İMAM-I ZAMAN’IN ZUHUR ETMESİNİN NE SAKINCASI OLABİLİRDİ?
“İmam-ı Zaman (a.s) insanlar arasında gizlenmeden yaşasaydı; herhangi bir şehirde Müslümanların dînî rehberliğini üstlense ve dünyanın durumu elverişli hale gelinceye kadar bu minval üzere gidip, sonunda kılıcıyla kıyam ederek küfür düzenlerini yıksaydı ne olurdu? Bunun ne sakıncası olabilir ki? “diyenler de var…
Buna cevabımız şudur: Evet, bunlar güzel şeyler, ama bunun netice ve sonuçlarını da dikkatli bir şekilde muhasebe etmek gerekir. Ben mevzuyu sıradan bir olay esasınca sizlere beyan etmeye çalışacağım.
Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmanları (a.s) defalarca insanlara zulüm hükümetlerinin vaat edilmiş Mehdi eliyle yok olacağını ve zulüm saraylarının yıkılacağını haber vermişlerdi. Bu yüzden İmam-ı Zaman’ın (a.s) mukaddes varlığı insanlardan iki grubun dikkatini çekmiştir. Birincisi, sayıları çok olan mazlumlardır ki zulümden şikayet etmek, yardım görmek ve savunmak maksadıyla İmam-ı Zaman’ın etrafında toplanmış, birçok insan etrafını sarmış, büyük bir hareket oluşturmuşlardı.
İkinci grup ise mal ve makam uğruna hiçbir alçaklıktan çekinmeyen kaniçici zorbalar ve zalimlerdir ki mahrum millete musallat olmuşlardır, herkesi kendi menfaatleri ve makamlarına kurban etmeye hazır olan bu grup, İmam’ın mukaddes varlığını kendi uğursuz maksatları ve menfaatleri yolunda bir engel olarak gördüğünden ve konumlarını kaybetmekten korktuğundan İmam’ı ortadan kaldırmak ve bu büyük tehlikeden kurtulmak isterler.  Zira onların kaderini değiştirecek bir adalet sözkonusudur, onu ortadan kaldıramadıkları müddetçe de durmayacaklardır.
NİÇİN ÖLÜMDEN ENDİŞE DUYUYOR?
Bu noktada, “İmam-ı Zaman eğer toplumu islah etmek, dini yaymak ve mazlumları korumak yolunda öldürülseydi ne olurdu? Onun kanı babalarının kanından daha mı aziz ve değerliydi? Niçin ölümden kaygı duymaktadır?” şeklinde bir soru da gelebilir akla.
İmam-ı Zaman din yolunda öldürülmekten elbette ki korkmuyordu, ama öldürülmesi din ve toplumun yararına değildir. Zira imamlardan biri gidince diğeri onun yerine geçerdi. Ama İmam-ı Zaman öldürülürse yerine geçecek kimse yoktur. Böylece de yeryüzü hüccetsiz hale gelir. Halbuki sonunda hakkın batıla gâlib geleceği ve İmam-ı Zaman’ın mukaddes varlığı vasıtasıyla sonunda dünyanın Hakk’a inananların eline geçeceği takdir edilmiştir.
ALLAH TEALA İMAM’l KORUYAMlYOR MU?
Allah Teâlâ İmam-ı Zaman’ı düşmanların şerrinden koruyacak güce sahiptir elbet; nitekim Allah’ın kudreti elbetteki sınırlı değildir, ama işleri, nedenler esasınca ve normal yollarla gerçekleştirmektedir. Enbiya ve imamların mukaddes varlığını korumak ve dini yaymak için nedensellik kanununu iptal etmek ve normal akışın hilafına amel etmek istememektedir. Aksi takdirde dünya vazife, hürriyet ve imtihan diyarı olmayacaktır.
ZALİMLER ONA TESLİM OLURLARDl
“Eğer o Hazret gizlenmeyip de, ortaya çıksaydı ve zalimler ona ulaştıkları ve hak sözünü dinledikleri için belki de onu öldürmeye kalkışmaz, onun vasıtasıyla iman eder ve yaptıklarından el çekerlerdi? “gibi bir soruya karşılık şu cevap yerindedir: Herkes hakkın karşısında teslim olmaz. Tarih boyunca bazı insanlar hak ve doğruluğa düşman kesilmiş ve hakkı çiğnemek için tüm güçleriyle çalışmışlardır; nitekim peygamberler ve Ehl-i Beyt İmanları hakkı söylemiyorlar mıydı? Hak sözleri ve mucizeleri zalimlerce müşahade edilmiyor muydu? Buna rağmen kafirler onları yok etmek ve hidayet meşalesini söndürmek için hiç bir şeyden çekinmiyorlardı. Sahib-ul Emr de eğer zalimlerden sakınarak gaib olmasaydı onların akibetine uğrardı.
KORUNMAK İÇİN SÜKUT ETMELİYDİ
Acaba İmam siyasetten bütünüyle uzaklaşır ve zalimlere karışmasaydı, yaptıkları zulümler karşısında susup sadece dini ve ahlakî yolgöstericilikle meşgul olsaydı düşmanların şerrinden korunmuş olmaz mıydı? sorusuna şu cevabı vermek gerekir:
Zalimler Mehdi’nin düşmanları olduğunu ve zulüm saraylarının onun eliyle yıkılacağını bildikleri için onun susmasıyla yetinmez tehlikeyi kendilerinden uzaklaştırmaya kalkarlardı elbet. Ayrıca müminler de İmam’ın tüm cinayet ve zulümler karşısında sükut ettiğini, bir-iki değil yüzlerce yıl sustuğunu görseydiler yavaş yavaş alemin İslahı ve hakkın zaferinden ümitlerini keser, Hz. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ve Kuran’ın müjdelerinden şüphelenirlerdi. Bütün bunlar bir tarafa, mazlumlar da İmam’a sükut izni vermezlerdi.
SALDlRMAZLlK ANLAŞMASl İMZALASAYDl!
İmam (a.s) zalimlerle saldırmazlık anlaşması da imzalayabilirdi. Böylece onlar da onun işlerine karışmazlardı. Doğruluk ve emanetdarlık ile tanındığı için de sözlerine itimad eder ve kendisine karışmazlardı diye düşünenler olabilir. Bunlara cevabımız şudur:
Vaat edilmiş Mehdi’nin proğramı diğer Ehl-i Beyt İmanlarının proğramından farklıdır. İmamlar dini yaymak, insanları kötülükten sakındırıp iyiliği emretmek hususunda imkanları dahilinde çalışmakla görevliydiler. Ama savaş ile görevlendirilmemişlerdi. Hz. Mehdi’nin (a.s) proğramı ise baştan beri farklı bir görünüm arzetmektedir. O, zulüm ve batıl karşısında susmamalı, savaşarak zulüm ve dinsizliğin kökünü kazımalıdır. Zalimlerin bencillik ve despotluk saraylarını başlarına yıkmakla vazifelidir o. Öyle ki, bütün bunlar Hz. Mehdi’nin (a.s) alamet ve özelliklerinden sayılmaktadır.
İmamlara “Niçin zalimler karşısında kıyam etmiyorsun?” dediklerinde “Bu Mehdi’nin işidir” diye cevab veriyorlardı. Bazı imamlara “Sen Mehdi misin?” diye sorduklarında “Mehdi kılıcıyla savaşacak ve zulüm karşısında kıyam edecektir. Ama ben böyle değilim ve buna gücüm de yetmez” diye cevap veriyorlardı. Bazılarına da “Sen Kâim misin?” diye sorduklarında “Ben hak ile kâimim, ama yeryüzünü Allah’ın düşmanlarından temizleyecek olan vaat edilmiş Kâim değilim” diye buyuruyorlardı. Kimi zaman da “Senin Kâim olduğunu ümit ediyoruz” dediklerinde de “Ben de kâimim. Ama yeryüzünü zulüm ve küfürden temizleyecek olan kâim ben değilim” diye cevap veriyor, dünyanın karışık durumu, zalimlerin diktatörlüğü ve müminlerin mahrumiyetinden şikayet edildiğinde de “Mehdi’nin kıyamı kesindir. O zaman dünya islah olacak ve zalimlerden intikam alınacaktır” diyor, müminlerin azlığı, kafirlerin çokluğu ve kudretlerinden söz edilince de imamlar şiilere teselli vererek şöyle diyorlardı: “Al-i Muhammed’in hükumeti kesindir. Hak galib gelecektir! Sabrediniz! Al-i Muhammed’in kurtuluşunu bekleyiniz ve dua ediniz!” Şiiler de bu müjdelerle teselli buluyor, her türlü zorluklara dayanıyorlardı.
Müninlerin; hatta bütün beşeriyetin vaat edilmiş Mehdi’den beklediği bunca eylem karşısında İmam’ın zalimlerle dostluk anlaşması imzalaması olacak şey midir? İmam böyle yapacak olsaydı müminler ümitsizliğe düşmez, İmam’ın zalimlerle anlaştığı için hiç bir ıslah fikri taşımadığını söylemezler miydi?
Bence bu, olacak şey değildir. Aksi takdirde, sayısı çok az olan müminler de ümitsizlik ve karamsarlık yüzünden doğruluktan çıkar, zulüm ve küfür yoluna saparlardı.
Ayrıca zalimlerle dostluk ve saldırmazlık anlaşması imzalasaydı, buna bağlı kalmak zorunda olur bu yüzden de asla savaşmaya kalkışmazdı. Zira İslam dini, ahde riayet etmeyi, sözünü tutmayı emretmektedir. [1]
Bu yüzden hadislerde; gaybetin ve Sahib-ul Emr’in doğumunun gizli olmasının sebeblerinden birinin de İmam’ın zalimlere beyat etmek zorunda kalmaması olduğu geçer. Böylece istediği zaman kıyam edecek ve kimsenin onun boynunda bey’ati olmayacaktır; örneğin:
Hz. Sadık (a.s) şöyle buyurur: “Sahib-ul Emr’in doğumu, zuhur ettiğinde hiç kimsenin ahdi onun boynunda olmasın diye gizli kalacaktır. Allah Teala onun işlerini bir gecede düzeltir.” [2]
Bütün bunların yanısıra bencil ve zalim idareciler kendi çıkarlarını tehlikede görünce, bu anlaşmalara bağlı kalmaz ve onu öldürmeye kalkışır; böylece de yeryüzü imam ve hüccetsiz kalırdı.
NİÇİN BELİRLİ NAİBLER TAYİN ETMEDİ?
Bir Ehl-i Sünnet kardeşin şu sorusunu hatırlıyorum: “Biz gaybetin lüzumu ilkesini kabul ediyoruz, ama gaybet-i kübra döneminde neden gaybet-i suğra gibi bir takım naibler tayin etmedi? Böylece şiiler bu naibler vasıtasıyla onlarla ilişki kurar ve sorunlarını hallederlerdi.”
Bu kardeşe şöyle demiştim: “Düşmanlar naibleri de rahat bırakmazlardı. Onlara İmam’ın yerini göstermeleri için işkence ederlerdi. Ya da işkenceler altında zindan köşelerinde öldürülürlerdi.
Burada kimileri İmam “Vekalet makamına bazı belirli şahısları tayin etmeyebilirdi; ama bunun yerine bazen bir takım müminlere zahir olup onlar vasıtasıyla bir takım gerekli emirleri şiilere ulaştırabilirdi” diyebilir. Yanlız şunu hemen hatırlatalım ki bu iş de salah ve faydalı değildi. Zira o şahıslar da İmam’ın yerini onlara gösterebilirdi veya bu iş onun öldürülmesine sebeb olabilirdi.
Yine bu noktada şu soru da gelebilir akla: “Bu tehlike birtakım kimliği belirsiz insanlara zuhur ettiği taktirde söz konusudur. Ama müminler ve alimler için zuhur etseydi hiç bir tehlike ihtimali de kalmazdı.” Buna da üç yolla cevab vermek mümkündür:
1- İmam-ı Zaman eğer herkes için zuhur etmek isteseydi kendini tanıtmak için bir takım kerametler göstermeliydi. Hatta çabuk inanmayan insanlar için sayısız keramet göstermesi gerekecekti. Bu arada bir takım sihirbaz insanlar da ortaya çıkarak insanları aldatır, imamet iddiasında bulunarak sihir ve büyülerle insanları büyülerlerdi. Sihir ve kerameti birbirinden ayırdedebilmek de herkesin yapabileceği bir şey değildir. Bu da bir çok sorunlar yaratırdı.
2- Zahirde iyi olan bazı hokkabazlar bu mevzuyu kötüye kullanırlardı; cahil halk arasına karışır, İmam’ı gördüğünü iddia eder, şer’i olmayan hükümleri ona isnad eder, bu vasıtayla uğursuz hedeflerini gerçekleştirmeye çalışırlardı. Şer’i olmayan bir iş yapmak isteyenler buna bir kılıf uydurabilmek için “Ben İmam-ı Zaman ile görüştüm. Dün gece bizim eve gelmişti. Bana “Falan işi yap” dedi ve falan işlerimi teyid etti “… vb. gibi yalanlar uydurabilirlerdi. Bu işin kötü neticeleri ise malumdur.
3- İmam’ın bazı salih ve güvenilir insanlarla görüşmediği hususunda kesin delil yoktur. Birçok salih ve veliler İmam’la görüşüyor olabilir. Dolayısıyla da emredildiği üzere bu sırrı saklamakta ve hiç kimseye açmamaktadırlar. Bu hususta herkes sadece kendi halini bilmekte ve diğerleri hakkında hüküm verme salahiyetine sahib bulunmamaktadır.
________________________________________
[1] – Maide 1. ayet, Isra 34. ayet ve Muminun 8. ayetlerde akit ve emanetin riayet edilmesi emredilmektedir.
[2] – Bihar-ul Envar, c.52, s.96.
NE ZAMAN ZUHUR EDECEKTİR?
Zuhur için bir zaman belirtilmemiştir. Hatta imamlar zuhur vaktini tayin edenleri tekzib etmişlerdir. Örneğin Fuzeyl şöyle diyor: İmam Bakır (a.s)’a “Mehdi’nin zuhurunun belli bir tarihi var mıdır?” diye sordum. üç defa şöyle buyurdu: “Her kim zuhurun vaktini tayin ederse yalan söylemektedir.” [1]
Abdurrahman b. Kesir şöyle diyor: “İmam Sadık (a.s)’ın huzurunda iken Mühezzim-i Esedi odaya girerek şöyle dedi: “Kurban olayım sana, Hz. Mehdi’nin kıyamı ve Hak devletinin kuruluşu ne zaman olacaktır?” İmam ona şöyle dedi: “Zuhur vaktini tayin edenler yalan söylemektedir. Acele edenler helak olur ve teslim olanlar kurtuluşa erer ve bize dönerler.” [2]
Muhammed b. Müslim’de şöyle der: İmam Sadık (a.s) bana şöyle buyurdu: “Her kim sana zuhurun vaktini söylerse hemen onu tekzib et. Zira biz zuhur için bir zaman tayin etmiyoruz.” [3] Bu anlamada on hadis daha nakledilmiştir.
Bunca  hadisten de anlaşılmaktadır ki İmam-ı Zaman’ın zuhuru için ne peygamberler ve ne de imamlar vakit tayin etmemiştir. Böylece her türlü suistimalin önü alınmıştır. O halde zuhur vakti tayin eden bir hadis naklederlerse, eğer tevil edilir ise tevil edilmelidir. Aksi takdirde ya susulmalı ya da tekzib edilmelidir. Ebu Said-i Mehzumi’den zayıf ve mücmel bir hadis nakledilmiştir ki “Kâimimiz, Elif lam Ra de kıyam edecek” denilmektedir.
________________________________________
[1] – Bihar-ul Envar, c.52, s.103.
[2] – Bihar, c.52, s.103.
[3] – Bihar, c.52, s.104-117.
ZUHUR ALAMETLERİ
Hz. Mehdi’nin (a.s) zuhurunun bir çok alametleri zikredilmiştir. Ama bunların hepsi hakkında birer birer bahsedecek olursak kitabımız çok uzar. Dolayısıyla kısaca birkaç noktaya değinmekle yetiniyorum.
1- Bazı alametleri bildiren hadisler hadis-i vahid olup senedinde bazı meçhul kimseler yer almıştır ve dolayısıyla da yakin ifade etmemektedir.
2- Ehl-i Beyt’ten gelen hadisler zuhurun alametlerini iki kısma ayırmıştır. Bir kısım hadisler, hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmayan kesin alametlerdir. Bunlar zuhurdan önce mutlaka gerçekleşmelidir. Bir kısmı da kesin olmayan alametlerdir. Bunlar mutlak ve kesin bir şekilde zuhurun alametlerinden değildir. Bir takım şartlara bağlıdır. Eğer bu şartlar gerçekleşirse onlar da gerçekleşecektir. Ama bu şartlar gerçekleşmezse sözkonusu olaylar da gerçekleşmeyecektir. Ama buna rağmen maslahat üzere zuhur alametlerinden sayılmıştır.
3- Zuhur alametleri gerçekleşmedikçe Mehdi (a.s) asla zuhur etmeyecektir. Bunlardan bazısının gerçekleşmesi zuhurun yakınlaştığını göstermektedir; bu alametlerden bazısı ise Mehdi’nin (a.s) zuhuruna çok yakın bir zamanda gerçekleşecektir.
4- Bazı alametler vaat edilmiş Mehdi inancını teyid etmek ve olağan üstü bir vaziyyetin gerçekleşeceğini bildirmek için harikul’ade bir şekilde gerçekleşecektir. Bu alametler de mucize hükmündedir. Ve inkar edilmesi mümkün değildir.
SÜFYANİ’nin çıkışı
Hz. Mehdi’nin (a.s) zuhurunun alametlerinden biri sayılan Süfyani çıkışı kimdir?
Bir çok hadislerde yer aldığı üzere Hz. Mehdi’nin zuhurundan önce Ebu Süfyan’ın neslinden olan birisi kıyam edecektir. Bu şahıs şöyle tavsif edilmiştir. Zahirde salih ve daima Allah’ı zikreden birisidir. Ama insanların en kötüsü ve soysuzudur. Bir çok insanı kandıracak kendisiyle işbirliğine razı edecektir. Şam Hims (veya Hum’s) Filistin, Ürdün ve Kinnisrin (Eski Halep) bölgelerini ele geçirecektir. Abbasi devleti ebedi olarak onun eliyle yok edilecektir. Şiilerden bir grubu katledecek ve Hz. Mehdi’nin zuhurunu duyunca onunla savaşması için bir ordu gönderecektir. Ama Hz. Mehdi’yi bulamayacak ve Mekke Medine arasında bir yerde ordusuyla birlikte yerin dibine gömülecektir.
Abbasi devleti yıllar önce yıkılmış ve Süfyani’nin eliyle yok edilecek hiç bir etkisi de kalmamıştır, şeklinde bir soru akla gelebilir ama Hz. İmam Musa b. Cafer (a.s) bir hadisin de bunun cevabını şöyle buyurmuştur: Abbasi devleti hile ve aldatmaca üzere kuruludur. Bu devlet hiçbir izi kalmayacak bir şekilde ortadan kalkacak, ama yeniden ve adeta hiçbir zarar görmemiş bir halde tekrar kurulacaktır”. [1]
Bu hadisten de anlaşıldığı üzere Abbasi devleti yeniden kurulacaktır. Bu devletler ise Süfyani’nin eliyle yıkılacaktır. Denilebilir ki Süfyani’nin kıyamı kesin bir şeydir, ama nitelik ve zamanı belli değildir ve bu hususta kesin bir şey söylenemez. Örneğin Abbasi devletinin Süfyani’nin eliyle yıkılacağı kesin bir şey olmayabilir. Yani başkaları vasıtasıyla da yıkılabilir.
Bir diğer nokta da şudur: Halid b. Yezid b. Muaviye b. Ebi Süfyan halife olmak istiyordu. Ama hilafetin Mervanoğullarının elinde olduğunu görünce kendine teselli vermek ve Emevilerin moralını güçlendirmek için bu süfyani hadisini uydurdu. “Eğani” kitabının yazarı Halid hakkında şöyle diyor: O alim ve şair biriydi ve Süfyani hadisini uydurduğu söylenmektedir. [2]
Taberi şöyle yazar: Ali b. Abdullah b. Halid b. Yezid b. Muaviye 159 yılında Şam’da kıyam etmiş ve “Ben beklenilen Süfyani’yim” diyerek halkı kendine davet etmiştir. [3]
Durum böyle iken Süfyani mevzuunun uydurulmuş bir şey olduğu söylenebilir mi?
Süfyani hadisini hem Ehl-i Sünnet hem Şia rivayet etmiştir. Mütevatir olması da uzak bir ihtimal değildir. Batıl bir iddiacının varlığı sebebiyle bu hadisin batıl ve uydurulmuş olduğuna hükmedilemez. Aksine, şöyle dememziz gerekir: Süfyani hadisi halk arasında yaygın idi ve halk onu bekliyordu. Bazıları da bundan suistifade ederek kıyam etmiş ve “ben beklenilen Süfyani’yim” diyerek bir grub insanı kandırmıştır.
________________________________________
[1] – Bihar-ul Envar, c.52, s.250.
[2] – Egani, c.16, s.171.
[3] – Tarih-i Taberi, c.7, s.25.
DECCAL olayı
Deccal’ın zuhuru da Hz. Mehdi’nin zuhurunun alametlerinden biridir. Deccal’ı şöyle tavsif etmektedirler: Kafir birisidir. Bir gözü kördür. Bir gözü de alnındadır ve yıldız gibi parlamaktadır. Alnında şöyle yazılıdır: “Bu Kafirdir”. Bunu okuma-yazması olan veya olmayan herkes okumaktadır. Beyaz bir merkebe binmektedir ki her adımı bir mil kadardır. Gökler onun emriyle yağmur yağdıracak ve yeryüzü bitki bitirecektir. Yeryüzünün hazineleri onun elindedir. Ölüyü diriltecek ve herkesin duyacağı gür bir sesle şöyle diyecektir: “Ben sizin yüce tanrınızım ki sizleri yaratmış ve rızık vermekteyim. Bana doğru koşunuz.”
Denildiğine göre bu şahıs Peygamber (s.a.a) zamanında hayatta olup adı da Abdullah veya Said b. Sayd idi. Peygamber ve ashabı tanrılık iddia eden bu şahsın evine gittiler. Ömer onu öldürmek istedi. Ama Peygamber engel oldu. Şimdiye kadar da güya sağ kalmış ve ahir zamanda İsfahan’ın yahudi köylerinin birinden zuhur edecektir. [1]
Önceleri Hıristiyan olup H. 9. yılda Müslüman olan Temim-ud Dari’nin “Ben Deccalı bir adada gördüm ki zincirlere vurulmuştu.” dediği nakledilmiştir. [2]
Deccal’a ingilizce Antichrist denilmektedir ki “Mesih’in düşmanı (Anti-İsa)” manasını ifade etmektedir. Deccal kelimesi belli bir insanın adı değildir. Arapça’da yalancı ve hilekar herkese “deccal” diyorlar. İncil’de de “deccal” kelimesi bir çok yerde göze çarpmaktadır.
Yuhanna’nın ilk mektubunda şöyle yazar: Yalancı kimdir? İsa’nın Mesih olduğunu inkar edenden başkası mıdır? Baba ve oğulu inkar eden deccaldır.” [3]
Yine aynı mektupta şöyle yazmaktadır: Deccal’ın geleceğini duymuşsunuzdur. Şu anda da deccallar oldukça çoktur. [4]
Diğer bir yerinde: Mücessem olmuş (cisimleşmiş) İsa’yı inkar eden bir ruh, Allah’tan değildir, geleceğini duyduğunuz deccalın ruhudur ve şu anda dünyadadır. [5]   yazmaktadır.
Bir diğer babda ise şöyle geçmektedir: Dünyada bir çok sapıklar ortaya çıkmış cisimleşen İsa Mesihi inkar ediyorlar, işte onlar sapık ve deccal olanlardır. [6]
Bu İncil ayetlerinden de anlaşıldığı gibi deccal yalancı ve sapıtıcı manasınadır. Deccalın çıkışı ve hayatta olması o zamanlar da hırıstiyanlar arasında yaygın idi ve de onun çıkışını bekliyorlardı.
Hz. İsa, Deccal’ın çıkışını haber vermiş ve halkı onun fitnesinden sakındırmıştır. Bu yüzden hırıstiyanlar onu bekliyorlardı. Muhtemelen Hz. İsa’nın (a.s) haber verdiği Deccal da beş asır sonra zuhur ederek yalan yere peygamberlik iddiasında bulunan yalancı Mesih idi. Darağacına asılan da bu yalancı Mesih idi; Peygamber olan Hz. İsa Mesih değil. [7]
İslam’da da Deccal’ın varlığı hakkında birtakım hadisler vardır. İslam Peygamber’i halkı Deccal’dan sakındırıyor ve çıkaracağı fitneleri haber veriyordu. Nitekim bir hadisinde şöyle buyuruyor: “Nuh’tan sonra gönderilen tüm peygamberler kavmini Deccal fitnesinden sakındırmışlardır.” [8]
“Kendini peygamber sanan otuz deccal zuhur etmedikçe kıyamet kopmaz.” [9]
Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Otuz yalancı Deccal zuhur edip de Allah ve Resulüne yalan şeyler isnad etmedikçe kıyamet kopmayacaktır.” [10]
Keza Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Deccal zuhur etmeden önce yetmiş Deccal zuhur edecektir.” [11]
Mezkur hadislerden de anlaşıldığı gibi Deccal belirli bir şahıs adı değildir.Tüm yalancı ve saptırıcı kimseler için kullanılmaktadır. Deccal kıssasının kökenini İncil’de ve hıristiyanlarda aramak gerekir. Daha sonra bu hususta bir çok hadis özellikle Ehl-i Sünnet kitaplarında ve onların tarikiyle nakledilmiştir. Velhasıl Deccal olayının aslı doğru olabilir, ama hakkındaki tavsif ve tariflerin güvenilir bir senedi yoktur.
Dolayısıyla Deccal olayının aslı doğru da olsa bir takım hurafe ve asılsız şeylerle karışmış ve gerçek mahiyetini kaybetmiştir. Bu nedenle şunu söyleyebiliriz: Ahir zamanda ve Hz. Mehdi’nin zuhuruna yakın bir zamanda yalancılık ve hokkabazlıkta önde gelen birisi zuhur edecek ve bu şahıs yalancılıkta diğer Deccallerden daha önde olacaktır. Yalanlarıyla bir çoklarını saptıracaktır. İnsanlara hayat, su ve ekmeklerinin kendisinin elinde olduğunu söyleyerek onları kendine uyduracaktır. İnsanların bazısı da her şeyin onun elinde olduğunu sanacaktır. Yalancılıkta öyle bir hadde gelecektir ki iyi işleri kötü, kötü işleri de iyi göstermeye çalışacak. Cehennemi cennet ve cenneti de cehennem olarak gösterecektir. Ama küfür içinde bulunduğu herkese malum olacaktır.
Ama Said b. Sayd’ın vaat edilmiş Deccal olduğu ve Hz. Resulullah’ın (s.a.a) zamanından şimdiye kadar da yaşadığı hususunda muteber bir delile sahib değiliz. Hem hadisin senedi zayıf hem de Peygamber (s.a.a) Deccal hakkında şöyle buyurmaktadır: “Mekke ve Medine’ye girmeyecektir.” Halbuki Said b. Sayd Medine’de vefat etmiş ve halktan bir kısmı da onun öldüğünü görmüştür. [12]
Faraza Hz. Peygamber (s.a.a) Said’i Deccal olarak tanıtmışsa da, yalancı manasındaki deccaldır, zuhurun alametlerinden biri olan vaat edilmiş Deccal değildir. Başka bir tabirle İslam Peygamberi Said’i görmüş ve onu ashabına bir deccal örneği olarak tanıtmıştır. Evet Peygamber (s.a.a) ahir zamanda zuhur edecek olan Deccal’den sözettiği için bu ikisi karıştırılmış ve insanlar bu hususta yanılgıya düşmüş olabilirler yani Peygamber’in deccal olarak adlandırdığı Said’in ahir zamanda zuhur edecek olan Deccal olduğunu sanarak onun sağ olduğunu ve uzun süre yaşadığını söylemişlerdir.
________________________________________
[1] – Bihar-ul Envar, c.52, s.193-197, Sahih-i Müslim, c.18, s.46-87, Sünen-i Ebi Davud, c.2, s.212.
[2] – Sahih-i Müslim, c.18, s.79, Sünen-i Ebi Davud, c.3, s.214.
[3] – Yuhanna Risalesi, 2.Bab, 22.ayet.
[4] – Yuhanna Risalesi, 1.Bab, 18. ayet.
[5] – Yuhanna Risalesi, 4.Bab, 3.ayet.
[6] – Yuhanna 2. Risale, 7. ayet.
[7] – El- Mizan, c.3 ve “Iran’da Tarih ve Takvim” kitabına müracaat ediniz.
[8] – Bihar-ul Envar, c.52, s.197.
[9] – Sünen-i Ebi Davud, c.2.
[10] – Sünen-i Ebi Davud, c.2.
[11] – Mecme-uz Zevaid, c.7, s.333.
[12] – Bihar-ul Envar, c.52, s.199.
Gerekli Fikri Ortamın Oluşması
İnsanlar arasında bunca ihtilaf sebepleri ve farklı inançlar olmasına rağmen tüm dünyanın bir hükümet tarafından idare edilmesi ve dünyadaki tüm güçlerin Hz. Mehdi’nin (a.s) devletinin eline geçmesi imkansız mıdır? Dünyanın genel durumu, beşerin akıl, idrak ve ilmi bu aşamada olduğu müddetçe elbette ki cihanşumul bir hükümet kurmak muhal bir şeydir. Ama bilindiği gibi insanoğlunun düşünce medeniyet ve bilgi düzeyi geçen asırlarda olduğu şekliyle yerinde saymamış sürekli bir ilerleme kaydetmiş ve bu aşamaya gelmiş; şu andaki düzeyde de kalmayacaktır. Kesin olarak söylemek gerekir ki beşerin ilmi düzeyi günden güne ilerlemektedir ve gelecektede düşünce, medeniyet ve sosyal çıkarları kavrama bağlamında en yüce düzeye varacaktır.
Bilindiği gibi bencillik ve menfaatcilik insanoğlunun tabii ve fıtrıˆ duygusudur, onu iş ve güce iten en büyük güç ve etken de bu kemale ulaşma isteği, saadet temini ve menfaat elde etme duygusudur. Her ferd kendi çıkarları için çalışmakta, bu yoldaki engelleri ortadan kaldırmak istemektedir; bu arada başkalarının menfaatini gözetme istememektedir. İnsan kendi menfaatlerini korumanın yolunu başkalarının menfaatini gözetmeden geçtiği görürse o zaman başkalarının menfaatlerini de gözetir ve kendi menfaatlerinin bir kısmını onlara feda etmeyi göze alır.
İnsanın mutlak bencillikten kurtulup başkalarının menfaatlerini de gözettiği ilk aşama evliliktir. Zira eşlerden herbiri diğerine muhtaç olduğunu anlamış ve bu yüzden de birleşmişlerdir. Bu ilişkinin devamı için de bencilliklerini azaltmak ve karşılıklı menfaatlerini gözetlemek zorundadırlar. Kadın ve erkeğin evliliğiyle aile kurumu vücuda gelmektedir. Hakikatte aile fertlerinden her biri sadece kendi saadet ve kemalini elde etmek istemektedir. Ama kendi saadetinin aile fertlerinin saadetine bağlı olduğunu görünce onların saadetini de istemekte ve böylece karşılıklı bir yardımlaşma içine girmektedir.
İkinci aşamada insan daha geniş bir topluluk oluşturarak onların müşterek çıkarlar uğruna şahsi çıkarılarından göz yummayı öğrenmiştir. Akrabalık bölgeleri mihveri üzerine kurulu kabileler bunun bir örneğidir. Bir kabile ferdi, aynı kabileye mansup fertlerinin menfaatlerini de gözetmeyi kabullenmiştir.
Bu sürecin devamında ve özellikle kendini savunmanın oluşturduğu zaruretler gereği daha büyük topluluklar oluştu ve millet ve ülkeler meydana geldi.
İnsanoğlunun düşüncesi şu anda bir ülkeyi bir aile sayacak dereceye ulaşmış bulunmaktadır. O, ülkesinin fertlerini ailesinin fertleri saymaktadır. Kamuoyunun mallarını ve o ülkenin zenginlik kaynaklarını o ülke bireylerinin malı bilmektedir. Bu ülkenin ilerlemesinden kıvanç duymaktadır. Dil, soy, şehir ve köy farklılıklarını görmezlikten gelmektedir. Kendi saadetini ülke halkının saadetinde görmektedir. Şüphesiz ki ülke fertleri arasındaki ilişkiler her ne kadar güçlenir ve ihtilaflar azalırsa o ülkenin ilerleme ve kalkınması da o kadar hızlanacaktır. Beşerin bugünkü medeniyet ve ilerleme seviyesi kolayca elde edilmemiştir, asırlar boyu ve binlerce tecrübe sonunda böyle bir aşamaya ulaşabilmiştir.
İnsan düşüncesi binlerce yıl boyunca çeşitli olaylar sebebiyle böylesi yüce bir aşamaya gelebilmiştir. O artık mutlak bencillik ve dargörüşlülükten geçmişe oranla biraz daha uzaklaşmış, ama henüz yeterli seviyeye gelememiştir. Dolayısıyla bu kadarıyla da yetinmeyecektir. Şu anda ilim ve sanayi alanındaki gelişmeler sebebiyle dünya ülkeleri arasında sıkı bir irtibat ve ilişki kurulmuş durumdadır. Eskiden aylar boyunca katedilen mesafeler bugün birkaç saat veya dakikada katedilmektedir. İnsanların birbirinden uzaklaştıran mesafeler oldukça kısaltılmış ve ilişkiler kolaylaştırılmıştır, iletişim ve propaganda araçları kültürleri birbirine yakınlaştırmaktadır. Böylece çeşitli sesini ülkelerin durumu ve olayları birbiriyle ilişkili hale gelmiştir. Şu anda insanlar artık ülke kapılarının kapatılıp inziva halinde yaşanılmayacağını anlamış durumdadır. Bir ülke topluluğunun tek başına kendi ülke fertlerinin saadetini temin edemeyeceği anlaşılmıştır. Bu yüzden her ülke kendi topluluğunu ilişkiler yönünden daha da güçlendirmeye çalışmaktadır.
Bu istek bazen “federatif Cumhuriyetler birliği” şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bazen bloklar şeklinde tecessüm etmekte bazen “İslami devletler birliği” şeklinde, bazen de daha başka tasnifler şeklinde tezahur etmekte boy göstermektedir. Bütün bu ve benzeri birlikler beşerin fikri gelişiminin bir nişanesidir.
Bugün insanoğlu bu birlikleri genişletmeye çalışmakta ve böylece uluslararası buhranları halletmek ve yeryüzü sakinlerinin refahını sağlamak istemektedir.
Bazı bilim adamlarına göre beşerin günümüzdeki yayılmacılığı, genel bir inkılabın ön hazırlığıdır. İnsanlık dünyası çok geçmeden bu topluluk ve birliklerin de dünyanın korkunç buhranlarını halledemeyeceğini anlayacaktır. Bu birlikler bir sorunu halledemediği gibi sürtüşmeler sebebiyle sorunları daha da kompleks hale getirecektir.
Günümüz insanı tecrübe ve deney halindedir. Bu topluluklar vasıtasıyla da bencillik ve egoistliğini mümkün derecede ikna etmeye çalışmaktadır. Ama çok geçmeden bencillik ve dargörüşlülük duygusuyla insanın saadetinin temin edilemeyeceğini anlayacak, yeryüzü muhitiyle, aile muhiti arasında hiç bir farkın olmadığını ve yeryüzü sakinlerinin bir aile konumunda olduğunu da anlayacak kendi mutluluğunu diğerlerinin dertlerini çözmekte olduğunun şuuruna varacak ve işte o zaman dünya insanları kalp ve fikirleiryle insanlar tek bir gövde mısalı mutluluk ve saadetinin birbirine bağlı olduğunun gerçeğini anlayacaklardır.
İnsanoğlu ihtilaf sebebi olan sınırlı temeller üzere kurulu kanun ve kararların dünyanın düzeni için yetersiz olduğunu bilecektir. Uluslararası toplulukların teşkili ve insan haklarının yazılması da insanların fikri tekamülü, bilinçlenmesi ve büyük fikirlerin doğuşu için bir ön hazırlıktır. Gerçi bunlar da bazı süpergüçlerin nüfuzu sebebiyle tam uygulayamadılar ve ihtilaf sebebi olan sistemlerin üstesinden gelinemedi, ama bu tür fikirler sebebiyle insanoğlu için parlak bir gelecek öngörülebilir.
Dünyanın genel durum ve olaylarına bakarak yakın bir gelecekte insanoğlunun oldukça hassas bir yol kavşağına geleceğini tahmin etmek mümkündür. Bu yol kavşağı sadece maddecilik ya da halis tevhiddir. Yani insanoğlu ya bütünüyle madde ve maddeciliğe teslim olup ilahi hükümleri terkedecektir ya da Allah’ın hükümlerine teslim olarak dünyadaki tüm buhranları ilahi kanunlarla halletmeye çalışacaktır. Ama kesin olarak denilebilir ki beşerin dini ve ilahi yaratılışı değiştirilemeyeceğine göre, ilahi dinlerin ve özellikle de İslam’ın dediği gibi Allah’ın hizbi sonunda galib gelecektir. Dünya hükümeti ve iktidar, salih ve layık insanların eline geçecektir. Büyük insanlık topluluğu insani faziletler, güzel ahlak ve doğru inançlar üzere kurulacaktır. Tüm yalancı tanrılar ve bağnazlıklar ortadan kalkacaktır. Tüm evren bir olan Allah karşısında teslim olacaktır. Böylece Kuran ve Peygamber’in (s.a.a) davetine icabet edecektir.
Evet Kuran-ı Kerim, Ehl-i kitab olanlara şöyle bir teklifte bulunmaktadır: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda müşterek (olacak) bir kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp kimimiz kimimizi Rabler edinmeyelim”. (Al-i İmran/64)
Kuran-ı Kerim bu cihanşumul inkılab programının salahiyetli ve layık insanlar eliyle gerçekleşeceğini söylemektedir. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) de şöyle buyurmuştur: Beşerin dağınık görüşlerini, inançlarını ve çeşitli fikirlerini bir yerde ve bir hedefe doğru merkezleştiren, insanların aklını kamil kılıp uyandıran, düşmanlık ve ihtilaf sebeblerini ortadan kaldıran ve dünyada sulh ve sefa yaratan, fevkalade ve layık insan İslam Peygamberi’nin soyundan olan vaat edilmiş Hz. Mehdi’dir.”
Hz. İmam Ebu Cafer (a.s) de buyurmuştur ki: “Kâimimiz kıyam edince kulların başına elini sürecek ve onların dağınık fikirlerini bir yere toplayacaktır. Onları bir hedefe doğru yöneltecek ve onlarda beğenilmiş ahlakı kemal haddine ulaştıracaktır.” [1]
Hz. Ali b. Ebi Talib (a.s) de şöyle buyuruyor: “Kâimimiz kıyam edince insanların kalbindeki düşmanlık ve ihtilaf sebeblerini kökten kazıyacaktır. Böylece genel bir asayiş ve emniyet meydana gelecektir.” [2]
Hz. İmam Bakır (a.s) şöyle buyuruyor: “Kâimimiz kıyam edince yeryüzünün tüm maden ve hazineleri ile halka ait her şey onun eline geçecektir.” [3]
________________________________________
[1] – Bihar-ul Envar, c.52, s.336.
[2] – Bihar-ul Envar, c.52, s.316.
[3] – Bihar-ul Envar, c.52, s.351.
MUSTAZ’AFLARıN SON ZAFERİ
Yeryüzünün her bir köşesinde bir zalim ve müstekbir, zayıf ve mustaz’aflara hükmetmekte, onların herşeyine musallat olmuş ve herkesi kudretinden korkar hale getirmiştir. Bunlardan başka süpergüç diye bilinen zulüm çete ve sistemleri dünyanın dört bir yanına egemenliklerini kurmaya çalışıyorlar. Bütün bunlara rağmen Hz. Mehdi (a.s) nasıl kıyam ederek zafere ulaşacaktır?
Bu sorunun cevabı şu ki; Hz. Mehdi’nin (a.s) zaferi, dünya mustaz’aflarının zaferidir. (Ki dünyada çoğunluk da mustaz’aflardır ve dünyanın tüm güçleri de gerçekte onların elindedir.) Ama azınlık olan müstekbirlerin gerçek bir gücü yoktur. Hz. Mehdi’nin zaferini mümkün kılan da bu gerçektir. Konunun açıklığa kavuşması için biraz açıklama yapmak gerekiyor.
Kuran ayetleri ve hadislerden de anlaşıldığı gibi dünya mustaz’afları Mehdi’nin (a.s) rehberliğini yürüttüğü genel bir inkılab hareketiyle müstekbirlere galib gelecek, onların tağuti rejimlerini kökten kazıyıp yok edecek ve dünyanın kudret ve idaresini ele geçirecektir. Allah Teala Kuran’da şöyle buyuruyor: “Biz de istiyoruz ki yeryüzünde müstazaf olanlara, onları önderler yapalım, onları (yeryüzüne)mirasçı kılalım.” (Kasas/5)
Görüldüğü gibi mezkur ayet, sonunda dünyanın kudret ve idaresinin mustaz’afların eline geçeceğini kesin bir şekilde müjdelemektedir. O halde Hz. Mehdi’nin (a.s) zaferi mustaz’afların müstekbirlere galebe çalmasıdır. Konunun daha iyi anlaşılması için birkaç noktaya dikkat etmek gerekir.
1- İstiz’af ne demektir ve mustaz’af kimlerdir?
2- Müstekbirlerin özellikleri nelerdir?
3- Niçin müstekbirler mustaz’aflara galıp olmuşlar?
4- Mustaz’aflar nasıl müstekbirlere galip olacaklar?
5- O cihanşumul büyük inkılabın rehberi kim olacaktır?
Kuran’da mustaz’af, müstekbirler karşısında zikredilmiştir. Bu yüzden bu ikisini birlikte ele almamız gerekiyor. Kuran’da müstekbirler için bir takım özellikler zikredilmiştir. Müstekbirlerden biri olan Firavun hakkında şöyle denilmektedir:
“Gerçek şu ki Firavun yeryüzünde büyüklenmiş ve oranın halkını bir takım fırkalara ayırarak bölmüştü. Onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı.” (Kasas/4)
Bu ayette Firavun için üç alamet zikredilmiştir:
1- İstikbar ve büyüklenmek
2- İnsanlar arasında ihtilaf ve tefrika çıkarmak
3- Fesat ve bozgunculuk
Başka bir ayette şöyle geçmektedir: “Çünkü Firavun gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı.” (Yunus/83)
Bu ayette israf ve ölçüyü taşırmak da müstekbirlerin sıfatlarından biri sayılmaktadır. Diğer bir ayette ise: “Böylelikle kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar fasık bir kavimdi.” (Zuhruf/54)
Bu ayette de insanları küçümsemek müstekbirlerin sıfatlarından biri sayılmış ve bunun da insanların boyun eğme ve itaat nedenlerinden biri olduğu söylenmiştir.
Başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: “Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da (yıkıma uğrattık.) Andolsun Musa onlara apaçık delillerle gelmişti. Ancak onlar yeryüzünde büyüklendiler.” (Ankebut/39)
Bu ayette ise hakkı kabul etmemek istikbarın alametlerinden biri sayılmıştır. Başka bir ayetteyse şöyle buyurmuştur:
“Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler) içlerinden iman edip de onlarca zayıf bırakılanlara (mustaz’aflara) dediler ki: “Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyormusunuz?” Onlar: “Biz, gerçekten onunla gönderilene inananlarız.” dediler. Büyüklük taslayanlar (müstekbirler de şöyle) dedi: “Biz de gerçekten sizin inandığınızı tanımayanlarız.” (A’raf/75-76)
Başka bir ayette küfür ve şirki yaymak müstekbirlerin alametlerinden biri sayılmıştır. “Za’fa uğratılanlar da büyüklük taslayanlara: “Hayır siz gece-gündüz hileli düzenler (kurup) bizim Allah’ı inkar etmemizi ve O’na eşler koşmamızı emrediyordunuz” dediler.” (Sebe/33)
Görüldüğü gibi mezkur ayetlerde müstekbirler için tam yedi özellik sayılmaktadır:
1- Büyüklenme ve istikbar
2- İhtilaf ve tefrika çıkarmak
3- İsraf
4- Tahkir ve küçümsemek
5- İfsad ve bozgunculuk
6- Hakkı kabullenmemek
7- Küfür ve fesadı yaymak
Bu ayetlerin genelinden de anlaşıldığı üzere müstekbirler haksız yere kendilerinin diğerlerinden üstün olduğunu iddia ederek şöyle derler: “Biz siyasetçi, işbilir ve akıllı kimseleriz. Sizin çıkarınızı sizlerden daha iyi biliyoruz. Sizin aklınız kendi maslahatlarınızı anlayacak durumda değildir. Bizlere itaat edin ki saadet ehli olasınız.” İstikbarın önemli özelliklerinden biri ihtilaf ve tefrika çıkarmaktır. Renk, soy din, mezheb dil, kavim, milliyet, ülke, şehir, memleket, vilayet vb. yüzlerce ihtilaf sebebi olan etkenler nedeniyle insanlar arasında ihtilaf ve tefrika çıkarmaktadırlar. Halka egemen olabilmek için küfür, şirk fesad ve günahları yayarlar, bu vesileyle yönetim merkezlerini kendi ellerine alır, mallarına el koyar ve servetleri keyfi bir şekilde harcarlar; ülkeyi savunmak bahanesiyle ordu ve silah temin ederler, güya asayiş ve ihtiyaçların temini için kendi lehlerine bir takım adli ve idari teşkilatlar kurar ve beytulmalı istedikleri şekilde har vurup harman savururlar, istediklerine bağışta bulunurlar. Gerçekte ise onlar yalancılardır, kendi hakimiyetlerini sürdürmekten başka amaçları yoktur. Müstekbirler gerçekte büyük değillerdir, güçleri yoktur. Yalan ve hilelerle halkın gücünü kendi güçleri olarak kullanır ve onları tahkir ederler.
Buradan mustaz’afın manası da anlaşılmaktadır: Mustaz’af zayıf ve güçsüz demek değildir. Mustaz’af, aslında müstekbirlerin telkinleri, hilekarlıkları ve yalancı propogandaları sebebiyle asıl gücünü unutmuş, kulluk ve zillete düşmüş kimse demektir. Gerçek güç bizzat halkındır. Yer, su, hava doğal kaynaklar, iş gücü, ilim sanat ve buluş gücü hep halka aittir. Ordunun gücü adalet ve idari güç… hepsi halkındır. İlim, buluş ve sanayi gücü de milletin fertlerine aittir. O halde toplumsal kudretin kaynağı bizzat halktır. Eğer halkın işbirliği ve yardımı olmazsa zorba yöneticilerin ne güçleri vardır? Ama müstekbirler hile, yalan ve propogandalar vasıtasıyla halkı kendi kimliğinden uzaklaştırmış ve zayıf düşürmüştür. Onları kendileri vasıtasıyla ezmekte ve sömürmektedirler, müstekbirler azınlıktır, ama tarih boyunca halkları cahil ve zayıf düşürmeye çalışmış buna dayanarakta onlara hakimiyet kurmuşlardır.
İlahi peygamberler bu zayıf düşürülen halkları uyandırmakla görevlendirilmişlerdi. Böylece onları kendi fıtri ve ilahi güçlerinden haberdar ederek özgürlüğe kavuşturmak istiyorlardı. Peygamberler daima müstekbirleri ifşa etmek, onların yalancı güç ve kudretlerini yok etmek için çalıştılar, mustaz’afları müstekbir ve tağutların yalancı kudretleri karşısında kıyam etmeye ve sömürgecilik bağlarını parçalayıp koparmaya teşvik ettiler.
Hz. İbrahim (a.s) Nemrud adlı tağuta karşı kıyam etti, Hz. Musa (a.s) Firavun’a karşı kıyam etti, Hz. İsa (a.s) asrının zalim ve zorbaları karşısında kıyam ederek mahrumları kurtarmaya çalıştı.
Hz. Muhammed (s.a.a) de Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Ebu Leheb, Kayser ve Kisralar karşısında kıyam etti ve mustaz’afları kurtarmak için cihada koyuldu. Peygamberler müstekbirlerin aksine hep halkı uyandırmaya çalışmışlardır. Şirk, putperestlik ve fesatla savaşmış, halkı tevhid ve vahdete davet etmiş, zulüm ve zorbalığa karşı çıkmışlardır. Nitekim Allah Teala da Kuran’da şöyle buyurmaktadır:
“Andolsun biz her ümmete: Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik.” (Nahl/36)
Kuran şöyle buyurmaktadır: “Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa o sapasağlam bir kulpa yapışmıştır.” (Bakara/256)
Kuran mustaz’afları kurtarmak için cihad etmeyi de Müslümanların görevlerinden biri olarak kabul etmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Size ne oluyor ki Allah yolunda ve: “Rabbimiz bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu, sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla” diyen mustaz’afi erkekler, kadınlar ve çocukların adına savaşmıyorsunuz? İman edenler Allah yolunda savaşırlar küfredenler de tağutun yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz şeytanın hileli düzeni pek zayıftır.” (Nisa/75-76)
Buraya kadar ki bahsimiz neticesinde şu dört mesele ispat edilmiş oldu:
1- Halka hükümet eden müstekbirler azınlıktır, hakiki bir güçleri yoktur. Onlar sadece Allah’ın mustaz’aflara vermiş olduğu güc kullanmakta ve onları zayıf düşürmektedirler.
2- Mustaz’aflar halkın çoğunluğu olup Allah’ın verdiği gerçek kudretin sahibleridir. Onlar zayıf ve güçsüz değillerdir; müstekbirlerin telkinleri vasıtasıyla kendilerini zayıf sanmaktadırlar.
3- Mustaz’afların talihsizliğinin en önemli etkeni onların zayıf oldukları duygusuna kapılmalarıdır. Onlar müstekbirleri güçlü sandıkları için onların oyuncağı olmaktadırlar. Onlara itaat ederek her türlü mahrumiyet ve zillete razı olmaktadırlar. Ve muhalefet etmeye cesaret edemezler. Mustaz’af halkın en zor ve tedavisi imkansız hastalığı kendi büyük güçlerini unutmaları ve müstekbirlerin yalancı güçleri karşısında kömpleksedüşmeleridir. Böylece sömürü ve zorbalığa kapı aralamakta ve tağutlara kendi elleriyle teslim olmaktadırlar.
4- Mustaz’af ve mahrum halkın tek kurtuluş yolu kaybettikleri güçlü ve büyük şahsiyetlerine yeniden kavuşmalarıdır. Genel bir inkılab ve saldırı ile tüm esaret bağlarını koparmalı ve müstekbirlerin hakimiyetini temelden kazımalıdırlar. Bu mümkün bir şeydir. Eğer bilginler, kaşifler, işçiler, memurlar, ordu mensupları, çiftçiler, zanaatkarlar diğer meslek sahipleri kendilerine gelir ve güçlerinin farkına varırlarsa müstekbirlerin hükümeti bir anda kendiliğinden yıkılır. Eğer tüm güçler, beyinler, ordular ve silahlar mustaz’aflar için çalışır ve bu yolda seferber olursa artık müstekbirlerin ne gücü kalır ki?
Bu gerçi zordur, ama mümkündür. Kuran da böyle aydın bir çağı müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır:
“Biz de istiyoruz ki yeryüzünde müstaz’aflara lütfedelim, onları önderler yapalım. Onları (ötekilerin mülküne) mirasçı kılalım. Ve (istiyoruz ki) onları yeryüzünde iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım…” (Kasas/5)
Bu cihanşumul inkılab Hz. Mehdi, muzaffer ve fedakar ashabı tarafından gerçekleştirilecektir. Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s) bir hadiste şöyle buyurmaktadır: “Kâimimiz kıyam edince Allah Teala elini kullarının başının üzerine koyacak, böylece onların akılları başlarına gelip kendilerini toparlayacaklardır.” [1]
Kuran-ı Kerim’de de yer aldığı üzere bu büyük ve kapsamlı inkılab din adına ve ilahi kanunları icra etmek için gerçekleşecektir. Bunun rehberi de Hz. Mehdi’dir (a.s). Salih ve fedakar müminler de onun yanında yer alacak ve cihad edeceklerdir.
Kuran şöyle buyurmaktadır: “Allah içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara şöyle vadetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl “güç ve iktidar sahibi yaptıysak onları da yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim ki bundan sonra küfre saparsa işte onlar fasık olandır.” (Nur/55)
Bazı hadislerde de yer aldığı üzere mezkur ayetten maksad Hz. Mehdi (a.s) ve ashabıdır. İslam dini onlar vasıtasıyla yayılacak ve tüm dinlere galib gelecektir. Kuran ve masumlardan nakledilen hadisler mustaz’afların gaflet uykusundan uyandıkları, büyük güçlerinin farkına vardıkları ve müstekbirlerin zayıflığının bilincine vardıkları bir günü müjdelemektedir. Hz. Mehdi (a.s)’ın rehberliği sayesinde herkes tevhid bayrağı altında toplanacak, iman gücüyle tek saf halinde müstekbirler karşısında kıyam edecektir. Cihanşumul bir hareket ile istikbar rejimlerine karşı saldırıya geçecek ve onları birbiri ardınca devirecektir. Küfür, şirk zulüm ve maddeciliğin kökten silinip atıldığı ilahi vaadlerin gerçekleştiği bir altın çağda her yeri adalet ve tevhid kuşatacaktır. Halk arasında ihtilaf kalkacak, ihtilaf nedenleri kökten kurutularak ve temelsiz sınırlar ortadan kaldırılacaktır. Tüm insanlar sulh, refah ve mutluluk içinde yaşayacaktır.
________________________________________
[1] – Bihar, c.52, s.336.
NİÇİN HZ. MEHDİ (A.S) ZUHUR ETMİYOR?
Küfür, zulüm ve maddeciliğin her yeri kapladığı bir çağda niçin Mehdi (a.s) zuhur etmemekte ve alemdeki kargaşalıklara son vermemektedir?
Belirli hedef için başlatılan bir kıyam her açıdan elverişli bir ortam vücuda gelmedikçe zafere ulaşamaz. Başarının önemli şartlarından birisi halkın bu hareketi sahiplenmesi ve onu desteklemesidir. Aksi takdirde kıyam yenilgiye uğrar. Hz. Mehdi’nin (a.s) kıyamı da bu kaideye dahildir, zafere ulaşabilmesi için uygun şartların vücuda gelmesi gerekmektedir. Hz. Mehdi’nin (a.s) inkılabı yüzeysel ve basit bir hareket değildir. Cihanşumul ve kapsamlı bir inkılâptır ve çok yüce ilahî hedeflere sahiptir. Bu hedeflerin manaviyatla ilgili olanı bir yan, sirf insanlık toplumnun idaresiyle ilgili olan yanı bile akıl almaz derecede yüce ve idealdır. Ve bütün bunların gerçekleşmesi elbette insanlarda özel bir ortamın oluşmasını gerektirmektedir.
Toplumsal ırk, ülke, dil, ve mezhebi ihtilafları ortadan kaldırmak ve bütün insanları barış ve mutluluk içinde yaşatacak bir nızam kurmak istemektedir. Bunun gerçekleşmesı için suyun kaynaktan temizlenmesi ve ihtilaf sebeplerini kökten yok edilmesi gerektir. Hz. Mehdi (a.s) küfür ve maddeciliği kökten kaldırmak, bütün insanları ilahi kanunlara davet etmek ve İslâm dinini dünyaya hâkim kılmak insâni sıfat ve faziletlerle güzel ahlak üzere kurulu salih cihanşumul bir toplum oluşturacaktır.
Elbette böylesi konuları söylemek ve yazmak zor değildir. Ama bilimadamı ve araştırmacıların da bildiği gibi böyle cihanşumul ve derin bir inkılabın vücuda gelmesi kolay değildir. Gerekli şartlar oluşmadıkça böyle bir inkilâp da oluşamaz. Böyle bir inkılâp insanların bilinçtenmesine bağlıdır ve bütün insanlar özellikle de bu inkılabın öncüleri sayılan Müslümanlar tamamen hazırlıklı olmalıdırlar. Kuran-ı Kerim bu inkılabın ilk şartının selahiyet ve liyakat olduğunu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
“Andolsun biz zikir’den sonra Zebur’da da “hiç şüphesiz yeryüzüne salih kullarım varisçi olacaktır” diye yazdık.”
(Enbiya/105)
O halde insanlık kemale ulaşmadıkça ve hak hükümeti kabule hazır olmadıkça Mehdi (a.s) asla zuhur etmeyecektir. Fikrî olgunluk elbette ki aniden yani birden bire oluşan birşey değildir; nice zamanlar boyunca meydana gelen çeşitli tecrübe ve olaylar neticesinde gerçekleşmektedır. İnsanlar şu ülke, bu ülke diyerek hayali sınırlar yüzünden kim bilir daha ne kadar savaşıp kan dökecek, ama sonunda bu sınırların hayali ve boş şeyler olduğunu anlayacaklardır. Böylece ihtilaf sebebi olan hudutlardan vazgeçecek, bütün dünyayı bir ülke sayacak insanları bu ülkenin vatandaşı kabul edecek, iyi ve kötü günde ortak kadere sahip olduklarına inanacaklardır. İşte o zaman zenci-beyaz, sarı-kızıl, Asyalı-Afrikalı, Avrupalı-Amerikalı, şehirli-köylü, Arap ve Arap olmayan herkese bir gözle bakılacak.
Bilimadamları genel refarm ve insanların mutluluğu için nice sıstemler oluşturup maddeler ekleyecek, bir müddet sonra ise onları lağvederek, yerine yeni kanunlar koyacaklardır. Ve sonunda bütün bunlardan bıkacak, beşeri fikirlerin ürünü olan bu kanunların zayıflığını anlayacak bu kanunlar vasıtasıyla yapmak istedikleri refarmlardan ümidini keserek yegane ıslah yolunun ilahi kanunları icra ederek peygamberlere uymak olduğunu itiraf edeceklerdir. İnsanoğlu henüz Allah’ın kanunları karşısında teslim olmaya hazır değildir. Bilimsel ilerlemeler ve buluşlar vasıtasıyla insanların saadetinin temin edilebileceği sanılmaktadır; bu sebeple beşer ilahi programlar ve maneviyat bir kenara bırakmış; dörtnala maddiyata doğru koşar olmuştur. Bu hevese kapılan insanlar sonunda çıkmaslarla karşılaşıp usanacaklardır. O zaman da ilim ve buluşların insanı fezaya uçurduğunu, yıldızlara boyun eğdirdiğini ve öldürücü silahları temin ettiğini ama hiçbir zaman dünyada ki sorunları çözemediğini, sömürgeciliği ortadan kaldıramadığını ve insanı ruhsal huzur ve saadete ulaştırmadığını itiraf edecektir.
İnsanoğlu gördüğü her idareçi ve yönetimini kabul ettiği her nizamdan sürekli birtakım beklentileri olmuş, zulüm ve tecavüzleri önlemesini, insanların huzurunu temin etmesini istemiş ama bu arzusuna ulaşması ve umulan yönetim şekline kavuşması pek zor olmuştur.
Her asırda yeni bir yönetim kurulmuş veya yeni bir yönetici iş başına gelmış ama bir müddet sonra durumun eskisi gibi olduğunu ve hiçbir şeyin farketmediğini görmüştür. Bundan sonra da belki de çeşitli hükümetler kurulacak, aldatıcı partiler meydana gelecek, sonunda salahiyetsiz oldukları ortaya çıkacaktır ve insanoğlu nihayet onlardan ümidini kesecek, ilahi nizama susayacak ve tevhid hükümetini kabule hazırlanacaktır. Hişam b. Salim İmam Sadık (a.s)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Halkın tüm kesimleri iktidara ulaşmadıkça Hz. Mehdi zuhur etmeyecektir.” Böylece hiçkimse “eğer biz egemen olup hükümet kursaydık adaletli davranırdık” diyemeyecektir. [1]
İmam Bakır (a.s) şöyle buyuruyor: “Bizim devletimiz en son devlettir. İktidar liyakati olan her hanedan bizden önce hükümet edecektir ki bizim hükümetimiz kurulduğunda “eğer hükümet etseydik bizde Al-i Muhammed -Muhammed soyu- gibi davranırdık” demesinler. “Akibet takva sahiplerinindir” ayetinin manası da budur.” [2]
Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi henüz insanlık tevhid hükümetini kabule hazırlıklı değildir. Ama sürekli bu büyük nimetten mahrum kalacak da değildir. Allah Tealâ tüm varlıkları kemaline ulaştıracaktır. İnsanoğlu yeryüzüne ayak bastığı günden beri saadetini temin eden adil bir nizamda yaşamayı arzulamış ve hep bunun için çalışmıştır. Sürekli can-u gönülden adalete dayalış salih bir toplum ve parlak bir çağı arzulamış ve tecavüz ve zulmün yok olmamasını ümit etmiştir. İnsanın bu isteği elbet boşuna değildir. Allah Teala’da insanı bu hedefe ulaşmaktan mahrum etmeyecektir. Şüphesiz birgün tüm insanlar kendine gelecek çeşitli hüküm, kanun ve maksatlardan ümidini kesecek, kendi elleriyle vücuda getirdikleri sorunlardan bıkacak ve her açıdan ilahi kanunlara yönelecektir. Sosyal sorunların çözümünün peygamberlerin ekolünde arayacak, iki değerli şeye muhtaç olduklarını anlayacaklardır: Birincisi açık, denenmemiş ve kamil ilahi nizam ve kanunlar, ikincisi ise ilahi program ve hükümleri icra etmekte yanlışlığa düşmeyen ve tüm insanlara eşit gözle bakan masum bir idareci! Allah Teala Hz. Mehdi (a.s)’ı böyle hassas bir zaman için bekletmiş ve İslam’ın kanun ve programlarının ilmini ona emanet bırakmıştır.
BAŞKA BİR NEDEN
Ehl-i Beyt (a.s)’ın rivayetlerinde zuhurun ertelenmesi için başka bir neden de zikredilmiştir. Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Allah Tealâ kafir ve münafıkların sulbünde imanlı insanların tohumunu gizlemiştir.” Bu yüzden Hz. Ali (a.s) kafirleri rastgele öldürmekten imkan dahilinde sakınıyordu, onlardan mümin evlatlar dünyaya gelincede eline geçirdiğini öldürüyordu. Bizim kâimimiz de bu ilahi emanetler kafirlerin sulbünden çıkmadıkça zuhur etmeyecektir, daha sonra zuhur edecek ve kafirleri öldürecektir.” [3]
İmam-ı Zaman (a.s) tüm kafirleri İslam’a çağıracak, kabul eden herkes ölümden kurtulacak ve her kim İslam’ı kabul etmezse öldürülecektir. Diğer taraftan tarih boyunca gördüğümüz gibi, kafir ve münafıklardan nice mümin insanlar vücuda gelmiştir. Asr-i saadetteki Müslümanlar da kafir babalardan vücuda gelmemişler miydi? Eğer Hz. Resulullah (s.a.a) Mekke’nin fethinde kafirlerin hepsini öldürseydi onların soyundan onca Müslüman dünyaya gelmezdi. Allah Teala lütfu gereği soyundan mümin insanlar dünyaya gelsin diye insanlara mühlet vermektedir. Madde alemi belirlenmiş bir sınır çerçevesinde mümin insanların meydana gelmesi için yaratılmıştır. İnsanlar ürün verdiği ve ondan mümin insanlar dünyaya geldiği sürece baki kalmalıdır. Bu durum insanların tevhidi nizam kabule hazır oldukları bir zamana kadar devam edecektir. İşte o zaman İmam-ı Zaman Hz. Mehdi (a.s) zuhur edecek, kafirlerin çoğu onun eliyle iman edecektir. İnsanlardan küfür ve maddeciliğinde ısrar edenler ise neslinden mümin kimseler vücuda gelmeyecek olanlardır.
________________________________________
[1] – Bihar-ul Envar, c.52, s.244.
[2] – Bihar-ul Envar, c.52, s.332.
[3] – Isbat-ul Hudat, c.7, s.105.
ZUHUR ZAMANI NASIL BİLİNİR
Bu noktada akla şöyle bir soru gelebilir: “İmam-ı Zaman Hz. Mehdi (a.s) zuhur zamanının geldiğini nasıl anlayacaktır? Eğer Allah’ın kendisine haber vereceğini söylerseniz; o halde kendisine vahyediliyor demektir ve dolayısıyla da imamla peygamber arasında hiç bir fark kalmaz.”
Evvela imamet bahsinde yer alan rivayet ve burhanlardan da anlaşıldığı üzere İmam (a.s) da gayb alemi ile irtibat halindedir ve ihtiyaç anında bir takım hakikatleri gaybi yolla bilmektedir.
Bu yüzden Allah Teala zuhur anını ona ilhamla bildirebilir. Hz. Sadık (a.s) “Çünkü o boruya (sur’a) üfürüldüğü zaman” ayetinin tefsirinde şöyle buyurmaktadır: “Bizlerden biri muzaffer, [1] ve gizli bir imamdır. Allah Teala onu zahir kılmak istediğinde kalbinde bir etki yaratır ve o da böylece kıyam eder.” [2]
Ebu Carud şöyle diyor: Hz. İmam Muhammed Bakır’a “Kurban olayım, bana Sahib-ul Emr hakkında bazı bilgiler ver.” diye arzedince şöyle buyurdu: “Geceleyin ibadet ederken insanların -Allah’tan- en çok korkanı ve sabah vakti insanların en cesur ve korkusuzu olmaktadır; programı gece-gündüz kendisine vahyolmaktadır.” İmam’a (a.s) “Kendisine vahiy mi olmaktadır?” diye sordum. şöyle buyurdu: “Vahiy olmakta ama bu Peygamber’e vahiy olan bir vahiy değildir. Belki Hz. Meryem, Hz. Musa’nın annesi ve balarısına edilen vahy gibidir. Ey Eba Carud Al-i Muhammed’in Kâim’i Allah katında Meryem, Musa’nın annesi ve bal arısından daha değerlidir.” [3]
Bu ve benzeri hadislerden de anlaşılmaktadır ki İmam-i Zaman’a (a.s) da vahy ve ilham edilmektedir. Ama buna rağmen imam ve peygamber arasında büyük bir fark vardır. Zira peygamber teşri sahibidir. Ona şeriat kanunları vahyedilmektedir. Ama imama kanun ve hükümler vahyolmamaktadır. İmam kanun ve hükümlerin hafız ve koruyucusudur.
Ayrıca, Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) imamlar vasıtasıyla zuhur zamanını ona haber vermiş olabilir. Örneğin bir takım belirli olayları zuhur zamanının alametlerinden saymış olabilir. Böylece İmam-ı Zaman (a.s) da o alametlerin zuhurunu gözetlemektedir. Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Mehdi’nin zuhur zamanı gelince Allah Teala onun kılıç ve bayrağını konuşturur ve onlar da “Ey Allah’ın dostu, kalk ve Allah’ın düşmanlarını öldür.” derler”. [4]
Mezkur ihtimali tüm imamların programının mühürlenmiş bir şekilde Allah Teala tarafından Hz. Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) nazıl olduğunu ve Peygamber’in (s.a.a) de bunu Ali b. Ebu Talib’e (a.s) teslim ettiğine bildiren rivayetler de bu konuyu desteklemektedir. Bu rivayetlere göre, Hz. Ali (a.s)’ın hilafeti zamanında kendi sayfasını açtı ve onunla amel etti. Daha sonra onu İmam Hasan’a (a.s) verdi, o da aynı şekilde yaptı. İmamlardan her biri kendi zamanında kendisi için yazılana amel etmişlerdir. Şu anda da İmam-ı Zaman’ın program listesi kendi elinde bulunmaktadır. [5]
KlYAM İÇİN GEREKLİ HAZIRLIKLAR BİR GECEDE TAMAMLANIR
Ayrıca Ehl-i Beyt (a.s) hadislerinden de istifade edildiği üzere Hz. Mehdi’nin (a.s) zuhuru esnasında bir takım olaylar vuku bulacak ki bu olaylar İmam’ın ilerleme ve başarıya ulaşması için gerekli şartları hazırlayacaktır. Öyle ki bazı hadislerde yer aldığı üzere Allah’ın iradesiyle bir gecede işleri düzelecek ve kıyamın ön hazırlıkları tamamlanacaktır. Örneğin:
Abdulazim Haseni Hz. İmam Muhammed Taki’den (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Kâimimiz Mehdi’dir ki gaybet döneminde onun zuhurunu beklemek ve zuhur edince de ona itaat etmek gerekir. O benim üçüncü (göbekten) evladımdır. Muhammed’i (s.a.a) peygamber, bizleri de imam seçen Allah’a andolsun ki eğer dünyanın bir günlük ömrü de kalsa Allah Tealâ Mehdi’nin zuhuru için o günü uzatır. Hz. Mehdi kıyam edecek ve zulümle dolan yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Allah Teala onun işlerini bir gecede düzenler. Nitekim Kelimullah Hz. Musa’nın işini de bir gecede düzeltti. Musa eşi için ateş getirmeye gitti, ama risalet ve nübüvvet tacıyla geri döndü.” Daha sonra İmam “Şiilerin en iyi amellerinden birisi kurtuluşu beklemektir.” [6]   diye buyurdu.
Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Vaadedilmiş Mehdi bizdendir. Allah Teala onun işlerini bir günde yoluna koyacaktır.” [7]
Hz. Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sahib-ul Emr’in doğumu insanlara gizli kalacaktır. Ta ki zuhur ettiğinde hiç kimsenin bey’atı boynunda kalmasın. Allah Tealâ onun işlerini bir gecede yoluna koyacaktır.” [8]
İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dokuzuncu (göbekten) evladımda Yusuf ve Musa’nın birer sünneti vuku bulacaktır. Biz Ehl-i Beytin Kâimi odur. Allah Teala onun işlerini bir gecede yoluna koyacaktır.” [9]
________________________________________
[1] -Müddessir/8
[2] – Isbat-ul Hudat, c.6, s.364.
[3] – Isbat-ul Hudat, c.7, s.172, Bihar-ul Envar, c.52, s.389.
[4] – Bihar-ul Envar, c.52, s.311.
[5] – Usul-i Kafi, c.1, s.279.
[6] – Isbat-ul Hudat, c.6, s.420.
[7] – El- Havi lil Fetava, Siyuti, c.2, s.124.
[8] – Bihar, c.52, s.96.
[9] – Bihar, c.51, s.133.


more post like this