Hadisler Işığında Kur’an Nedir
Sorusuna Cevap
Hüseyin b. Halid, Hz. Ali b. Musa er- Rıza’dan (aleyhi selâm) şöyle rivayet etmiştir:
Dedim ki: “Ey Allah Resulünün oğlu! Bana Kur’an hakkında bilgi ver. Acaba Kur’an yaratan mıdır, yoksa yaratılan mı?”
Buyurdu ki: “Ne yaratandır, ne de yaratılan. Sadece Allah Azze ve Celle’nin sözüdür.”
Reyyan bin Salt, İmam Rıza’dan (aleyhi selâm) şöyle rivayet etmiştir:
İmam Rıza’ya (aleyhi selâm) dedim ki: “Kur’an hakkında ne buyurursunuz?”
Buyurdular ki: “Kur’an Allah’ın kelâmıdır. Ne ondan öne geçin, ne de ondan gayrsinden hidayet dileyin. Aksi takdirde sapıklığa düşersiniz.

***   ***     ***

Muhammed b. Salim, babasından şöyle nakletmiştir:

Hz. Cafer b. Muhammed’e (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) şöyle bir soru sordum ve dedim ki: “Kur’an hakkında ne buyurursunuz?”

Buyurdu ki: “Allah’ın kelâmı, O’nun sözü, O’nun vahyi, O’nun indirdiği bir kitaptır. ‘Ona ne önünden ne de ardından batıl gelemez. O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye lâyık olan Allah tarafından indirilmiştir. (Fussilet, 42)”

*** ***   ***

Muhammed b. İsa b. Ubeyd el- Yaktin, şöyle rivayet etmiştir:

Hz. Ali b. Muhammed b. Ali b. Musa er- Rıza (İmam Hadi aleyhi selâm) Bağdat’ta bazı Şialarına şöyle bir mektup yazdı: “Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adı ile. Allah bizi ve seni fitneden korusun. Eğer böyle yaparsa hakikaten büyük bir nimette bulunmuştur ve eğer böyle yapmazsa helakettir. Biz, Kur’an hakkında bahs ve cidalin bidat olduğuna inanıyoruz. Onun hakkında soru soranda, cevap veren de bu bidatte ortaktır. Soru soran kişi kendisini ilgilendirmeyen şeyin peşinde koşmakta, cevap verende kendisine gerekli olmayan yükümlülüğün altına girmekte. Allah Azze ve Celle’dan başka yaratıcı yoktur. O’nun dışındakiler yaratılmıştır. Kur’an Allah’ın kelâmıdır. Kendince ona isim koyma ki sapıklardan olursun. Allah bizi ve seni gizlide rablerinden korkanlardan ve kıyamet gününe iştiyak duyanlardan karar kılsın.”

***   ****  ***

Süleyman b. Cafer el- Caferî, Hz. Ebu’l Hasan Musa b. Cafer’den (İmam Kazım aleyhi selâm) şöyle rivayet etmiştir:

“Ey Allah Resulünün oğlu! Kur’an hakkındaki görüşünüz nedir? Bu konu hakkında aramızda ihtilâflar var. Bazıları onun yaratılmış olduğunu, bazıları da yaratılmış olmadığını ileri sürmektedir.”

Buyurdu ki: “Ben onların Kur’an hakkında söylediklerini demiyorum, sadece şunu diyorum ki Kur’an Allah’ın kelâmı ve sözüdür.”

*** *** ***

Esabağ b. Nubate, Müminlerin Emiri Hz. Ali’den (aleyhi selâm) şöyle rivayet etmiştir:

Müminlerin Emiri Ali b. Ebu Talib (aleyhi selâm) haricîlerin önünde durarak, onlara nasihat etti ve tezekkür vererek savaştan kaçınmalarını isteyerek onlara şöyle buyurdu: “Benden ne diye hıncınızı çıkarmaya çalışıyorsunuz? Acaba ben Allah’a ve Resulüne ilk iman eden kişi değil miyim?” dediler ki: “Evet öyledir. Ama sen Allah’ın dininde Ebu Musa Eşeri’ye hakem karar kıldın.” Buyurdu ki: “Allah’a and olsun ki ben mahlûklardan kimseyi hakem karar kılmadım, sadece Kur’an’ı hakem karar kıldım. Eğer kendi işimde yenilgiye düşmeyip, görüşüme muhalefet edilmiş olmasaydı, benimle savaş ateşini körükleyen savaş ehli kişiler arasındaki savaşa razı olmazdım, sadece kâfir ve cahillerin hoşuna gitmese bile Allah’ın kelâmını yüceltmek ve O’nun dinine yardım etmek için bu işe girerdim.”[1]

*** *** ***

Abdurrahim el-Kasir şöyle rivayet etmiştir:

Abdulmelik b. A’yen eliyle Hz. Ebu Abdullah’a (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) şöyle bir mektup yazdım:

“Size kurban olayım. İnsanlar bazı şeyler hakkında ihtilâf etmektedir. Bundan dolayı size bunları yazıyorum. Eğer uygun görürsen yazdıklarımın tamamını açıklamanı istiyorum. Irak’ta bir grup insan ortaya çıkmış ve marifet ve inkâr hakkında ihtilâfa düşmüşlerdir. Size feda olayım bana söyler misin, bu ikisi yaratılmış mıdır? Kur’an hakkında da ihtilâfa düşmüşlerdir. Bazıları Kur’an’ın Allah’ın kelâmı, ama yaratılmamış olduğunu, bazıları da Allah’ın kelâmı olduğunu, ama yaratılmış olduğunu iddia etmektedirler. Aynı şekilde yapabilirlik fiilden önce mi, yoksa fiille birlikte mi oluşur? Bunun hakkında da açıklama yapın, çünkü bu hususta da ashabımız ihtilâfa düşmüştür. Allah Tebareke ve Teâlâ hakkında da bana açıklama yapın. Allah şekil ve suretle vasfedilebilinir mi? Eğer uygun görürsen -Allah beni sana feda etsin- bana tevhid ve hareketle ilgili sahih düşünce¬yi bildirmeni istiyorum. Acaba hareket mahlûk mudur, yoksa mahlûk değil midir? Ve aynı şekilde imanın ne olduğu hakkında da bana doğru görüşü bildirmenizi istiyorum.”

İmam bana Abdulmelik b. A’yen eliyle şu cevabı yazdı: “Marifetin ne olduğu hakkında sordun. Öyleyse bil ki – Allah sana rahmet etsin- kuşkusuz marifet Allah Azze ve Celle’nin mahlûkların kalbinde yarattığıdır. Aynı şekilde inkâr da Allah’ın mahlûkların kalbinde yarattığıdır. Kulların onları yaratmada bir payları yoktur. Kulların onları (marifet ve inkârı) elde edebilme seçime hakları vardır. Dolayısıyla onların imanı istemeleri marifeti seçtikleri anlamına gelir ve netice de onunla mümin ve arif olurlar. Küfrü istemeleri de inkârı seçtikleri anlamına gelir ve netice de kâfir, inkârcı ve sapkın olurlar. İşte bu Allah’dan onlar için bir başarı ve Allah’ın yardımcısız bıraktığı kişilerin zilletidir. Dolayısıyla kullar kendi seçimleri ve kazançlarıyla Allah onları cezalandırır veya mükâfat verir.

Allah sana rahmet etsin. Kur’an ve insanların onun hakkındaki ihtilâfları hakkında sormuştun. Kur’an sonradan meydana getirilmiş, içinde yalanı olmayan Allah’ın sözüdür. Allah’la birlikte ezeli değildir, Allah’ın zikri yücedir. Allah bu atıftan yücedir, büyüktür, münezzehtir. Allah Azze ve Celle, Allah’tan başka bilinen ve bilinmeyen hiçbir şey olmadan vardı. Allah Azze ve Celle konuşan, dileyen, hareket eden ve yapan olmadan vardı. Rabbimiz aziz ve celildir. Tüm bu sıfatların hepsi sonradan oluşturulmuş ve oluşturulma işi O’nun işlerindendir. Rabbimiz üstün ve büyüktür. Kur’an, içinde yalan olmayan Allah’ın kelâmıdır. Onda sizden önceki ve sonrakilerin haberleri vardır. Allah katından Allah’ın elçisi Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve âlih) indirilmiştir.

Allah sana rahmet etsin. Yapabilirlik fiili hakkında sormuştun. Allah Azze ve Celle kulu yarattı ve onun için âlet ve sıhhat karar kıldı. Yapabilirlik, güç anlamındadır. Kulun güç vasıtasıyla hareket ederek fiilleri yapabilmesidir. Bir işi dilemeyene kadar hiçbir hareket söz konusu olmaz. Dilemek, insanda terkip olmuş, Allah Azze ve Celle’nin yarattığı isteğe ek olan bir özelliktir. Dolayısıyla her ne zaman insandaki istek harekete geçer ve bir şeyi isterse onu dilemiş olur. İşte bundan dolayı insana (dileyen) irade eden denmiştir. Her ne zaman bir şeyi yapmayı irade eder ve yaparsa bunu yapabilirlik kuvvesi ve hareketle yapmış olur. Bundan dolayı kula (mustati) yapabilen ve (mutaharrik) hareket eden denmiştir. Her ne zaman insanın hareket etmesini sağlayan güç ve sıhhat olan âlet insanda olduğu halde bir işi yapmayı irade etmez ve sakin kalırsa, insanın fiil ve eylemi isteğin sakinliğinden dolayı sükûn olur. Bundan dolayı ona sakin derler ve sükûnla nitelendirilir. Dolayısıyla insan kendisinde karışmış olan isteğinin hareket etmesiyle bir fiili ister ve ondaki karışım gücüyle o istek hareket ederse ve fiilleri gerçekleştirdiği âleti kullanırsa hareket ettiği sırada fiil ondan oluşmuş olur ve onu kesbederek elde etmiş olur. Bundan dolayı ona fail, mutaharrik (hareket eden), muktesib (elde eden), mustati (yapabilen) denir. Acaba bunların tümünün insanların vasfedildiği sıfatlar olduğunu görmüyor musun?

Allah sana rahmet etsin, “tevhidle ilgili bir soru sordun ve çevrendekilerin düşüncelerini” (sahihliğini) öğrenmek istedin.

Şunu bil ki, “Benzeri hiçbir şey olmayan, işiten ve gören yüce Allah…” (Şura, 11) O’nu yarattıklarına benzeterek vasfeden iftiracıların nitelemelerinden münezzehtir Allah Tebareke ve Teâlâ. Bil ki, Allah sana rahmet etsin, tevhidle ilgili sahih düşünce, doğru mezhep, Kur’ân’da yer alan ve Allah Azze ve Celle’nin, sıfatlarıyla ilgili açıklamalardır. O halde sen de aşırı tenzihçi bir yaklaşımla ilâhî varlığı temelden geçersiz kılan iptal anlayışı ile O’nu yarattıkla¬rına benzeten anlayışı olumsuzlayıcı bir yaklaşım içinde ol.

Ne, ilâhî varlığı temelden iptal eden olumsuzlayıcı anlayış doğrudur.

Ne de O’nu yarattıklarına benzeten teşbihçi anlayış.

Allah sabittir, vardır. Bunun dışında O’nu niteleyenlerin nitelemelerinden mü¬nezzehtir, yücedir. Allah’ı vasfederken Kur’ân’ın çizdiği sınırların dışına taşmayın; yoksa size apaçık beyan (açıklama) geldikten sonra sapmış olursunuz.”[2]

Allah sana rahmet etsin. İman hakkında sormuştun. İman dille ikrar, kalple bağlılık, azalarla amel etmektir. Dolayısıyla imanın bazı kısımları bazı kısımlarındandır. Bazen kul mümin olmadan önce Müslüman olabilir, ama Müslüman olmadan mümin olamaz. İslâm, imandan önce ve onunla ortaktır. Her ne zaman kul, Allah Azze ve Celle’nin yasakladığı büyük günahlardan bir günahı veya küçük günahlardan bir günahı işlerse, imandan dışarı çıkmış olur ve iman ismi ondan düşmüş olur. O zaman onun için İslâm ismi sabit olur. Her ne zaman tövbe ve istiğfar ederse imanı geri gelir. Bu onu küfür ve inkâra ulaştırmaz. Her ne zaman helâl bir şeye haram, haram bir şeye helâl der ve dediği şeye inanırsa o zaman iman ve İslâm’dan çıkmış ve kâfir olmuştur. Bu aynen bir adamın hareme giderek oradan da kabe’ye girip orada pis ve necis bir iş yapıp, yaptıklarından dolayı boynunun vurulmasına ve cehenneme gitmesine benzer.”[3]

ABNA.İR

——————————————————————————–

[1]-  Şeyh Saduk (r.a) konu hakkında şunları söylemiştir: Kur’an’da şöyle yer almıştır: “Kur’an Allah’ın kelamı, Allah’ın vahyi, Allah’ın sözü ve Allah’ın kitabıdır. Onda onun mahlûk olduğuna dair bir açıklama gelmemiştir. Biz de onun için Kur’an’ın mahlûk olduğu sözünden imtina ediyoruz. Zira “mahlûk” kelimesi sözlükte bazen tekzip anlamında kullanılmıştır. İnsanlar: “mahlûkun sözüdür” yani yalan bir sözdür. Derler. Allah tebareke ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İnnema ta’budune min dunillahi evsanev ve tahlukune ifka” “Siz Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, bir takım yalanlar uyduruyorsunuz. (Ankebut, 17)” yani yalan uyduruyorsunuz. Yine Allah Teâlâ tevhidi yalanlayanların durumunu anlatırken şöyle buyurmaktadır: “Ma semi’na bihaza fil milletil ahirah, in haza illahtilâk” “Biz bunu (babalarımızın bağlı olduğu) öteki dinde işitmedik. Bu ancak bir uydurmadır! (Sad, 7)” yani yalan ve uydurmadır. Her kim Kur’an’ın tekzip anlamında mahlûk olduğunu iddia ederse kafir olur. Ve kim yalan olmayan anlamında mahlûk olmadığını söylerse doğru ve hakkı söylemiştir. Kim Kur’an’ın hadis olmadığı, nazil olmadığı ve korunmadığı anlamında, onun mahlûk olmadığını iddia ederse kesinlikle hataya düşmüş ve haksız ve doğru olmayan bir sözü söylemiş olur. Tüm Müslümanlar, Kur’an’ın aziz ve celil Allah’ın mecaz olmayan hakikat sözü olduğunda ittifak etmişlerdir. Her kim bunun dışında bir şey derse batıl ve inkârcı bir söz söylemiş olur. Biz Kur’an’ı tafsilatlı ama birbirine bağlı, bazı kısımları bazı kısımlarından farklı, nasih ayetlerin mensuh ayetlerden sonra geldiği gibi, bazılarının bazılarından önce geldiğini biliyoruz. Böyle özellikleri olan bir şey eğer hadis olmazsa sonradan oluşturulmuş hadis şeylerin delaleti batıl olur, onların hadis olduklarının nihayetlikleri, ayrılık ve birliktelikleri yoluyla ispatı mümkün olmazdı.

Ayrı bir konu ise: Akılların şahadeti ve ümmetin ittifakı ile aziz ve celil Allah’ın sözünde sadık olmasıdır. Hakikaten bilinmektedir ki “yalan” varlığı olmayan bir şeyden haber vermektir. Allah azze ve celle “Firavun” hakkında şöyle buyurmuştur: “Sizin en yüce Rabbiniz benim. (Naziat, 24)” Hz. Nuh (aleyhi selâm) hakkında şöyle buyurmuştur: “Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma! diye seslendi. (Hud, 42)” Eğer bu söz ve haber kadim (her zaman var) olsaydı, bu söz Firavun’dan önce ve Firavun’un haber verdiği şeyden önce olması gerekirdi ve bu da yalandır. Ve eğer Firavun’un sözünden sonra oluşsaydı bu da hadis olduğuna delalet eder. Çünkü yoktu sonradan oluşturuldu.

Başka bir konu ise şudur: Allah azze ve celle şöyle buyurmuştur: “Hakikaten, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız… (İsra, 86)” ve şöyle buyurmuştur: “Biz, bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ertelersek) mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. (Bakara, 106)” Onun benzeri olan veya vücuda geldikten sonra yokluğu mümkün olan şeyin hadis olması kaçınılmazdır.

[2]— Olumsuzlama mezhebinden maksat, sıfatların anlamlarını yüce Allah’tan olumsuzlamaktır. Mutezile mezhebinin yaklaşımım buna örnek gösterebiliriz. Olumlu sıfatların, karşıtlarının olumsuzlanması şeklinde algılanması da bu anlama gelir. Örneğin, “Allah’ın kadir olmasının anlamı, O’nun aciz ol¬mamasıdır. Âlim olmasının anlamı, cahil olmamasıdır.” demek gibi.

Teşbih mezhebinden maksat da, yüce Allah’ın başkalarına benzetilmesidir. -Oysa benzeri hiçbir şey yoktur.- Yani bizdeki gibi, anlamlan sınırlı, başkalarından bu özellikleriyle ayrılan sıfatların, O’nun açısından da olumlanması. O’nun kudretinin bizim kudretimiz, O’nun ilminin bizim ilmimiz gibi olması yani. Eğer O’nun bizimkine benzer sıfatları olursa, bizimkine benzer ihtiyaçları da olur. O zaman da “varlığı zorunlu ilâh” olamaz. Allah bundan münezzehtir.

Teşbihsiz olumlama: O’nun için asıl anlamlarıyla bazı sıfatların olumlanmasıdır. Bu arada bu sıfatlar açısından, mümkün nitelikli varlıklarda rastlandığı türden sınırlandırıcı özelliklerin olumsuzlanması gerekir. Yani sıfat olumlanmalı, ama sıfatın sınırlılığı olumsuzlanmalıdır. [el-Mîzan, c.7, s.61]

[3]—Şia’nın büyük alimlerinden Şeyh Saduk (r.a) konu hakkında şöyle buyurmakta: Hadisteki “yaratılmamıştan” maksat sonradan oluşturulmuş anlamında değildir, içinde yalan yoktur anlamındadır. Çünkü imam “gayru ezeliyin me’allah Teala zikruhu” demiştir.


more post like this