Önsöz
Hamd ve sena yaratığın düzğün bedenine varlık elbisesini giydiren ve sonsuz kudret görüntülerini tabiat eserlerinde sergileyen Allah’a mahsustur.
O belirsiz ki, heyal kuşu onun ceberutunun sonsuz fezasında uçamaz ve akılar onun sonsuz ebediyet çölünde seyredemez
İnsanları hidayet etmek için din hidayetcilerini birer nurlu meşale misalı yol üzerine dikıp insanlığın toplumsal düzenini onların hüküm ve kanunlarına uymalarına bağımlı kıldı.
Sonsuz selat ve selam risalet ve vilayet ailesine olsun ki, onlar insanlık aleminin eğiticileri, tevhid ve hakikat yolu önderleridirler.
Aziz okurlar elinizde bulunan bu kitap öyle bir şahsiyetin hayat öyküsünü konu edinmiştir ki, şünhesiz tarih hiç bir kimse hakkında bunca fazilet kaydetmemiş ve yaratılış kalemi alemin renkli sayfasında böyle güzel bir fasvir çizmemiştir.
Her nekadar Hz. Emir-ül müminin Ali (A.s)ın hayatı dur ve özellikleriyle ilgili çok geniş incelemeler yapılmış ve konu hakkında yazılmış olan bir çok kitap yayınlanmışsada bu kitap, o hazreti daha iyi tanıtmak amacıyla sade bir şekilde düzenlenmiş ve aşağıda belirtilen noktalar bu kitabın yazımında dikkate alınmıştır:
1- Kitapta kullanılan cümlelerin çekici ve açık olmaları yanısıra sade ve akıcı olmalarına dıkkat edilmiş ve alışılmamış kelimelerle karmaşık cümlelerin kullanımından kaçınılmıştır.
2- Kitapta yer alan konular hiç bir taassup ve artniyetlilik gözetilmeksizin incelemeye dayalı olarak yazılmış ve bu günkü ilmin kabul etmediği delilsiz sözler ve zayıf hadıslere yer verilmemiştir.
3- O hazretin peygamber-i Ekremden hemen sonra aralıksız olarak halife olduğu konusunu isbatlarken, hiç bir taassup ve duygusallığa kapılmadan genel olarak şii kaynaklara baş vurmaktan sakınılmış ve bu konuda her türlü mazeret ve bahane yolunu kapatmat amacıyla yalnızca Ehl-i Sünnetin muteber kitaplarında yaralan sözlerden yararlanılmıştır.
4- Hz. İmam Ali (a.s)’ın imameti konusunda Ehl-i Sünnetçede kabul edilen ayet ve hadislere ilave olarak diğer kitaplarda fazla dıkkate alınmıyan iki akli delil de değinilmiştir.
5- Şia’nın inançlarını isbatlamakta gerekli olan bazı önem konular Ehl-i Sünnet’in muteber kitaplarından faydalanılarak yazılmış ve onların senetleri dipnotlarla belirtilmiştir. Yukarıda zikrettiğimiz noktaları nazara alarak hak nealanın sonsuz lütufları umidiyle ve Hz. Emir-ül müminin Ali (a.s)ın mukaddes ruhlarından imdad dileyerek kitabın konulare aşağıda belirtilen şeşilde düzenlenmiştir:
1. Bölüm: O hazretin Hz. Resulullah’ın (s.a.s) hayatta bulunduğu dönemdeki yaşantısı.
2. Bölüm: O hazretin Hz. Resulullah’ın (s.a.s) veratından sonraki dönemdeki yaşantısı.
3. Bölüm: Hz. Emir-ül Mü’minin Ali (a.s)ın hilafet dönemi
4. Bölüm: Hz. Emir-ül müminin Ali (a.s)ın kişiliği ve ahlaki üstünlülükleri.
5. Bölüm: Hz. Emir-ül müminin Ali (a.s)ın hz. Peygamberin hemen ardından halife olduğunun isbatı.
6. Bölüm: Hz. Emir-ül müminin Ali (a.s)ın ashap ve evlatlar.
7. Bölüm: Hz. Emir-ül Müminin Ali (a.s)ın sözlerinden seçmeler.
Ancak şunu belirtmeliyiz ki, bu kitabın birinci baskısı 1958 yılında çıkmıştır ve şimdiye kadar aziz okurların gösterdiği ilgiden dolayı dokuz dera baskısı yenilenmiştir. Buarada bir çok kereler yapılan ofset baskısı yüzünden kitabın bazı harf ve kelimeleri kolaylılıkla okunamaz bir duruma gelmiş ve kitabın yeniden dizgiye alınması gereği ortaya çıkmıştır. Bu yüzden yazar, bunu bir fırsat bilarek bunu kitabın yeniden dizilmeden önce içeriklerini yeniden gözden geçirmiş. Muteber kaynaklara baş vurarak ona birtakım yeni ve değerli konuları ilave etmiştir. Ayrıca kitabın yazılış yöntemindede bir takım değişiklikler yapmıştır. İçin dolayısıyla katabın onuncu baskısı önceki baskılara nazaran incelik ve nitelik açısından belirgin bir fark kazanmış ve kitabın çekiciliği bir kaç kat daha artmıştır. Böylelikle vilayet şahı Hz. İmam Ali (a.s)in sevgisini kalplerinden taşıyanların tarihin o büyük şahsiyyetinin benzeri olmayan ve iftiharlarla dolu yaşantısı hakkında daha fazla bilgi edinmeleri sağlanılmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla elinizde bulunan bu kitap aslına sadık kalın içeriği yeniden gözden geçirilerek basiret sahiplerine taktim edilmiştir. Bu vesileyle yaratılış aleminin o büyük ve ilgina şahsiyetinin tanınmasında küçükte olsa bir adım atılmız olur inşaallah. Gerçi onu tam anlamıyla tanıyıp bilmek Allah ve Resulundan gayri bir kimse için olağan değildir. Nitekim Hz. Resulullah (s.a.s) o hazrete hitaben şöyle buyuruyor: “Seni Allah’dan ve benden gayri kimse hakkıyla tanıyamaz” Ama yine de bu kitabı okumak aziz okurlar için tam anlamıyla yeterli olmasa bile faydasız da olmayacak ve en azından bin konudan bir konuyu açıklık getirecektir.
“Her ne kadar denizin suyunu tümüyle içmek mümkün olmaz Ama susuzluk miktarıca da tatmak gereklidir.” (farsça bir deyim)

Min Allahı Tevfik ve Eley-hi Tuklan fazlullah kompanı 1979

Birinci Bölüm:
Hz. Resulullah’ın hayatı Dönemi:
1- Hz. Alı (a.s)ın doğumu ve soyu
2- İlk eğitimi
3- Bisat zamanında Hz. Ali (a.s)
4- Hz. Ali (a.s)’ın Hicretteki Rölü
5- Hz. Ali (a.s)ın Askeri Hizmetleri
6- Hz. Ali (a.s)ın İmamlığına Delalet Eden Naslar.
Annesi onu Allah’ın hareminde doğurdu.
Kabe ve Mescid onun kapı eşiği olduğu halde.
Hem anne beyaz, temiz elbiseli ve yüce idi.
Hem de yavrusu ve doğurduğu yer tertemiz pak idi.
Seyyid Himyeri

1- Viladeti ve soyu
Bu gün kabe nazar ehlinın seyir yeridir.
Ki hak sarayından Allah’ın nuru parlamaktadır.
Çıktı kıbleden bir kıble gösteren ki.
Nazar sahibi halkın kalbinde olan herne varsa, ondadır.
Yoksa rüzgar çimenlikten gül kokusu mu getiriyor.
Ki seher rüzgar gibi fezaya ıtır yaymaktadır.
Yoksa haremin ahusu miskli karnınımı açmış
Ki bütün gökte ıslak misk yayılmaktadır
Aşıklar sevinçten ayrı bir şölen açmışlar
Arifler neşeden ayrı bir havaya girmişler.
Göklerde farlak yıldızlar sanki.
Sevinçten yüze akan göz yaşlarıdırlar.
Esadın kızı fatime bir öğlan doğurmuş aslan gibi.
Ki bütün tilkiler o erkek aslandan kaygıdadırlar.
Geldi o varlık merkezinin parlayan mumu
ki onun aşkının ateşi her yerde alevlenmektedir.
Cihanın adalet istiyenlerine haremden müjde geldi.
Ki görünen adalet patişahının kutlu ordusudur
Nasıl bir yüz ki gündüz güneş gibi parlıyor
Nasıl bir alın kiü geceleyin ay gibi nur saçıyor
Felekden daha yüce bir yücelik
Yıldızlardan daha çok bir ilim
Nimetı sınırsız varlığının keremi sayısız
Kazânın emir çizgisine başını teslim eder.
Kaderin kendine iteatkar kul olduğu kimse
Hilafet elbisesine ondan gayri kim layık olabilir
Ki herkesten daha yüce daha bilgili daha (ayıktır)
İslamın beli Ali’nin yardımıyla guçlendi.
Tevhid ağacı Alinin kılıcıyla meyve verdi
Kulluk için mihrapta başını yere kor
Ne zaman Allah’ın aslanı zülüm kılıcından sakınır
Edeple o hacetler kıblesi önünde yüzünü yere koy
Ki şahlar köleler gibi o kapının toprağına alın koyarlar
Tarih yazarları Hz. İmam Ali (a.s)’ın otuzuncu fil yılının  Recep ayının on üçünde şaşılacak bir şekilde kabe’nın içinde doğduğunu yazıyorlar.
Araştırmacı bır alim olan Hüccet-ül islam Nayyir bu konuda şöyle diyor!
Ey o kimse ki kabe senin yuvandır.
Ve bethe senin eşsiz cevherinin sedefidir. Eğer senin doğumun kabe’de olduysa bunda şaşılacak ne var.
Ey ibrahim’in sayu arası kendi evin senin evindir.
O hazretin babası Ebu Talıptir. O Ebd-ül Müttelibin öğludur. O da Haşim bin Ebdu Menaf’in oğludur. Annesi ise Haşim’in oğlu Esedin kızı olan Fatime’dir. Dolayısıyla Hz. Ali her iki haraftan da haşim soyundandır.
Ancak Hz. Ali (a.s)’ın doğumu dığer çocuklar gibi narmal bir şekilde olmamış, aksine bir takım şaşılacak ve manavi değişmelerle birlikte vuku bulmuştur. Hazretin annesi Allah’a inanan ve Hz. İbrahim (a.s)ın dini olan hanif dinine göre amel eden bir hanım idi. Devamlı olarak Allah’u Teala’nın dergahına dua edip münacat ederek onun doğumunu kendisine kolay kılmasını niyaz ederdi.
Zira o hazrete hamile olduğu günden beri kendisini ilahi nur içerisinde görüyordu sanki melekuttan kendisine bu mevlud’un diğer çocuklardan farklı olduğu ilham olmuştu.
Şeyh saduk ve Fettal-i Nişaburi yezid bin kanep’den şöyle dediğini rivayet ediyorlar:
“Ben, Abbas Bin Ebdul muttelip ve Ebd-ül uzza’dan bir grup kabe’nın kenarında oturuyorduk. Bu arada Esedın kızı fatime dokuz ayılık kamile olduğu ve doğum soncısı tuttuğu bir halde gelerek şöyle dedi: Ey Allah’ım ben sana ve senin tarafından gelen peygamberlere ve kitaplara inanıyorum. Ben ceddim ibrahimin söylediklerini kabul ediyorum. Bu Hurriyet Evini yapan da odur. Bu evi yapanın hakkına ve karnımda olupta doğacak çocuğun hakkına onun doğumunu bana kolay kıl.” Yezid bin kanep diyor:
Biz kendi gözümüzle kabe’nin arka taraftan “müstecardan” yarıldığını ve fatime’nin kabe’nin içerisine girip gözümüzden kaybolduğunu gördük sonra kabe’nin duvarı birleşerek eski halini aldi. Biz kabenin kapısının anahtarını açmak istedik ama açılmadı. Bunun üzerine bu işin Allah tarafından olduğunu anladık. Fatime dört gün sonra ellerinde Hz. Ali (a.s) olduğu halde kabeden çıkıp geldi ve şöyle dedi: “Ben bütün geçmiş kadınlardan daha üstünüm. Zira Asya Allah’a tapmağın korkulu olduğu bir yerde Allah’a gizli olarak ibadet etti. İmranın kızı meryem ise elleriyle kurumuş bir hurma ağacını silkerek ondan taze hurma toplayıp yedi. “Ancak Beyt’ül mukaddeste doğum sancısı tutunca ona nida edildiki, burdan çık burası ibadet yeridir, doğum yeri değil” fakat ben Allah’ın evine girdim. Cennet meyvelerinden ve yapraklarından yedim. Dışarı gelmek istediğimde ise bir münadi bana şöyle seslendi: “Ey Fatime onun ismini Ali koy ki o Alidir ve Aliyyül Ala olan Allah’u Teala buyuruyor ki; “Ben onun ismini kendi ismimden aldım, onu kendi huylarımla huylandırdım ve ona kendı ağır ilmimi öğrettim. Putları benim evimden kıracak olan odur ve benim evimin üzerinde ezan okuyup beni takdis ve tamcid edecek olan odur. Onu sevip emirlerine uyan kimseye ne mutla, ona düşman olup emirlerine karşı çıkan kimseye de yazıklar olsun.”
Hz. Emir-ül müminin Ali (a.s)a kabe’nin içinde doğma sonucunda nasip olan bu kabede doğma iftiharı ister geçmişte ister sede gelecekte olsun hiç kimseye nasip olmamış ve olmuyacaktırda. Ba öyle açık bir gerçektirki Ehl-i sünnet ulaması dahi onu kabul etmişlerdir. Nitekim ibn-i Sabbağ maliki Fusul-ül Muhimma adlı kitabında şöyle yazıyor:
“Ondan “Ali’den” önce hiç bir kimse kabe’de doğmamıştır. Bu, Allah’u Tealnın ona takrimde bulunup, makamını yüceltmesi ve azemetini belirtmesi için ona özel kıldığı bir fazilettir.”
Bihar-ül Envar kitabının 9. cildinde o hazretin Ali ismiyle adlandırılmasının sebebiyle ilgili şunları yazıyor: “Ebu Talip çocuğu annesinden alınca onu bağrına basıp Fatime’nin “Hz. Alinin annesi” elinden tutarak Ebteh’e geldi ve Allah’u Teala’ya şöyle münacat etti: Ey bu kap karanlık gecenin Rabbı ve ey aydınlık saçan açık ayın Rabbı.
Bize kesin hükmünü açıkla. Bu çocuğun ismi hakkında nazarın nedir.
Bu arada gayp aleminden şöyle bir nida geldi:
Siz ikiniz tertemiz çocuğa mahsus kılındını?
O tertemiz seçilmiş ve sevilen çocuktur.
Onun ismi yüce olan Allah’dan Ali’dir.
Ali’dir (yüzedir) Ali’den (yüceden) kopmuştur.
Ehl-i sünnet’in büyük alimleri de bu konuya işaret etmişlerdir. Muhammed Bin yusuf El-genci El-şafii kifayetüt Talib adlı kitabında biraz farkla şöyle yazıyor:
Ebu Talib’in cevabında şu şiir nida edildi:
Ey Mustafa’nın Ehl-i Beyti siz temiz çocuğu mahsus kılındınız.
Onun ismi yüce alan olan Allah’dan Ali’dir Ali’den (yüceden) kapmuştur.”
Bazı rivayetlerde de şöyle nakledilmiştir:
Esadın kızı fatime doğumdan sonra “henüz gaybi nida tarafından hazretin ismi Ali bırakılmadan önce” onun ismini haydar koyarak çocuğu sarıp kocasına verirken şöyle demiştir. Al bunu bu haydar’dıru işte bu yüzdendırki Hazret Hayber savaşında yahudilerin ünlü pehlivanı Merhabe şöyle seslendi:
“Ben o kimseyim ki, annem ismimi Haydar koymuştur Ormandaki aslan gibi yurtıcı pençesi pek güclü aslan.”
Hazretin ismi Ali koyulduktan sonra Haydar ismi hazretin diğer lakapları arasında yer oldı. Hazretin ünlü lakapları olarak, Haydar, Allah’ın aslanı mürteza, Emir-ül müminin ve Resulullah’ın kardeşi lakaplarını sayabiliriz. Ebül Hasan ve Ebu Turap ise hazretin künyeleri idi.
Yukarıdaki rüvayetlerden Ebu Talip ve Esedin kızı Fatimenin Allah’a inandıkları ve islam dinini kabul ettikleri anlaşılıyor. Zira cahiliyyet döneminde bile onlar çocuklarının isminin koyulması için Allah’a Tealaya dua ediyorlar. Esadın kızı fatime Resulullah’a karşı anne görevini yapmıştır. O hazreti Resulullaha iman getirip Medineye hicret eden ilk gruplar arasında yer almaktadır. Vefat ettiği zamanda da Hz. Resulullah kendi gömleğini ona kefen etmiş ve ona namaz kılmıştır. Onu kabir azabından kurtarmak için onu mezara koymadan önce kendisi onun mezarında yatmış ve bizzat kendisi ona telkin verip dua etmiştir.
Aynı şekilde Hz. Ebu Talib Allah’a inanan biri idi. Hz. Resulullah’ın Peygamberliğe seçilmesinden sonra onun peygamberliğine inanmiştır. Ancak kureyş kabilesinin başı olduğundan dolayı meslahat gereği kendi imanını açığa vurmamıştır. Amali adli kitabında saduk şöyle yazıyor: Adamın biri ibni Abbas’a şöyle dedi: Ey Resulullah’ın amcaz? Oğlu bana bildir; acaba Ebu Talip İslam dinini kabul etmişmiydi: İbni Ebbas ona şöyle cevap verdi: “Şüphesiz oğlumuzun bizim katımızda yalanlanmadığını biliyor o batıl sözlere de itina etmez.” derken, nasıl olurda islam iman etmemiş olabilirdi.
Ebu Talib’ın misali Ashab-ı Kehfin misalına benzer ki zahirde müşrik görünürken imanlarını kalplerinde gizliyorlardı. Dolayısıyla Allah onlara iki sevap “Bir iman getirmeleri için bir de takiye yapıp imanlarını gizlemeleri için” verdi. Hz. İmam sadık (a.s) da şöyle buyurmuştur. “Ebu talıb’ın misalı Ashab-ı kehf’in misalına benzer ki onlar kalben iman getirdikleri halde zahirde müşrik görünüyorlardı Allah da onlara iki sevap verdi.”
Ebu Talip’den Hz. Resulullah’ın övgüsunde söylenen bir çok şiir bize ulaşmıştır ki onların içereğinden Ebu Talib’ın islam dinini kabul etmiş olduğu apaçık anlaşılmaktadır. Nitekim Ebu Talip Hz. Resulullah’a hitaben söylediği bir şiirinde şöyle diyor: Beni davet ettin ben senin benim hayrımı istediğini bilmekteyim.
Sen şüphesiz doğru konuşuyorsun öncedende emin idin.
Bir dini andın ki şüphesiz o din.
İnsanlara gelen en hayırlı dindir.”
Hz. İmam Sadık (a.s)a bazılarının (Ehl-i Sünnetin) Ebu Talib’ın iman getirmediğini ve kafir olduğunu sandıklarını söylediklerinde imam şöyle cevap verdi: Onlar yalan söylüyorlar. O nasıl kafir olabilir di oysa o diyorduki:
“Acaba bilmiyormusunuz bir muhammedin Musa gibi peygamber oluşunu bulduk. İlk kitaplarıda yazılmıştır.”
Şeyh Süleyman Balhi yene biül meveddet adlı kitabında Ebu Talip hakkında şöyle yazıyor:
“O peygamber’in koruyucusu ve yardımcısı idi. Onu çok severdi, Peygamberi kendi kefaletine alan ve terbiyet eden odur. Peygamberin peygamberliğine ve resul olduğuna inanıp tastik ederdi. Kureyş kabilesinin peygamberin övgüjünde bir çok şiirler söylemiştir.”
“Ebu Talib’in iman getirdiğini isbatlamak için dini kitaplarda bir çok delıller getirilmiş ve hatta kureyşin mümini Ebu Talip kitabı gibi bu konuda mustakil kitaplar da yazılmıştır”
Evet Hz. Ali’nin kabe’nin içinde doğmuş olması Beni Haşimin iftiharlarına yeni bir görüntü kazandırmıştır Arap ve gayri Arap şairler bu konuda bir çok şiirler söylemişlerdir. Bu bölümü Seyyid himyerinin konuyla ilgili okumuş olduğu şu şiiriyle sona erdiriyonum:
Annesi onu Allah’ın hareminde doğurdu.
Kabe ve mescid onun kapı eşiği olduğu halde.
Hem anne Beyaz, temiz elbiseli ve yüce idi
Hem de yavrusu ve doğurduğu yer tertemiz, pak idi
Öyle bir gecedeki onun uğursuz yıldızları gaip idi.
Ayla birlikte en kutlu yıldızlara nur saçıyordu.
Kabilelerin parçasına onun benzeri sarılmamıştır
Aminenin oğlu muhammed peygamber dışında”. ,
Benim Resulullah’a olan soy yakınlığımı ve özel mevkimi biliyorsunuz. Ben henüz küçük çocukken bana kendi odasında yer verdi. Beni bağrına basıyor ve beni yatağında kendiyanında yatırıyordu…
Nehc-ül Belağa
Kasia hutbesi

2- HAZRETİN İLK EĞİTİMİ
Hz. Ali’nin Babası Ebu Talip Kureyş kabilesi içerisinde mevki sahibi ve sayılan biri idi. Çocuklarının terbiyesi hususunda gereken dikkatı gösterir onları takva ve fazilet sahibi  olarak yetiştirirdi. Arap gelenekleri gereği onlara küçük yaştan itibaren at binme güreşme ve ok atma yöntemlerini öğretiyordu.
Hz. Resulullah çocuk yaştaiken babasını kaybettiğinden büyük babası Abd-ül Müttelib’in himayesine girmişti. Abd-ül müttelib de vefat edince Hz. Ebu Talip kardeşi oğluna sevgi kucağını açarak o hazrete bakıp büyütme sorumluluğunu kendi aldı.
Ebu Talibin hanımı olan Hz. Ali (a.s)ın annesi, Esedin kızı fatime de Hz. Resulullah’a karşı bir anne gibi şafkatlı idi. Bu yüzden o vefat ettiğinde Hz. Resulullah da Hz. Ali gibi çok üzüntülü idi ve bizzat kendisi ona namaz kılarak kendi gönıleğini ona kefen yaptı.
Hz. Resulullah amcası Hz. Ebu talib’in evinde Büyüdüğünden dolayı amcasına gösterdiği fedakarlıklar ve saygı gösterip çektiği zahmetler karşılığında ona teşekkür etmek fikrindeydi. Bu yüzden mümkün olan bir yolla amcasına yardımda bulunmak istiyordu.
Tesadüfen Hz. Ali (a.s)ın altı yaşında bulunduğu yıl mekke’de çok büyük kıtlık oldu. Ebu Talib’in çocuklarının sayısı fazla olduğundan kıtlık zamanda onların geçimini sağlamak ona zorlaşmıştı. Dolayısıyla Hz. Resulullah altı yaşında olan Hz. Ali (a.s)i geçimini sağlama behanesiyle babasından olarak kendi himayetine aldı ve kendisi o hazretin eğitimini üstlendi.
Kendisinin Hz. Ebu Talip ve hanımı Esedin kızı Fatimenin himayesinde büyüdüğü gibi Hz. Rasulullah ve hanımı Hz. Hatice de Hz. Ali (a.s)a şafkatli baba ve anne yerinde oldular. İbni Sebbğ fusul-ül Mühimme adlı kitabında ve merhum Allame meclisi Bihar-ül Envar kitabında şöyle yazıyorlar:
Mekke de kıtlık olduğu yılda Hz. Resulullah büyük servet sahibi olan amcası Abbas bin Abd-ül müttelib’in nezdine gelip şöyle buyurdu: “Kardeşin çoluk çocuk sahibidir ve şimdi zor durumdadır. İnsanın akrabası ve yakınları da insana yardım etmek açısından herkesten daha önde gelir. Gel onun yanına gidip onun sırtından bir ağırlığı kaldıralım. Her birimiz onun çocuklarından birini evimize getirip geçimini temin edelim ve yaşantıyı Ebu Talib’e kolaylaştıralım” Abbas: Evet olsun, gerçekten de bu büyük bir fazilet ve sıla-i rahimliktir” dedi. Bunun üzerine Ebu Talib’i ziyaret edip, kararlarını ona bildirdiler. Ebu Talip de “Talip ve Akil-i “Bir ayri rivayete göre de Akil-i” bana bırakın başka hangısini alırsanız alın” cevabını verdi. Bunun üzerine Abbas cafer-i Hamze Talib-i ve Hz. Resulullah da Hz. Ali (a.s)ı kendileriyle birlıkte götürdüler”
Burada şu noktayı hatırlatmak gerekiyorki Ebu Talib’in çocukları arasında Hz. Ali (a.s) diğerleriyle mukayese edilemez. Hz. Resulullah Hz. Aliyi babasından alıp kendi evine götürdüğünde o ikisi arasında söz konusu olan akrabalık bağı ve kefalet konusuna ilaveten o ikisi arasında çok güclü bir bağ mevcuttu öyleki Bu olayı güneşe kavuşan bir nur parçası veya denizde kaybolan bir su misaline benzetmek mümkündür.
Dolayısıyla Hz. Resulullah yapmış olduğu bu güzel seçmeden çok hoşnut ve çok razı idi.
“Ali’nın değerini ancak Peygamber Bilir.
Zira zerin değerini ancak” zerkar bilir.
Açıktır ki, hakkında “ona güclü kuvvet sahibi, ilim öğretmiştir”  ayeti nazil olup bizzat ilahi okulun kendisi tarafından eğitilmiş olan “nitekim kendisi buyurmuştur: Beni Rabbım eğitti ve o beni güzel eğitmiştir” Resülullah gibi bir öğretmen ve eğiticiye Ali gibi bir öğrenci gerekir.
Ali (a.s) küçüklükten Hz. Peygamberin sevgisine şayan olmuştur. Hz. Resulullaha karşı benzeri bulunmayan bir ilgi ve sevgi taşıyordu. Onların arasında bulunan bağ asla kopmayacak güclü bir bağdı. Ali (a.s) gölge gibi devamlı Hz. Resulullah’ın arkasındaydı. Doğrudan o hazretin eğitimi altında olup bütün durum ve hallerde o hazretin inanç ve adetlerinden ders alıp ona uyuyordu. Öyleki kısa bir süre içerisinde her haliyle o hazretin bütün adet ve huylarını öğrendi ve kendinde uyguladı.
İnsanın yaşantısı bir kaç döneme bölünür. İnan o dönemlerin her birinde yaşının gerektirdiği bir takım işleri yapar. Mesela insanın çocukluk dönemi bir takım özel hal ve heraketleri gerektirir. Fakat Hz. Ali (a.s) diğer normal çocukların aksine çocukluk döneminde asla çocuksal oyunların peşine gitmedi o bu gibi işlerden devamlı sakınıyordu. Aksine çocukluk döneminden itibaren büyüklük fikrinde idi o çocukluk zamanından itibaren manevi bir erginliği ve ilahi bir azemeti sergiliyordu.
Hz. Ali sekiz yaşına kadan Hz. Peygamberin kefaletinde kaldıktan sonra bahasının evine dönmüştür.
Ancak bu onu peygamberle birlikte olmaktan alıkoymamıştır. Baba evine dönüş sadece bir dış görüntü idi. Yine de Hz. Ali vaktinin çoğunu Hz. Resulullahla geçiriyordu. Hz. Resulullah da Ebu Talib’in ona göstermiş olduğu şefkati kalbinde taşıyor ve onu Aliye aksettiriyordu. Sahip olduğu üstün ahlak, fazilet ve ruhi yücelikleri Ali’ye aktararak onu eğitiyordu, Böylece Hz. Ali’nin çocukluk dönemi on yaşına “peygamberin bisatına” kadar o hazretin himayesi altında geçmiştir. İşte bu eğitim ve öğretim o hazretin her kesten önce Hz. Resulullah’ın peygamber olduğuna inanıp onun davetini kabul etmesine ve ömrünün sonuna kadar da devamlı olarak hak yolunda fedakarlığa hazır olmasına zemin hazırlamıştır.

Henüz küçük çocukken büluğ çağıma ermeden hepinizden önce islam dinine ben girmişim Hz. Ali (a.s)

3. BİSAT ZAMANINDA HZ. ALİ (A.S)
Bu bölümde Hz. Ali (a.s)ın bisat dönemindeki yaşantısına girmeden önce Hz. Resulullah (s.a.s)in bisatına kısaca değinmek gerektiğinden önce o Hazretin bisatı hakkında daha sonra sözü Hz. İmam Ali (a.s)ın kısaca bir açıklama yapacağız ve bu dönemdeki yaşantısına çekerek Hz. İmam Ali (a.s)ın bu dönemdeki önemli rölü üzerinde duracağız.
Hz. Resulullah gençlik döneminde genellikle o günün pisliklerle dolu toplumundan uzlet ederek yalnız başına tefekkür ve ibadete meşgul olup vaktini yaratılışın düzeni tabiatin genel kanunları ve varlık aleminin sırları üzerinde inceleme yapmakla geçiriyordu.
Hazret kırk yaşına gelince uzlet ve ibadet yeri olan Hira dağında ebediyet nurundan bir ışık Hazretin mübarek kalbini aydınlattı.
Yaratılışın gizli sırrından bir kapı hazretin yüzüne açıldı. Mübarek dili hakikat sırrını konuşmaya başladı ve o halkı hidayet ve irşad etmekle görevlendirildi. Bundan sonra artık hazreti Resulullah (s.a.s) karşılaştığı her şeyden hakikat kokusunu duyuyor ve bulunduğu her yerde ve gördüğü her şeyde hakikat nurunu müşahide ediyordu. Çoşkun bir kalbe sahipti ama aynı zamanda dili suskundu. Fakat melekuti siması şairin şu beytinde belirttiği gerçeğe mazhar idi.
Ben yorgun yüreklinin içinde bilmem ne var ki,
Ben susmuşum ama o nale ve fığan etmektedir.
Hazret bazen kendi sırrını hatıceye açıyor ve diğerkimselerden gizliyordu. O da hazrete kendi sözleriyle yardımcı olmağa çalışıyordu. Bir süre durum döyle devam etti. Ancak bir gün Hira dağında ona bir sesin şöyle seslendiğini duydu:
– Ey Muhammed oku:
Çevap verdi:
– Ne okuyayım:
Cevap geldi:
– O ku o Rabbinin ismiyle ki yaratmıştır. O insanı pıhtılaşmış bir kandan yaratmıştır. Oku ve senin Rabbın daha yücedir o ki, kalem ile öğretmiştir. İnsan bilmediği şeyleri öğretmiştir…”
O hazretin mübarek gönlüne gayıp aleminden ilahi nur saçmaya başlayınca hazret titremeye başladı ve hiradan ayrıldı. Ancak her nereye bakıyorduysa o nuru görüyordu. Müzterip bir halde evine geldi. Ancak mübarek vucudu titriyordu. Haticeye benim üzerimi ört dedi. Hatice hemen hazretin üzerini örttü. Bu halde hazret uykuya daldı. Ancak kendine gelir gelmez ona şu ayetlerin nazil olduğunu gördü:
Ey elbiselere bürünmüş olan kalk da korkut, Rabbini Büyüklükle an elbiseni temizle putlardan çekin ve bir şeyi, daha fazlasını elde etmek için ve başa kalcarak verme.
Rabbin için sabret”
Fakat böyle bir daveti yaymak kolaylıkla mümkün değildi. zira bu inanç sistemi Arap kavminin ve diğer milşletlerin itikadi ilkeleriyle çelişiyordu. Bu davet Arap milleti başta olmak üzere bütün insanların toplumsal ve dini açıdan kutsal saydıkları şeyleri aşağılıyordu.
Bu yüzden ister yakın ister uzak bu daveti duyan her kes ona karşı cephe alıp muhalefet etmeğe başladı. Hatta hazretin yakın akrabaları bile hazret; karşı çıkıp alaya aldılar. Ancak bütün bunlara rağmen ilahi cezbe hazretin bütün varlığını sarmış ve hazret de bu büyük ilahi nimete karşı hak Teala’ya hamd ve şükürle meşkuldu.Hz. Ali (a.s) Hz. Resulullah’ın peygamberliğe seçildiğinden haberdar olduğu ilk andan itibaren islam dinini kabul edip Hz. Resulullah’ın iteatina koyuldu. Hz. Ali (a.s) Hz. Resulullaha iman eden ilk erketir. Bu bütün Ehli sünnet tarihci ve hadis yazarlarının tastik ettikleri bir gerçektir. Nitekim muhibbiddın Taberi zehairül Uleba kitabında Ömer’den şöyle dediğini rivayet ediyor:
Ben, Ebu ubeyde, Ebu Bekir ve bir grup cemaat birarada idik. Bu arada Hz. Resulullah (s.a.s) Ali bin Ebu Talib’in omuzuna vurarak şöyle dedi: Ey Ali sen müminlerin ilk iman getirenisin ve sen müslümanların ilk islamı kabul edenisin ve sen bana oranla harunun musaya oranla olan mevkisine sahipsin”
Yine tarih yazarları şöyle yazmışlardır: Hz. Resülullah Pazartesi günü mebus olmuştur. Ali (a.s)ise sali günü islamı kabul etmiştir.”
Yine Süleymani Balhi yenabı-ül meveddet kitabının 12. bölümünde Enes bin malikten naklettiği bir hadiste Hz. Resulullahın şöyle buyurduğunu yazıyor: “Melekler yedi yıl yalnızca bana ve Ali’ye selavat gönderdiler (Allah’dan rahmet dilediler) zira bu süre içerisinde ben ve Ali hariç kimseden Allah’ın birliğine şehadet getirme göğe yükselmemişti.” ,
Hazreti Ali (a.s)in kendiside muaviyenin övünmesine cevap olarak yönderdiği şu şiir de kendisinin ilk islamı kabul eden kimse olduğuna işaret etmiştir:
Hepinizden önce islamı kabül ettim.
Oysa küçük çocuktum ve bülüğ çağıma ermemiştim”
Bundan başka Hz. Resulullah Allah’ın emri gereği kendi yakın akrabalarını davet edip resmen onları islam dinine davet ettiği günde on yaşında olan Hz. Ali (a.s)dan gayri hiç bir kimse hazretin davetine müsbet cevap vermedi. Hz. Resulullahda o mecliste Hz. Ali (a.s)ın imanını kabul edip mecliste hazır bulunanlara hazreti kendisinden sonra yerin oturacak olan halifesi olarak tanıttı. Tarih yazarları bu olayı şöyle kaydemişlerdir: Hz. Resulullah’a “yakın akrabalarını korkut”  ayeti nazil olunca, hazret Ebd-ül müttelip çocuklarını davet edip Ebu Talib’in evinde topladı. Onlar kırk kişi idiler “Kendisinin davetinin doğruluğunu kanıtlamak amacıyla bir mucize göstermek için bir koyun budunu 700 kıram buğday ve üç kilosütle pişirip yemek hazırlamalarını emretti. Oysa onlardan biri bunun bir kaç katını bir oturumda yiyiyordu. Yemek hazırlanınca oraya davet edilenler gülmeğe başlayıp Muhammed bir kişinin yemeğini bile hazırlamamış dediler.
Hz. Resulullah: Allah’ın ismiyle, yeyin buyurdu. O yemeği yeyip hepsi doyunca, Ebu lehep Bu muhammed’in size yaptığı bir sihri idi dedi.
Bu arada Hz. Resulullah ayağa kalkıp bir giriş konuşmas yaptıktan sonra şöyle buyurdu:
Sonra şöyle buyurdu: “Ey Ebdul Müttelip oğulları Allah’u Teala beni bütün halke genel olarak ve size de özel olarak peygamber olarak göndermiş ve bana “yakın akrabalarını korkut” emrini vermiştir. Ben de sizi dile hafif olup terazuda ağır olan iki söze davet ediyorum. Eğer onları kabul edersenizse, Ara ve gayri araba hakim olursunuz, bütün ümmetler sizi emrinize girerler, onlarla cennete girer ve onlarla cehennem ateşinden kurtulursunuz. O iki söz Allah’dan gayri bir mabudun olmadığına ve benim de onun elçisi olduğuna şehadet getirmektir. Her kim bu konuda bana icabet eder bunun için kiyam etmekte bana yardımcı olursa, benim kardeşim, vasim, vezirim, varisim ve benden sonra halifem olacaktır.” o mecliste hazır bulunanlardan on yaşında olan Hz. Ali Ali (a.s) dışında hiç bir kimse cevap vermedi.
Evet Hz. Resülullah’ın o mecliste konuşma yaptığı sırada Hz. Ali hakikat gören gözlerini o hazretin mübarek gözüne dikmiş ve ve can kulağıyla o hazretin mübarek sözlerini dinliyordu. İşte bu sırada yalnızca o hazret ayağa kalktı ve şehadet kelimelerini açıkca dile getirerek Allah’dan gayri bir mabudun olmadığına ve senin de onun kulu ve resulu olduğuna şehadet ederim dedi.
Hz. Resulullah: Ey Ali sen oturbuyurdu ve üç defa yukarıdaki sözünü tekrarladı ve her üç defasında da Ali’den gayri icabet eden olmadı. Bunun üzerine Hz. Resulullah orda hazır olan cemaate şöyle buyurdu: “Bu sizin aranızda benim kardeşim, vasim ve halifemdir.” Bazı kitaplarda da Hz. Ali (a.s)ın kendisine hitaben şöyle buyurduüu nakledilmiştir:
“Ey Ali sen benim kardeşim, vezirim, varisim ve benden sonra halifemsin” Abdül müttelip çocukları meclisten kalkıp hz. Resülullah’ın peygamberliğini alaya alarak çekip gittiler. Ebu lehep olaylı bir şekilde Ebu Talibe şöyle dedi: “Arfık bundan sonra sen kendi kardeşinin oğluyla kendi oğluna iteat etmelisin” Hz. Resülullah’ın mezkur inzar ayeti gereği Abdül müttelip ailesini Hak Tealanın ibadetine davet ettiği güne inzar günü denmektedir.”
Ehl-i Sünnetten bazıları Hz. İmam Ali (a.s)ın inzar günü ve ondan önce olan iman getirme konusunu önemsiz göstermek için şöyle diyorlar: Evet hz. Ali Ebu Bekir ve diğerleri dahil olmak üzere herkesten önce iman getirmiştir. Ancak o zaman henüz Hz. Ali ergenlik çağına ermiyen bir çocuk idi ve teklifle yükümlü değildi. Dolayısıyla Hz. Ali’nın iman getirmesi akıl ve mantığa dayalı olmayıp sadece çocuksu bir taklid yüzünden olmuştur. Oysa ki Ebu Bekir ve ömer iman getirdikleri zamanda ya ve akıl açısından kemal haddinde olup anlayarak ve düşünerek  Peygamber (s.a.s)e iman getirmişlerdir. Açıktırki akıl ve incelemeye dayanan bir iman çocuksu taklide dayalı imandan üstündür.
Bu şüphenin cevabında diyoruz ki; Hz. Ali (a.s)ı diğerleriyle kıyas etmek doğru değildir ve gerçekte bu şüpheyi ortaya atanlar Mevlananın deyimiyle pakları kendileriyle kıyas etmişlerdir. Birinci olarak bülüğ çağına ermek şer’i hükümlerle yükümlü olmak açısından şarttır. Akli konularda şart değildir. Allah’a birliğine ve peygambere inanmak şer’ideğil akli bir meseledir, şer’i ikinci olarak insanların yaşları fazlalasınca akıl güclerinin çoğalması bütün insanlar için geçerli olan genel bir hüküm değildir. Bir çok insan vardır ki ömrünün ilk başlarında kırk ve ellı yaşında bulunan diğer insanlardan akıl ve mantık açısından daha güclüdür. Özellıkle de bu çocuk Allah’u Teala tarafından Ruh’ul kudusla teyit edilmiş olursa. Nitekim Hz. İsa (a.s) yeni doğmuş çocuk olduğu halde “Ben Allah’ın kuluyum bana kitap vermiş ve beni peygamber kılmıştır.”  dedi:
Allah’u Teala yahya peygamber (a.s) hakkında şöyle buyuruyor:
“Ey yahya kitabı (Tevratı) kuvvetle ol ve biz ona küçük çocukken hüküm (hikmet) verdik”
Seyyid Himyeri Hz. İmam Ali (a.s)ın övgüsünde okuduğu bir şiirinde bu konuya işareten şöyle diyor:
Küçük çocukken ona hidayet ve hikmet verildi.
Yahya’ya çocukluk gününde hikmet verildiği gibi
Yine Hz. Yusuf peygamber’in hikayesini anlatan “Ve onun ailesinden olan bir tanık tanıklık ettiki…” ayetinin tefsirinde müfessirler diyorlarki:
Ayette geçen tanıkdan maksad züleyhanın ailesinden olan küçük bir çocuktur. O halde küçük Yaşta olmak aklın kemale ermediğine bir delil teşkil edemez.
Üçüncü olarak Ali (a.s)ın iman getirmesi diğerlerinin iman getirmesiyle kıyaslanamaz. Zira Hz. Ali’nın imanı fıtrattan kaynaklanıyordu, oysa diğerlerinin imanı “doğru olup münafıklık yüzünden olmasa bile” kafirlikten imana dönmek idi Hz. İmam Ali (a.s) bir an bile Allah’a kafir olmamıştır. Hz. Resulullah’ın mebus olmasında önce de fıtraten tevhid ehli idii Nitekim Hazret Nehc-ül Belağa kitabında bulunan bir hutbesine şöyle buyuruyor: “Ben doğuştan fıtrat (tevhid) üzereyim ve Resulullah’a iman getirmek ve hicret etmek hususunda da diğerlerinden önce davrandam.”
Hz. İmam Hüseyin (a.s) da Aşura günü İbn-i sad’ın askerlerine karşı okuduğu şiirde babasıyla iftihar ederek şöyle diyor:
Fatimei zehra benim annemdir. Babam ise Bedir ve Huneynde kafirleri kırandır.
Henüz küçük çocukken Allah’a ibadet ediyordu.
Oysa kureyşliler o iki puta (lat ve uzza’ya) tapıyorlardı.
Muhammed bin yusuf-i El-Genci ve İbn-ül Hadid ve Muhibbidin Taberi gibi diğer alimler Hz. Resulullah’dan şöyle buyurduğunu rivayet ediyorlar ümmetler içerisinde her kesten önce iman getirip biron bile Allah’a şirk koşmuyanlar üç kişidir: Onlar Ali bin Ebu Talip, Yasin süresinde geçen kimse ve firavun kavminin müminidirler. İşte sıddıklar “imanlarında perçekten doğru olanlar” bunlardır.
Dördüncü olarak Hz. Resulullah’ın sözü ve yaptıkları Bizler için ilahi bir delildir ver onda hiç bir tartışma yapılamaz. Zira Allah’u Teala Hz. Resülullah hakkında buyurmuştur ki: “O kendi heva hevesinden bir şey konuşmaz onun sözü ona olan vahiyden başka bir şey değildir.” Dolayısıyla eğer Hz. Ali(a.s)ın imanı çocuksu bir taklidden kaynaklanmış olsaydı. Hz. Resülullah ona “Ey Ali sen henüz çocuksun ve ergenlik çağına ulaşmamışsın” derdi oysa böyle bir söz söylemeği bir kenara bırakın Hz. İmam Ali’nin imanını kabul buyurdu ve aynı durumda orda hazır bulunanların hepsine Hz. Ali’nın kendi varisi, vasisi ve halikesi olduğunu da açıkca belirtti. Bu durumda Hz. Ali (a.s)ın imanı konusunda bu gibi itirazları yapanlar gerçekte ne Hz. Resulullah’ı tanımaktalar ne de Hz. Ali (a.s)’ı
Yine Hz. İmam Ali (a.s)ın imanını Allah’a neala her kesten daha üstün kabül edip onu övmüştür.
Nitekim şia ve sünni bütün tefsir ve tarih yazarları rivayet etmişlerdir ki Abbas bin Ebdül müttelib ile şeybe Araplar arasında olduğu şekilde birbirlerine karşı övününüyorlardı. Bu sırada Hz. Ali (a.s) onların nezdinden geçip ne ile bir birinize övünüyorsunuzdiye onlardan sordu:
Abbas Hacılara su verme görevi bana aittir ve ben bu hizmetle övünüyorum dedi. Şeybe de: Ben Beytüllah’ın hizmetüsiyim ve onun onahtarları benim nezdimdedir. Ben bunun la övünüyorum’dedi. Hz. Ali: övgü bana daha layıktır. Buyurdu zira ben sızlerden önce iman getirmişim ve bu kıbleye doğru namaz kılmışımdır, Onlardan hiç biri diğerinin sözünü kabul etmeğe yanaşmadıkları için hakemlik için Hz. Resülullah’ın huzuruna gittiler. Bu sırada cebrail nazil olup şu ayeti getirdi:
Acaba siz hacılara su verme ve mescid-ül Haram onarma işini, Allah’a ve kıyamet gününe inanıp….
Allah yolunda cihad eden kimse gibimi sanıyorsunuz. Onlar Allah katında eşit olamazlar Allah zalimleri hidayet etmez.”
Bütün tarih yazarları Hz. Resülullah’ın davetine ilk icabet edip iman getiren kimsenin Hz. Ali (a.s) olduğunu tastik etmekteler. Yine şia ve sünni tarih yazarları peygamberi Ekrem’in, bana ilk iman getiren kimsenin benden sonra benim yerimde halikemdir dediğini nakletmişlerdir.
Bu durumda bu konuda şüphe edip itiraz edenleri niçin bunu kabul etmediklerini sormak gerekir.
Biz beşinci bölümde bu konuda genişce bahsedeceğiz.
Burde dikkat edilmesi gereken önemli nokta şudurki; Hz. Ali (a.s)ın iman getirip islamı kabul etmesini diğer insanların islam dinine girmeleriyle kıyas etmek mümkün değildir. Zira Hz. Ali (a.s) yalnızca dışsel görüntülere kapılarak veya peygamberle hazret arasında bulunan akrabalık yakınlığı dolayısıyla iman getirmiş değildir. Aksine Hz. İmam Ali(a.s) çocukluk döneminden itibaren hakikata aşık idi ve onun uğrunda her şeyi unutuyordu. Bu yüzden hakikatın mazharı olan Hz. Resülullah’a karşı mutlak fani idi ve hakikat ve dinini tebliği uğrunda fedakarlığı duruk noktasına ulaştırmıştır.
Şu kesindirki, Hz. Resülullah Hz. Ali (a.s)dan daha fedakar bir kimseye sahip değildir. Hiç bir kimse de Hz. Ali (a.s) islamın yücelmesi uğrunda gösterdiği eşsiz fedakarlıkları inkar edemez. Bütün tehlikeli ve zor durumlarda Hz. Ali (a.s) kendi canını Hz. Resülullah’a siper ederdi. O bu görevi severek ve bütün kalbiyle kabül etmişti.
İslamın ilk doğuşundan itibaren Hz. Resülullah kureyşin muhalifetiyle karşılaştı. Onlar mümkün olan her yoldan Resülullah’a eziyet yapmaya çalışıyorlardı. Hz. Resulullah bisattan sonra mekkede bulunduğu onüç sene süresince bir an bile kureyşin ve hatta Ebu Lehep gibi çok yakınlarının baskı ve eziyyetinden manda değildi. Bütün bu süre içerisinde Hz. İmam Ali bin gölge gibi peygamberin arkasında yeralarak mekkeli müşrik ve putperestlerin eziyyet ve baskılarından koruyordu. Hz. Alinin Resülullah’ın yanında bulunduğu sürece hiç bir kimse Hz. Resülullah’a eziyet etme cesaretini gösteremiyordu.
Tevhide davetin bazen gizli ve bazende açık yapıldığı bu dönemde Hz. İmam Ali (a.s) hiç bir fedakarlıktan sakınmıyordu. Neticede Hz. Resülullah’ın daveti gün geçtikce daha da güclendi ve artık Hz. Resülullah açıkca hakkı putperstliği bırakıp Allah’a tapmaya davet etmeğe başladı. Bu sırada erkek ve kadınlardan bir grubun islam dinini kabul etmeleri kureyş kabilesi ve diğer kabilelerden olan müşriklere ağır geldi. Neticede müşrikler Hz. Resulüllah’a ve müminlere karşı olan eziyyetlerini birkas kat daha arttırdılar.
Hz. Resülullah’ın en büyük düşmanları: Ebu Cehil, Ehnes bin şerik, Ebu sufyan, Amr bin As, ömer bin Hattap  ve kendi amcası Ebu Lehep idi. Bunlar Ebu Talipden açıkca Resülullah’dan himayetini kaldırıp onu kureyşe teslim etmesini istediler. Fakat Ebu Talip hayatta bulunduğu sürece peygamberden himayet etmeğe davam ettive Hazretin davatini yayması için elinden gelen kolaylıkları temin etmeğe çalıştı.
Müşrikleri şiddetli başkıları sonucu Hz. Resülullah bir grup kendi akraba ve arkadaşlarıyla birlikte bütün zorluklarına rağmen üç yıl boyunca Ebu Talibin şibi denilen yerde muhasarada kalıp gizlice ibadetlerini yapmak zorunda kaldılar. Bu süre içerisinde Hz. Resülullah ve dostları açıkca toplumda ıbadet yapma imkanına sahip değillerdi.
Bütün bu dönemlerde Hz. Ali (a.s) devamlı olarak Hz. Resülullahla beraberdi. Aslında onlar arasında öyle bir ruhi bağlılık ve uyum vardı ki, onların yaşantısının birbirinden ayrılması mümkün değildi:
İslam dini karşılaştığı engeller dolayısıyla önüç yıl süresince mekkede pek fazla bir ilerleme koydedeme ve takriben durgun bir haldeydi dolayısıyla islam fidanının gelişip büyüyeceği yeni bir ortam bulmak gerekiyordu. İşte bu düşünce Hz. Resülullah’ın Medine’ye hicret etmesine yol açtı. Sonrakı bölümde Hz. Resülullah’ın hicreti konusunda gereken açıklamayı yapacağız.
Canımla kumların üzerine ayak basanların ve Bet-i Atıke “kabe’ye ve Hicr”i ismaile tevaf edenlerin en hayırlısı olan o Allah’ın Resülunu korudum. Ona tuzak kurdukları zaman. Büyük bahşiş sahibi olan Allah’da onu onların tuzağından kurtardı.
4. Hz. Ali (a.s)ın Hicretteki Rölü
Hz. Resülullah’ın Medine şehrine hicret etmesine ortamı hazırlıyan nedenlerden birisi o şehirde islam dininin yayılmasıdır. Peygamberi Ekrem Medine’den mekke’ye ticaret ve benzeri gaye ile gelen arap kabileleriyle mülakat edip onları islam dinine davet ediyordu. Peygamberi Ekrem bu çalışmalarından iyi sonuçlar alıyordu. Nitekim Ebu talib’in vefatından sonra Medine’ye gelen Evs kabilesinden bir grup Hz. Resülullahla görüştüğünde onlardan altı kişi islam dinini kabül etmiş ve medineye döndüklerinde orda islam dinini tebliğ etmeğe başlamışlardı. Sonuçta çok geçmeden yetmiş kişiyi aşkın erkek ve kadın Medine’den mekke’ye gelip islam diniyle müşerref eldılar. Böylece islam dini hızlı bir şekilde medine şehrinde yayılmaya başladı. Medine şehri kureyş kabilesinin kötü niyetleri ve eziyyetlerinden uzak olduğu için islam dininin yayılması için mekke’den daha uygun bir ortama sahipti. Bu yüzden Resülallah mekke’de ki müminlere mekke müşriklerinin şerrinden kurtulmaları için Medine şehrine hiçret etmelerini emretmişti. Onlar da gizli ve aleni olarak medine şehrine hicret etmeğe başlamışlardı. Medine halkı ise mekke’den orayaq hicret eden müslümanları çak sıcak karşılamış ve ellerinden gelen yardım. Onlardan esirgememişlerdi.
Peygamber-i Ekremin kendisi de kalben medine’ye hicret etmek istiyordu. Fakat kendisi Allah tarafından görevlendirilmiş bir resül olduğundan dolayı bunu Allah’dan bir emir gelmedikce yapamaz ve görev yerini değiştiremezdi. Fakat bu sırada vuku bulan bir takım olaylar zorunlu olarak Hz. Resülullah’ın Medine’ye hicret etmesini gerektirdi.
Şöyle ki islam dininin Medine’de süretle yayıldığından ve müslümanlardan sir grubun oraya hicret ettiğinden haberdar olan kureyş kabilesi ve melıke müşrikleri orda islam dininin güçlenmesinden ve sonraları kendilerine bir baş ağrısı olmasından korkmaya başlamışlardı. Bu yüzden onları tahdid edebilecek olan her türlü mühtemel tehlikeyi yok etmek için peygamber-i Ekrem’i yok etmeğe ve böylece kendilerini devamlı olarak rahatlatmaja karar verdiler.
Ancak bu iş öyle kolayca da yapılabilecek bir iş değildi. Zira Resülullah Ebd-ül müttelip kabilesindenidir. Eğer peygamber belli kişiler tarafından öldürülseydi kesinlikle onlar Beni haşim genişlerinin intikam kılıcından kurtulamazlardı. Dolayısıyla kureyş kabilesinin büyükleri gizlice toplanıp bir takım görüş alış verişlerinde bulunduktan sonra şöyle bir karar vardılar: Her kabileden bir genç seçilecek ve bunlar birlikte geceleyin peygamberi Ekremin evine saldırıp Hazreti yatağında birlikte şehid edeceklerdir. Beni haşim kabilesi de yalnız başına bütün arap kabilelerine karşı koyma gücüne sahip olmadığına göre peygamberin intikamını almağa kalkamıyacak ve sonuçta peygamberin kanı yerde kalacaktır.
Bu şaytansi plan Resülullahı yak etmek için yizlice alınan kesin bir karardı. Ancak Hira dağında peygamberin yüzüne kendi cemal nurundan bir kapı açıp onu kendi azemet nurunda hayrete düşüren Allah’a Teala Hazretin nurlu kalbini kureyşin bu şeytansı kararından haberdar etti ve peceleyin mekke’den medineye hicret etmesine izin verdi.
Ancak kureyş kafirlerinin Hz. Resülullah’ın hicret etmesinden haberdar olmamalara için bir blan çizilmesi ve peygamberin yatağının boş kalmaması gerekiyordu. Şimdi kureyş saldırganlarının kılıçlarına hedef olması planlanan bu yatakta peygamberi Ekrem’in yerine kimin yatacağı söz konasa idi.
İşte buroda hadisenin kahramanı kendini göstermektedir. Dütünbü sözleri söylemekten maksadda bu yüce kahramanı tanıtmaktı. Evet böyle bir yatakta ancak tarihin eşini görmediği aslan yürekli Ali (a.s) yatabilirdi.
Peygamber-i Ekrem (s.a.s) Hz. Ali’yi pek iyi tanıdığından onun iman ve ihlas derecesinden haberdardı. Hz. Ali (a.s)ın nezdine gelip şöyle buyurdu: Ey Ali Allah mekke’yi terkedir medine’ye hicret etmemi emretmiştir. Ancak bu yolculuk normal bir yolculuk değildir. Bu yolculuk tam anlamıyla gizli yapılması gerekiyor ve kureyş kafirleri ondan haberdar olmamalıdırlar.
Zira onlar bu gece beni yatağımda öldürmeğe karar vermişlerdir. Bu yüzden onları aldatmak için evim boş kalmamalı. Birinin benim yatağımda yatması gerekiyor. Allah’a Teala benim gizlice hicret edebilmem için senin benim yatağımda yatmanı emrediyor. Henüz Resülullah’ın sözü tamamlanmamıştı ki Hz. Ali (a.s) bütün canıyla Resülullah’ın davetine icabet edip şöyle dedi: Ey Resülullah emrinize iteat ediyorum ve bu görevi yerine getirmekten çok sevinçliyim ve teşekkür ediyorum.”
Peygamber (s.a.s): Ey Ali çok tehlikeli bir görev sena verilmiştir: Zira kureyş erkekleri geceleyin benim evime dökülecekler ve senin benim yerimde yattığın bir sırada yatağımı kendi yalın kılıçlarına hedef kılacaklardır! buyurdu.
Hernekadar Peygamber-i Ekrem bu işin ağırlığını ve tehlikeli oluşunu Hz. Ali (a.s)ın gözünda büyük terek canlandırıyorduysa, (aynı aranda Hz. Ali (a.s)ın sevinci de artıyordu. Neticede Hz. Resülullah’a şöyle arzetti: Ey Allah’ın Resulu bu yolda öldürülmekten başka bir şey de mi var? Allah’ın emriyle senin dininin yayılması için sana reda olmamdan daha büyük seadet varmıdır?
Hz. Resulullah (s.a.s) Ali (a.s) dan hak ve hakikat yolunda gösterdiği bu açık fedakarlığı görünce mübarek gözleri yaşla doldu ve bu duygasal haliyle Hz. Ali (a.s)ın başını öptü ve daha sonra Ali(a.s)a veda ederele medineye gitmek kastıyla hicretini başlattı
Yirmi üç yaşında bir genç olan Hz. Ali (a.s) da peygamberin uyuduğu zaman giydiği özel elbisesini giyerek peygamber’in yatağında uzanıp o tehlikeli olayı beklemeğe başladı.
Fusul-ül muhimme ve kifayet-üt Talip kitaplarının yazarları ve diğerleri kendi kitaplarında şöyle yazmışlardır:
Hz. Ali (a.s) peygamber-i Ekrem-in yatağında yatınca Allah’u Teala cebrail ve mikail’e şöyle buyurdu: “Ben sizleri birbirinize kardeş edip birinizin ömrünü diğerinden daha uzun ettim. Sizden hanginiz ömrünün fazla olan miktarını diğer kardeşine bağışlamaya hazırdır? Onlar şöyle orzettiler: Ey Rabbimiz bu konuda biz mecburmuyuz yoksa muhtarız. Allah’u Teala onlara muhtar olduklarını bildirince onların hiçbiri ömrünün fazlasını diğerine bağışlamaya hazır olmadılar. Bu sırada Allah’a Teala onlara şöyle buyurdu: “Ben velim Ali’yil peygamberim Muhammed’e kardeş kıldım. O peygamberin yatağında yatmıştır. Bakın görün o nasıl kendi canını kardeşine feda etmekte ve onun hayatını kendi yaşantısına tercih etmektedir. Öyleyse inin yere ve siz de onun canını düşmanlarından koruyun. Allah’a Teala’nın bu emri üzerine O iki melek yere indiler ve cebrail Hz. Ali (a.s)ın başı ucunda mikail de ayağı ucunda durup o hazreti korumaya başladılar. Bu arada cebrail Hz. Ali (a.s) seslenerek şöyle diyordu: “Ne mutlu sana ne mutlu sana ey Ebu Talib’ın oğlu Ali. Kim senin gibi olabilir? Allah senin vesilenle meleklere iftihar ediyor”
Evet Peygamber-i öldürmek amacıyla Darün nedve’de toplanan kureyşin savaşu gençleri gecenin evvelinden orayı terkedip ellerinde yalın kılıçlar olduğu halde peygamber-i Ekrem’in evini sarmışlardı. Onlar karanlık ve sassızlığın mekkeyi sardığı bu gecenin seher vaktinde kendi şeytansı niyetlerini gerçekleştirmek amacıyla Hz. Resulullah’ın evine girir girmez Hz. Ali (a.s) peygamber-i Ekrem’in yatağında kalkarak kimsiniz ve ne istiyorsunuz diye haykırdı? Kureyş erkekleri hz. Ali (a.s) önlarinde görünce şaşırarak karuyup kaldılar ve sonra sessizliği bozarak Muhammed nerdedir diye bağırdılar?
Hz. Ali (a.s) büyük bir metanet içerisinde onlara; “Ben muhammedin gözetcisi değildirm ve sizler de onu bana teslim etmemiştinizki benden istiyorsunuz. Cevabını verdi.
Saldırganlardan biri muhammed’in en büyük yardımcısı bu Ali’dir, iyisi onun yerine Ali’yi kanına buluyalım dedi!
Hz. Ali (a.s) onlara: ne yazık ki Resülullah bana savaşmak izni vermemiştir yoksa, sizin bu cüretinizin cevabını verir, o hazretin evine girmenin cezasını size tattırır ve hepinizi kılıçtan geçirirdim” cevabını verdi. Daha sonra onları ordan dağıttı ve “gidin sizler seadetten uzak bir grupsunuz” dedi.
Hz. Resülullah’ın hicret ettiğinden haberdar olan kureyşliler o hazreti takibe koluldular ve Hz. Resülullahla Ebu Bekrin saklanmış oldukları sur mağarasının önüne kadar gittiler.
Ancak Allah’u Teala o hazreti korudu ve kureyş müşrikleri o hazreti bulmaktan ümidlerini kestiler. Hz. Ali (a.s)ın hicret zamanın da gösterdiği fedakarlık tavsif edilemimeyecek kadar büyüktür. 23 yaşında bulunan bir genç o cesaretli ve hakikati arayan güçlü kalple islam dininin yayılması için kendi canını Resülullahın uğrunda feda ederek kesin ölüm tehlikesine atıldı. Nitekim Hz. Ali (a.s) bir şiirinde bu olaya işaret ederek şöyle diyor:
Canımla, kumların üzerine ayak basanların ve Beyt-i Atike (kabeye) ve Hicri ismaile tevaf edenlerin en hayırlısı olan o Allah’ın Resülunu korudum. Ona tuzak kurdukları zamanda büyük bağış sahibi olan Allah onu onların tuzağından kurtardı”
Allah’u Teala’da bu fedakarlığı taktir etmek için şu ayeti Resülullah’a nazil etti: İnsanlardan öyleleri de varki Allah’ın rızasını kazanmak için kendi nefislerini satarlar   Bütün şia ve sünni tafsir yazarları bu kimsenin Hz. Ali (a.s) olduğunu nakletmişlerdir.
Hz. Ali (a.s)ın hicret zamanında gösterdiği fedakarlık yalnızca o hazretin peygamberin yatağında yatmasından ibaret değildir. Hz. Resülullah’dan sonra Mekke’de kalan müslümanların sorunlarının halledilmesi ve peygambere verilmiş olan emanetlerin sahiplerine geri verilmesi de Hz. Ali (a.s) tarafından yerine getirilmiştir.
Peygamber-i Ekrem’in Medineye gelmesinden bir kaç gün sonra “bazıları Hz. Resülullah’ın kuba mescidinde beklediğini ve Hz. Ali (a.s) geldikten sonra medine’ye girdiğini yazmışlardır.” Hz. Ali (a.s) da kendi annesini, Resülullahın kızı fatime (a.s), iki ayrı müslüman kadını ve müslümanların zayıf olanlarını alarak medine yoluna koyuldu. Resul-i Ekrem Medine’ye ulaştığında fazla yol yürümekten dolayı sonucu ayakları yara olmuş olan Hz. Ali (a.s) kucaklayıp o hazrete kavuşmanın sevincin den dolayı ağlamaya başladı.
Hz. Ali (a.s) Medine’de de devamlı olarak peygamberin kenarında idi. Hz. Resülullah hicretin birinci yılında muhacir ve ensar arasında kardeşlik ilan ederken Hz. Ali (a.s), da kendi kardeşi olarak ilan etti.
Hicretin ikinci yılında da kendi eziz kızı fatimetüz zehra’ya Hz. Ali (a.s)a vererek şöyle dedi:
Ey Ali Allah’u Teala bana fatime’yi seninle evlendirmemi emretmiştir. Ben de onu sana dört yüz miskal gümüş mihriyesi karşılığında nikahladım. Ali (a.s)da; Resülullah ben de buna razı oldum ve bu lutfundan dolayıda yüce Allahım’dan ve onun büyük resulundan razı oldum” dedi. Ve Allah’a şükür için yere secdeye kapıldı.
Bu yıl üçerisinde Allah’u Teala tarafından müşriklerle savaşma emri geldi. Resülullah kafirlerle savaş etmeğe başladı. Bu savaşlarda islam ordusunun zafer kazanmasında en büyük rölu oynayan Hz. Ali (a.s) idi. Bu tarihten itibaren Hz. Ali (a.s)ın hayatında yeni bir dönem başlıyor ki onu Hz. İmam Ali’nin askeri hizmetleri olarak adlandırabiliriz. İşte sonraki fasılda bu konuyu ele alıp onlardan bazısına işaret edeceğiz.

5- HZ. aLİ (A.S)IN ASKERİ HİZMETLERİ
Hz. Resülullah (s.a.s)ın bisatından 14 sene geçinceye kadan hazretin mantık ve akla dayalı olan nasihat ve vazları Arap milletinin putperest kabilelerini hidayet etmekte etkili olmayınca bir kaç ayet nazil olarak kafirlerle savaş desturunu vermiştir. Böylece hicretin ikinci yılından itibaren Hz. Resülullah’ın hayatta bulunduğu 9 sene içerisinde Arabistan’ın müşrik ve yahudileri ile 82 civarında savaş yapılmıştır. Bu savaşların bir kısmın bizzat Hz. Resülullah’ın kendisi de şirket etmiştir ve bu gibi savaşlara gazve denmektedir.
Hz. İmam Ali (a.s)ın bu savaşlarda gösterdiği fedakarlık ve cesareti hiç bir kimseye gizli değildir. İşte o hazretin göstermiş olduğu bu eşsiz yiğitlik ve casereti dolayısıyladır ki o hazrete savaşların aslanı Arapların savaşcısı ismini vermişlerdir. Kısacası Hz. İmam Ali Hz. Resülullah’ın Bizzat Medine’de kalmasına emrettiği Tebuk savaşı hariç bütün bu savaşlarda hazır olup kahramanlık ve zafer bayrağını kendi elinde bulundurmuştur.
Hz. Ali (a.s)ın Arap pehlivan ve kahramanlarını kılıcından geçirmiş olduğu ve Hz. Resülullah (s.a.s)ın müşrikler ve islam düşmanlarıyla yapmış olduğu önemli gazvelere örnek olarak Bedir, uhud, Beni Nezir, Ehzap, “Hendek” Hayber, Hüneyn, Taif gazveleriyle Mekke’nin fethini örnek olarak sayabiliriz.
Bu bölümü yazmaktan maksadımız Hz. İmam Ali (a.s)ın fedakarlıklarını ve askeri hizmetlerini beyan etmek olduğundan biz Hz. Ali (a.s)ın katıldığı bu savaşların niçin ve nasıl meydana geldiği hususuna değinmeksizin Hz. İmam Ali (a.s)ın bu savaşlarda Arabın ünlü kahraman ve savaşcılarına karşı göstermiş olduğu kahramanlıklarını açıklamakla yetineceğiz. Zira Hz. Ali (a.s)ın yapmış olduğu savaşlara değinmeden o hazretin hayatını yazmak eksik ve anlamsız bir şey olur. Dolayısıyla hazretin kahramanlığıne göstermek için bir kaç önemli gazveyi açıklamak zorundayız.

BEDİR GAZVESİ
Her ne kadar Bedir savaşından önce müslümanlarla müşrikler arasında bazı küçük savaşlar “seriyye savaşları” vuku bulmuş sada Bedir savaşı müslümanların sınandığı ilk ciddi savaştı. Bu savaşta müşriklerin karkasu müslümanların kalbini almıştı ve onlarla savaşmak istemiyorlardı. Nitekim Allah’ı Teala buna işaret ederek şöyle buyuruyor:
“Nitekim Rabb’in seni hak olarak “kafirlerle savaşmak için” evinden çıkardı, şüphesiz müminlerden bir grup buna isteksizdi”
Çünkü müşrüklerin sayısı bin kişi civarındaydı ve Ebu sükyanın komutanlığında müslümanları mahvetmek için yedek atları olduğu halde tam techizatla donatılmış bir durumdaydılar. Oysa müslümanların sayısı 313 kişi idi, onların bir çoğunun savaş techizatı yoktu ve sadece bir kaç at ve yetmiş develeri vardı. Netice itibarıyla hicretin ikinci yılının Ramazan ayının 17. gününde, bu iki grup medine ve Mekke, arasında bir yer alan Bedir denilen bir su kuyusunun ismidir” bir yerde karşılaştılar. By savaşta Allah’u Teala melekler göndererek müminlere yardım etti. Nitekim Allah’u Teala şöyle buyuruyor: “Allah Bedir’de size yardım etti oysa siz çok zayıf bir durumdaydınız…”
İlk olarak müşriklerden üç kişiş “utbe şeybe ve velid b. utbe” meydana gelerek müslümanlardan savaşcı istediler. Hz. Resülullah Hz. Ali, amcası hamza ve Ubeydet bin Haris bin Ebdu-l Müttelib-i onlarla savaşmak için gönderdi. Hz. Ali (a.s) savaşcısı olan velidle karşılaşır karşılaşmaz onu öldürdü ve sonra arkadaşlarının savaşcılarını öldürmek için onların yardımına koştu. onlar da öldürülünce müşriklerin yüreğini korku aldı. Daha sonra diyer savaşlılar da meydana çıktı, ancak onların çoğu Hz. Ali (a.s)ın kılıcıyla öldüler. Hz. Ali (a.s) gösterdiği yiğitlit müslümanların bu savaşı zaferle bitirmelerine yol açtı. Kafirler de yetmişten çok ölü ve yetmiş kişi esir vererek büyük bir hezimete uğradılar. Abbas bin Abdul Müttelib ve Akil bin Ebu Talib de bu savaşta esir olanlar arasındaydılar. Onlar fidye vererek hürrüyete kavuştular ve islam dinini kabul ettiler. Tarih yazarlar müşriklerden bu savaşta öldürülenlerin yarısından çoğunu Hz. Ali (a.s) geri kalanını da diğer müslümanların ve meleklerin öldürdüklerini yazıyorlar. Bu savaşta Hz. Ali’nın öldürdüğü kureyşin önde gelen kişileri arasında Ass bin said muaviyenin kardeşi Hanzele bin Ebu Süfyan, ve Talha’nın amcası Ömeyr bin Osman da vardı.
Neticede savaş müslümanların zafer kazanması ve müşriklerin yenilgisiyle sona erdi. Daha sonra müslümanlar zafer gururuyla Medine’ye döndüler. Hz. Ali’nin ismi de eşsiz bir kahraman olarak Arap toplunu arasında yayıldı. Öyle ki artık hiç bir kimse, o hazretin karşısına çıkmağı bırak bunu zihninden geçirme cesaretini bile gösteremiyordu.

UHUD GAZVESİ
Uhud takriben Medine şehrinin altı kilometre uzaklığında bulunan ünlü ve büyük bir dağın ismidir. Uhud şavaşı da hicretin üçüncü yılının şevval ayında bu dağın eteklerinde cerayan etmiştir.
Kureyşin Bedir savaşında hazimete uğraması ki, onların bazı büyüklerinin öldürulmesine ve onların haysiyetine gölge düşmesine yol açmıştı; yeni bir savaş için ortam hazırlıyordu. Zira ikreme bin Ebu Cehil ve safvan bin Beni Ümeyye gibi bu savaşta hayatlarını kaybedenlerin aileleri kendi ölüleri için yas tutmağa başlamış ve mekke halkını intikam almak için müslümanlara geni bir savaş açmağa tahrik ediyorlardı. Kureyş kafirlerinin lideri olan Ebu Süfyan Mekke halkını etrafına toplayarak gölge düşürülen gururlarını yenidan iade etmek için onları savaşmağa davet ediyordu. Hatta kendi şahsi servetini savaşta kullanılmak üzere tahsis etmişti.
Ebu Süfyanın karısı olan utbe’nin kızı Hind de bir kaç kadınla birlikte tef çalıp halkı ölenlerinin intikamını almağa çağırıyorlardı. Böylece Ebu Süfyan ortalama beş bin süvari ve yaya askeri techiz ederek kendi komutasında olan kişilerle birlikte medineye doğru yola koyuldu.
Hz. Resülullah kundan haberdar olunca hemen ashabını todayıp durumu onlara bildirerek ne yapmaları gerektiği hususunda görüşlerini sordu. Ashabın bazısı şehirde kalarak savunma yapmaları gerektiğini söylerken diğer bir grubu şehirin eşiğine çıkarak hamle etmeleri gerektiği görüşünü savundular. Bilahere müslümanlar savaşmaya hazırlandılar. Hz. Resülullah’ın kendisi de savaş elbisesi giyerek yediyüz kişiyle birlikte düşmana karşı koymaya hazırlandı. Bütün savaşlarda olduğu gibi bu saştada Hz. Resülullah bayrakdarlık görevini de Hz. Ali’ye verdi. Uhud bölgesine gelince Hz. Resulullah düşmanın ansızın arkadan saldırmasından korunmak amacıyla elli kişi civarındaki bir grubu Abdullah bin cubeyrin komutanlığında böyle bir saldırı için kullanılma ihtimali verilen iki dağ arasına dikti. Resülullah’ın bu önsezisi tamamiyle doğru ve yerinde idi. zira Ebu Süfyan da takriben bu grubun dört katı bir grubu savaş başladıktan sonra arkadan müslümanlara saldırmak üzere Abdullah bin Cubeyrin grubunun karşısında pusuya koymuştu.
Evet savaş artık başlamış ve kureyşin bir çok savaşcısı Hz. Ali tarafından öldürmüştü.
Çok güclü biri olup ordunun tufanı olarak adlandırılan Ebu süfyan’ın bayrakdarı olan Talha bin Ebu Talha Hz. Aliyle savaş gelmiş ve Hz. Ali’nın onun başına vurduğu şiddetli darbe sonuca gözleri yerinden çıkmış ve kendisi bağırarak can vermişti, onun yerine şirk bayrağını götüren kardeşi de öldürülmüştü.
Hamza da kahramanlıklar göstermiş ve kurey’şin bir çok savaşcısını kılıçtan geçirmişti. kureyş savaşcılarının öldürülmesi müşrikler ordusunda büyük bir yenilgi havasını estirmeğe başlatmıştı, Müslümanların sayılar kafirlerden çok az olmasına rağman onlara galip musallat olmuşlardı. Zafer nesimi islam bayrağını dalgalandırmağa başlamış, düşman kaçmaya yüz koymuş müslümanlardan bir grubu onları takibe koyulmuşken diğer bir grubu ganimet toplamaya başlamıştı. İşte bu sırada Hz. Resülullahın iki dağ arasın gözetleyici olarak koymuş olduğu müslümanlar tam olarak zafer kazandıklarını zannederek Hz. Resülullah’ın tekidle hiç bir durum altında burayı terketmiyeceksiniz emirlerine rağmen Abdullah bin Cübeyren isyan edip bir kaç kişi dışında hepsi gözetleme yerlerini terkettiler. Böyle bir fırsatı bekleyen Halid bin velid süvarileriyle birlikte bu bölgeye yönelip orda bulunan bir kaç kişiyi şehit ettikten sonra dağınık halde olan islam ordusuna arkadan saldırdı. Halid bin velid’ın sesini duyan kureyşin firar halinde olan askerleri geri dönüp iki taraftan yeniden şiddetli bir şekilde müslümanlara saldırdılar. Bu durumda müslümanlar, sayılarının az olması ve dağınık bir şekilde olmaları yüzünden yanılgiye uğradılar. Sonuçta dağılıp kaçmaya başladılar. Bu savaşta Hz. Hamza şehid oldu onu mübarek çiğeri Muaviyenin annesi Hind’in emriyle göğsünden çıkarıldı. O kanetlik kadında Hz. Hamzanın çığerinden bir miktarını koparıp ağzına alarak çiynedi. O günden itibaren o canetlık kadın çiğer yiyen Hint olarak ün kazandı. Bu savaşta Hz. Resülullah mübarek alınından yara aldı ve mübarek dişi şehid edildi. İşte bu savaşta peygamberin etrafında Hz. Ali ve diğer iki müslümandan başka hiç kimse kalmamıştı. Bütün müslümanlar kaçıp dağlara tırmanmışlardı. Yalnızca Hz. Ali idi ki peygamberin etrafında dönüp haydarca hamleleriyle peygambere saldıran müşrik gruplarını dağıtıp kovuyordu.
Hz. Ali’nin uhud savaşında göstermiş olduğu fedakarlıklar onun kahramanlık dastanına yeni sahifeler ekleyip yeni iftiharlar kazandırdı. İşte bu savaşta Hz. Cebrail altınla yazılmaya layık olan kahramanlık sloganını yani zülfukar’dan başka bir kılıç ve Alilden başka bir yiğit yoktur sloyanını yerle gök arasında nida etti.”
Şeyh Mifid’in Ekreme’den o da Hz. Ali (a.s)dan naklettiği bir hadiste Hazret şöyle buyuruyor:
Uhud savaşında müslümanlar Hz. Resülullah’ın etrafından dağılıp kaçınca beni, Resulullah’a karşı daha önce benzerine rastlamadığım bir korku sardı. Dolayısıyla Hazretin önünde şiddetle savaşıyordum. Bir an geri döndum Hz. Resülullah’ı göremedim, kendi kendime Resülullah ki kaçmaz öldürülenler arasında da görmedim kendi kendime öyleyse Resülullah Bizim aramızdan göğe çıkarılmıştır dedim. Dolayısıyla kılıcımın kılafını kırdım ve kendi kendime şöyle ahl ettim. Şehid oluncaya kadar bu kılıcımla Resülullah’ın uğrunda savaşacağım ve müşriklere hamle ettim onlar kılıcımın önünden kaçıp dağılıyor ve buna yol açıyorlardı. Aniden Resülullah’ın baygın olarak yere düşmüş olduğunu gördüm. Resülullah’ın başı üzerine gittim. Bu sırada Resülullah mübarek gözlerini açarak bana baktı ve şöyle buyurdu:
“Ey Ali müslümanlar ne yaptılar.” Arzettim “Ey Resülullah ozlar gerisin geriye döndüler, düşmana sırt çevirip seni bırakıp kaçtılar” Bu arada Resülullah düşman askerlerinden bir grubun ona doğru gelmekte olduğunu gördü. Bana “Ey Ali bunları benden uzaklaştır” buyurdu. Ben onlara hamle ettim sağ soldan kılıç vurarak onları kovdum, onlar firar edip kaçtılar. Bu sırada Resulullah bana “Ey Ali gökte söylenen kendi örgünü duymuyormusun? Rıdvan isminde bir melek “zülfikardan gayri bir kılıç ve Aliden gayri bir yığit yoktur” diye sesleniyor” bu sırada sevinç göz yaşları gözlerimden dökülmeğe başladı ve Allah’u Teala’ya bana nasip ettiği bu nimetin’den dolayı şükrettim.
Hz. Ali (a.s) ve sabit kalan bir kaç diğer müslümanların mükavemetleri sonucunda müşrikler artık Medine’ye saldırmaktan vaz geçip Mekke yolunu tuttular.
Hz. Ali (a.s)ın kendisi şiddetle yaralandığı halde gözünü Resülullah’dan ayırmazdı. Resülullah’ın el ve yüzünü yıkamak için kalkanında su getirdi. Resülullahın el ve yüzünü yıkayınca Allah’ın gazabı peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavme olsuna dedi.
Bu savaşta müslümanlardan yetmiş kişi şehid edilmiş geri kalanlarıda kaçmışlardı. Bu savaşın tek kahramanı olup gösterdiği eşsiz fedakarlıkları sayesinde yığitlik nişanı ni hak Teala’dan olan Hz. Ali’nin mübarek bedenine her biri bir yiğidi yıkmağa yeterli olan bir çok yara değimişti.Hazretin bedeninde bulunan yaraların çokluğu ve kılıç yerleri herkesi hayrete düşürmüştü ki 26 yaşında olan bu genç bunca yaraya rağmen nasıl henüz yaşıyabiliyor. Ancak o yaralarla dolu olup kanlar i.erisinde kalan bedende her türlü zorluklara görus halis iman sahibi güclü bir ruhun varlığını bilmiyorlardı.
Hz. Resülullah Medine’ye döndü. Hz. Zehra babasının el veyüzünü suyla dolu bir kapla babasını karşıladı. Hz. Alide elleri dirseklerine kadar kana bulaşmış olarak geldi ve “Al bu kılıcı bu kılıç bu gün benim “iman ve şücaatımı” tastik etmiştir” diyerek zülfikarı fatimet-üz Zehra’ya verdi. Sonra şu şiiri okudu:”
Ey Fatime al bu kılıcı ki kınanılacak değildir.
Bende korkan veya kınanılan değilim.
And olsun ki, Ahmedin yardımı ve kullarından haberdar olan Rabbımın itaatında çaba harcadım.
Ondan bu kavmin kanlarını temizle ki o Abdul Dar ailesine “Kureyşin bayrakdarlarına” ölümün sıcak kadehini tattırmıştır.
Resülullah’da fatime’ye yönelerek şöyle buyurdu:”
Al onu Ey Fatime kocan bu gün kendi borcunu ödemiştir ve Allah onun kılıcıyla kureyşin büyüklerini öldürmüştür”
Müslümanların bu savaşta aldıkları yenilgi onların küçük bir dısiplinsizlik yaparak Hz. Resülullah’ın vermiş olduğu askeri emri yerine getirmede gösterdikleri bir dikkatsizlik sonucunda olmuştu. Bu olay aynı zamanda sonraki hadiseler için onlara acı bir tecrübe ve bir ders oldu.
Allah’u Teala ayeti kerimesinde bu olayı şöyle anlatıyor: Şüphesiz siz onları Allah’ın izniyle öldürmekteyken Allah size vaadini doğrulamıştı. Nihayet siz korkuya kapıldınız, (yapılacak) iş hususunda birbirinizle çekiştiniz ve Allah sevdiğiniz şeyi “zarevi” gösterdikten sonra isyan ettiniz. İçinizden bir kısmı dünyayı istiyordu bir kısmınız da ahireti istiyordu. Sonra sizi imtihan etmek için onlardan uzaklaştırdı. Şüphesiz o sizi affetmiştir. Allah müminlere karşı lütüf sahibidir.” Siz şaşkınlıkla dağa tırmanıyor ve hiç bir kimseye dönüp bakmıyordunuz Resül ise arkanızdan sizi çlağırıyordu…

BENİ NEZİR GAZVESİ
Uhud gazvesinin bitmesin den sonra Beni Nezir ve Beni kureyza yahudileri gibi medine’de sükunet eden bazı gruplar müslumanların bu yenilgisine sevindiler ve Resülullah ile dostluk veya dokunulmazlık antlaşması yapan bazı kabileler de bu antlaşmayı bozdular.
Bu yüzden Kureyş ile savaşa gitmeden önce Medine’de yeterli egemenlik ve emniyetin sağlanması ve daha sonra kureyşe karşı konulması gerekiyordu. Bu yüzden Hicretin dördüncü yılında müslümanlar Beni Nezirle savaşa hazırlanıp mezkur yılın Rebiül Evvel ayında onları muhasara etmek amacıyla medine’den çıktılar.
Beni Nezirle savaş için gönderilen grubun komutanı Hz. Ali idi. Hz. Ali kendinden gösterdiği eşsiz kahramanlıkla onların hepsini teslim olmak zorunda bıraktı ve onlarla şöyle bir antlaşma yaptılarki, Hz. Resülullah onların canından geçmesi karşılığında onlar medinenin etrafının dan çıkıp şama gideceklerdir”
Hz. Resülullah bu antlaşmayı kabül etti ve onlar’dan her üç kişinin yalnızca bir deva götüre bileceğini ve kendi eşyalarını da o deveye yüklemelerini emretti, Böylece Beni Nezirin Medine’den çıkıp gitmelerinden sonra onların malları ve ekili arazileri müslümanlara kaldı.
Uhud gazvesinden sonra müslümanların konumlarını güçlendirmek için bu olay çok uygun bir hareketti. Böylece Hz. Resülullah üstün tadbir ve maharetiyle kısa bir süre içerisinde elden gitmiş olan egemenlik ve iktidarını yeniden elde etti ve islam düşmanlarını ezerek kendi egemenliğini daha da genişletip pekiştirdi.

AHZAP YA DA HANDEK GAZVESİ
Beni Nezir ve Beni kureyze gibi bazı yahudi kabilerlerinin Medinenin etrafından çıkarılması onları müslümanlara ve özellikle de Resülullah’a karşı çok kızdırdı. Dolayısıyla adı geçen kabilelerin büyüklerinden bir kaçı Mekke’ye gidip kureyşin yanında Hz. Resülullahın aleyhine savaşmağa ve bu hususta onlara yardım yapmaya hazır olduklarını bildirdiler. Kureyşin büyükleri bu fırsattan yararlanıp onların bu önerilerini kabül ettiler. Sonuçta arapların bütün putperest kabileleri, yahudilele birlikte Hicretin beşinci yılında genel bir seferberlik ilan edip onbin kişilik bir grupla Ebu süfyanın komutanlığı altında yahudilerin de yardımıyla islamın yeni dikilmiş fidanını kökten kurutmak amacıyla medine’ye doğru harekete geçtiler.
Bu haber Hz. Resülullah’a ulaşınca müslümanları topladı ve bu kadar saldırgana karşı nasıl savunma yapılması gerektiği hususunda onlarla meşveret etmeğe başladı. Selmani farsi Medine şehri etrafında handek kazılmasını ve şehrin etrafında düşmanın geçmesinin mümkün olamıyacağı ve ya zor olacağı suni engellerin icat edilmesini önerdi, Hz. Resülullah selmanın bu önerisini kabul etti ve müslümanlara hemen handek kazmak için hazırlanmalarını emretti. Müslümanlar şehrin etrafında handek kazmaya başladılar. Hz. Resülullah’ın kendisi de diğer müslümanlar gibi handek kazma işine iştirak ediyordu.
Düşman ordusu gelip çatmadan handek kazma işi bitti. Müşrikler gelipte böyle bir şeyi görünce hayrete kapıldılar. Zira Arabistan bölgesinde böyle bir savunma yöntemi önceden görülmemişti. Dolayısıyla “Allah’a and olsun ki bu arabın düşündüğü bir hile değildir. Araplar böyle bir hile yapmazdı” dediler.
Sayıları üçbin kişi civarında olan müslümanlar handeğin öte tarafında karargah oluşturmuşlardı Bu iki ordu bir kaç gün handeğin iki tarafında birbiri karşısında durdular. Bazen birbirlerine taş ve ok atıyorlardı. Nihayet Amir bin Abduved bir kaç kişiyle birlikte otlarının yardımıyla handeğin en dar yerinden öte tarafına atlamayı başardılar.
Amir bin Abduved handeğin öte tarafına ulaşır ulaşmaz haykırarak kendisiyle savaşacak savaşcı istedi. Amir bin Aduved’in o haşin ve korku saçan sesi müslümanların çadırlarında yayılınca soluklar kesilip yüzlar korkudan sarardı. Zira herkes onu çok iyi tanıyordu. O Arapların ünlü pehlivanlarındandı. Ona farisi yelyel denirdi. Arbistan bölgesinde onun benzeri yoktu. O savaşlara katılmış tecrübe kazanmış eski kahramanlardandı, O tek başına bin kişiye karşı sayılırdı. Amir bin Abduvedin benimle savaşacak biri varmı haykırışı ikinci kez müslümanların kulaklarında çınladı Medine ardusuna korkuyla beraber olan bir sessizlik egemendi. Hiç bir kimse konuşup varlığını belirtme cesaretini gösteremiyordu.
Amir bin Abduved haykırmağı devam ediyordu:
Sizler kendinizden biri öldürüldüğünde cennete gittiğine inanıyorsunuz. Aranızda cennete gitmeyi isteyen yokmu?
Bu arada Hz. Resülullah bu sessizliği kırarak şöyle buyurdu:
Bu putperestin şerrini müslümanların baaşından kaldıracak bir kimse yokmu?
Nefesler gögüslerde hapsedilmişti. Kimseden bir ses çıkmadı. Ali (a.s) ayağa kalkarak “Ben hazırım ey Resülullah” dedi Resülullah: sen sabret belki başka bir istekli ortaya çıkar dedi. Ama Arapların bu kahramına denk olabilecek bir kimse yoktu. Resülullah tekrar sorusunu tekrarladı ve yine yalnızca Ali (a.s) peygamberin davetine lebbeyk dedi. Resülullah Hz. Ali (a.s)a yönelerek Ey Ali bu Amir bin Abduved’tir. Hz. Ali şöyle artetti: Ey Resülullah ben de Ali bin Ebu Talib’im” Resülullah kendi emmamesini Hz. Ali’nın başına bağlayıp kılıcını beline taktı ve git ey Ali Allah koruyucun olsun” buyurdu sonra da mübarek başını yöğe kaldırarak üzüntülü bir halde şöyle dua etti: Ey Allah’ım benim amcam oğlunu savaş meydanında yalnız bırakma” Amir bin Abduved recez okuyup muslümanları savaşa devat etmeğe devam ediyordu:
Size benimle savaşacak biri var diye haykırmaktan boğazım tıkandı.
Savaşcı bir kahramanın yerinde şücaatlı kimselerin korktuğu bir zaman kahramanca durmuşum.
Böylece her zaman ben belalara karşı koşmaktayım.
Çünkü yiğitte şücaat ve cömertlik iyi hasletlerdendir.
Bu sırada Hz. Ali pusudan avının üzerine sıçrayan sinirli bir aslan gibi suratla Amir bin Abduvede doğru hareket edip onun yukarıda geçen küstahca recazine ilmi bir edeple şöyle cevap verdi:
Acele etme senin sesine cevap verecek aciz olmayan biri geldi.
İyi niyetli ve basiret sahibi olan biri, doğruluk ise her kutluyu kurtarandır.
Ben matem okuyan kadınları senin cenazen başında dikmek ümidindeyim.
Anısı savaştan sonra kalacak olan bölücü bir darbe ile.
Kendini Arabın ünlü kahramanlarından bilen Amir bin Abduved Hz. Ali (a.s)a tahkir gözüyle bakarak; “senden gayri cenneti arzulayan biri yokmuydu? Ben baban Ebu Talip ile dost idim. Bunlan dolayı senin pençelerim altında kol kanadı kırılmış olan bir kuş gibi can vermeni görmek istemiyorum, Meğer benim Arapların kahramanı faris-i yelyel Amir bin Abduved olduğumu bilmiyormusun?
Hz. Ali (a.s) ona şöyle cevap verdi: Ben seni ilk önce islam dinini kabul edip Allah’ın birliğine ikrar etmeğe davet ediyorum. Eğer bunu da kabul etmezsen işba geldiğin yoldan geri dön ve peygamberle savaşmaktan sakın.
Amir bin Abduved Hz. Ali’ye şöyle cevap verdi:
“Ben senin ilk davetin hususunda kendi babalarımın yolunu terkedipte islamı kabul etmem. Savaşmadan da geri dönsem kureyş kadınları tarafından olaya alınırım.”
Bunun üzerine Hz. Ali ona, “öyleyse attan inde yaya savaşalım Ben Allah yolunda senin başını keseceğim” dedi.
Amir bin Abduved Hz. Ali’nin bu sözüneden çok sinirlenerek attan yere indive kılıcıyla kendi atının ayaklarını keserek Hz. Ali’nın karşısına dikildi. Bu sırada Hz. Resülullah şöyle buyurdu: “şimdi imanın tümü şirkin tümünün karşısına çıkmıştır” Gerçele de böyle idi, zira Ali (a.s) halis iman ve hatta imanın tümü idi. Eğer Ali olmasaydı islam’dan ve müslümanlardan bir isim kalmazdı. Amir bin Abduved de bunun karşısında şirk ve küfrün temsilcisi ve kureyşin ümid kaynağı idi.
Nihayet bu iki savaşcı öyle savaşmaya başladılar ki, toz duman etrafı bürüdü ve artık iki tarafta onları seyreden taraflar toz dumanın içerisinde onları göremiyorlardı. Karşılıklı darbeler oluyordu. Amir bin Abduved öyle bir darbe Hz. Ali (a.s) ın başına indirdi ki hazretin kalkanı ikiye bölündü ve mübarek başı da bir miktar yara aldı, Hz. Ali bunun karşısında öyle bir darbe onun başına indirdi ki Amir bin Abduvedin başı parçalanda ve yere düştü Hz. Ali Allah’u ekber diyerek tekbir getirdi, Hz. Ali’nin tekbir sesinden Amir bin Abduvedin öldüğü anlaşıldı, onun ölümiyle de kureyşin yenilgisi kesinleşdi. Nitekim Amir bin Abduved’in kız kardeşi kardeşi Amirin yasında okuduğu şiirde buna işaret ederek şöyle diyor:
“İki aslan savaşın darlığında birbirlerine hamle ettiler Her ikisi de birbirine eş, yüce ve kahraman idiler.
Ey Ali git ki şimdiye kadar onun gibi birine zafer kazanmamıştın.
Bu söz doğru bir sözdür ve on da herhangi bir ahartmada söz konusu değildir.
Böyle bir süvarinin öldürülmesi kureyşin küçülmesine neden oldu. Daha sonra bu küçülme onların hepsini helak edecek ve yaygın bir hal alacaktır.
Hz. Ali (a.s) Amir bin Abduved’in başını Hz. Resülullah’ın huzuruna getirince Hazret şöyle buyurdu:
“Ali’nin Handek günü vurduğu darbe insan ve cinlerin ibadetinden daha atdaldır.”
Bazı tarih yazarlari şöyle buyurduğunuda yazmışlardır:
Ali’nin Amir biy Abduved vurduğu darbe ümmetimin kiyamete kadar yapacağı ibadette daha hayırlıdır.”
Gerçekden de Hz. Ali’nin o gündeki vurduğu darbe çok önem taşıyordu. Zira Hz. Ali’nın Amir bin Abduved indirdiği bu darbe sonucu islam müşriklerin şerinden kurtuldu. Eğer o günde Ali olmasaydı. Amir bin Abduved tek başına müslümanları dağıtıp kendisinin deyimiyle islamın ismini tarih sahfesinden silmeğe yeterli idi. Bu yüzden müslümanların kiyamete kadar yapacakları ibadetleri, Hz. Ali’nın Amir bin Abduvedin ölümüne ve onunla birlikte handeği bu tarafina geçen diğerlerinin kaçmasına yol açan o günde vurmuş olduğu o darbe sayesinde olmaktadır. Amir bin Abduvedin ölmesi ve onunla birlikte gelenlerin kaçmaları müşriklerin kalbine korku düşmesine, büyük bir morel kırıklığına uğramaların ve sarsıntıya yol açtı. Bu arada Allah’ın emriyle çıkan korkunç bir tufan da kureyşi tümüyle dahşete düşürdü. Ebu süryan artık kalmayi uygun görmeyip geceleyin askerleriyle birlıkte medineyi terkedip mekke yolunu tuttu.
Şeyh Ezri Amir bin Abduvedin Hz. Alinin darbesiyle ölmesine işaret ettiği şu şiirinde şöyle diyor: Nasıl bir darbeydi ki büyüklükler içermektedir.
İnsan ve cinlerin ibadetlerinin sevabı ona eş eğer olamıyor.
Bu onun yüceliklerinden sadece biridir.
Diğer yüceliklerini de sen buna kıyas eyle.
Handek savaşından sonra Hz. Resülullah anlaşmaya bozup müşriklerle işbirliği yapan Beni kureyze yahudilerine bir ders vermeği gerekli gördü. Çünkü müslumanlarla saldırmazlık anlaşması yapan Beni kureyze yahudileri Bu anlaşmayı bozmuş ve kureyşle işbirliği yapmıştı. Resülullah Hz. Ali’yi bir grup müslümanla birlikte onlarla savaşmağa gönderdi, 25 gün kuşatmadan sonra vuku bulan bu savaşta onların erkekleri öldürülüp kadınları esir alındı ve mallari da ganimet olarak müslümanların eline geçti. Böylece Beni kureyze taifesi de Hz. Ali’nin eliyle yok edildi ve müslümanları medine etrafında bulunan yahudilerin şerrinden artık tamamen rahatlığa kavuştular.

HAYBER GAZVESİ
Hayber İbranice bir kelimedir ve sağlam bir kale anlamını ifade ediyor.
Medine şehrinin kuzey tarfında 120 kilometre uzaklıkta bir kaç yakın köylerden ibaret olan bir yahudi yerleşim merkezi bulunuyordu. Orada sükunet edenler bir kaç sağlam kale içerisinde yaşıyorlardı. Bunun için oraya Hayber deniyordu. Bu yerleşim merkezi geniş ekin tarlalrına bol ürün veren hurmalıklara ve bol akar suları olan çeşmelere sahipti. Orada her birinin özel bir ismi olan yedi kale bulunuyordu onlar arasında en ünlüsü Naim ve kamus kaleleriydi.
Tarih yazarları Hayber de yaşayanların sayısını muhtalif miktarlarda yazmışlardır. Bazıları onların yirmi bin bazıları onbin bazılarıda dörtbin olduklarını yazmışlardır. Ancak yahudilerin sayısının müslümanların bir kaç katı olduğu kesindir. Zira müslümanların sayısı Bin dört yüz ya da ayrı bir nakle göre bin altı yüz kişi idi.
Müslümanlar Resülullah’ın emriyle Bicretin yedinci yılında Hayber kalelerine doğru haveket ettiler ve iki veya üç gün yol gittikten sonra hayber kalalerinin bulunduğu bölgeye ulaşıp kalelerin kenarında karargah oluşturarak düşmanla temas kurmuş oldular.
Sabahleyin uyanan hayber ahalisi islam ordusunu hayber kalelerinin yakınlarında müşahide edince kalelerin içerisine geri dönüp kalelerin kapıların kapadılar. Resülullah da 25 gün boyunca kalelerin arkasında yahudileri kuşatmağa devam etti kaleleri açıp fethetmek amacıyla bayrağı bir gün Ebu Bekrin diğer bir gün de ömerin eline verdi. Fakat onlar hiç bir iş yapamadıkları gibi, yahudi savaşcılarını özellikle de merhabı görünce korkarak geri dönüp kaçtılar.
İbni Ebul Hadid şeyheynin bu kaçmasına işaret eden bir şiirinde şöyle diyiyor:
Eğer her şeyi unutsam da o ikisini unutamam ki savaş için gitmişlerdi.
Ve kaçtılar oysa her ikiside biliyorlardı ki savaştan kaçmak büyük günahtır.
Hayber kalelerini fethetmek için diğer komutanlar da gitti ancak hepsi de yahudi savaşcılarının güçlü suvunmaları karşısın aciz kalıp geri döndüler. Hayber kalesini fethetmek için gönderilen komutanlar böylece bir sonuç almadan geri dönüyor ve müslüman ordusunda büyük moral kırıklığına yol açıyorlardı. Bu yüzden Resülullah Bir gün şöyle buyurdu:
“Yarın bayrağı öyle bir kişinin eline vereceğım ki onu Allah’ ve Resülu seviyor o da Allah ve Resülunu seviyor o geri dönüp hamle edendir, asla kaçmaz Allah onun eliyle kaleyi fethetmeyince kadar geri dönmüyecektir.” Resülullah’ın bu buyruğu her kesi zaferi kazanacak o kişinin kim olduğu hususunda hayrete düşürmüştü. Her kes hazretin bu sözünü değişik bir şekilde yorumluyordu.
Bazıları da bu iftiharın kendilerine nasip olacağını sanıyorlardı Hiç kimse Resülullah’ın bu sözlerden maksadının yalnızca Hz. Ali olduğunu düşünmüyordu. Belki de onlar bu tür düşünmekte haklı idiler zira o zaman Hz. Ali ağır bir göz haptalığına tutulmuştu. Bu yüzden hiç bir kimse bu karmaşık düğümün Hz. Alinin güçlü elleriyle açılacağını aklından bile geçirmiyordu.
Vaadedilen gün gelince Resülullah şöyle buyurdu: Ali nerededir?
Orada bulunanlar: gözlerinden rahatsız. dediler. Resülullah Ali’yi sesleyin buyurdu. Müslümanlardan biri Hz. Ali (a.s)ın çadırına gidip Resülullah’ın emrini ona ulaştırdı.
Hz. Ali hemen Resülullahın huzuruna geldi, Hz. Ressülullah önce Hz. Ali’nın halini sordu Hz. Ali Ey Resulullah başım de gözlerim ağrıyon ve doğru göremiyorum dedi, Resülullah Hz. Ali’yi bağrına basıp mübarek ağzının suyunu Ali’nın gözlerine sürdü. Hz. Ali’nin gözleri hemen iyileşti ve bu olaydan sonra artık Hz. Ali ömrünün sonuna kadar göz hastalığı görmedi.
Hissan bin sabiti Ensari bu hadiseyle ilgili olcuduğu şiirinde şöyle diyor:
Alinın gözleri hasta idi ve ilaç arıyordu.
Ama tedavi edecek birini bulamıyordu.
Resülullah ona ağzının suyu ile şifa verdi.
Ne mübarektir şifa bulan ve ne mübarektir şifa veren.
Ve bu gün bayrağı öyle bir şücaatlı yiğide vereceğim ki.
O Resulu seven ve ona uyan bir yiğittir.
O benim Allah’ım seviyor, Allah da onu seviyor.
Allah onun elıyle sağlam kaleleri fethedecektir.
Böylece Hz. Resülullah bu önemli görev için bütün müslümanların arasından Hz. Ali’yi seçti ve onu kendi vezir ve kardeşi olarak tanıttı.
Evet Hz. Ali(a.s)ın gözleri iyileştikten sonra Resülullah ona şöyle buyurdu: Ey Ali komutanlarımız bir iş yapamadılar Henüz Hayber kalaleri açılamamıştır. Bu önemli görevi oncak sen yapabilirsin.”
Hz. Ali Resülullah’ın emrine uyarak onlarla ne kadar savaşmalıyım ey Resülullah” dedi. Resülullah, “Allah’ın birliğini ve benim peygamberliğimi ikrar edip şehadet getirinceye kadar savaş” buyurdu.
Hz. İmam Ali (a.s) itinasıca avına doğru ilerleyen bir aslan gibi hareket edip hayber kalesinın duvarının kenarına ulaştı. Bayrağı yere dikerek kaleyi almaya hazırlandı. Bu sırada Hayber kalesinin güclü savaşcılarından bir grup kaleden dışarı çıtıp hamle ettiler ve şiddetli bir şekilde savaş başladı. Hz. Ali kendine layık Haydarca bir kaç hamle ile onları dağıttı. Bunu gören yahudiler kaçarak kalenin içerisine girdiler. Hz. Ali de bunların peşisira kaleye girmek istedi. Kale’nin koruma komutanı olan ünlü pehlivan Haris Hz. Ali’nin kaleye girmesini önlemeğe çalıştı, ancak Hz. Ali’nin lılıç darbesiyle yere düşüp can verdi. Bu sırada kale’nin en savaşca ve en şücaatlı pehlivanı olan Harisin kardeşi Merhap kardeşi’nin intikamını olmak amacıyla dışarı sıçradı.
Merhep çok ilginç bir pehlivandı. Çünkü iki tane zırh giymiş ve iki kılıç beline bağlamıştı. Başına bağlamış olduğu bir kaç ammameye ilave olarak kılıcın başına değimesini önlemek için çelik bir başlık giymiş ve onun üstüne dik şişe değermen taşına benzer ortası delik bir de taş geçirmişti.
Onunla Hz. Ali (a.s) arasında İki darbe alış verişi oldu. Ancak islamın güçlü kahramanı Hz. Ali (a.s) onun başına öyle şiddetli bir darbe vurduki, onun başının üzerinde bulunan taş, çelik koruyucu ve emmemeleri yarıldıktan sonra Hz. Ali’nin zülfikarı merhabin başını çeneye kadar ikiye böldü. Merhep kanlar içerisinde yere düştü. Müslümanların Allah’u Ekber sesi yükselirken yahudiler de yenilgiye uğramanın acısıyla gama büründüler.
Merhabin ölümünden sonra şüceatta merhap ve Haristen aşağı olmayan yasir ismindeki üçüncü kardeşleri dışarı atılarak Hz. Ali (a.s)a saldırdı fakat oda Hz. Ali (a.s)ın bir derbesiyle yere serildi Bunu göre” yahudiler kalenin kapısını kapayıp onun içine sığındılar.
Hz. Ali olağan üstü olan ilahi gücüyle kalenin kapısını kopararak bir kaç metre öteye attı ve böylece Hayberin en güclü kaleleri olan Naim ve kanus koleleri Hz. Ali’nin güclü elleriyle fethedildi.
Şeyh müfid Abdullahı cedali’den şöyle dediğini naklediyor. Ben Hz. Ali’nin şöyle buyurduğunu duydum:
Hayber kalesinin kapısını kopardığımda onu kendime bir siper kılıp yahudilerle Allah onları zelil edip yenilgiye uğratıncaya savaştım. O kapıyı müslümanların onun üzerinden geçmesi için kalenin etrafında kazmış oldukları hendeğin üzerine koydum ve daha sonra onu o içerisine attım.
Döndüğümüzde müslümanlardan yetmiş kişi onu yeninden kaldıramadı.”
Bir şair bu konuda şöyle diyor:
O yiğit ki Hayber’in büyük kapısını kopardı.
Yahudilerle savaş gününde “Allah tarafından” teyid edilen bir güçle.
Götürdü o büyük kapıyı kamus kalasinin büyük kapısını Müslümanların ve Hayber halkının toplandığı bir halde sonra onu attı uzağa oysa onu geri çevirmekte zahmete düştü.
Yetmiş kişi ki, onların hepsi güçlü insanlardı.
Nihayet zahmet ve zorlukla onu geri getirdiler.
Birbirlerine onu yerine geri getirin dedikleri bir halde.”
Hz. Ali (a.s)ın Hayber savaşında gösterdiği çaba, kaleleri fathetmesi, yahidilerin ünlü pehlivanların öldürmesi ve özellikle kalenın kapısını koparıp eli üzerine alması Hz. Ali (a.s)dan zuhur eden olağan üstü kerametlerinden sayılır. Bu keramentler onun dışında diğer bir kişide görülmemiştir. Bu hadiselerle ilgili bir çok şiirler söylenmiştir. Örneğin İbn-i Ebul-Hadid Bu hadiseye işaret eden şiirinde şöyle diyor:
Ey o kapıyı koparan ki onu hareket ettirmekten.
Kırk dört kişinin elleri aciz kalmıştır.
Hayber savaşı sona erince Hz. Resülullah (s.a.s) fedek yahudilerinin isteği üzerine onlarla sulh anlaşması yaptı. Karşılığında yahudiler Fedek arazisini hazrete teslim etmekle birlikte kendi servetlerinin yarısını Hz. Resülullah’a gönderdiler, fedek arazisinde yaşayanlar sulh zamanında kendi rızalarıyla onu Resülullah’a teslim ettiklerinden orası Hz. Resülullah’ın şahsına ait idi. Hayber arazisinin aksine ki orası savaşla alındığından dolayı müslümanların umumuna aittir.
Hz. Resülullah Hayberden dönerken isyan eden bazı yahudi kabilelerini de cezalandırmay unutmadı. Onlar da itaat etmeğe mecbur kaldılar. Böylece müslümanlara arfık yahudilerin düşmanlıklarından kurtuldular ve medine şehri tam bir güvenliğe kavuştu.

MEKKENİN FETHİ
Hicretin sekizinci yılında islam ordusu karşılaştığı bir çok küçük büyük savaşlar sonucu artık tecrübe açısından ilerlemiş sayı açısından da büyük bir miktara ulaşmıştı. Dolayısıyla Hz. Resülullah (s.) kendi doğum yeri olup kureyşin komplosun yüzünden geceleyin terketmek zorunda kaldığı mekke şehrine doğru hareket edip oray, fethetmeyi gerekli gördü.
Hz. Resülullah (s) önüç sene süresince Mekke müşriklerini ve kureyşi tevhide davet etmişti. Ancak Hz. Resülullah bu davetinden bir sonuç alamadığı gibi onlar Hz. Resülullaha eziyyet edip incitmek hususunda ellerinden gelen her türlü çabayı harcamışlardı. Hazretin Medine’ye hicret etmesinden sonra da devamlı olarak müslümanlarla savaşmışlardı.
Artik geceleyin zillet ve korku içerisinde mekkeden kaçıp medineye hicret eden müslümanların, Resülullahın peşinde azemetle mekke şahrine girme zamanı gelmişti.
Müslümanlardan bazı işlerinin akibetinden endişe ve korku içindey diler. Ama Resülullah onları zaferle müjdeliyordu. Zira şu ayeti kerimeden Allah’ın ona vaad ettiği zaferi anlıyordu:
Şüphesiz Allah, Resulüne o riyayı hak olarak doğru çıkarmıştır. Allah dilerse başlarınızı traş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak güven içinde korkmadan Elbette sizi Mescid-ül haram’a sokacaktır…..
Yine Mekkenin Fethedilmesinden önce nazil olan Nasır süresi Mekke’nin fethedileceğine ve onun halkının islam dinini seçeceklerini ifade ediyordu.
Hz. Resülullah’ın amacı mekkenin fethinin orada bulunan Allah’ın evinin hürmetine savaşılıp kan dökülmeden gerçekleşmesiydi. Bu yüzden kureyş’in meseleden haberi olmasın diye önceleri mekke’ye gitmek düşüncesini ve zamanını müslümanlardan gizli tutuyordu. Bu konuda kendisine sırdaş bilip güvendiği ve istişare yaptığı kimse Hz. Ali (a.) idi.
Fakat bir müddetten sonra konuyu bir kaç diğer sahabeye de bildirdi. Resülullah’ın bu maksadından haberdar olan Hatip isimli bir muhacirin Mekke’de akrabaları vardı mektup yazıp bir kadın aracılığıyla Mekke’ye gönderdi ve kureyşi Hz. Resülullah’ın bu maksadından haberdar etti.
Allah’u Teala durumu Hz. Resülullaha bildirdi. Resülullah’da Hz. Ali (a)ı zübeyir ile birlikte mektubu almak üzere o kadının peşine gönderdi ve onlar yolda o kadına ulaştılar ve mektubu ondan aldılar.
Resülullah hicretin sekizinci yılının Ramazan ayının başlarında Muhacir ve Ensardan oluşan on iki bini aşkın ordusuyda Mekkeyi fethetmek kasdıyla medine’den çıktı.
Mekkenin yakınlarına geldiklerinde Abbas bin Abdul müttalip kureyşi tam techizatta donanmış olan islam ordusundan korkutmak için Mekke’ye doğru ilerledi.
Mekke ahalisi de az çok Hz. Resülullah’ın mekke’ye gelmekte olduğundan önceden haberdar olmuşlardı. Bu yüzden Ebu Süfyan bilgi edinmek için Mekke’den çıktı ve yolda Abbas bin Ebdül Müttalible karşılaştı.
Abbas bin Abdul Müttalib Ebu Süryan’a müslümanların sayılarının çokluğunu ve özellıkle de onların güclü iman ve savaşa hazırlıklarını bildirip onu islam ordusu karşısında direnmenin doğurabileceği acı sonuçlardan korkutarak bundan sakındırdı. Ve onu Hz. Resülullah’ın huzuruna giderek teslim olmağa ikna etti.
Ebu süfyan mecburi olarak buna kabul etti ve Abbas bin Abdul Müttalibin himayesi ile islam ordusunun arasından onun kudret ve azemetinden şaşkına dönmüş bir halde geçip Hz. Resülullah’ın (s) huzuruna gittive kısa bir konuşmadan sonra islam dinini kabüt etti.
21 sene süresice kureyşin müşriklerini Hz. Resülullah’ın aleyhine kışkırtıp donatan Ebu Süfyan şimdi islam ordusunun o kudret ve azemetinın karşısında boyun eğmek zorunda kalmış ve islam ordusunda müşahide ettiği o üstün düzen ve disiplinden dolayı şaşkına dönmüş bir halde kendi geçmişinin affedilmesini bekliyordu.
Allah’u Teala kur’anı kerim’de de açık bir şekilde beyan buyurduğu gibi Resülullah yüce ahlak sahibi olup bütün alemler için bir rahmetti.
Bu yüzden islam dinini kabül edenlere eman almak üzere Ebü süfyanı Mekke’ye gönderdi.
Hz. Resülullah başta Sad bin übade’nin elinde olan islam ordusunun bayrağını (onun mekke ahalisine sert davranma ihtimali olduğundan) onun elinden alıp Hz. Ali (a)ın eline verdi. Daha sonra azemeti gözleri kamaştıran islam ordusuyla birlikte mekkeye girdiler ve kabe’nin kapısı öncünde durup vahdet duasını okudular:
O gün mekke de tevhid ve Allah’a ubudiyet slloganlarının açıkca okunduğu ilk gündü. Kabe’nın üzerine çıkmış olan Bilal’in kalpleri okşuyan sesiyle ezan sesi mekke’nin fezasında yayılmaya başladı. Müslümanlar Hz. Resülullah’a iktida ederek namaz kıldılar. Sonra Hz. Resülullah, cezalandırılma ve ihtikam alınma bekleyişinde olan mekke halkına hitap ederek şöyle buyurdu: Ne söylüyorsunuz ve ne ummaktasınız?”
Mekke halkı “Biz hayır söylüyoruz ve beklentımiz de hayırdır. Sen yüceliğe sahip bir kadeş sin ve yüceliğe sahip olan kardeşin de oğlusun. Şimdi hakimiyet ve kudrete ulaşmışsın” cevabını verdiler.
Hz. Resülullah’ı onların bu sözünden şafkat ve marbemet bürüdü ve şöyle buyurdu: “Ben de şanu söylüyorum ki, kardeşim yusur kardeşlerine demişti:
“Bu gün sizler için bir azaılama yoktur….
Sonra da şöyle buyurdu: “Gidin hepiniz serbestsiniz”
Hz. Resülullah’ın bu genel afvı Mekke halkının ruhlarında çok iyi bir etki bıraktı ve ister istemez kalplerinde Hz. Sevgisinin yerleştiğini hissettiler.
Sonra Hz. Resülullah bütün putların kırılmasını emretti. Hz. Ali’yi kendisiyle birlikte ka’be’nin içerisine götürdü ve orada bulunan bütün putpersetlik kalıntılarını kırarak dışarı attılar.
Hz. Ali (a.s)ın yüce sıfatlarından birisi de put kırma özelliğidir. Hz. Ali (a.s) asla şirk ve küfür görüntülerinin halk arasında bulunmasın tahammül edemiyordu. Mekke’nin fethinde de hubel gibi bazı büyük putlar kabe evinin üzerinde bulunduğundan bunları kırmak için Hz. Resülullah’ın emri gereği Hazretin omuzlarına çıkarak o putları kırdı ve ka’be’nin mukaddes mekanını putperestlik lekesinden temizledi.

HÜNEYN VE TAİF GAZVESİ
Mekke’nin fathedilmesinden sonra Mekke halkı grup grup islam dinini kabul edip Hz. Resülullah’a biat ettiler, Hz. Resülullah da bir süre o şehirde kalıp olayları düzene soktu. Gereken emniyet ve düzen sağlandıktan sonra, zafer kazanan askerlerıyle birlikte mekke’yi terkedip Medine’ye dönmeğe karar verdi, Bu arada yeni müslüman olan Mekke halkından da iki bin kişiyi kendi ordusuna ilave etti öyleki islam ordusunun sayısının fazlalağı müslümanları şaşırtma’ga başlamıştı. Ebu Bekir biz bu kadar fazla saydaki askerle artık asla yenilmeyiz dedi. Ama onlar askerlerin sayısının çok oluşunun fazla bir önem taşımadığını ve önemli olan Allah’a sığınıp ondan yardım dilemenin olduğunu bilmiyorlardı. Nitekim düşmanla karşılaştığıldığında, örneğin, hüneyn savaşında çok geçmeden Ebu Bekir de dahil olmak üzere bütün müslümanlar kaçmış ve Beni Haşim’den dokuz kişi ve ümmi Eymen’in oğlu Eymen’den başka bir kimse Resülullah’ın etrafında kalmamıştı. Ancak Allah onlara yardım edince kaçan müslümanlar geri dönüp yeniden kafirlere hamle ettiler ve zafer kazandılar. Bu konuda Allah’a Teala şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah size bir çok yerde yardım etti. Hüneyn gününde de. O zaman çokluğunuz sizi böbürlendirmişti, ama bu hiç bir işinize yaramamıştı. Derken yeryüzü tüm genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra da sırfınızı dönüp kaşmıştınız sonra Allah Resülunün ve müminlerin üzerine sükünetini indirmiş ve sizin görmediğiniz askerler göndererek küfre sapanları azap etmişti. Küfrün cezası işte budur”
Bu olay şöyle cerayan etmiştir:
Hz. Resulüllah Mekke’den dönmeğe karar verdiği zaman, henüz İslam dinini kabül etmemiş olan Hevazin ve sakif kabileleri birbiriyle anlaşarak müslümanlarla savaşmağa karar verdiler.
Hz. Resulüllah’ın Mekke’den Medine’ye dönmekte olduğunu duyan bu iki kabilenin savaşlıları sayıları müslümanların sayısından daha fazla oldukları halde malik bin Avf’in komutanlığı altında Hüneyn boğazında pusu kurup müslümanların ordan geçmelerini beklemeğe koyuldular.
Halit bin Velid’in komutanlık ettiği islam ordusunun öncülleri pusu bölgesine girince ansızın düşmanın saldırısına uğradılar. Bu arada gecenin yarıdan geçip havanın büsbütün karanlık olması yüzünden Halit bin Velid’in grubu düşmanın ansızın saldırısından vahşete kapıldılar, geri dönerken de bölünmeler başladı. Ebu Süfyan ve yandaşları gibi can korkusundan yeni müslüman olan bazıları ise bu olaya çok sevinip kaçmağa başladılar geri kalanlarından ise Resülullahı korumaktan vazgelmeyen Beni Haşim’den dakuz kişi ve Ummi Eymen’in oğlu Eymen dışında hepsi peygamberi bırakıp kaçtılar. Bu savaşta da savaş meydanının tek kahramanı Hz. Ali’idi. Hazreti Ali Resulullah’ın önünde bulunup düşmana hamle ediyor, onları öldürüyor ve kimsenin Hz. Resülüllaha yaklaşmasına müsade etmiyordu.
Şeyh müfid şöyle yazıyor: “Beni Haşim’den bir kaç kişini Hz. Resulüllah’ın kenarında kalıp kaçmamaları da Hz. Ali’nin mukavemeti içindi. Nitekim müslümanların kaçtıktan sonra tekrar geri dönerek düşmana karşı zafer kazanmaları da Hz. Ali (a.s)ın mukavemetinden kaynaklanmıştır.”
Hz. Resulüllah gör sesli olan amcası Abbas bin Abdül müttelibe şöyle buyurdu: Muhacir ve Ensarı toplanmağa çağır ve onların dağılıp gitmelerini önle” Abbas gür sesiyle onları sükünete ve toplanmağa çağırarak peygamberin sağ olduğunu onlara bildirdi. Böylece kaçanlar yavaş yavaş geri döndüler. Artık hava da aydınlanmıştı ve hep birlikte düşmana hamle ettiler Hz. Ali (a.s) Havazin kabilesinin başkanı olan malik bin Avfi ve bu grubun bayrakdarı olan Ebu Cerul’u kılıç darbesiyle öldürdü. Bu kabilenin başkan ve bayrakdarının öldürülmesi onların dağılıp kaçmalarına sebep oldu. Bunun üzerine müslümanlar onları kovalamağa başladılar ve onlardan bir grubunu öldürüp bir çoğunu da esir ettiler.”
Hüneyn savaşa sona erdikten sonra müslümanlar Taif’e yöneldiler Çünkü sakif kabilesi orada yaşıyordu. Hz. Resulüllah’ın tarafından Taif’i fathetmek için gönderilmiş olan Ebu Süfyan bin Haris deyenilgiye uğrayarak geri dönmüştü. Bu yüzden bizzat Hz. Resulüllah’ın kendisi ordunun başında Taife giderek orayı kuşattı ve bu kuşatma yirmi günden fazla devam etti.
Hz. Resulüllah Hz. Ali’yi bir grup askerin başında Taif’in etrafında bulunan putları kırmakla görevlendirdi.
Hz. Ali bu gürevinde Haş’em kabilesinin yiğitlerinden olan ve Hazretin önünü kesip engel olmak isteyen şahap isminde birini kılıçla iki parça ederek yoluna devam etti ve bütün putları kırıp yok etti. Yine grup askerle birlikte müslümanlarla savaşmak için dışarı çıkan mezkur kabilenin ünlü kahramanı Nafi bin Gilanı öldürerek müşrikleri bozguna uğratıp dağıttı ve neticede onlardan bir grub ölüm karkusuyla islam dinini kabul ettiler, diğer bir grub ise dağılıp kaçtı. Böylece Hz. Ali zafer bayrağı ile Hz. Resulüllah’ın huzuruna döndü ve Havezin ve sakif kabilelerinin savaşı sona erdi.
Taif savaşı müslümanların araplarla yaptığı en son iç savaşı idi. Zira bu savaştan sonra artık Arebistan bölgesinde hiç bir kimse peygambere karşı çıkacak güc sahip değildi ve bütün Arebistan yarım adası Hz. Resulüllahın hakimiyeti altına girmişti. Dolayısıyla artık islam dininin yayılması için dış ülkeleri islam dinine davet etmek gerekiyordu. İşte bu karara bir hazırlık olarak Hz. Resulüllah’ın en son savaş yolculuğu Tebuk savaşı olmuştur. Bu savaşta Hz. Ali, Hz. Resulüllah’ın emri gereği medinede kaldı ve bu savaşa katılmadı. Dolayısıyla burada bu savaşı ayrıntılı olarak açıklamağa bir gerek görmüyoruz.
İşte bunlar Hz. Resulüllah’ın hayatı döneminde islam dininin yücelip yayılmasına sebep olan Hz. Ali’nin askeri hizmetlerinin kısaca bir açıklaması idi. Hz. Resulüllah bu konuda şöyle buyurmuştur: “Eğer Ali’nin kılıcı olmasaydı islam dini ayakta duramazdı.”
Gadir günü peygamberlerı Hum’da onlara sesleniyordu.
Dinle peygamberi nida eden olarak ki söyle di ona.
Kalk ey Ali gerçekten ben razı oldum sana.
Benden sonra imam ve hidayetci olarak.

“HİSAN BİN SABİT”
Altıncı Bölüm Hz. Ali’nin imamlığa tayin edilişi
Hz. Resulüllah Hac merasimini yerine getirmek amacıyla Hicretin onuncu yılında Medineden Mekke’ye doğru hareket ettiler. Tarih yazarları bu yolculukta peygamberi Ekrem’le birlikte bulunan müslümanların sayısını muhtelif olarak yazmışlardır. Ancak vida haccı olarak tanınan bu hac merasimin en azından binlerce kişi katılmıştı. Hz. Resulüllah hec merasimini yerine getirdikten sonra Mekke’den Medineye dönerkem zil-Hicce ayının onsekizinde Gadir-i Hum denilen bir yerde otrak yaptılar. Zira Allah c.c. tarafından Hz. Resulüllah’a çok önemli bir konu vahyedilmişti ve onu halkın umumuna hildirmesi genekiyordu. O konu Hz. Ali (a.s) ın vilayeti ve hilafeti konusu idi, Hz. Resulüllah “Ey Resül sana Rabbından ineni tebliğ et ve eğer bunu yapmazsan o’nun risaletini ulaştırmamışsın, Allah seni halktan korur” ayeti gereği bunu halke tebliğ etmekle görevlendirilmişti.
Hz. Resulüllah bütün hacıların orada toplanmalarını emretti. Geride kalanların ulaşmalarını ve ileri gitmiş olanlarında geri dönmelerini beklemeye başladılar. Ne olmuştur acaba? Her kes diğerinden ne olmuştur acaba? Her kes diğerinden ne olmuştur acaba? Resulüllah niçin bizi bu yorucu sıcak havada susuz ve kurak bir çölde durdurup toplanmamıza emretmiştir? Yer o denli sicaktı ki, bazıları ayaklarını bezle sararak develerin gölgesine sağınmışlardı. Nihayeten bekleme sona erdi. Hacılar toplanınca Resulüllah develerin kecaveleriyle bir minber yapılmasını emretti. Minber hazır olunca bütün hacıların onu görüp sesini rahatlıkla duymaları için minberin üzerine çıktı, hz. Ali’yi de sağ tarafında oturttu. Uzunca bir hutbe okuyup halka kur’an ve Ehl-i Beyti hakkında çokluca tavsiyede bulunduktan sonra şöyle buyurdu: “Ben müminlere onların kendi canlarından daha evla değilmiyim”? Orada hazır bulunanlar Elbette sen evlasın dediler.
Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Ben kimin mevlası isem bu Ali de onun mevlasıdır. Ey Allahım onu seveni sen de sev, ona düşman olana sen de düşman ol, ona yardım edene sen de yardım et, onu bırakanı sen de bırak.” Sonra da bütün hacılara grup grup kendi çadırının önündeki çadırında oturmakta olan Hz. Ali’nin nezdine giderek ona vilayet ve halifeliğini tebrik etmelerini ve bir amir olarak ona selam vermelerini emretti. hz. Ali’nin huzuruna giderek ilk tebrik eden kimse ömer bin Hattab idi. Ömer hazretin huzuruna giderek şöyle dedi: ne mutlu sana ne mutlu sana ey Ali benim ve bütün mümin erkek ve kadınların mevlası oldun.”
Böylece Hz. Resulüllah Hz. Ali’yi kendi yerin halife olarak tayın etti ve orada hazır bulunanların bunu orada hazır olmayanlara haber vermelerini emretti.
Buarada Hassen bin sabit Hazreti Resulüllah’dan Hz. Ali’nin Gadiri Hum’da vilayet imamet ve Resulüllah’ın halifeliğine tayin edilmesiyle ilgili bir şiir söylemesine müsade etmesini istedi ve Hz. Resulüllah ona izin verince şu şiiri okudu.
Gadir günü peygamberleri onlara sosleniyordu.
Hum çölünde peygamber ne de duyurucu bir sesleyendi.
Onlara dedi kimdir sizin mevlanız ve veliniz?
Hepsi orada hiç bir düşmanlık olmadan dediler.
Allah’ın bizim mevlamızdır ve sen bizim velimizsin.
Bugün bizden sana isyan eden birini bulamazsın.
Öyleyse dedi ona kalk ey Ali şübhesız ben.
Razı oldum sana benden sonra imam ve hidayetci olarak öyleyse ben kimin mevlasıysam bu Aide onun velisidir.
Öyleyse sizde onun için gerçek yardımcılar ve sevenler olun.
Burada dua ederek dedi, Ey Allah’ım onu seveni sende sev ve Aliye düşman olana sen de düşman ol.”
Bunun üzerine Hz. Resulüllah Hessan’a dönerek; Ey Hessan bana dilinle yardım ettiğin sürece Ruh-ül kudus ile tayid edilesin” diye ona dua etti.
Bu hadis mütevatir olarak hem şia ve hem Ehl-i Sünnet ulaması tarafından nakledilmiştir ve bu konuda hiç bir şüphe ve tereddüde yer yoktur. Zira Ehl-i Sünnetin tarihcileri ve tefsir yazararları da kendi kitaplarında az bir tabir farkıyla inzar ayetinin “Ey Resül sana Rabbindan ineni tebliğ et…”
Zil Hicce ayının onsekizinci günü gadır-i Hum çölünde Hz. Ali hakkında nezil olmuş olduğunu ve bunun üzerine Resulüllahın uzun bir hutbe okuyarak “Ben kimin mevlasıysam Ali’de onun mevlasıdır” buyurduğunu yazmaktalar Ancak mevla kelimesi Arap dilinde çeşitli manalar ifade ettiğinde bazıları burada bir kaçamak arayarak mevla kelimesinin işde daha evla ve önde olmak anlamına olmadığını aksine dost ve yardımcı anlamını ifade ettiğini kaydetmişlerdir. Yani onlara göre Hz. Resulüllah; “Ben kimin dostuysamsa Ali de onun dostudur” demiştir Nitekim ibn-i Sabbağ-i Maliki Fusul-ül Mühimme adlı kitabında mevla kelimesi için bir kaç mana saydıktan sonra şöyle yazıyor: “Buna göre hadisin anlamı şu oluyor ki, ben kimin yardımcısı dostu veya arkadaşıysamsa Alıda ona böyledir”
Bağnazcılıkları akıl ve düşünce gözlerini hakikatları görmekten alıkoyan bu gibi insanlara cevap olarak ilk önce mevla kelimesi için luğat kitaplarında zikredilan çeşitli manalara işaret edeceğiz. Böyle Resulüllah’ın maksadının onlardan hangisi olduğunu görelim.
Mevla kelimesi işde önde gelen ve ihtiyar sahibi, ozat edilmiş kul, kul azat eden kimse, komşu, antlaşma ortağı, ortak, damat amca oğlu, akraba, nazu nimette büyüyen, dost ve yardımcı anlamlarına gelmiştir. Kur’an’ı Kerim’de de mevla kelimesi bu anlamların bazısında kullanılmıştır. Mesela Dahan suresinde mevla kelimesi akraba anlamında kullanılmıştır:
“O gün akraba akrabanın bir işine gelmez.”
Muhammed suresinde de mevla kelimesi dost anlamında kullanılmıştır:
“Şüphesiz kafirler için bir dost bulunmaz.”
Nisa suresinde de antlaşma ortağı anlamında kullanılmıştır:
“Ve her biri için antlaşma ortakları karar kıldık.”
Ahzap suresinde de azat edilmiş kul anlamına gelmiştir:
Eğer onların babalarını bilmez senizse, onlar sizin dinde kardeşinizdirler ve sizin azat etmiş olduğuz kullarınızdırlar.”
Açıktır ki bu manaların bazısı Hz. Resulüllah hakkında doğru değildir. Mesela Resulüllah bir kimsenin azat ettiği kölesi, nazunimette büyüttüğü ya da antlaşma ortağı değildir.
Onların bazısının ise tavsiye edilmesine bir gorek yoktu ve onları dile getirmek bir nevi olay sayılırdı. Zira Resulüllah’ın halkı o şiddetli sıcakta çölün ortasında durudurup toplaması sonra da ben kimin amcası oğluysamsa Ali de onun amcası oğludur veya ben kimin kumşusu isemse Alide onun komşusudur v.b demesi düşünülemez. Yine o zamanda bulunan mevki ve durum mevla kelimesinin bir çok Ehl-i sünnet ulamasının dilinde destan olan dost ve yardımcı anlamlarını ifade etmediğini göstermektedir. Zira tebliğ ayetinde geçen eğer bunu yapmazsansa, Allah’ın risaletini yerine getirmemişsin’e dair şiddetli tahdit bunun, çok önemli bir konu olduğunu göstermektedir. Yoksa peygamberin.
“Ben kimin dost ve yardımcısıysamsa, Ali de onun dost ve yardımcısı dır.”
Demesi için o kavurucu sıcak altında kuru bir çölde halkı toplayıp bakletmesi düşünülemez. Faraza maksadı bu da olmuş olsa, o zaman Hz. Ali’ye ben kimin dost ve yardımcısıysamsa sende onun dost ve yardımcısı ol demesi gerekirdi, halka değil. Eğer maksadı halkın mahabbetini Ali’ye sağlamak idiyse de bu durumda halka, her kim beni seviyorsa Ali’yi de sevsin demesi gerekirdi: Oysa “Ben kimin mevlasıysamsa Alide onun mevlasıdır.” cümlesinde böyle bir şey anlaşılmıyor.
Bundan başka bu konuyu halka söylemek her hangi bir korkuyu gerektirmiyordu ki, Allah’u Teala bu görevi ifa etmekte peygamberine bizzat himaye garantisi vererek “Allah seni halktan korur” desin.
Yine burada mevla kelimesinin hiç bir karine ve delil söz konusu olmadan bunca manaları içerisinden yalnızca dost ve yardımcı anlamında kullanılmış olduğunu iddia etmek usul ilminin ilkelerine ters düşmektedir ve batıldır.
O halde burada mevla kelimesinin anlamları içerisinden yalnızca işte önde gelip ihtiyar sahibi olma anlamı ortada kalıyorki, burada mevla kelimesinin bu anlamda kullanılmış olduğunu söylemek mümkündür. O halde burada mevla kelimesini bu anlama tahsis etmek Ehli sünnet alımlerinın iddiasının aksine delilsiz de değildir. Aksine mevla kelimesinin bu cümlede anılan anlamda kullanılmış olduğunu gösteren bir çok delil ve şahitler de vardır. Onlardan bazısına aşağıda işaret olunuyor:
1- Allah’u Teala’nın konunun iblağı hakkındaki; “eğer bunun yapmazsansa onun “Allah’ın” risaletini ulaştırmamışsın”a dair Hz. Resulüllah’a olan tekid ve tahdidi konunun basit bir şer-i hükmün iblağı olmayıp peygamberlik makamı gibi önemli bir mesele olduğunu göstermektedir. Bu ise mevla kelimesinin ihtiyar sahibi olan veli anlamını ifade ettiğini isbatlamaktadır. Zira ancak böyle önemli bir konu bütün müslümanlara iblağ edilmeği gerektirir. Özellikle de mezkur ayet hacıların çeşitli bölgelere ayrıldığı yol ayrımı olan Cuhfe’nin yakınındaki Gadır-i Hum denilen yerde nazil olması Bunu gösteriyorki, Allah’a Teala hacıların dağılmasından önce bu hükmün onlara iblağ edilmesini istemektedir. Çünkü müslümanlar bu bölye ulaştıktan sonra artık çeşitli bölgelere giden yollara bölüneceklerdi ve onların bir daha bir arada toplanması mümkün olamıyacaktı. Elbette bu hüküm bir kaç gün önceden peygamber-i Ekrem’e nazil olmuştu, oma onun iblağ zamanı kesin olarak belirlenmemişti. Bu arada Hz. Resulüllah halkın bir çoğunun Hz. Ali’nin halifeliğine karşı çıkacağını biliyordu. Çünkü Hz. Ali onların bir çoğunun akrabalarını savaşlarda öldürmüştü. Bu ise onların kalbinde Hz. Ali’ye karşı bir nevi düşmanlığın yerleşmesine sebep olmuştu. Bu yüzden Hz. Ali’nin kendinden sonra helife olduğunu iblağ etmekten çekiniyordu. Çünkü onların böyle bir hükme karşı çıkacaklarından korkuyordu. İşte bunun içindir ki Allah’u Teala peygamberine bu hükmü Gadir-i Humda iblağ etmesini emrederken onun endişesini gidererek güven vermek için Allah seni halkın şerrinden korur garantisini deveriyordu.
2- Resulüllah halka “Ben kimin mevlasıysamsa Ali de onun mevlasıdır” hükmünü iblağ etmeden önce onlara “Ben müminlere, onların kendi canlarından daha evla değilmiyim” ve ya “size kendi canınızdan daha evla değilmiyim” demesi ve onların da hep birlikte sen daha evlasın cevabını vermelerinden sonra” Ben kimin mevlasıysamsa Ali’de onun mevalsıdır” buyurması şunu göstermektedir ki; mevla kelimesi işte önde olan ihtiyar sahibi onlamını ifade etmektedir. Birinci cümle ve sözün akışı şunu açıkca göstermektedir ki, mevla kelimesinden peygamberin müslümanlara olan üstünlüğü kastedilmiştir. Yani Hz. Resulüllah kendisinin müslümanlara olan üstünlüğünün kendisinden sonra Hz. Ali için de olduğunu belirtmektedir.
3- Önceden de işaret edildiği üzere Hz. Resulüllah, Allah’ın Hz. Ali’nin hilafeti konusundaki emrini iblağ ettikten sonra, müslümanlara, Hz. Ali’ye müminlerin amiri olarak selam verin” emrini verdi.
Bu mevla kelimesinin amir ve ihtiyar sahibi manasında kullanıldığını göstermektedir. Yoksa müslümanlara Hz. Ali’ye müslümanların dost ve yardımcısı olarak selam verin derdi. Ömerin Hz. Ali’ye hitaben “Ne mutlu sana ey Ali benim ve bütün mümin erkek ve kadınların mevlası oldun” sözü de mevla kelimesinin amir ve vilayet anlamını ifade ettiğini göstermektedir.
4- Şia kitaplarına ilaveten Ehl-i sünnetin muteber kitaplarının bir çoğunda da yer aldığı üzere hz. Resulüllah Allah’ın bu emrini iblağ ettikten ve ardından da şu duayı: “Ey Allah’ım ona dost olana sen de dost ol ve ona düşman olana sen de üşman ol, ona yardım edene sen de yardım et onu yalnız bırakanı sen de yalnız bırak” yaptıktan sonra Allah’u Teala şu ayeti nazil etti: “Bu gün artık sizin için dininizi kamil kıldım ve nimetimi size tamamladım ve islam sizin için din olarak razı oldum”  Açıktır ki, dinin kemala ermesine ve nimetin tamamlanmasıza sebep olan şey Hz. Ali (a.s)ın imametidir. Nitekim Hz. Resulüllah (s.a.a) da bundan sonra şöyle buyurmuştur.


more post like this