Ailesi ve çocukluk Dönemi
İslam ümmetinin yaşadığı en parlak günlerden bir gün, İmam Ali (a.s)`ın adil hükümeti çatısı altında İran’ın doğu ayetlerinden birinde, vali olarak görev yapan Haris b. Cabir Hanefi, İran’ın son padişahı Yezdgird`in kızlarından ikisini hilafet merkezine göndermişti. İmam Ali (a.s) bu kızlardan “Şahzenan”ı oğlu Ebu Abdullah-il Hüseyin (a.s) ile diğerini de öğrencisi Muhammed b. Ebubekir ile evlendirdi.
Bazı tarihçiler, Emir’ul Müminin Ali (a.s)`ın Şahızenan`ın adını “Şehribanu olarak değiştirdiğini kaydederler.  Zira, “Şahızenan”ın Arapça karşılığı “Seyyidetün Nisa” (kadınların efendisi) idi ve bu lakap da sadece Peygamber efendimizin (s.a.a) kızı Fatımat-üz Zehra (s.a)`ya mahsus olan bir lakaptı. Bu değişikle aradaki isim benzerliği de, böylece kaldırılmış oluyordu. Ayrıca bu isim, ilahi takdir gereği ve yine Hz. Fatıma (s.a.)`ya has olup, başkalarında bulunmayan bir takım sıfatlar ve özelliklerden dolayı ona ait idi ve dolayısıyla bu hatun (Şahızenan)da Müslüman kadınlar arasında ikinci sırayı almış oluyordu. Şahızenan`ın yeni adından da (Şehribanu) anlaşıldığı üzere, bu hatun, artık Medine şehri kadınlarının efendisi oldu.
Tarihçiler arasında bir başka grup ise, İmamı Ali (a.s)`ın bu hatunun adını “Meryem” olarak değiştirdiğini  kaydetmişlerdir. Bu görüşü kabul etsek dahi bu isimle Şahızenan`ın makamından ve konumundan bir şeyin eksilmediğini, hatta aynı makamda (sabit) kaldığını görürüz. Nitekim, Allah Resulü (s.a.a) bir gün kızı Fatıma (s.a)`ya şöyle buyurmuşlardı: “Kızım! Dünya kadınlarının efendisi olmaktan razı değilmisin? Hz. Fatıma: “Acaba ben de Meryem gibi miyim?” diye sorduğunda Resulullah (s.a.a) ikinci kez şöyle buyurdular: “O sadece kendi dönemindeki kadınların efendisi idi, senin gibi her dönem kadınlarının efendisi değil…”
Bir başka açıdan ele alınacak olunursa, İmam Ali (a.s)`ın, oğlu Hüseyin (a.s)`ın eşine “Meryem” adını verip “Şehribanu” olarak lakaplandırması da pek çelişki doğurmamaktadır. Zira her iki isim de sonuçta aynı anlama gelmektedir. Bu yüce hatunun yaşantısı hakkında tarihte her ne kadar bilgi azlığı varsa da daha önce de deyinildiği gibi: İmam Ali (a.s)`ın ona olan ilgisi ve yine Hz. Hüseyin (a.s) ile onun arasında bir evlilik bağının olması, doğal olarak karşımıza şu sonucu çıkaracaktır ki; Şehribanu hatunun Ehl-i Beyt (a.s)`ın yanında pek az kadının erişe bildiği çok özel bir yeri ve konumu vardı. Henüz evliliklerinden birkaç ay bile geçmemişken vahiy evi sevinç ve mutlulukla dolup taşmıştı. Bu hatun, Şaban ayının beşinci günü 38 h.`de risalet hanedanına mübarek bir evlat takdim etmişti.
Bu kutlu haber Emir’ul Müminin Ali (a.s)`a iletildiğinde hazret böylesine büyük bir ilahi nimet karşısında şükür secdesine vardı  ve ardından bu çocuğa “Ali” adın verdi. İlahi takdir gereği bu çocuğun İmamet üzerine doğması ve imamların neslinin ondan devam etmesi gerekiyordu, öyle de oldu…
Bu konuyu biz kendi yanımızdan uydurmuyoruz, zira emin olarak bilinen vahiy Peygamber (s.a.a)’i böyle buyurmuştur. Üçüncü İmam (Hz. Hüseyin (a.s)`dan bu konuda şöyle rivayet edilmiştir: “Bir gün Resulullah (s.a.a)’in yanına gittim. Beni kucağına oturttuktan sonra bana hitaben “Ey Hüseyin, diye buyurdu. Allah-u Teala çocukların arasından dokuzunu Müslümanların imamlığını üstlenmeleri için seçmiştir. Bunların sonuncusu Hz. Kaim (Hz. Mehdi (a.f)`dir. Allah’ın yanında hepsi de aynı makama sahiptirler.”
İbn-i Abbas`tan nakledilen rivayete göre Resul-u Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben, Ali, Hasan, Hüseyin ve onun dokuz evladı pak ve masumuz.”  İmamet ve risalet nesli İmam Zeynelabidin (a.s) vesilesiyle devam etmiştir. Zira onun dışında İmam Hüseyin (a.s)`in oğullarının tümü Kerbela hadisesinde şehid düşmüş  geriye ondan başka neslini devam ettirecek kimse kalmamıştı.
Bu mübarek çocuk, risalet okulunda ve imametin gölgesi altında büyümüş, dolayısıyla daha ileride de göreceğimiz gibi İslam mektebinde tam bir ölçü, örnek olmuştur. Ceddi Ali (a.s), amcası Hasan (a.s) ve babası da Hüseyin (a.s) olan biri için bu, o kadar da şaşılacak bir konu olmasa gerek… Zira bu çocuk, onların terbiyesi altında büyümüştür.
Tarihin kaydettiğine göre; İmam Zeynelabidin (a.s)`ın değerli annesi, doğumdan hemen sonra canını Allah’a teslim etmişti. Öyle ki, bu hatunun dünyadaki görevi sanki sadece bir imam dünyaya getirmek idi.
Risalet Hanedanının Dilinden…
Bilinçli her insan için şu bir gerçektir ki; İmam Zeynelabidin (a.s)`ın imameti, İmam Hüseyin (a.s)`ın geride kalan tek evladı olduğu ve dolayısıyla imameti babasından bu sebeple aldığı düşüncesi yanlıştır. Aksine, İmam Zeynelabidin (a.s)`ın imameti, Allah`ın taktiri ve emriyle gerçekleşmiştir; başka bir sebepten dolayı değil…
Üzerinde İmam`ın adını taşıyan, onu böyle bir makama layık bilen ve ondan başkasını bu makama layık görmeyen, dini ve İslami öğretiler olup; Müslümanlara ve dinin takipçilerine onlara itaat etmelerini emreden de yine bu öğretilerin ta kendisidir. Gerçekte ise bu öğretiler, Resul-u Ekrem (s.a.a) ve onun hakiki naiplerinin bu konudaki sözlerinden oluşmaktadır. Aşağıda yer alan hadisler, bu konu hakkında rivayet edilen en güzel örneklerden sadece bir kaçıdır:
1- Cabir b. Abdullah (Cabir b.Yezid Cafi`den edilen rivayete göre der ki:” “Allah`a Peygambere ve içinizden emir sahiplerine itaat edin…” ayeti nazil olduğunda Resul-u Ekrem (s.a.a)`e “Seni ve Allah`ı tanıdık; ama onlara itaat etmek,size itaat etmek kadar önemli olan emir sahipleri de kim oluyor?” diye sordum. Hazret şu cevabı verdi:” Onlar, benden sonra gelecek olan naiplerim ve Müslümanların imamıdırlar. Bunların ilki Ali b. Ebu Talip ondan sonra Hasan, Hüseyin ve Ali b. Hüseyin (İmam Zeynelabidin) ile diğer evlatlarıdır.”
2- “…Cabir Resul-u Ekrem (s.a.a)`e “Ali (a.s)`ın neslinden gelen imamlar kimlerdir?” diye sordu. Allah Resulü cevap olarak şöyle buyurdular: “Cennet gençlerinin iki efendisi Hasan ve Hüseyin, onlardan sonra Zeynelabidin, ondan sonra Bakır, ondan sonradır.  (Hadisin muhtevası geniş olduğundan sadece konuyla ilgili olan bölümüne deyinilmiştir.)
3- Abdullah b. Cafer Tayyar der ki: ” Allah Resulü (s.a.a)’den duydum, şöyle buyuruyorlardı: “Doğrusu ben, müminlere kendi nefislerinden daha yakınım; kendileri hakkında karar alma konusunda dahi, yine kendi nefislerinden daha layığım. Benden sonra kardeşim Ali, onun şahadetinden sonra oğlum Hasan, ondan sonra Hüseyin, ondan sonra Ali b. Hüseyin de böyledirler.”
4- Emir-ül Müminin Ali (a.s), şahadetinden önce, ölüm anında oğlu Hz. Hasan`a şöyle vasiyet etmişti:
“Oğlum! Resulullah ölüm anında kitabi ile silahını bana ısmarladı ve benim de ölüm anım geldiğinde bunların sana, senden sonra Hüseyin`e ondan sonra oğlu Ali`ye verilmesini istedi: Daha sonra İmam Ali (a.s), Ali b. Hüseyin (a.s)`ın elinden tutarak şöyle buyurdular: “Sen de Resulullah’ın emrine uyarak bu emanetleri oğlum Muhammed`e ver ve benim selamımı da ona ilet”
5- Kuleyni, İmam Sadık (a.s)`ın şöyle buyurduğunu nakleder: “İmam Hüseyin (a.s) Medine’den ayrılıp Irak`a doğru yol aldığında kitaplarıyla vasiyetnamelerini Ümmü Seleme’ye emanet etti. İmam Zeynelabidin (a.s) Medine’ye döndüğünde ise bu hatun, İmam Ali (a.s)’dan aldığı emanetleri ona geri verdi.”
Yukarıda zikredilen bu rivayetler, İmam Zeynelabidin (Ali b. Hüseyin (a.s)`ın hak üzere imam olduğunu gösteren tarihi delillerden yalnızca birkaçı olup aynı zamanda İmamın önderliğine, fikirsel merciliğine ve Müslümanlar arasındaki siyasi liderliğine de değinmektedir.
İMAM`IN ÜSTÜN KİŞİLİĞİ
İmamın kendisinden başka kimsenin nail olamadığı, eşsiz bir islami terbiye ve içinde büyüdüğü özel koşullar dolayısıyla kişiliği tamamen tekamüle ulaşmış, ilahi ve İslami değerler konusunda örnek bir insan oluvermişti. Bu yüzden, İmam (a.s)`ın manevi ve fikirsel kişiliği hakkında bir çok düşünür ve İslam alimi görüş belirtmiş, onun üstün kişiliğinden söz etmişlerdir. Zehri, bu konuda şöyle der
“Peygamber (s.a.a)`in Ehlibeyt`i arasında Ali b. Hüseyin (a.s)`dan daha üstün birini görmedim.”
Said b. Müseyyib Kureyş`li bir gencin İmam Zeynelabidin (a.s)’ın şahsiyeti hakkında sorduğu bir sorusuna şu cevabı vermiştir: “O, abitlerin önderi ve efendisi Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebu Talip`tir (a.s)…”
İbn-i Hacer “Savaik-ul Muhrıka” adlı eserinde şöyle der:
“Zeynelabidin (a.s); ilimde, zühtte ve takvada babasının mirasçısı idi.”
Ebu Hazim ve Süfyan b. Ayine de şunları söylerler: “Haşimiler arasında Ali b. Hüseyin`den daha üstün, daha fakih ve daha bilgili birini görmedik.”
Bu kimseler, konuşmalarında İmam (a.s)`ın üstün kişiliğini tamamen itiraf etmişler, bu konudaki inançlarını açıkça ortaya koymuşladır. Gerçi İmam (a.s)`ın üstünlüğü o kadar açıktır ki; insaf sahibi her insanı hakikatleri ve ikrara zorlamaktadır.
Bizler de burada, kitabın alabildiği kadarıyla İmam (a.s)`ın şahsiyetini çeşitli açılardan ele alarak araştırmaya çalışacağız:
1- İmam (a.s)`ın Manevi Yönü
İmam Zeynelabidin (a.s), risalet evinden aldığı seçkin bir terbiye ile manevi ve ruhsal yönden, o dönemler Resulullah (s.a.a) ve masum imamlardan (a.s) başka kimsenin sahip olmadığı derecede ilerleme göstermişti. Öyleki, zamanının çocuğunu münacat ve ibadetle geçiriyordu. Bu nedenle, Allah-u Telala ile yakın bağından dolayı “Zeynelabidin, Seccad, Zisefenat ” şeklindeki lakaplarla da anılmıştır.
İmam (a.s)`a “Zeynelabidin” lakabının veriliş nedeni Zehri`nin ibn-i Abbas aracılığıyla Resulullah (s.a.a)`den naklettiği şu hadistir: “Kıyamet günü “Zeynelabidin nerede?” diye seslenilecek. İşte o sırada Ali b. Hüseyin`in (a.s) safları yara tara öne çıktığını göreceğim.”
“Seccad” olarak la kaplandırılmasının sebebini ise İmam Sadık (a.s) şöyle açıklamaktadır: “Ne zaman Allah`ın nimetlerinden biri yanında konu edilse, şükür secdesini yerine getirirdi. Aynı şekilde yanında ne zaman secde ayeti okunsa yine secde ederdi. Vacip namazların ardından ve karşılaştığı zorlukların halli için ve… defalarca secde ederdi. Öyle ki, tüm secde yerleri; alnı, elleri ve dizleri nasır bağlamıştı. Dolayı siyle ona “çok secde eden” anlamına gelen “Seccad” lakabı verildi.”
“Zisefenat” (çok nasırı olan) olarak lakaplandırılmasının nedeni ise yine, çok secde ettiğinden dolayı secde yerlerinin su toplaması ve adeta deve bacağı gibi nasır toplamasından kaynaklanmaktadır. İmam (a.s) abdest alırken Allah korkusuyla adeta rengi sararır, namaza dururken de yine aynı korkudan dolayı titremeye başlardı. İmam Bakır (a.s), bu konuda şöyle buyurur: “İmam Zeynelabidin (a.s), namaz saati geldiğinde ezik ve zelil kullar gibi Rab binin karşısına geçer, Allah korkusuyla adeta kavak ağacı gibi titremeye başlardı. Namaza durduğunda ise sanki bu son namazıymış gibi namaz kılardı.”
Tavus Yemeni der ki: “Ali b Hüseyin (a.s), her akşam sabahlara kadar namaz ve niyazla meşgul olur, yalnız kaldığı zamanlar ise başını gökyüzüne kaldırarak şunları söylerdi: “Ey Allah`ım! Yıldızların gökyüzünden kullarına ve hareket halindeki her şeye gözünü diktiği, rahmet kapılarının kullarına doğru açıldığı şu sıralarda bana merhamet etmen, günahlarımı bağışlaman ve kıyamet gününde gözlerimi Muhammet (s.a.a)’ın cemaliyle nurlandırman için sana geldim. “Ardından, ağlar ve şöyle devam ederdi: “Allah`ım ! izzet ve Ceberut sıfatlarının üzerine yemin ederim ki, sana karşı olmak gayesiyle günah işlemedim. Ceza ve azabına karşı cahil ya da inkarcı da değilim. Ama, ey Allah`ım! nefsim beni kandırdı, üzerine perde çektiğin günahlarım, aynı günahları (tekrar) işlemem için beni bu işe teşvik etti. Ey Allah`ım! Beni senin azabından kim kurtarabilir? Eğer seninle olan irtibatım kesilirse artık kimin ipine sarılabilirim? O halde, kıyamet gününde ayıplarımla, eksikliklerimle ve günahlarımla huzuruna çıkarsam yazıklar olsun bana, yazıklar olsun utancıma ve hayama. O gün gelip çattığında, (dünyadayken) iyi işlerde bulunup da yükleri hafif olanlara geçiş izni verildiğinde ve ardından, kötü işlerde bulunup yükleri ağır olan kimselere “durun! “denildiğinde acaba ben de iyi amel sahipleriyle birlikte geçip gidebilecek miyim? Yoksa, yükleri günahlarla daha ağırlaşan kötü amel sahipleriyle mi kalacağım?
Yazıklar olsun bana! Ömrüm uzadıkça günahlarımın ağırlığı da bir o kadar artmakta… Oysaki, henüz sana dönmüş değilim ve yaptıklarımdan ötürü pişmanlık dahi duymamışım! O halde, Rabbime karşı utanç duymamın sırası gelmedimi hala?!” İmam (a.s) yaşlı gözlerle yine şunları söylüyordu:
“Ey bütün emellerin sonu olan (Rabbim)! Rahmetine gönül bağlamış, şefkatine tamamen inanmışken yine de beni kızgın ateşinle yakacak mısın? Ben şimdi, bir kucak dolusu günahımla sana yöneldim; oysaki, benim amellerimden daha kötü, daha çirkin bir amel de yok!
Allah`ım! Ben senin emirlerine karşı itaatsizlik ediyorum sen ise buna göz yumuyorsun. Asilerle, sanki onlara ihtiyacın varmış gibi, dostça geçiniyorsun. Oysa ki sen, hiçbir mahluka muhtaç değilsin”
Tavus, (İmam (a.s)`ın münacatını dinledikten sonra) ona hitaben şöyle sorar: “Resulullah (s.a.a)`in oğlu! bu yakarışınızın sebebi nedir, (niçin ağlıyorsun)? Bunları yapması gereken birileri varsa, o da bizim gibi günahkarlardır; kaldı ki, sizin gibi annesi Fatıma (s.a) ve ceddi Resulullah (s.a.a) olan Ali oğlun Hüseyin (a.s), neden böyle yapsın!
İmam (a.s), Tavus`un sözlerini dinledikten sonra dikkatini üzerine çeker şu cevabı verdi: “Sen ey Tavus! Bana babamdan, annemden ve ceddimden bahsetme! Çünkü Allah cenneti iyi amel sahipleri için yaratmıştır; o halde bu kimseler Habeşli zenci köleler de olabilir. Ateşi de asiler ve haddi aşanlar için mukadder kılmıştır; o halde bunlarda Kureyş kabilesine mensup kimseler olabilir. Her şeyden münezzeh olan Allah-u Talanın şöyle buyurduğunu duymadın mı: “Sur üflendiği vakit artık aralarında hiçbir bağ kalmaz ve onlardan yakınları (akraba bağları) da sorulmaz.” O gün sadece ve sadece önceden işlenen salih ameller insanın yardımına koşacaktır.
İmam Bakır (a.s)`ın babası İmam Zeynelabidin (a.s) hakkında şöyle buyurmuştur: “Hz. Ali b. Hüseyin (a.s), tüm varlığını iki kez Allah-u Teala ile paylaştı.”
İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur: “Ali b. Hüseyin (a.s), Allah`a ibadet konusunda çok çaba sarfeder; gündüzleri oruç tutar, geceleri ise (sabahlara kadar) ibadet ederdi. Bu yüzden bedeni epey zayıf düşmüş, dolayısiyle de yıpranmıştı. Bir ara ona hitaben babacığım, dedim. Neden kendini zor durumda bırakıyorsun? İmam (a.s), şu cevabı verdi: ” Allah-u Talanın beni dergahına kabul etmesi ümidiyle bunları yapıyorum…”
İnsan, İmam Zeynülabidin (a.s)`ın dualarını okuduğu vakit, onun Allah`a olan tarif edilmesi güç aşkını, ona olan sevdasını net bir şekilde görebilir. Nitekim, dualarından birinde şöyle buyurmaktadır:
“Allah`ım! Eğer senin emrine itaat etmek bize vacip olmasaydı, yine de seni hamd ve tesbih ederdim. Gerçi, benim seni tesbih ve takdis etmem senin sırının ya da şanının ancak bu kadarını hakkettiğinden dolayı değil, seni anmadaki gücümüzün ancak bu kadarına layık olduğundan kaynaklanmaktadır ve ben nimetlerine karşı şükrederek veya mukaddes zatına hamdederek üzerimdeki hakkının üstesinden asla gelemem! Biz kullarına bağışladığın en büyük nimet, seni zikredebilmemiz ve anmamız için bize izin, dilimize de kuvvet vermendir. Ey Allah`ım! Adının ve yadının azınlıkta (yalnızlıkta) ve çoğunlukta, darlıkta genişlikte, gece-gündüz daima zihinlerimizde kalmasını ve hatırımızdan asla çıkmamasını sağla! Bizleri benimseyip sevdiğin hayır işlerde, atak ve başarı kıl ve kapsamlı terazinle bizleri ödüllendir!…”
Bunlar, Allah aşığı, muhlisi ve tertemiz bir ruhun tecellisi olan İmam (a.s)`ın geniş ve derin muhtevaya sahip olup; ilim, hikmet, zühte ve takva pınarları yine bu dualardan kaynağını almaktadır. Bu nedenledir ki, İmam`ın dualarını içeren “Sahife-i Seccadiye” adlı kitabı, öteden beri, hak yolunun yolcuları olan müminler ve muttakiler için manevi bir azık, ilham verici bir kitap olarak telakki edile gelmiş, o tarihlerden günümüze kadar bu amaçla kullanılmıştır.
2- Ahlaki Yönü
Ahlaki yönünden amaç, İmam (a.s)`ın halkla ilişkiler ve toplumsal hayat konusunda ortaya koyduğu tavır ve davranışlarıdır. Gerçi İmam Seccad (a.s)`ın halkla ilişkiler ve inanç konularında diğer imamlarla hiç bir ihtilafı yok idi ancak, zamanın şartlarına ve mısdaklarına göre bazı tavır ve metot farklılıkları mevcuttu. Dolayısiyle aralarında; fikri, toplumsal ve siyasi faaliyetler konusunda ihtilaf varmış gibi görünse de bunlar, temel fikirler üzerinde değil; tarihi, siyasi ve toplumsal ortamın farklı oluşundan kaynaklanmaktadır. Bu başlık altında İmam Seccad (a.s)`ın fikri ve manevi yüceliğini, doğru yol olan Allah`ın yolu üzerinde payidar kaldığı ve bu yolda halkla ilişkiler konusunda izlediği ahlaki tutumlarını, yine ahlaki açıdan ele alarak görsel örnekler şeklinde açıklamaya çalışacağız:
İmam (a.s)`ın Halka Duyduğu Yakın İlgisi
Bu konuda, İbn-i İshak`ın rivayeti çok ilginçtir. İbn-i İshak şöyle der: “Medine`de yaşayan fakir ailelerin günlük yiyecekleri meçhul bir yerden karşılanıyordu. Ali b. Hüseyin (a.s) hatta veda ettiğinde bu yiyecekler de kesildi. İşte o zaman, yiyecekleri kimin gönderdiği konusu da böylece anlaşılmış oldu.”  İmam Bakır (a.s), babası (Zeynelabidin (a.s)`ın geceleri içi yiyecek dolu çuvalla evden dışarı çıktığını, fakir evleri kapı kapı dolaşıp onlara yiyecek verdiğini ve onu kimse tanımasın diye yüzünü örttüğünü anlatır.
Amir b Sabit, yine bu konu hakkında şöyle anlatır:
“Ali b Hüseyin (a.s) vefatının ardından kusul sırası geldiğinde (gördük ki) bedeninde, özellikle de sırtında bir çok yara ve kabarcık vardı. Söylenenlere göre bunlar, fakir halkına dağıtmak üzere sırtına aldığı ağır erzak torbalarından kaynaklanmaktaydı.”
Amr b. Dinar der ki: ” Zeyd b. Üsame ölüm döşeğinde ağlıyordu. Hemen yanı başında oturan İmam Seccad (a.s) niçin ağladığını sordu. Zeyd: Benim henüz ödeyemediğim onbeş dinarlık bir borcum var, dedi. Bunun üzerine İmam (a.s): “Üzülme, dedi. Artık bu borç, senin üzerinden kalkmıştır; onları ödemek benim vazifemdir. “Daha sonra İmam bu borçları ödedi.”
Bir fakir yardım talebinde bulunduğundan İmam (a.s) ona doğru yönelir, şöyle karşılandı: “Selam olsun sana ey ahiret yükümü taşıyan ve yükümü hafifleten insan!”
İmam (a.s)`ın mustazaflara karşı şefkatli ve mihriban oluşuna bir başka örnek de yüzlerce köleyi azat etmiş olmasıdır. Her yıl, özellikle İslami bayramlarda bol sayıda köle satın alır, sonra da onları serbest bırakırdı. Azat olan gulamlara yaklaşımı insancıl idi. kesinlikle onları yapamayacakları, göçlerinin yetmediği bir işle görevlendirmezdi. Bu yüzden İmam`a “Köleleri azat eden” de denilmiştir.
Sabrı ve Tevazusu
Diğer özellikleri gibi bu da İmam (a.s)`ın üstün ahlaki şahsiyetini gösteren başka bir yönüdür. Bir gün adamın biri İmama çıkışmıştı. Hizmetçiler (gulamlar) edepsizce davranışından ötürü bu adamı cezalandırmak istediler.
İmam (a.s) onları bu işten men ederek bu adamdan biraz daha yakına gelmesini istedi. Adam yaklaşınca “Herhangi bir şeye ihtiyacın varmı?” diye sordu yaptıklarından pişmanlık duymuştu. Ardından İmam (a.s) ona elbise ve bir miktar da para verdi. Adam; (beklemediği olaylarla karşılaşınca:) “Şehadet ederim ki sen Allah Resulünün evladısın” (deyip oradan ayrıldı.)
Yine bir gün adamın biri, İmam (a.s)`a yakışıksız şeyler söylemiş, İmam, cevap olarak sessiz kalmıştı. Bunun üzerine adam; bu sözlerden seni kastediyordum, deyince İmam; Bende günahını affettim, buyurdular. İmam Zeynelabidin (a.s)`ın bir kenizi vardı. Keniz, İmamın başını yıkaması konusunda daima yardımcı olur, başına su dökerdi. Bir gün, yine İmam (a.s)`ın başına su döktüğü bir sırada elindeki tas ansızın elinden çıktı ve İmamın başına isabet etti. İmam, başını kaldırıp gözlerini kenize dikti. Keniz; Hışmını yatıştır, dedi. İmam: Yatıştırdım, diye cevap verdi. Keniz: Hatamı bağışla, dedi. İmam, Bağışladığını söyleyince keniz tekrar: (O halde) bana bir iyilik yap dedi. İmam bunun üzerine kenize “seni Allah yolunda azat ediyorum “buyurdular.
Bir gün İmam, kalabalık bir gurubun yanında geçiyordu. Arkasından gıybet (dedikodu) edildiğini duyunca onlara hitaben şöyle buyurdu:
Eğer doğru söylüyorsanız Allah benim günahlarımı bağışlasın ve eğer yalan söylüyorsanız sizin günahlarınızı bağışlasın!
Adamın biri, bir gün İmam (a.s)`a küfürler edip kötü sözler söylemişti. Bunu duyan İmam (a.s), halka dönerek şunları söyledi: “Bu adamın sözlerini duydunuz, şimdi de sıra bende:
“…Öfkesini yenenlere ve halkın hatasından geçenlere gelince… İşte Allah, iyi işlerde bulunan (böyle) kimseleri sever ” (o halde) ona karşı hışmımı yatıştırdım ve hatasını affettim. “Ardından ona doğru dönerek şöyle dedi: “İçinden ne geçtiyse bana söyledin; eğer ben söylediklerinin misdakı isem Allah`tan af diliyorum ve eğer öyle değilsem Allah seni affetsin! Onca yaptıklarına rağmen İmam`dan bu sözleri duyan adam, yaptıklarından ötürü pişmanlık duyarak: “Söylediğim onca çirkin şeyleri siz değil, ben hakketmiştim meğer! “Dedi.
İmam (a.s)’ın yüce şahsiyetini açık ve net bir şekilde anlatan rivayetlerden biri de şudur: “İmam Zeynelabidin (a.s)’ın tezesinin varlıksız, fakir bir oğlu vardı. İmam, her akşam onun evine gider, kimliğini belirtmeden yardımda bulunurdu. Oysa teyzesinin oğlu her defasında “Allah yardımını benden esirgeyen Ali b. Hüseyin`den razı olmasın!”der, imam ise bu beddua karşısında tahammül gösterir, kendisini tanıtmazdı. İmam (a.s) hayata veda ettikten sonra bu yardımların da kesildiğini gören teyzesinin oğlu nihayet,ona yardım edenin İmam olduğunu anlamış, ağlar vaziyette ama, yaptıklarından utanç duyarak teyze oğlunun kabri başına koştu. İmam (a.s)`ın iyi ahlakına verilecek örnekler pek çoktur ancak, burada onların hepsine yer vermemiz mümkün değildir”
Ta beri derki: “Hişam b İsmail, Medine hakimi idi: Halka, özellikle de Ehli Beyte karşı pek fazla zulmederdi. Velid b Abdulmelik sonunda onu görevden aldı ve adamlarına halkın huzurunda onu kırbaçlamalarını emretti. O sırada, İmam Zeynülabidin (a.s) da oradan geçmekteydi. Hişam’ı O halde görünce selam edip takipçilerinden ona eziyet etmelerini istedi. İmam daha sonra Hişam’a gönderdiği bir mesajında onu şu şekilde uyarmıştı: “Müptela olduğun servetin ile şu anki acizliğin arasındaki mesafeye bir bak! oysa ki, bizde ve cömertlik hazinemizde O kadar mal ve servet var ki, (bunların tümü) seni işkence köşelerinden kurtaracak güçtedir. O halde, bizden ve bize kendisini bize adayanlardan yana gönlün rahat olsun! Hişam, bu mesajı işittikten sonra şöyle dedi: “Gerçekten de Allah İmamet ve risalet emanetini kime vereceğini çok iyi biliyor.
Hürre ayaklanmasının hemen ardından Ümeyye oğulları dönemi son bulmuş cezalandırmaktan korkan Emevilerden kıyıda köşede kim varsa,
hepsi firar etmeye başlamıştı. Bunların başında yer alan Mervan b Hakem, Kaçış sırasında eşini ve çocuklarını gıyabında göz kulak olması için Ömer b Hattab’ın oğlu Abdullah’a emanet etmek istemiş, ancak Abdullah, bu isteği geri çevirmişti. Çaresiz kalan Mervan sonunda İmam Seccad (a.s)’a yönelmiş, İmamda onun bu isteğini kabul etmişti. Böylece İmam (a.s) Ümeyye oğullarının tarih boyunca Ehli Beyt (a.s)’a yaptığı zulümlere karşı, güzel bir cevap vermişti!
3- Fikri Yönü
Daha önce de denildiği gibi, Şii imamları, Peygamberlerden başka, kimseyle aynı değerde olduğu söylenemeyecek fikirsel, bilimsel ve aklı tekamül düzeyleri açısından olağanüstü, yüce bir konuma sahiptirler. Zira onlar bir taraftan İslam Peygamberi (s.a.a)’in ilmi ve fikri hazinelerinin mirasçıları olup Hz. Ali (a.s) vesilesi ile bunları direkt olarak Peygamber (s.a.a)’den almışlar, daha sonrada nesilden nesile; bir İmamdan diğer bir İmama intikal ettirmişlerdi. Diğer taraftan ise, ruhlarının ve batınlarının saf ve arı olmaları nedeniyle de huzuri ilimler ve gaybi ilhamlar yoluyla bir takım ilme sahip ilme sahip idiler.
Onların ilmi ve akli mutlak üstünlükleri, halka nazaran gerçekçidir. Tarihteki yaşantılarına göz atılacak olunursa, bunu çok açık bir şekilde görmek mümkündür. Zira onlar, yaşamları boyunca ilmi, fikri ve fıkhı sorunlara cevap vermekten kesinlikle aciz kalmamışlar; aksine, halkın ilmi ve fikri sorunlarını daima çözmüşlerdir.
Şimdi, bu başlık altında, kitabın kapasitesine göre İmam Seccad (a.s)’ın ilmi ve fikri makamını, tarihteki hayatından bir kaç numune şeklinde sunmaya çalışacağız:
Ebu Halid kabuli’nin   İmam (a.s)’dan naklettiği aşağıdaki hadiste, ferdi ve toplumsal hayattaki günah türleri, etkileri ve sonuçları İmam (a.s)tarafından şu şekilde beyan edilmiştir :
1-İlahi nimetlerin değişmesine yol açan günahlar şunlardır: Zulüm ve başkalarının hakkına tecavüz etmek iyi adetleri terk etmek, iyiliğe çağıranları duymamazlıktan gelmek,nimete karşı nankörlük edip Allah’a karşı şükretmeyi terketmek. (Zira) Allah Yüce Kur’an’da şöyle buyurmaktadır:
“Doğrusu insanlar nimeti kendi yaptıkları amellerle kendilerinden esirgemedikçe Allah’da kimseden esirgemez.
2-Pişmanlığıda beraberinde getiren günahlar şunlardır:
1)Başkasını öldürmek; Allah-u Teala bunu menetmiş, Kur’an-ı Kerimde Kabil’in kardeşi Habili öldürmesi konusunda şöyle buyurmuştur: “Yaptığından dolayı pişman oldu”
2)Yardıma muhtaç yakınlarının ihtiyacı giderilinceye dek, onlara yardım etmekten çekinmek.
3)Kazaya kalacak kadar namazı geciktirmek.
4)Ölüm gelip çatıncaya ve insan konuşmaktan aciz oluncaya dek vasiyeti ve başkalarının hakkını (reddi mezalim) adı altında iade etmemek.
3-Afet ve belalara yol açan günahlar şunlardır: Mazlumlara yardımcı olmaktan çekinmek. Farz bir amel olan iyiliği emretme ve kötülükten menetmeği terketmek.
4-Düşmanların topluma musallat olmasına yol açan günahlar şunlardır: Açıkça zulümde bulunmak, fesadı aleni etmek, haram olan şeyleri helal saymak, iyilerin emrine karşı gelmek ve kimsenin güven duymadığı, yoldan çıkmış zararlı insanlara uymak.
5-Duaların kabulünü engelleyen günahlar şunlardır: Niyetlerin kötü olması ve (başkaları hakkında) kötü düşünmek, kötülük ve kötü huy, din kardeşlerine karşı riyakarlık etmek, dostların davetine icabet etmemek, farz namazları eda vaktinden öteye ertelemek, sadaka vererek veya hayır işlerde bulunarak Allah’a yaklaşılan yolları terketmek ve son olarakta (başkalarına) yakışmayan şeyler söylemek, küfretmek.”
Züht kavramının gerçek anlamının Kur’an’ın açıkladığı şekilde İmam (a.s)’da; Zühtün takva, yakin, rıza vb. gibi İslami geniş anlamlara sahip kavramlar arasındaki yerini güzel beyanıyla açıklamıştır.
İmam Seccad (a.s). “Züht nedir?” diye sorulunca şöyle buyurdu: “Sekiz şeydir:üht takvanın enalt derecesidir, takva yakinin enalt derecesidir ve yakinde rızanın enalt derecesidir. Kur’an’ın tabiri ise şudur: “Kaybettikleriniz için üzülmeyin ve sevdiklerimiz içinde sevinmeyin.”
Bir başka hadisinde ise net bir dille nifak perdeleri, iki yüzlülük, insanların zahiri görüntüleri, mümin ve münafık konularına ve bunları birbirinden ayırdedici özelliklerine açıklık getirmiştir:
“Görünüşte metin ve vakarlı, kılık-kıyafette temiz ve titiz birine rastlarsanız sakın onun zahirine aldanmayasınız! Nice insanlar vardırki, dini para karşılığında satarlar. Dine olan bakış açılarını, zahire aldanan saf insanlar karşısında süslerler. Bunların, haram mal yemekten yana korkularıda yoktur.
Eğer birinin haram mal yemekten çekindiğini görseniz yine güvenmeyesiniz sakın. Zira insanların amelleri ve şehvet duyguları farklıdır. Öyleyse ona bir bakın; akıl ve fikir sahibimi, yoksa cahil ve düşüncesiz birimi? Eğer akıl sahibi ve düşünceli biriyse acaba aklınamı yoksa isteklerinemi uyuyor diye bir bakın ve yine makam sevdası varmı-yokmu diye araştırın. Zira, nice insanlar vardır ki, dünya malına meyilleri yoktur ancak, içleri batıl yere riyaset aşkıyla çalkalanmaktadır. Dünyada da, ahirettede hüsranda olan; ne dine nede dünyaya sahip bu insanlar, riyasetin izzetini, ahiretin zilletiyle satın almışlardır. Zira onlar, riyaseti elde etmek için haram fiillerden kesinlikle kaçınmazlar. Onu elde ettiklerinde ise her türlü katılığa, taş yürekliliğe başvururlar. İşte ahiret azabı onlarındır.
Oysaki hak ehli öyle insanlardırki, nefislerinin isteklerine uymaktansa Allah’a itaat etmeyi tercih ederler; dünyanın zilletini değil, ahiretin izzetini seçerler. Zira onlarda çok iyi bilmektedirler ki, dünyanın izzet ve zilleti geçicidir; oysa ahiretin izzet ve zilleti ise sonsuz ve ebedidir.”
İmam (a.s)’ın kalıcı fikirsel eserlerinden bir başkasıda bir grup yarenine hitaben yazdığı hukuksal ilimler içeren meşhur mektubudur. İmam (a.s), bu mektubunda insanların ferdi ve toplumsal görevlerine ve yine Allah-u Teala ile ilişkilerine değinerek şöyle buyuruyor:
“…Allah’ın senin üzerindeki hakkı; (birliğine inanan), bir olan Allah’a tapman ve ona ortak koşmandır. Eğer bunları yaparsan Allah-u Teala dünyada da, ahirettede senin hayrını garanti eder.
Senin kendi üzerinde ki, hakkın ise; kendini (daima) Allah’ın huzurunda bilmen ve gözünle, kulağınla, dilinle, elinle, ayağınla, bütün azaların ve organlarınla ona olan hakkını eda etmendir.
Dilinin üzerindeki hakkı; küfürden, edepsizlikten ve gıybetten koruman; gereksiz yere, gereksiz zamanlarda kullanmaman; sadece zaruret halinde ve hayır işlerde kullanmandır. Zira dil, kişinin ziynetidir ve aklının, düşüncesinin ve şahsiyetininde göstergesidir.
Halkın sultan üzerindeki hakkına gelince… bilesin ki, onlar hem senin hem de kendilerinin güçlülüğünden dolayı halk sınıfına girmişlerdir. O halde onlarla insaf ve adaletinle muamele et. Onlara karşı bir baba şefkati ile yaklaş; hata yaptıklarında cezalandırmak için -acele etme. Onlar üzerinde seni velayet sahibi kıldığı için (daima) Allah’a şükret.
Onlarla oturup kalktığın kimselere gelince onlarında senin üzerinde ki hakkı; (herhangi bir şeyi) onlardan gizli tutmaman, konuşurken mihriban olman, kalkarken izin alman, hatalarını görmemezlikten gelmen ve yad ederken iyiliklerinden başka şeylerini yad etmemendir.
İKİNCİ FASIL
İMAMIN TOPLUMSAL KİŞİLİĞİ VE HÜSEYNİ HAREKETİN TAMAMLANMASI VE DEVAMI İÇİN GÖSTERDİĞİ ÇABALAR
İmam (a.s)’ın İçinde bulunduğu Dönem Koşulları
Her İmamın gidişat ve davranışlarının içinde bulundukları siyasi, içtimai, fikri ve kültürel koşullara uygun olması, dikkat edilmesi gereken bir konudur. Bu yüzden yaptıkları eylemleri, zamane koşullarını göz önünde bulundurmadan değerlendirmek yanlış olacaktır. Dolayısıyla, İmam Seccad (a.s)’ın gidişatındaki metodunu incelemeden önce, içinde bulunduğu tarihi koşulları araştırmaya çalışacağız.
Örnek olarak, İmam (a.s)’ın hayatını üç ana döneme ayırmamız mümkündür:
a) Resul-i Ekrem (s.a.a)’in hayatı dönemi: Bu dönemde, O’nu tamamen itaatkâr ve İslami hareketin ilerlemesinde etkin bir asker olarak görmekteyiz.
b) İlk üç halife dönemi: İmam Ali (a.s) bu dönemde ise, halka yol gösteren, kılavuzluk eden, vaiz, hüküm verici ve Kur’an-ı toplayıp bir araya getiren biri olarak göze çarpar.
c) Müslümanlara emirlik etme görevinin ona havale edildiği dönem: Hz. Ali (a.s), bu dönemde ilk üç halife vasıtasıyla ortaya çıkan sapmaları düzeltmekle işe başladı: Yeni valileri iş başına getirdi, hükümet ve iktisat alanlarında hazırladığı islahatçı programlarıyla yeni düzenlemelere koyuldu, asi ve mütecaviz kimselere karşı katı ve sert muamelelerde bulundu.
Hz.Ali’den sonra İmam Hasan (a.s)’da hareketin rehberliğinde farklı bir rol üstlendi. İmam Hasan (a.s)’ın Muaviye’yle sulh anlaşması imzalamadan önce ve sonraki rölleride değişik ve farklıydı. İmam (a.s)’ın İslami hedefleri ileriye götürmek için, içinde bulunduğu ortam koşullarına göre hareket etmesi üzerinde durulması gereken önemli bir meseledir. Bir İmamın farklı ortamlara göre hareket etmesinde yada iki İmamın yöntemleri arasında farklılık varsa bu, şu demek değildir ki, onlar nereye gitseler olaylarla içiçeydiler ve bu olaylar doğrultusunda hareket ederlerdi, İmamların hayatını, içinde bulundukları asrın tarihi koşullarını göz önünde bulundurmadan incelemeye çalışmak, bu konuda bilgi sahibi olmayan kimseler, için hata ve yanlışlığa yol açacaktır. Örnek olarak; bazı kimseler, sulhu seçtiği gerekçesiyle İmam Hasan (a.s)’ı suçlu bulup İmam Hüseyin (a.s)’ı överken bazılarıda tam aksine, kardeşinin yolunu devam ettirmediği için İmam Hüseyin (a.s)’ı kınamaktadırlar.
İmamlarımız, kendilerinden önce gelen İmamlarla aralarındaki konumdan kaynaklanan farklılığı açıkça beyan etmişlerdir. Örneğin; İmam Hasan (a.s), İslam’ın ve Müslümanların çıkarını korumak için Muaviye ile yaptığı sulhun  en makul ve en doğal yol olduğunu, ondan başka yapılabilecek bir muamelenin ise hata doğurduğunu defalarca vurgulamış, sulhun nedenini şöyle açıklamıştır: “Allah Resulü niçin Zümre oğulları, Eşce oğulları ve Mekkelilerle Hudeybiye barış antlaşmasını imzaladıysa bende o yüzden Muaviye’yle barış antlaşmasını imzaladım ve ben şerri defetmek, Müslümanların katliamını önlemekten başka bir sebepten dolayı sulh etmedim.”
Ayrıca, İmam Hüseyin (a.s)’da kendisi hakkında “Benim şahadetimi Allah istemiştir.”  Diyerek şüpheleri hedefleri üzerinden kaldırmış, net bir dille içinde bulunduğu dönemde dindeki sapmalara ve saptırmalara karşı yapılabilecek en doğru hareketin silahlı mücadele olduğunu açığa kavuşturmuştur.
İmam Seccad (a.s)’ın yarenlerinden İbad Basri adında biri, Mekke yolu üzerinde İmamın yanına gelerek şöyle dedi: “Cihat meydanını terkedip hacca yöneldin; haccın rahatlığını savaşın zorluğuna tercih ettin. Halbuki Yüce Allah şöyle buyurmamışmıydı. Doğrusu Allah, Müslümanların canını ve malını satın almıştır…”  İmam (a.s), cevap olarak şöyle buyurdu: “Ayetin devamınıda okudunmu? Allah-u Teala bu sözlerinin devamında şöyle buyurmaktadır: “ (Allah’ın vaadde bulunduğu kimseleri) tövbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rüku edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlardır. (O halde) müminleri müjdele!”  Öyleyse, bu özellikteki müminler ne zaman bizimle olsalar işte, o zaman cihadı her şeye tercih ederiz.
İmam (a.s), vermiş olduğu bu cevabıyla kendine has siyasi metodunu ve izlediği mücadele yöntemini açıkça gözler önüne sermektedir. Aslında, imamın silahlı mücadeleden ve Ümeyye oğullarının katı düzenleriyle yüzyüze gelmekten vazgeçmesinin sebebi, dünyaya ilgi duyduğu veya savaş ya da cihattan korktuğu için değil; aksine her türlü askeri müdahaleyi olumsuz kılan mutlak yenilgiyle karşı karşıya getiren ortamın boğucu ve tıkanık olmasından kaynaklanıyordu. Bu nedenle ileriki sayfalarda da değineceğimiz gibi; İmam (a.s) diğer imamların stratejik mücadeleleri doğrultusunda yeni bir yöntem izledi.
Müslümanlara Rehberliği Bakımından İmam Seccad (a.s)
İlahi takdir gereğince İmam Seccad Kerbela hadisesinden sağ olarak çıkmıştı. Kerbela’da şehit olan Ehl-i Beyt gençlerinden geride kalan tek kişi oydu. Bu Umeyye oğulları’nın Peygamberin Ehl-i Beyt’ini kılıçtan geçirmeyi ve onları kökten yoketmeyi hedeflediği bir sırada gerçekleşiyordu. Hatta onlar, hedeflerine ulaşabilmek için kundaktaki çocukları dahi öldürmekten çekinmemişlerdir. İmam Seccad (a.s), bu konuyu onaylayan bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: “Bizim durumumuz Firavunlar dönemindeki İsrail oğulları’nın durumuna benzemektedir; Firavunlarda İsrail oğullarının erkeklerini ve çocuklarını öldürür, kadınları canlı tutardı.”
Kerbela hadisesi sırasında henüz 23yaşından gün almayan İmam Seccad o, zamanlar taze bir genç olmasına rağmen Umeyye oğulları’nın kin güttüğü ve haset ettiği biri haline gelmişti. Umeyye oğulları İmamı ortadan kaldırmak için her yola baş vurmalarına rağmen ilahi takdir gereğince bunda başarılı olmamışlar, giriştikleri her teşebbüsten sonuç alamamışlardı.
Kerbela olayında hastalığının şiddeti yüzünden savaşa şirket edemeyen ve bu konuda şer’en muaf sayılan İmam (a.s), yine Kerbela faciasının ardından, Ehli Beyt’ten olan esirler kervanının Küfe’ye girişinin hemen arkasından İslami hareketin önderliğini şahsen üstlendi. Bu konu hakkında iki önemli meseleye değinmemiz yerinde olacaktır:
1- Yarım Kalan Hüseyni Hareketin Tamamlanması ve Devamı
İmam Hüseyin (a.s) ve yarenleri, görevlerini en güzel ve en kâmil bir şekilde yerine getirmişlerdi. Ancak, İmamın Müslümanlar arasında ne denli sevilip sayıldığını, ona değer verildiğini çok iyi bilen Ümeyye oğulları hükümeti, yalan yere uydurdukları bir takım safsatalarla gerçekleri aksine çevirmiş; İmam Hüseyin (a.s) ve yarenlerini dinden çıkan asiler olarak tanıtmıştı. İşte böyle bir ortamda kanlı Hüseyni hareketin mesajını halka duyurmak ve Ümeyye oğullarının kirli oyunlarını su yüzüne çıkarmak için çok acil bir şekilde birilerine ihtiyaç vardı. Bu nedenle İmam Seccad (a.s) ve Ehli Beyt hatunları, Ümeyye oğullarının kan dökücü kimliğini aşikâr kılmak; hile ve çirkefliklerle dolu siyasetlerini herkese duyurmak için bu görevi üstlendiler. İlahi ve tarihi görevlerini halka açıkladılar. İmam (a.s), Zeynep (s.a) ve diğer hatunların Irak’ta yaptıkları genel konuşmalar, halkın hislerini harekete geçirmek ve vicdanlarını uyandırmak için yapılan bu tür faaliyetlerdendir. Zira, Irak halkı İmam Hüseyin (a.s)’ı ve Ehli Beyt (a.s)’ı çok iyi tanıyordu. Ümeyye oğullarının hileli siyasetleriyle onları Harici (dinden çıkanlar) olarak tanıtmaları buralarda etkili olmamıştı. Ne var ki onlar, korku ve nefsi zaaflarından dolayı İmam (a.s)’a yardım etmediler. Bu nedenle hutbeler ve konuşmalar, genellikle halkı Ümeyyeoğulları tehlikesine karşı uyandırmak ve onların İmam Hüseyin (a.s)’ı katletmekle çok büyük bir günaha mürtekip olduklarını duyurmak için yapılmıştı. İmam Seccad (a.s), Küfe halkına hitaben şöyle bir konuşma yapmıştır:
“Ey halk! Beni tanıyanlar tanır, tanımayanlar için ise kendimi tanıtayım: Ali b. Ebu Talip oğlu Hüseyin (a.s) oğlu Ali’yim ben. Öyle bir kimsenin oğlu ki, hürmeti parçalanmış; nimeti, asayişi ve sağlığı elinden alınmıştır. Malı yağmalanmış, ailesi ve çocukları esir edilmiştir. O ki, hiçbir pahası ve mirası olmaksızın kanı Fırat kenarında yere akıtılmış, gururla şehadete ermiştir…
Ey halk! Babama yazdığınız hile ve aldatmacalarla dolu mektubunuzdan ötürü Allah’ın laneti üzerinize olsun! (Onunla bir) antlaşma yaptınız ve bu ahdinize sadık kalacağınızı söylediniz. Dahası, onu bu topraklara davet ettiniz. Sonra da yardım elinizi geri çekip bu kez de onunla çarpışmak için ayaklandınız. Ahiret yolculuğunuza ne kadar da kötü bir azık hazırlamışsınız meğer! Kıyamet günü Allah Resulü (s.a.a)’in huzuruna ne yüzle çıkacaksınız? Sizinle göz göze gelip “Ehli Beyt’imi katlettiniz, hürmetimi ortadan kaldırdınız, artık benden değilsiniz!” buyurduğunda ne cevap vereceksiniz ona?..” /6
Hz. Zeynep (s.a), Ümmü Kulsum ve Hz. Hüseyin’in kızı Fatıma’nın konuşmaları da İmamın konuşmalarıyla aynı içeriği taşımaktaydı. Ancak, hutbelerin muhtevası Şam’da bir takım değişikliklere uğradı. Şam’daki hutbeler daha çok halkı İmam Hüseyin (a.s)’ın kıyamındaki hedefleri konusunda bilinçlendirmeye, onlara Ehli Beyt’i tanıtmaya ve mazlumiyetlerini duyurmaya yönelik idi. Oysa, Irak’ta yapılan konuşmalar, genellikle halkı uyandırmayı ve vicdanlarıyla dini görevlerini karşı karşıya getirmeyi hedefliyordu. Zira, Irak halkı hem Ehli Beyt (a.s)’ı, hem Ümeyye oğullarının düzenini ve hem de onlar tarafından gerçekleştirilen büyük faciayı tanıyorlar ve biliyorlardı. Fakat, nefsi zaafları ve dünyaya olan tutkunlukları, hakkın yanında ve zalimin karşısında olmalarını engelliyordu.
Şam halkı ise, hükümetin geniş ve saptırıcı tebliğleri sonucu, gerçeklerden tamamen habersiz idi. Ehli Beyt (a.s)’ın Şam’daki çabaları bu nedenle gerçekleri su yüzüne çıkarmaya ve dolayısıyla Ümeyye oğullarını rezil ve kepaze etmeye yönelik olmuştu. Ehli Beyt (a.s) ile Şam halkı arasında geçen karşılıklı konuşmalar, rejimin çirkefliklerle dolu tebliğatının halkın düşüncesinde ne kadar etkili olduğunu açıkça göstermektedir.
Ehli Beyt’i taşıyan esirler kervanı Şam’a girdiğinde Şamlı biri İmam Seccad (a.s)’a hitaben şöyle demişti: “Sizleri aciz ve zelil kılan, emirimizi ise size karşı muzaffer kılan Rabb’imize şükürler olsun!” İmam, cevap olarak şöyle buyurdu: “Acaba sen hiç Kur’an okumadın mı? Hani Allah-u Teala bir yerde “…De ki; sizden (tebliğime) karşılık bir ücret istemiyorum. İstediğim, ancak yakınlarıma sevgi duymanızdır…” (Şûra/23) şeklinde buyururken Kur’an’ın bir başka yerinde de şöyle buyuruyordu: “Ve bilesiniz ki, ganimet olarak elde ettiğiniz şeylerden kesinlikle beşte biri Allah’ın, Resul’ün, yakınların, yetimlerin, yoksulların ve yolda kalmışlarındır…”Enfal/41
Şamlı bunları okuduğunu söyleyince İmam (a.s) “Yemin ederim ki, bu ayetlerde geçen ‘yakınlar’dan kasıt biziz! buyurdu ve sözlerine yine şöyle bir soruyla devam etti: “Allah-u Teala’nın şu ayetini de okudun mu: “Şüphe yok ki Allah, siz Ehli Beyt’i her türlü pislikten arındırmayı ve sizi tertemiz kılmayı irade eder.” Şamlı, bu soruya da evet cevabını verince İmam (a.s); “Bizler Peygamber (s.a.a)’in Ehli Beyt’iyiz. Allah bizi pak ve temiz kılmıştır” buyurdu. Adam şaşırarak “Gerçekten de Kur’an’da bahsedilen Ehli Beyt sizmisiniz?” diye sordu. İmam “Hiç şüphesiz Kur’an’da sözü edilen Ehli Beyt biziz” diye cevap verdi.
Bu konuşmaların ardından Şamlı, söylediklerinden dolayı çok pişman olmuş, Ümeyyeoğullarının şerrinden Allah’a sığındığını söylemişti. /7
Hz. Sakine’nin de bir başkasıyla bu türden bir konuşması olmuştur.
Bu konuşmalar, Ümeyye oğulları rejiminin Şam halkı içerisinde sürekli yaptıkları zehirleyici tebliğlerin ne denli etkili olduğunu; Şamlıların toplumun durumundan, hatta Kerbela hadisesinin gerçek yüzünden ne kadar gafil olduklarını açıkça beyan etmektedir. Bu gafletin sebebi ise bir bakıma Ümeyye oğullarının Şam halkını diğer İslam dünyasından ayrı tutmayı hedefleyen siyasetleridir.
İmam Zeynül Abidin (a.s) ve Ehli Beyt (a.s) hatunları, Şam topraklarında kaldıkları müddet zarfında görevlerine son derece vâkıf idiler. Bu nedenle yaptıkları konuşmaların tamamı, Emevi hükümetinin gerçek İslam’ın çizgisinden açıkça saptığını; gerçek İslam’ın kurucuları ve hakiki önderleri, yani Peygamber (s.a.a)’in Ehli Beyt’i ve İmam Hüseyin (a.s) ile muhalif olduklarını halka duyurmaya yönelik olmuştu.
Aşağıda, İmam (a.s)’ın Emevi Hükümet Konağı’nda Yezid’in huzurunda yaptığı; onları sarsıcı ve alçaltıcı bir konuşmasından küçük bir kesit sunuyoruz:
“Ey halk! Allah-u Teala bize altı değerli nimet vermiş ve yedi faziletten dolayı da bizi üstün kılmıştır. Şu altı nimet; ilim, sabır, azamet, hitabe, şecaat ve Müslümanların kalbinde yer eden sevgimizdir. Yedi fazilet ise; aramızdan çıkan altı fahr-i alem: Muhammed (s.a.a), Ali (a.s), Fatıma (s.a), Hasan (a.s), Hüseyin (a.s), Tayyar (Cafer-i Tayyar) ve Sıddık’tır.
Ey halk! Beni tanıyanlar tanır, tanımayanlar da dinlesin beni: Ben Mekke’nin, Mina’nın, Zemzem’in ve Safa’nın oğluyum. Ben Hacer-ül Esved’i abâsı arasına alan yüce rehberin oğluyum (Peygamber (s.a.a)’in Hacer-ül Esved’i Kâbe’ye yerleştirmesi olayına işaret etmektedir). Öyle bir rehber ki; hacc, tavaf ve sa’y edenlerin en iyisi, en üstünüydü. Gökyüzü melekleriyle birlikte namaz kılmıştı. Vahyi alan da oydu… Ben cihanın iki bânusu Fatımat’uz Zehra (s.a) ile Hatice-i Kübra (s.a)’nın oğluyum… Kerbela toprağında kanı akıtılan Şehid’in oğluyum!..”  /8
İmam Zeynülabidin (a.s)’ın sözü buraya vardığında orada bulunanlar ağlamış, sesleri her bir yandan gökyüzünde yankılanmaya başlamıştı. Yezid, gerçekleri öğrenen halkın bu sözlerden etkilenip ağladığını görünce oldukça öfkelendi. İmamın daha fazla konuşmasını engellemek için müezzine ezan okumasını emretti. Ezan sesini işiten İmam (a.s), müezzin “Eşhedü enne Muhammeden Resulullah” (s.a.a) deyince kadar susmuş, oraya vardığında ise, Yezid’e dönerek ona hitaben şunları söylemişti:
“Bu aziz peygamber benim ceddim mi, yoksa senin ceddin mi? Eğer “benim ceddimdir” dersen, herkes de bilecek ki, sen yalan söylüyorsun. Ama hayır, “senin ceddindir” diyorsan, o halde hangi suçtan ötürü babamı katlettin; ardından, malını yağmalayıp kadınlarını esir aldın?! Yazıklar olsun sana! Kıyamet gününde ceddim seninle düşman kesildiğinde vay haline!”  / 9
Ehli Beyt hatunları da kendi paylarına düşen kadarıyla Ümeyye oğullarını halkın karşısında rezil etmişler, ne denli haysiyetsiz kimseler olduğunu halka açıklamışlar, yaptıkları konuşmalarla adeta onların burunlarını yere sürtmüşlerdi. Özellikle Hz. Zeynep (s.a)’nın Yezid’in sarayında yaptığı konuşması  /10 bu konuda çok daha etkili olmuştu.
Böylece İmam Seccad (a.s.), Şam’dan ayrılıp Medine’ye doğru hareket ettiğinde kendi stratejik konumu çerçevesinde yeni bir yol ortaya koymuş oluyordu…
2- Islahat Gerektiren Harekette Yeni Bir Çığırın Açılması
İmam Zeynülabidin (a.s.)’ın, toplum genelinin fikirlerini tahrik etmek ve Ehli Beyt (a.s.)’ın mazlumuyet mesajını  /11 halka ulaştırmak için uyarıcı en son darbesi şu olmuştu:
İmam (a.s), Ehli Beyt kervanı Medine’ye girmeden önce şehire bir haberci göndermiş; rastladığı her kese Hz. Hüseyin (a.s) ve yarenlerinin şehid edildiklerini, olayın yakın şahitleri olan Ehli Beyt hanedanından geri kalanlarının ise şehre girmek üzere olduklarını haber vermesini istemişti.
Bu haberi işiten halk, üzgün ve şaşkın bir halde
Kimi ağlayarak, kimide ağıtlar okuyarak kervanı karşılamaya koşmuştu.
Halka hitaben bir konuşma yapan İmam, konuşması süresince onlara Ehl-i Beytin mazlumiyeti Umeyyeoğulları’nın Ehl-i Beyte yaptığı zulümler hakkında açıklayıcı bilgiler verdikten sonra evine çekildi. Mevcut koşullara göre yeni bir mücadele programı hazırladı. İçinde bulunduğu yeni stratejik konumu hakkında düzenlemeler yapmak amacıyla etkisinde kaldığı Hüseynî hareketin tecrübelerinden faydalandı.
İmam Hüseyin (a.s)’ın hareketinin en önemli tecrübesi,  halk arasında,mücadele ve şahadet arzusunun tamamen ortadan kalktığını, rahata düşkünlüğün ise yaygın olduğunu ispat etmiş olmasaydı. İmam Seccad (a.s) bu tecrübeden yararlanarak mücadelenin yeni hedefinin şimdilik mümin, mücahit ve sabırlı bir nesil yetiştirmek olduğunu duyurmuştu.
İmamın İslam toplumu içerisinde büyük bir sabırla batini, devrimcil, ruhsal ve kültürel değişiklikler yaratmaya kalkışmasının ardından İslam aleminin siyaset meydanında bu hedefe varmasında yardımcı olan yepyeni olaylar ortaya çıkmıştı. Sözü geçen bu olaylar nedenleriyle birlikte aşağıda sıralanmıştır:
Birinci Neden: Siyasi Karışıklıklar ve Ayaklanmalar
İslam dünyasının en önemli merkezlerinde meydana gelen sayısız ayaklanmalar ve siyasi karışıklıkların başlıcaları şunlardır:
a) H. 63 yılında Meydana Gelen Medine Şehri Ayaklanması:
Abdullah b. Hanzal Ensari’nin öncülüğünde gerçekleştirilen bu ayaklanma, İmam Hüseyin (a.s)’ın şahadetinin hemen arkasından, Emevi hükümetinin cinayetlerine itiraz etmek gayesiyle yapılmıştı. Olay şundan ibaretti:
Medine’nin önde gelenleri, Mescid’un Nebide bir araya gelerek Abdullah b. Hanzala Ensari’yi bu ayaklanmanın önderi olarak seçtiler. Daha sonra, hükümet tarafından Medine valiliğine getirilen Mervan b. Hakemi şehir dışı ettiler. Ne var ki, çok geçmeden hunharlığıyla tanınan Müslim b. Ukbe komutanlığında Dimaşk’tan yola çıkan büyük bir ordu, Medine önlerine kadar gelerek şehri muhasara altına almıştı. İki grup arasında kanlı bir savaş oldu. Tarihte “Hürre Savaşı” olarak adı geçen bu savaşta Emevi ordusu, halk ayaklanmasını kana bulamış, Peygamber şehrinin (Medinet-ur Resul) hürmetini ayaklar altına almıştı…
b) Abdullah b. Zübeyr Önderliğindeki Mekke Ayaklanması:
İmam Hüseyin (a.s)’ın kıyamının etki ve sonuçlarını bekleyen Abdullah b. Zübeyr, halkın İmam Hüseyin (a.s)’ın katledilişine karşı duyduğu derin nefretinden yararlanarak kendi ayaklanmasını başlattı. Ardından, Medine firarileriyle Haricilerde bu ayaklanmaya katıldılar. Husayn b. Numeyr Sekunu komutanlığındaki Emevi ordusu Mekke’yi abluka altına alıp şehri mancınık yağmuruna tuttuğunda şehir halkı, Abdullah b. Zübeyr’e destek olmuş, yanında yer almışlardı.
Savaşın en kızgın anında, savaş alanı Abdullah b. Zübeyr için gitgide daralmaktaydı adeta. O sırada Yezid b. Muaviye’nin ölüm haberi gelip çatmış, böylece savaş ateşi sönüvermişti.
Zübeyr’in oğlu Abdullah, fırsattan yararlanarak Mısır, Basra ve Küfe halkını da bu ayaklanmaya davet etti. Onlarda Abdullah’ın önderliğini kabul edip onun taraftarları olarak hep birlikte bu kıyama baş koydular.
c) Emevi Rejimi İçerisinde Şiddetli Geçimsizliklerin Baş göstermesi:
Yezidin ölümünün ardından oğlu Muaviye hilafeti eli,ne aldı. Ancak kırk günden daha fazla bu görevde kalmayıp istifasını verdi. İstifasının ardından ise, şüpheli bir şekilde öldü.
Muaviye b. Yezidin ölümünden sonra Umeyye oğullarını savunanlar ikiye ayrıldı: Genelde Yemen kabilelerinden oluşan Hassan Kelbi önderliğindeki bir grup, Mervan b. Hakemin hilafetini isterken; Dahhak b. Kays Fahri önderliğindeki diğer bir grup (Kaysiler) ise Abdullah b. Zübeyr’in hilafetinden yana dem vurmaktaydı.
Yemen güçleri, hicri 64’te Mervan b. Hakemi resmi halife olarak tanıyıp onunla birleştiler. Sonuç olarak Dimaşk’ta iki karşıt grup arasında, savaşa başladı. Savaşın sonunda Mervan yanlıları galip geldi. Böylece Emevi hükümeti, ikinci kez iktidarı ele almış oluyordu.
d) H. 65 Yılında Süleyman b. Surad Hazai Öncülüğünde Gerçekleşen Tevvabin (Tövbekarlar) Ayaklanması:
Kendilerine (Tövbekarlar) adını veren bir grup Küfeli, İmam Hüseyin (a.s)’a yardım etmediklerinden dolayı kendilerini azarlıyor; günahlarının bağışlanması için şehit edilen İmam (a.s)’ın akıtılan kanının intikamını almak amacıyla kıyam edilmesi, katillerinin cezalandırılması yada bu yolda şehit olunması gerektiğine inanıyorlardı. Bu nedenle Şam ordusuyla savaşa kalkıştılar. İki ordu Ayn’ul Verde  adlı yerde karşı karşıya geldi. Şam ordusunun sayıca Tevvabinden beş kat daha fazla olması hasebiyle eşit olmayan şartlarda başlayan savaş süresince azınlık halindeki Tevvabin ordusu, Şam ordusuna çok ağır zayiatlar vermiş; sonuç olarak da, kendi aralarından çoğu öldürülmüştü.
e) H. 66 Yılında Baş gösteren Muhtar Sekafi Ayaklanması:
Küfe halkı devrimin önderi, aynı zamanda inançlı, temiz ve mümin biri olan Muhtar, zamanın Küfe valisi Abdullah b. Zübeyr’i şehir dışı edip duruma el koyacak kadar başarılı olmuştu.
Muhtar şehrin hakimiyetini ele geçirdiğinde, daha önceleri Abdullah’ın himayesi altında bulunan İmam Hüseyin (a.s)’ın katillerinin teker teker kılıçtan geçirdi. Ardından Emevi ordusuyla da karşı karşıya gelen Muhtar, bu orduya komutanlık eden Ubeydullah b. Ziyad’ı da öldürdü…
Ne var ki, onun kurduğu bu hükümet etraflıca yapılan baskılar nedeniyle, çok geçmeden dağılıverdi…
Bunlar, Kerbela vakıasının ardından İslam camiasında meydana gelen ve toplum arasında tedirginliğe ve tehlikeye yol açan siyasi-içtimai en önemli kanlı hadiselerdir. İmam Seccad (a.s), bütün bu olaylar karşısında tarafsız kalmış, hükümet tarafından suizanna uğramamak için herhangi bir rengin, şiarın vede sancağın altında yer almaktan kaçınmıştır. Zira İmam Seccad (a.s), bu hareket ve ayaklanmaların bir taraftan teşkilatsız oluşu, diğer taraftan da Emevi hükümetinin sert ve kati baskıları nedeniyle yenilgiyle sonuçlanacağını çok iyi bilmekteydi.
Nitekim, Süleyman Hazai ve Muhtar Sekafi, stratejik mücadelenin belirlenişinin daha ilk başlarında ve yine, Emevi rejimiyle nasıl karşı karşıya gelmeleri gerektiği konusunda birbirleriyle ihtilaf etmişlerdi. Ayrıca, Abdullah b. Zübeyr ayaklanmasının beraberinde getirdiği tehlikeleri de bu kargaşalıklara eklemek gerekir. Zira Abdullah, hem Ehl-i Beyt (a.s) ile, hem de Emevi sarayıyla çekişme halindeydi.
İmam (a.s), bu tehlikeleri göz önünde bulundurarak, hükümetle çatışmakta olan gruplarla yapılacak her türlü iş birlikçiliğin veya aynı görüşçülüğün, Emevi hükümeti açısından Ehl-i Beyt (a.s)’ı katletmek için uygun bir bahane olduğunu bildiğinden dolayı, zahirde bu tür siyasi olaylara karışmamayı uygun gördü. Nitekim, Medine’de Zübeyr’in taraftarlarıyla aralarında ihtilaf çıktığında -ki o sıralarda Zübeyr’in güçleri Küfede Muhtarın hükümetini devirmeyi başarmış ve onu katletmişlerdi.- İmam (a.s) hükümet tarafından edilebilecek “Muhtarın tarafını tutuyor” şeklindeki suizannı ortadan kaldırmak için şehri terketti. Bir müddet sonra, onun gerçekten de tarafsız olduğuna yakin eden şehir valisi, İmamı saygıyla geri getirtti.
Yine aynı şekilde Muhtar, kıyamını başlatmak için İmam (a.s)’dan görüşünü sorduğunda Hazret zahirde de olsa görüşünü belirtmekten kaçınmıştı. Nitekim bazı tarihçilerde bu olayı nakletmişlerdir.
Böylece İmam (a.s), toplumun ahlakını, ruhuyesini, düşüncelerini yönlendirebilme becerilerini ve kültürlerini gözönünde bulundurarak İslamı, ilahi ve Ehl-i Beyt’in geride kalanlarını koruma hedefleri doğrultusunda lazım gelen en uygun ve en doğal yolu seçti. Bu yolu izlerken de, içtimai kargaşalıklar ve siyasi ayaklanmalar nedeniyle bir hayli başı karışan Emevi hükümetinin bu durumundan yararlandı.
Ancak, ortam uzun süre böyle kalmadı. Çok geçmeden Emevi hükümeti, Abdülmelik b. Mervan döneminde muhaliflerin ve itirazcı halkın onlara verdiği ağır zayiatlar karşısında zorda olsa belini doğrultmuş, yeniden saltanatı ele geçirmeyi başarmış. Abdullah b. Zübeyr’in çıkardığı ve dokuz yıl boyunca Hicaz yarımadasını etkisi altına alan fitne ateşini söndürebilmişti.
Şunu da açıklamak yerinde olacaktır ki, İmam (a.s)’ın görünüşte sessiz ve tarafsız kalması, Onunla Emevi hükümeti arasında bir uyuşma olduğu anlamına gelmemektedir. Aksine, onlar arasında “hak ve batıl güçleri” adı altında daima gizli bir düşmanlık mevcut idi. Üstelik Emevi hükümeti, İmam (a.s)’ın fiillerinden kesinlikle gafil kalmıyor, adeta bir zanlı gibi onu sürekli gözaltında tutuyordu.
İkinci Neden Ehl-i Beyt Sevgisi
Irak, Hicaz ve Şam gibi daha bir çok yörelerde geniş halk kitlesi arasında Ehl-i Beyt sevgisi mevcut idi. Ehl-i Beyt (a.s)’ın mazlumiyeti konusunda hem halkın bir takım gerçekleri kavramış olması, hemde İmam Zeynelabidin (a.s)’ın toplumun düşüncesinde değişiklik yaratmak ve onların manevi yönlerini dahada güçlendirmek için gösterdiği çabalar, bu sevginin başlıca nedenlerindendir.
İmam (a.s), gerçek İslam hareketinin stratejik zaferi için akıllıca bir siyaset izleyerek halkın Ehl-i Beyte olan sevgisinden şu yollarda faydalandı:
1- Ehl-i Beyte ait Halkla Danışma ve Dayanışma Genişletilmesini ve halkın Ehl-i Beyt’e karşı daha fazla güven duymasını sağlamak ve İslami idealler için bu güveni ve sevgiyi pratiğe dökmek.
2-     Halkın siyasi ve İslami ilimlerini daha üst düzeylere çıkarmaya çalışmak.
3- Halkın ve hareketin gelecekteki önderliği için ideolojik konularda idmanlı bir güç yetiştirmek.
Teorik ve ideolojik meselelere açıklık getirmek, o dönemlerin koşullarına göre kesinlikle zaruri idi. Nitekim sapık ve saptırıcı güçler, halkın yol gösterici niteliğini taşıyan bütün kaynaklarına el uzatmış, gelecek nesilleri fikri, ahlaki ve kültürel sapkınlıkların eşiğine getirmişlerdi. Bu nedenle, fikirsel taşkınlıklarla mücadele etmek gerekli olduğu kadar hayati önem taşıyordu. Öte yandan olaylar süresince, halka rehberlik edecek kadroların yok olmasıda bu mücadele için bir başka sebep teşkil ediyordu. Yeni kadrolar yetiştirmek artık kaçınılmaz bir ihtiyaç haline gelmişti. Zira, reel İslam’ın hayatı ve kalıcılığı toplanacak olan bu kadroların kalıcılığına bağlıydı.
İmam Seccad (a.s), daha önce açıklanan hedefleri uygulama konusunda oldukça başarılı idi. Şimdi burada, konuyla ilgili onaylayıcı bir takım delillere yer vereceğiz:
HALK HİMAYESİ VE İMAM (a.s)
Tarihçilerin yazdığına göre  o dönemlere ait bir hac mevsiminde Emevi hükümdarlarından Hişam b. Abdülmelik, hac amellerini yerine getirmek üzere Kabe’ye gitmiş, Kabe tarafının yoğun kalabalığı nedeniyle elini Hacer’ul Esved’e dahi sürememişti. Hişam durumu böyle görünce yanındakilere emredip yüksek bir taht getirmelerini istedi.
Tahta oturup kalabalığı seyrettiği bir sırada İmam Seccad (a.s)’ında Mescid-ul Haram’a girdiğini görmüştü. Halk ona yol açıyor, kalabalıkta bir-bir çözülüyordu. Gayet rahat görkemli ve vakarla ilerleyen İmam (a.s) sonunda Hacer-ül Esved’e ulaşmış, onu rahatlıkla öpmüş sonrada oradan ayrılmıştı. Hişam ile birlikte bu manzarayı şaşkınlıkla seyreden bir Şamlı,merakla Hişam yaklaşarak: “Halkın denli hürmet gösterdiği bu adamda da kim?”diye sordu. Onu iyi tanıyan, fakat haset ve nefretinden dolayı tanımamazlıktan gelen Hişam, (soruyu geçiştirmek için) kim olduğuna dair bilgisinin olmadığını söyledi. Ancak orada bulunan meşhur Arap şairi Ferazdak hemen öne atılarak “ben onu tanıyorum” dedi ve ardından imamı öven güzel bir kaside okudu. Mezkur kasideye ait bazı beyitlerin tercümesi şöyledir:
“…o, öyle bir kimsedir ki, Mekke ehlide , Hicaz ehlide, Allah’ın evi ve haremide onu tanımaktadır; ilim, takva ve taharet ehlinin Allah’ın yaratıkları arasında en iyi ve en üstün olan kimsenin oğludur. Tüm Kureyşliler itiraf ederlerki azamet ve cömertliğin zirvesidir o. Eğer onu tanımıyorsan, bilesinki; Fatıma’nın oğludur o. Ceddi ise, Hatem’ul Enbiya…”
Ferazdak okuduğu bu kasidenin hemen ardından yakalanarak Mekke ile Medine arasında Usfan denilen bir yerde zindana atıldı.
Bizim hedefimiz burada kasideyi veya Ferazdak’ın başından geçen olayları anlatmak değil, aksine Emeviler’in Ehli-Beyt (a.s)’a duydukları aşırı nefretlerinden ve yine hükümet görevlileri tarafından Ehli-Beyt dostlarına reva görülen her türlü eziyet ve işkenceden haberdar olan halkın, tüm bunlara rağmen en mukaddes zamanda ne en mukaddes yerde İmam ile aralarındaki derin ve manevi bağı nasıl ortaya koyduklarını gözler önüne sermektir. Halkın o zor koşullar altında hislerini böylesine açığa vurmaları, İmam Seccad (a.s) ‘ın nedenli sevilen ve kabul gören biri olduğunu göstermektedir.
İLİM ADAMLARI ve İMAM (a.s)
İmam Seccad (a.s)’ın fikirsel ve toplumsal faaliyetleri meyvesini vermiş Müslüman halkın yığınlar halinde ona yönelmesine ve her fırsatta İmamı himaye etmelerine olmuştu. Aynı şekilde, ilmi faaliyetleri de hedefine ulaşmış, otuz beş yıllık imameti boyunca Mescid-un Nebi (s.a.a) ve İmam (a.s)‘ın kendi evi Medine şehrinde İslami ilimler ve diğer dallarda eğitim ve öğretim gören bir çok öğrenciye tanıklık etmiştir. Bu mektepte öğrenim görmüş bilim adamları, fakihler, mühaddisler ve büyük düşünürlerden bazıları şunlardır:.
1-Ebu Hamza Sumali (Sabit b. Dinar)
2-Kasım b. Muhammed b. Ebibekir.
3-Ali b. Rafi.
4-Dahhak b. Mezahim Horasani.
5-Hamid b. Musa el. Kufi.
6-Ebulfazl, Sureyr b. Hakim Seyrofi.
7-Abdullah Berki.
8-Yahya b. Ümmü Tavil.
9-Hakim b. Cubeyr.
10-Ferazdak.
11-Fırat b.Ahnef.
12-Eyub b. Hasen.
13-Ebu Muhammed Kuraşi Siddi.
14-Tavus b. Kisan Hemedani.
15-     Eban b. Tayleb Riyahi.
16-     Kays b. Rumane.
17-     Ebu Halid, Virdan Kabuli.
18-      Said b. Musayyib Mahzumi.
19-     Ömer b. Ali b. Hüseyin ve kardeşi Abdullah.
20-     Cabir b. Muhammed b. Ebubekir vs. –
İmamı Zeynelabidin (a.s) aracılığıyla hadis rivayet eden ravilerin sayısıda çoktur: Zehri, Süfyan b. Ayeyne, Nafi, Mukatil, Vakidi, Muhammed b. İshak ve daha birçokları ondan hadis rivayet etmişlerdir. Taberi, İbn’ul Biy, Ahmet b. Hanbel, İbn-i Batta, Ebu Davut ve Hilye, Agani, Kuvvet’ul kulüb, Esbabın nuzül, el-Tergib ve’l- Terhib,  Faik ve Mustafa adlı kitapların müellifleride başkaları aracılığıyla İmamdan hadis rivayet etmişlerdir.
İmam Seccad (a.s)’ın İslami ilimler dalında şanına yaraşır biçimde verdiği hizmetler hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler, hadis ricalı kitaplarına  müracaat ettikleri taktirde, bu hakikata daha iyi varacaklardır.
Tarihçilerden biri şöyle der: Züht, takva, öğüt,ve ahlak dallarda yazılan kitaplar arasında İmam Zeynülabidin (a.s)’ın sözlerine yer vermeyen pek az kitap vardır.
Buraya kadar, İmam Seccad (a.s)’ın İslami hareketin ilerlemesinde uyguladığı siyasetinin ürünlerinden bahsettik. Şimdi de, hedeflerine varmada yararlandığı yöntem ve metotlarından bahsedeceğiz.
İmamın hayatı mütalaa edildiğinde hedeflerine varmak için yararlandığı bazı müşahhas yöntemleri açıkça göze çarpar. Bu yöntemler kısaca şunlardan:
l- İmam Hüseyin (a.s) ve Şehit Yarenlerini zihinlerde Canlı Tutma
İmam Seccad (a.s) (Kerbela faciasının ardından) halkın Emevi Hükümeti’ne olan nefretini yinelemek ve daha da şiddetlendirmek için sürekli matem halde neden ağlamayasın, neden üzülmeyeyim ki?!”
İmam Seccad (a.s)’ın Kerbela şehitlerinin ardından yas tutması ve gözyaşı dökmesi, onun duygusal ve ruhsal (manevi) açılardan üzüntüsünü ve düşüncelerini ayaya koyduğu kadar, zalimlerin hakimiyetine karşı kestin bir kılıç alarak da telakki ediliyordu, Öyle bir kılıç ki, Ehl-i Beyt (a.s)’ın mazlumiyetini duyurmayı, şehitlerin anısını ümmetin vicdanında canlı tutmayı ve halk ile rejim arasında var olan açıklığı daha da genişletmeyi hedeflemekteydi.
Bu etkin silahın verimli olması konusunda İmamın faaliyetleri oldukça başarılı idi. Yaranlarını daima bu işte teşvik eder, onlara şöyle buyuruyordu:
“Bizim musibetimize gözyaşları yanaklarından süzülecek kadar ağlayan bir mümine Hakk Teala ahirette iyi bir makam verir ve musibetimizi duyup üzülen ve bu üzüntü sonucu görünecek kadar gözyaşı döken bir mümini ise, Hakk Teala kıyamet günü cehennem ateşinden korur.”
İşte bu silah, Umeyyeoğullarının tarih boyunca uyguladığı canice siyasetlerini açığa vuran, onları mağlup kılan etkili bir silah oluvermiştir. Umeyyeoğullarının cinayetleri ve taşkınlıkları hakkında halka sohbet etmek imkansız ve tehlikeli olduğu zamanlar.  İmam Hüseyin (a.s)’a yas tutmak, İmam Seccad için en uygun ve yegane bir mücadele vesile olmuştu.
İmam Seccad (a.s) zamanından günümüze kadar ise, bu silah tarih boyunca mazlumlar ve mustazaflar tarafından zorbalara ve müstekbirlere karşı kullanılagelen etkin bir silah olmuştur.
Dua
İmam Seccad (a.s)’dan geriye oldukça derin, içerikli, yüce ve etkileyici dualar hatıra olarak kalmıştır. Öyleki; “dua, İmam (a.s)’ın eliyle kemale erdi.” Denilebilir.
Gerçi beyan gücü, geniş anlamı ve kelimelerin güzelliği açısından bütün insanların duaları güzeldir fakat, İmam Zeynelabidin (a.s)’ın duası ayrı bir özelliğe sahipti. Bu dualar, genelde iki boyutludurlar: İstiklal bahşeden mücadelenin devamlılığı açısından biri ibadi, diğeride siyasi ve içtimai boyuta sahip dualardır.
Genel anlamı itibariyle dua, Allah-u Talanın rizayetini kazanmak için kullar tarafından yapılan ibadi bir açıklamadır. Fakat İmam (a.s), olağanüstü bir insan olarak dopdolu istibdadıyla duanın ibadi içeriyi yanı sıra içtimai-siyasi bir içerik daha vermeyi başarmıştır.
O, dualarında; müminlere Hakk Tealayı nasıl hamd ve tesbih etmelerini gerektiğini, onunla nasıl konuşulacağını, rahmet ve mağfiretin nasıl istenilmesi gerektiğini ve Allah Resulü ile evliyaullahın ne şekilde, toplum fertleriyle; anne, baba, komşu, dost ve akrabalarla nasıl geçinilmesi gerektiğini açıklamakta ve yine, halk için toplumsal adap ve iktisadi konular hakkında da aydınlatmalarda bulunmaktadır.
Günümüzde “Sahife-i Seccadiye” adı altında tamamı bir araya getirilen bu dualar, İmam Bakır ve İmam Sadık (a.s) gibi Ehl-i Beyt İmamlarımızın daima özel ilgisini kazanmıştır.
Kısacası dua, İmam Seccad (a.s) zamanında, İmamında başında bulunduğu inkilabi harekete hizmet verme konusunda etkin bir araç olmuştu. Allah ile kul arasındaki bağın vesilelerinden bir dua, tamamen yepyeni bir yöntem olarak, İmam (a.s) tarafından inkilabi mesajı duyurmak, gerçek İslam’ın usul ve esaslarını anlatmak için kullanıldı. Fasit Emevi hükümetinin gölgesi altında baştanbaşa zulüm ve fesatla dolmuş bir toplumda, İmam Seccad (a.s)’ın eğitici ve öğretici duaları, halkın eğitimi ve ilerlemesi açısından etkin bir rol oynadı.
3- HALKIN SORUNLARINI ÇÖZME
İmamlarımız, asıl olmaları gereken toplum rehberliğinden zorba yönetimler vasıtasıyla uzaklaştırılmış olmalarına rağmen yinede, ellerinde bulunan tüm imkanatı kullanarak halkla yakın temas kurabilmişlerdi. Halkın alt tabakası ve müstazaf kesimleriyle dertlerini paylaşır, güçlerinin yettiği kadar onların çektiği dertleri ve zorlukları azaltmaya, yüklerini hafifletmeye çalışırlardı.
Doğrusu bu davranışlar, her ne kadar Allah rızası için yapılmışsa da, bir başka açıdan halkın Ehl-i Beyte yönelmesine; onları onaylamasına ve himaye etmesine de yol açmıştır. İmam Seccad (a.s)‘da diğer Ehl-i Beyt İmamları gibi, halka yakın ilgi gösterir; halkın her kesimiyle sağlam bağlar kurardı. Onlara karşı mihriban bir baba, bilgili bir yol gösterici ve müşfik bir insan gibi davranırdı.
İmam (a.s)’ın ahlaki konusuna daha önce değinmiş olmamıza rağmen, halkın sorunlarıyla nasıl ilgilendiğine, onlarla nasıl bir bağ kurduğuna burada da örnekler sunmamız fena olmayacaktır:
İmam Sadık (a.s) bu konuda şöyle buyurmuşlardır: “İmam Zeynulabidin, Medineli yüz fakir ailenin bakıcılığını üstlenmişti. Yetimlerin, fakirlerin ve çalışamayacak durumda olan aciz kimselerin sofrasında hazır bulunmalarından oldukça memnundu. Onlar için kendi elleriyle lokma hazırlar, (teker-teker) ağızlarına koyardı. Aralarında ailesi olanlar içinde yiyecek gönderirdi.”
Zehri derki: O geceleri kimliğini belli ettirmeden fakir komşularına yiyecek götürürdü.”
İbn-i Arabi de bu konuda şöyle der: “Yezit, onun kıyamı sırasında Medine’ye hucüm ettiğinde Ali b. Hüseyin (a.s) kimsesiz kalan dörtyüz kadını ailesi arasına alarak onların masraflarını kendisi üstlendi. İmam (a.s), Abdullah b. Zübeyr’in çıkardığı karışıklık zamanında da aynısını yapmıştı…
İmam Zeynelabidin (a.s), aynı şekilde kölelere dahi özel ilgi gösterirdi. Gücü yettiği kadar köle satın alır, sonra da Allah yolunda onları serbest bırakırdı.
Sıradan insanlarla alakadar olması, onlarla oturup-kalkması  O denli çoktu ki, bir gün yarenlerinden Nafi b. Cübeyr adında biri ona itiraz amacıyla “Niçin zayıf insanlarla bu kadar yakından ilgileniyorsunuz”? diye sormuş, bu eylemin İmamın şanından uzak olduğunu düşünen bu adama ise İmam “Ben dinim için faydalı gördüğüm kimselerle sohbet ederim” şeklinde cevap vermişti.
Bunlar, İmam ile halk arasındaki yakın bağları ve onun halkın sorunlarını çözmede yaptığı girişimleri gösteren deliller olup İmam için, halkın himayesini kazanması konusunda oldukça etkili olmuştur.
4- ÖĞRETİM ALANINDA CİDDİ ATILIMLAR
İmam Seccad (a.s)’ın, ilim peşinde koşan kimseleri kazanmak, hakiki İslam kültürünü ve İslami düşünceyi yaygınlaştırmak için Mescid’un Nebiyyi ve kendi evini adeta bir medreseye dönüştürdüğüne, onun Ehl-i Beyt mektebine ait ilim havzasının kurucusu olduğuna ve onun ardından da bu havzanın İmam Bakır ve İmam Sadık (a.s) tarafından genişletildiğine daha önce değinmiştik.
İmam (a.s) kendinden önceki İmamlar yoluyla bize ulaşan nebevi hadis ve rivayetlerin kuşku duyulmayan en güvenilir kaynağı idi. Dolayısıyla İmam (a.s), fıkhı fetvaların çıkarılması ve toplumun fikirsel yönden hidayeti açısından her türlü hatadan uzak; sahih, sağlam ve güvenilir bir kaynak olmuştur.
Otuzbeş yıllık İmameti süresince, yılmadan-usanmadan yaptığı faaliyetler sonucu, aralarında sahabe ve tabiinden de bulunan birçok muhakkik, müderris, muhaddis ve fakihi İslam toplumuna kazandırmayı başarmıştır.
Rical (İslam alimleri biyografisi) hakkında yazılan kitaplara bir göz atıldığında açıkça görülecektir ki, gerçek İslami düşünceyi onun saf ve duru membasından gelecek nesillere aktaran yüce ve etkin şahsiyetlerin bir çoğu İmam Seccad (a.s)’ın mektebinde ders görmüş kimselerdir. (Daha önce bu şahsiyetlerin bazılarının isimlerini kaydetmiştik.)
İmam Seccad (a.s)’ın hayatını incelerken Onun tarih boyunca İslami mücadelelerinden; fikri, siyasi ve içtimai faaliyetlerinden açık ve net bilgiler vermiş olduğumuzu umarız…
KISASA KISAS SİYASETİ
Kerbela hadisesinin ardından meydana gelen olaylar süresince o döneme ait hükümetler, İmam Seccad (a.s) ile uğraşmışlardı. Zira onlarda çok iyi biliyorlardı ki, çıkan siyasi olaylarda İmam (a.s)’ın en ufak bir parmağı dahi yoktu ve bu ortam, on yıl aynı ahenkle devam etmişti.
Örnek olarak; Yezit b. Muaviye Medine ayaklanmasını bastırması için gönderdiği ordunun başkomutanı Müslim b. Ukbe’ye bu konuda şöyle bir emir vermişti: Onların mallarına, hayvanlarına ve silahlarına zorla el koy. Ali b. Hüseyin ile de bir işin olmasın! Zira, o da bizimle uğraşmamaktadır. O halde onunla iyi geçinmeye çalış!..
Aynı şekilde; Abdulmelilk b. Mervan b. Hakem, Medine valiliğini Hişam b. İsmail’e verdiğinde İmam ‘a.s)’a iyi davranmasını emretmiş;  Haccac b. Yusuf, Abdullah b. Zübeyr ile yaptığı savaşta galip gelip Hicaz’da çıkan kargaşaları defettiğinde ona hitaben yazdığı bir mektubunda da şöyle söylemişti:
“…Abdulmuttalip oğulları’nın kanını akıtmaktan kaçın! Zira, onların kanına ellerini bulaştıran Ebu Sufyan oğulları’nın çok geçmeden hükümetlerinin dağıldığına şahit oldum ben!..
Emeviler, her ne kadar tarih boyunca İmam (a.s)’ın karşısında barışçıl bir yol izlemişlerse de bu, onların zorba hükümetleri tarafından kesinlikle baskı, zulüm ve zorluk görmediği anlamına gelmez. Aksine, Medine halk ayaklanmasında ve yine İbn-i Zübeyr’in çıkardığı kargaşa sırasında İmam (a.s) birçok zorluğa ve üzücü olaylara tahammül etmek zorunda kalmıştı.
Örneğin; İmam (a.s), Müslim b. Ukbe komutanlığındaki Emevi ordusunun Medine halk ayaklanmasını bastırmak için yola çıktığını haber aldığında ellerini dua etmek üzere hakkın dergahına kaldırmış, kan içen bu zalim komutanın şerrinden Allah’a sığındığını söylemiş, ardından şu duayı etmişti: “Allah’ım! Bana ne kadarda çok nimet vermiştin, oysa ben hala şükrümü tamamlayabilmiş değilim; nice belalarla da beni sınadın, oysa ben sabırsızlık gösterdim ve dayanamadım! O halde, ey şükretmeyişimden dolayı beni nimetlendiren mahrum etmeyen Allah’ım ve ey imtihan sırasında sabır dizginini elimden kaçırdığım halde beni başı eğik ve zelil etmeyen Allah’ım! Ey her iyiliğin kaynağı ve ey sonsuz nimet sahibi! Muhammed (s.a.a)’e ve onun ailesine salat gönder ve şu şerr sahibinin şerrini üzerimden al; onun zararından beni koru!..
Ayrıca İmam (a.s) ve yarenleri, Abdullah b. Zübeyr’in Hicaz!a nüfuz etmesi ve iktidarı ele geçirmesi sırasında da tehlikede idiler. Abdullah ve yandaşları tarafından sürekli siyasi bir baskı içerisindeydiler. Üstelik Abdullah b. Zübeyr, ne Ehl-i Beyt nede Emevi hanedanı arasında bir fark gözetmiyor her iki grubuda aynı değerde görüyordu. Dolayısıyla Ehl-i Beyt ve İslami hareket açısından onun oluşturduğu tehlike, Emevi hanedanının tehlikesinden daha büyük ve daha önemliydi. Zira, Emevilerin çirkin siyaseti, İmam Hüseyin (a.s)’ın katlinden sonra açıkça ortaya çıkmış, herkesçe bilinmişti . Oysa Abdullah b. Zübeyr, seçtiği hedefler ve izlediği yol bakımından Emevilerden geri kalmasına rağmen, İmam Hüseyin (a.s)’ın katledilişine paralel olarak halkın itirazlarından ve hoşnutsuzluğundan kendisi ve yandaşları adına yararlanıyor, halkı hükümet aleyhine kışkırtıyordu. Gerçi zafer elde eder etmez Emevi siyasetlerinin aynısını devam ettirmişti.
İmam Seccad (a.s), Abdullah b. Zübeyr’in başlattığı hareketin yaygınlaşmasından dolayı oldukça tedirgindi. Ebu Hamza Sumali’nin de rivayet ettiği gibi, bu hareketin doğurduğu vahim sonuçlar, İmam (a.s)’ın zihnini bir hayli meşgul etmişti.
Ne var ki bu tedirginlik, çok çabuk ortadan kalkmış, sıkıntılar son bulmuş, bu durumdan kaynaklanan baskılarda sona ermişti. Artık İmam (a.s), ortamın koşullarına göre, ıslah edici hedeflerini uygulayabilecek kadar rahatlamıştı.
Emevi hükümeti, çıkan son ayaklanmaları da bastırarak babasının ölümünden sonra hicri 65’te hilafeti eline alan Abdülmelik b. Mervan’ın hükümetinin yedinci senesinde saltanatı tekrar ele geçirmeyi başarmış, bir süre için dahi olsa durumu normale dönüştürebilmişti. Cihatçı mücadeleleriyle Yezidin zamanından Abdülmelik hükümeti dönemine kadar Emevi hükümetinin temellerini sarsan muhlis İslam ordusu ise, (bu dönemde) korkunç darbeler almış, telafisi mümkün olmayan zararlarla karşılaşmıştı.
Halk ayaklanmasının sona ermesi ve mevcut sorunlarla birlikte Emevi saltanatının üstün gelmesi ve “kılıç hükümeti”nin tekrar başa geçmesi, risalet hanedanı içinde sevindirici bir olay değildi. Aksine bu olaylar, Ehl-i Beyt (a.s)’ın tarihi bakımından hiçbir faydası olmayan; her halükarda, geçmişte de olduğu gibi acı olaylar zincirini de beraberinde getiren ve yine geçmişle pek farkı olmayan yeni bir dönemin başlangıcı olmuştu. Abdülmelik, mümin ve faal güçleri, özellikle de Alevileri (Ali (a.s)’ı sevenleri) yok etmeyi hedefliyordu; bu yüzden onun bu planı hedefleri arasında ilk sırayı almıştı. Haccac b. Yusuf Sakafi adında kan içen (vahşi) bir kurdu Küfe valiliğine atayarak planını uygulamaya başladı. Haccac, bu şehirde geniş insan kitlesini katletmekte, hakkında şüphe ettiği herkesi cellatlarının amansız kılıçlarıyla baş başa bırakmaktaydı.
İmam Bakır (a.s) o dönemin dehşet verici ortamını şöyle anlatmaktadır: “Haccac, göreve başladığında hiç bir günahı olmayan Ehl-i Beyt dostlarını (tabilerini) katlediliyordu. “Ali’nin Şia’sı” olmaktansa kafir yada zındık olmak ona göre daha değerliydi.
Şialar, bu katliamlar süresince başta Said b. Cübeyr ve Kumeyl b. Ziyad olmak üzere, bir çok saygın ve değerli şahsiyetleri kaybetmişlerdir. Tarihçilerin kaydettiklerine göre; Haccac, yirmi yıllık emirliği süresince on binlerce insanı suçsuz yere katletmiş; yaklaşık elli bini erkeklerden, otuz binide kadınlardan oluşan  yetmişbin kişi ise onun korkunç zindanlarında yapılan ağır işkenceler sonucu canlarını yitirmişlerdir.
Bunlar, Ehl-i Beyt takipçilerinin Allah yolunda ve hakiki İslam’ın kalıcı olması uğrunda katlandıkları sıkıntıları gösteren bir kısım delillerdir.
Üstelik bu sıkıntılar öyle bir anda gerçekleşiyordu ki, İmam Seccad (a.s) her türlü siyasi faaliyetten veya hükümet aleyhine yapılabilecek silahlı bir ayaklanmadan kaçınmaktaydı. Ne İmam Hüseyin (a.s)’ın katlinden sonra, onyıl içerisinde meydana gelen siyasi ayaklanmalar sırasında; nede ondan sonra bu durum değişmemişti. Ama Emevi hükümetleri, bunca tarafsızlığa ve siyasi konularda bir müdahale bulunmamasına rağmen yinede Ehl-i Beyt’ten ve İmam Seccad (a.s)’dan uğraşmaktan vazgeçmediler. Zira onlar, İmamın fikirsel ve kültürel faaliyetlerini dahi, kendilerine karşı üstü kapalı bir tehlike olarak görüyorlardı.
Emevi hükümetleri; İmamın hareketlerini, faaliyetlerini sürekli takip ediyorlardı. Hatta şahsi işlerini dahi şiddetle kontrol ediyorlardı. Bu konuda tarihi deliller çoktur. Örneğin; Yezit b. Hatem bu konuda şöyle der:
“Abdülmelik’in Medine’deki casuslarından biri, ona hitaben yazdığı bir mektubunda Ali b. Hüseyin (a.s)’ın Kenizlerinden birini azat ettiğini, daha sonrada onunla evlendiğini haber vermişti. Abdülmelik bu haberi alır almaz İmama gönderdiği mektubu aracılığıyla şunları söyledi:” İşittiğim kadarıyla kenizinle evlenmişsin! Yakınların arasında evlenebileceğin nice Kureyş’li kadınlar dururken bunu yapmakla, kendi kendine nankörlük ettin ve çocuklarının şerefiyle oynadın!”
İmam (a.s) yazdığı cevabında şöyle buyurdu: “Kenizimle evlendiğim için beni epey azarlamış, Kureyş’li bir kadınla evlenmem gerektiğini söylemişsin. Halbuki, Allah Resulünden daha aziz ve daha üstün biri ne vardır, nede olacaktır!
Bu, bana ait bir kenizdi. Allah’ın emriyle mükafat almak için onu azat ettim. Sonrada İlahi sünnet gereği onu kendime eş seçtim. İslam dini, her ehline izzet, şeref ve şahsiyet kazandırdığına göre, kim bu dine sarılırsa onu her pislikten temizler. O halde hiçbir Müslüman da arsızlık yoktur; asıl arsızlık cahiliyettendir, vesselam!”
Zürare derki: “İmam Seccad (a.s), amcası Hasan (a.s)’ın küçük bir keniziyle evlenmiş, annesini de Gulamıyla nikahlamıştı. Bu haber Abdülmelik’in kulağına varmış; Abdülmelik, ona hitaben yazdığı bir mektupta şöyle demişti: “Ey Ali b. Hüseyin! Anlaşılan sen henüz kendi değerini anlamış değilsin! Halk arasındaki itibarına ve kişiliğine de önem göstermiyorsun herhalde! Duydum ki, kenizinle evlenmiş; anneni de gulamınla evlendirmişsin!”
İmam (a.s), ona yazdığı cevapta şöyle buyurmuştu: “Mektubunu okudum! Biz hal ve hareketlerimizde Allah Resulüne taklit ederiz. Zira o, (bizim için) en iyi olgudur: Kızı Zeyneb’i gulamı Zeyd ile evlendirmiş, kendisi de kenizi olan Safiye ile evlenmiştir.”
Abdülmelik, -Haccac’a gönderdiği mektubunda da açıkladığı gibi- her ne kadar Abdulmuttalib oğullarının kanını akıtmaktan çekiniyor ise de halk arasında geniş kitlelere fikirsel bir yol çizen ve bu çizgiyi daha da genişleten İmam (a.s)’ın Medine’deki varlığından çok çabuk rahatsızlık duymuş, kaygılanmaya başlamıştı. Bu nedenle, İmamın yakalanmasını ve elleri bağlı olarak Dimaşk’a götürülmesini emretti. Abdülmelik yapmış olduğu bu hareketiyle İmam (a.s)’ı halktan ve öğrencilerinden uzaklaştırmak böylece, halkı İmamın fikirsel yöndeki kılavuzluğundan mahrum etmek istiyordu. Fakat, Allah’ın inayeti sayesinde bu emir gerçekleşmedi ve İmam (a.s) aynı şekilde Medine’de kaldı.
Abdulmelik’in ölümünün ardından oğlu Velid’in başa geçmesiyle ortam İmam (a.s) için daha da zorlaşmıştı. Zira, bütün mücadelelerin yenilgiyle sonuçlandığı bu sıralar, fikirsel ve kültürel mücadelelerle baş başa kalan tek ve yegane kimse İmam Zeynelabidin (a.s) idi ve buda sapık Emevi hükümetinin önde gelenleri için acı bir gerçek olarak telakki ediliyordu. Çünkü onlar, Allah’ın dinini kendi istekleri ve çıkarları doğrultusunda tanıtmak istiyorlardı ve dolayısıyla da İmam (a.s)’ı yollarına çıkan esaslı bir engel olarak görüyorlardı.
Öte yandan, Emeviler bu cereyanla mücadele etmek için her yolu denemiş, pek iç açıcı bir sonuca varamadıklarını tecrübe etmişlerdi. Ne İmam (a.s)’ı korkutmakla, nede Şiileri öldürmekle bir sonuç elde edememişler; halkın silahlı ayaklanma isteğinin de önünü alamamışlardı. Nitekim, sonuç olarak İmam (a.s)’ı şehit etme kararı aldılar ve öylede yaptılar…
Süleyman b. Abdülmelik, Velid’in emriyle İmam (a.s)’a zehir içirdi İmamın hayatta olduğu altın çağ böylece sona ermiş oldu. Fakat onun yolu, hedefi, adı ve yâdı sonsuza dek kaldı ve tüm iyiliklerin kaynağı, insanlar içinse bir hidayet ve doğruluk çırağı olarak tarihin bir ucundan diğer bir ucuna kadar daima bâki kaldı ve kalacakta.
Allah’ın salatı ve selamı ona, babalarına, çocuklarına, hak üzere gelen sadık İmamlara ve doğru yolun yolcularına ve tüm şehitlerine olsun! Son


more post like this