Peygamber (s.a.a)’in torunu Hz. Hasan (a.s)’ın doğumlarından bir yıl sonra başka bir deyişle hicri yılının Şaban ayının üçünde Hüseyin (a.s)’ın doğum müjdesi Resul-u Ekrem (s.a.a)’e verildi. Çabucak Ali ve Zehra (a.s) evine gitti ve Esma binti Ümeys’e buyurdu: Ey Esma! oğlumun beşiğini bana getir. Esma, Hüseyin (a.s)’ın beyaz bir nevresimle sarılı olduğu halde o Hazretin yanına getirdi. Resul-ü Ekrem mutlu oldu, onu bağrına basarak sağ kulağına ezan, sol kulağına ise ikame okudu. Daha sonra Hüseyin (a.s)’ı kucağında oturtup ağlamaya başladı.
Esma: Annem babam sana feda olsun! Ağlamanızın sebebi nedir?dedi.
Resul-ü Ekrem (s.a.a) buyurdu: Ağlamam sebebi şu yavrumdur.
Esma: O daha yeni dünyaya göz açtı ve anneden doğdu!
Hz. Muhammed: Ey Esma! Benden sonra bir isyancı ve mütecaviz Hüseyni katledecekler. Yüce olan Allah benim şefeatımı onlara nasib etmesin ekleyerek dedi:
Ey Esma! Bu haberi Fâtıme’ye yetiştirme bundan ötürü ki o doğurduğu yavrusuna hassasdır.
İmam Hüseyin (a.s)’ın mübarek doğum günü Resul-ü Ekrem  alelacele Zehra (a.s) evine gitti. Hz. Hüseyin (a.s)’ın akikesi için kurbandarak koyun kestiler. Emir verdiler ki yavrusunun saçı kesilsin ve saçların ağırlığında gümüş sadaka verilsin, aynı zamanda Hüseyin (a.s)’ın sünnet edilmesi emrinide verdi. Böylece islami sünnetin gereği kardeşi Hz. Hasan için uygulanan merasimler Hz. Hüseyin (a.s) için de yapıldı.
HZ. HÜSEYİN’İN YERİ VE KARİYERİ
Hz. Eba Ebdillahil Hüseyin (a.s)’ın Öyle bir kariyeri vardır ki babası, annesi, Resulü Ekrem’in torunu kardeşi ve Peygamberin kendinden gelen imamlardan (en güzel selamlar  onlara olsun) başka hiç kimse onun makamına erişememiştir.
Yavrumu hangi isimle adlandırdın?
Peygamber yüzünü Hz. Ali (a.s)’a çevirerek şöyle buyurdu: Yavrumu hangi isimle adlandırdın?
Ali (a.s) cevaplarında buyurdu:
Ey Allah’ın Resulü! İsim koymada sizden öne geçmek istemedim. Bu esnadaydı ki İlahi Vahiy Allah’ın habibi ve dostu Hz. Muhammed (a.s)’e, yüce mevludun adını beraberinde getirdiği bir halde indi. Resul-ü Ekrem Allah (c.c)’ın kendi bereketli yavrusunun isimlendirilmesi yönündeki tavsiyesini aldığı vakit Hz. Ali (a.s)’a şöyle buyurdu:
Yavrunu “Hüseyin” adlandır.
Tarihçiler o Hazretin makam ve mertebesini araştırmadan kendi çabalarını dahi gösterirlerse Hz. Hüseyin (a.s) makam ve mertebenin yüceliğinde islam dünyasında erişilmeyen bir kaleye yüksekliğe ulaştığını ve bu geçitte çok önemli esaslı, azim ve taktir edilecek bir harekete teşebbüs ettiğini göreceklerdir.
Bizim önümüzde bulunan bu araştırmada ilahi mektebin ölçü ve değerlerini göz önünde bulundurarak Hz. Hüseyin (a.s)’ın şahsiyetini ve kariyerini aydınlatacak bir takım önemli noktalara imkanımız ölçüsünde değineceğiz …
Batılın kendisinde ne gelecekte nede yeri de yer bulamadığı Kur’an-ı Kerim sayısız ayetlerde Hz. Hüseyin’in (a.s) Allah yanıında eriştiği yüce merteebeye tam bir açıklıkla değinmektedir. Onlardan bazıları aşağıda sözü edilenlerdir:
1-    Tathir ayeti:
Şüphesiz, Allah-u Teala siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermek ve sizleri tertemiz kılmak ister.
Sihah  sahipleri ve müellifleri ve bu ayeti kerimenin iniş sebebinde yaşamışlar ki Resul-ü Ekrem (s.a.v), bir nevresim, örtü istedi ve Ali,, Hasan ve Hüseyin (a.s)’a nevresimin altında kendi kenarında huzur bulması iftiharını bağışla dı.
Ardından buyurdu:
Rabbim! Bunlar benim Ehl-i Beytimdir, zira her kusuru hatayı bunlardan uzak tut ve bunları tertemiz kıl.
Bu halde ve bu münasebetle yukarıda sözü geçen ayet-i kerime nazil olmuştur.
Bu ayet-i şerife, Allah-u Teala’nın, Ehl-i Beyt (a.s)’ın pak ve temizliğine şahitliğine ilave olarak aynı zamanda, o büyüklerin makamlarının yüceliğidir. Bu hakikatı açıkca vurgulamaktadır ki İslam’ın en yüce kişiliği ve şahsiyeti onlara tahsis edilmiştir.
2- MÜBAHELE AYETİ
Bu ayet-i şerifenin nüzul sebebinde ilim sahibi müfessirler şu inanç tadırlar: Necran Hırıstiyanları Resul-u Ekrem (s.a.a) ile mübahale olayında ontloştıkları vakit, kimin davetinde yalaneı olduğunu acıklamak için belli bir yerdelane tleşmeyi kararlaştır dılar.
Resul-ü Ekrem (s.a.a) Hz. Hüseyin’i kurağına almış Hz. Hasan’ında elini tutmuş bir variyette Hz. Ali ve Hz. Fatıma arkada yürür bir halde mübahalenin yapılması kararlaştırılan yere geldi. Resul-u Ekrem (s.a.a) beraberin dekilere: Ben dua ettiğimde siz amin deyin diye buyurdu.
Diğer yönden, Hıristiyanlar o nurani çehreleri yücelik dolu ulu bir nurla gördükleri vakit. Resul-ü Ekrem (s.a.a) ile konuşarak mubahele yapmamak için özür getirdiler. Hazretin hakimiyetini kabüllenip, haraç ve vergi ödemeğe boyun eğdiler… Nasıl ki dikkate aldığımızda bu ayeti kerime imam Hasan (a.s) imam Huseyin (a.s) dan (yavrularım) ve Peygamberi Ekrem Hz. Muhammed ve Hz. Ali (as) dan (enfusena) kendimiz) tabiri buyurmuştur. oysa Hz. Fatıma’dan güya bütün müslüman kadınların binası olarak algılanmıştır ki (nisaena) varisiyle o eşsiz kadından tabir olunmuştur. Bütün bu tabirler büyük ciddiyetle ve apaçıklığıyla işarettir Ehl-i Beyt (a.s) Allah (c.c)’indinde yüce mertebeye ve yüksek makamdan Şayan yararlanmasından dır ki Asla onlardan başka kimse o makama erişemeyecektir ve illa Resulü Ekrem onlardan başkalarını da mübahale için hazır ederdi.
3- MEVEDDET AYETİ
(Deki “Risaletin karşısında” Akrabamı sevmenizden başka sizden hiç bir şey talep etmiyorum) müfessirler: Bu ayeti kerime Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin (a.s) hakkında nazil olmuştur. Cabir b. Abdullah’dan rivayet olmuştur ki; Aşiret b. Arap Resul-ü Ekrem (a.s)’ın yanına geldi ve dedi: Ey Muhammed (s.a.a) İslam’ı bana öğret. Hazret buyurdu:
(Kelimeyi Şehadeti dilinle söyle ve şehadet ver ki Allah’tan başka ilah yoktur, eşi ve ortağı yoktur ve Muhammed (s.a.v) onun kulu ve elçisidir.). 1-Şura-23. Aşiret Arap dedi: Bundan ötürü benden bir şey talep edecek misin?
Hazret buyurdu:
(Hayır, fakat kendimin ve akrabalarımın sevgisini)
Arab sordu: Kendi yakınlarımı mı sizin akrabanızı mı?
Hazret buyurdu: …. Benim yakınlarımı
Arab: Öyleyse, mübarek elinizi verin ta sizinle biat edeyim. Allah’ım lanet olsun Seni ve yakınlarını sevmeyenlere.
hazret buyurdu: amin.1
Ahmet b. Hanbel ve Sahiheyn ve tefsir Salebi ve Tefsir-i Tebersi b. Abbas (r.a) den nakletmişler ki: Ayet nazil olduğu zaman dediler: Ey Allah’ın Resülü! Sevgisi bizlere vacip olan yakınların kimlerdir? Hazret buyurdu: (Ali ve iki çocukları.)
Bu kerime ayetler içinde anlaşılan, Hz. Hüseyin (a.s) ve Ehl-i Beyt (a.s)’ın değeri ve kariyerini yaratanın dergahında kamilen açık ve aydındır. Her ne kadar çaba gösteriyoruz daha fazla izah edip aydınlatmak kastıyla bazı rivayetlere ki Hazreti Hüseyin (a.s)’ın makam ve menzileti Şanında Resulü ekrem (s.a.a) an naklolunmuştur, işare edelim ta o Hazretin ümmetin içinde kitapların metininde olan yüce makamını eksiksiz bir şekilde sunmalıyız:
1-    Sahihi Tirmizi de Yela İbn-i Merrehten naklen gelmektedir ki dedi: Resul-ü Ekrem (s.a.a) buyurdu:
Hüseyin benden, bende Hüseyin’denim. Hüseyin’i dost edinen Allah’ın dostudur. Hüseyin (a.s) Peygamber evlatlarından bir Peygamber evladıdır.”
2-    Salman (r.a) Farisi den rivayet olunmuştur ki dedi: Resul-ü Ekrem’in.
şöyle buyurduğunu duydum:
Hasan ve Hüseyin (a.s) benim yavrularımdırlar. O ikisini seven beni sevmiştir. Beni seven Allah sever. Allah kimi severse cennetine kayar.
Hasan ve Hüseyin (a.s) hasım olan, bana  hasım olmuştur. Bana hasım olan Allah’a hasım olur. Allah Teala’nın hasım olduğu nerkes. ateşe atılır.
3- Naklolunmuştur ki Berra b. Azib. şöyle söylüyordu: Resulü Ekrem’i Hz. Hüseyin (a.s) ı omuzuna aldığı bir vaziyette gördüm buyuruyordu:
Allah’ım ben Hüseyini seviyorum, sen de onu sev.
4-    Abdullah b. Mesuddan rivayet olunmuştur ki dedi: Resul-u Ekrem (s.a.a) Hasan ve Hüseyin (a.s) hakkında buyurdu:
Bu ikisi, benim yavrularımdır. kim bu ikisini severse, şüphesiz beni sevmiştir ve kim o ikisini düşman edinirse, yakinen beni düşman edinmiştir.
5-    Ali b. Hüseyin imamı Seccad (a.s)’dan o da şanlı babasından o da övgülü ceddi. (a.s) dan rivayet etmiştir ki:
Şüphesiz Resul-u Ekrem (s.a.a) Hasan ve Hüseyin (a.s)’ın elini tuttu ve buyurdu. Kim beni seviyorsa bu ikisini ve babalarını sevsin, bunlar kıyamet günü benimle olacaktır
Geçen konuda, imam Hasan ve imam Hüseyin (a.s)’ın eşsiz görüntülerine işaret etmiştik. Her iki zat, ilahi bir destekle yaşadılar. Risalet ve davetin ağır yükünü üstlenmek için hazırlandılar.
Her ikisi de tek bir programı ahlakı ruhi ve fikri güçlendirmek yönünde Yüce dedeleri Hz. Muhammed (s.a.v) ve babaları Hz. Ali (a.s) ve anneleri Hz. Fatıma (a.s) ın görüşleri doğrultusunda sürdürdüler.
Böylece o hazretin şahsiyetinin ışınları ilahi mektebin parıltısında ahlak ve fikrinde canlanmıştır.
Geçmişte imam Hasan (a.s) peygamberin büyük torununun şahsiyetini tanıtmak amacıyla bir kaç örneğe işaret etmiştik, şimdi imam Hüseyin (a.s) ın kişiliğinin aydınlığını fikri, pisikolojik ve pratik danlarda  anlatabilecek birkaç örneğe değineceğiz.
imam (a.s)’ın Allah (c.c) ile irtibatı (ilişkisi)
İhtimalen Hz. Hüseyin (a.s)in Allah (c.c) ile olan bağının derinliğine değinmeliyiz. Zira ki o, Hazret Resul-ü Ekrem’in (s.a.a) bağrında, Ali (a.s) ve Fatıma (a.s) ın kenarında büyümeğe başladı ruhu, düşüncesi yetişkinleşti. Onun bu şekilde yetiştirilmesi şahsiyetinin olyu rolü oynaması ve onun her açıdan denildi. yoşama hazırlanmasıydı. Naklolunmuştur ki bir gün Hazrete: Sizin Rabbinizden korkunuz hangi ölçüdedir?
Hazret cevapta buyurdu:
Dünyadan Allah’tan (cc) korkan da başka hiçkimse kıyamet gününün korkunçluğundan yiiven de değildir. O Hazret abdest aldığı zaman rengi değişiyor, bedenine titreme düşüyordu. Bu konuda hazretten soru sordular.
Cevapta buyurdu:
Kadir ve hakim olanın dergahına duran bir kimsenin renginin sarar masına ve titremesine hakkı vardır.
Muharrem’ül Haram’ın onunda imam Hüseyin (a.s) Emevi ordusundan yalnız o gece için zaman istediği bir halde buyuruyordu:
Biz bu akşam Rabbimizin dergahında (karşısında) namzla meşgul olmak istiyoruz ve ondan bağışlanmamızı talep edeceğiz. Elbette O benim, onun karşısın da namaz kılmayı, Kur’an okumayı, dua etmeyi ve istiğfar etmeyi çok sevdiğimi biliyor.
Ömrü şeriflerinin çok kırıtık ve hassas anlarında yani muharremin onuncu günü öğle namazını kılma isteğinde bulunmuştur. Zira İmam Hüseyin (a.s) direnşçilerden kendilerinin öğle namaunı kılmaları için düşman tarafından yapılacak saldırıyı önlemelerini istedi Bu davranış, Hz. Hüseyin (a.s) ın Allah (c.c) la olan bağının derinliğinin ve o Hazretin mukaddes olan Rabbi’nin zatına olan muhabbet ve aşkını ifade etmektedir. O Hazret sürekli olarak kendi ulu Rabbini bu duayı şerifle çağırıyordu:
Ya Rabbim! Öteki dünyaya nisbet bana öylesine bir istek ve meyil ver ki dünyaya nisbet meyilsizliğimden onun doğruluğunu ve sevgisini kalbimde hissedeyim. Ey Rabbim! Benim ahiret işinde gözlerimi aç onun güzelliklerini iştahla ve istekle arayabileyim ve kötülüklerden korkudan dolayı kaçınayım. Ey beni besleyen…)
Gördüğü nüz bu birkaç satır Hz. Hüseyin (a.s)ile Rabbi’nin arasında olan ruhani bağlardan bir kaçı idi. Yakında bu derin ve zati ilişkinin O hazretin Allah yanında ki mazlumiyeti kahramanca şahadeti ve Aşura inkılabının araştırmada daha fazla ve daha genişçe sohbet edeceğiz inşallah.
2- İmam Hüseyin’in (a.s) halkla ilişkisi.
İmam Hüseyin (a.s)’ın hayatını halkla olan bağı ve o zamanki davranışı açısından dikkate alıyoruz. O Hazretin değişik halk kitlelenyle olan davranışı bu yönden ki İslam ümmetinin örnek rehberi ve önderi sayılmalarını idrak etmekteyiz. Muhakkak ki asla imam Hüseyin (a.s) uyguladığl motodlarıyla değişik ve farklı olduğunu kastedmiyoruz. Zira ümmetle geçinmen ve onun doğallığı imamlarımıza (a.s) nisbet İslamın ilahı mektebi belirlemek tedir. ve yine imaların kariyeri gerçeğini vaki aleme (gerçek aleme) uygulama makamında özdeşdiriyor, gerçekleştiriyor.
Ama biz, ahlakı yönünü araştırmada İmam Hüseyin (a.s) ın şahsiyetinin davranışlarını bu övgülü, aydınlık ve sıcak davranışların bazılarına değiniyoruz.
A- O Hazretin mütevaziliğinten bir örnek: İmam Hüseyin (a.s) fakir ve yoksul bir topluluğa serginin üzerinde oturup birkaç ekmek parçasını yemekle meşgul oldukları bir halde uğradı. Onlara selam verdi. Onlar Hazreti sofraya davet ettiler. İmam Hüseyin (a.s) onlarla oturdu ve buyurdu:
Eğer sizin yemeğiniz sadaka olmasaydı sizinle yemeğe ortaklık ederdim.
Ardından buyurdu:
Kalkın benim evime gelin. Sonra onların karnını doyurdu. Onlara uygun elbiseler giyindirdi ve onlara harçlık verilmesini emretti.
İşte bu örnek o hazretin alçak yönüllülüğünü ve çömertliğini tanıımamız için yeterlidir. kendi zekamızı6 bu gerçeğe atfedelim ki imam Hüseyin (a.s) ümmet rehberliğine en layık ferttir. Yanlız ümmetin rrhberinin, düşünce kaynağı temel sayılmaktadır. Ama halkın görevide Allah (c.c) ve Peygamber Ekrem (s.a.v) tarafından açıkra belirlenmiştır.
yine bu hakikati teorik olarak bile asrının bir ferdi, onun sosyal mertebesine ulaşamamıştır. O kadar ki büyük Sahabi İbn-i Abbas (ki imam huseyin (a.s) dan yaşlı) İmamına saygıolsun diye İmam’ın atına binmesi için atın üzengisini tutuyor.
İşte bu nedenledir ki imam Beytullah’il Herami hacc etmek için yaya olarak  yolculuk yaptıkları zaman Hazretle yol boyu karşılaşan herkes, ona saygı göstermek ve onun ihtiramı için (bineklerinden) lnip Hazretle beraber yaya olarak hareket ediyorlardı.
İtiraf edilmelidir ki Hz. Hüseyin (a.s)in islam dünyasında ve müslümanların arasında sosyal karıyerini bulup idrak etmemiz O’nun çömertlik ve olçak yönüllülü ğünü daka iyi anlamamıza yardımcı olacak tır. Zira O büyük insanın islam toplumunda halk tan bir fert ğibi yaşadığını göreceğiz. Onun bu mutavaziliğinin öz numülerinden biri, budur ki (….) Saffeh’de yoksul bir gurupla karşılaştı, onlar yemekle meşgul idiler. Onlar Hazreti yemeğe davet ettiler. Hazret onlara katıldı ve buyurdu:
Şüphesiz Allah kibirlileri sevmez
Sonra onların yemeklerinden meyiletti ve sözlerine ekledi:
Davetinize icabet ettim, şimdi sıra sizde, benim davetimi icabet ediniz.
Onlarda Hazretin davetini kabul ettiler. Zira onları evine götürdü eşi Rubabe’ye hitaben Buyurdu:
Biriktirdiğin ne var ise getir. O Hazretin halk6la olan beğenilmiş, olumlu davranışlarından örneklerden bir diğeri de aynı şekilde imam tarafından ümmetin kariyerinin riayet edilmesi konusundaki (şueyb b. Abdurnahman’ın) rivayetidir ki dedi: Aşura günü Hz. Hüseyin b. Ebi Talib (a.s) ın sırtında bir iz görüıdü Bu konuda Hz. İmam teyn-el Abidin (a.s) dan sordular. Hazret cevapta buyurdu:
Bu iz dul kadınlar, yetimler ve yoksulların evlerine ekmek ve hurma taşımanın eseridir. Bunlar, benzersiz tevazünün, cömertliliği hatırlatan izlerdir. ümmetin durumuna ve toplumun meselelerine önem vermek derin ve gerekli teveccüh, İmam Hüseyin (a.s)’ın sorumluluklarındadır.
B. İmam’ın bağıslayıcılığl:
İmam Hüseyin (a.s) affı ve bağışlayıcılığının büyüklüğü ve yüceliği, o hazretin diğer vasıfları ve ahlakı gibidir.
Affedici oluşunun örneklerinin özü şunlardan ibarettır. Bir gün hazretin kölesi bir hata yaptı ki karşılığı islah için dövülmesiydi. İmam Hüseyin (a.s) islah etmek istedi.
Köle Hazrete öfkesini yenenler dedi.
İmam buyurdu: Onunla işiniz olmasın, ben öfkemi yendim.
Köle: Halkın hatalarını görmemezlikten gelirler dedi.
İmam buyurdu: hakikaten affettim, ve bağışladım
Köle:
Ey benim Mevlam! Allah’u Teala iyi işler yapanları sever dedi.
Hz. Hüseyin (a.s) buyurdu:
Seni Allah yolunda serbest beraktım ve senin için bağışladığımın iki katı senindir. Bu bir küçük örnektir onun içinden İmam Hüseyin (a.s) ın ahlakı yönu büyük kişiliğinden, şahsiyetinden ve davranışların dan.
C- İmam Hüseyin (a.s) ın düşüncesinin ışınları: Şimdi imam Hüseyin’in (a.s) yüce düşüncesinden birkaç bölümü pratik kalıplar halinde görmeminin tam lamanıdır:
A- b. Azreğ Haricilerin elebaşlarından birisi dedi: Taptığın Allah’ını bana tanıt. Hazret sert bir cevapla şöyle buyurdu:
Ey Nafi Dinin temelini kıyasla kuran herkes, bütün ömrüyle hatada vaki olacaktır. Hızla doğru yoldan sapacaktır. Dalalete kapılacak ve akılsızca sözler söyle yecektir.
Ey Erzağ oğlu! Allah (c.c) ımı öyle tarif edeceğim ki kendisi tarif, etmiştir: Benim mabudum duyu organlarına sığmaz ve halkla mukayese edilemez ve deneyim değil, yakındır ama yapışacak ölçüde değil ve uzaktır ama sınırlı ve sonsuz manada değil. eşsiz ve yalnızlıkla vasıflıdır mukaddes varlığında tabirin (cüz, cüz) olması)’nın yeri yoktur.
Ayetlerin vasıtasıyla ve nişaneleriyle tanınmaktadır ve tablolarıyla nişaneleriyle tavsif olunur. Büyük zatı ve ulu mertebesinden başka ilah yoktur).
Hazretin hutbesinin sonunda İbn-i Arzeğ ağladı ve dedi: Hitabeniz ne kadar güzel ve gönül alıcıdır.
B. İmam Hüseyin (a.s)’ın Hakim rejimin sapıklığını ve üzücü, yüz kızartıcı mevcut durumu izah ettiği bir halde, kamuoyunu hazırlıyordu Allah yolunda, kesin kararına değinerek şahatedine işaret ediyordu Kerbela’ya doğru hareket ettiği zaman şöyle buyurdu:
(Doğrusu bu dünya değişti, nefretlenmiş ve iyiliklerine sırt çevirmiştir. Ondan tabağın dibinde kalan nemden başka bir şey baki kalmamıştır. Objektif bakışta afete uğramış otlak gibi alçak bir hayatı sergiliyor.
Hakka amel edilmediğini görmüyormusunuz? Batılın menedilme diğini görmüyormusunuz?!
Daima (böyle şartlarda) mu’min Rabbi’ne koşmanın sevincinde rağbetinde haklı ve beğenilir olacaktır. Ben de ölümü saadet ve mutluluk, zalimlerle yaşamayı ise yürek parçalayan  ve üzgünlükten başka birşey olarak göremiyorum.
Elbette insanlar bu dünyanın kuludurlar ve din dillerinin lakırdısıdır ve onu kendi yaşamlarının gerektirdiği çıkara göre yönlendiriyor. Bu nedenle zor anlarda “Musibet ve belaya yakalanıldığı” durumlarda dindarlar çok azalır, hiç yokmuş gibi olur.)
C- Bu imam Hüseyin (a.s) dır ki Allah (c.c) la irtibatın çeşitli dereceler ini dakik ve ciddi olarak söz etmektedir ki:
(Şüphesiz bir grup Allah’ı ibadet ediyorlar, ondan birşey ummak amacıyla, bu ibadet tacirlerinin ibadetidir ve bir gurup Allah (c.c) dan korktuğu için ibadet ediyorlar, böyle bir ibadet kölelerin ibadetidir ve bir gurup da onun nimetlerine şükür amacıyla ibadet ediyorlar bu özgürlerin, hürlerin ibadetidir, en güzel ibadetlerden sayılır.)
D- Bir defa imam Hüseyin (a.s) Ben-i Umeyyenin hükümetinin özelliklerine ilişkin ve idari durumların saplantıların anlatan İslam görüşünün siyasi noktasından konuşmaya başladı ve buyurdu:
Eu insmlar! Doğrusu Resul-u Ekrem şöyle buyurdu: Kim, Allah’ın (c.c) Ammını helal sayan, allah’ın (c.c) ahdini ayaklar altına alan, Allah (c.c) ve Resulünün sümetine muhalepet eden, Allah’ın (c.c) tulları arasında zülüm, baskı, günah ve düsmanlık ile hükümet  eden bir yöne ticiyi görürde eliyle ve diliyle ona karşı savaşmaısa Allah(c.c) onuzalime layık olan yere atar.
Biliniz ki: Bunlar, Emevi yöneticileri Şeytanın itaatını meslek edinmiş, Rahmanın itaatını yitirmişlerdir. Fesat ve fuhuş alemi yapıyor,Allah (c.c) ın kanunlarını tatil etmişlerdir. Beyt’ul malı yolsuzlukla harcamak tadırlar.
Ellerini açıp, Allah (c.c) ın haramını helal ve helalını haram yapmışlardır. Halbuki ben diğerlerinden yönetime ve hilafet daha lâyığım. Elbette sizin mektuplarınız benim elime yaştı ve sizin elçileriniz ahd ve verdikleri sözlerine tekit etmek, biat etmek ve bunların gereği beni rezil etmemek ve düşmana teslim etmemek kastıyla bana geldiler. Her zaman bastığınızın üzerinde durur iseniz kendi laik olan kemal ve karıyerinize nail olursunuz.
(ikinci bölömde3n öme yerlestinilmesi gerekir)
Ben Ali ve peygamberin kızı fatıma’nın oğlu Hüseyin’im.
benim canım sizin canınızla karışmıştır. Benim ailem sizin ailenizle beraberdir. Beni ve gidişatımı olgu olarak almanız daha değrudur. zğer ahdinize vefa etmez ve biatınızı bozacak olursanız Allah’a and olsun ki bu sizden beklenilmeyen bir is doğildir. Benden ince babam kardeşim ve amcamın oğlu Müslim b. Akil’e aynısını yaptmız. sizlerin oyununaq yelen aldanan şahıstur… Biliniz ki ahdini bazan bunu kendi zararına yapmıştır. çot uokında Allah dinini sire muhtuç olmaktan kurtaracak tır.
Okuduklarınız İmam tlüseyin’in (a.s) yüce düsüncelezi ve islamin asil tefekküründen küçük bir bölümdü. Bu konuda daha farla bilgi isteyenler imam’ın hayatına şöyle bir göz atsınlan.
Giriş
İnsan eğer, Hüseyin b. Ali (a.s)’ın hayatını incelemiş olsa, İmam’ın çocukluğundan  gençliğine kadar İslam’daki etkisini ve İslam’a verdiği hizmeti görecektir. İmam (a.s) çocukluk devrelerinde hiç bir şekilde İslam’dan taviz vermemiş, İslam’ın yayılmasında ve ilerlemesinde büyük payı olmuştur. İzzet ve ikram sahibi olan babası Hz. Ali (a.s) ile birlikte (Cemel, Sıffin, Nehrevan) savaşlarına katılmış ve aynı zamanda Hz. Hasan (a.s) zamanında da kardeşiyle ve Resulullah’ın (s.a.a) halis ashabıyla birlikte büyük bir mücadele vermiştir.
İmam Hasan (a.s)’ın imameti zamanında söz dinleyen  bir asker gibi o’na itaat etmiş ve onun peşinden hareket etmiştir. Hatta İmam Hasan (a.s)’ın Muaviye ile olan antlaşmasında ve daha sonra ortaya çıkan olaylarda dahi Onunla beraber olmuştur.
Sonra, kendi hak mektebini tahriflerden ve hurafelerden koumk, mek tebini beyan edebilmek amacıyla kardeşi imam Hasan (a.s) ile bember Medine’ye yöç etmiştir.
İmam Hasan (a.s)’ın hayatından da hatırlanacağı gibi, O’nun kendi mektebindeki tehlikeyi hissetmesi ve kendi zamanında ki fikir akımları, ahlaki değerler ve halkın değer ölçümü ve şer’i vazifenin açıklanması noktasında İmam (a.s) muhasara içindeydi.
İmam Hasan (a.s)’ın vefatından sonra, yeni bir mücadeleye başlamıştı. O mücadele; aynı zamanda İslam ümmetinin çizyisini yeniden çizmekteydi.
Yine dikkat ederseniz her İmam, kendi İmameti döneminde toplumsal, fikirsel ve siyasi akımlara uygun olarak hareket etmiş ve kendi yolunu izlemiştir.
İmam Hüseyn (a.s) asıl İslam hareketini, aziz kardeşinin şahadetinden sonra üstlenmiştir. Bir başka açıdan bakacak olursak İlahi vazife olan İmamet vazifesi, Resul-ü Ekrem’in (s.a.a) hadisinin deyişiyle İmam Hüseyn (a.s)’a ulaşmıştır. O rivayetlerden bazıları şunlardır: (Cabir b. Sohre) şöyle diyor: “Babamla beraber Resul-ü Ekrem’in yanına gittim ve o zattan şöyle işitmiştik”
“Benim 12 halifem gelmeyene kadar bu ilahi iş son bulmayacaktır. benden gizli olarak babam ile bazı şeyler konuştular, sonraları ben babamdan; Resul-ü Ekrem’in ne buyurduğunu sorunca, babam dedi ki; “Resulullah; 12 halifenin hepsi Kureyş’ tendir.” diye buyurdu.
Ubabe b. Reb’i Cabir’den naklettiği hadiste diyor ki; Resul-ü Ekrem buyurdu:
Ben bütün peygamberlerin efendisiyim ve Ali (a.s) benim vasimdir. Hiç şüphesiz ki, benden sonra 12 kişi benim vasimdirler onların ilki Hz. Ali (a.s)’dır ve sonuncusu Hz. Mehdi (a.s)’dır.
Ve diğer bir hadiste Hz. Selman Farisi (r.a) diyor ki; “Ben Resul-ü Ekrem’in huzuruna vardım:”
Resul-ü Ekrem, İmam Hüseyin (a.s)’ı dizlerinin üstüne oturturmuş, yanaklarından ve dudaklarından öperek şöyle buyuruyordu ki;
“Sen seyyidsin, seyyid oğlu ve seyyid kardeşisin ve seni İmamsın, imam oğlu ve İmam kardeşisin ve sen hüccetsin. hüccet oğlu, hüccet kardeşisin ve dokuz tane hüccetin babasısın ki; onların dokuzuncusu kaimleri olan Mehdi’dir.” Bu konuda yüzlerce açık hadis vardır ve dikkate değer konu şudur ki Resulü Ekrem (s.a.a) bununla beraber birçok yerde, gerek aşikâr ve gerekse işaretle kendisinden sonra 12 kişinin ashabına halife olacağını ve bunların da Kureyş’ten olacağını haber vermişti. İmam Hüseyn (a.s) İmamet vazifesini üstelendikten sonra toplumu fikri ve ameli olarak islam esasları üzerine ıslah etmiş olduğunu itiraf etmemiz gerekir. İlerde bu konuya daha geniş bir şekilde değineceğiz.
Sulhtan sonra meydana gelen olaylar:
Muaviye (mel’un), İmam Hasan (a.s) ile anlaşma imzaladıktan sonra, kendi güçlerini Kufe şehrine toplayıp halka hitaben şunları söyledi: “Ey Kufe halkı! Benim sizinle namaz, zekât ve hacc için mi savaştığımı sanıyorsunuz? Ben biliyorum ki sizler namaz kılıp, zekat veriyor ve Hacca gidiyorsunuz. Ben sadece sizler hakim olmak için uğraştım bu yolda harcanan bütün mallar ve canlar başa gitmiştir. Bütün bunlara rağman herşeye kabullendim bütün barış şartları ayaklarımın altına aldım.
(Nehc’ül Belağa İbn-i Ebi’l Hadid, C. 1 S 16, Sahife 15) Muaviye’nin bu sözleri ve sert tavırları İmam Hasan (a.s) ile yapmış olduğu sulhun değersiz ve hiç bir ehemmiyeti olmadığını ifade etmeye çalışıyordu ve sonradan gözlendiği gibi, anlaşmadan kısa bir müddet geçtikten sonra yazılmış olan anlaşmayı ayaklar altına almış ve onu hiçe saymıştır.
1-    Bundan sonra Muaviye’nin icad ettiği vahşet ve korku, Ben-i Ümeyye hükümetinin kendi muhaliflerine ve özellikle Hz. Ali (a.s) taraftarl arına yapmış olduğu ruhi ve cismi işkenceler hürriyet sesini yüksel tenlerin kim olursa olsun söndürmeğe çalışması ve bütün siyasi baskıları seferber etmesi okuyan herkesi gamlandırıp kedere boğulacak olan mektup, Muaviye tarafından komutanlarından birisine yazılmıştır.
Mektub’un metni şöyledir:
“Öyleyse, senin düşüncende ve fikrinde olmayan herkesin başını vur. Geçtiğin her köyün mallarını alarak köyü viran et, öyle yap ki, yaptıkların kalpleri kan ile doldursun ve hüzne boğsun.”
Yukarıda açıklandığı gibi Ben-i Ümeyye’nin ruhsuz ve sapık planı, Hz. Ali (a.s)’ın zamanında başlamış idi ve İmam Hasan (a.s) ile yaptığı antlaşmadan sonra daha tehlikeli ve daha sert bir tavırla başlamış oldu.
Haksız yere nice kanlar döktü ve nice günahsız İnsanları katletti ve kendisiyle mücadele eden hiç kimseye fırsat vermedi. Bununla da kalmayıp Hz. Ali (a.s) taraftarlarını adım adım izleyip, onları katlettirdi. Muaviye bununla ilgili olarak kendi komutanlarına şöyle yazıyordu:
Dikkatli olun “Ali’yi ve O’nun hanedanını seven ve O’na tabi olanı bulursanız, adını Beyt’ülmal’dan çıkarın ve hakkını vermeyin.” (Nehc’ül -Belağa İbn-i Ebu’l Hadid, c. 2, s. 16)
Diğer bir yazısında şöyle demişti:
“Kim Hz. Ali’yi ve hanedanını sevmekle suçlanırsa, mahkum olacak ve evini viran edeceksiniz!
İmam Muhammed Bakır (a.s), yürekler yakan bu acı olayları şöyle anlatıyor:
Bizim Şialarımız, Alevilerimiz, bizi seven herkes (o zamanda) her nerede olursa olsunlar elleri ve ayakları kesilip zindana atılmakta, malları gasb edilip ve ya evleri viran edilmekte ve öldürülmekteydiler. Bu belalar ve musibetler gün geçtikçe çoğalıyordu. Bu şiddet ve zulüm, İmam Hüseyn’in katili olan ubeydullah b. tiyad’ın zamanına kadar sürümüştür.”
Zalim sistemin ardarda Resulullah’ın (s.a.a) ashabını şehit etmesi, onun ne kadar da vahşi olduğunun göstermektedir.
Resulullah’ın (s.a.a) ashabından (Hücr b Adiy ile Resulullah’ın (s.a.a) vefalı yaranlarından, Reşidi Hicri, Amr b Hemig- Hazai Auf b Husn göze çarpmaktadır. Bunlar gibi Resululalh’ın (s.a.a) bir çet ashabını şehit ettiler. Bununla ilgili bilgi elde etmek ve Muaviye’nin neler yaptığını öğrenmek isterseniz. Tarihi Taberi, kamil-i İbn-i Esir, Nehc’ül-Belağa’nın şerhi, İbn-i; Ebi Hadid’in kitablarına müracaat edebilirsiniz.
2-    Muaviye hükümetinin, mal ve servet bağışında bulunmaları ve islam’ı ortadan kaldırmaya ve hedefinden saptırmaya çalışması ve özelikle Ehl-i Beyt’in şahsiyetini ayaklar altına alabilmesi için halka ihsanlarda bulunuyordu Ben-i Ümeyye hükümeti kendi sapık ve karanlık hedefini gerçekleştirebilmek için halkı satın almaktaydı.
A-    Halk toplumunun oluşturduğu bir grup gerek hatipler ve gerekse muhaddisler Resul-ü Ekrem’e (s.a.a) iftira atarak ve Hz. Ali (a.s) dan intikam alırcasına adeta vazifelerini yerine getirmekteydiler. (Emevi hükümeti çalışanları) korkusuz ve zalim çehreler, Ben-i Ümeyye’nin şeytanı siyasetini adım adım izlemekte ve her fırsatta kenidlerine celb etmeye çalışmaktaydılar Örneğin, Malik b Hübeyre Sekuni’ye 1000 dirhem göndermesinin sebebi; Resulullah’ın (s.a.a) büyük ve sadık ashablarından biri olan Hücrb. Adiy ve onun yarenlerı Muaviye’nin tarafından şehit edilmesi ve onların vefadarlığını işiten Sekuni Muaviye’yi tenkit etmeye ve onun aleyhinde çalışmaya başlamıştı. Muaviye o’na bin dirhemi gönderdikten sonra, Emevi hükümetinin zulümüne, fesat ve sitemine karşı başlatmış olduğu hareketten vazgeçmiştir.
C-    İktisadi sorunların çoğalması, fakirliği kabullendirmeye çalışması ve bu yolla ümmete olan hakimiyetini sürdürmesinin kendisi olumsuz tesirini göstermektedir. İslam ümmeti’ni zelil ve perişan etmek, fakirliğin çoğalmasına sebebiyet vermek Vb. gibi yollardan kendi batıl hükumetine teslim ettirmekteydi ve kesinlikle şunuda eklemek gerekir ki; karşısında gördüğü herkese en kötü dünyevi muameleyi ve muracatı çekinmeden yapmaktaydı. O, özellikle Ehl-i beyt (a.s) ve şialar alemine her türlü cefayı reva görüp, gerek maddi ve gerekse manevi olarak çok kötü muamelelerde bulunmaktaydı.
Bu olaylar, tarihin inkar edilmez hakikatleridir. Aşağıdaki mektup, bütün görevli adamlarına yazdığı açık bir genelgedir. Faydası olmadığı gibi zararı da vardır.
“Ali’yi ve Hanedan-ı Ali’yi seven herkesi bulduğunuz takdirde, ismini beyt-ül mal defterinden silin ve hakkına düşeni vermeyin.”
Aziz okuyucular, zalim ve sitemkar hükümet bu baskı siyasetini kendi hedefini gerçekleştirebilmek için temel ilke haline getirmiştir. Bu Emevi siyaseti, bütün kalpleri tahrib etmiş ve İslam ümmetini fesada sürüklemiştir. Elbette bu küçük bir mesele değildir, Muaviye bu şeytani siyasetini 20 yıllık hükümeti boyunca uygulamıştır. (41 Hicri’den 60. Hicri yılına kadar)
b-    Muaviye, ümmet arasında ayrılıklar meydana getirmiş ve İslam ümmetinin ruhuna ırkçılığı aşılamıştır. İslam ummetini teşmeleşlere sürütleyerek asıl düşmanlarının Ben-i ümeyye ve onların zalim hükümetleri olduğısun unutturmat için ümmet amsında çeşitli kabileler den oluşan halkı bölüp parçalamaya çalışıyordu.
Muaviye, kabileler arasına kin ve nifak tohumunu, eterek kabileler arasınaki fitneyi uyandırdı. Onların bu karışıklıklar ile meşgul olması, aynı zamanda Muaviye hükümetinin ayakta kalmasını sağladı. Örenğin, Kays kabilesi ile Mezr kabilesi, Yemen ile Medine ve çeştli kabileleri Irak’ta yaşatılarak birbirlerine düşman edilmiş, birbirine düşürümüştür.
Bununla beraber, Arapların, Acemler’e üstün olduğu (tarihte buna “Mevali” derler) hissini vererek, fıtreyi daha da çoğlatmıştır. Herkes Muaviye’nin cahilane ve ahmak siyasetinin neticesini rahatlıkla anlayabilirdi Miskin Duremi, Ferezdek, Cüreyr ve Ehtel ve diğer şairlerin şiirlerinden de rahatlıkla istifade edebilir.?….
E. İmam Hasan b. Ali’nin (a.s) şehid edilmesi. Günkü O isla aleminin kanuni ve şer’i temsilcisi idi.
f-    Muaviye oğlu olan Yezid’de taç bırakma töreninde, onu İslam Ümmeti’ne halife yapmak için zorla, zorba gücüyle ümmetten biat almış ve imam Hasan ve (a.s) ile yapmış olduğu antlaşmanın tersine hareket etmiştir. Hallou ki Muaviye’nin ölümünden sonra imam Hasan (a.s) İslam ümmeti’nin başına geçmesi gerekiyordu ve hatta yapılan antlaşmaya göre; İmam Hasan (a.s) ın ölümünden sonra İmam Hüseyin (a.s) hükümeti ele alacaktı. Muaviye bu rezil hareketiyle, İmam Hasan (a.s) ile yapmış olduğu antlaşmayı parça parça ederek ayaklarının altına altı. Bu hareketiyle islam hükümetini, mütecaviz ve zalim bir hükümet haline getirdi. Aynı zamanda bütün zalim hükümetler karşısında daha da zalimleşti, Muauiye İslam Ümmeti’nı içinden çıkılması zor olan belalara düşürdü islam hükümetini öyle bir hale getirdi ki; asıl ve öz İslam, yerine zalim bir yönetim kurdu.
Gerçekte, Muaviye hükümetinin yanlış ve hatalı gidişatı, Emevi hükümetinin siyaseti haline gelmişti Muaviye ona amel etmeye kendini zorunlu kılmıştı. Muaviye’nin yaptığı en son iş zulüm üzerine kurduğu hükümetini oğlu Yezid’e devretmek oldu. Gerçekte bu vahşi ve tehlikeli iş miras bıraktığı hükümetini helâk etti.
Şüphesiz kudretin Yezid’e geçip ve islam halifesi olması gelecekte yapılacak işlerin plan ve proğramı ona, yön vermekteydi. Hakikatte islam dininin fatiha sının okunması, ilahi dinin yok olması ve cahiliyetin yeni bir kıyafetile ortaya çıkması demekti.
Tarihde de işlendiği gibi Yezid’in kötü niyetli olması amellerini gerçekleştirmeğe yetmekteydi. Onun bütün nefsani ve şeytani amelleri kötü niyetli düşüncesinden kaynaklanıyordu. Yezid’in İslam halifeliğini yapacak ve İslam savunacak kudrete sahip olmadığını herkes insaf ve vicdanıyla karar verebilir; yüksek hedeflere bir ilahi din ve insanı sahip olan en yüksek derecesine ulaştıran, toplumları birleştiren ve cahiliyetle uzaktan ve yakından hiçbir ilgisi olmazken Yezid gibi insanlıktan nasibini almamış, insanlığın en alçak derecesine inmiş, kendisini ilah edinmiş bir şahısla nasıl bağdaşabilir.
İslam; çocuklara dahi terbiye programını hazırlamışken Yezid bu konudan dahi nasibini alamamıştır; böyle bir insanın islam’ı yok etmesine şaşırmamak gerekir. Tarih kitaplarında da belirtildiği gibi Şam müslümanlarının huzurunda İslam’ın zıddına haraket etmesi ve İslam’ın aleyhine çalışması inkâr edilemeyecet bir gerçektir.
Yezid’in utandırıcı ve insan dışı hareketleri, ahmak halleri, şarap içmeleri, maymunlarla oynamaları, hayasızlıkları, başı boşlukları ve koluna altın bağlaması kendi köpeğini süslemesi Vb. Yezid ve mel’un babası islam’ın başına nice musibetler getirmiş olması şüphesiz tarihte şahittir.
İmam Hüseyin’in Hareketi’nde Esat Haydari. Bütün bunlardan sonra islam yüksek mertebesinden, tarihin derinliklerine gömülüyor ve kendini yol ayrımında görüyor.
Bütün zorluklara tahammül edilip ve her şeyi göze alarak, mücadele edilecek, veya teslim olunup geçmişte var olan izzet ve şeref fedâ edilecekti
Bunların hangisi daha doğru ve salahtı?
KIYAM VE İNKILABIN SEBEPLERİ
İmam Hüseyin (a.s)’ın hayatına göz attığımızda; İmam’ın (a.s) maddi güçle zalim Emevi hükümetini yıkmasının mümkün olmadığın görmekteyiz. Hatta İmam Hüseyin (a.s)’e mektup yazarak, Kufe’ye davet edenlere dahi güvenmiyordu. Onların mektupları kendisine yetişmeden önce, kendi şanlı hareketini bildirmişti.
İmam Hüseyin (a.s) kanlı kıyamının haberi Resulullah’ın (s.a.a) şehri Medine’de yayıldı. Kufe halkının imam’a (a.s) tabi ve o’nu muhabbet duydukları haberi verilmişti. Hicazdaki müslümanların ise imam (a.s)’a alakaları olmasına rağmen ne yazık ki o’nu muhafaza etmeye kadir olmadıklarını İmam Hüseyin (a.s) sezip hissetmişti.
İmam Hüseyin (a.s) Mekke’de zalim hükümetin şerrinden kendisini koruyamayacağını hissederek ırak tarafına doğru hareket etti. O, Ali Muhammed’in kanını Allah’ın emin karar kıldığı yerde dökülmesini istemiyordu. Her ne kadar İmam (a.s) kendi şahadetini bilse dahi ısrarla ve açıkça zalim ve tağut Yezid hükümetine karşı mücadele ediyordu. Bu şekilde kendi İslami hareketini istediği (arzuladığı) hedefe ulaştırmak ist istiyordu.
İmam Hüseyin (a.s)’ın ciddiyetle ve sabırla mücadele etmesi acaba nerden kaynaklanıyordu?
Hazreti Hüseyin (a.s)’ın kanlı kıyamının ve hareketinin maksadı neydi?
Bu derin ve manalı soruların cevabını aşağıdaki hakikatlerde arayalım.
1-    Sapık bir insan olan Yezid b Muaviye’nin halife olması, ümmetin geleceğini, tehlikeye atıyordu. Özellikle islam’dan hiçbir setilde nasibini almamış, islam’ın asil terbiyesini görmemiş cahil ve ahmak bir insandı. Yezid ayyaş bir ailede büyümüş ve İslam güneşinin nuruda hiç bir şekilde onu etkilememişti. Yezidin kumarbazlığı, sarhoşluğu ve islam dışı hareketleri sakın sizleri şaşırtmasın.
İmam Hüseyin (a.s) (Abdullah Elayeli, Merucezzeheb Ehval-ı Yezid) bütün bu insani sıfatlardan mahrum, alçak ve ayyaş bir adam, İslam rehberliğini yapacak kudrete sahip olmamasıyla bereber, İslam ümmeti’nin rehberlik ve halifelik gibi büyüt ve ağır vazifeyi üstlenmeyi unutmamış.
Böyle bir sorunun İslam’ı bütün sapıklıklardan temizlemek, İslam’ın öz şiarlarını söyletip ve halis İslam’ı ortya koymak için iyi bir fırsattı. Halls ve vefadar İslam mücahidleri için iyi bir zemineydi. Mücahidler Yezid hükümetinin zaafından istifade ederek, tağut hükümetini zayıflatmaya çalıştılar.
Hatta, çeşitli büyük kabilelerden gelerek, İslam ile hiç bir şekilde bağlantısı olmayan bu insanın hareketlerinin İslam aleyhine olduğunu sanıp aleyhinde tebliğ ediyorlardı. Bu durum İslam’ın vefadar mücahidlerine asil İslamı anlatmak ve hükümeti uyandırmak açısından büyük fırsatlar veriyordu. sonuç olarak, tek çare Yezid’e karşı can ve mal ile savaşmayı gerektiriyordu.
İmam Hüseyin (a.s) bunun için İslam’ın asil ve ölmez kahramanıdır ki; Emevi ordusunun baş komutanı olan Hür İbni Riyahi ile Irak topraklarında karşılaştığında, Ben-i Ümeyye’nin İslam çizgisinden çıkmasının en hassas noktalarını böylece açık ve seçik ifade etmiştir:
“Ey millet! Resul-ü Ekrem (s.a.a) buyuruyor ki; Kim Allah’ın hammını helal sayan, Allah’ın ahdini çığneyen Allah’ın Resulünün simnetme aykırı haraket eden, Allah’ın kullan arasında kin ve düşmanlıkla hükdumet eden bir yöneticiyi yörürde karşısına dikilmezse Allah ona layık olan cezayı verecek tir.
Bilinki; Yezid ve taraftarları, şeytana tebidir ve ona kul olmuşlardır. Yüce Allah’a (c.c) kulluktan uzaklaşmışlar. Fuhuş ve  kötülükleri açık ve aşikar yapıyorlar, ilahi hududu çiğniyor beytulmal eline geçince de nefsi isteklerine göre hareket ediyor, Allah (c.c)’ın haramını helal ve helalini haram ediyorlar.”
İmam Hüseyin (a.s) kesin sohbetleriyle Ben-i Ümeyye’nin iç yüzünü ve hedefini bildirdi. İslam Ümmeti’nin kalbine sevyileri atarak, himmet duygusunu uyandırdı ve cahaleti kaldırarak, onları hakikate yöneltti.  Gayrimeşru olan Ben-i Ümeyye hükümetinden karışmış zihinleri, batıl hükümetin iç yüzünü bildirerek aydınlattı.
2-    Halkın fikri ve ilmi seviyesine umumi olarak değinilmesi gerekirse; olması gerekenin çok altında ve zulüm dolu mütecaviz bir yönetimin karşısında, hastalık haline gelmiş dünya rafahını maddiyat ve batıl şeyleri maslahat diye görmek, neticede bu gaflet ve madde perestlik, onları tağut karşısında mücadeleden alıkoymuştu. Böyle itaatsizlik insanı dünya malına karşı yanlız bırakarak hiç bir şekilde ifade edilmeyecek korkunç bir hadiseden başka bir şey değildir.
Ümmetin arasında her nekadar tanınmış ve nüfus sahibi insanlar olsada; onlar da neyazık ki dünya malını toplamak ve zengin olmaya çalışmakla meşguldüler. Bazı çeşitli kavimlerde, böyle kötü sıfatlara yakalanmışti. Malesef cihad ve mücadelenin yerine rahatlık, huzur ile insanı rahatsız edecek her türlü şeyden el çekmeyi, birbaşka deyişle ona gamsız ve kedersiz bir dünyada yaşamayı fısıldıyordu. O Bu üzücü olayı maalesef 25 yıllık bir geçmişle göğsünde taşıyordu ve bu müddet içerisinde tebliğle uğraşanlar mübelliğler, menfaatçiliği, mücadelesiz bir zaferi ile ucuz bir cenneti düşünüyorlardı.
İmam Hüseyin (a.s)’ı Emevi devleti ile karşıkarşıya getirmemek için yolundan alıkoymaya çalıştıklarını yaptıkları eylem ve fikirlerinde görüyoruz. Zira Muaviye’nin ordusu ile Hz. Hüseyin (a.s) ordusu mukayese edilecek gibi değildi. Sakın İmam Hüseyini bu zalim ordu şehit etmesin? onlar Emevi hükümetinin iç yüzünü bildikleri gibi imam’ı (a.s), en iyi şekilde tanımışlardı. Onlar, İmam Hüseyin (a.s)’ın hakimiyetini tasdik ediyorlardı.  Hatta Ömer’ul Etraf şöyle demiştir:
Ebu Muhammed Hasan b. Ali (a.s) babası Emirel Müminin (a.s)’dan bana bir hadisinde nakletti: “Ey Hüseyin sen öldürüleceksin. Fakat senin için en hayırlısı Yezid’e biat etmendir.
Abdullah b Ömer b. Hattab, Hz. Hüseyin (a.s)’e hitaben şöyle dedi: “Senin için en iyisi Emevi hükümetiyle karşı karşıya gelmemendir. Abdullah b. Zübeyr de; İmam Hüseyn (a.s); bu savaştan Sakınmaya çalışmış fakat başaramamıştır. Hatta imam’ın (a.s) kendi Ehl-i Bey’inden bazıları dahi İmam (a.s) mani olmaya çalışmışlarsada enyelleyememişlerdir.
Bütün bu olayların neticesinde Müslümanlar’ın iman getirmiş oldukları, insanların cihad ve mücadele ruhunu kaybettikleri gözlenmekdedir ve böyle bir insan topluluğu nasıl olurda Resulullah’ın (s.a.a) evlâdına karşı vefasızlıklar eder. Kufe halkının Hz. Hüseyin (a.s)’a yüzlerce, binlerce mektup yazarak davetlerinde bütün varlıklarını O’nun yolunda feda edeceklerini, bütün can ve mallarıyla imam (a.s) destek olacaklarını, İmam’ın (a.s) Kufe’ye gelmesi için ricada bulunduklarını ifade ederlerken, Yezid’in, ordu komutanlarından olan İbn-i ziyad’ın vaadlerine aldanıp, dünya mallarını arzuladıklarını görüyoruz. Onlar Resulullah’ın (s.a.a) iki yüzünün nurunu hidayet güneşini dünya malı uğruna satıp, ahiretlerini hiç çekinmeden feda ediyorlar. Resul-ü Ekrem’e ihanet eden ve onun sevgili torununu yalnız bırakan o insanlara yazıklar olsun!
Allah (c.c) ve Resulü’nün (s.a.a) huzurlarında mesuliyeti büyük ve azim olan bu şuursuz insan topluluğunu islami harekete ilgisiz ve alakasız olan bu insanlara ancak ferazdak’ın şiiriyle seselenebilir ve haykırabiliriz İmam (a.s) ferezdak’tan Kufe halkının halini sorduğunda cevabında şöyle demiştir: “İnanan kalpler seninle, kılıçlar Ben-i Ümeyye iledir” Şüphesiz böyle bir halde, kalplerin ne kadar değişti; Ben-i Ümeyye’nin Ümme içinde meydana getirdiği bu büyük fitneyi açıkça göstermekdedir ve yukarıda bahsettiğimiz gibi zavallı ve zayıf imanlı bu ümmeti dünyayı arzulamasıyla İmam Hüseyin (a.s)’in karşısına çıkarmıştır ve O’na biat alınmaktan alıkoyulmuştur. Onlar, böyle bir hidayet güneşi karşısında kör olmuş; İmam Hüseyin (a.s) inkılabının asıl sebeplerindendir. Onların ölmüş kalplarini, gaflete boğulmuş ruhlarını hayat bulması ve diritmesi İmam Hüseyin (a.s)’ın inkılabının hedeflerindendir. Hiç şüphesiz İmam Hüseyin (a.s) onların zillete düştükleri bu hayat için hiç bir şerî mazeretlerinin olmadığını biliyordu. Resulullah’a karşıda mazeret getirecek hiç bir delilleri yoktu. Mukaddes İslam şeriatının kendi ehline verdiği böyle basiret ve kalp gözü, gerçekleri göstermekte ve dünya acılarının kaçınılmaz bir olay olduğunu bir kez-daha ifade etmekteydi. Adalet ve hidayetin, bu tür gerçeklerde saklı olduğunu beyan etmiş ve yakini olarak da amel etmede ilk adımın yöntemini göstermişdir. Asıl üzücü ve gönüllere acı veren olay zamanın şer ve fasık insanları tarafından, şehvetpereslik ile hayvani arzu ve istekleri için çaba sarfedecek hedef ve maksadını topluma bulaştıramaz onun nefsi isteklerine cevap vermek lüzumu ruhu verilmiştir. Kur’an-ı Kerim inkar edilemez bu gerçeklere, deyinmekte ve işaretlenmektedir. Bazen dünya hayatına gafletle dalmayı, mektebi uğruna, hakikatlar uğruna, İzzet ve şeref uğruna can ve mal vermek ruhuyla bağadaşmadığını ifade ederken bu sıfatlara mensub olan insanlarıda kınamayı da unutmuyor.
Ey İman edenler! Size cihad emri geldiğinde niye aldırmaksızın dünyayla meşgul oluyorsunuz? Gerçekten dünya hayatını ahiret hayatına tercih mi ediyorsunuz? Dünya hayatı ahiret hayatına nisbet hiçtir. Bilin ki; eğer Allah ve onun dini uğruna cihad emrine uymazsanız, acıklı bir azaba uğrayacaksınız ve sizin yerinize ayrı bir kavmi görevlendirecektir, gerçekte sizin bu yaptıklarınız Allah’a zarar vermez. Allah (c.c) her şeye kadirdir.”
Allah(c.c) zalimlere boyun eğmeği kesinlikle yasaklamıştır ve Allah bu konuda şöyle buyurur:
“Sakın zalimlere boğun eğmeğin ve teslim olmayın yoksa azaba müstâhak olursunuz.”
Yeri gelince mü’minler de ilan ediyor ki; İlahi Yolunda şehadete hazırız, mukaddes dinin olan islam uğrunda canımızı malımızı ve tüm varlığımızı feda etmeğe ve düşmanla tüm gücümüzle mücadele edip savaşmağa hazırız. Rabimiz! bizlere sabir ve düşmana karşı zafer ver derler.
Kur’an şöyle buyuruyor:
Allah-u Teâlâ mü’minlerin can ve mallarını kendilerine vaad edilen cennet karşısında satınalmaktadır. Allah (c.c) yolunda cihad edenler, İslam düşmanlarını öldürenler ve bu yolda da kendi canlarını verenler kendilerine vadedilen cennete ulaşacaklardır.
Bu Allah’ın (c.c) açık bir hükmüdür. İmam Hüseyin (a.s)’ın mektebi  Allah’ı bu şekilde derinden derk ediyordu. Zira Hüseyin (a.s) din düşmanları karşısında, mücadele ile cevap vermesi ile onlara hiç bir surette kabul etmemesi kendi mektebinin özü ve ölçüsü olduğunu gösterir.
İmam ne pahasına olursa olsun; İslam’ı zafere ulaştırmalıydı, zahiri Müslüman, batını fasık olan böyle din düşmanı insanlara islam teslim edilmemeliydi. Bununla beraber İmam’ın (a.s) üstlenmiş olduğu ilahi bir sorumluluk da, hak ve hakiakat üzere olduğunun da hiç bir şüphesi yoktur. İmam’a (a.s) kendi hayallerinde nasihat eden o kimselerin, aynı zamanda yürekleride yanıyordu. İmam Hüseyin (a.s) onları kendi beraberinde, Allah (c.c)’ın salih kullarının yolu veya bir başka deyişle İslam’ın nuru olan kendi yoluna davet ediyordu. Abdullah b. ömer Hz. İmam’a nasihat ederek; Beni-ümeyye’ye karşı başlattığı inkılâp hareketinden vazgeçmesini söylemiş, Hz. İmam (a.s)’ıda onun bu sözüne karşılık şöyle buyurmuştur:
Ey! Ebu Abdurrahman! Allah (c.c)’dan kork , takva sahibi ol, bana yardım etmekten sakın çekinme.
Hz. Hüseyin (a.s) böyle bir durumda İslam ümmetini derin ve perişan uykudan uyandırmak, mektebin hakikatlerini gizleyen perdeyi yırtmak hedefindeydi. Uzun bir zamandır, ölümün kokusu kalplere sinmişti. Büyük ve ilahi önder bütün azim ve iradesi ile kararını almıştı.
Zalim mütecaviz bir hükümet tarafından islam ümmetinin cihad ve mücadele ruhunun kırılması, kendi batıl siyaset halkın zihniyeti ve düşüncelerini bulundurmuş olması imam (a.s)’ın kararının kadar doğru ve hak olduğunu açıkça ortaya koymaktdır. Ümmeti birlik ve beraberlik için bir vücud haline getirmek düşüncesi, toplumu hareketlendirmek, içine düştükleri bataklıktan kurtarmak, İslam ümmeti’nin perişanığı, hakikatlardan uzaklaşması, gerçek ilahi hukukun icra olunmaması inkilabı hareketini vazgeçilmez bir hale getiriyordu.
3-    İslam Ümmet’inin imamet anlayışı ve inancı ile mukaddes mektebin rehberlik sorumlulukların çeşitli yönlerden dikkate almak gerekir. Kesinlikle bu konuya ehemmiyet verilmesi gerekir. İlahi değerler taşıyan islami kanun ve kuralları Ben-i Ümmeyye’nin şeytani siyasetleri tarafından oyuncak haline getirilmesi bu değerler hiç bir surette dikkate alınmaması belli başlı şahıslar tarafından kudreti ellerine geçirmesine, ümmete nüfus edmesine zemine hazırlamıştır, bu vesileyle islam adı altında devleti sömürüyorlardı. Bu mesele kendi başına zarif olduğu gibi incelenip araştırılması gerekli bir konudur.
İmam Hüseyin (a.s) bu konuyu en güzel bir şekilde derk etmişti. Bunun için ilk iş olarak Ben-i Ümeyye hükümetinin geçmişte yapmış olduğu acı ve elem verici hadiseleri gözler önüne sererek, halkı aydınlatmaya çalıştı. Özellikle, Emevi hükümetinin kurum ve kuruluşlarında onda yer alan şahısların imameti ile hiç bir şekilde bağdaşmadığını anlatmıştır.
Ben-i Ümeyye hükümeti ise diktatör bir devlet, şah ve şahzade hükümeti haline gelmişti. Bu sorun Muaviye’nin oğlu Yezi’de biata toplanması ile başlamıştı.
Muaviye’nin İslam aleminde meydana getirdiği büyük ve önemli tehlikenin acısını İslam alemi yıllardır, asırlardır çekmekte, gün geçtikçe İslam’da derin yaralar açmakta ve bu da her fırsatta İslam düşmanlarına yarar sağlamaktadır.
İmam (a.s) İlahi kanunlara göre hareket edip İslam aleminde icra etmeyi ve insanları saadete erdiren İslam ahkamının uygulanması gerektiğini, tağut hükümetin şeytani siyasetlerde bulunmasını, her fırsatta deyip hakikatleri beyan ediyordu. Kendisinin gayesinin ilahi bir hedefden başka bir şey almadığını anlatıyor ve bununla ilgili olarak şunları buyuruyordu:
İmam’ın (a.s) Kerbelâ çölünde, Hür’ün komutasında olan orduya yaptığı konuşmasıdı:
Ey millet! Takvalı olun, hakkı tanımak için gayret gösterin ve bilin ki, sizin için en hayırlısı budur. Biz Resulullah’ın Ehl-i Beyt’i halifelik iddia eden, yalancı, zalim ve İslam düşmanlığını güden Ben-i Ümeyye’den daha hayırlıyız. Diğer bir sözünde buyuruyor:
Hamd-ü senâ ve Resul-ü Ekrem’e salat ve selamlar dan sonra buyurdu, muhakkak Allah-u Müteala, Hz. Muhammed’i hatem-i nebi olarak seçti. O’na Peygamberliği bağışladı.
İmam’ın (a.s) Basra’ya gönderdiği mektupta bir bölüm: O yüce Peygamberi’ni ikram ve ihtiram ettikten sorna ona, ağır bir vazife olan risalet makamını vedi. Sonra o büyük zatı kendi rahmet civarına götürdü. Oysa Allah (c.c) (peygamberi vesilesiyle) ulaştırmışdı. Bizler ise O zatın hanedanı, ailesi, yakınları,mirasçıları ve halifesiyiz, daha onun makamına herkesten çok daha layıkız. Oysa bizim akrabalarımız cüret göstererek, bizden öne geçtiler ve bizler ise tefrika çıkması korkusu ile köşeye çekilmek zorunda kaldık ve bununla rahmet-i İlahi bizimle beraber idi. Elbette, biliyoruz ki; o hakikate yetişmek hususunda ve vilayete layık ve bizim üzerimizde vilayet hakkına sahip olmak hususunda, herkesten daha çok bizler layıkız ve yine bundan önce bu manada mektuplar gönderdim şimdi sizleri Kur’an’a sünnete ve Peygamber (s.a.a) tarafına davet ediyorum. Bu durumda zalim hükümet tarfından binbir oyun ile sünnet kaldırılmış ve bidat onun yerini almıştır.
Sözümü dinlediğiniz takdirde sizleri doğru yola ve hidayete eriştireceğim. Kalbe işleyen bu sözler ve şifa bağışlayan cümleler İmam Hüseyin (a.s), Ben-i Ümeyye’nin İslam hükümeti ve halifeliğe layık olmadını açıklığa kavuşturdu. Onların, özellikle hak Peygamber’in (s.a.a) getirdiği öz ve halis islam’la zıt olduklarına değiniyordu. İslam ümmeti ise az bir şekilde İslam ahlâkına sahip olmuş idi. İmam (a.s)’ın vücudunu, İslam’ın seçkin sıfatlarından görüyor, özellikle İmam (a.s)’ı nübüvvetin fidanı, mektebin ve risaletin yetiştirdiği ilahi bir önder ve vahy Mektebinin talebesi biliyordu. Evet, İmamet ve islam rehberliği Hz. Hüseyin (a.s)’in kıyam etmesini gerektiriyordu. Bu kıyam Ben-i Ümeyye düzeninin iç yüzünü açığa çıkararak, hükümetin padişahlık tahtını elinden alıp, aleme rezil etti
İslam mektebinde insan hiç bir zaman görevlerini terketmeye izinli değildir.
İnsanın ruhu ve atifesi kendi mektebiyle karışmış ve devamlı onun isteklerine cevap vermektedir. Hatta mektebi için mücadele ederken, hiç çekinmeden kendini feda etmektedir. Yine her Müslüman’a iyilikleri emredip kötülükleri neyhetmek, Allah (c.c) yolunda cihat etmek farzdır. Bu yüce ruhu, mukaddes İslam dini kendine tabii olanlara bağışlamıştır. Bütün insanlar, İslam ve ilahi dinde olan herkes, bu yüce ruha sahip olabilir, Herkes kendi mertebesine göre o nurdan istifade edebilir. İslam kamil bir dindir ve kendine tabi olanları kemale erdirir.
Hz. Hüseyin (a.s), Hz. Ali (a.s)’ın oğlu, Resulullah’ın (s.a.a) torunu, mektebin ve risaletin yetiştirdiği eşsiz bir önderdir. Risaletin ve ilahi mektebin yaşayan vücudunu İslam’a icabet etmişlerin en faziletlisi olmakla beraber, İlahi emre icabet etmiş, İslam’a lebbeyk demiş o arzulanan gün gelip çatınca, sözüne vefa etmiş hiç bir insanın yapamayacağı fedakârlığı Allah (c.c) ve İslam yolunda yapmıştır.
Hz. Hüseyin (a.s) sözüne vefası, islam’a bağlılığı ve İlahi emre teslimiyeti, İnkılâbı ve İslami hareketini vazgeçilmez hale getiriyordu ve ayrı bir yolda görülmüyordu. Emevi hükümetinin siyasetinin değişmesinden, İnkılab’ın olmasından başka bir saadet yolu görülmüyordu. Ümmetin saadeti için tek ümit yolu inkılâp idi.
İmam (a.s) islam hareketini her fırsatta açıklıyor, İslam ümmetini bu konuda aydınlatmaya çalışıyor, bu inkılabın gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğuna değiniyordu.
“Muhakkak ki ben kibir, gurur, isyan, zülüm ve fesad çıkarmak için inkılab hareketini başlatmadım. Maksadım, ceddim Resulullah’ın Ümmetin’ın perişan halini düzeltip, onlara saadet kapılarını açmaktır. Onlara iyilikleri emredip ve kötülükleri nehyetmeye eda edip, ceddim Muhammed (s.a.a) ve babam Ali (a.s)’ın yoluyla hareket etmektir ki; onların yolu Allah (c.c) ve Kur’an yoludur. O yol, hakikaat yolu ve nur yoludur. İnsanlığın hidayet kapısıdır, o yol Enbiya ve Peygamberlerin yoludur.
Böylece İmam (a.s) kendisine farz gördüğü her teklifi eda ediyordu. Bunun için kendi zamanında vilayetin ve risaletin gülü ve sümbülü ve en çok yürekten yanan, İslam’ı savunan ve ençok iman eden biri idi. Bütün bu gerçekler açık ve kesin delillerdir ki, islam inkılabının gerçekleşmesi Hz. Hüseyin (a.s) ve O’nun sahabeleri tarafından gerçeğe kavuşmuştur ve onların dilaverce savaşmaları göstermiştir ki; kan ile savaşmak zafer ulaşmaktır. Bu zaferde dertsiz dertlere ilaç, İslam dininin ebedi ve bekâsı olmasıdır.
Netice olarak ilham alan mücahidler ve İnkılapçılar gelecek nesillerde mukaddes İslam’ın savunuculuğunu ve sağlam temellere oturmasını sağlamak için savaş meydanlarında hazır olmuşlardır.
İNKILÂB TUFANI
Muaviye’nin ölümünden sonra oğlu Yezid, hükümet makamına oturdu. Kendi devlet adamlarına halktan biat almaları için emretti, özellikle İmam (a.s)’dan biat alınması gerektiğini vurguluyordu. Ben-i Ümeyye’nin bu utanç verci emri uygulayıp onları katletmeden başka hiç çaresi yoktu. Bunun yanında Hz. Hüseyin (a.s) kudret ve sabırla direniyordu. Nezaman İmam Hüseyin (a.s)’i ele geçirselerde biat olmak için muavaffak olamadılar. Bütün yolarını kapattılar. Eğer imam’dan biat almış olsalardı, kendileri için gerisi çok kolay olacaktı..
Bunun için Yezid acele olarak Medine valis olan Velid b Utbe’ye mektup yazarak Medine halkından ve özellikle Hüseyin b Ali (a.s)’dan kendisine biat almasını istedi. Velid halifenin emrine itaat etmekten başka çaresinin olmadığını düşünerek hizmetçilerinden birini gece yarısı İmam (a.s)’ın evine gönderdi. İmam (a.s) hizmetçinin gece yarısı gelmesinden gerçeği sezmişti. Bunun için imam (a.s) hazırlandıktan sonra, 30 kişilik ashabı ile beraber hareket etti. Onlara seslenerek; içeride herhangi bir olay olursa, herhangi bir ses yükselirse içeri hamle etmelerini söyledi. İmam (a.s), Velid’in evine girdikten sonra oturdu. Velid’de meseleyi dedikten sonra, Yezid’e biat etmenin bundan daha iyi bir fırsat olmadığını önerdi. İmam (a.s) valiye hitaben, biatın halkın huzurunda olmasının daha iyi olacağını söyledi.
“Benim böyle gizli biat etmem, biat olmaz. Eğer biat etmeleri için halkı toplarsan beni de çağır ben de geleyim, hep birlikte biat gerçekleşsin.”
İmam Hüseyin’ın (a.s) gayesi vakit kazanmak hükümetin bir müddet tahrik olmamasını sağlamaktı. Elbette orada olanlardan birisi de, Mervan b. Hakem idi. Mervan, Velid’i tahrik ederek, Hüseyin b. Ali (a.s)’dan zorla biat almasını, eğer biat almazsa öldürmesi gerektiğini, akis: taktirde kendisinin ve adamlarının makamı elinden çıkacağını söyledi.
İmam (a.s) ihtiyatlı davrandı. İmam (a.s) Mevan’a sinirlendi, aralarında yüksek sesle tartışma başladı. İmam Hüseyin (a.s)’ın ashabi içeriye hücum ettiler, İmam (a.s)’ı evine götürdüler ve olayı yatıştırdılar.
Bundan sonra saltanat, imam (a.s)’a karşı tavrını değiştirdi… İmama karşılık şeytani siyaseti ve tehdidi artırmaya başladılar. O da, en son merhalesine yetişti. Hz. İmam (a.s) vazifesini ve şer’i teklifini yerine getirmeye karar verdi. Çünkü, ümmetin imamlık vazifesi, rehberlik emaneti ve mukaddes İslam mektebi ona emanet edilmişti.
Böylece ceddi Resululullah’ın pak türbesine giderek, kabrinin kenarında bir kaç rekat namaz kıldı, sonra ellerini açarak şöyle dua etti:
İlahi muhakkak ki bu kabir senin peygamberlerin Hz. Muhammed’in (s.a.a) kabiridir. Ben de senin peygamberi’nin kızının oğluyum ve başıma gelen olayları sen bilirsin. İlahi hiç şüphesiz ben iyilikleri severim, kötülüklerden kaçarım. Ey kerim olan ve büyük Allah (c.c)’ım Sen den şu kabir sahibinin yüzü suyu hürmetine diliyorum ki; sonumu hayırlı eyle ki; Senin Peygamberin (s.a.a) bundan razı ve hoşnut olsun.)
Dikkat ederseniz İmam Hüseyin (a.s) Allah-u Müteal’a söz veriyor ki; her ne pahasına olursa olsun, İslâm ahkamına boyun eğip ve onu savunacak, böylece Allah’ın rızasını cezbedebilsin.
Bu gerçek bazı dualarda göze çarpmakta dikkat ettiğimizde açıkça gözlenmektedir.
O yüce ruhlu, vefalı örnek insan gerektiğinde ruhunu İslam’a teslim etmekten kaçınmamıştır. Aynı zamanda kendini mukaddes mektebin bir parçası bilmekte ve onsuz olmanın da mümkün olmayacağını telakki etmekteydi İslamsız, kendini hiç sayıyordu. Bunun için Hz. Hüseyin (a.s) canını ve malını Allah (c.c)’a teslim ediyor, zat-ı zülcelal ile muamele ediyordu ki öyle de yaptı.
Aralıksız, yarenlenine ve asahbına haberler göndererek, Mekke-i Mükerreme’ye Emn-i İlahiye doğru hareket edeceklerini ilân etti. Bununla itiraz edenlerin sesi yükselmeye başladı. Bir kısmı yolunu değiştirmesini söylerken bir kısmıda, nefs ve iman zayıflığından, İmam (a.s)’ı Yezid’e biat etmesi hususunda öneride bulunuyorlardı. Oysa imam (a.s) itminan kalp ve Allah (c.c)’ın izni ile asla sözünden dönmüyor, karşı çıkıp direniyordu. Eğer yüksek dağları İmam (a.s) ve hedefinin arasına koymuş olsalardı yine de İmam (a.s)’ı kendi kararından vazgeçiremezlerdi. Zaten gerçekte bu idi.
İmam (a.s) öncelikle vasiyetnamesini yazdı. İlk vasiyetini kardeşi Muhamed b Hanifi’ye adına idi. Bu aynı zamanda inkılab haraketinin başkangıcı olmuştu.
Elbette ben inkılab hareketini kibir, gurur, zulüm etmek, fesat çıkarmak için başlatmadım, bilakis maksadım ve gayem İslam develetine düzen vermek, ceddim Resulullah’ın ümmetini perişan halinden kurtarmaktır.
Ben, iyiliği emredip, kötülüklerden menetmek istiyorum. Ceddim Muhammed (s.a.a) ve babam Ali’nin izinde gitmek istiyorum. Öyleyse kim beni kabul ederse Allah (c.c) hakka daha yakındır ve kim benim kıyamına itiraz ederse, Allah-u Teâlâ benim ile bu cemaatin arasında hüküm vereceği güne kadar sabredeceğim. Muhakkak Allah (c.c) en iyi hüküm verendir.
Hz. Hüseyin (a.s) bu tarihi beyanı, sapık, gayr-i meşru, zalim, sitemkâr olan Emevi hükümetinin iç yüzünü açığa çıkarıp aleme ilan ediyordu: Güya, iyilikler unutulmuş, kötülükler devlet şiarı olmuştu ve İmam (a.s) bu tarihi beyanıyla resmi olarak inkılap hareketini başlatıyordu. Diğer bir deyişle, inkılabın hedefi, gayesi, aslı ve esası idi.
İmam Hüseyin (a.s)’ın kafilesi Mekke şehrine doğru hareket etti. İmam kalbi, dili ve bütün vücudu ile hak taalayı zikrediyordu her şey ile Allah’ın rızasını ve dostluğunu arzu ediyordu. İmam (a.s) Mekke’ye girdiğinde şu ayeti kerimeyi okuyordu:
Musa (a.s) Medyen şehrine vardığında şöyle dedi; umarım Allah-u Teâlâ beni doğru yola hidayet eder.
İmam (a.s) Abbas b. Abdullah Müttalib’in evinde misafir oldu. Mekke’nin müminleri muhacirler hacc için mekke’ye gelmişlerdi, onlar İmam (a.s)’ın hizmetine geldiler ve imam’a (a.s) hoş geldin deyip O’(a.s) nu ihtiramla ağırladılar.
Hz. Hüseyin (a.s) yetiştiği yerde derhal hükümet ve Yezid’in halifeliği hakkındaki haberleri ele geçirme çabasındaydı ve İmam ‘a (a.s) yetişen en güzel haber, Irak hükümetinin canlanması siyasi yönden etkili olabilmesi için hassas bir nokta idi.
Mücahidler ve kuvvet güçleri, baskı ve hükümeti devirmek için yeni bir fırsat ele geçirmiş, tağut hükümetin şeytani siyasetiyle mücadele etmenin tam zamanıydı. Bu mücadele için yeni bir güç bulmuşlardı.
Elbette tabii olacak, Ehl-i Beyt şiaları hazırlıklı olma gayreti içindeydiler. Şialar geçmişi olmayaan büyük bir topluluk oluşturarak, buhran içinde olan hükümeti incelemek, eleştirmek ve özellikle Yezid’in kendini halife ilân etmesi, Ehl-i Beyt Şialarına daha büyük vazifeler yüklüyordu. Bunun için büyük bir cemaat oluşturdular. “Süleyman b. Sured, Gazai” cemaatinin evinde oluşmuştu o cemaatin içinden çıkarak bir konuşma yaptı. İmam Hüseyin (a.s)’ın kıyam hareketini Yezid hükümetine karşı başlattığını ve şimdi İmam’ın (a.s) Mekke’de olduğunu haber verdi.
Topluluk, İmam’ın (a.s) yarenteri ve tabileri oldukları dikkate alınarak oluşmuş idi. Onlardan mümkün olduğunca İmam (a.s)’ın yardımına koşmaları istendi.
Hükümetin bulunduğu durumu mahkum etmek için gönülden çalışmanın İmam (a.s)’a yardım açısından gerekli olduğunu ve İmam (a.s)’ı bu konuda haberdar etmek gerekiyordu. Eğer böyle olmazsa Hz. İmam (a.s)’ı davet etmeyip, O’nu feci hadiselere ve tehlikeli duruma düşmesini önlemeliydiler.
Süleyman, toplantıda hazır olanlardan bu durumla ilgilenmelerini istedi. Hayret verci nokta şu ki, meclis birlik ve beraberlik içinde imam (a.s), arkasında olduklarını ve bütün vücutlarıyla O’nu (a.s) savunacaklarını belirttiler. “O’nun düşmanlarıyla savaşacağız ve canımızı onun yolunda feda edeceğiz.”
Kufe halkı, İmam (a.s)’a biat olduğu gerekçesi ile davet mektupları yazdılar. Bununla Yezid hükümet ile muhalif olduklarını ve İmam Hüseyin (a.s)’ın hilafete daha layık olduğunu ikrar ettiler.
Yine, İmam Hüseyin (a.s) dan daha layık kimsenin olmadığını, O’ndan (a.s) başkasına hiç bir surette itaat etmeyeceklerini açıladılar.
Ardarda yazılan mektuplar imam (a.s)’a yetişiyordu. Mektuplarda, İmam (a.s)’dan ısrarla Kufe’ye gelmesi gerektiğini O’ndan Müslümanların halife ve önderi olmasını dile gertiriyorlardı.
Sonuçta, halk bu davetlerin kabileler adıyla daha iyi olacağını düşünerek, kabilelerin adıyla ve onlarda olan savaşçılar savaşmaya hazır yiğitleri mücahitleri belirterek İmam’ın emrine teslim olmuş bir şekilde O’nun yanlarına gelmesini ve istek ile hizmetinde olacaklarını belirten mektup gönderdiler. Toplam olarak İmam (a.s) ile beraberliğini ilan edenlerin sayısı 100 bine ulaşmıştır.
İmam Hüseyin (a.s) Kufe halkının ısrarla yaptıkları önerileri inceledikten sonra, sonunda kendisine vekil olabilecek, layık birisini göndermeliydi O, Irak halkından biat alabilecek, emre itaatte ve halkın muhabbetini Ehl-i Beyt’e karşı çoğlatıp ve ameli olarak ilahi ve mukaddes Ehl-i Beyt (a.s) mektebine gösterebilecek durumda ve kudrette olmalıydı.
Bu yüzden, amcasının oğlu Müslim İbn Akil’i şüphesiz takvalı, fikir düzeyi yüksek selahiyet sahibi olan ender bir insan olan amcası oğlu Müslüm b Akil’i seçerek Küfe şehrine göndermeye karar verdi. Müslim b Akil’in siyaseti, fikir düzeyinin yüksek oluşu, Kufe’nin ileri gelenleri için, odak noktası sayılabilir durumdaydı.
O, islam ümmetini hidayet ve sırat-ı müstakime yöneltmeye yardımcı olacaktı. Müslim b Akil’in imam (a.s) tarafından Kufe’ye vekil olarak seçildikten sonra Hz. İmam, Kufe halkına ve özellikle kendi adıyla imam’a (a.s) mektup yazan Kufe’nin ileri gelenlerine mektup yazarak Müslim’e teslim etti.
İmam (a.s) mektupta, kendi vekilini tanıtıyor ve O’nu Kufe’ye gönderme sebeplerinden bahsediyordu. İmam (a.s) açık olarak; Müslim b Akil’i Kufe’nin durumunu öğrenmesi için Kufe yakınlarına gönderiyorum diye buyuruyordu.
Gerçekten Kufe halkının durumu, niyeti ve söylediklerinin doğru olup, olmadığını dakik olarak bilmek istiyorum. Bunun için bana karşı olan tepkilerini öğrenene kadar bekleyeceğim.
Ve İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuşlar:1
Rahman ve Rahim olan Allah (c.c)’ın adıyla. Bütün mü’min ve Müslümanlar’a hitaben Hüseyin b. Ali tarafından yazılmıştır:
“Allah (c.c)’a hamd, Resulü’ne salat ve selam olsun. Mektuplarınızı Hani ve Said bana getirdiler. Bu iki kişi bana göndermiş olduğunuz en son elçiler benim yanımda idiler ve mesajlarınızı ve söylediğiniz herşeyi bana ilettiler. Anlıyorum, demek istediğiniz şu ki, bizim bir İmama ve öndere ihtiyacımız var. Buraya gel, Allah Teâlâ senin sayende bizleri hakka hidayet eder.
Ben de, bunun üzerine kardeşim, amcamın oğlu, güvenilir insan ve kendi ailemden olan Müslim b Akil’i sizin yanınıza gönderiyorum. O’na, durumu inceledikten sonra beni habedar et ve istekleriniz olumlu, akıl sahibi insnlar, faziletli, zeki ve kemal sahibi insanlarınız. fikirleriyle yazdıkları mektuplar birbirini tuttuğu zaman, İnşaallah, Allah izin verirse size doğru hareket edeceğim
Allah (c.c)’a yemin olsun ki, hiç kimse ilahi hükmü Kur’an’ın nurunu, toplumda adaleti, hakdinin hükümlerini ve yüklenmiş olduğu mesuliyeti Allah için icra etmedikçe İmamlık makamına layık olmayacaktır vesselam.
Kufe şehri, imam Hüseyin (a.s)’ın göndermiş olduğu Müslim b Akil’i büyük bir törenle karşıladılar. İhtiram gösterdiler ve onun vasıtasıyla imam Hüseyin (a.s)’a biat ettiler. Kufe halkının karşılama şekli, Müslim’i etki altında bırakmış idi. Böyle sadık ve İmam’a gönülden bağlanmış bir toplum ile Ehl-i Beyt (a.s) nübüvet, İslam ve ilahi mektebin kanunlarını icra edebilir, düşüncesiyle bir değerlendirme yaptı ve bu tümüyle değişmiş bir toplumdur ki bu normal bir durum değildi. Bu duruma ilgisiz kalınmazdı. Belki bu büyük kudretten istifade etmek gerekir, eğer önem verilmezse veya göz ardı edilirse herhangi bir hadise ortaya çıkmadan ondan olduğunca faydalanmalı.
Bunun için Müslim (Allah (c.c)’ın selamı ona olsun.) bu sevindirici haberi imam Hüseyin’e (a.s) bir an önce yetiştirmek gerektiğini düşündü Kufe şehrinin vefasını, sadık olduklarını haber vermeliydi ki, İmam (a.s) Kufe’ye yarenlerinin arasına gelsin ve onlara katılsın.
Müslim b. Akil’in İmam (a.s)’a haberi şöyle idi. Haberci ve gözcü asla kendini aldatamaz. Bütün Kufe halkı seninle beraberdir. Şu anda 18 bin kişi biat ettiler. Benim mektubumu okur okumaz bir an önce kendini Kufe’ye yetiştir. Allah’ın selam ve rahmeti üzerine olsun.1
Bu arada İmam Hüseyin (a.s) Basra Şehrinin ileri gelenlerini mektupla haberdar edip, zalim ve sitemkâr hükümete karşı muhalif olduğunu bildirmek için mektup yazdı ve Basra şehrine gönderdi. Basra halkından olan Yezid b Mesud Nehşeli (r.a) İmam (a.s) mektubunu gerektiği bir şekilde cevap verdi:
Al-i Temim ve Ben-i Se’d’in Ehl-i Beyt (a.s)’e olan muhabbet ve ihlasını belirtti. Fakat malesef mektup İmam (a.s) yetiştiğinde İmam (a.s) Kerbelâ çölünde küfrün ordusuyla karşı karşıya idi. Bunun için imam (a.s)’ın yardımına koşmak mümkün olmamıştı. Hatta imam (a.s) şahadeti Yezid b. Mesud’a yetiştiğinde Mesud ruhunu teslim etmişti. (Allah (c.c)’ın selamı O’na olsun.) Çünkü İmam (a.s)’a yardım edememişti. Peygamber (s.a.a) evladının imdadına koşamamıştı. O Kerbelâ çölünde yalnız kalmıştı. Oysa imam (a.s)’ın emrine itaat etmiş tembellik etmemiş ve müsamaha göstermemişti Yani imam (a.s)’dan gaflet etmemişti.
KUFE’LİLERİN AHİDLERİNİ BOZMASI
Irak’ta hakimiyetini sürdüren Emevi yönetimi, İlahi risaletin başarısını ve Hüseyin (a.s)’in göz alıcı başarılarını hissedince vahşete kapıldı. Hatta ordu ve silahlı kuvvetleri halkın, İmam Hüseyin (a.s)’e itaat ve Onu takip etmekte ki aşırı istekleri karşısında, zaaf ve uyuşukluğa kapıldılar.
İdari yönetim Beni Ümeyye’nin seçmiş olduğu “Numan b. Beşir”in komutası altındaydı. İdari işler tahmin edilmeyecek kadar karışmıştı. Hatta yeni bir değişikliğin halis İslam-i Muhammedi’nin yararına olacağını düşünüyordu. Numan Bin Beşir, karşılaştığı durum karşısında ve idaresi etrafında dönüp duran olaylarla ilgili siyasetini açıklama yolunda baskı ve sıkıştırılmalara maruz kalmıştı. Kendisi resmi bir toplantıda: “Benimle savaşmayanla savaşmayacağım. Bana hamle edenden başkasına hamle etmeyeceğim. Şüpheyle hiç kimseyi tutuklamayacağım”   dedi.
Emevi yöneticilerin başta gelenleri meşverete koyularak ve çıkar bir yol bulmaya çalışıyorlardı.
Sonra hep birlikte karar olarak Yezid b. Muaviye’yi olaydan haberdar etmek istediler ve öylede yaptılar.
Ömer b. Saad, Amaret b. Akabe-i Emevi ve Abdullah b. Muslim-i Hazermi işe başladılar. Kendi büyüklerine mektup yazarak Şam’da bulunan Yezid’i, Kufe’de olup biten küçük havadis ve olaylardan haberdar ettiler. Yezid, mektubu alınca perişan bir hale geldi.
Ama danışmanı ondan, Kufe şehrinin yöneticiliğine “Ubeydullah b. Ziyad’ı” getirmesini istedi. Çünkü Ziyad’ın oğlu kin ve acımasızlıkta hesapsız idi. Zorluk ve öldürmede başta gelmekteydi. Rahmet, sevgi, acıma gibi diğer insani mefhum ve sıfatlardan yoksun ve anlamazdı. Bunlara ilave olarak Peygamber’in (s.a.a)in Ehl-i Beyti’ne karşı aşırı bir kin beslemekteydi.
İbn-i Ziyad, Yezid’den emir alır almaz, kendi kardeşini Basra’da yerine bırakarak, kendisi b yüz kişilik bir orduyla Kufe’ye doğru hareket etti. Bunlarla birlikte, Basra büyüklerinden bazılarını ki, Kufelilerle akrabalıkları vardı ve sözlerinin eserine inanarak da beraberinde Kufe’ye getirdi. Böylece İbn-i Ziyad tehdit ve askeri zorba yöntemini, diplomatik yalan ve uyanıklıkla birleştirmiş oldu. Her iki yöntemdende yararlanmaya başladı. Sonra kandırma, zor kullanma, tehdit, korkutma gibi yöntemlerden de istifade etti.
Ordusunu gizlice Kufe’ye gelmesi için hazırladığını halkın içerisinde yaydı. İbn-i Ziyad’ın kendisi ordusundan önce şehre girerek, hükümet binasına uğradı ve Numan b. Beşir’in azledildiğini (görevden alındığını) kendisine bildirdi. Sonra halkı toplatarak ilk konuşmasını yaptı. Bir taraftan halkı kandırarak, Ben-i Ümeyye yönetimine ve siyasetine vefadar kalanlara çok büyük vaadlar verdi. Diğer bir taraftan ise tehditlerini çoğaltarak, hükümetin karşısında duranların, ölümden başka bir nasiplerinin olmadığını bildirdi.
Konuşmasının metni şu şekildedir.
“Sonra Emir-ul Müminin Yezid, şehir sınır ve mal varlıklarının yönetimin bana bırakmıştır. Mazlumların feryadına yetişmem, mahrumiyetlerini yok etmem ve sevgili bir baba gibi sizlere ihsan ve iyilik etmem için bana emir verdi. Benim kırbacım ve kamçım sözümü dinlemeyen ve vilayetimi kabullenmeyenlerin üzerinedir. Dolayısıyla herkesin canını koruması daha yerinde olacaktır.
Daha sonra kabile büyüklerini ve reislerini sıkıştırarak hükümet muhaliflerinin isimlerini liste halinde kendisine vermelerini istedi. Emir icra edilmediği takdirde kendi kapıları önünde idam edileceklerini bildirdi.
Böylece tehdit, kan dökme ve korkul, Kufe şehrine hakim oldu. Dolayısıyla güç ve kudret Ben-i Ümeyye lehine dönmeye başladı. Öyle ki, Şia hareketinin başındakiler ve İmam Hüseyin (a.s) önderliğindeki Muhammed-i İslami hareketin taraftarları sarsıntıya uğradı ve ortadan kayboldular. Korku ve tedirginlik her tarafı sarmış bulunmaktaydı. Halkın büyük bir bölümü ümitsizliğe düşmüştü. Kufe’nin durumu öyleydi ki kabile reisleri çocuklarını ve sorumlu olduklarıni Ben-i Ümeyye hükümetine muhalefetten sakındırıyorlardı. Anneler korkularından, Muslim b. Akil’e yardım etmek için evlerinden çıkan çocuklarına kapılarını kapatıyorlardı. Bu olaydan faydalanmak isteyenler aç gözlülüklerin den dolayı hükümet sarayına gidiş gelişleri çoğalmıştı. İbn-i Ziyad’ın büyük bir miktar para vereceği düşüncesiyle sevinçlerinden ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Böylece Kufe Şehri tefrika ve karışıklığa dönmüş oldu.
Elbette samimi ve muhlis kişiler, İslam ve hakkın davetine ve sözlerine sadık kaldılar.
Muslim b. Akil ile olan irtibatlarını değiştirmişler, Muslim’in emri ve durumun gerektirdiği şekilde Muslim ile irtibat ve ilişkilerini gizlice sürdürmekteydiler işte bundan sonra biat’ın şekli değişerek gerçek İslam’a davet gizli ve sırlı olarak yeraltından yürütülüyordu. O ana kadar Muhtar b. Eb-i Ubeyde’nın evinde kalan Muslim b. Akil-Hani b. Urve’nin evininde kalmaya başladı.
Bu değişikliğin sebebi, Hani’nin mektep ve risalete olan derin ve kuvvetli imanı ve Emiru-l Müminin (a.s) zamanında Ehl-i Beyt’e olan dostluk ve muhabbeti’nin şiddeti idi. Buna ilave olarak Hani, Kufe’de siyasi ve sosyal bir otoriteye sahip idi. Rehberlik ettiği kabileler kişi yönünden diğer kabilelere nisbeten daha fazla ve büyük bir taraftara sahip idi.
Şimdi her şeyden çok İbn-i Ziyad’ın aklını karıştıran şey Muslim b. Akil’in gizlice bulunması idi. Bu konudaki tek şüpheler Hanin’in evi etrafında dönüp oturmaktaydı. Çünkü Hani bir taraftan hassas mevkiye sahip diğer taraftan ise İmam Hüseyin’e (a.s) biat için Kufede büyük ve sağlam bir kale durumundaydı. Bunlar bir gerçektir ki, Ben-i Ümeyye çalışanları, bundan haberdar idiler. Bundan dolayı Ben-i Ümeyye casusları Muslim’i bulmak için etrafa dağıldılar.
Onlardan birisi olan “Muhakkak”   gizli bir şekilde Hani’nin evine girmeyi başardı. Ehl-i Beyt’in dostluk ve muhabbetinden bahsedip duruyordu, böylece bir kaç gün gidip geldi. Sonunda kurnazlık ve şeytanlıkla Muslim’in, Hani’nin evinde olduğunu anlamış oldu.
İşte burada Hani’nin tedbirleri bozulmuş oldu. Çünkü İbn-i Ziyad, Hani’nin yardımında bulunacak ve tarafını tutabilecek adamları kesenin ağzını açıp büyük miktarda para vererek onları Hani’nin etrafından dağıttı. Bunun için her yoldan istifade etti. Bazılarını ise makam ve mevki vaadi vererek kandırdı. Sonunda bütün tehdit, ihanet ve aldatmacılığını işe koydu. İbn-i Ziyad’ın siyaseti bir hadde kadar başarıya ulaşmış bulunmaktaydı. Kasbedilmiş hükümetin etrafı korkak kişilerle dolmuştu. İşte böylece Hani’nin tutuklanma planı insafsızca onaylanmış oldu. Hani’nin tutuklanması İmam Hüseyin (a.s)’in hedef yolu için çok çok zararlı idi. Çünkü amacı iyice zayıf kalıyordu ve Hani’nin yok edilmesi, fiili inkilabın Kufeden kaldırılması demek oluyordu. Müslim b. Akil ise duruma dikkat ederek, tehdit tehlikesini en az düzeye indirmek ve en azından hareketin aslını tehlikeden korumaya çalışıyordu. Muslim bütün vücuduyla, ve Kufe’de inkılabın dayanağı ve temeli olan Hani’ye saldırının, aslında inkılabın kendisine saldırıdan başka bir şey olmadığını hissediyordu. Ama Muslim’in telaş ve çalışması, acılı bir siyasi ve toplum sal-feryada dönüştü ki tarih boyunca devam edecektir.
Hani’nin tutuklanışı ağızdan ağıza dolaşıyordu. Her tarafa yayılmıştı. Muslim b. Akil ani bir askeri kararla, hükümet karargahını sarmaya başladı. İbn-i Ziyad ve yardımcıları binanın kapılarını kapatarak içeride gizlendiler. Muslim’in askerleri karargahın etrafında yerleşmeye başladılar ve İnkılaplarının Ben-i Ümeyye’nin vücudunu yok edeceğini yaymaya koyuldular ve olayları açıkladılar.
Tarihçiler şöyle yazıyorlar: Muslim b. Akil’in komutasında olan ordu silah ve kişi yönünden büyük bir güce sahipti ve dikkatleri üzerinde toplamıştı. Aynı zamanda gruplara, kısımlara ve merkez-i yönetim şekliyle düzenlenmişti.
Maalesef İbn-i Ziyad dışarı çıkabilmek için bütün hile, yalan, dolanlarını kullanarak,  her yola ve yönteme baş vurarak, taraftarları ve casusları aracılığıyla Ben-i Ümeyye’nin bütün silahlarla donatılmış olan ordusunun Kufe kapılarına dayandığını halkın içerisinde yaydırdı. Bu söylenti kısa bir sürede bütün şehre yayıldı.
Korkak kimseler bu söylentiyi daha da büyülttüler (bir kargayı kırk karga yaptılar) uğultu ve gürültüler baş gösterdi ve şehri büyük bir korku sarmış oldu. O kadar ki, anneler çocuklarını Muslim’e yardım etmekten engelliyorlar ve kaçmalarını sağlıyorlardı. Erkekler de çocuklarının ve kardeşlerinin Muslim ile beraber olmalarını ve Ona yardımlarını engelliyorlardı.   Bu durum, Muslim’in ordusundan büyük bir bölümün kaçmasına kadar devam etti. Kalanlar ise bir taraftan korku ve ümitsizlik arasında bocalıyor ve diğer bir taraftan ise dünya hırsı yüzünden karar alarak dağıldılar. Sonunda Emevi hükümetinin aldatıcı çalışmaları meyvesini verdi ve melün İbn-i Ziyad’ın başarısıyla sonuçlandı. Artık sayılı bir kaç tane halis ve fedakar kimse Muslim b. Akil ile kalmıştı ki, karşılıklı sokak savaşı başlamış oldu. Muslimin taraftarları “Kendi” denen yeri kendilerine siper karar vermişlerdi; Muslim, öyle bir cesaret gösteriyordu ki tarihte eşine az rastlanmıştır. Ama sonunda Allah yolunda ve İmamı’nın emri doğrultusunda büyük ilahi bir makam olan şahadet derecesine olaşmış oldu. Muslim hiç bir zaman uyuşukluk göstermedi ve hiçbir zaman teslim olmadı ve hiçbir zaman üzerine almış olduğu emaneti hafife almadı. Hani b. Urve de diğer bir şehid idi ki Muslim b. Akil’den sonra şahadete yetişmişti. Böylece İmamın hareketinin Kufede olan iki temeli yıkılmış oldu. İmam Hüseyin (a.s) bu iki kişinin şahadetiyle, inkılabın rehberlerinden Irakta bulunanlarını kaybetmiş oldu. Kufe şehri, zillete, utanç verici tefrikaya, dağınıklığa kapıldı. Korku ve vahşet gölgesi şehrin her tarafını sarmış oldu. sonuçta kan içen cellatlar halka hakim oldular.
IRAK’A DOĞRU HARAKET
Karşılaşılan darbe ve sarsıntılar Ben-i Ümeyye hükümetinin temelini sarsmıştı. Özellikle hükümetin siyasetçileri, İmam Hüseyin (a.s)’ın Mekke’de kendi haraket odak naktası oluşturduğunu veya kısa bir sürede bunu gerçekleştireceğini sezmişlerdi. Zira Yezid, korku ve endişesinden dolayı, Şam’dan Ömer b. Said b. As’ın komutasında ki bir orduyu göndererek ne pahasına olursa olsun ve nerde olursa olsun Hüseyin (a.s)’ı katletmesini istedi. Ben-i Ümeyye ordusunun Beyt-ullah-i Haram’a (Mekke şehrine) doğru yola çıktığı haberi İmama’a ulaşınca, kendisi yüzünden Allah’ın evinin sayyınlığını çiğmelerini istemiyordu. Çünkü Yezid ve ordusunun Allah’ın evinin, hacı ve ziyaretcilerin hürmetine dikkat etmeyeceğini çok iyi biliyordu. Bunun için Mekke’den ayrılmaları ve Irak’a doğru hareket emrini verdi.
Aynı zamanda kendi emrinin sonucuna vakıf idi ve nelerle karşılaşacağını biliyordu. Bu hakikatı Mekke’den çıkacakları zaman buyurdukları hutbelerinde hatırlattılar.-şöyle buyurdular:
“Hamd ve sena sadece zatı mukaddesi ilahi’ye aittir. Onun istediği her şey vuku bulacaktır. Ona, tevekkülden başka hiç bir güç ve kudret yoktur. Allah’ın salat ve selamı Resul’üne olsun. Ölüm Adem oğluna karar kılınmıştır, onun süsüdür bu, aynen gerdanlığın genç kızın boynunda süs olması gibidir. Ben, yakub’un yusuf’u görmeye isteki. olduğu kadar ben den öncekileri görmeye nekadarda istekliyim. Sanki aç kurtların Uevavis ile Karhelâ arasında bana saldırdıklarını görür gibiyim. Sonunda karınlarını benden doyurmuş oluyorlar. Allahın kaza kalemiyle yazılmıştır kurtuluş ve çare yoktur.”
İmam Hüseyin (a.s)’in Irağa doğru hareket etmesi birçok dost ve yakınlarına ağır geliyordu. İmam’ın öldürülmesinden korkuyorlardı. Bununla beraber İmam çıkmalarında ısrarlı idiler ve kendilerinin öldürüleceğini de açıklamış oldular. İbn-i Abbas, İmam’dan gideceği yönü değiştirmesini istediği zaman ona şöyle buyurdular.
“….Allah’a and olsun ki bu cemaat kalbimi göğsümden çıkarmayıncaya kadar benden ellerini çekmeyeceklerdir. Bunu yaptıkları zaman Allah onlara öyle birini musallat edecektir ki onları zillet ve rezalete sürükleyecek ve en kötü ve aşağılık bir hale getirecektir.”
Kardeşi Muhammed b. Hanefi’ye hitaben ise şöyle buyurdular:
“Senden ayrıldıktan sonra istirahat ediyordum ki Allahın Resulü rüyamda şöyle buyurdu: Ey Hüseyin: Çık artık. Allah senin ölmeni istiyor”.
Yine Abdullah b. Zubeyre şöyle buyurdu:
“Allah’a andolsun ki, böceklerin yuvasında dahi olsam oradan dışarı çıkarırlar ve bende olan isteklerini temin ederler. Nasıl olursa olsun benim hakkıma riayet etmeyecekler. Aynen Yahudilerin “Cumartesi” önüne riayet etmedikleri gibi.”
Hazretin, şahadetine istisna olduğu halde, Hüseyin kervanı yola koyuldu. Aynı zamanda kendi şahadetinin, Allahın dinine en iyi bir şekilde yardım edeceğini biliyordu. Kendisinden başka Allah’ın dinine yardım edecek biri yoktu. Bu yüzden İmam (a.s) yoluna devam ederek gerçek başarı için tarihin göğsünü yardı. Kendi şahadetiyle, değerli kanlarını takdim etmekle, hayat verici İslam mektebini devamlı kılacağına inanıyordu.
Irağ’a hareketleri boyunca zorluklarla karşılaşıyorlar ve onlardan Irak ve halkın durumunu soruyorlardı. Onların kafi cevabı şöyleydi: Kılıçlar Ben-i Ümeyye ile kalpler sizinledir. Elbette Hazret durumdan haberdar idi ve siyasi zorluğun halka galip geleceğini biliyordu. Halkın iki kudret arasında kalacağını, bir taraftan Ehl-i Beyt mektebinin nüfuzu ve etkisi ile İslami hayatın zorluğu, diğer bir taraftan Ben-i Ümeyye’nin korkulu sultası ve kudreti arasında kalacağını biliyordu. Dünya sevgisi rahatlık ve serbestliği düşünüyorlardı…
İmam Hüseyin (a.s) bütün basnlara rağmen İslam Ümmet’inin büyük bir hareketten başka bir şeyle uyanamayacağını biliyordu. İşte keni ve yanındakilerin şahadeti bu büyük hareketi oluşturmaktaydı. Ümmetin uyanmasına vesile olacaktı. Nitekim böyle de oldu. İmam’ın Irağ’a hareketi sırasında, Emevi siyasetçileri arasında İmam’ı Kufe’ye gitmeye zorunlu kılma gibi öneriler tartışılmaktaydı. Böylece İnkılap kıvılcımları oluşmadan katledilmesi isteniyordu. Ama İmam (a.s) onların bu zorunlu görüşüne aldırmadan haraketini Kerbelâ’ya doğru devam ettirerek, o haince planları su üstüne çıkardı.
Kerbelâ, inkılap beşiği, kahramanların katledildiği yer, kalıcı, büyük, yüce izzet ve iftihar sembolü…
ÜÇÜNCÜ KISIM
KERBELÂ, MUHAMMED’İ (S.A.A) İSLAM’IN TECELLİ ETMİŞ OLDUĞU YER.
İMAM HÜSEYİN (A.S) KERBELÂYOLUNDA
İMAMIN TEF DENEN YERDE KONAKLAMASI
AŞURA GÜNÜ
İMAM HÜSEYİN (A.S) İNKILABINDA KADININ YERİ
İMAM HÜSEYİN (A.S)’İN KANLI İNKILABININ TESİRİ.
AŞURA ZÜYARETİ
AŞURA ZÜYARETİNİN İÇERİĞİ.
İMAM HÜSEYİN (A.S) KERBELÂ YOLUNDA
Hüseyin (a.s) ın kervanı 60. Hicri yılının zihicce aynının sekizinde (Terviye günü) Mekke’den ayrıldı. Halkın dikkatini celbederek bazı soru işaretlerinin çıkmasına sebep oldu. Halk neden Hüseyin (a.s) Terviye günü Mekke’den ayrılıyor? Yarın Arefe günü ve büyük haccın başlama günüdür? diye soruyorlardı. İmam (a.s) ise cevap olarak şunları buyuruyordu:
“Ben-i Ümeyye beni öldürme peşindeir. Korkuyorum ki Mekke-i Mükerreme’de öldürüleyim ve Haremin hürmeti bu haram ayda böylece ortadan kalmış olsun”. Bu hakikati halkla konuştukları zaman beyan ettiler ve onlara bu konuda Resulullah (s.a.a) dan rivayet olduğunu hatırlattılar. Bunu, Mekke’de Abdullah b. Zubeyr ile aralarında geçen konuşmada da belirterek rivayetİ şöyle naklettiler:
“Gerçekten babam bana şöyle buyurdu: Orda (Mekke-i Mükerreme) koyun karar kılınmıştır ki onunla oranın hürmeti mübah oluyor, ve ben bunun kendim olmasını istemiyorum”. İmam (a.s) daha sonra şöyle buyurdu.:”
“Allah’a andolsun ki Mekke’den bir karış dışarıda öldürülmem, bana Mekke içerisinde öldürülmemden iyidir. Mekke’den iki karış uzaklıkta öldürülmemi bir karış uzaklıkta öldürülmemden daha çok seviyorum. Allah’a yemin ediyorum ki eğer böceklerden birinin yuvasında dahi olsam beni dışarı çıkarır ve benden olan ihtiyaclarını giderirler.”
İmam (a.s) halkın isteklerine cevap verdiği halde Mekke’den Kerbelaya gitmek kastıyla ayrıldı. Irak’ların davetini ve onların kendi vekili ile biatını da dikkate alıyordu.
Ama olaylar Hazretin düşünce ve hareket yöntemini değiştirdi. Halk, genel durum, casusların oyunu, rüşvet veren ve tehdit edenlerin oyununa gelerek sonunda ahid ve sözlerinden dönmeye ve İmam Hüseyin (a.s)’in biatını çiğnemeye başladılar. İmam’ın Irak’taki elçisi Muslim b. Akil’in şahadeti durumu daha da değiştirdi. İmam (a.s)’ın kendisi bundan habersizdi. Elbette Hüseyin (a.s) kimsenin teklifini dikkate almadan kendi mukaddes hedef ve almış olduğu karar doğrultusunda hareket etti ve bunda ısrarlıydı. İmam (a.s) yolu üzerinde bulunan “SAFFAH” denen mıntıkaya geldiğinde, Ehl-i Beyte olan sevgisiyle meşhur “FERAZDAK” adındaki şair ile karşılaştı. Ondan Irak’ın siyasi ve halkın genel durumunu sordu. Ferazdak cevabında “Halkın kalbi sizinle ama kılıçları Ben-i Ümeyye iledir. Allah’ın takdiri vuku bulacak ve istediği herşey gerçekleşecek” dedi. İmam Hüseyin (a.s) ise şöyle buyurdu:
“Doğru şöyledin Ferazdak: Her işin aslı Allah’ın elindedir. Her istediği şeyi yapar. Eğer Allah’ın takdiri bizim isteğimize uygun olursa, Allaha nimetlerinden dolayı şükrederiz ve o yardım edendir. Eğer Allah’ın isteği bizim arzu ve amelimizin doğrultusunda olmazsa, hiç bir zaman amacı hakk ve takva olan birisi zarara uğramayacaktır.”
İmam Hüseyin (a.s) kendi inkılabı ve kararlaştırdığı yolda ilerliyordu. Bu büyük ve yüce inkılap ve bu rehberin haberi her tarafa yayılmıştı. Bundan dolayı Ben-i Ümeyye hükümetinin temeli sarsıntıya uğramıştı. Dolayısıyla bu büyük ve mukaddes hedefin önünü alma çalışmaları başlamıştı. Bu sırada Kufe’nin yöneticisi ve hükümetin Kufe’deki temsilcisi Ubeydullah b. Ziyad idi. Alınmış olan önlemlerden bazılarını;
İmam’ın yolunu keserek Kufe’ye girmesine engel olmak ve şehirdeki giriş çıkışı yasaklamak olarak sıralayabiliriz.
Bu kararın alınmasının sebebi hiç kimsenin İmam Hüseyin (a.s)’in ordusuna katılmaması içindi İbn-i Ziyad, Hüseyin b. Nemir-i Tamimi adındaki birini bu iş için görevlendirerek Kufe’nin dışına gönderdi. Hüseyin “Kadisiyye” denen yere yerleşti. Kendi emrinde bulunan kuvvetleri İmam’ın yolu üzerine (“Hafan” ve “Kadisiyye” arasında) yerleştirdi. Hatta onları “Lalee” dağının eteklerine kadar çıkardı. Bu kirli siyaset, çeşitli kimselerin Kufe’ye giriş ve çıkışlarını zamanında önlemiş ve aynı zamanda İmam’ın Kufe’ye gönderdiği şahsiyetler katletmişti.
İmam Hüseyin (a.s) yoluna devam ediyor ve kendi mukaddes hedefine doğru ilerliyordu. Ama yolculuğu sırasında “Zubale” denen mıntıkada Muslim b. Akil ve Kufe’deki biat’ın asıl önemli isimlerinden Hani b. Urve’nin şahadetlerini ani bir şekilde haber aldı.
Bu haberi duyar duymaz kendi dost, yardımcı, aile ve beraberindekileri etrafına toplayarak Kufe’lilerin ahitlerinden döndüklerini, kendi sözlerinden caydıklarını  bildirdi ve onları Kufe’de olup bitenlerden haberdar etti.
hazretin bu konudaki sözleri şundan ibarettir:
“Şüphesiz Şialarımız bizim aşağılanmamıza razı oldular. Dolayısıyla isteyen herkes dönebilir. Buradan dönmek için herkes izinlidir. Ben hiç kimseye engel ve mani olmayacağımı açıklıyorum.”
İmam Hüseyin (a.s)’ın yanındakilerden bir çoğu bu sözleri duyar duymaz sağdan soldan kaçışmaya başladılar. Yalnız Mekke’de İmama katılanlar kaldı. Bütün bunlarla beraber İmam Hüseyin (a.s) kendi kararında ısrarlı ve Irak’a doğru ilerleyişini aralıksız sürdürüyordu.
Hazret, Mekke’de almış olduğu karar üzerindeydi. Bu ilerleyiş sırasında karşı taraftan Hurr b. Yezid-i Riyah-i komutasındaki büyük bir orduyla karşılaştı.Bu karşılaşma İmam’ın, kendisine yaklaşmakta olan düşmana karşı her fırsattan istifade edebilmek için yüksek ve stratejik bir noktaya yerleşmesine sebep oldu. Dolayısıyla İmam ve yanındakiler “zihasm”dağının yüksekliklerine yerleştiler. Düşman ise kendilerinden aşağı bir bölgede ve saldırma yada taarruz durumunda değillerdi. Emevi ordusu İmamın ordusu karşısında yerini aldı. Kendi askerlerine düzen vererek İmam’ın hareketini engellemek amacındaydı. Her iki ordu karşılıklı olarak sinirli bir şekilde sıralanmışlardı. Emevi ordusu 100 metrelik bir mesafeyle İmam’ın ordusunu sarmış bulunmaktaydı. Derken öğle namazının vakti yetişti. İmam (a.s) dostlarından birine öğle namazı için ezan okumasını emretti. Ezan’dan sonra Hazret kalkarak konuşma yapmaya başladı. Konuşmalarında, kendi konumunu açıklayarak kıyamı ve hareketi hakkında onları aydınlattı. Onlardan kendi biatlarında baki kalmalarını, vermiş oldukları sözden geri dönmemelerini istedi. Düşman ordusunu ölümcül bir sessizlik sarmıştı ve hiç bir tepki göstermiyorlardı. Konuşmadan sonra orada bulunan herkes namazını İmam Hüseyin (a.s)’in İmameti eşliğinde tamamladı. İkindi namazI sırasında yine İmam (a.s) kendi ilerlemelerine engel olan orduya bir hutbe okudu ve düşman ordusuna doğru, bir çantayı açarak, kendilerinin vermiş olduğu sözlerin ve biat’lerin yazılı olduğu mektupları gösterdi ki hepsi onların İmam’ı davet ettiklerine şahadet ediyordu.
Düşman ordusu İmam (a.s)’ı sıkıştırmakta ve ölümle tehdit ettiği halde, İmam ve yanındakiler hareket için hazırlanmaya başladılar. İmam Hüseyin (a.s) onların tehditlerini şu şekilde engelliyordu:
“Beni ölümle mi tehdit ediyor ve korkutuyorsunuz ve acaba sizin içiniz O hadde yetiştimi ki beni öldürmek istiyorsunuz? Ben kardeşim Ovs’un söylediği sözleri söyleyeceğim. Kardeşim Ovs Resulullah’a (s.a.a) yardım etmek istediğinde, amcaoğlu onu korkutarak, yapmış olduğu işin tehlikeli olduğunu ve öldürülebileceğini söyledi. Ovs ise cevabında;
Gidiyorum ve inanıyorum ki amacı hakk ve islam akidesi üzerine cihad etmiş olan. salih kişilerle arkadaşlık ve kardeşlik etmiş olan mert kişi için ölüm utanç verici değildir. Nefret edilmişlerden ayrılmalı, kötü ve günahkarlara karşı koyulmalıdır. Ben yaşarsam pişman değilim ve öldürülürsem başkaları tarafından kınanmam, ve sana korku ve aşağılık ise yaşamını sürdürmen yeterlidir. (düşman komutanına hitaben)
Hürr b.Yezid, İmam’ın dönmesinden tamamen ümidini kesti. Dolayısıyla Hazret’in yolundan çekildi İmam (a.s) kendi mukaddes hedefi doğrultusunda ilerlemeğe devam etti. Bu şekilde Emevi Ordusu İmamı takibe almış oldu ve bütün hareketlerini kontrol etmekteydi. İmam (a.s)ın karvanı kendi yoluna devam ederek Irak topraklarında bulunan “Neynevz” denen bir yerleşim merkezine ulaştı. Burda idi ki, Kufe’deki Emevi komutan Ubeydullah b. Ziyad’ın elçisi, Hurr b. Yezid ile görüşerek Ubeydullah’ın göndermiş olduğu emirleri Hürr’e teslim etti. Emrin içeriği şu şekildedir:
“Benim elçim ve emrim sona ulaştığında, Hüseyinin ilelemesine engel ol ve Onu susuz, kuru bir bölgede durdur. Sudan ve yaşantıdan uzak bir yere yerleştir. Elçim emrimi yerine getirip getirmediğini kontrol etmek için seninle beraberdir. Vesselam”
Hurr bu emri okuduktan sonra Hüseyin (a.s)a bildirdi ve Ubeydullah b. Ziyad’ın isteklerini Hazrete iletti. Onun kati kararını açıklamış oldu. Buna karşı Hüseyin (a.s) Hürr’e şöyle buyurdu:
“Öyleyse Neyneva, ya Caziriyye veya Şafiye’de yerleşmem engel olma.” Hürr ise; İmam’ın isteklerini, hükümet, casus ve habercilerinin korkusuyla, kabul etmedi. İmam (a.s) konuşma yapmak için kendi dostlarını etrafına toparladı ve onlara:
“Bizim için baş gösteren olayı kendiniz görüyorsunuz. Şüphesiz dünya değişmiştir. İyilikleri çekilmez oldu, yüz çevirdi zorlukla geçiyor. Gerçeğe bakılırsa dünyadan, kabın dibindeki rutubet’ten başka birşey kalmadı. Hayat alçak ve hoşa gitmiyor, aynen tufan’a uğramış arazı gibi. Acaba hakka amel edilmediğini ve batıla engel olunmadığını görmüyor musunuz? Gerçekten mümin Rabbine kavuşmakta isteklidir, ve buna layıktır. Ben ölümü saadet ve zalimlerle yaşamı ise zillet biliyorum” diye buyurdu.
Böylece İmam Hüseyin (a.s) kendi yoluna Irak topraklarında devam etti. Çok geçmeden Emevi ordusu İmam’a engel olmaya başladı ve Kerbelâ denen yerde yerleşilmesini zorunlu kıldı.
Hazret ve yanındakiler Kerbelâ’ya yerleştiler, burda büyük şahadet derecesine erdiler. Bu olay Muharrem-ul Haram ayının 10. günü ve hicretin 61. yılda vuku buldu.
İMAM’IN TEF DENEN YERDE KONAKLAMASI:
Yukarıda açıklandığı gibi İmam Hüseyin (a.s) dostları ve ailesiyle birlikte Kerbelâ çölünde konakladı. Böylece özgürlük sembolü ve inkılapçı şiarların sonra gelecek nesillere ulaşmasını amaçlıyordu. Ama Emevi hükümeti ki, bunların başında Ubeydullah b. Ziyad geliyordu, Irağın merkezi olarak sayılan Kufe, şehri ordularını hazırladı ve devamlı askeri yönden ağırlık sağlamaya çalışıyordu. Halbuki İmam’ın kudretinin hiç kimseye saklı olmadığını biliyordu. İmamın az bir kuvveti bulunmasına rağmen ve Kufe’lilerin Hazrete yardım sözünden geri dönmelerine rağmen İmam, yüreklerine korku salmıştı. İbn-i Ziyad, Ömer b. Saad’ı çağırtarak, İmamla olacak bir savaşın en hassas bölümünün komutasını üstlenmesini istedi. Ömer b. Saad önce tereddütte idi. Sonra hayali hükümet, mevki ve makam hevesiyle ki ona hiç bir zaman yetişemedi kandırılarak bu işin başına getirilmiş oldu. Emevi ordusu dört bin savaşçı ile İmam Hüseyin (a.s)’in karşısında durmak için görevlendirildi. Kerbela İmam’ın karşı tarafında bir yerleştiler. Ömer b. Saad İmam’ı her taraftan kuşatabilmek için gitgide karargâha doğru yanaşmaktaydı. İmam (a.s) ise onunla konuşma ve görüş alış verişinde bulunmak istedi. Dolayışıyla toplantılar ve görüşmeler tertiplendi sonunda Saad İmam’ı muhasara etmekten vazgeçeceğini ve Irak’tan başka her hangi bir yer isterse gidebileceğini bildirdi. Saad bu olup bitenleri Ubeydullah’a yazdı. O da bunu kabullenerek bunun icra olması için emir verdi. Ama İmam’ın en şiddetli düşmanlarından “Şimr b. Zilcuşen” Ubeydullah’ı bu karardan vazgeçirerek, eğer İmam bu muhasaradan kurtulursa çok yakında büyük ve kudretli bir güç oluşturacak, böylece ulaşılması daha zor bir durum yaratacak ve bu olay İmam’ın faydasına olacaktır diye ona hatırlatmada bulundu.
Ubeydullah, Şimr’in sözlerinin etkisinde kalarak sonunda Ömer b. Saad’a, Şimr vasıtasıyla tehdit edici bir emir gönderdi. Ubeydullah’ın emri, Saad’ı İmam’ın karşısında savaşmaya zorluyordu ve emir yerine getirilmezse ordunun komutasını Şimr b. Zilauşen’e teslim etmesini istiyordu.
Ömer, mektubu ve emri alınca kendisini, İmam ile savaş yada makam ve mevkisinin kaybedilmesi arasında gördü. Sonunda Şeytanın vesvesesine yenilerek dünya ve ahiretini karartıcı olayı, yani İmamla savaşı kabullenmiş oldu. Muharrem ayının yedinci günü, İmam’ı, muhasara etmek ve İmam’ın karargâhı ile Fırat Nehri arasında fasıla oluşturmak için kendi kuvvetlerini harekete geçirdi. Böylece İmam ve dostlarını teslim almak veya susuzluktan yok etmek istiyordu.
Muharrem ayının dokuzu, perşembe günü öğleden sonra, Ömer b. Saad’ın cinayetçi askerleri İmam’ın çadırlarına hamle ettiler. Ama İmam bu hücumu geri püskürttükten sonra bu olayı ıslah etmek için kardeşi Abbas b. Ali’den, saldırgan ordunun karşısına geçerek onları bu kararlarından vazgeçirmesini istedi. Ama o satılmış askerler Ben-i Ümeyye’nin cinayet ve zorlu gücüne güvenerek Abbas’ın sözünü kabullenmediler ve “Ya Hüseyin amirimizin emrini dinlemeli yada bizimle savaşmalı” diye tutturdular.
İmam, kudretsiz, iradesiz sadece dünya ganimeti için, köpekler gibi dil döken askerlerden ümidini kesti ve kardeşine, tekrar onlara gitmesini ve Muharrem ayının onuncu gecesini zaman istemesini, böylece son kararlarını vermeleri gerektiğini bildirdi. Abbas kardeşinin emrini yerine getirerek olayı karşı tarafla görüştü. Ömer b. Saad ve ordusu sadece bir gece zaman verebileceklerini bildirdiler.
Dolayısıyla yarın savaş günü, karşılaşma günü köklü değişikliklerin başlayacağı gündür. Yarın Muharremin onuncu günü, İslam tarihinde büyük bir olay, tarih sayfalarını çeviriyor ve yeni bir tablonun ulaşmasını sağlıyordu.
AŞURA GÜNÜ.
İmam Hüseyin (a.s), ashabı ve dostları Muharremin onuncu gecesini dua, namaz, münacat ve yarının karşılaşması için sabırsızlıkla geçirdiler.
O gece geçti büyük bir tarih geride kaldı. Şimdi Aşura günü, kan günü, cihad ve şahadet günü gelmiştir. Aşık ile maşuk’un buluşma günü, mabud ve maşuk ile görüşme günü, hareket ve değişme günü dosta ulaşma günü.
Şimdi Ömer b. Saad kendi ordusunu, Resulullah’ın torunu ile karşılaşmak ve savaşmak için hazırlıyor. Ehl-i Beyt’in beşinci ferdiyle savaşma hazırlığı….
Kur’an-ı Kerim ve rivayetlerin emrine göre, rehberliklerinin kabul edilmesi ve sevilmeleri vacip olan kimselerle savaş…
İmam Hüseyin (a.s), kararlı ve emin kalbiyle düşmanın silahlanmış topluluğuna göz attı.
Ama o çoğunluk ve topluluk İmam’ın iradesinde en ufak bir uyuşukluk ve tesir bırakmadı. Aynen bir dağ misali sağlam ve güçlü bir iradeye sahipti. Allah’tan başka hiç kimseye sığınmıyordu. Dolayısıyla İmam Hüseyini (a.s), ellerini Allah’a açmış, dua, yakarış ve münacatla görüyoruz. Hazret şöyle buyuruyor:
“İlahi! bütün belalarda dayanağım sensin ve bütün zorluklarda ümidim sanadır. Hayatımda hangi olayla karşılaşırsam dayanağım ve güvencem sensin.
Bazen musibet geldiği zaman kalbi zayıf ve güçsüz kılar insan çaresiz kalır. Dost ihanet eder ve düşman aşağılar. Ama ben, bunu sana bırakıyorum, sana şikayette bulunuyorum. Çünkü her şeyden kopmuş sadece sana ümitliyim. sen genişlik verdin bunları ortadan kaldırdın. Dolayısıyla her nimette velinimetim sensin ve her iyiliği senden biliyor ve Seni isteklerimin sonu olarak biliyorum”.
İmam Hüseyin (a.s) savaş ve karşılaşmaya hazır bir şekilde düşman ordusu karşısındaydı. Artık savaş kaçınılmaz gibi gözüküyordu. Bundan dolayı, kadın ve çocukların korunabilmesi için çadır gerisinde çukurların kazılmasını emretti. O çukurlarda, düşmanın saldırısını önlemek için ateş yakılmaya başladı.
Böylece düşmanın çadırlara olabilecek hücumu önlenmiş oldu, dolayısıyla düşmanla karşılaşma, bir noktada toplandı.
İmam (a.s) düşman karşısına konuşma yapmak için çıktı. Karşı tarafın göndermiş oldukları mektup elçi ve onların biatlarını hatırlatmaya başladı. Ama o hayasız halk topluluğu İmam’a cevap vermedi ve o sıcak sözlerin tesirini hissetmediler.
İmam Hüseyin (a.s) tekrar düşman ordusunun karşısına geçerek kendi atının üzerinde olduğu halde Kur’an-ı Kerimi eline alarak havaya kaldırdı ve açarak başının üzerine bıraktı ve şöyle buyurdu:
“Ey milelt! Benimle sizin aranızda hükmeden, Allah’ın kitabı ve dedem Resulullah’ın sünnetidir.”
Yine o yüzsüz kimselerden İmam’ın cevabını veren olmadığı gibi Ömer-i Saad ordusuna, ilerlemesi için emir verdi. Kendisi o kirli elleriyle savaş kıvılcımını başlatmış oldu. İmam’ın çadırlarına ilk oku atarak “şahid olunuz ki İmam’ın tarafına ilk ok atan benim” dedi.
O vahşice başlangıç Peygamber (s.a.a)’in torunu, müslümanların önderine musibetler ve zorluklar icad ederek İmamı kurbanlık olarak aldı.
İmam Hüseyin (a.s), ve 78 kişiyi geçmeyen dostları, ailesi. kardeşleri, çocukları ve amca çorukları binlerce insan yığını karşısında kaldılar. Savaş ateşi başlamış oldu. Bazen her iki taraf karşılıklı teke tek karşılaşıyor ve şiddetli bir şekilde savaşıyorlardı. Bazen de savaştan çekiliyorlardı. Elbette tabiidir ki Yezid’in hadsiz hesapsız ordusu bu sınırlı kuvvet karşısında ölümlere ve bu kuvvetin ortadan kalkmasına sebep olacaktır.
İçler acısı Kerbela olayında zorluk, musibet ve Ehl-i Beyt’in (a.s) mazlumiyeti gerçekleşerek doruk noktasına ulaştı. Tarih, bu içler acısı faciadan bazı sahneleri açıklıyor ki, hiç bir yazar, şair, ressam onları kolaylıkla beyan etme gücüne sahip değildir.
Bu sahnelerden bazıları: İmam’ın, ciğerleri sızlatan süt çocuğunun, Ömer b. Saad ordusu karşısındaki durumudur. İmam onu, Emevi ordusu karşısına su talep etmek için getirdi. Çünkü Fırat nehri ile İmam’ın çadırları arasında engel oluşturulmuştıs.
Peygamber (s.a.a)’in çocukları, onların dostları ve ashapları şiddetli bir susuzlukla karşı karşıyaydılar. İmam çocuğu ordunun karşısına getirerek taşlaşmış kalplerin yumuşamasını ve insani duyguların tahrik olacağını ümit ediyordu. Ama onlar attıkları oktan başka hiç bir tepki göstermediler. Atılan bir okla o küçücük süt çocuğunu kendi babasının kucağında kanla boyadılar.
Asker! Eğer susuzluğa dayanamıyor idiysen
Babanın elleri üstünde suya doymuş oldun
O ciğerleri sızlatan manzara karşısında, İmam (a.s)ın kalbi sızladı ve süt çocuğunun kanını ellerine doldurarak gök yüzüne serpmeğe başladı ve aynı zamanda Allah’ı ile münacaak etmekteydi ve bu acı olayın hesabını Allah’a bırakıyor ve şöyle buyuruyordu.
“Bütün bu derd ve zorlukları bana kolaylaştıran şey, Allahın şahit ve görüyor olmasıdır.”
O zor ve vahşice savaş devam etmekteydi. İmam Hüseyin (a.s)’in ashabı, dostları ve Ehl-i Beyt’i birbiri ardınca kahramanca savaşarak büyük şahadet makamına nail olmaktaydılar. İmam’ın kendisi en son olarak şehitlere kavuştu ve mukaddes kurbanlarıyla hak kelimesi yolunda, İslam ve halis Muhammed (s.a.a) mektebinin genişlemesi için kendini feda etti ve kurban oldu. Savaşın o sıcak anında üç köşeli ok İmam’ın göğsüne oturmuş oldu. İmam, yaraların çok olması dolayısıyla, kanamayı önlemek için o mukaddes ve tertemiz göğsünden oku çekemedi. Böylece atından, cihad ve şahadet kanına bulanmış bir şekilde yere düştü.
Dost huzurunda, kana boyanmış oldu.
Ben-i Ümeyyen’in kin ve nefreti bununla bitmedi, Ordudan “Şimr b. Zilcuşen” adında bir nasipsiz Peygamberin oğlu Hazreti Aba Abdullah-il Hüseyin (a.s)’e doğru ilerlemeye başladı. Arkalarında durarak Hazretin mübarek başını bedeninden ayırdı!!…
Mübarek ve pak kafaları ile temiz bedenleri arasında fasıla oluşturdu.!!…
Sonra, Ömer b. Saad ordusuna;
-İmam’ın pak, temiz vücudu üzerinde at koşuşturmaları için emir verdi. İman Hüseyin (a.s)’in yıldızlar gibi parlayan vücudu böylece sönmüş oldu. O müsibetli, acılı ve hiç bir zaman unutulmayacak olay gerçekleşmiş oldu. İmam Hüseyin (a.s)’ın pak ve temiz kafaları ile diğer hak yolundaki şehitlerin kafaları, mızraklar üzerine takılarak savaş ganimeti ve hediyesi unvanıyla, kan içici katiller arasında paylaşıldı.
Mızraklar üzerine takılı başlar, Yezid b. Muaviye’ye pişkeş çekilmesi için, Kufe’ye doğru harekete geçti. Diğer taraftan şehitlerin temiz ve mukaddes bedenleri üç gece ve gündüz Kerbela’nın sıcak ve kavurucu toprağı üzerinde bırakıldı.
Ben-i Esed taifesinin ki Kerbela yakınlarında oturmaktaydılar temiz bedenleri defn etmesinden önce, Ömer b. Saad ordusu yapmış oldukları cinayet yeterli görmeyerek, Peygamber (s.a.a)in Ehl-i Beyt’ini esir ederek Kufe’ye daha sonra Şam’a doğru harekete geçirdiler. Musibetli ve dertli kervanın önün de İmam’ın, dostlarının ve ashabının kafaları hareket halinde idi. Allah’ın lanet ve nefreti zalimlere ve zulmedenlere olsun.
iMAM HÜSEYİN (A.S) İNKILABINDA KADININ YERİ:
Bu tarihi bir hakikattir ki İmam Hüseyin (a.s) açıkça biliyordu ki, Onun hakim olan Emevi nizamı karşısında direnmesi o zalim ve zorlu nizam karşısında kati bir şekilde direniş göstermesi Allah yolunda şahadetten başka bir şeyi gerektirmiyor. İster Medine’de, Mekke’de veya dünyanın her hangi bir noktasında olsun hiç bir şey fark etmiyor. Dolayısıyla, kendi şahadetiyle, cenneti, bitmeyen ve tükenmeyen nimetleri elde edeceği gibi, şahadetinin İslam ümmetinin tarihi yolunu da devamlı kalması, tesirli olması ve yol gösterici olmasına da dikkat ediyordu. Bundan dolayı halkın nazar ve görüşünü, zahiri meşru olarak gözüken ama gerçekte kandırıcı olan Ben-i Ümeyye’nin siyasetinde toplamayı amaçlıyordu. Çünkü İmam (a.s) çok iyi biliyordu ki bu şekildeki ölüm toplumu ilgilendirmeyecek ve toplumda her hangi bir harekete sebep olmayacaktır.
Halkı etkileyeceğini farz edecek olursak bile bu kısıtlı ve sınırlı olacaktır. Dolayısıyla bütün İslam Ümmetini ilgilendiren, tarih boyunca kendi yüceliğiyle milletlere ve toplumlara hidayet ve yol gösterici olabilecek bir yöntem değildir.
Dolayısıyla, derin ve tesirli bir hareketin oluşturulması, şimdi ve gelecekte ümmeti etkilemesi için zaman-i ve makan-i konumlara dikkat etmekten başka bir çare gözükmüyordu. İmam Hüseyin (a.s) kendi komutası altındaki hak ordusu ile Ümeyye hanedanı komutasında olan batıl ordu arasındaki savaşa herkesi davet etti. İmam (a.s) Irak yolunda hiç bir arap kabile ve taife ile karşılaşmıyor ki onları kendine yardıma davet etmemiş olsun. Onların kendi bayrağı altına girerek hakkı talebden hareketinin genişlemesi ve yayılmasını istiyordu.
Böylece İmam’ın, Emevi hükümetinin karşısında durmasının sonunu bildiği halde hanım ve çocuklarını beraberinde götürmesinin sırrını öğrenmemiz yerinde olacaktır.
İmam Hüseyin (a.s) yakinen biliyordu ki kendi ve ashabının hanımları, Emevi hükümeti tarafından, ihanet hürmetsizlik, yakalama ve esarete maruz kalacaklardır. Yine biliyordu ki bu olay bazıları tarafından beğenilmeyecek ve yapılan bu haksızlık Ümmetin itirazına sebep olacaktır. Böylece Emevi hükümetinin rezaleti bütün müslümanlar tarafından anlaşılmış olacaktır. Her müslümanı etkisi altına alacak, dolayısıyla her taraftan bu haksızlığa ve Emevi hükümetine baş kaldırılacak ve geçmişteki gibi zillet altına girmeyeceklerdir.
Bu şekilde, kadınların Emevi hükümetini rezil edeceklerini düşünürsek ve bunu esir olduktan sonraki durumlarıyla birleştirirsek ki esir olduktan sonra halkla konuştular, onları olayın gerçek yüzüyle tanıştırdılar.
Emevilerin kötülük ve oyunlarını Kufe ve Şam şehirlerinde halka bildirdiler. Hutbeler okuyarak, Emevi siyasetçileri karşısında kendi mukavemet ve direnişlerini sürdürerek onlarla tartıştılar. İmam Hüseyin (a.s)in, kadın ve çocuklarını savaşın odak noktasına götürmesinin hedefi her akıl sahibine aşikar olacaktır.
Bu sebep ve hedefler dikkate alınırsa, kadın ve çocukların beraberinde hareket etme planının, önceden yapılmış ve hesaplanmış bir plan olduğu görülecektir. İmam (a.s) Mekke’den ayrılıp Irağ’a doğru hareketi sırasında kardeşi Muhammed b. Hanefiyye ile söyleşisinde kadınların önemine değinerek şöyle buyurdu:
“Allah-u Teala, kadın ve çocukları esir olarak görmek istemiştir.”
Şimdi, kadınların bu hareket sırasında olan etkilerinden bahsettikten sonra Hazreti Zeyneb-i Kubra (selamullah-i aleyha)’nın ve diğer kadınların buyurmuş olduğu etkili ve tesirli bazı sözlerine yer vermemiz yerinde olacaktır.
Zeyneb, Kufe halkına hitap ederek kadınların, İmam’ın kanlı hareketindeki konumuna değinerek şöyle buyuruyor:
“Hamd ve senâ Allah’a mahsustur. Ve selam babam Muhammed (s.a.a) ve onun tertemiz hanedanına (Ehl-i Beyt) olsun. Ey Kufeli’ler: Acaba ağlıyor musunuz? Öyleyse gözyaşınız kurumasın ve ağlama hıçkırıklarınız dinmesin. Sizler ipliklerini pamuk eden kadın gibisiniz (Arap cahilliyetinde ahmak kadın diye meşhur olmuştu) Sizlerde kendi imamınızı fesad, yokluk, düşmanlık ve aşağılık olarak karar kıldınız!… Sizlerle konuşuyorum: Bazen haddinizi aşarak, gurur ve düşmanlık yüzünden kalplari kinlerle doldurur, bazen de satın alınan köleler gibi aşağılıksınız, yağcı ve yaltakçılık edersiniz. Kinli düşmanlar gibi zorluklar çıkarıyorsunuz, sizlerin bu kötü huylardan başka birşeyiniz yoktur. Sizler bataklıkta büyümüş gül’e benzersiniz görünüşü güzel ama batını çürüktür. Şekliniz aptal misalindedir.
Elbette kendiniz için zorluk ve ebedi azaba sebep olacak bir azık hazırladınız. Acaba şimdi kardeşim için ağlayıp, feryad mı ediyorsunuz? Evet Allah’a and olsun ki ağlamalısınız, zira işlemiş olduğunuz iş ömür boyu ağlamanızı gerektiriyor. Çok ağlayınız ve az gülünüz ki yaratılmışların efendisini öldürerek, hürmetsizlik ederek kendinizi aşağılık bir hale soktunuz. Öyle bir aşağılık ve mahcubiyet ki kıyamete kadar hiç bir suyla temizlenmeyecektir.
Bu pisliğe bulaşmanızı nasıl temizleyebilirsiniz? Peygamber (s.a.a)’in oğlu ve cennet gençlerinin efendisinin katli nasıl görmezlikten gelinebilir*?
Halbuki siz öyle binini öldürdünüz ki sizinle savaşmayan, sulhunuzun taraftarı, sizin birleşmenizin odak noktası, kimsesizlerin imdadına yetişen, dininizin sancaktarı, mektebinizin hatibi, yolunuzun ışığı ve aydınlatıcısı idi.
Şüphesiz hepiniz, helak, aşağılık, başı eğik ve yok oldunuz. Sizlerin çalışıp çırpınmanız, ümitsizlik ve zarardan başka bir şey getirmedi. Yok olmak ve felaketten başka birşey elinize geçmedi. Hepiniz devamlı azaba yakalandınız. Çaresizlik ve karanlıklar bulutu sizlere gölge düşürdü.
Vay olsun sizlere! Acaba Mustafa’nın (s.a.a) ciğerini parçaladığınızı ve anlaşmanızı çiğnediğinizi biliyor musunuz?
İsmet ve taharete nasıl hürmetsizlikte bulundunuz? Hangi hürmet, ihtiram ve saygıları ortadan kaldırdınız? Hangi kanı döktünüz? Öyle bir haram işlediniz ki, neredeyse gökler birbirinden ayrılacak, yer yarılıp ve dağlar yerle bir olacaktı.
Sizlerin, kötü, alçak, cahilce, ahmakça, büyük ve şiddetli işiniz bütün alemi doldurdu. Acaba gökyüzünün ağladığını gördünüz mü? Elbette ahiret’in azabı daha zor ve rezil edicidir. Orda hiç kimseden ümit, yardım ve o azaptan kurtuluş yoktur.
Dolayısıyla geçici bir an için sevinclive hoşnut olmayın, çünkü sığınacak hiçbir yeriniz yoktur. Hiç bir zaman günahsızın kanı boşa gitmez, sizin Allah’ınız pusudadır.”
Hazreti Zeynep, işte bu şekilde Kufe halkını sorumlulukları karşısına alarak olayın büyüklüğünü onlara aksettirmiş oldu. İçinde bulundukları durumu onlara hatırlatarak, İmam Hüseyin (a.s)’ın şahadetini açıklayarak sosyal ve toplumsal tepkileri ve Ben-i Ümeyye siyasetine karşı toplu bir başkaldırının başlamasına sebep oldu. Kufe’nin durumunu tamamen değiştirdi. İşte o zaman Fatma Binti Hüseyin (a.s) kendi tarihi konuşmasına şöyle başladı:
“-Ey Kufe halkı! Ey hokkabazlar, hileciler ve yalancılar! Allah-u Teala, bizleri sizler vesilesiyle imtihan etti ve sizleri de bizler vesilesiyle imtihan etti. Ama biz imtihandan galip ve yüzü-ak çıktık. Allah-u Teala kendi ilmini ve ahkamını derk etmeyi ve anlamayı bize inayet etti. Dolayısıyla bizler ilahi ilim ve Onun anlama vakıf olanlarız. Bizler Allahın kulları arasında ve yeryüzünde O’nun hüccetiyiz. Allah-u Teala lütuf ve keremiyle, bizlere büyüklük bağışladı, ve Peygamberi (s.a.a) vesilesiyle bizleri birçok yarattıklarından üstün kıldı. Ama siz ehli olmayanlar bizim makam ve mevkiimizi yalanlamaya çalıştınız. Bizim ilim, bilgi, fazilet ve büyüklüğümüzü inkar ettiniz. Bizim katlimizi caiz bildiniz ve varlığımızı yağmalamayı reva gördünüz. Sanki biz sizlere göre Tatar oğullarındanız.
Elbette sizler, dün dahi elinizi bizim ceddimizin kanıyla boyadınız. Bizim kan damlaları mızhenüz bile kılıçlarınızda durmaktadır. Bu sizin bize karşı eskiden beri gütmüş olduğunuz kin, kıskançlık ve düşmanlıktan kaynaklanmaktadır. İşte bu, sevinç ve şad olmanıza sebep oldu. Bu, sizin Allah’a karşı cesaretinizi ve hilenizi gösterir, biliniz ki Allah en iyi oyun oynayan dır.
Bizden döktüğünüz kan ve yağmaladığınız malların nisbetine birbirinizi sevinç ve neşeye davet ediyorsunuz. Çünkü bütün bu musibetler ölümcül belalar levh-i Mahfuz’dadır. Bu işler Allaha kolaydır. Elinizden çıkanlar hakkında üzülmeyin ve kazandıklarınıza sevinmeyin ki, Allah hiçbir mütekebbir, mağrur ve kendini beğenmişi sevmez.
Ölüm olsun üzerinize! Allahın lanet ve azabını bekleyiniz. Sanki belalar sizleri sarmış ve intikam için gökten yağmur gibi üzerinize yağıyor. Sonunda işleriniz karışmış ve hüsrana uğramışsınız. Sizlerden bir grup başkalarının akıbetinin acısını çekiyor. İşte kıyamet günü, bize reva gördüğünüz zülüm ve sitemden dolayı acı ve devamlı azapta kalacaksınız. Biliniz ki Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.”
Ümm-ü Gülsüm’de bu konuşmayı devam ettirdi ve büyük hedefli bir hutbe buyurdu aynı noktayı nişan olarak okudu, oku aynı hedefe doğru fırlattı. Özellikle Şam’da, Emevi hükümetinin merkezinde etkisini sürdürdü. Zira orada şiddetli tartışmalar başladı. Böylece daha fazla sohbet ve konuşma olanağı ve ortamı oluştu. Gitgide tartışmalar çoğalmaya ve dolayısıyla kadının İmam Hüseyin (a.s)ın kıyamındaki rolünü daha belirginleştirdi. Kadınlar, Yezid b. Muaviye ve diğer zorbalara karşı hücuma geçtiler. Hiç kimseden korkmadan devletin siyaseti karşısında durdular.
Bu iddianın isbatı için Hz. Zeyneb’in yüksek ve etkileyici muhtevadaki, Yezid karşısında yapmış olduğu konuşması yeterlidir. Bu hutbe o büyük haraketin açıklaması için bir numunedir. Bu hutbeden bir bölümü şöyledir:
“Hamd ve senâ alemlerin Rabbine mahsustur. Selam ve salat, Allahın Peygamberi Muhammed (s.a.a) ve onun temiz Ehl-i Beyti’ne olsun.
Allahın sözü doğrudur ve şöyle buyuruyor:
“Sonra da Allah’ın delillerini yalanladıkları ve onlarla alay ettikleri için o kötülük edenlerin sonu kötü oldu gitti.” Ey Yezid! Sen olayın bu şekilde olmasını istemediğini mi zannediyorsun? Bilakis tersine yeri, göğü bizlere daraltarak, ve bizleri esir olarak şehir şehir ve diyar diyar dolaştırdın. Bu, bizim için keramettir ve Allahın bize vermiş olduğu bir nimettir. Kendin için bir büyüklük ve yüceliğin olduğunu mu zannediyorsun? Bu yüzden gururlanıyor ve kendini büyük görüyorsun burnun havalarda geziyor. Çünkü dünya senin için saf, ve bizim saltanatımız sana mahsus olmuş dolayısıyla şişiyor ve kendine sığmıyorsun! Elbette sen kendin böyle olmadığını çok iyi biliyorsun. Gurur merkebinden gaflet ve düşmanlıktan kendine gel, cehalet ve delaletten geri dön. Meğer Allahın buyruğunu unuttun mu ki buyuruyor:
“Küfredenler kendilerine zaman ve fırsat vermemizi, kendileri için hayırlı sanmasınlar. Onlara zaman ve fırsat verişimiz, suçlarını arttırmaları içindir, ve onlaradır hor hakir edici azap.” Ey satılmışlar! Kendi kadın ve hizmetcileriniz perde arkasında hicaplıdırlar ama Resul-u Ekrem (s.a.a)’ın kızlarını esir etmiş şehirden şehire dolaştırıyor ve onların ihtiramını görmezlikten geliyorsunuz. Her tarafta hücum ettiniz ve bineklerinialdınız, erkeklerinden ayırdınız. Onlara bakıcı ve himayetçi bırakmadınız! Nasıl olurda annesi ciğer yiyen kadın ve kendi eti de şehitlerin kanıyla oluşan birinden hürmet ve himaye ümit edilebilir.”
“Sen ey Yezid! Allah’ın veli, hakim ve Resulü’nün hakem, Cebrail-i Emin’in yardımcı olması ve O Hazrete dayanak olması yeterlidir. Seni kendine halef olarak seçen ve müslümanlara hakim kılan, en kısa zamanda nasıl bir zalimi seçtiğini ve ne kadar aşağılık birini kendi yerine bıraktığını anlayacaktır. Kıyamet günü, kimin aşağılık ve kötü yerde olacağı, güçsüz ve kimsesiz olacağı belli olacaktır. Eğer ben, senin makam ve mevkiini aşağı ve küçük sayıyor ve seni yermeyi büyük sayıyorsam, seninle konuşmamın hiçbir yararı olmadığı, ve hiç bir faydayı göz önüne almadığımdandır.
Ama ne yapılabilir ki gözler ağlıyor ve kalpler ateşlidir!… Dolayısıyla ne yapabilirsen yap, kin ve düşmanlığını çoğalt. Bize, Vahy, Kitap, Peygamber ve seçilmişlerle büyüklük bağışlayan Allah’a and olsun ki, hiç bir zaman bizim büyüklüğümüze yetişemeyeceksin ve bizim büyük makamımıza el uzatamayacaksın Hiç bir zaman bizim vahyimize dokunamayacaksın. Ömrünün sonuna kadar, çehrende aşağılık ve rezaleti göz yaşlarınla yakayamayacaksın. Gerçekten sen, zayıf kararlı, akılsız, sayılı günleri kalan, dağınık, fezil ve hor bir gruba sahip olan birisin. İşte o gün, feryad edilecek  Okumuş olduğunuz konuşma, Hazreti Zeyneb’in ve diğer kardeşlerinin şiddetli konuşmalarından seçilmiş birkaç bölüm idi. Bu bölümün nakledilme sebebi, İmam Hüseyin (a.s) kanlı kıyamı ve hedeflerinin kadınlar tarafından beyan edilmesi, ve Ehl-i Beyt’in mazlumiyetini anlatmak ve onların ümmetin idari işlerinde herkesten daha üstün olduklarını hatırlatmak içindi. Böylece Ben-i Ümeyye’nin kirli konumu, onların yanlış ve sapmış gidişatı aydınlandığı gibi, zayıf kimselerin kandırıldığı ve ümmetten bazı grupların saptırıldığı da belli oldu. Zulüm ve sitem, Emevileri böylece yok etti.
İMAM HÜSEYİN (A.S)’İN KANLI İNKILABININ TESİRİ
Önceden de değindiğimiz gibi, İmam Hüseyin (a.s)in kıyam ve inkılabının hedefi başından sonuna kadar, haraketiyle zorlu Emevi hükümeti karşısında durmak ve Ben-i Ümeyye’yi hükümetten uzaklaştırmaktır. Dolayısıyla Ümmeti asıl ve ana yolda hidayet etmektir.
Elbette, sonuç önceden belirtildiği gibi gerçekleşti. İmam Hüseyin (a.s), ashabı ve dostları durmayı ve yavaşlamayı caiz görmediler ve Allah-u Teala onları, şehit olarak seçti, böylece Ben-i Ümeyye’nin temelleri sarsılmış oldu. Onların kirli mahiyetleri ortaya çıkarak ilahi risalet ve İslam karşısındaki düşmanlıkları kendilerini rezil ve hor etti. Ben-i Ümeyye hükümeti, hatta halkın menfaatine muhalif ve aşırı olarak tanınmış oldu.
Kerbelâ faciası bu kirli hanedanla beraber çalışanların dahi itirazına sebep oldu. Onlar kendi uyanık vicdanları ve sönmeyen acılarıyla derin bir değişikliğin yapılmasını istediler.
Bu esasa göre İslam toplumu büyük bir sarsıntıya uğramış oldu. Halktan meydana gelen bazı grupların ayaklanmasına sebep oldu. Irak’ta “Tevvabin” inkılabı, “Muhtar Sakafi”nin hareketi ki İmami (a.s), öldürenlerin kökünü kurutmak, tamamiyle ortadan kaldırmak için idi. Yine Medine kıyamı da bunlardandır. Gerçi yukarıda zikrettiğimiz kıyamlar Ben-i Ümeyye’yi ortadan kaldırmadı, ama hükümet toplu bir muhalefetle karşı karşıya kaldı. Çünkü bu muhalefetten önce hükümetin yapmış oldukları İslama mal ediliyordu. İşte Abbasilerin inkılabı, halkın Emevi hükümetine olan zıtlık ve muhalefetinden istifade etti. Kendi kuvvetlerini “Ehl-i Beyt’e yardım” şiarıyla toparladı. Böylece Emevi hükümetini tasfiye ve ortadan kaldırmayı başarmış oldu.
Özetle, İmam Hüseyin (a.s)in inkılabı, ortamı öyle bir şekilde etkiledi ki Ben-i Ümeyye’nin siyaseti birbirine girdi. Ümeyye siyaseti, İslam medeniyetini yolsuzluğa götürmüştü. Keramet, büyüklük ve cihad ruhunun ümmet içerisinde yeniden geşertilmesiyle zalim, fasid ve sapık rejime karşı muhalefet artmış ve hükümeti ortadan kaldırma olanağı sağlanmıştır. Tarih İmam’ın hedefinde başarılı olduğuna şahadet ediyor.
Selam ve selat Peygamber’in oğluna, Allah yolunda şehid olan Aba Abdullah-il Hüseyin (a.s)e olsun.
O Hazret ile, kanlı ve mukaddes yolunu devam ettirmek için ahd bağlıyor ve kendi canımızı O’na muhabbet yolunda, İslam mektebinin savunmasında feda ediyoruz.
AŞURA ZİYARETİ:
İlk etapta hatırlatmalıyız ki Belağ sesinin yazarları tarafından Arapça olarak ele alınan elimizdeki eserin aslında bu kısım “Aşura ziyareti” bulunmamaktadır. Bunun öneminden dolayı başka bir şekilde de olsa mütercimin kendisi tanzim ederek kitaba eklemiş ve okuyucuların huzuruna sunulmuştur.
Aşura İslam tarihinde bir sevgiye dönüşmüştür. İslamı istemeyenler, cehiliyet sünnetlerini devam ettirenler ve teori ve yanlış tahlilcilere kırmız çizgi çekmiştir. Topluma hakim olan Emevi hükümetinin pis ve saldırgan mahiyetini aşikar ederek, halis Muhammed-i İslamı sigortalamış oldu.
Büyük ve çok hassas olan Aşura ve İmam Hüseyin (a.s)in kanlı kıyam ve hareketi, unutulacak bir şey değildi ki hatıralardan silinmiş olsun. Belki büyük bir önem ve ehemmiyete şayan olan bu tarihi inkılap her zaman yaşatılmayı gerektiriyordu. Böylece tarih boyunca özgür ve özgürlük isteyen nesillee ışık tutsun ve her zaman tarih boyunca en iyi olgu ve zülme karşı örnek bir duruma gelmiş olsun.
Bu mukaddes hedefin araştırılmasında, her şeyden önce bu azametli hareketin asıl kaynağının ve çeşitli yönlerden tahlil ve incelenmesi gerekmektedir. Açıktır ki bu iş her kesin yapabileceği birşey değildi, belki bu gibi konularda mütehassıs olan biri tarafından ve Allahın ilhamıyla masum biri vesilesiyle yapılabilirdi ki Aşura ziyaretiyle bu amaç yerine getirilmiş oldu. Aşura ziyareti hacim olarak az-ama derin bir muhtevayı içermektedir. Ziyaret edilen unvanıyla İmam Hüseyin (a.s)’i dakik bir şekilde tanıtarak, neslini, şahsiyetini ve İmam’ın İslamda olan sabıkasını hatırlatıyor. O’nu Allahın kanı diye tanımlayarak Hazretin haraket ve inkılabını çeşitli yönlerden inceleme ve araştırmaya alıyor. Kerbela inkılabının yayılma sebebi olan bu ziyarette ilgili konular aşağıda sıralanmıştır:
a) Aşura ziyaretinin senedi: Aşura ziyareti, muhteber sayılan “Misbah-ı Muteheccid”, “Misbah-ı Zair”, “Kamil-uz Ziyarat” gibi eserlerde çeşitli delil ve senetlerle zikredilmiştir. Hatta Muhaddis-i Nuri (r.a) onu Hadis-i Kudsi olarak bilmiş ve kendi iddiasını İmam-ı Sadık (a.s)dan bir hadise dayandırmıştır. Muhaddisi Nuri (r.a)nin dayandığı olan hadisin özeti şöyledir:
“Seyf b. Umeyre, şöyle diyor: Safvan b. Mehran-ı Cemmal ve bazı Şialarla beraber, “Elğeri” denen yere gittik. İmam-ı Sadık (a.s) oraya gelemden önce Medine yolu üzerinden geçtik. Safvan İmam-ı Sadık (a.s)’a dikkat ederek, bize döndü ve buradan (Emirel müminin (a.s)in kabri başında) İmam Hüseyin (a.s)i ziyaret ediniz dedi. İmam (a.s) işaretle Safvan’ı doğruladı. Ben kendim buna şahid oldum.
Seyf sözlerinin devamında; sonra Safvan ziyaretname okumaya başladı. Alkame b. Muhammed-i Hazermi’nin İmam-ı Bakır (a.s)dan Aşura günü için naklettiği ziyaretin aynısını okudu. Sonra, aynı yerde (olmam Ali (a.s)nin kabrinin yanında) iki rekat ziyaret namazı kıldı, daha sonra Hazreti Ali (a.s) ile vedalaştı ve İmam Hüseyin (a.s)in kabrine dönerek onunlada vedalaştı, sonunda dua okumaya başladı.
Seyf; Safvana dedim ki, Alkame bu duayı İmam Bakır (a.s)dan nakletmemiştir belki sadece ziyaretnamenin kendisini nakletmiştir!… Safvan şöyle dedi. Ağam ve Velim İmam-ı Sadık (a.s) ile aynı yere gelmiştik ve kendileri bizim yaptığımızın aynısını yapmıştı.
Safvan, daha sonra İmam’ın kendisine şöyle buyurduğunu söyledi:
“Bu ziyaret ve duaya bağlı kal, onu okuyarak Hüseyin (a.s)i ziyaret et, yakın ve uzaktan bu ziyaret ve duayı okuyan herkesin ziyaretinin kabul olması için ben kefilim (ziyaretinin kabul olmasını üzerine alıyor ve söz veriyorum) Çalışması ve telaşı takdir edilsin, salamı hiç bir hicap olmadan ulaşmış olsun ve Allah-u Teala onun hacet ve isteklerini nekadar olursa olsun karşılasın ve onu mahrum ve ümitsizliğe uğratmasın.”
“Ey Safvan! Ben bu büyük ve şerif ziyareti olduğu gibi babam’dan almışım. Babam babası Ali b. Hüseyin (a.s)den olduğu gibi almıştır. O babası imam Hüseyin (a.s)den almıştır. O da kardeşi Hasan (a.s)dan, aynı şekilde almıştır. Hz. Hasan (a.s) babası Emir-ul Muminin (a.s) dan ve o da Resul-u Ekrem (s.a.a) den almıştır. Resulullah (s.a.a) Cebrail (a.s) den ve O ise Allah-u Teala’dan aynen bu şekilde almıştır.”
Seyf b. Umeyre sözlerinin sonunda, Safvan’dan naklederek, Safvan İmam’ın, kendisine şöyle buyurduğunu söylüyor:
“Ey Safvan! Ne zaman hacetin (isteğin) olursa, nerede olursanol bu ziyaret ve duayı oku ve kendi isteğini Allah-u Teala’dan iste ki Allah isteğini yerine getirecektir. Elbette Allah-u Teala kendi lütuf ve minnetiyle kendi peygamberine sadesizlik etmez. Şükür ve sena O’nun zatına mahsustur.”
AŞURA ZİYARETİNİN İÇERİĞİ
Önceden de dediğimiz gibi bu derin muhtevaya sahip olan Aşura ziyaretine, Kerbelâ inkılabının yayıcısı denilebilir Kerbelâ kahramanını tanıtması ve O’nu her yönden onaylamasıyla birlikte, kendilerini müslüman ve görevli görenler ve kendi rahatlıklarını isteyerek hazır olan imamın davetine lebbeyk demeyenler, İmam’ı ve bu büyük haraketi etkisiz yapmak için çalışanların çenesine sert bir yumruk indirmiştir. Bunlar “Kaidin” diye adlandırılmış ve bunların yapmak istedikleri şundan ibarettir:
1-Yezid b. Muaviye’yi bir şahıs olarak görüyor ve farzen eğer Yezidi mahkum olarak algılasalar da onu deliliği ve alçaklığı yüzünden bu işleri yaptığını kabul ederler. Halbuki Aşura ziyareti, özellikle İmam-ı Sadık (a.s)’ın tefsir ve beyanıyla, Yezidi bir kişi olarak görmüyor bilakis O’nu, Ben-i Ümeyye’nin sosyal, ahlakl, kültürü ile yoğrulmuş ve İslamı yok etmeyi kendi politikaları olarak karar vermiş bir parti ve grup olarak görüyor. Bu facianın kökeninin “Sakiyfe-i ben-i Saide” olduğunu beyan ediyor.
2- Aşurayı normal bir gün görüyor ve onu önemsemeden diğer günler gibi geçiriyorlar. Ama Aşura ziyaretinin sebebi ve değindiğimiz Aşurayı bir gün değil bir tarih olarak algılıyor… “Her gün Aşuradır” tabirini kullanarak onun derinlik ve yüceliğini beyan ediyor.
3- “Selam ve Salavat” üzerinde ısrarla duruyor, “Yalan ve nefret”i kabullenmiyorlardı. Zira “Kaidin” müminlerin saygısını da dikkate alıyorlardı. Halbuki Aşura Ziyareti “Lean’ı Salavat” ısrarla zikrediyor ve onları ayrılamaz bir parça ve birbirinin tamamlayıcısı olarak biliyor.
Teberra (Allah’ın düşmanlarıyla düşman olmak) Tevella (Allah’ın dostlarıyla dost olmak) yanında zikredilmesini gerekli görüyor. Bu konuda, İnşallah zaman müsait olursa, müstakil ve geniş bir araştırma ümidi ile. Son


more post like this