I
İran Devrimi konusunda taa başından beri Batı, özellikle Birleşik Amerika körü körüne siyasi bir önyargıyla hareket etmektedir. Devrim’in ilk belirtilerine hemen hiç dikkat edilmedi. 1978 İlkbaharından önce Tebriz’de, daha sonra Kum’da halkın galeyana gelmesi, Şah’ın tarım reformlarına karşı olan «gerici» mollaların bir tertibi olarak nitelendirildi. Milyonlarca İranlının eşi görülmez gösterileri, devlet daireleri, fabrikalar, okullar, üniversiteler ve petrol alanlarındaki büyük grevler devleti felce uğratması ve en nihayet Şah’ın rezil olarak ülkeyi terk etmesi de İran halkının dini taassubuna (fanatizm) bağlandı. Batıya göre bu olayların başka izahı olamazdı. Kitleler, bütün hayatını ülkesini modernleştirmeye adamış olan bir lidere kafa tutan «gerici» ihtiyar bir din adamının peşine nasıl takılabilirdi.

Modernleşmenin mutlaka gelişme ve refah anlamına gelmediği, ve Batıda — ki batıda kısa bir müddette maddî kâr elde etmek en büyük ölçüdür— herkesin genel olarak anladığı ekonomik kalkınma mefhumunun gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaç ve menfaatlarıyla her zaman bağdaşmadığına dikkati çekenlerin sayısı ise çok azdı. Yine iradelerini münakaşa edilmez şekilde ortaya koyan bütün bir millete «fanatik» etiketinin yapıştırılın asının ne kadar sakıncalı olduğunu belirtenlerin sayısı daha da azdı. Halbuki İran tarihi ve İran halkının psikolojisini azıcık bilenler İranlıların dini inançları sağlam olmasına rağmen aşırı dindar olmadıklarını ve bölgenin en müsamahakâr insanları olduğuna kanaat getirirlerdi. Etnik grup ve dini cemaatlar bakımından tam bir mozaike benzeyen İran’da yine de geçen iki yüzyılda çok küçük çapta da olsa dini çatışmalar zaman zaman başgöstermiştir.
Durum böyle iken İran devriminin tek itici gücünün İslam (olduğu nasıl söylenebilir? Ama bu soruyu sormak, geçmişte çeşitli yerlerde ve devrelerde bir takım dinlerin bazı siyasi hareketlere ideolojik boyut sağladığı ve hatta bazı devletlerin temelini teşkil ettiğini unutmak anlamına gelir. İtalyan rahibi Girolamo Savonarola (1452 -1498) Floransa’da hem teokratik hem demokratik rejimini kurmadan önce Fransız istilâcılarına karşı ayaklanmıştı. Reform Hareketinin öncülüğünü yapmış olan Jean Calvin (1509 -1564) Cenevre’de başında bulunduğu teokratik Cumhuriyetinde dini ve siyasi muhaliflerini diri diri yakmıştı. Ne var ki onun getirdiği yeni ahlâk kuralları, yani emeğin kutsallığı ve faizli borçların haklılığı gibi kavramlar, kapitalizmin ge. üşmesi, demokrasinin benimsenmesi ve Batının kültür değerlerinin yayılmasına da katkıda bulunmuşlardı. Oliver Cııomtoell (1599-1658) ve Püritenler, «Orta Sınıf Cumhuriyeti»ni kurmak amacıyla İngiliz Kraliyetini dize getirmişlerdi. Bu üç din ve devlet adamı, Batı’da tarihin çeşitli dönemlerinde dinin nasıl bir devrimci rol oynadığını gösteriyorlar. Bu insanlar tarih kitaplarımızda en yüksek mevkiye sahip kimseler olmasına rağmen çağdaşları tarafından zalim, mezhepçi ve fanatik olarak suçlanmışlardı.

İşin tuhafı, Batılılar ve özellikle Avrupalılar, İmam Humeyni’nin hareketini değerlendirirken bunu Fransız Devrimi ile mukayese etmeye kalkışmışlardır. Bu mukayeseyi genellikle İran Devriminin, Fransız Devriminin kötü bir kopyası olduğuna inananlar yapmışlardır. Eşraf ve XVI. Louis ile ittifak halinde olan Fransız din adamları ve ruhban sınıfı reform ve gelişme isteklerine karşı çıkmamışlar mıydı? Ve, buna karşılık, din adamları tarafından yönetilen ve gerçekleştirilen İran Devrimi reform talebiyle başlatılmamış mıydı? Şurası bir gerçek ki genellikle Katolik Klişesine hiçbir zaman kurtarıcı bir güç olarak bakılmamış ve toplumlarımızda laiklik fikri demokrasiden ayırdedilmemiştir.

Her ne olursa olsun, İran devrimi ile bir paralellik ve benzerlik haklı olarak kurulabilir. Ancak İran Devriminin, başka devrimlere benzemediği de bir gerçektir. Zannedersem, İran Devrimiyle ilgili günlük gelişmelerin değerlendirilmesindeki güçlükler yukarıdaki durumdan ileri geliyor.
II
Şiî ulemanın ayaklanmasının sebeplerini Şiîlik tarihi ve ideolojisinde aramak gerekir. Dokuzuncu asırda 12 inci imamın ortadan kayıbolmasından bu yana Şiîler nezdinde hiçbir dünyevi güç ve makam yüksek ve muteber sayılmamıştır. Şiî inancına göre Büyük Sırrın (12. imamın kayboluşuna verilen isim) çözülüşüne ve İmam’ın dünyaya dönüşüne kadar müslüman toplulukta adalet sağlanmayacaktır. Bu tarife göre, her hükümdar ve yönetici ile iktidar partisi gâsıp sayılacaktır. Çünkü sadece iktidar sahibi olmak itibarıyla sözkonusu yönetici ve parti ilahi iradeyi kullanma hakkına sahip olan yegâne kişi 12. îmam’ın yerini gasbetmiş oluyor. Dolayısıyla Şii ulema gayet doğal olarak İran’a hakim olan çeşitli hanedanın selahiyeti ve icraatına zaman zaman karşı çıkmış özellikle İslamiyeti «bozacak» yabancı tesirlere ülkenin açık bırakılması ve müslüman kültür ve geleneğine ters düşen örf ve adetlerin benimsenmesiyle ilgili otoriter hükümetin her icraatını şiddetle reddetmiştir.

Böylece, 19. yüzyılının başına kadar Şiîlik emperyalizme karşı çıkan ilk güçler arasında yer almıştır. Nitekim 1826’da Şiî ulema Rusya’ya karşı cihad çağrısında bulundular. Üç sene sonra da St. Pe tersburg’dan gelen bir heyetin üyelerini öldürttüler. Aynı ulema 1872’de Baron Julius de Reuter’e maden, orman, demiryolları, banka, gümrük ve telgraf irtibatı hakkında tanınan imtiyazlar ve geniş yetkiler’in ortadan kaldırılmasına sebep oldular. Din adamlarının 1891’de tütünün tüketiminin yasaklan-masıyla ilgili kampanyaları halk kitlesi tarafından da benimsenince bir evvelki sene Talbot adında bir yabancıya tütün konusunda tanınan tekel haklanna son verildi. Şiî alimlerin bir bölümü, anayasal bir rejimin kurulması maksadıyla 1906’da yapılan darbeye de faal olarak katıldılar. Bunu, o zaman bile — Batının anladığı şekildeki — demokrasi adına değil Avrupa’nın tesirlerine açık olan Krallığı daha iyi kontrol edebilmek için yaptılar. Aynı şekilde 1951′ de o zamanki Başbakan Muhammed Mussadık’ın ingiliz – İran Petrpl Şirketinin İran’daki bütün varlığını devletleştirdiği zaman ulemanın önemli bir bölümü Ayetullah Kaşâni’nin önderliğinde ona destek oldular.

Militan ulema’nın başlıca üç hedefi yabancı tasallut, istibdat (mutlak idare) ve adaletsizlik’in hepsi Muhammed Rıza Pehlevi’nin iktidan döneminde İran halkının en çok şikâyet ettiği şeylerdi. Şah’-ın getirdiği tarım reformundan sadece küçük bir azınlık yararlandı. Bu azınlığa dağıtılan topraklar da daha sonra büyük çapta sanayileşmiş ziraate yönelik olan büyük firma ve şirketlerin eline geçti. Birleşik Amerika’dan büyük miktarda tarım ürünleri, özellikle buğdayın ithal edilmesi ve ayrıca dengesiz ve yetersiz gümrük tarifeleri sadece sayısız çiftçilerin mahvolmasına değil aynı zamanda tarım kesiminde işsizliğin büyümesine ve nüfusun şehirlere kaymasına yolaçtı.

Şah’ın modernleşme programı özlü kalkınmadan daha çok imtiyazlı sınıf için bir tüketim toplumunun yaratılmasına yardımcı oldu. Bu program Kraliyet ailesi, Saray mensupları, özel teşebbüsler (ki bunların hepsi dev Batılı firmaların mümessilleriydiler) güçlü tüccarlar, yedek parça ithalatçıları, tüketim mallarını satanlar, komisyoncular ve spekülasyon yapanlan bir çırpıda zengin ediverdi ve 19. asrın kapitalizmine mahsus bolluk ve sınırsız paralar içinde yüzmelerine zemin hazırladı. Diğer teraf-tan en çok eziyet çeken ve mağdur olanlar arasında asker, işçi (gerçi ücretleri nisbeten iyi idi), hızla büyümekte olan orta sınıf ve çok hızlı seyreden
enflasyon altında ezilmekte olan yevmiyeli işçiler yer alıyordu. (Monarşi’nin devrilmesinden önceki iki yıl içinde enflasyon hızı % 50’nin üzerinde idi).
1976’da İran’ı etkisi altına alan ekpnomik gerileme rejimin desteğini azalttı. Petrpl satışlarındaki azalma ve ithal mallarının maliyetinin yükselmesi Şah’ın kalkınma için tahsis ettiği kredileri kısmasını gerekli kıldı. Bu üst üste meydana gelen olumsuz gelişmeler halkın 1973 – 74 döneminde büyük petrol satışı nedeniyle yükselen morelleri bozdu. Bununla beraber getirilen kemer sıkma politikası da halkı fazlasıyla tedirgin etti. Zira, aynı zamanda Şah milyarlarca dolarlık gereksiz askeri araç gereci Birleşik Amerika ve bazı diğer ülkelerden toplamaya devam ediyordu.

Orta sınıf, rejimin tek taraflı ve keyfî icraatiyle tehdit altında bulunan maddî güven ve siyasi istikrarın tekrar tesis edilmesi içinanayasal bir sisteme gidilmesini istiyordu. Halk kitlesi ise gizli polis teşkilatı SAVAK’ın işlediği korkunç cinayet ve işkencelere son verilmesini istiyordu. Muhammed Rıza Şah’ın 37 yıllık iktidar döneminde yarım milyondan fazla İranlının geçici olarak ya da uzun süre için tutuklandığı bilinen bir gerçektir. Binlerce muhalif veya şüpheli kişi özel mahkemelerde yargılanmış, binlerde kişi de yakalanarak derhal öldürülmüş ya da işkence sonunda hayatlannı kaybetmişlerdi.
İranlıların çoğu kendilerine zulüm eden rejim ile 1953’te Muhammed Rıza Pehlevi’yi İran tahtına yeniden geçirmek suretiyle bu baskı rejimini kendilerine musallat eden ve askeri ile kplluk kuvvetlerinin yanısıra siyasi ve ekonomik yardım sağlayarak ayakta tutan Birleşik Amerika’yı aynı potaya koymakta güçlük çekmediler. CİA (Merkezi Haber Alma Örgütü) SAVAK ile yakın işbirliği içinde iken Pentagon (Milli Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığının müşterek adı) da Kraliyet Ordusunu silahlarla donatıyor ve eğitiyordu. CİA aynı zamanda İran Ordusuna gereken bilgi ve öğütleri de veriyordu. Amerikan firmaları gereksiz silah, araç gereç, sanayi ürünleri ve tüketim mallarına karşılık İran’dan petrodolarlan alabildiğine çekiyordu. Pekçok İranlıların kanaatine göre bu anlamsız «satış» ların maksadı İran’ı soyup soğana çevirmekten başka bir şey değildi.
III
Devrim sırasında ön plana çıkan Ulusal Cephe, kendilerini Musaddık’ın varisi ilan eden zararsız ünlülerden meydana gelen bir örgütten başka bir şey değildi. Ayrıca o zamana kadar Musaddık da itibarını bir hayli kaybetmişti. Halk Mücahitleri (İlerici müslümanlar) ve Halk Fedaileri (Marksist – Leninist) gibi solcu partiler genellikle şehir gerillacılığı alanında faaliyetlerini yoğunlaştırmış, büyük çapta can kaybına uğramışlardı. Dolayısıyla hatırı sayılır siyasi bir rol oynamaktan gök uzak idiler. Böylece, şii ulema, topyekûn ideolojisinin yanısıra başarısız olabilecek bir girişimin başarılı olması için hem liderlik hem de genel planını sağladı.

İran toplumunda ulemanın rolü hayli büyüktür. Bu rol bir Sünni âliminkinden çok daha büyüktür. Sünni âlim ve şeyh genellikle devlet tarafından atanıp maaşa bağlanır. Bir şii molla ise zenginlikle fakirliğini ve sevinci ile üzüntüsünü paylaştığı müminlerden geçinimini sağlar. Molla ister camide ister dini toplantılarda ya da evde olsun toplumu ilgilendiren hemen hemen bütün meseleleri ele alır ve bunlara çare aramaya çalışır. Yahudilik’te olduğu gibi İslam’da din ile siyaset birbirinden ayrılmaz. Böylece, molla halkı için güvenilir bir dost, danışman ve yol gösterici olmakla kalmaz aynı zamanda moral bakımından her zaman destekçisi de olur.

Şii ulema, müslüman halkın gelirinin beşte birine varan oranla elde ettikleri bağışlar ile Şah döneminde muhtaçlar için hastane, klinik, okul ve diğer sosyal müesseseler kurmuşlardı. Ulema ve hatipler Saray ile Amerikalı danışmanları kastederek, sosyal adaletsizlik, ahlâki çöküntü ve yolsuzluğu eleştiriyorlardı. Milli benlik ve değerleri Amerikan teknolojisinin istilâsına karşı korumak amacıyla İslamiyete dönülmesinin şart olduğunu ileri sürüyorlardı. Ulema’nın pekçoğu hapse atıldı. Tanınmış din adamları, mesela birkaç ay önce hayata gözlerini kapayan Ayetullah Talegani, İmam Humeyni’-nin halefi sayılan Ayetullah Müntazari ve Tem-muz’da İran Meclis Başkanlığına seçilen Ayetullah Muhtazeri Refsencani, SAVAK ajanları tarafından işkence edildiler.
İrak’ın Necef şehrine sığınan İmam Humeyni ise bu günden güne güçlenen direnişin ücra sembolüydü. Siyasi boşluk onu sadece direnişin bayraktan değil aynı zamanda devrimin planyıcısı ve önderi de yapıverdi. 15 yıl süren sürgün hayatı sırasında zaman zaman aldığı tavırlarla İran halkının çeşitli grup ve sınıflarının tercümanlığını yaptı. 1964’te İran’dan sınırdışı edilmeden kısa bir süre önce Şah’ın Anayasa’yı ihlal etmesini ve Amerikalı sivil ve ekonomik danışmaları ile yakınlarına geniş imtiyazlar tanımasını kınamakla herkesin dikkatini çekmişti. 1967’de ise Necef’ten Başbakan Huveyda’ya gönderdiği mektupta şöyle demişti :
«Siz bağımsızlığımızın kökünü bile kazıttınız».

Ayetullah Humeyni’nin pekçok yazı ve konuşmaları gibi bu sözleri de bantlara doldurulup köy ve kasabalarda halka dinletilmişti. Bu bantlardan birinde Humeyni Birleşik Amerika’yı «emperyalist yılanın başı» olarak nitelendirmiş uluslararası tekelci sermaye şirketlerinin İran’ı soyduklarını belirtmişti. Ayrıca yabancı sermayenin «egemenliğinden yakınmış, akıl almaz miktarda silah ve araç gerecin satın alınmasını ve milli servetin çarçur edilmesini kınamıştı. Krallığın 2500. yıldönümünün kutlanması amacıyla 1971’de Persepolis’te düzenlenen tantanalı törenleri de yeren Ayetullah, Şah ve ailesinin «küstahça lüks»ünü eleştirmişti. Ocak 1978’te genel ayaklanmanın başlamasından itibaren de Muhammed Rıza Pehlevi devrilinceye kadar halkın mücadelesini sürdürmesini istemişti. Danışman ve yardımcılarının tavsiyelerine rağmen silaha sarılmadan mücadelenin başarıya ulaşacağım ve kaba kuvvete karşı Şii inancın galip geleceğini belirtmişti. Hesapları doğru çıktı. Bir yıl sonra, Ortadoğu’da İsrail’den sonra en güçlü olarak kabul edilen İran Kraliyet Ordusu, zaferlerini kazanırken onbinlerceleri şehit düşen «elleri boş devrimciler» e (1) mağlup olmaktan kurtulamadı.
(1) «elleri silahsız devrimciler»
IV
Devrimin ikinci safhası, İmam Humeyni’nin Şubat 1979’da yurda dönmesinden kısa bir süre sonra başladı. Bu, Batı’nın deyimiyle «anarşi» ve «kaos»un başlangıcıydı. Bilindiği gibi bu klasik kavram, nüfusun çeşitli gruplarının çıkar, irade ve siyasi eğilimlerini belirleyen güçlerin baskısı altında «kutsal birlik» denilen çıkarlann ortak hedefi (ki bunu İran’da monarşi simgeliyordu) nin yok olması ve büyük bir gürültüyle patlaması için kullanılmaktadır. Bu patlamadan sonra hayat hemen hemen normale dön. dü. Şah imparatorluğunun etnik azınlıkları, meselâ Kürt, Arap, Beluçi ve Türkmenler, Şiî topluluğuna bağlı olmadıkları için kendilerine geniş özerklik ve rilmesi için harekete geçtiler. Tekbir getirilirken gösterilerde İslam bayrağı altında yürümüş olan Marksist komünistler ile Maocular ve Troçkiciler şimdi oraklı çekiçli bayrakları altında toplanmaya başladılar. Batılı çevreler ise liberal bir ekonominin (sosyal demokrat) korunması ve parlamenter bir rejimin kurulması sloganıyla laiklik bayrağını çektiler. Müslümanların kendileri her ayetullah ve izlediği yoluna göre sağ, sol ve merkeziyetçi gibi çeşitli gruplara bölünmüşlerdi. En nihayet, Şiî ulema İmam Humeyni’ye tamamıyla bağlı olduğu halde laik siyasi gruplar gibi türlü çeşit gruplara ayrılmış bulunuyordu.

İmam Humeyni’nin gerek inandığı ideoloji gerekse huyu bakımından uzlaşmaz ve ilkelerinden hiçbir taviz vermeyen bir kişi olduğu defalarca yazılmıştır. Zira böyle olmasaydı taraftarlarının ısrarlarına rağmen Şah’ın bütün uzlaşma tekliflerini geri çevirir miydi? Ayrıca monarşi’nin çöküşünden hemen sonra bir milli birlik hükümetinin kurulmasıyla ilgili teklifleri reddeder miydi? Çünkü bu şekilde meydana gelen huzursuzluk ve kargaşalık ortadan kaybolacaktı. Ne var ki İmam Humeyni, General De Gaull’ün Fransa için yaptığı uzlaşmalara benzer uzlaşma İran için yapmadı. İslam dünyasında şiile-rin başı olmak itibariyle Humeyni kendisiyle hemfikir olmayan ve hatta kendisine karşı gelen doktrin sahipleriyle bir «taktik ittifakı» kuramaz ve kurmadı da.

Yine de «İslam Devriminin Rehberi (Önderi)» nin yüce ve zorlu hedefine varabilmesi için dolaylı yol olarak tıpkı laik bir siyasetçi gibi muhtelif manevra ve taktikler kullanmadığı da söylenemez, 5 Şubat 1979’da geçici hükümetin başına Mehdi Bazargan’ın getirilişi işte bu taktiklerden biri sayılabilir. Yoksa, İmam Humeyni kendi fikirlerinden bu kadar uzak bir kişiyi Başbakanlığa nasıl getirebilirdi? Doğru, Bazargan Şah’a muhalefetten ötürü dört defa hapse atılmış. Humeyni’yi de sürgünde olduğu süre içinde desteklemişti. Ancak kendisinin de itiraf ettiği gibi o bir devrimci değildi. Ve İmam Humeyni Neauphle – le – Chateau’da bulunduğu sırada kendisiyle görüşen Bazargan monarşi’nin korunmasını öngören adım adım takip edilecek «aşamalı» bir çözümü önermişti. Kısacası, Bazargan yakın dostu olan ve kendisini «karşı devrimci» veya «hain» ilan etmekten çekindiği Şahpur Bahtiyar’ın yolunu izliyordu.
Bazargan’ın kurduğu hükümet genellikle muhafazakârdı. Bakanları, Ulusal Cephe’nin ılımlı kanadına bağlı plup Humeyni’nin nefret ettiği Musaddık’ın taraftarları ile Kraliyet Ordusuna bağlı subaylar ve Şah döneminde zenginleşen orta sınıf iş adamlarından oluşuyordu. İş başına gelir gelmez ilk işi devrimin meydana getirdiği komite, İslam muhafızları ve SAVAK işkencecileri ile Şah döneminin ileri gelenlerini cezalandırmaya yönelen devrim mahkemeleri gibi kuruluşları eleştirmek oldu. özel mahkemelerin kurulup faaliyete geçmeleri ve aldıkları kararları derhal infaz etmeleri onu tiksindirdi. Kanun ve nizama bağlı olan Mehdi Bazargan, «mümtaz ve boşluğu dpldurulamayacak unsurları»! kaybetmemek için temizlik harekâtının en asgari düzeyde kalmasını istiyor, ayrıca geçmiş rejimin, ordu, polis ve devlet daireleri gibi kuruluşların korunmasından yana idi. Tüccarlar ile orta sınıfın yetenekli bir temsilcisi olmak itibarıyla geçici hükümetin başında bulunan Bazargan ekonominin temelini değiştirmek niyetinde değildi. İşte böyle bir düşünce ve baskıdan dolayıdır ki bankalar ile sigorta şirketleri ve büyük sanayi kuruluşlarının devletleştirilmesi hareketini bir hayli azalttı. Ayrıca, topraksız çiftçilerin özel ve devlet yönetimindeki büyük çiftlikleri «gayrimeşru» yollarla işgal etmelerine ve fabrikaların yönetiminin «işçi konseyleri» tarafından ele geçirilmesine başarıyla direndi.
Mehdi Bazargan iyi bir müslümandı, ancak İslamiyet’in İran’a tamamıyla hakim olması gerektiği yolunda İmam Humeyni’nin görüşüne katılmıyordu. Bazargan «cahil ve mağrur» mollaların yönetime sızmalarından yakınıyordu. İslam Cumhuriyeti lehinde oyunu kullanmasına rağmen görevinden istifa etmeden kısa bir süre önce İtalyan gazetecisi Oriana Fallaci’ye verdiği demeçte «şii din adamlarının diktatörlüğünden» korktuğunu açıklamaktan geri kalmadı.

Bazargan’ın düşüşünü iki büyük «günah» hızlandırdı : Birincisi, «Uzmanlar Meclisi» (ki tamamıyla ulemadan müteşekkildi) tarafından hazırlanan İslam Anayasasına karşı çıkması, ikincisi de İmam Humeyni’nin «Büyük Şeytan» dediği Birleşik Amerika ile ilişkilerini normalleştirmeye kalkışması. Mısır – İsrail Barış Anlaşmasının Mart 1979’da imzalanmasından sonra Humeyni’nin emriyle Kahire ile ilişkilerin kesilmesini Bazargan istemeye istemeye kabul etmişti. 22 Ekim’de Şah New York’taki hastaneye yatınlınca olayı protesto etmemiş hatta eski hükümdarın İran’a iade edilmesi isteğinde de bulunmamıştı. Bir hafta sonra ise İran televizyonunda Cezayir’de Başkan Carter’in Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski ile samimi bir görüşme yaptığı ve bu görüşmede İran Ordusunun ihtiyaç duyduğu silah ve yedek parçaların sağlanmasını istediği gösterildi. İşte bu görüşme Birleşik Amerika Büyükelçiliğinin işgali için iyi bir sebep – ya da bahane – hazırladı. Sadece dört gün sonra «İmam’ın izinde bulunan müslüman öğrenciler» Tahran’daki Amerikan elçiliğini basıp bütün Amerikalı görevli ve diplomatları rehine aldılar.

Muhtemelen böyle bir harekete geçileceği daha önceden bildirilmiş olan İmam Humeyni böylece Bazargan’ı istifaya zorladı. Peki, bunu yapmak için neden dokuz ay beklemeyi tercih etti? Tâ başından beri Başbakanının ne «devrimci» ne «Büyük Şeytan»ın düşmanı olduğunu bilmiyor muydu?

Konunun daha derinliğine inecek olursak İmam Humeyni’nin Mehdi Bazargan’ı Başbakanlığa getirirken iyi bir taktik kullandığını söyleyebiliriz. Anlaşılan İran’a daha yeni dönen İmam bu seçimi durumun kontroldün çıkabileceği endişesiyle yapmıştı. Kraliyet Ordusu a-yakta duruyordu, (bilindiği gibi Ordu, geçici hükümetin kurulmasından bir hafta sonra, yani 12 Şubat’ta lağvedildi). Aynı durum polis teşkilatı, jandarma ve devlet yönetimi için de sözkonusuydu. Marksist partiler (örneğin, Halk’ın Fedaileri) ve Halk’ın Mücahitleri aşırı derecede silahlı olup kitleler düzeyinde güçlü olmasına rağmen icraat safhasında gereken yapıya sahip olmayan İslam Hareketini altetmeye hazırdılar. (Çeşitli komiteler ve İslam milis kuvvetleri bundan sonra teşekkül ettiler). Ekonomide ve hükümet mekanizmasında etkili olan orta sınıf Ulusal Cephe’nin ılımlı partileri arasında pasif bir duruma düşebilir ve oyuncakları haline gelebilirdi.

Ancak Mehdi Bazargan gibi bir kişi çetrefilli işlerle uğraşabilirdi. «Pazar» olarak bilinen küçük esnaf ve tüccar kesimi — ki hem dindar hem muhafazakârdı — Bazargan’a bağlıydı. Solcu gerilla örgütleri (özellikle Mücahidin) yeni Başbakan’ın liberal görüşlerinden istifade ederek yeni kurulan Cumhuriyette meşru bir mevki kapacağını düşünmüşlerdi. Yüksek rütbeli subaylar — ki bunlardan bazısı Bazargan ile gizlice uzlaşmaya varmışlardı — kendisinin mo-narşi’den Cumhuriyet’e geçişin kolay ve pürüzsüz olacağı konusunda Ordu’ya teminat verebileceğine inanıyorlardı. Dolayısıyla İmam Humeyni, Bazargan’ı Başbakanlığa getirerek zaman
kazanmaya çalışıyordu. «Gerçek devrimci bir Hükümet»in kurulması için öyle bir zamana çok ihtiyacı vardı da. Ancak bu demek değil ki Humeyni, Bazargan’a bazı önemli yetkiler vermişti. Bazargan’a radyo ve televizyonda bol bol konuşma ve protestolarda bulunma yetkisi verilmişti. Ne var ki hayati önem taşıyan konularda asıl karar organı ulemanın egemen olduğu Devrim Konseyi idi. Nitekim, Bazargan kendi durumunu Oriana Fallaci’ye verdiği demeçte güzel şekilde ifade etmişti: «Elime bir bıçak tutturmuşlardır, ancak bu bıçağın sapı bende keskin kısmı başkalarında kalmıştır.»

Tahran’da Amerikalı diplomatların rehin alınması Bazargan hükümetinin ölüm fermanıydı. Bu olay ayrıca monarşinin çöküşünden sonra ortaya çıkan İran-Birleşik Amerika anlaşmazlığını büsbütün su yüzüne çıkardı. İmam Humeyni, geçen 30 yılda Beyaz Sarayda görev yapmış ve İranlıların çoğunun kan emen canavar olarak gördüğü Muhammed Rıza Pehlevi’yi sürekli olarak desteklemiş olan 7 Başkan’ı affetmemişti. Başkan Carter’in de son âna kadar Pehlevi hanedanını kurtarmaya çalştığını da unutmamıştı. Eski Şah’a Ekim 1979’da Birleşik Amerika’ya girişine izin verilmesi, tahtını kaybeden Şah’ın yeniden tahta geçirilmeye çalışılacağı kuşkusunu uyandırdı. Batı’da «insancıl» ve «cesur» bir jest olarak nitelendirilen Amerika’nın bu hareketi Tahran’da yeni bir tertip olarak görüldü. Nitekim İran Dışişleri Bakanı Sadık Kutbzade bana bu olayı şöyle yorumlamıştı : «Bu olay, Franco İspanyasının, İkinci Dünya Savaşından hemen sonra Hitler’e kanser tedavisi için kollarını açmasına benzer». Bu yorum, gayet açık şekilde İranlıların düşünce ve şiddetli öfkesini gösteriyordu. Birleşik Amerika, İranlıların devrimci tavır ve eylemlerini küçümsediği gibi Şah ile ilgili tepkilerin? yalnış hesaplamıştı.
Bazı gözlemcilere göre Carter yönetimi rehineler sorunu ortaya çıkmasından önce ve sonra aynı hataya düştü. Carter yönetimi, İran-ABD anlaşmazlığını «ılımlı» olarak bilinen Bazargan ve bakanları ve daha sonra Cumhurbaşkanı Beni Sadr ve Kutbzade ile görüşüp çözümleyebileceğini sanmıştı. Washington bunun en etkili yol olacağını sanmıştı, oysa bu yol çoktan kapanmıştı. Doğru, yeni Devlet Başkanı ve Dışişleri Bakanı müslüman öğrencilerin Amerikan Büyükelçiliğini basıp Amerikalıları rehine almalarını tasvip etmemiş ve Birleşik Amerika ile ilişkilerin düzeltilmesini istemişlerdi. Ama aynı görüşleri nedeniyle İmam Humeyni yanında puan kaybetmekle kalmadılar, çoğu din adamlarından oluşan gruba karşı da zayıf düştüler.

Sonuç olarak, «ılımlılar»ın İran halkının gözünde inanırlık kazandırılmasını sağlamak amacıyla Amerikan Hükümeti bunlara bazı ödünler vermeye hazır olsaydı, «ılımlılar» kozunu iyi kullanabilirdi. Zaten Cumhurbaşkanı Beni Sadr, Şah’ın geri verilmesi isteğinden vazgeçmişti. İstediği yalnızca Birleşik Amerika’nın, Şah’ın işlediği suçlarda ortak olduğunu kabul etmesi ve İran’ın içişlerine bundan böyle karışmayacağına sözvermesi idi. Hiç şüphe yok ki bu istekler yerine getirilse idi Beni Sadr rehineleri salıverirdi. Hatta hiç olmazsa rehinelerin salıverilmesi için gerekli olan hava yaratılmış olacaktı. Ne var ki Beyaz Saray, ilişkilerin normalleştirilmesinin bir bedelinin ödenmesi gerçeğini anlamaktan uzaktı. Başkan Carter, 1953’te Muhammed Rıza Pehlevi’yi yeniden iktidara getiren CİA güdümlü darbeyi kınamaya bile yanaşmadı. Diyelim ki büyük bir devlet böylesine aşağılanmaktan hoşlanamaz. Ancak karşı tarafın asgari isteğinin bile yerine getirilmeden uzlaşmaya nasıl gidilebilir? Hiçbir ödün verilmeden rehinelerin serbest bırakılması elbette ki beklenemezdi.

Görüşmelerin başarısızlığına gelince Tahran’da yetkilerin dağılımındaki karışıklığın ciddi temaslara imkan vermediği savunulmuştur. Yetkilerin karmaşıklığını biran için kabul etsek da hi Tahran’daki iktidar kavgası sona erinceye ve belli bir yetki odağı ortaya çıkıncaya kadar yetki Carter yönetiminin Nisan 1980’deki başarısız akıllı bir hareket sayılabilir mi? Öyle anlaşılıyor ki Carter yönetiminin Nisan 1980’deki başarısız kurtarma hareketinden sonra izlemeye başladığı pasif tutumu taa geçen Kasım ayında yapılan bir değerlendirmenin ürünü idi. Dolayısıyla İslamcı öğrencilerin Amerikan elçiliğini işgal etmelerinin iç politikaya yönelik bir manevra olduğu kadar Birleşik Amerika’ya karşı girişilen bir hareket olduğu da söylenebilir.

Kuşkusuz, İmam Humeyni’nin Amerikan aleyhtarı duygularını kitleleri seferber etmek amacıyla kullanacağı taa başından belli idi. E-kim 1979’a kadar gerek ekonomik sorunlar gerekse yetkilerin birden çok ellerde toplanması sebebiyle halk arasındaki tedirginlik ve tatminsizlik doruğa ulaşmıştı. Hükümet, laik milliyetçiler ve pekçok solcu partiler ile birlikte o sıralarda hazırlanmakta olan İslam Anayasası taslağına karşı direnmeye hazırlanıyordu. Böylece Amerikan Büyükelçiliğinin işgali tam zamanında yapılan bir hareket olup bölücü unsurları geri plana atmakla kalmadı halkın Şah’ın koruyucularına karşı birleşmesine de yardımcı oldu. Aynı mekanizma 25 Nisan tarihinde yapılan başarısız kurtarma hareketinden sonra uygulamaya kondu. Birleşik Amerika’nın bu aptalca girişimi İran halkına en büyük tehlikenin dışardan geleceğine ilişkin Humeyni’nin savunduğu tezini iyice kanıtladı.

Kraliyet rejimine karşı ayaklanma ve geçici bir Hükümetin yönetiminde İslam Cumhuriyetinin kurulmasından sonra devrimin üçüncü aşaması Bazargan’ın istifasıyla başladı. Rehinelerin tutsak alınmasından hemen sonra İmam Humeyni yeni aşamayı «İkinci Devrim» olarak nitelendirdi. Kurn’un saygıdeğer sahibi Başbakanının bütün yararılığı ve etkinliğini yitirdiğine kanaat getirmişti. İslam komitelerince dağıtılan ve etkisiz hale getirilen Kraliyet Ordusu artık Cumhuriyet için bir tehlike teşkil etmiyordu. Ekonomik güce sahip olan büyük sanayiciler alınan başta devletleştirme olmak üzere çeşitli tedbirlerden sonra mevki ve itibarlarını kaybetmişlerdi. Şimdi yapılacak tek şey orta sınıfın temsilcilerini tarafsızlaştırmaktı. Bunlar «ılımlı milliyetçiler» ve «Batılaşmış liberaller» olarak biliniyor ve «Emperyalizm ile uzlaşmaya hazır» kişiler olarak tanınıyordu.

Yeni düşmanı gizlendiği yerden çıkarıp kovma işi İslamcı öğrencilere düştü. Öğrenciler o sıralarda en çok sevilen kişilerdi. Dünyanın en güçlü devletleri arasında yer alan Amerika’yı dize getiren bu gençler gerek Amerikan yönetimi gerekse Amerikan kitle haberleşme araçları tarafından odak noktası haline getirilmiş, bu Tanrı vergisi durumdan yararlanıp devrimci hareketin hem fikri hem silahı olduklarını kanıtlama fırsatını bulmuşlardı. Öğrenciler, İslam Cumhuriyetinin muhaliflerinin yokedilmesinden sonra İmam Humeyni’nin gizli desteğiyle ön plana çıkmayı bildiler.

İnandırıcı belgeleri sergileyen (ki bu belgeler Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliğinin arşivinden alınmışlardı) İslamcı öğrenciler İran Devrimiyle ilgili olarak Batı yanlısı olarak bilinen politikacı ve partilerin tutuklanıp halkın gözünde küçük düşürülmesine sebep oldular. Bazargan Hükümeti döneminde önce Başbakan Yardımcılığını yapmış daha sonra Stockholm Büyükelçiliğine getirilmiş olan Emir Entezam bir «CİA ajanı» suçuyla tutuklandı. Aynı etiket taşıdıkları bildirilen Azerbaiçjan’ın Tebriz kentindeki ayaklanmayı başlatmış değilse de desteklemiş olan Ulusal İran Petrol Şirketi Başkanı Hasan Nezih ile küçücük Radikal Parti’nin Başkanı Rahmetullah Mukaddem Maraghi ülkeyi terketmeye mecbur oldular. Liderliğinde Azerbaiçjan ayaklanmasının başlayıp yayıldığı sağcı liberal Ayetullah Şeriatmedari, Tahran’da «uzlaşma belgeleri»nin esrarengiz şekilde dağıtılmasından sonra susup bir kenara çekilmek zorunda kaldı. Şeriatmedari’nin oğlunun liderliğindeki Müslüman Halk Cumhuriyet Partisi birçok üyesinin ya tutuklanması ya da öldürülmesi üzerine faaliyetini durdurdu. Yine Amerikan Büyükelçiliğinden çıkan belgeler sayesinde birkaç parlamenter meclis üyeliğini kaybetti, çünkü «düşmanla işbirliği; yaptıkları tesbit edilmişti. Aynı adını taşıdığı güçlü kabilenin reisi olan Hüsrev Kaşgai ve geçen Ocak ayında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde iki milyondan fazla oy kazanmış olan Amiral Ahmed Medeni gibi ünlüler siyaset sahnesinden çekildiler. İslamcı öğrencilerin kurbanlarının listesi böylece uzayıp gidiyor. Ancak bu liste «ikinci devrim»de öğrencilerin kararlı ve etkili rol oynadıklarını da kanıtlıyor. Ayrıca Carter yönetiminin İmam Humeyni’ye elle tutulur herhangi bir öneri veya ödün vermek suretiyle rehineleri kurtarmaya yönelik ciddi bir girişimde bulunmadığını da ortaya koyuyor.
Rehineler sorunu, iç politikada sağı sol’dan ayıran en önemli konulardan biri haline geldi. Müslüman öğrencileri destekleyenler iki kampa alındılar, emperyalizm aleyhtarı ve devrimden yana kişiler ilan edildiler. Bunun aksine hareket edenler yani, öğrencileri tasvip etmediklerini tavır veya hareketleriyle belli edenlere Batı yanlısı ve karşı devrimci etiketi yapıştırılı-verdi. Dolayısıyla Amerikan Büyükelçiliği işgaline karşı seslerini resmen çıkaran çok az kişi nin olduğuna şaşılmamalı. Halk Mücahitleri Örgütü, İran’ı hala Birleşik Amerika’ya bağladığını iddia ettiği 900 anlaşma ve sözleşmenin tümünün feshedilmesinin resmen açıklanmasından yana idi. Örgüt bu isteğinin yerine getirilmemesine rağmen 4 Kasım 1979 günlü elcilik işgalini desteklediğini ilan etti. (Bu örgüt daha sonra müslüman öğrencilerin davranışlarını beğenmediğini açıkladı). Devrimin ilk aylarında İmam Humeyni’nin emperyalizm aleyhtarlığıyla alay ederek bunun «yüzeysel» olduğunu öne süren Halk Fedayileri Örgütü de belli bir çekingenlik devresi geçirdikten sonra elciliği işgal edenleri tam olarak desteklediğini belirtti. Ilımlı parti ve kişiler Birleşik Amerika’nın savunucusu suçlamasıyla karşı karşıya kalmamak amacıyla genellikle ya suskun kalmayı ya da müphem bir tavır takınmayı tercih ettiler. Yalnız Beni Sadr 6 Kasım’da rehinelerin tutsak alınmasının gerek İslam ahlakına gerekse devrim çıkarlarına aykırı olduğunu söyleme cesareti — ya da başka bir deyimle, tedbirsizliği — ni gösterdi. Elcilik işgaline karşı olduğunu Beni Sadr birkaç kez yineledi ve o tarihten beri İmam Humeyni ile olan ilişkilerinde bozulma olduğu da göze çarpar.

İşin tuhafı, Bazargan ile uzun sure kıran kırana mücadele etmiş olan geçici Hükümetin Başkanı Beni Sadr zamanla eski Başbakanın yıkılışına sebep olan çizgiye oturmaya başladı. Böylelikle, muhaliflerine karşı zayıf kalarak özellikle İslam Cumhuriyet Pertisi ve Başkanı Ayetullah Beheşti tarafından «liberal» lerin gurubuna itiliverdi. Muhalifleri kendisinin Birleşik Amerika’ya karşı uzlaşmacı ve tavizci bir tutum takındığını ayrıca Avrupa ve Japonya ile İran arasında yakın işbirliği gibi bir hayale kapıldığını da belirttiler. Hatta, militan ulema’nın doktrini olan «ne Doğu ne Batı» ilkesine bağlı kalarak Afganistan’a Sovyet müdahalesinin kınanmasına ilişkin Beni Sadr’ın çağrısına bile şüphe ile bakıldı. Bazılarına göre Beni Sadr böylece Doğu’dan gelecek bir tehlikeye karşı koyabilmek amacıyla Batı ile birlikte hareket edilmesi gerektiğini tezini savunuyordu.
İç düzene gelince Beni Sadr, Bazargan kadar kanun ve düzenden yana bir kişinin görünümünde bulunuyor. Nitekim 25 Ocak 1979’da Cumhurbaşkanlığına seçilir seçilmez Silahlı Kuvvetler ile jandarma ve polis örgütlerinin resmi durumunu tanıdı ve ardından İslam komiteleri iie Devrim muhafızları adındaki milis kuvvetlerinin dağıtılmasını istediğini belirtti, iki hafta sonra İslamcı öğrencilerin isteği üzerine CİA ajanı olarak gözaltına alınmış olan Ulusal Kılavuzluk Bakanı Minaşi’yi özgürlüğüne kavuşturdu. Daha sonra Amiral Ahmed Medeni ile Hüs-rev Kaşagai gibi diğer ılımlı kişileri de korumaya çalıştı ama başaramadı. Prensipte siyasi şiddet olaylarına karşı olan Beni Sadr 27 Temmuz da şöyle dedi : «Kınama, suçlama, işkence, şiddet, katliam, ve tutuklamalar Stalinci b!r toplumun özelliklerinden başka bir şey değildir».

Dindar bir müslüman olmasına rağmen Bc-zargan gibi Fransız kültürünün etkisinde büyüyüp yetişen Beni Sadr şii ulema hakkında karmaşık fikre sahip bulunuyor. Uzmanlar Meclisinde Anayasa taslağı hazırlanırken Beni Sadr’ın, «Fakîh»e (Devletin dini önderi, şimdilik bu şeref İmam Humeyni’ye aittir) tanınan geniş yetkileri şiddetle protesto etmesi dost ve düşman herkesi şaşkına çevirdi. Yalanlamalarına rağmen, Beni Sadr, asıl taslağa oranla kabul edilen Anayasa metninde yetkileri oldukça azaltılmış olduğu halde «fakîh» ile ilgili madde oylandığı sırada oylamaya katılmamakla suçlandı.

Durum ne olursa olsun, Beni Sadr yetkilerin ayrılması ve devlet işlerine din adamlarının karışmamaları konusunda açık bir tavır takınmıştır. Cumhurbaşkanlığına seçildikten sonra bu yazara özel bir demeçte zaferini halka borçlu olduğunu belirtmiş, ayrıca başarısında «alt tabakadaki din adamları» nın payı olduğunu açıklamıştır. Beni Sadr’a göre «Yüksek tabakadaki din adamları» azılı rakibi Ayetullah Beheşti’nin islâm Cumhuriyet Partisini destekleyenlerdir.

Cumhurbaşkanı seçilmesinin ertesi günü Beni Sadr, Ayetullah Beheşti’nin «siyasi bakımdan ölü» olduğunu ilan ediverdi. İyimserliği o zamanki şartlara göre asılsız da değildi. Ayetullah Beheşti üst üste üç önemli darbe yemişti : Bsheşti Cumhurbaşkanı seçiminde adaylığını koymak arzusunda idi ,ancak İmam Humeyni dini liderler için her türlü maddi mevkii yasaklamıştı. Behesti bundan sonra Cumhurbaşkanlığına Ceiaieddin Farsî’yi aday göstermiş, ancak Afgan kökeni nedeniyle Farsî bu adaylığa layık görülmemişti. Nihayet Beheştî, Hasan Habibî’yi aday göstermiş, ancak Habibî, Beni Sadr’ın aldığı oyların % 70’e oranla sadece % 10’unu ka-zanabilmişti.
Geçtiğimiz Ocak ayında Beni Sadr görevine başladığı zaman son raundu da kazandığı görüşünde idi Beni Sadr o sırada İmam Humeyni’den meclisin seçimine kadar işbaşında kalacak ikinci geçici hükümeti kurma izni istedi. Böylece genellikle Ayetullah Beheşti’nin yandaş-iarndan oiuşan Devrim Konseyini safdışı bırakmanın yanısıra dünya görüşüne uygun siyasi ve ekonomik reformları da gerçekleştireceğini sanmıştı. Ne var ki Ayetuilah Humeyni bu isteği-ni kabul etmedi ve Beni Sadr yalnız Devrim Konseyi toplantılarına başkanlık etme yetkisiyle yetinmek zorunda kaldı. Bu arada Ayetullah Beheşti Konsey içindeki etkinliğini kullanarak Beni Sadr’ın her girişimini boşa çıkarmayı ve kendine güçlü bir mevki edinmeyi başardı. Nitekim partisinin aday gösterdiği meclis üyeliklerinin çoğunu Mart 1980’de kazandı. Bundan sonra da Yüksek Mahkeme Başkanlığına seçilîverdi. Adliye ile yasama meclisinin yetkilerini ellerinde coplayan Beheşti bundan sonra yürütmenin yetkilerine göz dikti. Bu amaçla hareket ederek Cumhurbaşkanını son yetkisinden de mahrum bırakmak ve yalnız sözde Devlet Başkanı ünvanını taşıdığını kanıtlamak için Cumhurbaşkanının atayacağı bir Başbakanın İslam Cumhuriyet Partisinin onayından geçmesi gerektiğini şart koştu.

Cumhurbaşkanı Beni Sadr adım başına direndi. Yasama meclisi seçimlerine itiraz etti Ancak İmam Humeyni bu seçimlerin dürüst olduğunu söyledi. Beni Sadr, Beheşti’nin partisinin devlet dairelerinde ve güvenlik kuvvetlerinin çeşitli kademelerinde temizlik yapılmasına iliş-kin yaptığı çağrıya karşı çıktı. Ne var ki İmanı Humeyni ülke çapında «karşı devrimciler» ily «Batılaşmış liberallerin temizlenmesi için bir «kültür devrimi» çağrısında bulunduğu zaman Beni Sadr kendisine uymak zorunda kaldı. Her ne olursa olsun, geçen 25 Nisan’da Amerikan kurtarma operasyonundan sonra İran ordusunun pasifliği ve hatta karmaşıklığı ortaya çıkınca İs lam Cumhuriyetinde radikal girişimlerin yolu açılmıştı. Dolayısıyla, Amerikan kurtarma operasyonunu izleyen altı hafta içinde 7 değişik komplo ortaya çıkarıldı, yüzlerce sivil, asker ve subay gözaltına alındı,
Geçen birkaç ay içinde İran’da solun önemli bir ilerleme kaydetmesine rağmen geleceğinin — hiç olmasa kısa bir süre içinde — pek parlak olduğu söylenemez. Sağa oranla sosyal dayanağı çok daha zayıftır. İmam Humeyni’nin kişiliğinde simgelenen İslam Hareketi, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana biriken özlem, huzursuzluk ve tedirginliğe rağmen kitlelerin desteğini henüz kaybetmiş değildir. İşçiler devrimden sonra maaşlarının hemen hemen iki misliye çıktığını unutmamışlardır. Aynı şekilde çiftçile’ % 50 ye kadar varan bir oranda devletten sübvansiyon alıyorlar, ki bu oran Şah dönemindekinden mutlaka daha yüksektir. Hala topraksız olan çiftçiler de gelecekte daha adil bir toprak reformu yapılacağı ve kendilerine bir pey düşeceğinden umutlarını kesmiş değillerdir. Ayrıca küçük çiftçi ve toprak sahiplerinin yüzlerini güldüren bir başka olay da geçen kış ve bu ilk baharda yağmurun bol olması ve dolayısıyla ürünlerin %20 ve % 30 daha fazla olmasıdır. Kısacası, yoksul kitleler şimdi «kendi» Cumhuriyetlerinde yaşadıklarını, koruyucularının da İmam Humeyni olduğuna inanıyorlar.

Her şeye rağmen, hayli radikal ideolojiye sahip Halk Mücahitleri adındaki müslüman örgüt özellikle geçen birkaç ay içinde bir kitle partisine dönüşmüştür. Öyle ki İmam Humeyni’nin korkulu rüyası olmaya başlamıştır. Bu sebepledir ki Humeyni bu partinin yöneticilerini «İslamcı Marksistler» diye küçümsemeye çalışmıştır. Bu Haziran ayında Hareket’in lideri Mesud Recavi basın ve yayın organlarının halka duyurmamış olmasına rağmen bir mitingte 150 bin kişiyi toplamayı başarmıştır. Mücahitlerin, ge rek Şah’a karşı silahlı mücadelede bulunmaları gerekse İslam Cumhuriyetinin doğmasından sonra sürekli olarak yoksul halk kitlesi lehinde savunduğu fikir nedeniyle prestijleri halkın gözünde çok büyüktür. Ne var ki genç kadrosu, tecrübesizliği ve işlediği bazı siyasi hatalar şimdilik hareket sahasını hayli daraltmıştır.

Tudeh (Komünist) Partisi ise daha küçük ve sınırlı üyeliğe sahip olmasına rağmen etki sahasının daha büyük olduğu zaman zaman görülmüştür. Genellikle Doğu Avrupa’da eğitilmiş olan lider kadrosu çok yetenekli ve çok tecrübeli. Uluslararası gelişmeleri çok iyi bilen, stratejiyi iyi hazırlayan ve son derece disiplinli biçimde bunu uygulayan Tudeh yöneticileri İran’ı saran Amerikan aleyhtarı dalgadan yararlanarak ulema arasında bile düşman ve dostlar edinmeyi başarmışlardır. İmam Humeyni’nin hiçbir zaman — hiç olmasa 1980 Ağustos’una kadar — Tudeh’yi adını kullanarak suçlamadığı dikkat çekicidir. İmam, «Amerikan solcuları» dediği komünistleri kınarken Kürdistan’da ve diğer bazı bölgelerde yöneticilere karşı silaha sarılan Marksist – Leninist Halk Fedaileri’ni kasteder. Humeyni’nin gerçek ve ilkelerine bağlı komünistler hakkında yumuşak davranmasının en az üç sebebi vardır : Komünistler, Humeyni’nin 1964’te yurtdışına sürgüne gönderilmesinden beri kendisini sürekli olarak desteklemişlerdir. (Humeyni’nin İrak’ta kaydettirdiği konuşma ve demeçleri sürekli olarak muhtemelen Doğu Almanya’da merkezi bulunan gizli bir radyo ile İran halkına ve dünyaya duyurulurdu). Komünistler, tıpkı Humeyni gibi İran’da Amerikan emperyalizminin son kalıntılarını bile silip süpürmeye kararlıdırlar. Ayrıca İslâm Cumhuriyetinin savunulması ve güçlendirilmesi için her zaman hazır olduklarını belirtmişlerdir.

Geçtiğimiz Haziran ayında üst üste meydana gelen iki olay Tudeh’in manevra alanını genişletti : Halk Fedaileri ve Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) aralarındaki anlaşmazlık ve bölünme yüzünden zayıf düşmüşlerdi. Fedailerin lider kadrosu uzun ve yorucu tartışmalardan sonra Tudeh’inkine benzer bir emperyalizm aleyhtarı yol izlemeye karar verdi. Aynı gelişmeler KDP de de meydana geldi. Bu partiden kopan azınlık grup Abdurrahman Kasımlu’nun başkanlığındaki çoğunluk grubunu Irak ve NATO ile işbirliği yapmakla suçladı. Bu partiler arasındaki çekişme ve bölünme Tudeh’in otoritesinin güçlenmesine yaradı ve Tudeh yıkılmakta olan Cumhuriyetin yardımına koştuğunu daha gür bir sesle ilan etti.

İmam Humeyni İslamcı olmayan, aksine Marksist olan bir parti veya gruba elbette dayanmak istemiyor. 1960’lardan bu yana sürdürdüğü siyasi mücadele güç kaynağının gerçek ve yetenekli müslümanların elinde olması dileğinde olduğunu göstermiştir. Ama hedefine ulaşıp ulaşamayacağını zaman gösterecektir. En çok güvendiği ve dayandığı İslam Cumhuriyet Partisi kökleri halk kitlelerine kadar uzanan bir partiden çok birbiriyle çatışma halinde olmasa da birbirine zıt düşen ve aralarında anlaşamayan çeşitli dini ve laik grupların temsilcilerinden oluşan bir grubu andırıyor. Ayetullah Beheşti’nin partisi, bir iktidar partisi için vazgeçilmez nitelik taşıyan belli bir siyasi, ekonomik ve sosyal programdan yoksun bulunuyor. Daha önemlisi, devlet yönetiminde bütün kadroların desteğine sahip olduğunu da iddia edemez. Taa başından beri İslam rejimine muhalif ve düşman olan İranlı aydınlar ise liberal sağ, sol Marksist ve daha başka gruplara ayrılmıştır.

İmam Humeyni’nin her iki akım ile iktidarı paylaşmama yolundaki kararlı tutumunun bir çıkmaz yarattığı ortadadır. Yakın bir gelecekte girişilecek herhangi bir askeri darbe başarısız olmaya mahkumdur. Çünkü Silahlı Kuvvetlerin yüksek rütbeli subayları arasında birlik ve beraberlik yoktur. Alt tabakadaki subay ve askerlere gelince, aksi ispatlanmazsa bunların hepsi hala İmam Humeyni’ye bağlıdır.

İmam Humeyni’nin eninde sonunda İran’ın siyaset sahnesinden çekilmesinin İranlıları nasıl etkileyeceği çoğunlukla merak konusu olmuştur. Her halükârda bu soruyu cevaplandırmak rizikolu bir iştir. Siyaset sahnesinde güç odaklarının çokluğu ve her birinin kendi iç yönetimine bağlılığı uzun veya kısa vadede herhangi bir tahminde bulunulmasını tamamıyla imkansız kılıyor. En çok yapılabilecek şey ise bugün var olan güçler arasında denge kurulması ve bu dengenin yakın bir geleceğe kadar devam etmesidir.

Ağustos ortalarına dek göze çarpan üç önemli nokta şunlardır : Devlet mekanizmasının bir aygıtı olarak ulemanın prestijinde azalma ol muştur. Solcu partiler, giderek güçlenmelerine rağmen islamcı iktidara alternatif olmaktan çok uzakta bulunuyorlar. Hem devlet dairelerinde hem ekonomik karar merkezlerinde ılımlı milliyetçiler ve liberal ya da başka görüşte olan sağcılar etkilerini sürdürmeye devam ediyorlar. Böylece en son sözedilen kategoridekiler, Humeyni’nin ortadan kaybolması halinde iktidara el koyacak en yakın aday olarak gözüküyorlar. Ilımlı milliyetçilerin Ordu’nun önemli bir bölümü ile ulemanın bazılarının desteğine sahip olduğu düşünülürse bu ihtimal daha da kuvvetleniyor. Burada şunu da unutmamalıyız ki Humeyni’nin dışındaki diğer beş Büyük Ayetullah, İmam’ın siyasi ve dini görüşlerini ya benimsemiyor ya da şiddetle reddediyorlar.

Her ne olursa olsun ılımlı sağın zaferinin çantada keklik olduğu da düşünülmemelidir. Başarısının çoğu kendi faaliyeti ve davranışına bağlı olacaktır. Ilımlı sağ Humeyni’nin emperyalizm aleyhtarı yolunu izler, azınlıkların isteklerini yerine getirir, ve solcu partilere hayat hakkı tanırsa başarı şansı o oranda artacaktır. Aksi takdirde ılımlı sağcı milliyetçilerin yollarındaki engelleri aşmaları imkansızlacaktır. İslamcılar ile etnik azınlıklar ve ulemanın bir bölümü tarafından desteklenen Marksist solcular bugünkü düzeyde anarşiyi sürdürmeye yeter de artarlar bile.

Bu konuda Sovyetler Birliğinin rolü çok büyüktür. Şimdiye değin Moskova, Humeyni’nin Cumhuriyetine ziyadesiyle nazik davranmış, Afganistan konusunda Tahran’dan gelen ağır suçlamalar, saldırı ve tehditlere karşı temkinli olmaya çalışmıştır. Kremlin’in taktiği şöyle özetlenebilir : İran’da iktidar kavgasının sonucunu beklemek, bu arada Birleşik Amerika’nın işlediği ya da işleyeceği hataların meyvelerini toplamak. Şayet Tahran’da tamamıyla dost olmayan başka bir deyimle Amerikancı bir hükümet işbaşına gelirse Sovyetler Birliği yeni yöneticilere düşman olan bütün grupları mutlaka destekleyecektir. Mücahitler, Fedailer ve Tudeh gibi başlıca solcu örgütler Sosyalist kamp ile taktiksel ve stratejik bir ittifakın kurulmasını zaten istiyorlar. Üstelik Kürdistan Gilan, Mazenderan ve hatta Azerbaycan eyaletlerinde Sovyetlere büyük sempati duyulduğu da bir gerçektir. Bu gerçeklerin ışığı altında Pinochet tipi bir rejimin kurulmasıyla patlak verecek bir iç savaş kuşkusuz çok uzun ve hatta dünya barışı için çok tehlikeli olacaktır.

Görülüyor ki İran’da Humeyni’nin varlığı da yokluğu da tehlikeli bir olgudur. Uluslararası Kamuoyu için ise en yakışır tutum sabırlı olmak ve hala devrimin sancılarını çekmekte olan bir ülkeye kesinlikle müdahale etmemektir. Her şey söylendikten ve yazıldıktan sonra Batılı ülkeler için kötülüklerin en zararsızı da muhakkak ki İranlılara kendi geleceklerini kendi tayin etme serbestisi vermeleridir.

FOREIGN AFFAIRS      Sonbahar/1980      Eric Rouleau


more post like this