ALLÂME TABATABAÎ’NİN KISACA HAYATI

Seyyid Hüseyin NASR

Allâme Seyyid Muhammed Hüseyin Tabatabaî, miladî 1902 yılının sonlarına doğru Tebriz’de ilim ve irfan ocağı olan bir sülâleden dünyaya geldi. On dördüncü büyük babasından kendi babasına kadar bütün babaları Tebriz’in meşhur âlim ve bilginlerindendi. Allâme, ilk tahsilini kendi doğum yeri olan Tebriz’de yaptı. Tahsilinin ilk aşamasını geride bıraktıktan sonra, o dönemin İslâmî ilimler merkezi olan Necef-i Eşref’e gidip, orada İslâmî ilimlerin çeşitli dallarında on yıl eğitim gördü.

Fıkıh ve usul-ü fıkıh ilimlerini merhum Nainî ve İsfahanî (Kompanî) gibi meşhur üstatlardan ders aldı. Felsefeyi Ağa Ali Müderris’in öğrencilerinden olan Seyyid Hüseyin Badkubî’den, riyaziyatı (matematiği) Seyyid Ebu’l-Kasım Hansarî’den, ahlâkı ise hikmet ve irfanda büyük bir  makama sahip olan Hacı Mirza Ali Kazî’den ders aldı. Daha sonra 1925 yılında maddî sıkıntılardan dolayı doğum yeri olan Tebriz’e geri dönme mecburiyetinde kaldı.

Allâme Tabatabaî sadece fıkıh dalında değil, hatta sarf, nahiv, Arap edebiyatı, fıkıh ve usul-ü fıkıh, matematik, felsefe, kelâm, irfan ve tefsir dallarında da ihtisas sahibi olacak derecede derin bir tahsil gördü.

Allâme Tabatabaî, bazı siyasî olaylar sonucu ortaya çıkan ve kötü izler bırakan İkinci Dünya Savaşından sonra, doğum yerini terk edip, İslâmî ilimler merkezi Kum şehrine giderek, tefsir ve felsefe dallarında ders toplantıları düzenledi. Tahran’a da sık sık yaptığı yolculuklar neticesinde felsefe ve İslâmî ilimlere ilgi duyan kesimlerle ilişkilerde bulundu. Din ve felsefe karşıtlarıyla çekinmeden tartışarak, doğru yoldan sapan nicelerini akıl ve mantık yoluyla ikna ederek aydınlanmalarına vesile oldu.

Son yirmi küsûr yıl zarfında ise, hem âlimler arasında, hem de Batıda tahsil görmüş aydınlar arasında üstün bir ilmî konuma oturdu. Allâme Tabatabaî, yıllarca her sonbahar mevsiminde, Prof. Henri Corbin ve bir grup âlim ve bilginlerle toplantılar düzenledi. Bu toplantılarda din ve felsefe hakkında çok önemli konular işledi, günümüz dünyasının manevî boyutlu gerçeklerinin arayışında olan şahısların karşısına dikilen sorunlar ve bu sorunların çözümleri gündem edildi. Bu toplantılardan, çok önemli ve olumlu sonuçlar çıkmıştır. Bu gibi yüksek düzeyde ve geniş ufuklu toplantılar, maalesef günümüzde İslâm Hıristiyanlık ilişkilerinde rastlanmayan bir olaydır.

Allâme Tabatabaî’nin büyük hizmet ve himmetiyle Kum şehri ilim havzalarında aklî ilimler, ayrıca Kur’ân-ı Kerim tefsiri ihya oldu. Allâme, felsefenin temeli sayılan Şifa ve Esfar gibi kitapları tedris etmekle tedricen bu ilim dalını medreselerde yaygınlaştırdı. Allâme’nin yüce şahsiyeti, güzel sıfatlara sahip olması ve talebelerine karşı olgun ve ölçülü davranışı, gün geçtikçe felsefeye ilgi duyan kabiliyetli öğrencilerin üstadın dersine akın etmesine neden oldu. Öyle ki son yıllarda felsefe dersine yüzlerce öğrencinin katıldığı gözlemlendi. Yirmi küsûr yıl zarfında nice bilginler, Allâme’nin kılavuzluğu ve tedrisatı sayesinde felsefe dalında uzmanlaştılar. Bunların birçoğu fiilen felsefe üstatlarındandır.

Allâme Tabatabaî’nin birçok talebe eğitmekle ve felsefî kitapları neşretmekle felsefeye yapmış olduğu hizmetten daha da önemlisi öğrencilerinin ahlâkî talim ve terbiyesine ve nefis tezkiyesine dair göstermiş olduğu titizliktir. Allâme, hakikatte ilim ve ahlâkı beraberce öğrenip yaymak isteyen şahısları terbiye etmek için yepyeni bir mektep tesis ederek, çok değerli insanlar topluma kazandırmış ve sürekli olarak da öğrenim ve tezkiyenin bir arada sürdürülmesinin gerekli olduğunu vurgulamıştır.

Allâme Tabatabaî sadece felsefe, tefsir, usul ve fürudaki hadisleri anlamak gibi konularda değil, tevhidî tanrıbilim ve kalbî ilhamlar yönünden de Allah’ın büyük bir ayet ve nişanesiydi.  Onu sessiz, sakin gören herkes hiçbir şey bilmediğini zannederdi; ama öylesine ilâhî nur ve gaybî müşahedelerin içine girmişti ki, aşağılara inmesine imkân yoktu. Ancak bununla birlikte, kesret âleminde zahiri korumayı, her âlemin hakkını lâyıkıyla edâ etmeyi, talebelerin eğitim ve öğretimiyle ilgilenmeyi, din ve ilâhî sünnetler ve İslâm kanunlarının savunuculuğunu yapmayı ihmal etmiyordu. Çeşitli ilimleri kendisinde toplamasıyla birlikte ilim ve amele birlikte sahipti. Yani vücudunun tüm uzuvları hakka teslim olmuş bir insandı.

Şikeste ve nestâlik hattını çok güzel yazardı. Yaşlandıktan sonra bu yeteneği, yaşlılıktan olsa gerek, zayıflamıştı ve kendi kendine şöyle dediği söyleniyordu: “Gençlik zamanımdan kalma bazı yazılarıma bakıyorum da, ‘Acaba bunlar benim yazım mı?’ diye soruyorum kendi kendime.”

Gizli ilimlerden reml ve cefri çok iyi bilirdi. Ama onlara amel ettiği görülmemiştir. Sayı ilmi ve ebced hesabını da oldukça iyi bilirdi.
Cebir, mukabele ve geometride üstattı ve takvim hazırlayabilecek
derecede astronomi bilirdi.

Kur’ân-ı Kerim’e karşı bir huşû ve saygısı vardı. Ayetleri genelde ezberden okur, ayetlerin yer ve numaralarını çeşitli surelerde gösterir ve de birbirlerine uygun ayetleri çıkarırdı. Merhumun Kur’ân üzerine inceleme ve toplantıları hayli içerikli ve ilgi çekiciydi.

Hz. Peygambere (s.a.a) ve kızı Fatıma’ya (s.a.) ve On İki Ehlibeyt İmamlarına (a.s) karşı özel bir hayranlık ve muhabbeti vardı. Onlardan birinin adı anıldığı zaman yüz ifadesi, edep ve tevazu hâli alırdı. O yüce şahsiyetler hakkında sorulan sorulara karşı öyle bir beyan ve açıklamada bulunurdu ki insan zannederdi ki, onların siyerini aynı gün okumuş da gelmiş. Yaz aylarında İmam Rıza’yı (a.s) ziyaret etmeyi kendi için görev hâline getirmişti. Meşhed’de bulunduğu zaman her gece İmam Rıza nın (a.s) türbesini ziyaret eder, münacatta bulunurdu.

Allâme Tabatabaî, 15 Kasım 1981 yılında vefat etti. Allah onu kendi velileriyle haşretsin, ona Rızvanında yer versin!

ALLÂME’NİN SOY ŞECERESİ

Allâme Tabatabaî, baba tarafından İmam Hasan (a.s), anne tarafından ise İmam Hüseyin (a.s) soyundandır. Bu yüzden yazdığı kitapların bazısında adı, Seyyid Muhammed Hüseyin Hasanî Hüseynî Tabatabaî olarak geçmektedir.

________________________________________

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ
اَلرَّحْمٰـنِ الرَّحٖيمِ
مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِ
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ

1- Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
2- Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a özgüdür.
3- O, Rahmandır, Rahimdir.
4- Din (karşılık) gününün sahibidir.
5- Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.

AYETLERİN AÇIKLAMASI

Yüce Allah, “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla”  buyurarak sureye başlıyor. Kimi zaman insanlar bir iş yaptıkları zaman veya bir işe başladıkları zaman, çok saygı duydukları ya da büyük olarak kabul ettikleri bir kişinin adını anarlar, o kişinin adıyla hareket ettiklerini belirtirler ki, işleri kutlu ve şerefli olsun. Bazen de bunu, saydıkları büyüklerini anmak için bir vesile edinirler.

Böyle bir amaç, belli oranda isim koymada da söz konusudur. Yeni doğan bir çocuğa, yaptıkları veya kurdukları ürettikleri bir şeye, örneğin bir eve ya da bir kuruma ad verirken sevdikleri ya da saydıkları bir kimsenin adını verirler ki, adlandırılan nesne var oldukça isim kalıcı olsun, isim var oldukça da o ismin anısı kalıcı olsun. Anısı hep taze kalsın, sürekli hatırlansın diye babasının adını çocuğuna veren kişinin bu davranışının altındaki gerekçe budur işte.

Yüce Allah’ın bu sözü de buna benzer bir amaca yöneliktir. Söze O’nun yüce ismiyle başlanmıştır ki, ifadenin içerdiği anlam O’nun adıyla bilinsin, O’nun adıyla bağlantılı olarak zihinlerde yer etsin. Bu şekilde söze başlamanın bir diğer amacı da, kulları söz, fiil ve davranışlar hususunda eğitmek, onlara her şeye O’nun adını anarak başlamaları ve O’nun adıyla hareket etmeleri yönünde bir edep tarzı öğretmektir. Böylece yaptıkları işler, O’nun adıyla bilinir, O’nun sıfatlarıyla tanınır, O’nun rızasını elde etmek amacıyla yapılır. Böylece yaptıkları işler boşa gitmez, sonuçsuz kalmaz. Çünkü, yokluk ve batıllığın asla kendisine yol bulmadığı yüce Allah’ın adıyla yapılmıştır.

Nitekim yüce Allah birçok yerde bu gerçeğe dikkat çekmektedir. O’nun birçok sözünden şu sonuçlar çıkmaktadır: O’nun yüce rızasına yönelik olmayan şey, yok olucudur, boştur. Allah insanların kendi rızasına dönük olmayan tüm amellerinin önüne geçecek ve onları yele savrulmuş toz duman gibi boşa çıkaracaktır. Yaptıklarını un ufak edip amellerini geçersiz kılacaktır.

Hiçbir şey kalıcı değildir, O’nun yüzü hariç. O’nun rızası için yapılan, O’nun adına gerçekleştirilen şey ise kalıcıdır, yok olmaz. Her olgu, içinde Allah’a pay verildiği oranda kalıcılıktan pay alır. Peygamber efendimizden (s.a.a) rivayet edilen ve hem Ehlisünnet, hem de Şia tarafından sahih kabul edilen şu hadis de bu gerçeği dile getirmektedir:

“Bir işe Allah’ın adıyla başlanmasa, o işin sonu kesiktir.”

Hadisin orijinal metninde geçen “ebter” ifadesi deyimi, sonu kesik, devamı olmayan demektir. Sözün de bir tür iş olduğunu göz önünde bulundurarak rahatlıkla, besmelenin başındaki “ba” harfinin müteallakı “başlıyorum” fiilidir, diyebiliriz. Yani, bir tür iş olması itibariyle yüce Allah söze besmeleyle başlamıştır. Kur’ân’ın bütününden ibaret  olan Allah’ın sözünün nihai amacı ise, şu şekilde belirlenmiştir:

قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبٖينٌ
يَهْدٖى بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِهٖ وَيَهْدٖيهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ

“Gerçekten size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi. Allah, onunla rızası peşinde olanları selâmet yollarına iletir ve onları izniyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir. ” (Mâide, 15-16)

Bunun gibi daha birçok ayet vardır ve bu ayetlerde Kitabın indiriliş gayesi şu şekilde ifade ediliyor: Allah’ın kitabının ve sözlerinin amacı, kulları doğru yola iletmektir. Şu hâlde hidayet, “Rahman ve Rahim olan Allah’ ın adıyla”  başlayan bir cümledir. Buna göre O, kulların başvuru mercii olan Allah’tır. O, Rahmandır; mümini de, kâfiri de kapsamına alan genel rahmetine giden yolu, kullarına gösterir. Bu yol, varoluşları ve hayatları için bir hayır kaynağıdır. O, Rahim’dir; özellikle mümin kullarına özgü kıldığı rahmetine giden yolu kullarına açıklar. Bu da onların ahirette elde edecekleri mutluluktur, Rableriyle buluşma zevkidir. Nitekim yüce Allah,

وَسِعَتْ كُلَّ شَیْءٍ فَسَاَكْتُبُهَا لِلَّذٖينَ يَتَّقُونَ

“Rahmetim her şeyi kaplamıştır; onu, korunanlara yazacağım.” (A’râf, 156)

Bu açıklamada Kur’ân-ı Kerim bir bütün olarak göz önünde bulundurulmuştur. Öte yandan yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’in birçok yerinde “sure” kavramından söz etmiştir:

قُلْ فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهٖ

“Ona benzer bir sure getiriniz.” (Yûnus, 38)

قُلْ فَاْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهٖ مُفْتَرَيَاتٍ

“Öyleyse siz de onun benzeri on uydurulmuş sure getirin.”  (Hûd, 13)

وَاِذَا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ
“Bir sure indirildiği zaman…” (Tevbe, 86) ”

سُورَةٌ اَنْزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا وَاَنْزَلْنَا فٖيهَا اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

Bu, indirdiğimiz ve hükümlerini farz kıldığımız bir suredir.” (Nûr, 1)

Bu ifadelerden anlıyoruz ki, yüce Allah’ın parça parça ayırıp her bir parçasına sure adını verdiği sözleri kendi içinde bir tür birliğe ve bütünlüğe sahiptir. Bu bütünlük, ne bir surenin bölümleri, ne de iki ayrı sure arasında söz konusu değildir. Buradan hareketle anlıyoruz ki, güdülen amaç ve sağlanan sonuçlar sureden sureye farklılık gösterir. Her bir surenin akışı özel bir anlamı vurgulamaya, özel bir sonuç elde
etmeye yöneliktir ve bu hedef gerçekleşmediği sürece sure bitmez.
Dolayısıyla her surenin başında yer alan “Besmele” o sureyle güdülen özel hedefe dönüktür. Şu hâlde Hamd suresinin başındaki besmele de, surenin hedefine ve sureden çıkarılan anlama dönüktür. Bu surede ifade edilen amaç ise, kulluk sunmak suretiyle Allah’a hamdetmektir; kulluğu en geniş boyutlarıyla O’na özgü kılmak, ondan yardım ve hidayet dileyerek onu fiilen övmektir.

Bu sözleri yüce Allah kulları adına dile getiriyor ki, kulluk sunma açısından Allah’ın öngördüğü ve gösterdiği tavırlar içinde hareket etsinler. Kulluğun ifadesi, kulun yerine getirdiği davranışlardır; kulluk kastı taşıyan eylemlerdir. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlamak, işte bu amaca yöneliktir. Bu durumda anlam şöyle olur: “Senin adınla sana yönelik kulluğumu ifade etmeye başlıyorum.”

Bu açıklamaya göre de yine Hamd suresinin besmelesindeki
“ba” harf-i cerrinin müteallakı, “başlama” fiilidir. Bununla da karşılıklı
hitaplaşma suretiyle kulluk makamındaki içtenlik ve samimiyet
pekiştirilip ihlâs tamamlanmak isteniyor. “Ba” harf-i cerrinin
müteallakı “yardım isteme”dir de denilebilir. Böyle demenin bir
sakıncası olmamakla birlikte müteallakın “başlama” olması daha
uygundur. Çünkü sure “yardım isteme”yi açıkça içeriyor: “Yalnız
senden yardım dileriz.”

İslâm’ın ilk dönemlerinde, kelâmcılar arasında “İsim, müsemmanın
aynısı mıdır yoksa gayrisi midir?” sorusu etrafında uzun tartışmalar meydana gelmiştir. Ne var ki, günümüzde bu tür meseleler artık bedihîlik düzeyinde açıklığa kavuşmuştur. Dolayısıyla, bu konuyla ilgili olarak ne dendiğini, ne denileceğini uzun uzadıya anlatmak, sözlerin doğrusunu tespit edip onaylamak, yanlışını bulup çürütmek artık gereksiz bir uğraştır. Kısacası meselenin dışında kalmak en iyisidir.

“Allah” lafzına gelince, bunun aslı “el-ilâh”tır. Çok kullanıldığından dolayı “ilâh”ın başındaki “hemze” düşmüştür. “İlâh” kelimesi, “kulluk etti” anlamına gelen “eleh’er-recülü ye’lehu” kökünden gelir. Ya da “hayret etti” anlamına gelen “elih’er-recülü” ya da “veleh’er-recülü” kökünden gelir. Bu kelime “mef’ul” anlamında “fial” kipindendir. Tıpkı “mektup” anlamında  “kitap” gibi.

İlâh olarak nitelendirilmesi; mabut, yani kulluk sunulan olmasından ya da akılların zatını kavrama noktasında şaşkına düşmelerinden dolayıdır. Görüldüğü kadarıyla “Allah” kelimesi, çok kullanma sonucu özel isim olmuştur. Kur’ân’ın inişinden önce de bu anlamıyla kullanılıyordu ve cahiliye Arapları onun ifade ettiği anlamı biliyorlardı. Yüce Allah bunu şu şekilde ifade etmektedir:

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ

“Andolsun,  onlara ‘Kendilerini kim yarattı?’ diye sorsan, elbette ‘Allah.’ derler.” (Zuhruf, 87)

فَقَالُوا هٰـذَا لِلّٰهِ بِزَعْمِهِمْ وَهٰـذَا لِشُرَكَائِنَا

“Zanlarınca, ‘Bu Allah’a, bu da ortaklarımıza.’ dediler.” (En’âm, 136)

Bu lafzın özel isim olduğunun bir kanıtı da, Allah’ın tüm güzel isimleri ve bu isimlerden kaynaklanan fiillerle nitelendirilmesi, ama bu lafzın hiçbir isme sıfat olmamasıdır. Söz gelimi; “Allah Rahmandır, Rahimdir. Allah rahmet etti. Allah bildi. Allah rızklandırdı.” denir; ama “Allah” lafzının bunlardan birine sıfat olduğu ya da bu lafızdan, bunlardan birine sıfat olacak bir kelimenin türetildiği görülmemiştir. Her şeyin ilâhı olarak O’nun yüce zatının varlığı, bütün kemal sıfatlarıyla nitelendirildiğini gösterdiğinden bütün kemal sıfatları “Allah” lafzının iltizamî manası olur. Dolayısıyla da “Allah lafzı, varlığı zorunlu olan, tüm kemal sıfatlarını kendinde toplayan zatın ismidir.” sözü doğrudur. Yoksa bu lafız, çok kullanma sonucu özel isime dönüşmüş ve “elehe” kökünün işaret ettiği anlamın dışında başka bir husus bu isimlendirmede etkin olmamıştır.

Rahman ve Rahim sıfatları ise, “rahmet” kökünden gelirler. Bu nitelikse, bir şeyini yitiren veya eksiğini giderecek bir şeye ihtiyaç duyan bir insanın görülmesi anında insan kalbini etkisi altına alan, heyecan yönü ağır basan özel bir duygudur. Bu duygu insanın içinde uyanınca eksiği olanın eksiğini gidermeye, ihtiyacını karşılamaya yeltenir. Ancak bu anlam, tahlil sonucunda ihtiyacı gidermek amacıyla verme, bağışta bulunma anlamına döner. İşte yüce Allah, bu anlamda rahmet sıfatıyla nitelendirilir.

Rahman kelimesi, çokluk ifade eden “fe’lân” vezninden mübalağa sıygasıdır. Rahim ise sıfat-ı müşebbehedir ve süreklilik, kalıcılık ifade eder. Bu açıdan “Rahman” niteliğinin hem müminlere ve hem de kâfirlere yönelik bol rahmeti ifade ediyor olduğu şeklindeki yaklaşım yerindedir. Bu kavramın ifade ettiği rahmet genel niteliklidir. Kavramın bu anlamda kullanıldığına Kur’ân-ı Kerim’de çokça rastlanır:

اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى

“Rahman arşa istiva etmiştir.” (Tâhâ, 5)

قُلْ مَنْ كَانَ فِى الضَّلَالَةِ فَلْيَمْدُدْ لَهُ الرَّحْمٰنُ مَدًّا
“De ki: Kim sapıklık içinde ise, Rahman ona mühlet versin.” (Meryem, 75)

Aynı şekilde “rahim” sıfatının, müminlere yönelik sürekli nimetlere, değişmez ve kalıcı rahmete işaret ediyor şeklindeki yaklaşım da yerindedir. Nitekim yüce Allah’ın şu sözleri bu anlamı pekiştirir niteliktedir:

اِنَّهُ بِهِمْ رَؤُفٌ رَحٖيمٌ

“Çünkü O, onlara karşı çok merhametlidir (rahimdir).” (Tevbe, 117)

Bu yüzden, “Rahman sıfatı hem kâfiri ve hem de mümini genel olarak kapsadığı hâlde, rahim sıfatı sadece müminlere yöneliktir.” denilmiştir.

bir yandan yüce Allah,

ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ خَالِقُ كُلِّ شَیْءٍ

“İşte Rabbiniz Allah budur, her şeyin yaratıcısıdır.” (Mü’min, 62)

buyuruyor. Burada her şeyin Allah tarafından yaratıldığını ifade ediyor. Sonra şöyle buyuruyor:

اَلَّذٖى اَحْسَنَ كُلَّ شَیْءٍ خَلَقَهُ

“O’dur ki, her şeyin yaratılışını güzel yaptı.” (Secde, 7)

Böylece yaratılan her şey için, O’nun yaratığı olması, O’na izafe edilmesi açısından güzelliği ispat ediyor. Buna göre, güzellik yaratılışı ekseninde, yaratılış da güzellik ekseninde dönmektedir. O hâlde, hiçbir yaratık yoktur ki O’nun güzelleştirmesi ile güzel olmasın ve hiçbir güzel
yoktur ki O’nun yaratığı olmasın, O’na izafe edilmesin. Öte yandan
yüce Allah, bir ayette şöyle buyuruyor:

هُوَ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

“O, tek ve kahredici Allah’tır.” (Zümer, 4)

ve

وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَیِّ الْقَيُّومِ

“Bütün yüzler, O (ölümsüz) diriye, O (her şeyi ayakta tutan) mutlak güce boyun eğmiştir.” (Tâhâ, 111)

buyuruyor. Böylece yüce Allah, yarattıklarını herhangi bir gücün baskısıyla yaratmadığını, yaptıklarını bir zorlayıcının zoruyla yapmadığını; tam tersine, yarattığı her şeyi ilmi ve özgür iradesiyle yarattığını bildiriyor. Şu hâlde, varolan her şey, güzeldir ve onun isteği sonucu var olmuştur. Bu, meselenin fiil yönüdür. İsim açısından meseleye yaklaşacak olursak, yüce Allah bu hususta şöyle buyuruyor:

اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى

“Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur. En güzel isimler Onundur.” (Tâhâ, 8)

Bir diğer ayette de şöyle buyuruyor:

وَلِلّٰهِ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُوا الَّذٖينَ يُلْحِدُونَ فٖى اَسْمَائِهٖ

“En güzel isimler Allah’ındır. O hâlde O’nu onlarla çağırın ve O’nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın.” (A’râf, 180)

Buna göre yüce Allah hem isimleriyle, hem de fiilleriyle güzeldir ve bütün güzellikler O’ndandır. Böylece anlaşılıyor ki, yüce Allah hem isimlerinin güzelliğinden ve hem de fiillerinin güzelliğinden dolayı övgüye lâyıktır ve övgüye değer bir şey karşısında övgüsünü ifade eden bir insan gerçekte
yüce Allah’ı övüyordur. Çünkü övgüye neden olan güzellik O’ndandır. Şu hâlde övgünün cinsi ve her türlü hamd yüce Allah’a özgüdür. Ayrıca ifadelerin akışından ve “Yalnız sana ibadet ederiz.” ifadesindeki hitap değişikliğinden anlaşılan o ki, bu sure kulların diliyle söylenmiştir. Yüce Allah bu surede, kuluna O’nu övmesini ve bir kulun kulluk makamında takınması gereken edep tavrını telkin ediyor. “Hamd Allah’a özgüdür.” sözü bu anlamı pekiştirir niteliktedir.

SAYFADA KALDIM…

Çünkü hamdetme bir nitelendirmedir ve yüce Allah, bazı kullarının kendisine yönelik nitelendirmelerinden kendisini tenzih etmiştir:

سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَ
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصٖينَ

“Allah onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Sadece Allah’ın arındırılmış kulları hariç.” (Sâffât, 159-160),

İfade geneldir, bir kayıtlandırma söz konusu değildir. Yüce Allah’ın kitabında, bazı arınmış peygamberlerinden başka, herhangi bir kimsenin kendisine yönelik hamdını naklettiğine rastlanmaz. Yüce Allah Hz. Nuh’a (a.s) hitap ederken şöyle buyuruyor:

فَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى نَجّٰینَا مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمٖينَ

“De ki: Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamdolsun.” (Mü’minûn, 28)

Yine bir ayette İbrahim Peygamberin (a.s) diliyle şöyle buyuruyor:

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى وَهَبَ لٖى عَلَى الْكِبَرِ اِسْمٰعٖيلَ وَاِسْحٰقَ

“İhtiyarlık çağımda bana İsmail’i ve İshak’ı lütfeden Allah’a hamdolsun.” (İbrâhîm,39)

Yüce Allah bazı yerlerde Peygamber efendimiz Hz. Muhammed’e
(s.a.a) şöyle hitap eder:

وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ

“De ki: Allah’a hamdolsun.” (Neml, 93)

Bir ayette de Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın diliyle şöyle buyuruyor:

وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ

“Dediler ki: Allah’a hamd olsun.” (Neml, 15)

Bir de cennet ehlinin O’na yönelik övgülerini aktarmıştır. Çünkü onlar da göğüslerdeki kin ve kıskançlıktan, boş ve günah sözden arındırılmışlardır. Şu ayette olduğu gibi:

وَاٰخِرُ دَعْوٰیهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

“Dualarının sonu, ‘Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.’ sözleridir.” (Yûnus, 10)

Bunun dışında her ne kadar yüce Allah yaratıklarının büyük çoğunluğunun ve hatta tümünün kendisine yönelik övgülerini birçok
ayette dile getirmiştir; meselâ,

وَالْمَلٰئِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ

“Melekler Rabblerini hamd ile tesbih ederler.” (Şûrâ, 5)

veya

وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهٖ

“Gök gürültüsü O’nu övgüyle tesbih eder ” (Ra’d, 13)

veya

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ وَلٰـكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبٖيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلٖيمًا غَفُورًا

“O’nu övgüyle tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.” (İsrâ, 44)

buyurmuştur; ancak ne var ki, yüce Allah bütün bunlarda kendisine yönelik övgülerini tesbih (tenzih etme) ile birlikte zikrediyor. Hatta asıl olarak tesbihi naklediyor, bunun yanında da övgülerini aktarıyor. Bunun nedeni şudur: Yüce Allah’tan başkası, O’nun fiillerinin güzelliğini ve kemalini kuşatamaz. Aynı şekilde yüce Allah’ın fiillerinin güzelliğinin kaynağı olan sıfatlarının ve isimlerinin güzelliğini de tam anlamıyla O’ndan başka kimse kavrayamaz. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحٖيطُونَ بِهٖ عِلْمًا

“Onlar bilgice O’nu kuşatamazlar.” (Tâhâ, 110)

Kullar O’nu neyle nitelendirirlerse, O’nu onunla kuşatmış olurlar. Bu
nitelik onların kavrayışlarının kapasitesiyle sınırlanmış, algılayışları
oranında belirlenmiş olur. Dolayısıyla O’nu, düşünceleriyle neden oldukları sınırlandırma ve değerlendirmeden tenzih etmedikleri sürece, O’nu bu nitelendirmeden dolayı tesbih etmedikleri sürece, O’na yönelik övgüleri hedefine ulaşamaz, doğruluk niteliğini kazanamaz. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

“Hiç kuşkusuz Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.” (Nahl, 74)

Onun arındırılmış kullarına gelince; onların kendisine yönelik övgülerini kendi kendini övmesi ve onların kendisini nitelendirmelerini de kendi kendisini nitelendirmesi gibi değerlendirmiştir. Bu, onların Allah’ın arındırılmış muhles kulları olmalarından geliyor. Bundan da anlaşılıyor ki, kulluğun öngördüğü edep, bir kulun Rabbini, O’nun kendisini övdüğü gibi övmesini ve bunun ötesine geçmemesini gerektiriyor. Hem Ehlisünnet’in, hem de Şia’nın Peygamber efendimizden (s.a.a) rivayet ettikleri hadis de bunu gösteriyor:

“Ben senin övgülerini sıralayamam. Sen, kendini övdüğün gibisin…”

Şu hâlde surenin başındaki “Hamd, Allah’a özgüdür.”  ifadesi, kulluğa yaraşır bir edep tavrını edindirme amacına yöneliktir. Eğer yüce Allah, ne şekilde övülmesi gerektiğini öğretmek için kullar adına bu sözü söylememiş olsaydı, kul kendi kendine bunu söyleyemezdi.

“…âlemlerin  Rabbi… O, Rahmandır, Rahimdir. Din gününün sahibidir.” (Büyük bir çoğunluk “Meliki yevm’id-dîn” şeklinde okumuştur.) “Rab”, sahip bulunduğu varlıkların işlerini düzenleyen maliktir. Dolayısıyla bu kavram, mülkiyet anlamını da içermektedir. Mülkiyet,  bir şeyin bir kimseye özgü olmasının özel bir türüdür. Yani, tasarruf yetkisine sahip olunacak şekilde bir şeyin bir kimseye ait olmasıdır. Söz gelimi, “Falan şey bizim mülkümüzdür.” dediğimiz zaman, o şey bir şekilde bize özgü kılınmış ve bu sayede onun üzerinde tasarrufta bulunma hakkına sahibiz demektir. Eğer bu özgü kılınmışlık olmasaydı, böyle bir tasarruf yetkimiz de olamazdı. Toplumsal çerçevede bu, gerçekliği bulunmayan sözleşmeli ve itibarî anlamdır. Bu itibarî anlam, gerçekliği olan diğer bir anlamdan alınmıştır ki, ona da mülkiyet deriz. Bu mülkiyet, vücudumuzdaki organların ve güçlerin bizimle var olmaları şeklindeki mülkiyettir. Bizim gözümüz, kulağımız, elimiz ve ayağımız vardır, bunlara malikiz. Bunun anlamı şudur: Bunların varlığı bizim varlığımıza bağlıdır ve bunlar bizden bağımsız değiller, bizim bağımsızlığımızla bağımsızdırlar ve biz onların üzerinde dilediğimiz gibi tasarrufta bulunma yetkisine sahibiz. İşte gerçek mülkiyet budur.

Yüce Allah’a gerçeklik noktasında izafe edilebilecek mülkiyet, gerçek mülkiyettir, sözleşme ve itibarın ortadan kalkmasıyla geçersiz olan itibarî mülkiyet değildir. Yüce Allah, her şeyin Rabbidir ve Rab, yönetici
malik (sahip) demektir. İşte yüce Allah’ın rablığı ve malikliği bu niteliktedir.
“Âlemîn=âlemler” kelimesi, “âlem”in çoğuludur. Bu kavram, bütün varlıklar için kullanıldığı gibi bireylerin ve parçaların bir araya gelmesinden oluşan her topluluğu, her bütünlüğü de ifade eder. Cansız varlıklar âlemi, bitkiler âlemi, hayvanlar âlemi ve insanlar âlemi gibi. Belli niteliklere sahip bireylerden oluşan topluluklar için de kullanılır. Arap âlemi ve Acem âlemi gibi. Din ise, kıyamet günündeki karşılık demektir. Bunun ise sadece insanları ya da sadece insanları ve cinleri ilgilendiren bir durum olduğunu kabul edersek, “âlemler” ifadesiyle insanlar ve cinler âleminin, topluluğunun kastedildiği sonucu ortaya çıkar. Bu kavramın Kur’ân-ı Kerim’in birçok ayetinde belirgin biçimde bu anlamı ile kullanılmış olması da bizim bu yaklaşımımızı pekiştirmektedir:

وَاِذْ قَالَتِ الْمَلٰئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفٰيكِ عَلٰى نِسَاءِ الْعَالَمٖينَ

“Seni âlemlerin kadınlarına üstün kıldı.” (Âl-i İmrân, 42)

تَبَارَكَ الَّذٖى نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِهٖ لِيَكُونَ لِلْعَالَمٖينَ نَذٖيرًا

“Âlemlere uyarıcı olsun diye” (Furkan, 1)

اَتَاْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ اَحَدٍ مِنَ الْعَالَمٖينَ

“Siz, sizden önce âlemlerde hiç kimsenin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz?” (A’râf, 80)

“Din gününün sahibidir.” Bilindiği gibi “malik” kelimesi, “milk” kökünden gelir.
“Melik” ise, “mülk” kökünden gelir ve ulusal düzene egemen olan ve onları idare eden kimse demektir. Diğer bir ifadeyle, onlar üzerinde emir ve hüküm yetkisine sahip kimse demektir.

Bu ifadenin hem “melik” ve hem de “malik” şeklinde okunduğuna ilişkin açıklamalar yapılmış, her birini pekiştiren kanıtlar ileri sürülmüştür. Şu kadarı var ki, saltanatın, egemenliğin her iki anlamı da yüce Allah için geçerlidir. Ancak Arapça’yı ve Arap geleneğini bilen bir insan “mülk” kavramının “zaman” olgusuyla bağlantılı olduğunu bilir. Örneğin; “Falan dönemin meliki (kralı)” denir, ama “Falan dönemin maliki (sahibi)” denmez. Denirse bile zorlama
olduğu anlaşılır. Yüce Allah, “melik-i yevm’id-dîn” buyurarak, deyimi “gün”e izafe etmiştir. Bir ayette de şöyle buyuruyor:
لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ

“Bugün mülk kimindir? Bir ve ezici güce sahip Allah’ındır.” (Mü’min, 16)

Eserin adı:         El-Mizan Fî Tefsir-il Kur’an 1. Cilt
Yazan:               Allame Seyyid Muhammed Hüseyin TABATABAÎ
Çeviri:                Vahdettin İNCE
Tashih-Tatbik:   Abbas KAZİMİ, Musa GÜNEŞ, Seyyid Seccad KARAKUŞ
Yayınevi:            Kevser
Mütercim:          Vahdettin İNCE
Tashih-Tatbik:   Abbas KAZİMİ – Musa GÜNEŞ Seyyid Seccad KARAKUŞ

Telif Hakkı Saklıdır

Allâme Muhammed Hüseyin TABATABAİ


more post like this