Hz. Ebu’l-Fazl (A.S)’ın Anne Ve Babası

Hz. Ebu’l-Fazl (a.s)’ın babası, tarihin anlatarak bitiremediği büyük insan, İslam’ın reşit kahramanı Ali b. Ebu Talib (a.s)’dır. Bilindiği gibi bu büyük zat yeryüzünde en değerli ve eşi bulunmayan bir evde, yani Allah’ın evinde (Kâbe-i Muazzama’da) dünyaya gözlerini açmıştır. Öyle ki Ulu’l- Azm peygamberlerinden olan Hz. İsa (a.s)’ın annesi Meryem (a.s) çocuğunu dünyaya getireceği zaman Beyt’ül- Mukaddes’te bulunduğu halde kendisine şöyle nida edilmiştir: “Buradan çık; burası ibadet yeridir; doğum yeri değildir.”
Hâlbuki Fatıma bint-i Esed çocuğu Ali (a.s)’ı dünyaya getireceği zaman, dışarıda bulunduğu halde adeta Allah tarafından Kâbe-i Muazzama’ya davet edilmiştir. İşte Ali (a.s)’ın Kâbe’de dünyaya gelişi ve annesinin günlerce cennet meyvelerinden yararlanması, onlardan başka kimseye nasip olmamıştır. Ali (a.s)’a Kâbe’nin içinde dünyaya gelmesi sonucu kendisine nasip olan iftihar, geçmişte ve gelecekte hiç kimseye nasip olmamış ve olmayacaktır da. Bu öyle bir gerçektir ki, Ehl-i Sünnet alimleri dahi bunu kabul etmişlerdir.
Örneğin: Kifayet’ut- Talib kitabında şöyle yazıyor: Ali’den önce hiçbir kimse Kâbe’de doğmamıştır. Bu Allah’ın, onun makamını yüceltmek ve azametini belirtmek için ona has kıldığı bir fazilettir.[1]
Yine bu büyük zatın ismi de Allah tarafından konulmuş ve Allah’ın “Aliyy’ül-A’la” isminden alınmıştır.[2] Meşhur lakapları ise Haydar, Esedullah, Murtaza, Emir’ul-Müminin, Resulullah’ın kardeşi vb… Ebu-l Hasan ve Ebu Turab ise Hazretin künyelerindendir.
Hz. Ali (a.s)’ın anne ve babası, İslam’ın önde gelen değerli şahsiyetlerindendir. İslam Peygamberi’ne annelik ve babalık etmişlerdir. Herkesin Peygamber (s.a.a)’den el çektiği ve uzaklaştığı bir günde, bunlar O Hazrete kucak açmış ve düşman tarafından gelebilecek bütün kötülük ve zorluklara göğüs germiş ve kendilerini siper etmişlerdir.
Ama ne yazık ki bu kadar zahmet ve zorluklara katlanmış olan insanlar için yapılan hakaret, iftira ve haksızlıklar da az olmamıştır. İşte bunlardan birisi de Ali (a.s)’ın babası hakkında uydurulmuş olan İslam dinini kabullenmediği iftirasıdır. Ama birazcık gözlerimizi açıp yanı başımızda bulunan gerçeklere bakabilecek olsak ve bizi sarıp sarmalayan taassup ve önyargılarımızdan kurtulabilsek, bu konudaki düşüncelerimizin doğru olmadığını görür ve kendimize geliriz. Bakın bu konuda İslam büyüklerinin görüş ve buyrukları nelerdir? Bir göz atalım.
Şeyh Saduk, “Emalî” adlı kitabında şöyle yazıyor: Birisi İbn-i Abbas’a gelerek, Ebu Talib’in İslam getirip getirmediğini sordu. İbn-i Abbas şöyle yanıtladı: Nasıl iman etmemiş olabilir?! Ebu Talib’in misali Ashab-ı Kehf misaline benzer ki zahirde müşrik gözükürken imanlarını kalplerinde gizliyorlardı. Dolayısıyla Allah-u Teâla onlara iman getirdiklerinden, bir de takıyye yaparak imanlarını koruduklarından dolayı iki sevap vermiştir. Aynen bu söylenilenler İmam Sadık (a.s) tarafından da buyurulmuştur.[3]
İmam Sadık (a.s), Ebu Talib’in iman getirmeden öldüğünü söyleyenlere karşı şöyle buyuruyordu: “Onlar yalan söylüyorlar. Zira “Muhammed (s.a.a)’in aynen Musa (a.s) gibi bir peygamber olduğunu ve bunun geçmiş kitaplarda yazıldığını bilmiyor musunuz?” diyen birisinin iman getirmediğini nasıl söylersiniz?”[4]
Şeyh Süleyman Belhi “Meveddet” adlı eserinde şöyle yazıyor: Ebu Talib, Peygamber’in koruyucusu ve yardımcısı idi. O Hazreti çok severdi. Peygamber’i kendi himayesine alan ve terbiye eden odur. O’nun risaletine inanıp tasdik ederdi. Onun, Peygamber’in methinde birçok şiirleri vardır.”[5]
Bazıları ise Kur’an-ı Kerim’deki şu ayeti:
“Şüphe yok ki sen, sevdiğini doğru yola sevk edemezsin ve fakat Allah, dilediğini doğru yola sevk eder ve O’dur hidayete erecekleri daha iyi bilen.”[6] delil getirerek bunun Ebu Talib hakkında olduğunu iddia etmişlerdir. Ama Allah’ın izniyle muvaffak olamamışlardır. Çünkü tarihin ve müfessirlerin şahadetiyle bu ayeti kerime ve bundan sonraki ayet Nevfel oğlu Haris hakkında nazil olmuştur.[7]
Ayrıca Peygamberimizin onu yıkaması, defnetmesi, özellikle hanımı Esed kızı Fatıma’nın ölünceye dek Ebu Talib’in nikâhında ve evinde kalması, onun imanını ispatlayan çok güçlü delillerdendir.
Evet, tekrar konumuza dönüyor ve Ali (a.s)’ın özelliklerinden bahsetmeğe devam ediyoruz. Öyle ki tarihçiler ve kalem sahipleri onun vasfını ve özelliklerini anlatmaktan aciz kalmışlardır. Doğum gününde, insanların o zamana kadar görmediği, şaşılacak şeylerle karşılaşılan birisi hakkında ne söylenilebilir ki? Resulullah (s.a.a) kendileri için şöyle buyurmuştur: “Ali’nin, Amr b. Abdevud’a darbesi, cinlerin ve insanların ibadetinden daha üstündür.”
Yine Hayber gününde Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki, O Allah ve Resulünü sever, Allah ve Resulü de onu sever; o fethetmedikçe geri dönmez.”
Hz. Peygamber (s.a.a) sancağı Hz. Ali’ye vermiş ve o da zafer elde etmedikçe geri dönmemiştir. Elbette burada bu büyük şahsiyetin hayatını, hususiyet ve özelliklerini daha geniş ve detaylı bir şekilde anlatmak gerekirdi. Ama yazımız hazretin hayatına kısa bir bakışı gerektirdiğinden bazı özelliklerine değinmek istiyoruz.
Bu önemli meselelerden birisi -ki tarihçiler ve hadis yazarları arasında önemli bir tartışmaya yol açmıştır- Hz. Ali (a.s)’ın küçük yaşta İslam’ı kabul edişi ve Müslüman oluşudur. Şimdi bu olayı birkaç kısımda inceliyoruz:
Bizler insaflı Müslümanlar olarak Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) hakkında, ilk İslam ve ilk Müslüman tabirini kullanmıyoruz. Gerçi İslam ve tevhide davetin ilk günlerinde Peygamber (s.a.a)’in yanında O’nunla birlikte hareket etmekteydi. Ama bizler şunu söylüyoruz: Hz. Ali (a.s) ne zaman kafir idi ki, Müslüman olmuş olsun? Peygamber ve Ali dinde arif, Allah’ın terbiyesiyle yetişmiş, hiçbir şey yaratılmadan nur aleminde Allah’ın tevhid sıfatında fanileşmişlerdir. Öyle bir alem ki mukaddes ve faziletlerin menba ve kaynağıdır. Adem (a.s) toprak ile su arasında iken Muhammed (s.a.a) peygamber ve Ali (a.s) O’nun vezir ve halifesi idiler.
Tarihte müşahede ettiğimiz olaylardan bir diğeri de şöyle: Hz. Ali (a.s), İslam Peygamberinin getirmiş olduğu dini bilen ve bizim teklif ve sorumluluklarımızı açıklayan biri olarak amcaoğlunun getirmiş olduğu İslam’ı kabul etmiştir.
“Yakınlarını korkut”[8] mealindeki ayet nazil olduğunda Peygamber-i Ekrem (s.a.a) risaletini, getirmiş olduğu dini açıklamak ve tebliğ etmekle görevlendirildi. Peygamber (s.a.a)’in buyruklarını kimsenin kabul etmediği bir dönemde yalnız Ali (a.s) idi ki bütün söylenenleri kabul ettiğini bildirdi. İşte bundan dolayı Resulullah (s.a.a), Ali (a.s)’ın İslam ve imanını kabul etmiş, onu kendi kardeşi, halifesi ve vasisi olarak tanıtmıştır.[9]
Hz. Ali (a.s)’ın imanı köklü bir yapıya sahipti. İşte burada O’nu kendi vezir ve halifesi olarak tanımlarken O’nun ve babasının İslam’a olan himaye ve yardımlarını da ganimet biliyordu… Şunu da eklemekte yarar görüyoruz ki: Peygamber (s.a.a) hiçbir zaman anlamsız ve mübalağa edici sözler sarf etmemiştir. İşte buradan Ali (a.s)’ın İslam, iman, basiret ve sebat üzere olduğu ve Allah tarafından makbul ve övülmüş olduğunu anlıyoruz.
Bunlara ilave olarak yine Ali (a.s)’ın kendisi, Resulullah (s.a.a)’den sonra ümmetin en bilgini olduğunu vurgulamakta ve bu makamıyla iftihar ederek şöyle buyurmaktadır: “Ben sıddık-ı ekberim. Benden sonra hiç kimse haklı olarak bu iddiada bulunamaz. Ben halkın Müslüman olmasından yedi yıl önce Allah Resulü ile namaz kılmaktaydım.”[10]
Olaya başka açılardan baktığımızda şöyle bir soruyla karşılaşıyoruz: Acaba İslam, ilk yıllarında da teklif için buluğun olmasını şart biliyor muydu? Yoksa bu hüküm de diğer hükümler gibi yavaş yavaş nazil olmuş ve Peygamber (s.a.a)’e bildirilmiştir?
Tarihte nakledildiği kadarıyla ahkâmın buluğla şartlandırılması, “Uhud savaşından sonra idi” diyenler olduğu gibi, “İslam’ın ilk yıllarında çocuklar dini emirleri yerine getirmekle yükümlü idiler ki Hayber savaşıyla bu hüküm çocuklardan kaldırılmıştır” diyenler de vardır. Veya başka bir görüşe göre bunun Hendek savaşının ilk yılı veya Hudeybiye antlaşmasıyla gerçekleştiğini diyenler de olmuştur. Netice itibarıyla eğer ilk yıllarda çocukların da bir sorumluluğu olduğu ispatlanırsa, Ali (a.s) burada da herkesten öndedir. Hz. Ali (a.s) ve diğer imamlar, aynen küçük yaşta peygamberliğe seçilen İsa (a.s) ve Yahya (a.s) gibi doğdukları günden itibaren bütün iyi sıfat ve faziletlerle süslemişlerdir. Ali (a.s) öyle bir insandır ki çocukluğundan beri Hz. Peygamber’in himayesi ve terbiyesi altında bulunmuş ve O’nun ahlakı ile ahlaklanmıştır. Henüz hiç kimse Müslüman olmamış ve Peygamberi kabul etmemiş iken o Peygamber (s.a.a)’le birlikte namaz kılmaktaydı. Peygamber (s.a.a) ile birlikte bütün zorluklara katlanmış ve O’nu hiçbir zaman hatta savaşlarda dahi yalnız bırakmamıştır. İleriyi görmeyen ve onu başkalarıyla kıyaslayan insanlar, Peygamber (s.a.a)’i korumasını, hatta hicrette kendisini ölüme atıp yatağında yatmasını, savaşlarda kaçmadığı için hiçbir zaman arkadan darbe almadığını, Hendek savaşında Cebrail’in:
“Ali’den başka fatih ve Zülfikar’dan başka kılıç yoktur.” dediğini bilmiyorlar mı?
Maalesef tarih boyunca İslam, Peygamber ve Ehl-i Beyt düşmanları, kendilerinin bu makamlara ulaşamayacaklarını anladıklarından, sahnede kalabilmek, saf ve mazlum toplumlardan istifade edebilmek için Allah’ın bu temiz kullarına ve onun velilerine saldırdılar. Böylece onların makamını aşağı getirmek suretiyle kendi varlıklarını hissettirme yoluna gittiler. Bu olaylar sadece bazı şahsiyetler için yapılmadı, belki her şeyin kendisiyle iftihar ettiği, Cebrail’in “Bir adım daha atarsam yanarım” dediği alemin ilk şahsiyeti olan Peygamber hakkında bile manevi tahribatlara girişildi, öyle ki kalem bunları yazmaktan utanır. Tabi ki akıllı, şerefli ve Allah’ın hidayetine mazhar olmuş insanlar, hakikati ve gerçekleri anlamışlardır. Unutmayalım ki Allah’ın düşmanları hiçbir zaman başarıya ulaşamayacaklardır. Nitekim Allah (c.c) şöyle buyuruyor: “Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek istediler. Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” [11]
Acaba husumet ve taassup gözlüğünü çıkarıp da tarihin gerçeklerini görme ve tahlil etme zamanı gelmedi mi? Neden kendimize gelmiyoruz, elimizde ışığımız olduğu halde ondan istifade etmiyoruz? Hiç güneşle lamba kıyaslanabilir mi? Deve kuşunun başını kuma gömmesi gibi başımızı kuma gömmeyelim, gerçekleri görelim ve inanalım ki hidayet için atılan adımları Allah hiçbir zaman geri çevirmeyecektir. O istediğini ve hidayet olmak isteyeni hidayet eder inşallah. Konunun uzamaması ve yorucu olmaması için bu kadarıyla yetiniyoruz.
Hz. Ebu’l-Fazl’il-Abbas (a.s)’ın Annesi
Hz. Abbas (a.s)’ın annesinin adı Fatıma bint-i Ebi Muhammed’dir. Ümm’ül-Benin diye tanınıp bilinmektedir. Hz. Abbas (a.s)’ın annesinin baba tarafından soyu şu şekildedir: Fatıma bint-i Ebi Muhammed, Hazam b. Halit b. Rabia b. el-Vehid b. Ka’b b. Amr b. Kelâb b. Rabia b. Amr b. Sasaa b. Muaviye b. Hevazen’dir.
Anne tarafından soyu ise şöyledir: Leyla bint-i Suheyil bint-i Amr b. Malik, Amire bint-i Tufeyil b. Amr Kebeşete bint-i Urvekir-rial Katilil Berâs ( ki Utbe b. Câfer b. Kelâb’ın oğludur.) Fatıma bint-i Abduşşems b. Abdumenaf’dır.[12]
Tarihte bu değerli hanımın ataları sırayla sayılmıştır. Özellikle Ebu’l- Ferec-i İsfahani “Mekatil’ut-Talibiyyin” adlı eserinde bahsetmektedir. Tarihin de şahadetiyle görüyoruz ki, Ümm’ül-Benin’in dede ve dayıları İslam öncesi Arapların yiğit ve kahramanlarındandılar.
Hz. Ali (a.s)’ın bu hanımı seçmesindeki amacı ondan olacak çocukların kahraman, şân şeref sahibi, İslâm’ın ve dinin yardımına koşacak kişilerin yetiştirilmesi idi.
Verasetin önemi: Genetik yoluyla çocuğun anne babasından büyük bir ölçüde etkilendiği bilimde de ispatlanmıştır. Avustralyalı bilim adamı Mendel tarafından düzenlenen veraset kanununa dikkat edildiğinde, ailenin asaletli oluşu, akrabalığın sağlam oluşu, her insanın oluşumunda çok önemli bir role sahiptir. Bu gerçekler asırlar önce Peygamber Efendimiz (s.a.a) tarafından bildirilmiştir. Bir hadisi şerifte şöyle nakledilmektedir: “Nutfeleriniz için temiz ve sağlam yerler seçin. Zira fertlerin genetik özellikleri (anne babanın özellikleri) çocuklarına intikal etmektedir.”[13]
Başka bir hadis-i şerifde ise, genetiğin etki alanının daha da geniş olduğunu bildirmektedir. Şöyle nakledilmiştir: “Eş seçimini çok ciddiye alın, sağlam ve salih eş seçin. Zira eşinizin erkek kardeşi bile -ki çocuğunuzun dayısı oluyor- çocuğunuzun şahsiyetinin temel ve esasının bir parçasıdır.”[14] Bu yüzden halk arasında “Çocuk dayısına benzer” deyimi yaygındır. Kısaca çocuğun yalnızca anne babasından değil dayı ve amcalarından, hatta ecdatlarından dahi etkilendiği görülmektedir.
İşte Hz. Abbas (a.s)’ın vücudundaki şecaat, Haşimi ve Amiri bir şecaattir. Haşimi şecaat babasından, Amri şecaat de annesi Ümm’ül-Benin’den ona intikal etmiştir. Zira anne tarafından Amr b. Malik b. Cafer b. Kelab’ın (Ümm’ül-Benin’in annesi Semame’nin ceddidir) kahramanlıkları ve yiğitlikleri dillere destan olmuş ve kendisini mızraklarla oyun oynayan anlamına gelen (Mulaib’ul- Esinne) lakabıyla anmışlardır.[15]
Hz. Ali (a.s)’ın Ümm’ül-Benin İle Evliliği
Bazı tarihçilere göre Emir’ul-Müminin Ali (a.s), Hz. Fatıma’nın vefatından sonra Ümm’ül-Benin ile evlendi.
Diğer bir kısım tarihçilere göre ise bu evlilik hazretin Emame hanımla olan evliliğinden sonra idi.[16] Ama kesin olan bir şey var ki, o da bu evliliğin Hz. Fatıma (s.a)’ın vefatından sonra olduğudur. Zira o hanımefendi hayatta olduğu müddetçe Hz. Ali (a.s) başka kadınlarla evlenmemiştir.[17] Hz. Ali (a.s)’ın evleneceği eşin asaletli ve imanlı birisi olması gerekirdi. Zira Hz. Fatıma (s.a) dünyadan göçtükten sonra, geride yetim çocuklar bırakmıştı. Gelecek hanımın, bunlara tam bir anlamda anneleri gibi olması gerekmekteydi.
Dikkat edilirse, çocuklara getirilen anneliğin, sonuna kadar onlara kendi çocukları gibi bakması pek az rastlanılan bir şeydir. Özellikle de o kadınında çocukları dünyaya geldikten sonra durum ve davranışların fevkalade değiştiği görülmektedir. Bu olay babanın zorlukları üzerine zorluk ve musibetten başka bir şey değildir. Ama gelecek olan o şahıs bütün kusurların önünü alabilmiş ve takva zırhına bürünmüş ise durumun çok farklı olduğu görülecektir. İşte biz bu örneği Ümm’ül-Benin’in Hz. Ali (a.s)’ın çocuklarına olan davranışlarında görebiliyoruz. Hz. Ali (a.s)’ın Ümm’ül-Benin ile evlenmesinde saklı sırlar vardır. Bu sırlara, Hz. Ali (a.s)’ın kardeşi Akil ile evleneceği eşi hakkında istişare edip bazı sıfatları buyurması açıklık getirebilir.
Akil “nesep” ilmini çok iyi bilen birisiydi. Bu yüzden Hz. Ali (a.s) onunla istişare ederek şöyle buyurdu:
“Hz. Ali (a.s) Kureyşliler içerisinde nesep ilmini en iyi bilen kardeşi Akil b. Ebu Talib’e şöyle buyurdu: “Kahraman ve asaletli bir ailede dünyaya gelip yetişen bir bayan bul ki ondan şecaatli (pehlivan) çocuklar dünyaya gelsin.” [18]
Akil bunun üzerine Hz. Ali (a.s)’a Ümm’ül-Benin’in soyunu, nesebini sırasıyla tek tek sayarak açıkladı.[19]
Hz. Ali (a.s) Akil’in anlattıklarını dinledikten sonra aradığı sıfatların Ümm’ül-Benin’de toplandığı kanısına vararak ona kendisine eş olması için elçi gönderdi. O da Allah’ın arslanı Hz. Ali (a.s)’ın eşi olmayı kabul etti. Onun Hz. Ali (a.s) ile evlenmesine tüm yakınları ve herkesten çok da kendisi sevinmişti. Bunun en güzel simgesi Ümm’ül-Benin’in kendisinin, Hz. Ali (a.s)’a ve O’nun çocuklarına bir hizmetçi geldiğini ifade etmesidir.
Ümm’ül-Benin’den dört tane erkek çocuk dünyaya gelmiştir: Abbas, Abdullah, Cafer ve Osman. Bunların en üstünü ve efendisi Abbas (a.s) idi.[20]
Bu yüce kadın Hz. Ali (a.s) ile evlenmeden önce bekâr idi; O Hazretin şahadetinden sonra da kimseyle evlenmedi.[21] Aynen Emame, Esma bint-i Umeys ve Leyla’nın yaptıkları gibi…
İşte bu dört kadın kocalarına vefakâr olarak kaldılar. Gelen bilgilere göre Muğayre b. Nufeyl ve Ebu Heyac b. Sufyan Emame’ye evlenme teklifinde bulunmuşlar. Emame bunu reddetmekle birlikte Hz. Ali (a.s)’dan şöyle bir hadis de nakletmiştir: “Peygamber ve onun vasilerinin hanımları onlardan sonra başka biriyle evlenmemelidirler.” İşte bu hanımlar bu emre uymuşlardır.[22]
Ümm’ül-Benin, Ehl-i Beyt (a.s)’ın konum ve mevkisine arif olan, ihlas ve sefayla onların muhabbet ve velayetlerine layık olan birisiydi. Aynı zamanda bunun karşılığında vahiy ailesi tarafından da üstün bir makamla mükâfatlandırılmıştır. Ümm’ül-Benin evlendikten hemen sonra, İmam Hasan (a.s) ile İmam Hüseyin (a.s)’ın hasta olduklarını anladı. Hz. Ali (a.s)’ın evine gelin olarak gelen bu değerli kadın, büyük bir ihlas ve dürüstlükle İmam Hasan (a.s) ile İmam Hüseyin (a.s)’ın hizmetine kendisini adayarak şöyle dedi: “Bu iki efendi, hastalıklarından iyileşmeyinceye kadar ben evliliğin tadını tatmayacağım.” Bunun karşısında Hz. İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s) da Ümm’ül-Benin’i çok seviyorlardı. Ümm’ül-Benin Hz. Fatıma (a.s)’ın bu iki nuruna merhametli bir anne gibi bakıcılık yaptı. Elbette iman ehlinin serveri ve efendisi olan Hz. Ali (a.s)’dan terbiye gören ve onun edep ve ahlakı ile bütünleşen birinden böyle şeyleri duymak şaşılacak bir şey değildir.
Dolayısıyla buradan Hz. Ebu’l-Fazl’il-Abbas (a.s)’ın İmamlara, özellikle zamanının imamı olan Hz. İmam Hüseyin (a.s)’a davranış ve bakış açısının bir nevi kaynağının annesi de olduğunu söyleyebiliriz.
Hz. Ebu’l-Fazl’il-Abbas (a.s)’ın Dünyaya Gelişi
Hz. Ebu’l-Fazl’il-Abbas (a.s) hicretin 26. yılında mübarek Şaban ayının dördüncü günü dünyaya geldi. Şaban ayının üçüncü gününde de Hz. İmam Hüseyin (a.s) dünyaya gelmiştir. Dünyada gerçekleşen olaylar tesadüf değildir. İşte bu olayda da hikmetler göze çarpmaktadır. Bütün tarihçiler şunu itiraf ederler ki: Hz. Ali (a.s), oğlu Hz. Abbas (a.s) dünyaya geldiğinde onu görür görmez gözleri doldu ve gözyaşları mübarek yüzüne aktı.
Evet, gayb ilmini bilen Hazret, 25 yıl sonra Kerbela vakıasını ve İmam Hüseyin (a.s)’ın şahadetinin haberini bildiren kimsedir.[23]
Hz. Abbas (a.s)’ın doğumuyla cihan yeniden aydınlandı. Allah’ın halifesi himayesinde büyümüş ve İmamların babalarından ders almıştır. O büyüdükçe, cesaret, şecaat ve izzet-i nefsi artmakta, kötü sıfatlardan ise uzaklaşmaktaydı. O her zaman şehitlerin efendisi Hz. İmam Hüseyin (a.s) ile beraberdi. Aynen ayın güneş etrafında dönmesi gibi Seyyid’üş- Şüheda İmam Hüseyin (a.s)’ın, fazilet ve şecaatle dolu vücudunun etrafında döner dururdu.
Hz. Abbas (a.s) adım attığında şeref ve büyüklükle adım atardı. Konuştuğunda rüşt ve hidayet adına konuşurdu; baktığında ise hakk adına bakardı. Yüz çevirdiğinde batıldan dönerdi. İzzet-i nefs sergilediğinde zulüm ve sitemden uzaklaşırdı ve can verdiğinde din yolunda can verirdi.
Evet, gerçekten o bir fazilet abidesi, keramet ve büyüklüğün en güzel örneği idi. İşte bunların hepsi onun İmam Hüseyin (a.s)’ı kendisine ayna olarak görmesinden kaynaklanmaktaydı. Hz. Abbas (a.s) sürekli imamının arkasında idi. Bakınız, vücudunun dünyaya gelişinde bile bir adım gerideydi. Öyle ki İmam Hüseyin (a.s)’ın doğumu Şaban ayının üçünde, Abbas (a.s)’ın doğumu ise Hicretin 26. yılının Şaban ayının dördünde vuku bulmuştur.[24]
Evet, Abbas (a.s) dünyaya geldi, tabii olarak bu çocuğa Peygamber (s.a.a)’in sünnetini uygulasınlar diye, babası Müminlerin Emiri Ali (a.s)’ın yanına getirdiler. Geçmişte dediğimiz gibi, Hz. Ali (a.s) onun annesini en şecaatli ve en cesur aileden seçmişti ki şahadet ve er meydanı Kerbela’da, kardeşi ve İmamı olan İmam Hüseyin (a.s)’a yardımda bulunsun.
İmam Ali (a.s) oğlu Abbas’a baktığında onun başına gelecekleri hatırladı. Bu küçük yavrunun azalarına tekrar tekrar bakıp ağlıyordu. Kollarına baktığında, zamanın imamı uğruna kesileceğini, göğsüne baktığında, o ilim ve hilimle dolu olan mübarek göğsüne düşman oklarının saplananacağını, mübarek başına baktığında da, mızraklar üzerinde dolaştırılacağını görüyordu. Bundan dolayı da İmamın gözlerinden hasret ve hüzün damlacıkları dökülüyor ve ağlamasıyla Allah’ın arşını titretiyordu.
Böylece Abbas (a.s)’ın İmam Hüseyin (a.s)’ın haremindeki susuz yavrulara su getirmesi için, Fırat kıyılarına nasıl ayak bastığını, kendisi susuz olduğu halde, kardeşinin susuzluğunu hatırlayıp, suyu elinden döktüğünü, beraberlik yolunda şehitlerin serveri ile birlikte omuz omuza onun yolunda fedakârlıklarda bulunduğunu, ihlasla kendi canını İmam Hüseyin (a.s)’a kurban verdiğini müşahede ediyordu. Bu yavru, anne ve babası yanında çok değerli idi. Babası onunun büyüdüğünü, melekutî simasını, şecaat ve ebedi saadetini gördükçe seviniyor ama karşılaşacağı musibet ve zorlukları da hatırladıkça hüzün deryasına dalıyordu. Neden hüzünlenmesin, kimin içerisinde birazcık insani şefkat varsa, bu sahneler karşısında mustarip ve perişan olacaktır. Özellikle Hz. Ali (a.s) gibi bütün insanlığa sevgi besleyen birisi bu olaydan daha çok etkilenecektir.
Kamer-i Beni Haşim kitabının yazarı yazısının 21. sayfasında şöyle diyor: Bir gün Ümm’ül-Benin, Ali (a.s)’ı Abbası severken kollarından öpüp ağladığını görür. Annesi gördüklerinden etkilenir. Çünkü ay parçası gibi bir evlada, babasının bakıp ağlaması görülmemiş bir olaydı. Bunun sebebini İmam (a.s)’a sorduğunda, İmam (a.s) Allah’ın meşiyyet ve takdirini, bu çocuğun kollarının, İmam Hüseyin (a.s)’a yardım uğruna ve onun yolunda kesileceğini bildirdi. Bunu duyan annenin haykırış ve feryadı göklere yükseldi ve evde bulunan herkes ağlamağa başladı. Ama Hazret sözlerine devam ederek o göz nuru yavrunun Allah katında menzilet ve makamından bahsederek bunun karşılığında Allah’ın ona iki kanat merhamet edeceğini, Cennette amcası Cafer b. Ebu Talib ile Melekler eşliğinde gezeceklerini bildirdi. Bu müjdeyi duyan Ümm’ül-Benin sevinerek sakinleşti. [25]
Ebu’l-Fazl’il-Abbas (a.s)’ın Çocukluğu
Hz. Ebu’l-Fazl’il-Abbas (a.s)’ın çocukluğu, tarihte pek üzerinde durulmayan bir konu olmasına rağmen, tarihin buruşuk sayfaları arasında nakledilen bazı olaylardan yararlanılarak Hazretin çocukluk yılları hakkında bir takım bilgiler edinmek mümkündür. Hz. Ali (a.s) gibi mükemmel bir babaya, Hz. Ümmül Benin gibi âlime bir anneye ve cennet gençlerinin efendisi İmam Hasan (a.s) ile İmam Hüseyin (a.s) gibi öğretmenlere sahip olması, onun çocukluk yılları hakkında bize bir takım ipuçları veriyor. O, ömrünü öğrenim ve eğitimle başlatıp şahadetle bitiren birisidir. Hazret henüz çok küçükken, çok zeki ve anlayışlı birisi olduğunu etrafındakilere bir güneş gibi yansıtıyordu.
Hz. Abbas (a.s) beş yaşındayken bir gün Hz. Ali (a.s) onu yanına çağırarak: “Yavrucuğum! Bir söyle” dedi.
Hz. Abbas (a.s): “Allah birdir” dedi.
İmam Ali (a.s): “İki söyle” deyince, Abbas (a.s) bunu söylemekten sakınarak şöyle arz etti: “Babacığım! Bir dedikten sonra iki demekten hâya ediyorum.”
Bunu duyan babası onu bağrına basıp öpücük yağmuruna tuttu.
Evet, tarihten bizlere aktarılan bu olayla Hz. Abbas (a.s)’ın birçok özelliklerini kendiliğinden derk etmemiz çok kolay olacaktır. Beş yaşındaki bir çocuğun böyle bir anlamı kavraması gerçekten de şaşılacak bir şeydir. Ama o Hazretin şahsi kabiliyeti ile kâmil olan öğretmenlerine dikkat edildiğinde onda nice sırların toplandığı ortaya çıkmaktadır.
Hz. Ebu’l-Fazl’il-Abbas (a.s)’ın Evliliği
Her babanın arzusu, oğlunun evliliğini görmesi, gelinini kendi eliyle evine getirmesidir. Ama İbn-i Mülcem’in Hz. Ali (a.s)’ı şahadete ulaştırması bu arzunun gerçekleşmesine engel oldu.
İmam Hasan (a.s) kardeşi Abbas (a.s)’ı, hicretin 40 ile 46. yılında, Abdullah b. Abbas b. Abdülmuttalib’in kızı olan Lubabe ile evlendirdi. Lubabe’nin babası da meşhur ravilerdendir.
Hz. Ebu’l-Fazl’il-Abbas (a.s)’ın Çocukları
Ebu’l-Fazl’il-Abbas (a.s)’ın beş tane çocuğu vardı: Ubeydullah, Fazl,[26] Hasan,[27] Kasım ve bir de kız çocuğu.
Ubeydullah ve Fazl’ın anneleri Lubabe hanım idi ki Abbas b. Abdulmuttalib evlatlarındandır. Tarihçilere göre Hz. Abbas’ın soyu Ubeydullah’dan devam etmiştir. Bazılarına göre ise Fazl’dan devam etmiştir. Ubeydullah’ın makam ve mevkisi yüksekti. Özellikle İmam-ı Seccad (a.s)’ın yanında ayrı bir yeri vardı. İmam (a.s) onu gördüğü zaman gözyaşlarını tutamaz ve babasının Kerbela’daki durumunu hatırladığını buyururdu. Ubeydullah Hicretin 155. yılında vefat etmiştir. Hasan isminde bir oğlu ve onun da Fazl, Hamza, İbrahim, Abbas ve Ubeydullah adında beş tane çocuğu vardı.
Hz. Ebu’l-Fazl’il-Abbas (a.s)’ın Erkek Kardeşleri
Kardeşleri: Aile yapısı ve bütünlüğü doğrultusunda birbirleriyle bağlılığı olduğu için Abbas (a.s)’ın tarihini araştırdığımızda değerli kardeşlerini de tanımak gerekir. Bunlardan bazılarının makam ve mevkileri o kadar yüksektir ki, Hazretin bunlara yaklaşımı, onun fazilet ve şerefinin yüceliği olarak tanımlanır. İşte bunlar Hasan ve İmam Hüseyin (a.s)’dır ki “kıyam etseler de etmeseler de ümmetin imamıdırlar.”[28] Öyle ki Hz. Ali (a.s) bunların vücudunu kendisi için bir iftihar kaynağı saymaktadır. Örneğin: Hilafet Şurasında (ikinci halife tarafından Osman’ın hilafete seçilmesi için tertiplenen altı kişilik bir grup) şöyle buyuruyor: “Sizleri Allah’a and veriyorum ki söyleyiniz; acaba aranızda, Resulullah (s.a.a)’in iki evladı ve cennet gençlerinin efendileri Hasan ve Hüseyin’in babası olacak, benden başka biri var mı dır?”
Orada bulunanlar: “Hayır” dediler.[29]
Yine Muaviye’nin mektubuna yazmış olduğu cevapta, kendisinin Allah peygamberinin damadı, amcasının şehitler efendisi ve kardeşinin de cennette meleklerle uçtuğuna, kendisinin ilk Müslüman olduğuna, Gadir-i Hum gününde kendisi için biat alındığına ve iki yavrusunun Peygamberin torunu olduğuna deyinerek iftihar etmiştir.[30] Böylece Abbas (a.s)’ın bu imamlarla kardeş olması, (kendisinin onlardan almış olduğu ilim ve ilahi marifetler dışında) onun fazilet ve manevi şahsiyetinde etkili olmuştur.
Bunlardan başka “Muhammed-i Hanefiyye” ve “Ömer-i Etraf” isminde kardeşleri de vardır. Toplam olarak Emir’ul-Müminin Ali (a.s)’ın 16 tane erkek çocuğu vardı. Hz. Abbas (a.s) bunların bazılarıyla ana bir ve bazılarıyla da anneleri ayrı idi. Yine bunlardan bazıları Kerbela vakıasında Hz. Abbas (a.s) ile birlikte idiler.
Bunların hangi hanımlardan dünyaya geldiklerine değinecek olursak; İmam Hasan, İmam Hüseyin ve Muhsin (a.s)’ın, anneleri dünya ve ahiret hanımlarının serveri Hz. Zehra (a.s)’dır; Muhammed-i Hanefiyye’nin annesi Hule’dir; Abdullah, Cafer, Osman ve Hz. Abbas (a.s)’ın anneleri ise Ümm’ül-Benin’dir. Bu dört kardeş Kerbela vakıasında şehit oldular.
Ömer-i Etraf ve Abbas-ı Esğer’in anneleri Sehbai’dir. Muhammedi Esğer’in annesi Ebu’l-As kızı Emame’dir. Yahya ve Avn’in anneleri Umeys kızı Esma’dır. Abdullah ve Ebubekr’in anneleri Mesud kızı Leyla’dır. Muhammedi Avsat’ın annesi ise Ümmü Veleddir.[31]
Hazretin bu kardeşleri içersinde bilindiği gibi Hz. Hasan (a.s) ile Hz. İmam Hüseyin (a.s)’ın ayrı bir yeri vardır. Burada bu iki imamın şeref ve faziletlerine değinecek olursak bir yere varamayacağımızdan korkuyor ve sözümüzü şairin şu sözleriyle bitiriyoruz:
Parmaklarımı ıslatıp sayfaları saymaya kalksam
Senin fazilet kitabına derya suları yetmez.
Hz. Muhsin’e gelince; Şia itikat ve inancına göre; Peygamber-i Ekrem (s.a.a) onu Harun (a.s)’ın oğlunun ismiyle adlandırmıştı. Hz. Muhsin, annesi Hz. Fatıma (a.s)’a uzatılan zalim eller tarafından altı aylıkken öldürülmüştür. Allah’ım! Muhsin’in katillerinden rahmetini uzak et.
Hazretin kardeşlerinden Muhammed b. Hanefiyye: Annesi Cafer b. Kays’ın kızı Hule’dir. Hule hakkında çeşitli sözler söylenmiştir. Hz. Resul (s.a.a) döneminde Ali (a.s)’ın Yemene gönderildiğinde, mürtet olan Beni Zübeyd kabilesiyle çarpışmalar oluyor ve bunlar tarafından esir edilen Hule, Medine’ye getirilir. Başka bir görüşe göre ise birinci halife döneminde Beni Hanife kabilesine hücum edilerek esir edilen Hule, Ali (a.s)’a köle olarak satıldı. Daha sonra Emir’ul- Müminin Ali (a.s) onu serbest bırakarak kendisiyle evlendi.[32]
Bu konuda en mantıklı ve mükemmel görüş, Seyyid Murtaza’ya aittir. Bu kadri yüce Şia âlimi “eş-Şafi” adlı eserinde şöyle diyor: Hule-i Hanefiyye, aslında esir falan değildi. O Müslüman olmasıyla özgür olmuştu. Ali (a.s) onu esir unvanıyla getiren birinin elinden kurtarmış ve kendi akdine almıştır. Muhammed b. Hanefiyye’nin doğum tarihinde ihtilaf olmuş, kimi tarihçilere göre hicretin 21. yılında ve İbn-i Kesir’e göre ise hicretin 16. yılında dünyaya gelmiştir.
Bazı İmamların sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla onun büyük bir makam ve üstün bir takvaya sahip olduğu anlaşılmaktadır. Yine Muhammed’in makamının büyüklüğüne babası Ali (a.s)’ın şu sözleri kifayet eder: “Büyük makama sahip olan Muhammedler, Allah’a itaatsizlikte bulunmazlar. Bunlar Muhammed b. Hanefiyye, Muhammed b. Cafer-i Tayyar ve Muhammed b. Ebi Huzeyfe b. Utbe b. Rabi’dir.” (Utbe b. Rabi Muaviye’nin dayısının oğludur.[33])
Ömer-i Etraf: Hz. Abbas’ın diğer bir kardeşi olan Ömer-i Etraf’ın veladeti hakkında tarihlerde kesin bir bilgi olmamakla birlikte Hz. Abbas (a.s)’dan büyük ya da küçük olduğu bile bilinmemektedir. Etraf diye adlandırılmasına gelince; onun, İmam Seccad (a.s)’ın oğlu Ömer-i Eşref ile aynı zamanda yaşamasıdır. Eşref, fazileti Ali ve Fatıma’dan almış, Etraf ise sadece baba tarafından fazilete sahipti.
Seyyid b. Tavusun rivayetlerine göre; Ömer-i Etraf, İmam Hüseyin (a.s)’a katılmamakla kalmayıp O Hazrete Yezid’e biat etmesi için davette bile bulunmuştur. Ama İmam Hüseyin (a.s) ona tavsiye ve nasihatlerde bulunarak hiçbir zaman zillete boyun eğmeyeceğini bildirmiştir.[34]
Ebu Bekir: Hz. Abbas (a.s)’ın kardeşlerinden bir diğeri de Ebu Bekir’dir. Annesi Mes’ud kızı Leyla’dır. Bazılarına göre; Kerbela vakıasına katılmış ve şehit olmuştur. Bir kısım tarihçiler ise, bunu kabullenmemişlerdir. Ama Muhaddis-i Kummi’ye göre Kerbelâ vakıasına katılmış ve bir su kenarında ölü olarak bulunmuştur.[35]
Muhammed-i Avset: Hz. Abbas (a.s)’ın kardeşlerinden bir diğeri ki Yezidle yapılan savaşta, Ben-i Abban b. Darem adında biri tarafından öldürülmüştür.
Abdullah, Cafer, Osman: Hz. Abbas ile aynı anadan gelen bu fedakar kardeşler, Abbas (a.s) ile birlikte Kerbela’da İslam ve Hüseyin düşmanlarına karşı savaşmış ve fedakarca şehit olmuşlardır.[36]
Abbas-ı Esğer: Hz. Abbas ile aynı ismi paylaşan kardeşi, bazı tarihçilere göre Ömer-i Etraf’la aynı anneden dünyaya gelmiştir. Tarihte onun hakkında pek bilgi yoktur. İhtimalen Ali (a.s)’ın sağlığında dünyadan göçmüştür.
Ebu’l-Fazl’il-Abbas (a.s)’ın Kız Kardeşleri
Hz. Abbas (a.s)’ın kız kardeşlerine gelince; tarihte nakledildiği kadarıyla O Hazretin 18 tane kız kardeşi vardı.[37] Bunlardan bazıları Hz. Ali (a.s) hayatta olduğu dönemlerde ölmüş ve bazıları hakkında da tarihte herhangi bir bilgi kaydedilmemiştir. Yalnız birkaç tanesinin hayatına kısa bir şekilde değinilmiş, evlilik ve evlatlarından söz edilmiştir. Bunlardan biri Zeyneb-i Kubra’dır. Zeyneb, kelime anlamı itibarıyla meşhur görüşe göre “Zeyn” ve “eb” kelimelerinden oluşan babasının güzelliği ve süsü anlamına gelen bir sözcüktür. Hazretin lakaplarından biri “Akile-yi Beni Haşim’dir” ki, kendi kabilesinde değerli ve eşsiz kadın anlamına gelir. Hz. Fatıma (a.s)’ın bu değerli ve olgun kızı, annesini 5 veya 6 yaşlarında kaybetmesine rağmen bu küçük yaşta öyle bir terbiyeden geçmişti ki, tarihçiler ve hadis nakledenler Hz. Fatıma (a.s)’ın Fedek hakkındaki hutbesini bu değerli şahsiyetten nakletmişlerdir. İşte böyle belâgat ve fesahatle dolu bir hutbenin henüz 5 veya 6 yaşlarındaki bir kız tarafından nakledilmesi, onun kemaline, rüştüne, anlayış ve ilmine delalet eder.
Tarih köşelerinden anladığımız kadarıyla Hz. Zeynep ile evlenmek için çoğu kimseler istekte bulunmuşlar ama Ali (a.s) hiçbirisine olumlu cevap vermemiştir. Ama kardeşi Cafer’in oğlu Abdullah bu istekte bulununca onu uygun görüp kabul etmiş ve Hz. Fatıma (a.s)’ın mehriyesini (dört yüz seksen dirhem) kararlaştırmıştır.
Emir’ul- Müminin Ali (a.s) ömrünün son dört yılını Kufe’de halifelik yaparak geçirdi. Ali (a.s)’ın Kufe’ye gelmesiyle kızı Zeynep de kocasıyla birlikte bu şehre yerleşti. Abdullah, İslam ordusunda komutanlık yaptı ve Sıffîn savaşında da önemli bir görevi üstlenmişti. Zeynep ise Kufe kadınlarının eğitim ve öğretimiyle meşgul idi. Toplantılar düzenliyor ve tefsir dersleri veriyordu. Bir gün Meryem suresini tefsir ederken Ali (a.s) içeri girer ve ona bu surenin ilk ayetinin tefsirini sorar ve sonra şöyle buyurur: “Ey gözlerimin nuru, bu (ilk ayet) siz peygamber ailesine gelecek olan musibet ve belalara işarettir.” Daha sonra bu konuyla ilgili bazı meselelere değinmiştir.[38]
Yine bu büyük zatın ilmi makamıyla iman derecesini anlayabileceğimiz hiçbir şey olmasaydı sadece Kufe’de İbn-i Ziyad’a vermiş olduğu cevap onun ne kadar imanlı, âlim ve anasına layık bir kız olduğunu göstermekte yeterliydi.
İbn-i Ziyad, Zeyneb’e: “Allah’ın kardeşine ne yaptığını gördün mü?” deyince, bu İslam kadınının ona verdiği cevap, onun Ali terbiyesinde yetiştiğini sabitler, ki şöyle buyurur: “Ben, Allah’tan iyilik ve güzellikten başka bir şey görmedim.” İşte bu söz, İslam kadınının cesaret, şecaat, ilim ve marifetinin boyutunu ortaya koymaktadır.
Zeyneb’in ibadetiyle ilgili İmam-ı Seccad (a.s) şöyle buyuruyor: “Halam Zeynep bütün vacip ve nafile namazlarını Kufe’den Şam’a kadar ayakta kılardı. Bazı konakladığımız yerlerdeyse zayıf düştüğünden ve açlıktan dolayı oturarak kılardı. Çünkü üç günlük yemeğini çocuklara paylaştırmıştı ve o taş kalpli insanlar bizlere gece ve gündüz için bir ekmek veriyorlardı.” [39]
Hz. Zeynep’le birlikte iki tane de oğlu onunla beraber Kerbela’da bulunmaktaydılar. Diğer Kerbela şehitleriyle birlikte, onlar da canlarını bu yolda feda ettiler. Ne kadar ilginçtir ki İmam Hüseyin (a.s)’ın aşkıyla yanıp tutuşan bu kahraman kadın, kardeş acısıyla bütün acılar, zorluklar ve hatta çocuklarının acısını bile unutuyordu. Bu zulüm ve acılara tahammül eden Zeynep, Kerbela’nın acı olaylarının ardından Kufe ve Şam’da bir müddet kaldıktan sonra kafileyle birlikte Medine’ye geri döner.
Zeyneb (a.s)’ın Kerbela vakıasından sonraki çalışmalarını ve gittiği yeri inkılâp sahnesine çevirdiğini görenler, Hz. İmam Hüseyin (a.s)’ın onu neden kendisiyle birlikte Kerbela’ya götürdüğünün sırrını anlamışlardır. Zira İmam Hüseyin (a.s) kendisiyle birlikte canlı bir kamera, olayları bütün dünyaya ve bütün asırlarda yansıtacak bir şahsiyet götürmüştü. Bundan dolayı unutmamak gerekir ki Aşura’nın günümüze kadar gelmesinde, Zeyneb (a.s)’ın da en azından İmamlar kadar bir rolü olmuştur.
Evet, Zeyneb (a.s)’ın haykırışlarıydı ki Kufe’de İbn-i Ziyad ve Şam’da Yezid’in meclisini birbirine kattı ve onları Allah’ın nurunu söndürmekten ümitsiz kıldı.
Hz. Abbas’ın kız kardeşlerinden bir diğeri ise Ümmü Gülüsüm’dür. İmam Hüseyin (a.s) bu kardeşini amcası Cafer-i Tayyar’ın torunu Kasım ile evlendirmiştir. Hazretin diğer kız kardeşleriyle ilgili tarihte pek bilgi yoktur sadece isimleri ve evlendikleri kişiler bildirilmiş ve bununla yetinilmiştir.

________________________________________
[1] – Kifayet’ut-Talib, s. 261
[2] – Yenabi’ul- Mevedde, bab: 56, s. 255, Kifayet’ut-Talib, s. 260
[3] – Emali-yi Saduk, 89. Meclis, H. 12 -13; Ravzat’ul-Vaizin, c. 1, s. 139
[4] – Usul-u Kafi, c. 1, s. 515
[5] – Yenabi’ul- Mevedde, bab. 52, s. 152
[6] – Kısas / 56
[7] – Mecma’ul-Beyan, Kısas / 56
[8] – Şuera / 214
[9] – Tarih-i Taberi, c. 2, s. 63; Tarih-i İbn-i Esir, c. 2, s. 40-41.
[10] – Tarih-i Taberi, c. 2, s. 63
[11] – Saf / 8.
[12] – Ensab’ut- Talibiyyin fi Şerh-i Sırr’ıl- Ensab’ul- Aleviyyin, s. 255; Umdet’ut- Talib, s. 356
[13] – Kenz’ul- Ummal, c. 17, s. 300
[14] – Kenz’ul- Ummal, c. 16, s. 300
[15] – El-Abbas, Merhum Mukarrem.
[16] – Menakıb-ı Şehraşub, c. 117
[17] – Menakıb-ı Şehraşub, c. 3, s. 305
[18] – Ensab’ut-Talibiyyin’in şerhinde, s. 255; Umdet’ut-Talib, s. 357
[19] – Umdet’ut-Talib, s. 357
[20] – Keşf’ul- Gumme, c. 1, s. 589.
[21] – Ensab’ut-Talibiyyin, s. 255.
[22] – Menakıb-ı Şehraşub, c. 3, s. 305.
[23] – Bihar’ul- Envar, c. 44, s. 256.
[24] – Envar-ı Numaniyye, c. 1, s. 124.
[25] – El -Abbas, s. 75
[26] – Mekatil yazarları ve Nasih’ut-Tevarih kendilerinden bahsetmiştir.
[27] – Hadikat’un- Neseb ve Maarif-i İbn-i Kuteybe, s. 96. el-Abbas’tan naklen.
[28] – Keşf’ul- Gumme, c. 2, s. 159
[29] – Hısal-u Şeyh Saduk, c. 2, s. 555; Emali-yi Şeyh Tusi.
[30] – El-Gadir, c. 2, s. 25.
[31] – Abbas-ı Esğer dışındakileri İbn-i Cureyr tarihinde zikretmiştir.
[32] – Şerhi İbn-i Ebi’l- Hadid, c. 1, s. 244
[33] – El-Abbas Merhum Mukarrem
[34] – Lühuf, s. 15
[35] – Nefes’ul- Mehmum, s. 173
[36] – Tarih-i İbn-i Esir, c. 3, s. 294
[37] – Menakıb-ı Şehraşub, c. 3, s. 304
[38] – Hasais-i Zeynebiyye (Cezayiri), s. 27
[39] – Reyahiyn’uş- Şeriya, c. 3, s. 62


more post like this