ve secdenizi tam olarak yapın, Allah’a andolsun ki, sizi başımın arkasından da görüyorum.”
    Bu ayetin tefsirinde dört ihtimal açıklanmıştır ve bu ihtimallerin hiçbirinin bir diğerine üstünlüğün olmadığı anlaşılıyor. Elbette beşinci ihtimal de vardır ve bazı rivayetler böyle bir ihtimali teyit etmektedir. Beşinci ihtimal esasına göre ayetten şu anlaşılmaktadır: Allah Teâlâ Peygamber’in (s.a.a) ruh ve nutfesini secde edenlerden, bir başka secde edenlerin sulbüne intikal ettirmiştir.
    Dolayısıyla bu ayet söz konusu anlamların biri bir diğerine tercih edilmeksizin, tefsir edilebilir. Zira Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Sürekli tertemiz sulplerden tertemiz rahimlere intikal ettim.” Kurân-ı Kerim’in: “Allah’a ortak koşanlar ancak bir pisliktir” Tevbe suresinin 28. ayetinin buyruğunu göz önünde bulundurarak şöyle diyebiliriz: Küfür ve şirk,
    pisliktir; insanın hem kâfir ve müşrik olması hem de tertemiz sulp ve rahminin olması mümkün değildir. O halde Peygamber’in (s.a.a) anne ve babası kesinlikle Müslüman’dı. Eğer “İbrahim babası Azer’e dediği zaman…” (Bakara, 133) ayetinin,
    Peygamber’in (s.a.a) atalarının kâfir olduklarına işaret ettiği söylenirse bizim buna cevabımız şöyle olacaktır: Kur’an’ı Kerim’de “Eb” yani baba kelimesi, amca anlamında da kullanılır ve Kurân-ı Kerim’de Tevbe Suresi’nin 133. Ayetindeki: “Senin ilahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilahı olan tek bir ilaha ibadet edeceğiz” buyruğu bunu bir örneğidir.
    Bu ayette Yakup’un oğulları, İsmail’e “Eb” yani baba diyerek hitap ediyorlar, hâlbuki İsmail, Yakup’un amcasıydı. Eğer bu ayetin tefsirinde, dikkate alınan anlamların hiçbirisi caiz değildir şeklinde eleştiri getirilirse bizim cevabımız şöyle olacaktır: Öncelikle bir kelime birden çok anlamda kullanılabilir. İkincisi, eğer söz konusu dört ihtimalin doğruluğu ispatlanamazsa, beşinci ihtimalin doğruluğu ispatlanabilir.
    [51]-el-Bidâye ve n-Nihâye, c.11, s.124.