Âlemlere Nur Saçan Resulullah evlatlarının sıfatları:
İmam Hasan Askeri’nin Hayatı ve Mucizelerinden Örnekler
İmam Hasan Askeri (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın ism-i âzam’ı, yetmiş üç harften oluşur. Asef adlı ifritin yanında bir tek harf vardı. O harfi söyleyince, onunla Sebe ülkesi arasındaki yer deliniverdi. Açılan delikten Kraliçe Belkıs’ın tahtını alıp Süleyman’a getirdi.
Sonra yer tekrar es¬ki haline geldi. Bu olay, bir göz açıp kapama anı kadar kısa bir sürede gerçekleşti. Bizim (Ehlibeyt İmamlarının) yanımızda ise ism-i âzamın yetmiş iki harfi vardır. Bir harf de Allah katında¬dır. Bu harfi gayb ilmiyle ilgili olarak kendine has kılmıştır.”
Yakub b. İshak şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Muhammed (Hasan b. Ali el-Askerî aleyhisselâm)’a bir mektup yazarak şu soruyu sordum: “Kul, Rabbini görmeden ona nasıl ibadet edebilir?”
Mektubuma şu cevabı verdi: «Ey Ebu Yusuf! Efendim, mevlâm, bana ve ata¬larıma nimetler bahşeden Rabbim, görülmekten münezzehtir.»
Ona bir de şu soruyu sordum: Resûlullah Rabbini gördü mü?
Bana şu cevabı gönderdi: «Allah Tebareke ve Teâlâ, peygamberinin kalbine azametinin nurundan istediğini göstermiştir.»
Sehl der ki: İkiyüz elli beş senesinde Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’a şunları yazıp gönderdim:
“Efendim, arkadaşlarımız, tevhid hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. Bazısı: “O, cisimdir.” derken, bazısı: “O, surettir.” diyor. Eğer uygun görürseniz efendim, bu hususta üzerinde duracağım ve ötesine geçmeyeceğim bir bilgi öğretirseniz kulunuza (bendenize) lütufta bulunmuş olursunuz.” Kendi el yazısıyla bana şu cevabı yazdı:
«Bana tevhidle ilgili bir soru soruyorsun. Oysa böyle konulara dalmakla yükümlü değilsiniz. Allah birdir, tektir. Doğurmamış, doğrulmamıştır. Hiç kimse Ona denk değildir. Yaratıcıdır. Yaratılmış değildir.
O Tebareke ve Teâlâ, cisim veya başka şeylerden dilediğini yaratır. Cisim değildir. Dilediğine şekil verir; ama kendisi suret değildir. O’nun şanı yücedir, isimleri uludur. Benzeri olmaktan münezzehtir. O, başkası değildir. “Benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.” (Şura, 11)»
Ebu Muhammed Hasan B. Ali Aleyhisselâm’ın Hayatı
İki yüz otuz iki senesinde doğdu. İki yüz altmış senesinin rebiü’l-evvel ayının sekizine tekabül eden cuma günü vefat etti. Vefat ettiği zaman yirmi sekiz yaşındaydı.
Samarra’da babasının defnedildiği eve defnedildi. Annesi ümmü veled [1] idi… Adı, Hudeys, bir görüşe göre de Sevsen (veya Sûsen [2]) idi.
Hüseyn b. Muhammed el-Eşarî ve Muhammed b. Yahya ve başka¬ları şöyle dediler:
Ahmed b. Abdullah b. Hakan, Kum şehrinin emlak ve haraç işleriyle görevliydi. Bir gün onun meclisinde Alevilerden ve mezheplerinden söz edildi. Kendisi Aleviliğin [3] düşmanıydı.
Dedi ki: Samarra’da Aleviler içinde, Hasan b. Ali b. Muhammed b. Rıza gibi, kendi ailesi ve Haşimoğulları nezdinde, vakarlı, ağırbaşlı, iffetli, soylu, cömert birini görmedim.
Ona o kadar saygı gösteriyorlardı ki, içlerindeki yaşlı ve önde gelen insanların önüne geçirip değer verirlerdi. Komutanlar, vezirler ve sıradan insanlar da öyle. Bir gün babamın başucunda duruyordum. O gün babamın halkla toplantı düzenlediği bir gündü. Muhafızları içeri girdiler ve dediler ki:
“Ebu Muhammed b. Rıza (Hasan b. Ali aleyhisselâm) kapıdadır.”
Yüksek bir sesle dedi ki: “İçeri girmesine izin verin.” Ben muhafızların babamın huzurunda bir adamı künyesiyle anmaya cesaret etmiş olmaları karşısında şaşkına dönmüştüm. Çünkü babamın huzurunda halife veya veliaht ya da sultanın künyesiyle anılmasını emrettiği birinden başkası, babamın huzurunda künyesiyle anılmazdı
İçeri esmer bir adam girdi, boyu, endamı güzeldi. Sevimli, sempatik bir yüzü vardı. Vücud olarak göze hoş geliyordu ve henüz gencecikti. Heybetli ve görkemliydi. Babam ona bakınca, ayağa kalktı ve yürüyerek onu karşıladı.
Böyle bir şeyi, Haşimoğlularından veya askeri komutanlardan birine karşı yaptığını hatırlamıyordum. Ona iyice yaklaşınca kucakladı, yüzünü ve göğsünü öptü. Elinden tuttu ve üzerinde oturduğu namazgâhına oturttu. Kendisi de onun yanında ve yüzünü ona döndürerek oturdu.
Onunla konuşmaya başladı ve konuşması esnasında, kendisini ona feda etmekten söz ediyordu. Ben onun bu davranışları karşısında şaşkınlıktan donakalmıştım. Bu sırada muhafızlar içeri girip, el-Muvaffak [4] geldi, dediler.
el-Muvaffak geldiği zaman muhafızları ve özel kuvvetleri önceden gelip babamı meclisi ile sarayın makamına kadar saf tutarlardı.
O girip çıkıncaya kadar babam da saf tutardı. Fakat babam hâlâ Ebu Muhammed’le ilgileniyor, onunla konuşuyordu. Nihayet el-Muvaffak’ın özel kölelerini gördü ve ona: “Allah, beni sana feda etsin. İstediğin zaman buraya gelebilirsin.”
Sonra muhafızlarına dedi ki: “Onu safların arkasından götürün ki, şu adam -el-Muvaffak- onu görmesin.” Kalktı, babam da ayağa kalktı, onu kucakladı ve ardından yürüyüp gitti. Babamın muhafızlarına ve özel hizmetçilerine dedim ki:
“Yazıklar olsun size! Babamın huzurunda künyesiyle andığınız ve babamın bunca saygı gösterdiği bu adam da kimdi?”
Dediler ki: “Bu, Ali’nin evladından biridir. Adı, Hasan b. Ali’dir. Daha çok “İbn Rıza” olarak bilinir.” şaşkınlığım gittikçe artmıştı. O gün, sürekli olarak onu ve babamın ona karşı takındığı bu tavrı düşünerek kıvranıp durdum. Bu durum akşama kadar sürdü. Babamın adetiydi; önce
yatsı namazını kılar, sonra da meclis düzenleyip görüşülmesi gereken meseleleri görüşür, sultana ulaştırılması gereken hususları tesbit etmeye çalışırdı.
Namazı kılıp oturunca gelip önünde oturdum. Yanında hiç kimse yoktu. Bana: “Ey Ahmed! Bir ihtiyacın mı var?”
“Evet” dedim “babacığım. Eğer izin verirsen sana bir soru sormak istiyorum.”
Dedi ki: “Sana izin verdim, ey oğulcuğum! İstediğini sor.”
Dedim ki: Babacığım! Sabahleyin gördüğüm, senin de daha önce rastlamadığım şekilde hürmet gösterdiğin, saygı sunduğun, kendini, anne ve babanı kurban ettiğin o adam da kimdi?
Dedi ki: “Ey oğulcuğum! O. Rafızîlerin imamı Hasan b. Ali’dir. İbn Rıza olarak bilinir.” Babam bir süre sustu. Sonra dedi ki: “Ey oğulcuğum! Eğer imamlık Abbasoğullarının elinden çıkarsa, Haşimoğullarından hiç kimse bu adam kadar bu makamı hak etmemiştir.
Bu adam imamlık makamını, fazileti, iffeti, saygınlığı, değeri, takvası, ibadeti, güzel ahlâkı, sâlihliği ile hak etmektedir. Eğer onun babasını gör¬müş olsaydın, aydın, soylu, faziletli bir adam görmüş olurdun.”
Babamdan duyduklarım karşısında sıkıntım, düşüncem ve öfkem biraz daha arttı. Babamın onun karşısındaki davranışlarını ve onunla ilgili sözlerini gereksiz ve abartılı buluyordum. Bundan sonra bütün çabam onun durumunu sormak, yapıp ettiklerini araştırmak üzerinde yoğunlaştı. Haşimoğullarından,
komutanlardan, kâtiplerden, kadılardan, fakihlerden ve sıradan insanlardan, her kimden onu sorduysam, onun son derece saygın, heybetli, yüksek bir dereceye sahip, güzel söz söyleyen biri olduğunu ve onun bütün akrabalarından,
ailesinin ak saçlılarından önde geldiğini söyledi. Duyduklarım karşısında onun benim nezdimdeki değeri arttı. Çünkü ona dost veya düşman olan her kimi gördüysem, onun hakkında güzel şeyler söyledi, onu övdü. Meclisine devam eden Eş’ari mezhebine mensup biri ona dedi ki:
“Ey Ebu Bekr! Onun kardeşi Cafer hakkında ne biliyorsun?”
Dedi ki: “Cafer kimdir ki, onun hakkında bilgi edinmek isteyesin veya Hasan ile mukayese edesin? Cafer alenen günah işleyen, günahkâr, arsız, sürekli içki içen, gördüğün insanların en alçağı, düşük karakterli, hafifmeşrep, sefih bir kimsedir.”
Hasan b. Ali’nin vefatı sırasında Sultan ve adamlarının başına öyle bir olay geldi ki şaşırdım kaldım. Böyle bir şeyin olabileceğini düşünemezdim.
Şöyle ki: İbn Rıza hastalanınca, babama, İbn Rıza hastalandı, diye haber verildi. O da o anda atına bindi, hilâfet merkezine gitti, sonra aceleyle geri döndü. Yanında Mü’minlerin Emiri (halife)’nin beş özel hizmetçisi bulunuyordu. Tümü de halifenin güvenilir ve özel adamlarıydılar. Aralarında Nihrir [5] de bulunuyordu. Babam onlara, Hasan’ın evinde kalmalarını, durumunu iyice öğrenmelerini emretti. Bir kaç ta¬bibe haber verdi.
Sabah akşam dönüşümlü olarak onun başında nöbet beklemelerini tembihledi. Üzerinden iki veya üç gün geçince, onun iyice bitkin ve zayıf düştüğü haberi geldi.
Babam tabiblere, onun evinden ayrılmamalarını söyledi. Ayrıca “kadılar kadısı / Baş yargıç”a da gelmesini emretti, onu meclisinde hazır bulunmaya davet etti. Ayrıca dininden, emanete riâyetinden ve takvasından yana güvendiği “on arkadaşını” getirmesini istedi. Bunları Hasan (aleyhisselâm)’ın evine
gönderdi, orada gece ve gündüz kalmalarını emretti. İmam vefat edinceye kadar evinde kaldılar.
Samarra bir anda ağlama sesleriyle çalkandı. Sultan, birini evine göndererek, evi ve odalarını teftiş etmesini ve evde bulunan her şeyi mühürlemesini istedi.
Çocuğunu aramaya başladılar. Hamile olduklarını düşündükleri eşlerini getirdiler. Cariyelerinin bulunduğu yere gittiler, onları kontrol ettiler. Aralarında bir cariyenin hamile olduğunu söylediler. Bu cariye bir odaya kapatıldı,
hizmetçi Nihrir, arkadaşları ve diğer eşleri bu cariyeden sorumlu tutuldular. Bunun ardından cenazesini kaldırma işlem¬lerine başladılar. Çarşıları kapattılar. Haşimoğulları, komutanlar, babam ve diğer in¬sanlar, cenazesinin ardından yürüdüler. O gün Samarra, kıyamet gününü andırıyordu.
Cenazeyi teçhiz etme işlemi tamamlanınca Sultan, kardeşi Ebu İsa b. Mütevekkil’i çağırdı ve cenaze namazını kıldırmasını istedi. Cenaze musallaya konulunca Ebu İsa yaklaştı, yüzünü açtı, Alevîsinden Abbasîsine, bütün Haşimoğullarına, komutanlara, kâtiplere,
kadılara, adaletli olduklarına inanılan tanıklara gösterdi ve: “Bu Hasan b. Ali b. Muhammed b. Rıza’dır. Eceliyle ve yatağında ölmüştür. Öldüğünde, Emir’ül-Mü’minin’in hizmetçilerinden ve güvenilir adamlarından falan ve falan, kadılardan, falan ve falan, tabiblerden, falan ve falan yanında hazır bulunuyorlardı.”
Sonra yüzünü örttü ve cenazenin kaldırılmasını emretti. Cenaze evin ortasından kaldırılıp, babasının da defnedildiği odaya defnedildi. Defnedildikten sonra, bir süre mirasın paylaşılmasına ara verdiler. Hamile olduğu sanılan cariyenin başında bekleyenler, hâlâ bekliyorlardı.
Sonunda cariyenin hamile olmadığı anlaşıldı. Cariyenin hamile olmadığını anlayınca, mirası annesi ile kardeşi Cafer arasında paylaştırıldı. “Annesi onun vasiyetini iddia etti. Ve bu, Kadı’nın huzurunda sabit oldu.”
Sultan da buna dayanarak onun oğlunu aramaya koyuldu. [6]
Daha sonra Cafer babamın yanına geldi ve dedi ki: “Kardeşime verdiğin yetki ve makamı bana da ver, senede sana yirmi bin dinar göndereyim.”
Babam ona sövdü ve kovdu. Ardından şunları söyledi: “Ey ahmak! Sultan, babanın ve kardeşinin imam olduğunu ileri sürenleri bu inançlarından döndürmek için kılıç çektiği halde bunu gerçekleştiremedi. Eğer sen, babanın ve kardeşinin Şiâsı nezdinde imam isen, artık sultanın seni onların mertebesine çıkarmasına ihtiyacın yoktur.
Bunun için sultandan başkasına da muhtaç değilsin. Ama eğer, onların nezdinde bu mertebeye lâyık değilsen, bizim yardımımızla bu makama erişemezsin.”
Bu olay üzerine babam, onun hafif biri olduğunu, aklen zayıf olduğunu anladı. Dışarı çıkarılmasını emretti ve babam ölünceye kadar yanına girmesine izin vermedi. Biz Samarra’dan ayrıldık, o hâlâ bu durumdaydı ve halife de Hasan b. Ali’nin oğlunu bulmaya çalışıyordu. [7]
Muhammed b. Ali b. İbrahim b. Musa b. Cafer şöyle rivayet etmiştir:
Bir ara maddi durumumuz iyice sıkıştı. Babam bana dedi ki: Birlikte şu adama -Ebu Muhammed’i kastediyor- gidelim, çünkü onun cömert biri olduğunu söylüyorlar.
–   “Onu tanıyor musun?” diye sordum.
–   “Hayır, onu tanımıyorum.” dedi, “Bu güne kadar hiç görmedim de.” Babamla birlikte Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’a gittik. Yolda babam bana: “Bize beş yüz dirhem vermesine ne kadar ihtiyacımız var? İki yüz dirhemiyle giysi alır, iki yüz dirhemiyle borçlarımızı öder ve yüz dirhemiyle de masraflarımızı karşılardık.” dedi.
Ben de kendi kendime şöyle dedim: “Keşke bana da üç yüz dirhem verseydi. Yüz dirhemle kendime bir eşek satın alırdım. Yüz dirhemiyle masraflarımı karşılardım, diğer yüz dirhemiyle de giysi alırdım. Ve sonra dağa [8] giderdim.”
Onun kapısına vardığımız zaman, hizmetçisi bizi karşıladı ve dedi ki: “Ali b. İbrahim ve oğlu Muhammed içeri giriyorlar. Yanına girip selâm verdiğimizde babama şöyle dedi: «Ey Ali! Bizi ziyaret etmek için bu güne kadar niçin bekledin?»
Babam dedi ki: Ey efendim! Böyle bir durumda seninle karşılaşmaktan utandım.
Onun huzurundan çıktığımızda hizmetçisi geldi ve babama bir kese verdi, sonra da şunları söyledi: “Burada beş yüz dirhem vardır. Bunun iki yüz dirhemi giysi, iki yüz dirhemi borç ve yüz dirhemi de masraflar içindir.”
Bana da bir kese verdi ve şöyle dedi: “Burada üç yüz dirhem var. Yüz dirhemiyle bir eşek, yüz dirhemiyle giysi satın al ve diğer yüz dirhemini de masraflar için kullan. Dağa da gitme. “Sura” adlı bölgeye git.”
Sura’a gitti, orada bir kadınla evlendi. Bugün bin dinar geliri vardır. Buna rağmen Vakıfiye [9] mezhebine bağlıdır.
Muhammed b. İbrahim der ki: Ona şöyle dedim: “Yazıklar olsun sana! Bundan daha açık bir kanıt mı istiyorsun?”
Dedi ki: “Bu, alışkanlık haline getirdiğimiz bir gelenektir.”  [10]
Ebu Ali Muhammed b. Ali b. İbrahim şöyle rivayet etmiştir:
Bana Ahmed b. Haris el-Kazvinî anlattı ki:
Samarra’da babamla beraberdim. Babam, Ebu Muhammed (Hasan b. Ali el-As-keri aleyhisselâm)in ahırında baytarlık yapıyordu. Halife el-Müsta’in’in,
güzellikte ve boyda bir benzeri görülmemiş bir katırı vardı. Bu katır sırtına kimseyi bindirmiyor, ağzına gem vurulmasını ve sırtına eğer konulmasını engelliyordu. Bütün eğiticiler toplanmışlardı; ancak sırtına binmenin bir yolunu bulamamışlardı.
el-Müsta’in’in nedimlerinden biri, ona dedi ki: “Ey Mü’minlerin Emiri! Hasan b. Rıza’yı çağırsan ve bu katıra binmesini emretsen olmaz mı? Ya katıra binmeyi başarır veya katır onu öldürür, böylece sen de rahat etmiş olursun.”
Ebu Muhammed’i çağırdı. Babam”da onunla birlikte geldi. Babam dedi ki: Ebu Muhammed eve girdiği zaman, ben de onun yanındaydım. Ebu Muhammed evin avlusunda durarak katıra baktı. Yanına gitti, eliyle perçemini sıvazladı. O sırada katıra baktım, her tarafından ter akıyordu. Sonra el-Müsta’in’in yanına gitti, selâm verdi.
Halife ona: “Hoş geldin.” dedi, yanına yaklaştırdı.
Dedi ki: “Ey Ebu Muhammed! Şu katırın ağzına gem vur.”
Ebu Muhammed, babama: «Ey hizmetçi, ona gem vur.» dedi.
el-Müsta’in: “Sen ona gem vur.” dedi. Bunun üzerine Ebu Muhammed, cübbesini çıkardı, sonra kalkıp katıra gemi vurdu, ardından yerine geri dönüp oturdu.
Halife: “Ey Ebu Muhammed! Ona eğer de tak.” dedi.
O da babama: «Ey hizmetçi! Katıra eğer tak.» dedi.
Halife: “Eğeri sen tak.” dedi.
Ebu Muhammed bir kez daha yerinden kalktı katıra eğeri taktı ve yerine döndü
Halife ona: “Bu katıra binmek ister misin?” dedi.
-«Evet.» dedi ve katıra bindi. Katır herhangi bir engellemede bulunmadı. Ka¬tırı evin içinde dolaştırdı. Olabilecek en güzel ve en rahat şekilde onu sürdü. Sonra geri döndü ve katırın sırtından indi.
el-Müsta’in dedi ki: “Ey Ebu Muhammed! Onu nasıl gördün?”
Dedi ki: «Ey Mü’minlerin Emiri! Onun gibi güzel ve yürüyüşte maharetli bi¬rini daha önce görmemiştim. Böyle bir katır ancak Mü’minlerin Emiri içindir.»
Halife dedi ki: Ey Ebu Muhammed! Emir’ül-Mü’minin de seni ona bindirdi. [11]
Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm) babama: «Onu al.» dedi.
Babam da katırı aldı ve dizginlerinden tutup yürüttü.
Ebu Haşim el-Caferî şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’a yoksulluğumdan bahisle dert yandım, şikâyette bulundum. Bunun üzerine elindeki kırbaçla yeri eşeledi. Sonra üzerini bir mendille örttü ve oradan beş yüz dinar çıkardı. Ardından bana şöyle dedi:
«Ey Ebu Haşim! Bunu al ye bizi de mazur gör.» [12]
Ebu Abdullah b. Salih, babasından rivayet etmiş ki:
Ebu Ali el-Mutahhar, Kadisiye senesinde, [13] Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aley-hisselâm)’a. insanların susuzluk korkusuyla Mekke’ye gitmekten vazgeçtiklerini ve kendisinin de susuzluktan korktuğunu bildiren bir mektup yazdı.
Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm) cevaben dedi ki: «Yolunuza devam edin, sizin için endişelenecek bir şey yoktur, inşaallah.» Onlar da esenlik içinde ve selâmetle yollarına devam ettiler. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.
Ali b. Hasan b. Fadl el-Yemanî şöyle rivayet etmiştir:
Cafer’in soyundan gelen el-Caferî’nin [14] üzerine karşı konulamayacak bir kala¬balıkta bir ordu saldırdı. Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’a bir mektup ya¬zarak bu durumu ona şikâyet etti.
Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm), ona şu cevabı yazdı: «İnşaallah bu açıdan herhangi bir şeye ihtiyacınız olmayacaktır.»
Bunun üzerine küçük bir orduyla onlara karşı harekete geçti. Düşman askerlerinin sayısı yirmi binin üzerindeydi. Kendisinin askerleri ise binden daha azdı. Ama sonunda o kalabalık orduyu yere serdiler.
Muhammed b. İsmail el-Alevî şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’ı, Ali b. Narmeş’in yanında hapse attılar. İbn Narmeş, insanlar içinde Ebu Tâlib soyuna karşı en çok düşmanlık besleyen, onlara karşı en sert davranan bir kimseydi.
Ona dediler ki: “Buna istediğini yapabilirsin.”
İmam onun yanında bir gün kalmadan, bu adam onun önünde eğildi, ona karşı duyduğu saygıdan dolayı gözlerini yerden ayırmaz oldu. İmam onun yanından ayrıldığında, artık insanlar içinde en güzel basirete sahip ve İmam hakkında en güzel düşünceler besleyen bir kimseydi.
İshak b. Muhammed en-Nahaî şöyle rivayet etmiştir:
Süfyan b. Muhammed ed-Dubbaî bana şunları anlattı: Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’a bir mektup yazdım ve: “Sanır mısınız ki …Allah…
Allah’tan, Peygamberinden ve mü’minlerden başka¬sını sır dostu edinmeyenleri bilmeyecek?…”(Tevbe, 16) âyetinde geçen “velîce/sırdaş” kelimesiyle ilgili bir soru sordum.
Bir de mektupta yazmayıp içimden şöyle bir soru geçirdim: “Acaba bu âyette geçen “mü’minler”den maksat kimdir?” Bana şöyle bir cevap geldi:
«Velîce / sırdaş kelimesiyle gerçek yöneticinin ye¬rine haksız yere geçirilen yönetici demektir. Bu arada içinde, bu âyette geçen mü’¬minlerden maksat kimlerdir, diye bir soru geçirdin. Bunlardan maksat, “Allah’tan eman alan ve emanlarını gerçek anlamıyla yerine getiren imamlardır.”»
İshak der ki: Bana Ebu’l-Haşim el-Caferî anlattı:
Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’a hapishanenin darlığından ve pran¬ganın sıkılığından şikâyet eden bir mektup yazdım.
Bana cevap olarak yazdı ki: «Bu gün öğle namazını evinde kılacaksın.» Gerçekten öğle vakti hapishaneden çıkarıldım ve onun söylediği gibi öğlen namazını evimde kıldım. Maddi açıdan da sıkıntı içindeydim. Bir mektup yazarak ondan para istemeyi düşündüm;
fakat utandım. Evime gittiğimde bana yüz dinar gönderdi ve bir de şöyle bir mektup yazıp bana iletti: «Bir ihtiyacın varsa utanma ve istemekten sakınma. İnşaallah dilediğini görürsün.»
Ahmed b. Muhammed el-Akra şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Hamza -hizmetçi Nusayr- bana anlattı ki: Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’ın hizmetçileriyle kendi dilleriyle, Türkçe, Rumca ve Slavca konuştuğunu defalarca gördüm. Bundan dolayı şaşırdım ve kendi kendime dedim ki:
“Bu adam Medine’de doğdu ve babası Ebu’l-Hasan (aleyhisselâm) vefat edinceye kadar hiç kimseye görünmedi, kimse de onu görmedi. Bunu nasıl becerebiliyor?” -Ben, içimde bu düşünceleri geçirirken- Bana döndü ve dedi ki:
«Allah Tebareke ve Teâlâ, hüccetini bütün varlıklar içinde her açıdan belirgin kılar. Ona dilleri öğretir, soy bilgisini verir, ecelleri ve olayları bildirir. Öyle olmasa hüccet ile diğer insanlar arasında bir fark olmaz.»
İshak, Akra’dan şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’a bir mektup yazdım ve: “İmam ihtilâm olur mu?” diye sordum.
Mektubu gönderdikten sonra kendi kendime dedim ki: “İhtilâm olmak şeytani bir olaydır. Allah Tebareke ve Teâlâ, velîlerini böyle bir şeyden korumuştur.”
Bir süre sonra bana şöyle bir cevap geldi:
«İmamların uykudaki halleri uyanık oldukları sıradaki halleri gibidir; uyku onlarda herhangi bir değişiklik meydana getirmez. Senin de kendi içinden geçirdiğin gibi Allah, velîlerini şeytanın çarpmalarından korumuştur.»
İshak şöyle der: Bana Hasan b. Zarif şöyle anlattı:
İki mesele zihnimi kurcalıyordu. Bunlarla ilgili olarak Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’a bir mektup yazmak istedim. Bir süre sonra mektubu yazdım.
Sordum ki: “Mehdî (aleyhisselâm) zuhur ettiği zaman nasıl hükmedecek ve insanlar arasında hüküm verdiği meclisi nerede olacak?” Bu arada nöbetlerle gelen sıtmanın tedavisini de sormak istedim; fakat bunu yazmayı unuttum.
Bana şöyle bir cevap geldi:
«Mehdî ile ilgili bir soru soruyorsun. Zuhur ettiği zaman insanlar arasında ilmiyle hükmedecek, Davud (aleyhisselâm)’ın hükmetmesi gibi. Kanıt istemeyecektir.
Bu arada nöbetlerle gelen sıtma hakkında da bir soru sormak istemiştin; fakat sormayı unutmuşsun. Bir kâğıda: “Ey Ateş dedik, soğu İbrahim ‘e karşı ve bir zarar verme ona.” (Enbiya, 69) diye yaz ve bu kâğıdı sıtmalı kişinin bir yerine as.»
Ebu Muhammed (aleyhisselâm)’ın söylediği gibi yazıp astık, hasta kendine geldi
İsmail b. Muhammed b. Ali b. İsmail b. Ali b. Abdullah b. Abbas b. Abdulmuttâlib anlattı:
Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’ın gelip geçtiği yolun üzerinde oturup bekledim. Yanımdan geçerken muhtaç durumda olduğumu söyleyerek şikâyette bulundum ve yemin ederek yanımda bir ve yukarısı hiçbir dirhem, ne sabah ne de akşam bulunmadığını söyledim.
Bana dedi ki: «Allah’a yalan yere yemin ediyorsun. Oysa sen iki yüz dinar gömmüşsün; ancak bu sözlerim, sana bağışta bulunmayacağım anlamına gelmez. Ey hizmetçi, yanında ne varsa buna ver.»
Hizmetçi bana yüz dinar verdi. Sonra bana döndü ve dedi ki: «Her zamankinden çok daha muhtaç olduğun bir günde onlardan mahrum kalacaksın.»
Gömdüğüm dinarları kastediyordu. Doğru söylüyordu ve onun dediği gibi de oldu. Gerçekten iki yüz dinar gömmüştüm ve şöyle demiştim:
“Bu para, bir gün bizim için bir dayanak ve sığınak olur.”
Bir gün harcayacak paraya şiddetli bir ihtiyaç duydum. O sırada rızık kapıları da adeta üzerime kapanmıştı. Gömdüğüm parayı çıkarmaya çalıştım. Ama oğlum bu paranın yerini öğrenmiş, çıkarıp kaçmış. Bir daha bu paranın zerresini bile elde edemedim.
Ali b. Zeyd b. Ali b. Hasan b. Ali anlattı:
Bir atım vardı ve onu çok beğeniyordum. Her mecliste onun vasıflarını anlatıyordum. Bir gün Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’ın yanına gittim, bana dedi ki: «Atına ne oldu?»
Dedim ki: Buradadır, senin kapında duruyor. Biraz önce onun sırtından indim.
Bana dedi ki: «Eğer müşteri bulursan gece olmadan onu değiştir, sakın geciktirme.»
Bu sırada biri içeri girdi, konuşmayı yarıda kesmek zorunda kaldık. Düşünceli olarak ayağa kalktım, evime yürüdüm. Kardeşime haber verdim.
Dedi ki: Bu hususta ne söyleyeceğimi bilmiyorum.
Cimrilik ettim ve atımı başkasına satmaya kıyamadım. Derken akşam oldu. Bir ara seyis geldi. Yatsı namazını kılmıştık.
Dedi ki: Ey efendim! Atın öldü.
Çok üzüldüm ve onun bana: «Atını sat.» derken bunu kastettiğini anladım.
Bir kaç gün sonra bir kez daha Ebu Muhammed’in yanına gittim. Bir yandan da kendi kendime şöyle diyordum: “Keşke bana bir binek verseydi. Zaten bu üzüntüme de onun sözleri sebep oldu.” Yanına oturduğum zaman dedi ki:
«Evet, sana bir binek veririz. Ey hizmetçi! Al, yük beygirimi ona ver. Bu senin atından daha hayırlıdır. Daha düzgün koşuyor ve daha uzun ömürlüdür.»
Muhammed b. Hasan b. Şemun anlattı:
Bana Ahmed b. Muhammed anlattı: el-Mühtedi, mevalileri [15]öldürmekten vazgeçince Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’a şu mektubu yazdım:
“Onu bizden alıkoyan Allah’a hamd olsun. Çünkü onun seni tehdit ettiğini ve: “Allah’a yemin ederim ki, onları yeryüzünden sileceğim.” dediğini duymuştum.
Ebu Muhammed (aleyhisselâm) kendi el yazısıyla şöyle yazdı:
«Bu, onun ömrünü kısaltacak. Bu günden itibaren beş gün say, altıncı günde alçalıp zelîl kılındıktan sonra öldürülecektir.» Onun söylediği gibi oldu.
Muhammed b. Hüseyin b. Şemmun anlattı:
Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’a bir mektup yazdım, gözlerimin ağrısından dolayı benim için Allah’a dua etmesini istedim. Gözlerimden biri kör olmuş diğeri de kör olmak üzereydi.
Bana şu cevabı yazdı: «Allah gözünü korudu.» Sağlam olan gözüm açıldı. Mektubun sonunda da: «Allah senin ecrini versin ve en güzel sevabını bahşetsin.» [16] cümlesi yer alıyordu. Bu sözü okuduktan sonra üzüldüm. Ailemden bir kimsenin öldüğünü bilmiyordum. Bir kaç gün sonra oğlum Tayyib’in ölüm haberini aldım. O zaman İmam’ın bundan dolayı benim için başsağlığı dilediğini anladım.
Ömer b. Ebu Müslim anlattı:
Samarra’da Mısırlı bir adam yanımıza geldi. Adı, Seyf b. Leys’ti. Hizmetçi Şefi’in gaspettiği mülkünü almak için halife el-Mühtedi’nin nezdinde hakkını aramaya ve adı geçen hizmetçiyi mülkünden çıkarmaya çalışıyordu. Biz Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’a bir mektup yazarak işini kolaylaştırmasını istemesini tavsiye ettik.
Ebu Muhammed ona şu cevabı gönderdi: «Endişe etme. Mülkün sana geri verilecektir. Sultanın yanına gitme. Mülkünü elinde bulunduran vekili bul ve onu en büyük sultan olan âlemlerin Rabbi Allah ile korkut.»
Adam gidip onu buldu. Mülkünü elinde bulunduran vekil ona dedi ki: “Senin Mısır’dan ayrılmanın ardından bana bir mektup yazıldı ve seni arayıp bulmam, mülkünü sana geri vermem istendi.”
Böylece Kadı Ebu Şevarib’in hükmü ve şahitlerin önünde mülkünü ona geri verdi. Artık el-Mühtedi’nin nezdinde hakkını aramasına gerek kalmadı. Mülk onun oldu ve onun elinde kaldı. Bir daha ondan bir haber alınmadı.
Ravi der ki: Adı geçen Seyf b. Leys bana şöyle anlattı: Mısır’dan çıktığım zaman geride biri hasta, biri de ondan daha yaşlı iki oğul bıraktım. Büyük oğlumu vasî ve benden sonra aileni ve malım üzerinde yetkili olarak ilân etmiştim. Ebu Muhammed (aleyhisselâm)’a hasta oğluma dua etmesi için bir mektup yazdım.
Bana şu cevabı gönderdi: «Hasta oğlun sağlığına kavuştu. Senin vasîn ve senden sonra yetkili kıldığın büyük oğlun ise öldü. Allah’a hamd et, sabırsızlık gösterme. Aksi takdirde bütün ecrin boşa gider.»
Bir süre sonra bana haber geldi ki, Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’ın cevabını aldığım gün, küçük oğlum sağlığına kavuşmuş, büyük oğlum da ölmüş.
Yahya b. el-Kuşeyrî anlattı:
Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’ın bir vekili vardı ve bu vekil evin bir odasında kalıyordu. Bu odada beyaz bir hizmetçi de kalıyordu. Vekil, hizmetçiyle ilişki kurmak istedi. Fakat hizmetçi kendisine şarap vermeden böyle bir şeyi kabul etmeyeceğini söyledi.
Bunun üzerine vekil ona bir şarap hazırladı ve yanına götürdü. Onunla, Ebu Muhammed arasında üç kilitli kapı vardı.
-Ravi der ki- Vekil bir ara bana anlattı ki: Birdenbire bütün kapıların açıldığını gördüm, İmam geldi ve odanın kapısında durdu, sonra şunları söyledi:
«Allah’tan sakının, Ondan korkun.»
Sabah olunca, hizmetçinin satılmasını ve benim de evden çıkarılmamı emretti.
Muhammed b. Rebi’ eş-Şaî anlattı:
Ahvaz’da Saneviye [17] inancına sahip bir adamla tartıştım. Sonra Samarra’ya gittim. Adamın bazı sözleri kalbime kuşku düşürmüştü. Ahmed b. Hadib’in kapısında oturmuştum ki Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm), halk kapısından bana doğru geldi. Bir heyete önderlik ediyordu. Bana baktı ve şehadet parmağıyla bana işaret ederek: «O, birdir; birdir, tektir.» dedi.
Bu manzara karşısında kendimden geçmiş, bayılmışım.
Ebu Haşim el-Caferî şöyle rivayet etmiştir:
Bir gün Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’ın yanına gittim. Ondan bir parça gümüş alıp onu bir yüzük haline getirmeyi, böylece bereketlenmeyi düşünüyor¬dum. Oturdum; ama böyle bir istekte bulunmayı da unuttum. Veda edip kalkmaya hazırlandığım sırada yüzüğünü bana doğru attı ve şöyle dedi:
«Sen gümüş istedin, biz sana yüzük verdik. Yüzük taşı ve ücreti de sana kâr kaldı. Allah sana mübarek etsin ey Ebu Haşim!»
Dedim ki: Ey efendim! Şahitlik ederim ki, sen Allah’ın velîsisin ve benim imamımsın. Sana itaat ederek Allah’a ibadet ediyorum.
Buyurdu ki: «Allah, seni bağışlasın ey Ebu Haşim!»
Muhammed b. Kasım Ebu’l-Aynai el-Haşimî anlattı: Bazen Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’ın yanına gider, susadığım halde, benim için su istemesini ona yakıştıramadığım için sesimi çıkarmazdım. O:
«Ey hizmetçi! Buna su ver.» derdi. Bazen kalkma isteğini içimden geçirir, düşünürdüm, o hemen: «Ey hizmetçi! Bineğini hazırla.» derdi.
Ali b. Abdulgaffar şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm), Salih b. Vasıf ‘ın [18] yanında tutuklu bulunduğu sırada, Abbasiler, Salih b. Ali ve Ehl-i Beyt çizgisinden sapan başkaları Salih’in yanına giderek, ona sert davranmasını istediler.
Salih onlara dedi ki: “Ne yapabilirim ki? Bulabildiğim en kötü, en şerli iki adamı onun başına musallat etmiştim. Bir süre sonra bu iki adam, ibadet, namaz ve oruç bakımından olağanüstü bir mesafe kat ettiler.
Onlara dedim ki: Onun ne özelliği vardır ki, sizi bu derece değiştirebildi?
Dediler ki: Gündüzleri oruç tutan, geceleri sabaha kadar kıyam edip namaz kılan, konuşmayan, ibadet dışında bir şeyle uğraşmayan bir insan hakkında ne söylenebilir ki? Ona baktığımız zaman vücudumuzdaki bütün damarlar titriyordu. Bize dokunduğu zaman da kendimize hâkim olamazdık.
Bu sözleri duydukları zaman ümitleri kırılarak geri döndüler.
Hasan b. Hüseyin şöyle rivayet etmiştir:
Bana, Muhammed b. Hasan el-Mekfuf anlattı: Bizim arkadaşlardan biri, Samarra’da Hıristiyan bir hacamatçıdan dinlemiş: Bir gün öğlen vakti, Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm) beni çağırdı ve bana: «Şu damarı hacamat yap.» dedi.
Bana bir damar gösterdi ki onun hacamat yapılan damarlardan olduğunu bil¬miyordum. Kendi kendime dedim ki: “Bu güne kadar böylesine acayip bir şeyle karşılaşmadım. Bir kere öğlen vakti hacamat yapmamı istiyor, öğlen vakti hacamat yapılmaz. İkincisi, bilmediğim bir damardan hacamat yapmamı istiyor.”
Sonra bana dedi ki: «Bekle ve evden ayrılma.»
Akşam olunca beni çağırdı ve «Kanı akıt.» dedi…
Akıttım. Sonra bana, «Bağla.» dedi.
Bağladım. Ardından bana, «Evde bekle.» dedi.
Gecenin yarısında beni çağırdı ve bana dedi ki: «Kanı akıt.»
Öncekinden çok daha şaşırdım. Ondan bunun sebebini sormayı da istemedim. Kanı akıttım. Tuz gibi beyaz bir kan aktı.
Sonra bana: «Bağla.» dedi. Bağladım.
Sonra: «Evde bekle.» dedi.
Sabah olunca vekiline, bana üç dinar vermesini emretti. Dinarları aldım ve evden ayrıldım. Doğruca Hıristiyan İbn Bahtişu’ya gittim. Olayı ona anlattım.
Bana dedi ki: Allah’a yemin ederim ki dediklerinden hiçbir şey anlamadım, tıp bilimi açısından da böyle bir bilgiye rastlamadım, kitaptan da okumuş değilim. Günümüzde Hıristiyanlık kitaplarını en iyi bilen kişi, Farslı falan şahıstır, ona git.
Basra’ya kadar bir kayık kiraladım ve Ahvaz’a geldim. Oradan Fars bölgesine adamıma gittim. Hikâyeyi baştan sona ona anlattım.
Bana: “Bir kaç gün bekle.” dedi.
Bekledim. Sonra cevabı almak üzere yanına geldim.
Dedi ki: “Sözünü ettiğin adamla ilgili olarak bana anlattığın olayı Mesih (aleyhisselâm), ömründe bir kere gerçekleştirmiş.”
Ali b. Muhammed, ashabımızın bazısından şöyle rivayet etmiştir:
Muhammed b. Hucr, Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’a bir mektup yazarak Abdul’aziz b. Dulef ve Yezid b. Abdullah’ı şikâyet etti, ona şu cevabı yazdı:
«Abdul’aziz artık sana ilişemez. Yezid’e gelince, seninle onun için Allah katında bir makam vardır.» [19]
Bir süre sonra Abdul’aziz öldü. Yezid de Muhammed b. Hucr’i öldürdü.
Ali b. Muhammed, ashabımızın bazısından şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm), Nihrir’e teslim edildi. Bu adam ona baskı uyguluyor, eziyet ediyordu. Karısı ona dedi ki: “Yazıklar olsun sana. Allah’tan kork. Evinde nasıl bir adamın olduğunu bilmiyorsun?”
İmam’ın takva ve salâhını ona anlattı ve dedi ki: “Ondan dolayı senin için endişeleniyorum.”
Adam dedi ki: “Onu yırtıcı hayvanların arasına atarım.”
Gerçekten öyle yaptı da. Bir süre sonra Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’ın ayakta namaz kıldığı, yırtıcı hayvanlarınsa etrafında toplandıkları görüldü.
Ahmed b. İshak şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Muhammed (Hasan b. Ali aleyhisselâm)’ın yanına gittim ve yazı yazmasını istedim ki ondan herhangi bir yazı geldiğinde tanıyayım.
«Evet.» dedi. Ardından şunları söyledi:
«Ey Ahmed! Kalın kalemle yazılan yazı ile ince kalemle yazılan yazı birbirinden farklı olur, böyle bir farklılık gördüğün zaman kuşkuya düşme.» Sonra mürekkep istedi. Ardından yazmaya başladı. Mürekkebi, mürekkeb kutusunun dibinden kalemin ucuna çekiyordu. O, yazıyı yazarken ben kendi kendime dedim ki: “Yazı yazdığı kalemi bana bağışlamasını isteyeceğim.”
Yazıyı tamamladıktan sonra bana döndü. Bir yandan benimle konuşurken öbür yandan bir mendille kaleme bulaşan mürekkebi siliyordu. Bunu bir süre devam ettirdi. Sonra bana dedi ki: «Bu senindir ey Ahmed.» Kalemi bana verdi.
Dedim ki: Bana musallat olan bir dertten dolayı üzüntülüyüm. Daha önce ba¬bana sormak istemiştim; ama buna imkân bulamadım.
– «Nedir derdin, ey Ahmed?»
Dedim ki: “Ey efendim! Atalarından bize rivayet edilmiştir ki, nebiler sırt üstü, mü’minler sağ yanları üzerine, münafıklar sol yanları üzerine ve şeytanlarda yüzükoyun yatarlar.”
– «Öyledir.» dedi.
Dedim ki: “Ey efendim! Ben sağ yanım üzerine yatmak istediğim halde bunu başaramadım. Sağ yanım üzerine yattığım zaman gözümü uyku tutmuyor.”
Bir süre sustu, sonra «Ey Ahmed! Bana yaklaş.» dedi.
Ona yaklaştım. Bana dedi ki: «Ellerini elbisenin içine koy.» Ellerimi elbisemin içine koydum. O ellerini elbisesinin içinden çıkardı, benim elbisemin içine koydu. Sağ eliyle sol yanımı, sol eliyle de sağ yanımı üç kere sıvazladı.
Ahmed diyor ki: “İmam’ın böyle yaptığı günden beri sol yanım üzerine yatamıyorum. Sol yanım üzerine yattığım zaman kesinlikle gözüme uyku girmiyor.”
* Burada zikredilen tüm rivayetler Şia’nın en güvenilir kaynağı olan Usul-u Kafi kitabından nakledilmiştir.
ABNA.İR

[1]- Çocuk doğurduğu için özgürlüğüne kavuşmuş cariye.
[2]- Abdulbâki Gölpınarlı, Oniki İmam s. 183
[3]- Hz. Ali (a.s) ve evlâtlarının.
[4]- Abbasi halifesinin kardeşi ve ordu komutanı.
[5]- Halifenin özel hizmetçisi.
[6]- Çünkü İmam Sadık’tan gelen rivayette; haber verildiği gibi, “on birinci imamın bir oğlunun olduğu” haberi, onun açısından kesindi.
[7]- Meclisi, Saduk’tan şu rivayeti nakleder: «Hasan Askerî (a.s)’ın hizmetçisi ve postacısı Ebu’l-Edyan, onun emriyle Medain’e gitmişti. Samarra’ya geri döndüğü gün, İmam vefat etmişti.
Ebu’l-Edyan Cafer’in, İmam’ın namazını kıldırmaya hazırlandığını görür. Birden bir çocuğun ortaya çıktığını, Cafer’in cübbesinden tutup çektiğini ve: “Amca! Geri dur, babamın cenaze namazını kılmaya senden daha çok hak sahibiyim.” dediğini duyar.» [Mirat, c.l s.422]
[8]- Hemedan dolaylarına.
[9]- İmamların sayısını yedi ile sınırlı tutan ve Musa b. Cafer’in de ölmediğine, onun ahir zamanda ortaya çıkacak Mehdî olduğuna inanan mezheb.
[10]- Vakıfiye mezhebine mensup olmak, bize aileden kalan bir gelenektir.
[11]- Onu sana bağışladı.
[12]- Sana verdiğimiz bu para azdır veya geç yardım ettiğimiz için bizzat kendin isteme durumunda kaldın diye bizi mazur gör.
[13]- Kadisiye, Küfe yakınlarında bir köydür. Kadisiye senesinden maksat da, insanların hacca gitmek üzere yola çıkıp da susuzluk korkusuyla geri döndükleri yıldır… Geri dönüş de Kadisiye yakınlarında gerçekleştiği için de o seneye Kadisiye senesi denmiştir.
[14]- Tayyar veya İbn Mütevekkil soyundan gelen.
[15]- Arap olmayan Müslümanlar.
[16]- Bu ifade Araplar arasında baş sağlığı anlamını ifade eder.
[17]- İki tanrıya inanan, düalist.
[18]- Abbasi Halifesi el-Mühtedi (Hilafeti h.255-256)’nin veziri Salih b. Vasîf Türkî.
[19]- Onun katında hesaplaşacaksınız.


more post like this