Çocukluk ve Gençlik Yılları
Birinci Bölüm
İmam Humeyni’nin (r.a) doğum yeri olan “Humeyn” İran’ın tarihi şehirlerinden birisidir. Bin elli yıl önce yazılan, “Peygamberler ve Şahlar Tarihi” adlı kitapta “Humeyn” için ilk defa “Humihen” adı ile bahsedildiğine şahit olmaktayız. Bazı tarihîi kaynaklarda özellikle bu tarihîi kaynaklardan biri olan “Hudainame”’de (Sasaniler hakkında yazılmış olan en eski kitaplardan biri) bu şehrin Kiyani padişahı “Behmen”in kızı        “Huma” tarafından kurulmuş olduğu belirtilmiştir. “Humeyn” veya eski istilahta anıldığı ismiyle “Humihen”m iki kelimeden oluşmuştur:
Birinci kelime: “Hu” “iyi” manasına gelmektedir. İkinci kelime: Mihen ise,: Mihen, “Ya”ı meçhul harfi ile “yer, mekan” anlamına gelmektedir olup bu gün mihen olarak okuyoruz. Yani bu birleşik iki kelime “iyi yer” veya “kutsal mekâan” manasına gelmektedir.
Ziynet-ul Mecalis kitabının yazarı, Humeyn halkının İslam ve Şiilika geçmişini Muhammed bin Malik Eşter  Nehai veya daha sahih bir nakil ile şŞiialeariın sekizinci iİmamının (a.s) yarenlerinden biri olan Muhammed bin Malik bin Ebred Nehai’ye dayanmakta olduğunu kaydetmektedir.
İmam’ın dedesi Seyyid Ahmed, efendi Seyyid-i Hindîi diye tanınırdı; yaklaşık  oOn üçüncü Hicri Kameri yüzyılın başlarında Hindistan’dan İran’a gelerek Humeyn’ei kendisi için yerleşimişti yeri seçti.[1] Seyyid Ahmed efendi’nin’in oğlu Seyyid Mustafa efendi (İmam’ın babası) bu kasabanın öğrencilerindendi. Oradaki eğitiminden sonra zamanın şartlarına uyarak diniî tahsilini tamamlamak amacıyla ile Irak’ın şehirlerinden Necef-i ŞEşref ve Samerra’ya gitti. O günler, MirzaMirzai Şirazî’nini (Birinci MirzaMirzai) mercailikyet makamıyla Samerra’yı kendisine merkez ettiği döneme rastlar. Doğrusu Seyyid Mustafa efendinin bu iki şehirde ne kadar müddet icerisinde kaldığı bilinmemektedir. Acaba MirzaMirzai ŞirazîŞirazi’nin İngiliz şirketi aleyhine verdiği tütünün haram olduğu fetvası olayı döneminde Irak’ta mı bulunuyor muydu? YoksaVeya İran’a dönerek bu konu ile ilgili ne tür faliyetlerde mi bulunmuştur; Tarihi yönden bilinmemektedir? . Bu her iki halde de her ne yaptıysada Bilinen o ki, bütün İran’lı öğrencilerin adeta yaptıkları gibi;, tahsilini tamamlayıp içtihad makamına  erişyetişitikten sonra Humeyn halkının isteği üzerine kendi doğum yerine dönerek, halkın dinîdini sorunlarının mes’uliyetini üzerine aldır.[2]
Humeyn, bu dönemlerde İran’ın bir çok bölgelerinde olduğu gibi, ; belli bir hedef uğruna yer yer zamansız veya belli zamanlarda Lor kavminin saldırılarına maruz kalmaktaydı. Diğer bir yandan da kökleri yöreselliğe dayalı mal-mülk uğruna kanlı çatışmalar ve çekişmelere sahne olmaktaydı. Bu keşmekeşler, şehri askeri savaşa ve savunmaya alışık hale getirdi.
Bu sahne Yetmiş altı yıl önceki bir haritaır ki; surlar, engelleyici mevziler ve savunma düzeni ile şehri göstermektedir.[3]
Seyyid Mustafa’nın efendinin varlığı; bu emniyetsizlik ve, keşmekeş ortamında halk için ise büyük bir teselliengel kaynağı idi. Çünkü ilk defa oo, ilk baştan bu duruma karşı koymuşbu duruma karşı koydu; evini yüksek duvarlarla, bazı kuleler ve savunma mevzileriyle halkı korudu.[4] Bu işlerinden dolayı eşkiyalar, ona düşman kesilip tuzak kurarak katletmeye karar vermişlerdi. Hicri kameri 1320 yılının Zilkade ayının 12’sinde Seyyid Mustafa’yı Humeyn-Erak yolunda katlettiler. Cenazesi halkın büyük yas ve hüznü arasında Erak’a götürülüp ”Seri Kabri Ağa” denen yerde emanet bırakıldıktan sonra Irak’a götürülerek Necef-i Eşref’te defnedildi.[5]
Bu acı olay gerçekleştiğinde Seyyid Mustafa’nın en küçük çocuğu olan “Ruhullah Humeyni” henüz beş aylıktı. Ruhullah Humeyni Hicri kameri 1320 yılının Cemadi-es Sani ayının 20’sinde, yani 24 Eylül 1902 de dünyaya gelmiştir.[6]
Seyyid Mustafa’nın vefatından sonra ailesi ve yakınlarının ilgisi bu küçük yadigâra yönelmişti. Bu yüzden Seyyid Mustafa’nın kız kardeşi, ağabeyisinin evine giderek, kardeşinin eşi Muhacir hanım (Ruhullah’ın annesi) ile beraber bu küçük yadigarın yetişmesi  ve terbiyesi görevini üstlendi. Ruhullah’ın halası cesur ve çok takvalı bir hanım idi. O; amcasının hanımı, hizmetçisi ve kardeşinin küçük çocuklarıyla baraber, kardeşinin katiline kısas yapılması için Tahran’a doğru yola koyuldu. Çok büyük zahmetlerden sonra o zamanın Sadrazamı (Aynuddevle) ile görüşerek kardeşinin katilinin bulunup yargılanması için çok çaba harcadı. Ve bu hanımın çabaları sonucu katile kısas uygulandı; katil öldürüldü.
Ruhullah doğduğu ilk günlerde babasının emri üzerine, süt emzirmesi için Haver isimli takvalı bir hanıma gönderildi. Bu iş için sütanne ile, çocuğa süt verdiği süre içersinde hiçbir yerde ve hiç kimseden yemek yememesi; yiyeceklerin kendileri tarafından temin edileceği üzere anlaştılar. Kendisi hayatta iken ve sonra da çocuk iki yaşına gelene kadar Haver hanımın ihtiyaçları, onlar tarafından karşılandı.[7]
Babasını hiç hatırlamayan Ruhullah için babasının ölüm hikayesi; canı pahasına fedakarlıkla mahrumları, mustaz’afları zamanın hakimleri, feodal ağaları ve eşkıyaları karşısında cesaret, şeref ve direnmeyle savunma kahramanlığından ibaretti. Feodal ağalarının karın tokluğuna çalışmak zorunda kalan emekçiler karşısındaki zalimce tavırları onun hassas ve ince ruhunu üzdüğü gibi bu hatırayı onun için canlı tutuyordu.Topluma hakim olan zalimane ekonomik ve sosyal ilişkiler daha sonraları fıkhî hükümlerle tanışan Ruhullah’da hiç şüphesiz köklü bir şekilde müstekbirlere karşı mustaz’afları savunma görüşünün oluşmasına kaynak ve neden oldu.[8]
Ruhullah çocukluk döneminde; bir kısım günün kültürel bilgilerini, mukaddemat düzeyinde Arap edebiyatı, mantık, fıkıh, usul derslerini Humeyn mıntıkasının alim ve üstatlarının yanında öğrendi. Bu dönemde iki üzücü olay genç yaştaki Ruhullah’ı mateme boğdu. Bunlardan birincisi, kendisinin terbiyesinde ve yetişmesinde büyük payı olan şefkatli halasının vefatı, ikincisi de; kendisi, abileri ve ablalarının yaşantısını aydınlatan annesinin vefat etmesiydi.
On beş yaşında gençliğin ilk baharında her zamankinden daha çok anne ve babaya ihtiyaç duyan Ruhullah bu iki nimetin varlığından yoksun kaldı.
Öğrencilik Yaşantısı
ruhullah henüz on dokuz yaşına girmişken 1918 yılında tahsiline devam etmek için Erak’a gitti. O zamanlar Erak’taki dinîdini havza çok tanınmış ve şöhret bulmuştu. MirzaMirzai ŞirazîŞirazi’nin öğrencilerinden Ayetullah Hacı Şeyh Abdulkerim Hairi Yezdi 1897 yılında Necef’ten dönerek Erak’a gelmiş bu şehirde ilim havzası kurmuştu. İşte bu yıllarda Ruhullah Erak’a gitmişti. Ruhullah’ın henüz bu havzaya girmesi üzerinden bir kaç ay geçmemişti ki, Ayetullah Hairi Kum alimlerinin istekleri üzerine 1921 yılında Mart ayında Kum’a hicret etti ve bu şehirde ilim havzasını kurdu.
Ayetullah Hairi’nin hicretinden kısa bir süre sonra Ruhullah da Kum ilim havzasına hareket etti; Kum ilim havzasında, seçkin üstadların yanında hızla tahsilinin bütün aşamalarını tamamladı. İlim havzasının normal programları dışında; Seyyid Ebu’l Hasan Kazvini’nin yanında Felsefe, Muhammed Rıza İsfahani’nin yanında Aruz ve Kafiyeler, Batı Felsefesi ve Darvin’in Evrim teorisini, yine İsfahani ve Ali Ekber Yezdi’nin yanında Matematik derslerini öğrendi. Bu yıllarda ayrıca Mirza Muhammed Ali Şahabadi’nin huzurunda irfan dersleri aldı.[9]
İmam’ın tahsili süresinde on dört üstadı olduğu söylenmiştir. Bunlar içerisinde iki kişinin özel yeri olmuş; İmam bu iki üstadından ilmi ve manevi yönden oldukça yüksek derecede yararlanmış, aynı zamanda süre açısından da çok uzun süre istifade etmiştir. Diğer üstatlarından daha fazla yararlandığı bu iki üstad, Ayetullah Hairi ile Ayetullah Şahabadi’dir.[10]
İmam Şemsi 1936’dan 1945 yılına kadar Ayetullah Hairi’nin vefatından sonra, ders arkadaşları ve dostlarıyla ilmi konularda incelemeler ve sohbetlerde bulunuyor, irfan ve bazı gerekli dersler veriyor ve ileri düzeyde usul, fıkıh dersleriyle meşgul oluyordu. Bu tarihlerde Ayetullah Burucerdi  Kum’a gelmiş bulunuyordu. Ayetullah Burucerdi’nin makamını yaygınlaştırmak, itibarını arttırmak için derslerine katıldılar ve ondan yararlandılar. Bu dönemde İmam Şehid Ayetullah Murtaza Mutaharri gibi bazı değerli genç öğrencilerin ricaları üzerine içtihadi düzeyde Fıkıh dersleri vermeye başladı. Onun Fıkıh ve Usul dersleri vermekle meşgul oluşu; 1964 yılında Türkiye’ye sürgün edilmesi, ikinci bir kez de 1965 ten 1978’in Eylül ayına kadar Paris’te vatanından uzak kaldığı günlere kadar sürmüştür. Daha sonraları İslam İnkılabının mesuliyetini omuzlarında taşıması nedeni ile artık ders vermeye imkan bulamadı.
İmam 1928 yılında öğrenme ve öğretmeyle meşgul olurken bunun yanında da; Ahlak, İrfan, Felsefe, Fıkıh, Usul konularında derlemeler yapmış ve bir çok eser yazmakla meşgul olmuştur. Eserleri Arapça ve Farsça dillerinde onlarca cildden fazla yazılmış olarak mevcuttur. Bunlara daha sonra değineceğiz. Böylece İmam’ın öğrenim ve öğretim süresi dahilinde bir yandan çok değerli alimler yetiştirirken diğer bir yandan da İslami ilimlerle ilgili paha biçilmez çok kıymetli eserler ortaya koyan, ender rastlanır alimlerden olduğuna şahit oluyoruz. İmam’ın ilmi yaşantısını beyan ederken belirtilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Kendi döneminin birçok öğrenci ve alimlerinin âdet haline getirerek uyguladıkları tahsillerini yüksek derecede tamamlamak için Irak’a gitme yerine Kum şehrinde kalmış tahsilini orada sürdürmüştür.
İmam’ın siyasi yaşantısını beyan ederken o dönemin önemli siyasi olaylarına işaret etmek gerekir. Çünkü İmam siyasi düşünce ve hareketin değişimi ve oluşumunda çok derin etkiye sahip olmuştur.
Hiç şüphesiz İran’da o dönemin en önemli siyasi olayı meşrutiyet hareketidir. Kacar iktidar silsilesi devrinde; günbegün padişahın, yöneticilerin ve devlet memurlarının zulümlerinin artması, halkın emniyetinin olmayışı, halkın zulme ve haksızlıklara maruz kalmasından dolayı adalet istemiyle başvuracakları kanuni makamın olmayışı ve kanunların yokluğu, Rus ve İngilizlerin ülkeye müdahalelerinin artması sonucu İran’ın ekonomik ve siyasi bağımsızlığının yok oluşu, halkın yöneticilere güveninin kalmaması meşrutiyet hareketinin gerçekleşmesinin çeşitli nedenlerindendir.
Bu harekete İran ve Irak alimlerinden bir çoğu katıldılar. Ulemanın parçalanması ve dışlanmasıyla sonuçlanan Meşrutiyet, toplumda ve havzalarda sosyal, kültürel ve psikolojik açıdan büyük yankılara yol açtı. Gerçi İmam’ın Kum havzasına gelişinde meşrutiyet hareketinin başlangıcından on altı yıl, meşrutiyet isteyen alimlerin meşrutiyet mücadelesindeki son çabalarından on yıl geçmişti ama, henüz o günlerin hatıraları unutulmamış, çeşitli mahfillerde konuşulmaktaydı. Özellikle de İmam’ın bazı üstatları meşrutiyetin alim rehberlerinin seçkin öğrencilerindendiler.
Onlar (İmam’ın üstatları) üstatlarının faaliyetlerinden acı tatlı birçok hatıraları öğrencilerine aktarıyorlardı. Bu hatıralar, heyecanlı ve siyasî meselelere ilgi duyan (İmam gibi) genç öğrenciler için çok değerliydi. İmam’ın üstatlarından naklettiği birçok hatıraları bu sözümüzü kanıtlamaktadır. Bu İmam’ın, ilmi yönden olduğu gibi siyasi yönden de üstadlarından faydalandığını göstermektedir.
İmam’a göre; meşrutiyetin başarıya ulaşmamasının en önemli sebebi ulemanın önderlik görevini sonuna kadar sürdürmemesi olmuştur. sonuçta halk sahneden uzaklaşmış; yeni diktatörler işbaşına gelmiş. Hamid Algar’ın bu konuda söylemiş olduğu sözleri de yerindedir: “Alimler siyasi hedeflerine kavuşmada defalarca başarılı olmalarına rağmen daha çok cesaret isteyen özel durumlarla karşılaştıklarında ciddi kesin kararlar almak gerektiğinde, genellikle neticeyi önceden kestirememe sonucu elde ettikleri başarıyı koruyamamışlardır.”[11]
İmam’ın öğrenim yıllarında Kum şehrinin hassasiyetini arttıran diğer bir neden, bu şehirle ilgili önemli siyasi olayların varlığı idi. İmam’ın Kum’a hicret ettiği ilk yıllar, bir yandan da 1920-1925 Rıza Han darbesine rastlar. Bu nedenle Rıza Han ve hatta Kacar hanedanının son padişahı Ahmet Şah, Kum şehrine gelerek merhum Ayetullah Şeyh Abdulkerim Hairi ile toplantılar yapmaktaydılar. Dolayısıyla siyasetle ilgilenen talebeler olayları dikkat ile izliyorlardı. Diğer yandan Irak’ta İngilizler aleyhinde Muhammed Taki ŞirazîŞirazi rehberliğinde mücadele veren alimlerden İran’a sürgün edilenlerin Kum’a gelmesiyle siyasi haberler Kum havzasında iyice yayılmış oldu. İran’a sürgün edilenler arasında petrolün millileştirilmesi hareketi liderlerinden Seyyid Ebu-l Kasım KaşaniŞirazi, Seyyid Muhammed Taki Ensari, Mirza Naini ve Seyyid Ebu-l Hasan İsfahani de bulunmaktaydı.
İmam bu konuda şöyle buyuruyor:
“Seyyid Ebu-l Hasan, Mirza Naini, Merhum Şehristani ve merhum Halisi’yi Irak’tan İran’a sürgün ettiler. Çünkü onlar o zalimlerin aleyhinde konuşuyorlardı. Onları toplayıp sürgün ettiler ve biz bütün bunlara şahit idik.”[12]
İsfahan’dan da yüzlerce alim Rıza Han’ın siyasetlerine itiraz amacıyla  Kum’a hicret etti. Bu da Kum ilim havzasında müspet bir etki yarattı. Örneğin: İmam hicret edenlerden Muhammed Rıza Necefi’nin yanında Darvin teorisini öğreniyor ve eleştiriyor idi. Elbette yeni teorilerin klasik anlamda öğrenimi İmam hakkında nakledilmemiştir; Genelde o günün Kum şartlarında böyle bir imkan yoktu. Ama yeni bir şüphe olarak ortaya çıkan Darvin teorisine önem vermesi gerçekten “Kendi zamanının dünyasının meselelerini bilme” açısından dikkat çekicidir.
İmam’ın, o sıralarda Rey şeyrine giderek Rıza Han tarafından oraya sürülen merhum Bafki’yi ziyaret etmesi zalim düzene karşı mücadele verenlere ne denli muhabbet ve ilgi duyduğunu göstermektedir.
O günlerin gazete ve yayınlarını dikkat ile takip ederek gelişmelerden haberdar olması İmam’ın ileri görüşlü, aydın birisi olduğunun göstergelerindendir. “Bu gibi işler kültürel değerlere aykırıdır” denildiği bir zaman ve ortamda İmam bu genel havayı, mücadele hazırlığına doğru ilerletmek için çaba sarf ediyordu. O zamanlarda İmam’ın Milli Şura’nın bazı açık oturumlarına katılması da bu cümledendir.
İmam’ın çehresinin henüz genç yaşta parlamasının nedeni sadece toplumun hassasiyetine ve siyasi meselelerine önem vermesinden değildi. Aslında bir alimde aranan ilim, sadakat, takva, iman, açık sözlü olmak, farz ve sünnet bütün amellerin yerine getirilmesi gibi özellikleri İmam’ı öylesine mukaddes ve sevilir hale getirmişti ki; merhum Ayetullah Hairi gibi ilim havzasının ileri gelenlerinin yanında özel bir yeri vardı. Onun bu özellikleri sebebiyle kendisinden, Hukmi Zade’nin “Bin Yıllık Sırlar” adlı kitabına cevap yazması istenildi. O da sorumluluk hissederek derslerini bir süre tatil edip bu önemli işle meşgul oldu.
İmam’ın cevap olarak kaleme aldığı kitabının en önemli özelliği, belirli hedefler ve akide üzere alternatif programların sunulmasıdır.
Onun koyduğu asıl alternatif, fakihin hakimiyetiyle ilahi kanunlara dayalı bir hükümetin kurulmasıdır. Ama o günlerde bunun pratikten uzaklığı nedeniyle o anlık, en azından fakih olmayan birinin ilahi kanunlara dayalı bir hükümetini de onaylıyordu.
Rıza Han’ın kaçması ve o günün toplumsal şartları İmam’ı yeni fikirlere doğru yöneltti. İşte o zamanlarda İslam hükümetinin teşkili önünde büyük bir engelin bertaraf olduğunu, bir kıyamın dinin hakimiyetini gerçekleştireceğini hissediyordu. Alimlere hitap bir mesajın da şöyle buyurmuştu:
“Haydi ey İslam alimleri ! … Bu gün … ıslah yapılması için gerekli en iyi gündür. Eğer fırsatı kaçırır ve Allah için kıyam etmezseniz… Bir avuç laubali ve şehvetperest kimseler sizlere hakim olacaktır !”
Ama zaman İmam’ın istediği yönde ilerlemedi ve Rıza Han’ın oğlu, emperyalistlerin planı ile başa geçti.
İmam bu konuda şöyle buyuruyor:
“Maalesef o günlerde (1940) halkı bir araya toplayacak bir rehber yoktu. Rıza Han’ın oğlunu başa geçirdiler. Ama eğer iki üç şehirde ayaklanmalar olsaydı bu işi başaramazlardı. Fakat hiçbir kimseden ses çıkmadı; Eğer merhum Müderris o zaman yaşıyor olsaydı bu işi yapardı. Ne yazık ki bu işi yapacak kimse yoktu.”[13]
Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta şudur: İslami bir kıyamda dinîdini rehberliği üstlenen bir kimsenin başka özelliklere de ihtiyacı vardır ve bunlardan biri de “dinîdini merci” olma özelliğidir. Saltanat Rıza Han’dan oğlu Muhammed Rıza Şah’a geçtiğinde İmam kırk yaşlarında idi ve o zamanlar Kum ilim havzasında bir üstad olarak tanınıyordu. Ama genel mücadele bayrağını kuşatıcı bir şekilde eline alması mümkün değildi. Hatta merhum Burucerdi’nin Kum’a gelmesinden sonra dahi bu taklit mercii karşısında görüş belirtmiyor ve bunu maslahat gereği uygun bulmuyordu.
İmam gibi kişiler tarafından Ayetullah Burucerdi’nin merciliğinin tebliğ edilmesi, güçlü ve mücadeleci bir siyasi dinî liderlik oluşturmayı amaçlıyordu. Ayetullah Burucerdi’nin, İsfahan alimlerinin kıyamındaki rolü, Meşhed Guherşad mescidi katliamından sonraki tavrı ve meşrutiyet kıyamında Ahund Horasani’nin yanında yer alması, onu faal bir merci olarak taktim etmiş ve İmam bu hususları göz önünde bulundurarak onun Kum şehrine getirilmesinde büyük rol oynamıştır.
Şehid Mahallati (r.a) hatıralarında şöyle yazıyor:
“İmam’ın şöyle dediğini duydum: Ayetullah Burucerdi, hem güçlü bir karektere sahipti hem de iyi ders veriyor, iyi öğrenci yetiştiriyordu. Bu yüzden onu Kum’a getirdik. Aynı zamanda o Şah’a hamle edebilecek birisiydi. Biz Şah rejimini devirmek için onun kudretinden yararlanırız diye onu Kum’a getirdik. Maalesef bizim istediğimiz gibi olmadı.”[14]
Bu cümlelerden de anlaşılacağı üzere, İmam’ın, Ayetullah Burucerdi’den beklentisi büyüktü. Bu yüzden onun takviye edilmesine çalıştı ve onun fıkıh derslerine katıldı, havzadaki ilmi makamını tebliğe devam etti.
Şah’ın Ayetullah Burucerdi’yi önemsemediğini belirtmesi haberini alan İmam şöyle buyurdu:
“Eğer Ayetullah Burucerdi izin verirse, ben bir günde bütün İran’ı ayağa kaldırırım.”[15]
Ama İmam bu durumda bile Ayetullah Burucerdi’nin izni olmadan herhangi ayrı bir siyasi hareket başlatmıyordu. Onun Ayetullah Burucerdi’ye olan sevgisi de tek taraflı değildi. O da İmam’ı sevdiğini belirtiyor, siyasi işlerde onunla meşveret ediyordu. İmam’ın Ayetullah Burucerdi’ye hatırlattığı konulardan biri de Bahailerin devlet makamlarına sızmaları idi.[16] Elbette sonraları bunların köklerinin nereye dayandığını da söylüyordu:
“Emperyalistlerin kuklaları, bizi oyalamak için bu sapık fırkayı harekete geçirdiler. Bunlara karşı mücadele etmek asıl düşmanı unutmaktır.”[17]
Şah rejimi Ayetullah Burucerdi’nin ölümünü bekliyordu ve onun 1961 yılında vefat etmesinden sonra şah rejimi alimlerin dinîdini makamları karşısında pratik uygulamalar ve karşı koymalara başladı.
Ayetullah Burucerdi zamanındaki siyasi olaylar karşısında İmam’ın tavrı da dikkat çekicidir. Petrolün millileştirilmesi olayına pek iyi gözle bakmıyor; dinîdini ilkelere dayanmayan milli hareketleri başarısız adlandırarak bunu her zaman vurguluyordu.[18]
Şehid Nevvab Safavi liderliğinde oluşan ve Mısır İhvan-i Müslimin hareketine eğilen “Fedaiyan-ı İslam” hareketi ise silahlı harekete başlamış; Başbakan Hasan Ali Mansur gibi piyonları ortadan kaldırmıştı. İmam iki nedenden ötürü onları açıkça savunmayı, hatta onlara katılmayı caiz görmüyordu:
Birinci neden: Kendi mücadele teorisi, halkın şuurlandırılması ve uyandırılması olarak netleşmişti. Bu yüzden silâhlı mücadeleye sıcak bakmıyordu.
İkinci neden: Ayetullah Burucerdi’ye uymaya çalışıyor ve onun hattından ayrılma manasına gelen işlerden kaçınıyordu.[19] Neticede İmam’ın “Fedaiyan-ı İslam” hareketini desteklediğine dair hiç bir belge yoktur. Ama onların idam sehpasından kurtulması için elinden gelen her şeyi yaptı, fakat bir sonuç elde edemedi.
Bu arada İran’da nasyonalist hareketlerde doruğa ulaşmıştı. İmam  o zamanda milli mefhumları ve ilkeleri reddediyor ve bunların, emperyalistler tarafından Müslümanları bölmek için kullandıkları birer akım olduğuna inanıyordu. Bu yüzden petrolün millileştirilmesi olayına şüpheyle bakıyordu. Ve İmam bu kıyamın yenilgiye uğraması hakkında şöyle buyurmuştur:
“Petrol olayı, İslami değildi ve İslâm’la da bir işi yoktu; Bu yüzden bir şey yapamadılar.”[20]
İmam petrolün millileştirilmesi hareketinin liderlerinden Ayetullah Kaşani’yi bu yüzden eleştirerek şöyle buyuruyordu:
“Kaşani ve Dr. Musaddık, kıyamın iki kanadını oluşturmaktaydılar. Ben kıyam esnasında Ayetullah Kaşani’ye bir mektup yazarak; kıyamın dinîdini yönüne önem vermesi gerektiğini belirttim. Ama o dinîdini yönü güçlendirerek siyasete hakim olacağına tam tersini yaptı ve milli şura meclisinin başkanı oldu. Bu yanlış bir iş idi; ben onun din için çalışmasını istedim, politikacı olmasını değil.”[21]
1961 yılında Ayetullah Burucerdi’nin vefatından sonra, öğrencileri ve müridlerinin ısrarları üzerine İmam’ın merciliği gündeme geldi ve daha sonra kudretli mercilerden biri olarak Ayetullah Burucerdi’nin yerine geçti.
İmam’ın (r.a) Pehlevi Devletine Karşı Mücadeleye Başlaması
Pehlevi rejimi, mercilik makamının (Müslümanlar tarafından itaatle taklit edilen müctehidlik makamı) İran’da kök salmasından devamlı korkmaktaydı. Ayetullah Burucerdi (r.a)’in vefatından hemen sonra geniş çapta propagandalarla mercilik kurumunu İran’dan Irak’a taşımak için çok çabalar harcadı. Bu düşünceyle Ayetullah Burucerdi’nin vefatından dolayı Irak-Necef’te bulunan Ayetullah Seyyid Muhsin Hekim’e başsağlığı telgrafı çekti. Bu durumda mercilik makamında (kudreti elinde bulunduran) tek müçtehidin vefatıyla mercilik makamı o dönemde İran’da bulunan bir grup müçtehid arasında zaafa uğradı ve rejimin canı istediği şekilde hareket etmesi için uygun bir fırsat doğmuş oldu; artık Kum’dan fazla baskı gelmeyecekti.
Bu dönem, Amerika’da başkanlık seçimlerinin demokratlar tarafından kazanılmasına, Kenedy’nin Başkan seçilmesi ve Amerika’nın Vietnam savaşında zor kullanma siyasetinin yenilgiye uğradığı zamana rastlar. Amerika kendine bağımlı olan ülkeleri fiili işgali yerine (kendine bağımlı rejimler vasıtasıyla dolaylı işgal siyasetini uygulayarak) bu ülkerleri kendi hükümetleri inisiyatifine bırakma yoluna başvurdular.
Şah Amerika tarafından (çıkarları doğrultusunda) ıslahatlar yapması için baskı altına alındı.
Aslında bu hadise 1960 yılına rastlamaktaydı ama Şah, Ayetullah Burucerdi’den çekindiği için bu ıslahat gerçekleştirmeye cesaret bulamıyordu. Onun vefatından ve mercilik makamının kudretinin bölünmesinden sonra bunu bir fırsat bilerek ıslahatı gerçekleştirmeye koyuldu.
Velayet ve eyalet encümenleri kararının yayılması, İslam şartı ve Kur’an üzere and içmenin kaldırılması sonucu; İmam ve Kum mercilerinden bir kısmı Şah’a ayrı ayrı telgraflar çekerek bu karara karşı çıkıp itirazlarda bulundular. İmam Kum alimlerini daha fazla etkili olmak ve örgütlenmek için müşterek bir toplantıya davet etti. Bu toplantıda devletin amaçlarını açıklayarak onlara ciddi bir şekilde mücadele edilmesi gerektiğini belirtti.
İmam opuzisyon rehberleri ve müçtehitler içerisinde baştan beri parlamaktaydı. Devletin girişmleri ve niyetlerini açıklamakla rejim aleyhi mücadelesinin umumi bir mücadele, yani halka dayılı bir mücadele olduğunu ortaya koydu. Şah Kum alimlerinin ayaklanması sonucu geri adım atmak zorunda kaldı; o kararın geçersiz olduğuna dair Kum ulemasından üçüne birer özel telgraf gönderdi. İmam: “Bakanlar kurulunun resmi kararı, özel telgrafla resmiyetten düşmez diye mücadelesini sürdürdü.”
12 Ekim 1964 yılında (İran’da, Amerikan müsteşarlarının dokunulmazlığını sağlayan) kapitülasyon olayının Millet Meclisi tarafından onaylanması devlet ile Kum arasında gerginliği şiddetli bir şekilde artıran diğer bir hadise idi. Bu karara şiddetle öfkelenen İmam, Şah ve İsrail’e ilaveten Amerika’nın da karşısına dikilerek şöyle haykırdı: “Amerika Başkanı şunu çok iyi bilmelidir: Bizim milletimizin yanında dünyanın en nefret edilen kimsesidir. Kendileri milletimiz yanında bu gün insanlığın içersinde en nefret edilecek kimsedir.”
Bu hadiseye şiddetle karşı çıkması neticesi devlet, o konuşmadan dokuz gün sonra İmam’ı Türkiye’ye sürdü. Bir yandan İran’daki itirazlar, diğer bir yandan Türkiye devletinin İmam’ın orada kalmasına meyilli olmayışı, İran rejimini İmam’ı Necef havzasında eritmeyi hesaplıyarak Irak’a sürme mecburiyetinde bıraktı. Necef havzasının durumunu kendisine uygun görmeyen İmam, Şah rejimini yanıltmak için kendisini zahiren siyasi meselelerden uzakmış gibi gösterdi. Ve dersleriyle meşgul oldu.
Böylece hem rejimin yaymakta olduğu menfi sözleri boşa çıkarmak, hem de dostlarını siyasi ithamlardan korumak istedi. Bu tavrı o kadar etkili oldu ki; Irak Büyük Elçiliği 23 Ocak 1965 tarihinde gönderdiği gizli bir raporda şöyle yazmıştı: “Humeyni bir müddetten bu yana kendisini tamamen siyaset sahnesinden çekmiş bulunuyor. Ciddi ve sakin bir şekilde dersleri ve cemaat namazlarıyla meşguldür.”[22]
İmam, 16 nisan 1967 yılında rejimim bu gafletinden yararlanarak, Kum ilim havzası ve İran halkına rejimin haince siyaseti karşısında direnmelerine dair bir mesaj gönderdi. Aynı zamanda o günkü İran Başbakanı Huveyda’ya hitaben bildiri niteliğinde açık bir mektupta İran halkı için önemli noktaları ortaya koyacak nasihatta bulundu. Savak’ın bu mesajdan haberi ancak mesajın yayılmasından beş ay sonra oldu.
İmam Necef’de sürgün günlerinde sadece Pehlevi rejiminin yıkılmasının peşindeydi; onun için küçük meselelerin pek önemi yoktu ve mecliste sunulan önerilere fazla karşı koymayı maslahat görmüyordu.
Necef dönemi; İmam’ın yabancı ülkelerde okuyan İran’lı üniversite öğrencileri arasında irtibatının gelişmesini ve İslam İnkılabı projesinin gündemde olmasını sağladı. Çünkü onların Necef ile irtibat kurmaları o kadar zor değildi. Bu musait durum neticesi bu grup, İmam ile sıkça mektuplaştı.
Lübnan, Filistin gibi diğer İslami hareketlerle irtibat, onlara fikri ve maddi yardımlarda bulunma bu dönemin mahsullerindendir. 1967-1973 yılındaki Arap-İsrail savaşı hakkında İmam’ın fikrini ortaya koyması ayrıca zekat ve sadakaların bu yolda harcanmasını istemesi… bütün bunlar o dönemin çok önemli tavırlarıydı. Bu da İmam’ın dinîdini duygularının köklü ve derin oluşunun bir göstergesidir.
İmam; her ne kadar iki bin beş yüz yıllık kutlamaları, Restahiz Partisi’nin kurulmasına, Hicri takvimin Şahlık takvimine dönüştürülmesine karşı çıkarak direniş gerçekleştirdiyse de İran İslam İnkılabı’nın başlangıç noktası İmam’ın oğlunun esrarengiz ölümünden itibaren (1977 yılında) başladı. İmam, Mustafa Humeyni’nin (r.a) şehadetini Allah-u Teala’nın gizli lütuflarından saymaktaydı. Halk da onu anma toplantıları düzenleyerek İmam’ın bu tebliğini yaymaya çalıştılar. Halkın İmam’ı bu kadar sevmesine tahammül edemeyen rejim İttilaat gazetesinde “Ahmet Reşidi” ismiyle yayınlanan makalede İmam’a açıkça saygısızlıkta bulundu; bunu gören halk öfkelenerek gösteri yürüyüşünde bulundu. Rejim ise onların bu hareketine kurşunla cevap verdi.
1977 yılının Ocak ayının 8’inde Mustafa Humeyni’nin şehadetinin 40. gününde Kum halkından bir grup insan şehid edildi. İmam’ın oğlunun 40’ından 40 gün sonra Kum halkının verdiği şehitlerin 40’ı için Tebriz’de bir merasim düzenlendi ve Tebriz halkının da orada kanı dökülerek birçok şehid verildi; böylece 40’lar merasimi (diğer şehirlere sıçrayarak) tüm İran’ı sardı. Bu arada protesto eylemleri de başlayarak yayıldı.
Şahlık Düzeninin Yıkılışı ve İslam İnkılabının Zaferi            10 Şubat 1979
1979 yılının Şubat ayının 7. günüydü; Hava kuvvetleri personeli İmam’ın ikamet ettiği yer olan Tahran’daki Medrese-i Alevi’ye gelerek orada İmam’a biat ettiler. Şah’ın ordusu tamamen çöküşün eşiğine gelmişti. Bundan önce birçok asker ve yüksek rütbeli mü’min subaylar İmam’ın fetvasına uyarak kışlalarını terk ederek halkın saflarına katılmışlardı. 8 Şubat’ta Tahran’da en önemli hava üssünde hava subayları ayaklandı; Özel Şah Muhafız alayı onları bastırmada aciz düştü. Halk İnkılapcı güçleri desteklemek amacı ile mücadele sahnesine döküldü. 9 Şubat’ta Polis karakolları ve merkezi devlet kurumları birbiri ardı sıra halkın eline geçti. Tahran askeri komutanı öğleden sonra saat dörtten itibaren sokağa çıkma yasağını uzattı. Bu kararla beraber Şah’ın son Başbakanı olan Bahtiyar alelacele emniyet şurasını toplantıya çağırdı ve Hayzer tarafından hazırlanmış darbe planının uygulanmasını ilan etti. Bu arada diğer taraftan İmam da bir mesajla, uygulamaya koyulmak üzere olan bu planın engellenmesi ve sıkı yönetimin ortadan kalkması için Tahran halkından sokaklara dökülmelerini istedi. Halk sel gibi sokaklara dökülerek mevziler hazırlamaya başladı. Darbecilerin harekete geçen ilk tank ve zırhlı birlikleri yerlerinden hareket eder etmez halkın vasıtasıyla etkisiz hale gelip darbe daha ilk başta başarısızlığa uğradı. Böylece Şah’ın ordusunun son çırpınışı da hüsranla son buldu. Ve, 10 Şubat sabahının ilk demlerinde İslam İnkılabı ve İmam Humeyni hareketinin zafer güneşi doğarak uzun süren zalim şahlar saltanatına İran’da son verdi.
İslam Hükümeti’nin Teşkili ve Sömürücü Devletlerin Karşı Koyuşu
İslam hükümetinin teşkili sadece İran’ın bir iç meselesi olmayıp, batılıların gözünde, batı dünyası için viran edici bir deprem idi. Bunun ötesinde Amerika, Ortadoğu’da kendisi için stratejik önemi olan bir noktayı elinden yitirmişti. Bu patlamanın yankıları, Batı’ya bağımlı rejimlerin oldukça korkuya kapılmalarına sebep oldu. İslam İnkılabı’nın mesajı kültürel, dinîdini düşünce ve manevi değerler üzere idi. İslam İnkılabı’nın mesajı ve değerleri, üçüncü dünya ülkelerindeki özgürlükçü hareketleri harekete geçirici nitelikteydi.
İran İnkılabı’nın zafere ulaşmasıyla aynı zamanda, Amerika’ya bağlı olan Nikaragua rejimi de yıkıldı.
Sovyetler Birliği Afganistan’da İslami hareketi kontrolü altına alabilmek için kanlı bir darbe yaparak ordusu ile bu ülkeyi işgal etmek zorunda kaldı.
Lübnan ve Filistin halkı İslam İnkılabı zaferini kutladılar.
Bağımsız bir İslam ülkesinin ne Doğu ne Batı feryadıyla doğuşu; komünistlerin emperyalizme karşı mücadelesinin bir iddiadan öteye geçmediğini ortaya koydu.
Yüzyıllar sonra, dinin topluma hareket veren asli bir faktör olduğunu (yani bir afyon olmadığını) bütün dünyaya ispat etti.
Bu olay Doğu ve Batı dünyasının bir safta yer aldıklarını açığa çıkardı ve bu iki dünya inkılaba karşı durmak için bir araya geldi.
Yabancıların planları ve geçici (Bazargan) devletinin zaafı olan tavizkar ruh hali; muhalif grupların siyasi-askeri faaliyetlerde bulanarak,  İmam’ın en iyi yarenleri ve sevdiklerine karşı terör eylemleri gerçekleştirmelerine neden oldu. Ayrıca Kürdistan’da savaşın başlaması, Irak’ın İran’a saldırısı, Batı kaynaklı terör eylemleri, İran’a ekonomik ambargolar uygulanması; İslam İnkılabından sonra ülke içinde çeşitli buhranlara neden oldu.
Bütün bunlara rağmen; İmam Humeyni Allah’a dayanarak, halkın gücü vesilesiyle tufana kapılmış İnkılâp gemisini zafer sahilene ulaştırdı.
Böylece hak yolunda yıllarca mücadele verdikten sonra; “Huzurlu bir gönül, mutmain bir kalp, şad bir ruh ile Allah’ın fazl ve rahmetine umutla, kardeşler ve bacıların huzurundan ebedi yurda doğru yolculuk ediyorum. Sizlerin hayır dualarınıza oldukça ihtiyacım vardır. Rahman ve Rahim olan Allah’tan hizmetteki kusur ve eksikliklerimden dolayı özürümü kabul etmesini diliyorum. Aynı zamanda hizmetteki kusur ve taksiratımdan dolayı milletin de özürümü kabul etmelerini ve tam bir kudret ve kararlılıkla daima ilerlemelerini ümit ederim…”diyerek yüce ruhun Rabbine doğru kanat çırptı.
__________________________
[1]- Seyyid Reyhanullah Yezdi, Aine-i Daniışveran,  (Tehran) Şirketi matbae Ferhumend-ikbal-ilmi 1353 Hicri Kameri s.65-67
[2]- İmam’ın büyük kardeşi Ayetullah Pesendide ile “Nidai” dergisinin röportajı, yıl 1, Bahar 1369, s.12
[3]- Murtaza Ferhadi, “Sabika-i TarihîTarihi…” Bastan Şinasi ve Tarih dergisi sayı:2, s.40
[4]- Huzur, sayı:1, s.36
[5]- Nida, s.12
[6]- Zindegiyi İmam Be Rivayeti İmam, Huzur, s.31
[7]- Nida, s.13-14 (İmam’ın süt annesinin kızının hatıralarından)
[8]- Beyan, sayı.5-6, s.31
[9]- Zindegiy-i İmam Be Rivayeti İmam, Huzur, s.5
[10]- Rıza Üstadi, Keyhani Ferhengi, yıl.6, sayı.3, s.108
[11]- Hamid Algar, İlerici Ulemanın Rolü, s.358
[12]- Der Custecu-yi Rah ez Kelam-ı İmam c.8, s.209-210
[13]- Sahife-i Nur, c.3 – s. 35, c.13 – s.34
[14]- Havza 2, s.44, s.71;  –  Keyhani Ferhengi, Mordad 1368, s.2
[15]- Zendeginame-i İmam Humeyni, Muhammed Hasan Recebi, Bahar 1374, s.39
[16]- Berresi-i Tahlili ez Zindegi-i İmam Humeyni, Seyyid Hamid Ruhani, c.1, s.102
[17]- Recebi (a.k.) s.143
[18]- Sergüzeştha-yı Vije ez Zindegi-yi İmam, c.1, s.36
[19]- A.K.
[20]- Der Costecu-yi Rah ez Kelam-ı İmam, c.11, s.17
[21]- A.K. c.4, s.23
[22]- Berresi-i Tahlili ez Nehzet-i İmam Humeyni, c.2, s.199

BAHRİ AKYOL


more post like this