İmam Muhammed Bakırla (a.s) Hariciler Arasındaki Tartışma

Abdullah b. Nâfi, Müminlerin Emiri Hz. Ali’ye (a.s) düşmandı ve “Ali’nin Nehrevan’da Haricîlerle savaşıp onları öldürmekte haklı olduğunu ispatlayabilecek biri çıkarsa ben de Ali Şia’sı olurum!” diyordu.

Bir gün ona: “Sence Ali’nin oğulları da mı ispatlayamaz bunu?” dediklerinde, “Ali oğulları arasında âlim mi var?” diye sordu. “İşte bu bile senin cehaletini gösterir.”

dediler ona. “Ali’nin (a.s) soyundan bilge ve âlim insanların çıkmayacağını nasıl düşünebilirsin?” Ali oğullarının bilgesinin o sırada kim olduğunu sordu. İmam Bâkır (a.s) olduğunu söylediler.

 

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Birkaç adamıyla birlikte Medine’ye gelip İmam Bâkır’la (a.s) görüşme isteğini iletti. İmam (a.s) hizmetkârlarından birine, onun ağırlanıp misafir edilmesini ve yol yorgunluğunu attıktan sonra, ertesi gün kendisiyle görüşebileceğini söyledi.

Ertesi günün sabahı Abdullah, İmam’ı görmeye gitti. İmam (a.s) evlatlarıyla ensar ve muhacirlerin yakınlarını da bu görüşmeye çağırmıştı. İmam (a.s) kızıl bir elbise giymiş, ay ışığı misali parlayan gözleri ve güzel yüzüyle misafirlerinin dikkatini çekmişti. Sözlerine besmele ve hamd-u senayla başlayıp şöyle dedi:

Hamd, zaman, mekân, nitelik ve nicelikleri yaratan Allah’a mahsustur. O’nu ne uyku alır, ne uyuklar. Yerde ve gökte ne varsa hepsi o’nundur.

Şahadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed (s.a.a) O’nun seçkin kulu ve resulüdür. Hamd Allah’adır. Bizi nübüvvetle onurlandırıp velayetini bize tahsis etti. Ey ensar ve muhacir evlatları! Ebutaliboğlu Ali’nin (a.s) bir faziletini bileniniz varsa söylesin!

Orada bulunanların her biri İmam Ali’nin (a.) üstünlüğünü ve ona özgü üstün faziletlerini aktardı, sıra Hayber hadisine geldi:

Hayber savaşında Hz. Resulullah (s.a.a) Yahudilerle savaşa girmişti. “Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki, o Allah’ı ve Resulü’nü sever, Allah ve Resulü de onu. Yahudilerin kalesini Allah’ın izniyle fethetmedikçe dönmez. Savaştan asla kaçmayan bir cengâverdir o!” buyurdu.

Ertesi gün sancağı İmam Ali’ye verdi. O gün inanılmaz yiğitlikler gösterip Yahudileri tam bir hezimet ve bozgunla yenip mağlup ederek onların “fethedilmesi imkânsız” bilinen kaleleri Hayber’i fethetti.

İmam Bâkır (a.s) Abdullah b. Nâfi’ye: “Bu hadis hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordu.

Abdullah: “Hadis doğrudur, ancak Ali daha sonra, Haricîleri haksız yere öldürmüş ve kâfir olmuştur!” dedi.

İmam Muhammed Bakır (a.s): “Anan yasını tutsun.” Buyurdu, “Allah Ali’yi sevdiğini söylerken, o sırada, daha sonraları Ali’nin Haricîleri öldüreceğini biliyor muydu, bilmiyor muydu? Eğer bilmiyordu dersen küfre girmiş olursun!”

Abdullah: “Biliyordu elbet!” dedi.

İmam (a.s): “Sence, Yüce Allah, Ali’yi O’na itaat ettiği için mi, yoksa itaatinden çıktığı ve günaha girdiği için mi seviyordu?! Buyurdu.

Abdullah: “Tabii ki, itaat ettiği için Allah onu seviyordu.” dedi.

(Bu cevap şu anlama gelmekteydi: Eğer Ali (a.s) gelecekte bir günah işleyecek olsa, Yüce Allah bunu bildiğinden, Ali’yi sevmezdi. Onları öldüreceğini biliyordu ve bu bilgi ile Allah İmam Ali’yi seviyordu. O halde Haricî isyancıların öldürmesi hak bir davranıştır ki bu Haricîlere karşı yapılan savaşın gerçekte Allah’a itaat olduğunu gösterir.)

İmam (a.s): “Kalk bakalım!” dedi, “Ali’nin hak üzere olduğunu sen de kabul ettin işte!”

Abdullah ayağa kalkıp hakkın batıldan ayrılması manasında şu ayeti okudu: “Fecir vakti, sizce beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar.” [1] Sonra da: “Allah, elçiliğini hangi aileye vereceğini daha iyi bilir!” [2] diyerek İmam’ın hakkaniyetini kabul ettiğini açıkladı. [3]

ABNA.İR

[1]- Bakara Suresi, 187.

[2]- En’âm Suresi, 124.

[3]- Usul-u Kâfi, 7/349-351.

 

İmam Muhammed Bakır (a.s) ve Emevîler

Bir imam için halkın arasında olmak ile inzivaya zorlanıp evinde oturmak arasında hiçbir fark yoktur. Zira imamet de peygamberlik gibi Allah vergisi bir makamdır ve insanlar kendi reylerine uyarak kafalarına göre birine biat edemezler. Biat etseler bile, biat ettikleri bu kişi sırf bu biat ile imamlık vasfını kazanamaz.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- İktidarı gasp edip Ehlibeyt’in hakkını çiğneyenler, hâlâ İmam’ın (a.s) üstün makamına imreniyor ve gerçekte Ehlibeyt imamlarına ait olması gereken hilafet ve iktidar gücünü ellerinde tutabilmek için her vesileye başvurup akla gelmedik canilikler işlemekten çekinmiyorlardı.

İmam Muhammed Bâkır’ın (a.s) imamet döneminin bir kısmı, Emevî sultanı Hişam b. Abdulmelik’in zulüm iktidarı devrine rastlar. Diğer zalim Emevî sultanları gibi Hişam da biliyordu ki; zahirî hilafet ve iktidarı gasp ve zorbalıkla ele geçirmiş olsalar da, halkının

gönlündeki tahtı asla ele geçiremeyecek ve Resulullah’ın (s.a.a) mübarek Ehlibeyti’nin (a.s) gönüllere taht kurmasını engelleyemeyeceklerdi.

Ehlibeyt imamlarının manevî ve ilmî büyüklüğü karşısında kimi zaman düşmanları bile saygıyla eğiliyor, onlara duydukları hayranlığı gizleyemiyorlardı.

Bir hac mevsiminde Hişam hac ziyaretinde bulunuyordu; İmam Bâkır’la (a.s) oğlu İmam Sadık da (a.s) hacılar arasındaydı. Bir gün İmam Sadık (a.s) hacıların toplandığı çok büyük bir kalabalığa hitaben yaptığı bir konuşmada şöyle dedi:

Muhammed’i (s.a.a) hak üzere gönderen ve bizi onunla onurlandıran Rabbimize hamdolsun! Biliniz ki biz Ehlibeyt; Allah’ın yarattıkları arasında seçilmişler olup O’nun yeryüzündeki temsilcileri ve halifesiyiz. Bize itaat eden kurtuluşa erer, bize karşı çıkan helâk olur!

İmam Sadık (a.s) daha sonra bir toplantıda şunları anlatmıştı:

Benim bu konuşmamı Hişam’a iletmişler, bize karşı orada hiçbir tepki göstermemiş ve Şam’a dönmüş. Biz de o sırada Medine’ye dönmüştük. Medine’deki valisine, babamla beni hemen Şam’a göndermesini emretti.

Şam’a ulaştığımızda Hişam, kasten bizi üç gün bekletti ve sarayına almadı. Dördüncü gün bizi aldılar; Hişam tahta oturmuş, etrafındaki dalkavuklarının

ok talimini seyrediyordu. Babamı görünce ona adıyla hitap ederek: “Gel, kendi kabilenin büyükleriyle sen de ok at bakalım!” dedi.

Babam: “Ben yaşlandım, ok atma zamanım geçti. Beni mazur gör!” diye karşılık verdi.

Ama Hişam ısrarından vazgeçmeyip yemin etti ve babamı ok attırmadan bırakmayacağını söyleyerek yanındaki ihtiyar Emevî’den, yayını babama vermesini istedi.

Babam büyük bir yay aldı, oku yerleştirip attı. İlk ok tam hedefe isabet etmiş, herkes şaşırmıştı. İkinci bir ok alıp yayına yerleştirdi, yayı çekip bıraktı ve ikinci ok, birinci oku ortasından ikiye bölerek tam hedefe sapladı.

Oradakiler hayret dolu sesler çıkarıyor, herkes: “Nasıl olur?! Pek yaman atıcıymış!” diyerek babamı övüyordu. Babam tam dokuz ok attı ve attığı her ok,

bir öncekini yararak hedefe saplıyordu. Dokuzuncu okta Hişam da kendisini tutamayarak heyecanla yerinden fırlayıp:

“Bravo Ebu Cafer!” dedi, “Sen Arap’ın da acemin de en usta okçusuymuşsun! Ok atamayacak kadar yaşlandığını nasıl söylersin sen?!”

İşte bu sırada Hişam, babamı öldürtmeye karar verdi. Başını öne eğip düşünmeye başladı. Biz de önünde öylece durmuş bekliyorduk. Bekleyiş uzayınca babam öfkelendi; öfkelendiğinde göğe bakar, öfkelendiği belli olurdu.

Hişam, babamın öfkelendiğini görünce hemen ayağa kalkıp bize yaklaştı ve babamı kucaklayıp iltifatlarla tahtının sağına oturttu, babama iltifatlar yağdırarak:

‘Kureyş senin gibi bir büyüğü olduğu sürece Arap’a ve aceme karşı iftiharla övünebilir!” dedi, “Aferin doğrusu! Böylesine mükemmel atıcılığı kimden, ne zaman öğrendin sen?”

Babam: “Bilirsin her Medineli biraz ok atmasını bilir; gençliğimde ben de atıcılıkla biraz uğraştım ve sonra bıraktım. O günden bu yana ilk ok atışım oldu bu!” dedi.

Hişam: “Kendimi bildim bileli böyle usta bir atıcı görmedim doğrusu!” dedi, “Ve hatta yeryüzünde bu sanatta senden daha usta biri olabileceğini sanmıyorum! Oğlun Cafer de senin gibi ok atabiliyor mu?!”

Babam dedi ki: “Biz Ehlibeyt’e mükemmellik miras kalmıştır! Allah’ın Resulü’ne indirdiği ve ‘Bugün size, dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip beğendim.’ [1] buyurduğu kemal ve tamlıktır bu.

Bilesin ki, bu işlere tamamen vakıf olan biri yeryüzünde daima vardır ve yeryüzü böyle birinden hiçbir zaman mahrum olmayacaktır!”

Bunları duyan Hişam’ın gözleri öfkeyle büyümüş, suratı öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. Başını öne eğip kendisini kontrol etmeye çalıştı, sonra başını kaldırıp: “Biz ve siz Abdumenafoğulları’ndan olduğumuza göre soyca eşit değil miyiz?” diye sordu.

İmam: “Evet.” buyurdu, ‘Ama Allah Teala, başkalarına vermediği bazı özellikleri bize verdi!”

Hişam: “Allah Teala Peygamber’i Abdumenafoğulları’ndan ve siyahı-beyazıyla bütün insanlar için göndermedi mi? İslam Peygamberinden sonra artık peygamber gelmeyeceğine ve siz (Ehlibeyt) de peygamber olmadığınıza göre bu ilim nasıl size miras kalabilir?!” dedi.

İmam şöyle cevap verdi:

“Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de Resulullah’a (s.a.a): ‘Sana vahy inmeden, Kur’ân okumak için dilini oynatma.’ buyurmaktadır. [2] Bu ayette de açık bir şekilde belirtildiği üzere peygamberin dili tamamen Allah’ın emrindedir.

İşte bu dilin sahibi, başkalarına vermediği bazı özellikleri bize vermiş ve bu nedenle kardeşi Ali’ye (a.s) öyle sırlar vermiştir ki, onları ondan başkasına söylememiştir. Nitekim Yüce Allah Kur’ân’da Peygamber’e (s.a.a):

‘Sana vahiy edilen şeyler ve senin sırlarını, duyup öğrenen bir kulak vardır.’ buyurmaktadır. Hz. Peygamber de (s.a.a) Ali’ye (a.s) ‘Allah’tan, bunun senin kulağın olmasını dilerim.’ buyurdu. Ali de (a.s) Kûfe’de yaptığı bir konuşmada şöyle diyor:

‘Resulullah (s.a.a) bana ilmin bin kapısını açtı ki, her birinden biner kapı daha açıldı bana.’ Yüce Allah nasıl sevgili Peygamberine özel bazı kemaller verdiyse, Peygamber de (s.a.a) Ali’yi (a.s) seçip kimseye öğretmediği şeyleri öğretti ona. Bizim ilmimiz işte o kaynaktan gelir ve bu mirası alan sadece bizleriz, bizden gayrisi değil!”

Hişam: “Ali gaybı bildiğini iddia ederdi.” dedi, “Oysa Allah gaybın ilmini kimseye öğretmiş değildir!”

Babam da: “Yüce Allah, peygamberine öyle bir kitap gönderdi ki, geçmiş ve gelecekteki her şey, kıyamete kadar vuku bulacak her şey onda beyan edilmiştir. Nitekim Kur’ân’da: ‘Sana, her şeyi beyan edip açıklayan bir kitap indirdik.’

[3] buyrulmaktadır. Yine bir başka ayette: ‘Her şeyi kitapta apaçık belirttik.’ [4] denilmekte. Bir diğer ayette ise: ‘Bu kitapta açıklayıp belirtmemiş bulunduğumuz hiçbir şey yoktur.’

[5] buyrulmaktadır. Allah Teala, Resulü’ne, Kur’ân’ın bütün sırlarını Ali’ye öğretmesini emretti ve bu nedenle de Resulullah (s.a.a) ümmetine: ‘Ali, yargıda hepinizden bilgedir.’ dedi!’ cevabını verdi.

Hişam susmuş, söyleyecek söz bulamamıştı. İmam (a.s) daha sonra oradan ayrıldı. [6]

ABNA.İR

 

[1]- Mâide Suresi, 3.

[2]- Kıyâmet Suresi, 16.

[3]- Nahl Suresi, 89.

[4]- Yâsîn Suresi, 12.

[5]- En’âm Suresi, 37.

[6]- Delailu’l-İmame, Şiî olan Taberî, s.104–106, Necef, 2. baskı, özet alıntı.


more post like this