Hristiyan Tefekkürü
Hıristiyan Tefekkürü Hıristiyanlığın tefekkür tarihinin başlangıçtan günümüze kadar bu kısa çalışmamızda gerektiğince ele alamayacağımız kadar çok uzun bir hikâyesi vardır. Ama batılı bilginlerin zihni atmosferi ile tanışık olmak için sadece tümel sürecine kısaca bir işaret etmekle yetineceğiz.
Mesih’in (a.s) takipçileri kendi aralarında bu ilahi peygamberin varlık nimetinden mahrum kalıp Hz. İsa göklere doğru yükseldiğinde elçileri ve havarileri Hıristiyanlık dinini tebliğ etmiş ve birçok zorluklara katlanmak zorunda kalmışlardır.
Kısa bir müddet sonra günümüzdeki Hıristiyanlığın mimarı sayılması gereken Pavlos Hıristiyanlığın liderliğini ele geçirdi. Pavlos daha önce Yahudi idi. Hıristiyanlara çok işkence etmiştir. Ama bir müddet sonra Hıristiyan oldu ve halk arasında büyük bir etkinlik kazandı.
Pavlos İsa’nın elçisi adıyla şehirleri gezdi, Hıristiyanlık inancını değiştirerek yaymaya çalıştı.İsa’nın dini başlangıçta bambaşka bir şekildeydi ve Pavlos onu bugünkü duruma getirdi. O İsa’nın ne dediği hususunda pek endişe etmiyordu. Pavlos İsa’nın uluhiyeti, sözde günahlar yolunda feda oluşu ve şeriatın ilga edilmesini müşriklerin inançlarından iktibas etti ve Hıristiyanlığa ekledi.
Bu esas üzere Allah’ın elçisi olan Hz. İsa (a.s) ilahlaştırıldı. Çarmıha gerilmek için gelen ve çarmıha gerilmekle takipçilerinin günahlarını temizleyen bir ilah haline geldi. Bu yüzden Hz. İsa’nın (a.s) çarmıha gerilmesi Hıristiyanlıkta anahtar kavram haline getirildi.
Dolayısıyla bunu inkar eden ve İsa’nın ölmeden önce göğe çıktığına dair Kur’an’ın görüşünü kabul eden bir Hıristiyan, artık mevcut Hıristiyanlığı kabul edemeyeceği ve İslam’ı kabul etmekten başka bir çaresi kalmayacak bir hale geldi.
Öte yandan Yahudiler arasında yayılan batıl inançları ıslah etmek için Hz. İsa’nın hareketi pratik sahada dinin asıl gövdesini oluşturan şeriatı inkar ederek kat kat sapıklığa düçar oldu. Hıristiyanlık kültüründe farz, helal ve haram asıl anlamını yitirdi ve farklı konularda belli amellere bağlı kalmanın gereği ortadan kalktı. Bu yüzden Yahudiler arasında gördüğümüz örnek olarak hayvan kesimiyle ilgili şartlara ve amellere Hıristiyanlıkta rastlamıyoruz.
Bütün bu işler Hıristiyanlığın zaman aşımıyla tevhidi dinlerin asıl kavramlarından uzak düşmesine sebep oldu. Hıristiyanlığın mukaddes kitabı da temel bir takım problemlerle karşı karşıya kalmıştır. Bir taraftan mevcut İncillerin tarihi senedi yoktur ve bizzat batılı araştırmacıların dediği üzere İsa’nın (a.s) göğe yükselişinden uzun bir süre sonra Pavlos’un düşüncelerinin ve faaliyetlerinin etkisiyle ve hatta ondan sonra Pavlos’un sapık fikirlerin Hıristiyanlığa egemen olduğu dönemde yazılmışlardır.
Öte yandan bu İncillerin muhteva ve dokuları da ilahi vahiy ve semavi kitaplarla uyum içinde değildir. Siret kitabı kalıbında Hz. İsa’nın (a.s) hayat hikâyesini beyan etmektedir. Her ne kadar Hz. İsa’nın bazı cümlelerini mevcut İncillerde görmek mümkünse de kitabın tümel yapısı Hz. İsa’nın (a.s) hayat hikâyesini beyan etmektedir.
Bu yüzden her ne kadar Kur’an-ı Kerim’in belirttiği üzere Hz. İsa (a.s) ilahi bir Peygamber ve İncil adındaki bir ilahi kitap sahibi olsa da onun dini öğretileri çağdaş Hıristiyanlıkta fazla yer almamış ve onun gerçek kitabından bir eser kalmamıştır. Orta çağda Hıristiyan düşünürler günümüzdeki Hıristiyanlıkta etkin olan sapık düşünceleri belli bir şekilde yoruma tabi tutmaya ve akıl esası üzere oturtmaya çalıştılar. Miladi 13. asırda yaşayan Thomas Aquino Hıristiyanlığın bu konudaki sahne kahramanıdır. O Aristo felsefesinin –ki İbn-i Sina’nın kitapları ve İslami kültür vesilesiyle tanışmıştı-yardımıyla Hıristiyanlık düşüncesini yeniden gözden geçirdi, felsefe ve Hıristiyanlığın ilahiyatı arasında bir uyum oluşturmaya çalıştı.[50] Ama bütün bunlara rağmen İncil’de yer alan bazı kavramlar akli açıdan yorumlanamaz bir konumdaydı.
Aquino gibi birçok orta çağ filozofları her ne kadar çalıştıysa da mukaddes kitabın bütün zahirini akli bir temele oturtamadı. Örneğin Hıristiyanların inancına göre İsa Allah’ın oğludur ve teslisin İncil’deki zahirine göre İsa bizzat Allah’tır.
İşte bunu hem Tevhit, hem İncil hem de inançlarıyla uzlaştırmak için şöyle dediler: “Allah üç şahsiyettir, ama bir tabiatı vardır. Baba oğul ve Ruh’ul Kudüs. Bunlar üç şahsiyet ve üç kimliktir.” Şüphesiz bu ve benzeri inançları düzeltmek ve akli esaslara oturtmak mümkün değildir.
Zira eğer üç şahsiyetli bir tabiata sahip ise o tabiatla ortaklığı olan üç birey halinde olduğunu da kabul etmek gerekir. Bu inanç bir taraftan Allah için bir mahiyet ortaya koymakta ve bir taraftan da Allah’ın zati tevhidiyle uyumsuzluk içinde bulunmaktadır. Hıristiyanlıkta var olan tarihi ve itikadi problemlerin yanı sıra karanlık bir dönem olarak adlandırılan Rönesans öncesi dönemde Hıristiyan din adamları
siyasi alanda büyük bir konuma ulaşmış ve kendilerini Allah ile insanlar arasında aracılar olarak takdir ederek kendileri için bir takım özel haklar tanımışlardır. Bu haklardan biri halk üzerindeki sulta ve hâkimiyetleri ve halkın kendilerine tabi olmalarının gereği idi. Bu grup toplumu yönetmek için sözde dini kanunlar çıkarmaya çalışmış ve Hıristiyanlığın şeriat alanındaki eksikliklerini çıkardıkları ve dini saydıkları bu kanunlarla telafi etmeye çalışmışlardır.
Öte yandan orta çağın sona erdikten, yeni ilimler ortaya çıktıktan ve Kilise ve İncil’in Kilise yorumlarıyla ortaya koyduğu ilmi kavramlarla karşı karşıya kaldıktan sonra din ve ilim çatışması ortaya çıktı. Yeni ilmin gelişmesi ve ilerlemesiyle Hıristiyanlık dinin ışığı sönmüş oldu.
Bu arada Hıristiyan ilahiyatçılar ve mütekellimler bu kayıp karşısında Hıristiyanlığı savunmak için ve insanların imanını korumak amacıyla yeni bir takım konuları ileri sürdüler. Bu aşamadan sonra din filozoflarının her biri bu konu hakkında tartışma ve incelemeye koyuldu. Bu konuların toplamı çağdaş çağımızda Hıristiyanlık düşüncesinin kimliğini oluşturmaktadır


more post like this