Ehl-i Sünnet, İmamiye şiasının Peygamber ( s.a.v )’in Ali (a.s)’ı hilafet ve imamete tayin ettiği hususundaki iddiasına cevap olarak sa-habenin siret ve davranışlarını sahih olarak kabul etmiş ve ashabın Peygamber ( s.a.v )’in emirlerinden dışarı çıkmasının uzak bir ihtimal olduğunu söylemişlerdir. Hilafet ve peygamberden sonra yerine geçme meselesinin tarihi ve siyasi köklerini özet olarak beyan edip Ehl-i Sünnet’i bu konudaki görüşlerinin bir değerlendirmesini yapınız.

Peygamber ( s.a.v )’in Ali ( a.s ) ve Ehl-i Beyt’i hakkındaki bütün vasiyet ve tavsiyelerine, Ali ( a.s )’ın Peygamber nez-dindeki makamına, Hz. Ali ( a.s )’ın İslam dinini yüceltme yolunda gösterdiği eşsiz katkısına, Ümmetin büyük önderi Peygamber ( s.a.v )’in vefatından sonra da bütün ümmetin bu haysiyetli İslami şahsiyete teveccüh etmesi ve ümmetin ön-derliğinin onun güçlü ellerinde karar kılması gerekirken çok farklı olaylar ve gelişmeler baş göstermiş ve hilafet makamı sıradan sebeplerle başkalarının eline geçmiştir.
Yıllarca uzakta bulunan ve o günkü gelişen bütün olaylar, incelikler ve maslahatları ihata edemeyen bir insan için bu olayı hakkıyla tahlil edebilmek çok zor gözükmektedir. Asır-lar boyunca Emevi ve diğer hilafet düzenlerine bağlı kültürel hareketlerin istilası sebebiyle Sadr-ı İslam’daki hakikatleri giz-lemek, olayları hakim düzenin lehine tefsir ve tevcih etmek, Peygamber’in tahir Ehl-i Beyt’inin fazilet ve haklarını örtmek hususunda büyük çaba ve gayretler gösterilmiş ve bu da bu olayın daha fazla gizli kalmasına ve anlaşılmazlığına neden olmuştur.
O halde hilafet macerasının kökeniyle ilgili elde edilebile-cek bir takım bulgular da muteber tarihi kaynaklarda büyük bir araştırmayı ve geniş bir incelemeyi gerektirmektedir.
Velhasıl bana göre, bu macerayla ilgili olarak şu birkaç hu-susa dikkat etmek gerekir:
1-Ashaptan bazısının sireti de onların uhrevi ve salt ibadi hususlarda Peygamber ( s.a.v ) emirleri ve naslar karşısında tam bir züht ve ubudiyet içinde olduklarını ama maalesef si-yasi, idari, kavmi maslahatlar ve mali menfaatler hususunda tümüyle Peygamber ( s.a.v ) emrine teslim olmadıklarını gös-termektedir. Onlar kendi istek ve zevklerine de büyük önem veriyorlardı. Öyle ki dünyevi menfaat ve kudret elde etmek söz konusu olduğunda naslardan yüz çeviriyorlardı. Bu mu-halefetlerin açık örneklerini aşağıdaki olaylarda açıkça görmek mümkündür.
-Ashaptan bazısının Bedir savaşının ganimetlerini bölüş-türme hususunda ihtilafa düşmeleri.
-Uhud’da Peygamber ( s.a.v ) emrine muhalefet etmeleri ve ganimet toplamak için stratejik tepeleri terk etmeleri.
-Hudeybiye barışında müşrikler karşısında bir şey  yapma-dığı ve Medine’ye geri döndüğü sebebiyle Peygambere muha-lefet ve itirazda bulunmak.
-Ashaptan etkin olanların Peygamberin hayatının son günlerinde Usame bin Zeyd’in ordusuna katılmaması ve Usame bin Zeyd’in komutanlığına itiraz etmeleri… öyle ki Peygamber kızmış cami minberine çıkarak bu genç komuta-nın liyakatına vurgu yapmış ve herkese onunla gitmesini em-retmiştir.
Perşembe günü musibeti  bazılarının Peygamber ( s.a.v ) için kalem ve hokka getirilmesine engel olunması, Resulul-lah’ın hayatının son önemli vasiyetlerini yazmasına mani olunması ve hatta oradan olanlardan birinin Peygambere ha-karete varan sözler sarf etmekten çekinmemesi.
O halde Peygamberin ashabının bütün durumlarda Pey-gamber ( s.a.v )’e itaat ettiği asla kendisine muhalefet etmedi-ğini iddia etmek genel anlamda doğru değildir ve hiçbir delil-le de ispatlanmamıştır. Evet hilafet konusu da şahsi maslahat düşüncelerinin Allah ve Resulünün maslahatlarına tercih edildiği olaylardan sadece biridir.
2-Sakife yapımcıları zannediyorlardı ki Arap kabileleri Ali ( a.s )’ın hükümetine teslim olmamıştır ve onun hilafetini ka-bul etmeyeceklerdir. Zira henüz cahiliye kin atıkları kalplerde sabit kalmıştır. Oysa Ali İslam’ın zafer ve yücelişi yolunda ve hakka yardım olduğuna küfür kabilelerinin ileri gelenlerinin kanlarını dökmüş, büyük bir metanet ve selabet örneği sergi-lemiştir. Ali ( a.s ) Peygamberin aşiretinden ve kendisine en yakın olan kimsedir. O halde bu gizli kinler bir gün ortaya çı-kacaktır.
Veya, Ali ( a.s ) ‘ın hak ve adaleti icra hususunda gösterdi-ği kararlılık, metanet ve kesinliğe tahammül edememektedir.
3- Ali ( a.s )’ın sınırsız kemal ve faziletlerine karşı bir grup Kureyş’linin güttüğü haset, kin ve içinde düştükleri aşağılık kompleksi dalga dalga yayılıyordu. Bu yüzden Hz. Ali ( a.s )’ın hilafetinin yerleşik hakimiyet kuramadığı için de sevinmiş ve mutlu olmuşlardır.
4- Cahiliye dönemi derinliklerinde kök salan etnik bağnaz-lıklar ve kabileler arası rekabetler bu olayda oldukça çirkin ve uğursuz bir şekilde ortaya çıkmıştır. Peygamber vefat ettikten hemen sonra ensardan bir grup ve hatta muhacirlerden bazı-ları halife tayini hususunda büyük bir kargaşalık koparmış ve bu çekişmede onlardan her biri hilafetin bir bölümünü ele geçirmeye çalışmıştır.   bu, cahiliye dönemine ait duygular fır-tınası, Hz. Ali ( a.s )’ın faziletlerini kendine kurban etmiş; Peygamberin emir ve tavsiyelerini unutturmuştur.
5- İbn-i Abbas ikinci halifeyle konuşmaktadır: halife şöyle diyor: “Ey İbn-i Abbas! Ali ( a.s )’ı hilafete ehil görüyor mu-sun? Onca fazilet geçmiş peygamberle akrabalık ve sahip ol-duğu ilimler sebebiyle o bu makama layıktır, uzak değildir.” Halife şöyle diyor: Allah’a ant olsun ki hak dediğin gibidir. Eğer halife olacak olursa insanları doğru ve aydın yola davet eder. Ama bir takım özellikleri de ardır: toplantılarda şaka-laşmakta, düşüncelerinde tek başına hareket etmekte- insan-ları yaşı küçük olmasına rağmen kınamaktadır.”
Daha sonra halife şöyle diyor: “Ey İbn-i Abbas Amcan oğlu Ali insanlardan hilafete en layık olanıdır. Ama Kureyş ona tahammül edemez. Eğer Ali başa gelecek olursa Kureyş’i hakkın acılığıyla muaheze edecek ve Kureyş Ali ( a.s )’dan asla kurtuluş yolu bulamayacaktır. Dolayısıyla da biatini bozarak onunla savaşmaya kalkışacaktır.”  Başka bir olayda ise halife şöyle diyor: “Ey İbn-i Abbas kavminin seni neden engel-lediğini biliyor musun?” İbn-i Abbas şöyle diyor: “Önce ona cevap vermek istemedim ve şöyle dedim: Eğer ben bilmesem de müminlerin emiri daha iyi bilir.” Halife şöyle diyor: ben hilafet ve nübüvvetin sizde olmasını ve bu vesileyle de Ku-reyş’e karşılık kendinizle övünmenizi istemiyordu.”
Bu konuşmalarda halife tayini hususunda bazılarının için-de gizli hedeflerini ve menfaat düşüncelerini açıkça görmek de mümkündür.
6- Halife tayini olayı az sayıda insanların müdüriyet ve planlamasıyla düzenlenmektedir. Bu macerada meşveret, ata-şelik; muhacir ve ensarın düşünce ve fikirlerine teveccüh gibi konular söz konusu olmamıştır ki buna da istinad ederek işin sonucundan genelin rızayet ve hoşnutluğu keşfedilebilsin. Aksine itiraz edenlere ve muhalefet gösterenlere büyük bir şiddet tehdit ve sövgü ile karşılık verilmiştir. Dolayısıyla bu macerada ortaya çıkan durum referandumdan çok, bir ihtilali andırmaktadır.
7- Bu olayda Ehl-i Beyt ve ashabın iyilerinde bir grup Sa-kife’nin neticesine itiraz ve muhalefette bulunarak mukave-met göstermiş ve Fatıma ( a.s )’ın evinde oturma eylemi yapmışlardır.  Ama, onlar halifenin taraftarlarının bu şiddete başvurmasını görünce bu direniş sebebiyle Müslümanların birlik ve beraberliğinin yok olacağını, münafıkların kötü isti-fade edeceğini, peygamberin vefatından sonra sapık hareket-lerin baş gösterdiğini ve irtidat yolunu tutturduklarını görün-ce İslam ve Müslümanların mevcudiyet ve vahdetinin koru-mak için direnişten el çektiler ve mevcut durumla örtüşmeye çalıştılar.
8- Bu büyük hakkın sahibi Ali ( a.s ) şartların kendine itaat edilmesi için uygun olmadığını ve hilafetin adeta devşirilme zamanı gelmemiş  bir meyveyi andırdığını görünce sahneden kenara çekilmiş ve Müslümanların daha yüce maslahatlarını korumak için cömertçe meydanı başkalarına terk etmiştir.
9-Ehl-i Sünnet kardeşlere burada söylenmesi gereken son söz de şudur ki; sahabenin ve hilafet düzeninin yardımcıları-nın davranışlarını sadece iki şekilde doğru görmek mümkün-dür:
1-Onların, halife tayini olayındaki niyet ve maksatlarını dürüst, hayırsever ve maslahatçı farz edip doğru görmek…
2- Ya da Ali ( a.s )’dan yüz çevirme ve halife tayin etme hususundaki amel ve davranışlarını kendi istek ve zevklerine yorumlayıp doğru olduğuna inanalım.
Eğer biz birinci varsayım kabul edecek olursak, onları maksatlı ve garaz sahibi olmakla itham etmeyip, hayırsever hedefleri olduğunu kabul etmiş oluruz. Ama ikinci varsayımı asla kabul edemeyiz.  Elbette bu işin neticesinin de naslardan yüz çevirmek, peygamberin vasiyetlerinden el çekmek ve maslahata dayalı içtihat ve nas karşılaşmasının en açık örnek-lerinden biri olduğunu kabul etmek hususunda da hiç şüp-hemiz yoktur ve böylesine bir içtihada teslim olmak nasıl mümkün olabilir?

Ehl,i Sünnet Sihah Kitaplarında yer alan on iki halife ve emir Şia’daki on iki İmamın imametine nasıl uyarlanmaktadır?

Ehl-i Sünnetin hadis kaynaklarında yer alan bir çok hadis-lerde on iki imam halife ve emirden bahsedildiği göze çarp-maktadır. Bu hadislerin anlamını incelemeden önce bizzat hadislerin lafızlarını nakletmek istiyoruz:
1-N,Buhari, Cabir bin Semere’den şöyle rivayet etmekte-dir: “Resulullah ( s.a.v ) şöyle buyurduğunu işittim: “Emirler on iki kişidir.” Sonra bir kelime ifade etti ki ben duymadım. Babam şöyle dedi: “şüphesiz ki Resulullah orada şöyle bu-yurdu: “Hepsi de Kureyş’tendir.”
2-Müslim’in rivayetlerinde de şu ibareler yer almıştır: “şüphesiz ki bu iş on iki halife gelip geçmeden sona ermez.”; “İnsanların işi, velileri on iki kişiye tamamlanıncaya kadar böylece devam eder.” ; “halife on ikiye tamamlanıncaya kadar İslam güçlü kalır.” ; “halife on ikiye tamamlanıncaya kadar da bu din güçlü ve yüce kalır.”; kıyamet kopana veya üzerinize on iki halife gelene dek de bu din ayakta kalacaktır.”
3-Ahmed b. Hanbel’in nakl ettiği rivayette ise şöyle yer almıştır: “Bu ümmetin on iki halifesi olacaktır.”  Bu hadisi otuz dört yolla Cabir b. Semereden nakl etmiştir.
4-Hakim’in Müstedrek’deki ibaresi ise şöyledir: “Bu üm-metin işleri on iki halife gelinceye kadar iyilik ile geçecektir.”; Bu ümmetin işleri… sürekli üstün olacaktır.”
5-Zikr edilen bütün hadislerde de “hepsi Kureyş’tendir.” İbaresi rivayetin sonunda yer almıştır.
6-Ahmed, Mesruk’tan şöyle rivayet etmiştir: İbn-i Mes’ud’un yanında oturmuştum ve o bizlere Kur’an okuyor-du. Bu arada adamın biri kendisine şunu sordu: “Ey Abdur-rahman, acaba Allah’ın resulüne bu ümmete kaç halifenin hükm edeceğini hiç sordun mu?”
Abdullah b. Mes’ud şöyle cevap verdi: “Irak’a geldiğim günden beri hiç kimse bana bu soruyu sormadı.” Daha sonra şöyle dedi: “Evet bu soruyu Allah’ın resulüne sordum ve o şöyle cevap verdi. İsrail oğullarının başkanları sayısınca on iki kişi bu ümmete hükm edecektir.
Bu hadislerde imamların ve önderlerin nişaneleri, sıfatları ve sayıları açıkça tayin edilmiştir. Ama hiçbirinde isimleri be-yan edilmemiştir. Ama İslam’ın onlar vasıtasıyla güçleneceği, ayakta duracağı, iyilik bulacağı ve galip geleceği; hepsinin Ku-reyş’ten olacağı ve sayılarının da on iki olacağı belirtilmiştir ve bu sadece ve sadece imamiye şiasının inandığı on iki ima-ma uyarlanmaktadır. Özellikle de onları Sekaleyn, sefine, eman ve Peygamber’in içinde 12 imamın ismini de zikrettiği vahit rivayetler bizlere Peygamber’in maksadını anlamak ve sözünün örneklerini algılamak hususunda büyük ölçüde yar-dımcı olmaktadır. Bu konuda güçlü yazar Üstad Muhammed Taki Hekimi çok güzel bir açıklaması vardır. Üstad şöyle di-yor: Bu rivayetlerden başlıca şunları anlamaktayız:
1-Emir ve halifeler sadece 12 kişidir, fazla değildir.
2-Bu emirler Naslar ile tayin edilmektedir. Zira bunların İsrail oğullarının başkanlarına teşbih edilmesi de bunu gerek-tirmektedir. “And olsun ki Allah İsrail oğullarından söz al-mıştı (kefil olarak) içlerinden on iki de başkan göndermişti.”
3-Bu hadisler İslam baki kaldığı müddetçe kıyamete kadar on iki halifenin de baki kalacağını ortaya koymaktadır.
Bütün bu bilgiler ışığında söz konusu hadisler İmamların sayısı ve şahsiyetleri hususunda sadece İmamiye şiasının temel inançlarıyla uyum içindedir. Elbette bütün bu istifade edilen bilgiler emirliğin bekasından maksadın İstihkak ve liyakatiyle elde edilen imamet ve hilafet olduğu takdirde geçerlidir; zahiri bir sulta değil, zira şer’i olan bir halife hüküm ve idarecilik hakkını Allah’tan alır. Zahiri sulta ve hakimiyetinin başkalarının elde olmasıyla da asla çelişmemektedir. Ayrıca eğer rivayetleri bu şekilde yorumlamazsak Kureyş’in çokluğu da asla açıklanamaz, zira Kureyş sultanları bu sayının birkaç katını bulmuştur. İlginç olan bir husus da şu ki bu rivayetler daha Şia imamlarının on ikiye tamamlanmadığı bir dönemde Ehl-i Sünnet’in rivayet kaynaklarında yer almıştır. Dolayısıyla da bu hadislerin uydurma olduğunu söylemek mümkün de-ğildir.

Ehl-i Beyt’ten Nakl edilen rivayetler ışığında Ehl-i Beyt şiasının kamil ve terbiye edilmiş çehresini tanıtınız.

Tek bir cümle ile şia, bu mektebin tüm hedeflerinin bütün boyutlarıyla varlığında tecelli ettiği İslami kamil bir insan me-sabesindedir. Şia; doğru düşünmek, temizlik ve iyi davran-maktır. Bu da dini önderlerin peşinde oldukları hedefin biz-zat kendisidir. Ehl-i Beyt imamları tüm güçleriyle kendi taraf-tarlarını temizlemeye ve iyi terbiye etmeye çalışmışlardır. On-lar bütün güçleriyle güvenilir ve emin dostlarına şer’i hüküm, adap ve Muhammedi öğretileri öğretmeye çalışıyordu. O bü-yük insanlar asla vasıfsız ve niteliksiz taraftarlar toplamak pe-şinde olmamışlardır. Onlar sürekli bir grup kapasitesiz ve be-yinsiz insanların kendi taraftarları olduğunu iddia etmelerin-den, kendilerini şii gösterip kemaller elde etmek ve görevleri-ni yerine getirmek yerine, yalan yere Ehl-i Beyt’in taraftarı olduğunu gururlanarak söylemelerinden korkuyordu.
Özetle Ehl-i Beyt’in maksadı insan yetiştirmektir; yalancı iddiacıları toplamak değil.
İbn-i Hacer Savaik’ul-Muhrika adlı kitabında şöyle rivayet etmektedir: “Ali ( a.s ) bir grubun yanından geçiyordu, onlar Hz. Ali’yi görünce hemen ayağa kalktılar. Hz. Ali, “bunlar kimdir?” diye sordu. “bunlar senin Şiilerindir.” diye cevap verilince de Hz. Ali onlara şöyle dedi: “güzel de neden sizler de dostlarımızın ziynetini ve Şiilerin nişanesini sizlerde gö-remiyorum?” Onlar utanarak sessizliğe büründüler. O esnada Hz. Ali ile birlikte olanlardan biri şöyle sordu: “Siz Ehl-i Beyt’i saygın kılan ve bir çok özellikler veren Allah aşkına lütfen şiilerinizin niteliklerini beyan eder misiniz?” Hz. Ali ( a.s ) şöyle buyurdu: “Bizim şiilerimiz Allah’ı tanıyanlar ve Al-lah’ın emriyle amel edenlerdir.”
İnsanlardan bazısı günah ve şehvet bataklıklarında yüzdü-ğü halde Allah’ın emirlerine ve buyruklarına isyan noktasında Ehl-i Beyt’in muhabbetini kendilerine bir özür ve bahane olarak ileri sürüyorlardı. Oysa Ehl-i Beyt bu sevgi ve dostlu-ğu sadece salih amel ve doğruluk, emanet, takva ve zühd ol-duğu takdirde makbul görüyorlardı. Nitekim İmam Sadık ( a.s ) ashabından birine hitap ederek şöyle buyurmuştur: “Ey Huzeyme, onlara şu mesajımızı ilet ki bizim salih ameller dı-şında hiç bir hususta Allah’tan kendilerine bir kifayetimiz ve yeterliliğimiz olmayacaktır. Onlar takva ve zühd dışında hiç-bir şeyle velayetimize erişemezler. Kıyamet gününde de has-ret çekenlerin en şiddetlisi adalet üzere konuşan, ama amelle-riyle adalete muhalif davranan kimsedir.”
Ehl-i Beyt İmamlarının görüşüne göre gerçek şiiler, tıpkı kendileri gibi tabiat ve davranışlarında dini ve insani kemal ve değerler ile donanmış bir örnek ve başkaları için doğruluk ve dürüstlük örneği olabilen bir mesaj olabilenlerdir. Nitekim İmam Sadık ( a.s ) şöyle buyurmuştur: İnsanları dillerinizden başkasıyla (amellerinizle) davet edenlerden olun; öyle ki in-sanlar sizden sadece çaba doğruluk ve takva görsünler.”
İmam Bakır ( a.s ) Cabir-i Ci’fi ile yaptığı konuşmasında şöyle buyurmuştur: “Ey Cabir, bizim şiimiz olduğunu iddia edenlerin sadece Ehl-i Beyt’in muhipleri (sevenleri) olduğunu söylemesi yeterli midir? Allah’a and olsun ki bizim Şiilerimiz sadece Allah’tan sakınanlar ve Allah’a itaat edenlerdir.”  Baş-ka bir yerde ise şöyle buyurmuştur: “Şiilerimiz sadece tevazu, huşu, emanete riayet, Allah’ı çok zikr etmek, namaz, oruç, anne babaya iyilik; fakir ve düşkün komşular, yetimler ve borçlular karşısında sorumluluk; doğruluk, Kur’an tilavet et-mek, insanları sadece hayırla anmak ve akrabalar ile tanıdıklar arasında emin olmakla tanınırlar.”
Devamında ise şöyle buyurdu: “Allah’tan korkun ve bilin ki Allah indinde olanlar için Allah ile insanlardan hiç kimse arasında bir yakınlık yoktur. Allah azze ve celleye kullarından en sevimli olanı en takvalı ve itaatine en çok koşanlardır.”
Yine şöyle dedi: “Ey Cabir, Allah’a and olsun ki Allah Tebarek ve Telaya sadece itaati ile yaklaşmak mümkündür. Bizim elimizde ateşten beraat yoktur. Allah üzerinde hiçbir kul için hüccet söz konusu değildir. Kim Allah’a itaat ederse o bizim dostumuzdur. Her kim de Allah’a isyan ederse o bi-zim düşmanımızdır. Bizim velayetimize sadece amel ve tak-vayla nail olmak mümkündür.”
İmam Sadık ( a.s )’da Ebu’s-Salah Kenani ile yaptığı ko-nuşmasında taraftarlık iddiasında bulunan yalancılar hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah’a and olsun ki aranızda Ca’fer’e (bana) uyanlar çok azdır. Şüphesiz ki benim ashabım en çok takvalı olan Allah için amel eden ve sevabını ümit edenlerdir. Evet benim ashabım sadece bunlardır.
Gerçek takipçilerin en önemli görevlerinden biri de insan-ların işlerini önemsemek ve kardeşlerin haklarını ödemektir. En acı mesele de bu konuda bir hataya düşmektir.
İmam Sadık ( a.s ) kendisine kardeş haklarını soran Mualla b. Hasin’e şu yedi önemli ilkeyi beyan etmiştir:
1-Kendin için istediğini kardeşin için de istemen ve kendin için istemediğini onun için de istememen.
2-Onun gazabına uğramaman, hoşnutluğunu taleb etmen ve emirlerine itaat etmen…
3-Ona can, mal, dil el ve ayaklarınla yardıma koşman
4-Sürekli onun için bir önder ve ayna olman.
5-O aç olduğunda asla doymaman, o susuzken asla suya kanmaman ve o çıplakken asla giyinmemen
6-Eğer bir hizmetçin varsa elbiselerini yıkaman, yemekle-rini pişirmek ve yatağını kurmak için onun yanına göndermen
7-yeminine sadık kalman, davetine icabet etmen, hastasını ziyaret etmen, cenazesinde hazır bulunman ve bir ihtiyacı ol-duğunu anladığında o senden bir şey istemeden o ihtiyacını gidermendir.”
Bazıları buradaki kardeşlerden maksadın sadece Ehl-i Beyt’in Şiileri olduğunu sanabilir. Ama diğer rivayetlere de baş vurulduğunda bu düşüncenin yanlış olduğu açıkça anla-şılmaktadır ve Ehl-i Beyt’in merhamet, samimiyet ve insan severlik rüzgarının bütün dindaş kardeşlere ve hatta insanlara doğru estiğini görülmektedir.”
Evet, Ehl-i Beyt şiası işte böylece dostluk, anlaşma, insan-ların haklarına dikkat etme, iman, fazilet, hak yolda çaba, fe-dakarlık ve diğer bir çok keramet ve yüceliklerin bütünü an-lamındadır. Beceriksiz ve vasıfsız iddiacıların kendilerini al-datması ve bütün insanlar arasında Firdevs cennetlerinin va-risi olduğunu zan etmesi bu gerçeği asla değiştiremez.”

Mehdilik meselesi hakkında araştırma yapınız:
1-Mehdilik ile ilgili hadislerden herhangi birisi, Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de yer almış mıdır?
2-Ehl-i Sünnet’in diğer sihah kitaplarında yer alan Mehdilik ile ilgili hadislerden üç örnek zikr ediniz.
3-Mütevatir olarak Mehdilik ile ilgili hadisleri nakl eden Ehl-i Sünnet araştırmacılarından bir kaçının adını ve kitaplarını beyan edi-niz.

Mehdilik inancı şii ve sünni tüm Müslümanların arasında var olan köklü ve sabit inançlardan biridir. Bu ittifak ve or-taklık çok az konularda tahsil olunmuştur. Ehl-i Sünnetin hadis kitapları aleme adaleti hakim kılacak olan Hz. Mehdi ( a.s )’ın kıyamını müjdeleyen rivayetlerle doludur. Bir çok alimler bu konuda başlı başına kitaplar yazmışlardır.”  Bura-da bazı sihah kitaplarında yer alan rivayetlere bir işaret etmek istiyoruz:

Sahiheyn’de Mehdi ile ilgili hadisler
Sahihayn-i Müslim ve Buhari de bir takım hadisler zikr edilmiştir ki bu hadislerde her ne kadar Mehdi ( a.s )’ın adı açıkça zikr edilmemişse de, ama diğer sihah kitaplarında nakl edilen hadislerdeki delillerden bu maksat açıkça anlaşılmak-tadır. Bu cümleden şu hadisler:
1-Buhari Sahih’inde Bab’un-Nuzul-i İsa b. Meryem’de Ebu Hureyre’den naklen Peygamber’in şöyle buyurduğunu nakl etmektedir: “İsa b. Meryem aranıza indiğinde ve imamı-nız da sizden olduğunda haliniz ne olacak.”
2-Müslim Sahih’inde Cabir b. Abdullah’tan naklen Pey-gamber’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: Ümmetim-den bir grup sürekli hak yolunda savaşacak ve kıyamete kadar üstün olacaklardır. Sonunda İsa b. Meryem nazil olur, onların emirine şöyle der: Gel bizlere namaz kıldır, ama o şöyle der: Hayır bazımız bazımızdan öne geçin bu Allah’ın ümmete verdiği bir saygınlıktır.

Diğer sihah kitaplarında yer alam Mehdilik ile ilgili hadisler
1-Tirmizi Sahih’inde Peygamber ( s.a.v )’den şöyle rivayet etmektedir: “Adı adım olan Ehl-i Beyt’imden birisi Araplara hakim olmadıkça dünya sona ermez.”
2-Ebu Davud Sünen’inde şöyle rivayet etmektedir: “Kı-yamet’in kopmasına bir gün dahi kalsa Allah Ehl-i Beyt’’nden birini gönderir ve o yeryüzü zulümle dolduğu gibi onu adalet ile doldurur.
3-Ebu Davud ve İbn-i Mace, Peygamber ( s.a.v )’den şöyle rivayet etmektedir:
Mehdi benim itretimden ve Fatıma’nın evlatlarındandır.”
Mehdilik ile ilgili hadisleri Sünen-i Ebi Davud, c. 4, Ki-tab’ul-Mehdi; Sünen-i İbn-i Mace, Kitab’ul-Fiten, Bab-u Hu-ruc’il-Mehdi, Cami’us-Sahih-i Tirmizi, Kitab’ul-Fiten,  Bab-u ma cae fil Mehdi gibi kaynaklarda inceleyebilirsiniz.

Mehdilik ile ilgili hadislerin mütevatir oluşu
Mehdi ( a.s ) ile ilgili rivayetlerin Ehl-i Sünnet kaynakla-rında çok yer alışı ve ravilerinin sayısı o kadar büyüktü ki ha-dis ilminin bazı alimleri bunun mütevatir olduğunu açıkça beyan etmişlerdir.
1-Ebu Abdullah Genci Şafii (h. 658), el-Beyan fi Ahbar-i Sahib’iz-Zeman’da şöyle demektedir. Resulullah ( s.a.v )’den Mehdi ile ilgili nakl edilen rivayetler çokluğu, ravilerinin çok-luğuyla mütevatir ve müstefiz sayılmıştır.
2-Hafız İbn-i Hacer Askalani (H. 852) ise Feth’ul-Bari de şöyle diyor: Mehdi’nin bu ümmetten olduğu ve İsa ( a.s )’ın nazil olup arkasında namaz kılacağı hususundaki rivayetler mütevatirdir.”
Kadı Muhammed b. Ali Şevkani bu konuda yazdığı kita-bını “et-Tevzih fi Tevatür-i ma cae fi’l-Muntezer ve’d-Deccal ve’l-Mesih” diye adlandırmıştır ve bu kitabında Mehdilik ile ilgili 50’den fazla hadis zikr ederek şöyle demiştir: “Bilgi ve zeka sahibi herkes zikr ettiğiniz bütün bu hadislerin tevatür haddine ulaştığını anlar. Dolayısıyla buradan da Mehdi-i Muntezer hakkında nakl edilen rivayetlerin mütevatir olduğu anlaşılmaktadır.
4-İbn-i Hacer Haysemi Şafii ise şöyle inanmaktadır: “Bir çok mütevatir rivayetlerde yer aldığına göre Mehdi bu üm-metten olacak, İsa gökten inecek ve Mehdi’nin arkasında namaz kılacaktır.”
5-Çağdaş Vahhabi Müftüsü Şeyh Abdullah bin. Baz Mufti ise şöyle inanmaktadır: “Mehdi meselesi bellidir ve bu husus-ta nakl edilen rivayetler müstefizdir, hatta bazı ilim ehli bu hadislerin mütevatir olduğunu beyan etmiştir.”
…Bu hadisler manevi mütevatir hadislerdir, zira bir çok yoldan nakl edilmiş, birçok ravilerce rivayet edilmiş ve de çok çeşitli lafızlar ile ifade edilmiştir. Dolayısıyla bu hadisler hak-kıyla bu vaad edilen insanın işini doğrulamakta ve kıyamının gerçekleşeceğini önemle vurgulamaktadır. Bu önder ahir za-manda Allah azze ve celle’nin İslam ümmetine verdiği en bü-yük nimettir. Mehdi kıyam edince adaleti ikame edecek, zu-lüm ve haksızlığı def edecek ve Allah bunun vesilesiyle bu ümmet arasında hayır ve iyilik bayrağını dalgalandıracaktır.”
Mehdi ( a.s ) ile ilgili hadislerin mütevatir olduğunu söyle-yen diğer bazı Ehl-i Sünnet alimleri ise şunlardır: Şeyh Mu-hammed Sefarini, Levami’ul-Envar’il-Behiyye’de; Şeyh Seduk Hasan Kenuçi, el-İzae Lima Kane Vema Yekunu Beyne Ye-dey’is Sae’de ve Muhammed bin. Cafer Kettani ise en-Nezm’ul-Mütenasir, Min’el Hedis’il-Mütevatir.

Sahabenin Adaleti Görüşünün ortaya çıkışının siyasi ve fikri köklerini kısaca bir açıklayın ve bu inanca inanmanın hedef ve sonuçlarının ne olduğunu beyan ediniz.

Sahabenin adaleti görüşü hadis ehli mektebinin zuhur et-tiği bir zamanda sabit bir inanç olarak özel bir ilgi ve tevec-cüh kazanmıştır. Ve o günden bugüne de Ehl-i Sünnet vel Cemaatin sabit inançlarından biri olmuştur. Ama bize göre bu özel inancın şekillenmesinde başlıca bir takım siyasi olay-lar etkin olmuştur. Başka bir tabirle bu düşünce tarzının şe-killeniş kökleri sahabe dönemindeki başlıca bir takım siyasi olaylar olmuştur. Daha geniş bir açıklamayla Peygamber (s.a.v )’in vefatından sonra meydana gelen bir takım olaylar Muaviye’nin tasallutuna ve Ümeyyeoğulları grubunun Müs-lümanlara hakim olup devleti ele geçirmelerine neden oldu. Bu dönem süresince bir çok iniş çıkışlar ortaya çıktı. Sayısız hilekarlıklar, cinayetler v e katliamlar gerçekleşti. Osman’ın hilafeti döneminde Ümeyyeoğulları karşılarında meydanı açık görünce İslam’ın galip gelmesi sebebiyle içlerine gömdükleri tamah ve arzularını ihya etmeyi ve siyasi inzivadan çıkmayı kararlaştırdılar. Sonunda da Muaviye imam Hasan ( a.s ) ile barış anlaşması imzalayarak resmen hilafeti ele geçirdi. Bu müddet zarfında bir çok savaşlar yaptı, isyanlar yaptı, suçsuz insanları katletti, Müslümanları korkuttu. Hilekarlıkla kötü propagandalarda bulundu ve sayısız bidatlar ortaya çıkardı. Bu dönemde sahabenin bir çok iyileri Muaviye’nin cellatla-rınca katledildi. Peygamberin Ehl-i Beyt’inin ve İmam Ali ( a.s )’ın şahsiyetini ortadan kaldırmak için gece gündüz dur-madan çalıştılar. Böylesi bir durumda hiç şüphesiz her zaman insanlar o günkü mevcut karşılaşmaları ihtilafları ve olayları tahlil etmeye kalkışacaktır. Bu yüzden Emevilerin sahtekar tebliğ teşkilatı siyasi bir hedef olarak tarihi sonuçları incele-menin hilafet ve saltanatına zarar vermesine engel oldular ve halkın hükümlerinin Muaviye soyunun karanlık ve siyah çeh-resini ortaya çıkarmasına mani oldular.
Dolayısıyla Muaviye kendi şahsiyetini ve varlığını koru-mak, herhangi kıyam ve direnişle karşılaşmamak ve tarihi meşruiyet, haysiyet ve yüzsuyu elde etmek için böylesine akıl-sız bir işe kalkıştı.
Rejim bütün araçlarını kuklalarını ve uşaklarını seferber ederek geniş çapta yalancı ve aşırı  hadisler  uydurarak kapa-sitesiz ve aşağılık insanları yüceltmeye çalıştılar. Bu vesileyle hayali tarihi kahramanlar ve yalancı mitler yaratmaya uğraştı-lar.
Ali ( a.s ) ve Peygamber ( s.a.v ) ‘in ehli beytinin aleyhinde sayısız hadis uydurup yayarak ve geniş çaplı bir tebliğ çalış-masına girişerek bu temiz ve iyi tabiatlı Ehl-i Beyt’in yüzünü kötü göstermek için didindiler. Böylece kendi akıllarınca her açıdan Haşimoğulları ve Ümeyyeoğulları arasındaki savaştan galip ve kahraman olarak ayrılacaklarını zannediyorlardı. Bu iki teşebbüsün ruhsal sebepleri Al ( a.s )’ın nurlu faziletleri karşısında içine düştükleri aşağılık ve geri kalmışlık komplek-sinden kurtulmaktı.
Sahabenin içtihadi düşüncesini ortaya atarak bu vesileyle onların tüm kötü davranışlarını tevil etmeye çalıştılar ve sa-habenin şahsiyetinin eleştirilemeyeceğini yaygınlaştırmaya uğ-raştılar. Halkın ağzına gem vurarak sahabelerden bazısının uygunsuz, tatsız ve yersiz davranışlarını yargılamasına ve on-lardan birini geçmişi sebebiyle itham etmesine engel oldular.
İşte böylesi bir süreçte bütün sahabelerin adaletinin kelami ve fıkhi görüşü şekillenmeye başladı.
Bu inancın şekillenmesine sebep olan önkoşullardan sarf-ı nazar ederek bu görüş sahiplerinin maksat ve hedeflerine iyimserlikle bakabilir ve onların neticede hayırsever niyetler taşıdığını tasavvur edebiliriz.
Tabiiler döneminde ve daha sonraki yıllarda halktan bir çoğu sahabe ve halifeler dönemindeki tarihi olayları incele-meye başladılar. Halkın büyük sahabelerin şahsiyet ve yaşantı tarzı hakkındaki hükümleri artmaya başladı. Sahabenin fazilet veya kötülükleri meclisten meclise aktarıldı. Bu dönemde ta-rih boyunca en çok zulümlere ve baskılara maruz kalanlar kendi haklarını görüyor; her mazlum ve hakları çiğnenmiş bir insan gibi itirazda bulunarak eleştiriyordu. Böylece muvafık ve muhalif olanlar karşı karşıya geldiler. Bir grup alimler ise bu gidişin hiç kimsenin menfaatine olmadığını görünce tarihi olayları kapatmak, sahabe dönemindeki kanlı ve acı olayların hükmünü Allah’a havale etmek, her iki tarafa da saygıyla ba-kılmasını ve sahabenin yaptığı her şeyi mazur görülmesini sağlamak için kolları sıvadı.
Hakeza Peygamberin ashabına ve İslam’ın hakimiyeti yo-lunda her türlü fedakarlığa katlananlara karşı içlerinde taşı-dıkları bu heyecanlı duygular onları endişeye sevk etti. Saha-beye itiraz ve eleştiri kapısının açık tutulmasının ve halk ara-sında sürekli tartışılmasının Sadr-ı İslam’daki tarihi azameti tehlikeye düşüreceğini, ilk Müslümanların tüm haysiyet ve hürmetlerinin yok olacağını gördüler. Böylece bir süre sonra eleştirilmeyen hiçbir sahabi kalmayacak bu olaylar İslam tari-hinin azametli kazanımlarını ortadan kaldıracak ve sürekli ilk mensuplarının uygunsuz davranışları, zulümleri ve ihanetleri dile getirilen bir dine güven yok olacaktı. Onlar sahabenin şahsiyetinin lekelenmesiyle kitap ve sünnetin de yara alacağını biliyorlardı. Zira başkalarına şeriat hükümlerini, peygamberin hadis ve siretini nakledenler bu sahabilerdi. Gelecek kuşakların dini hüküm ve marifetleri elde etmek için sahabe dışında bir yolu yoktu. Dolayısıyla bu kitap şahitlerinin yara alması durumunda dinin temelleri sarsılacak kitap ve sünnetin etkileri yok olacaktı.
Sahabenin adil olduğu görüşünün öncülerinin hayır sever hedefleri işte buydu ve bize göre bu görüş çeşitli boyutlardan kabul edilemez bir görüştür.
Velhasıl bizim inancımıza göre bu görüşün şekillenme kökleri, her ne kadar bu görüş tesis edilinceye dek hayırsever bir maksat ve çabaya dayanıyorsa da, Ümeyyeoğulları döne-mindeki siyaset erbabının hedeflerini de göz ardı etmemek gerekir.

Sahabenin Adaleti Görüşünün Siyasi Sonuçları
Bu görüş fikri ve siyasi arenada bir çok farklı etkiler ve sonuçlar yaratmıştır. Bu görüşün siyasi sonuçlarından bazıları şunlardır:
1-Sahabeyi asla eleştirmemek onlara itiraz etmemek, onları emin ve mukaddes saymak, böylece de sahabe dönemindeki karanlık olayları değerlendirmekten ve onların uygun olmayan amellerini incelemekten alıkoymak.
2-Muaviye’nin saltanatına meşruiyet kazandırmak, Muavi-ye’nin saltanatını genişletmen, güçlendirmek ve veliahtlığa çevirmek için yaptığı bütün sahtekarca ve canice savaşları is-yanları, günahsız insanlara uyguladığı katliamları, bozduğu anlaşmaları, sahabenin iyilerini şehit edişini ve benzeri tüm kötülüklerini Muaviye’nin ve uşaklarının bir içtihadı olarak görmek ve bütün bu olayları onların yalancı ve hayali adaleti gölgesinde yorumlamak.
3-Düşünce ve beyan özgürlüğünü yok etmeyi, Allah’ın in-sanlara verdiği bir nimet olarak değerlendirmek; itiraz edenle-re işkence ve baskı uygulamak ve neticede de büyük bir dik-tatörlük kurmak.
4-Bu görüşü teyit edenler veya muhalif olanlar arasında ayrıcalık yaratmak muhalifleri fısk, küfür ve irtidatla suçlamak ve neticede Müslüman fırkalar arasında bir düşmanlık atmos-feri yaratmak.

Sahabenin adaleti görüşünün akidevi ve fikri netice-leri
Gerçi sahabenin adaleti görüşü taraftarlarına göre Pey-gamber ( s.a.v )’e ve ashabına aşk ve muhabbetin bir sembo-lüdür. Ama, bu coşkun duygular , şer-i kaidelere ve akli bir burhana dayanmadığı için inanç ve düşünce sahasında isten-meyen bir takım sonuçlar yaratmıştır:
1-Bu görüşün direkt ürünü masum olmayan insanların şahsiyetinin eleştirilerden masum hale gelişi ve dokunulmaz hale bürünüşüdür. Bu mantıksız aşk akılları esarete çekmekte yapıcı ve hedefli tartışma ortamını yok etmektedir.
2-Bu görüşün taraftarları ashaba isnat edilen bütün rivayet ve hadisleri almakta ve ashabı adil bildiği için de uydurma hadisleri sahih hadislerden ayırma görevini iptal etmektedir.
Oysa hadisler karmaşık bir haldedir. Adil sahabelerce nak-ledilen sahih rivayetlerle hadis uydurma döneminde fasık, şüpheli, bağımlı ve uşak kimselerce uydurulan veya karanlık güçlerin ustaca uydurup ashaba isnat ettiği rivayetler iç içedir. Çok sonraları Ehl-i Sünnetin inançlarının bir parçası haline gelen nice hurafe ve israiliyat da kendi alimleri nezdinde ka-bul gören bu tür uydurma hadislerden kaynaklanmıştır.
3-sahabeyi adil bilmenin sonuçlarından bir diğeri de saha-benin Kur’an ve sünneti anlayışta merkez haline gelişi, görüş ve düşüncelerinin şer-i bir hüccet sayılmasıdır.
Bu inancın temeli tabiiler ve tabe-i tabiinler dönemine dönmektedir. Onlar sürekli sahabeye muhalefet etmekten korkmuş, onlarla uyum içinde olmaya ve kendi görüşlerini onların muvafık görüşleriyle güçlendirmeye büyük özen gös-termişlerdir. Öyle ki artık sahabeyi taklit ve takip etmeyi bir farz biliyorlardı. Bu sebeple de bazı mezheplerde sahabenin mezhep ve sünneti şer-i kaynaklardan biri olarak kabul görü-yordu.
Hakeza Ehl-i Sünnet fıkıh mezheplerinin imamları da sü-rekli olarak sahabenin söz ve görüşlerini önemsemiş ve şer-i hükümlere ulaşma hususunda bir kaynak olarak kabul etmiş-lerdir.  Böylece kesin delillerle isbat edilmiş olan Peygambe-rin Ehl-i Beytinin hak ve ayrıcalıkları, özellikle de ilmi önder-likleri görmezlikten gelinmiş, en fazla ashab ve ümmetin di-ğer alimleri ile aynı düzeyde tutulmalarına neden olmuştur.

Bütün ashabın adil olduğuna ve sahabenin sünnetinin hüccet sayıl-dığına inananların delillerinden biri de, “Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz.” Hadisidir. Bu hadisin se-net ve delaleti hususunda incelemede bulunarak doğru olup olmadığını araştırınız.

“Ashabım yıldızlar gibidir hadisi hakkında ilk önce sene-dini kısaca bir inceleyelim:
Bu hadis Ehl-i Sünnet hadis ricalinin çoğunun zayıf saydı-ğı hadislerden biridir, bunun şahitleri ise aşağıda yer almıştır:
1-Şemsuddin Zehebi, Mizan’ul İtidal’da, İbn-i Hacer As-kalani, Lisan’ul-Mizan’da, Kadı Cafer bin Abdulvahid Ha-şim’in Hal Şerh’inde, “Ashabım yıldızlar gibidir” hadisini naklederek bu hadisin iş bu ravinin belalarından biri olduğu-nu ifade etmektedir. Bu şahıs hakkında Dar-u Kutni şöyle di-yor: “Bu şahıs hadis uydurmaktadır.” Ebu Zer’a ise şöyle di-yor: “Bu şahıs köksüz bir sürü hadis rivayet etmiştir.” İbn-i Adiyy ise şöyle diyor: “Bu şahıs hadis uydurmakta ve bir çok uygunsuz hadisleri güvenilir kimselere isnat etmektedir.”
2-Hakeza Zehebi El-Muntaka’da şöyle demektedir: “Bu hadis, hadis ehlinin ittifak ve icmasıyla batıl ve merduttur.”
3-İbn-i Teymiye-i Dimeşki şöyle diyor: “Ashabım yıldızlar gibidir.” Hadisini, hadis alimleri zayıf saymıştır ve hiçbir hüc-ciyeti (delilliği) yoktur.
4-İbn-i Hazm-i Zahairi ise şöyle diyor: “Bu hadis uydu-rulmuş yalan ve batıl bir hadistir.”
Ahmet bin Hanbel ise şöyle diyor: “Bu hadis doğru değil-dir.”
Bezzar ise şöyle diyor: Meşhur bir hadistir ama senetleri zayıftır.
Beyhaki de bu hadisin senedinin zayıf olduğunu söylemiş-tir.
5-Buhari ve Müslim gibi Ehl-i Sünnetin birinci elden had-si kaynaklarından hiç birisi bu rivayeti nakletmemiştir.
Şimdi soruyoruz: “Görmezlikten gelinmesi mümkün ol-mayacak derecede senet problemi olan ve bir çok ricalin sıh-hatini kabul etmediği bir hadisi nasıl olur da önemli bir inan-cın temeli sayabilir ve bu hadise istinat ederek sahabenin sünnetinin de hüccet olduğunu ispat edebiliriz?
Bu hadisin delalet hususunda da bir takım problemleri vardır ki aşağıda beyan edilmiştir:
Birinci olarak bu hadisin bizzat metni Peygamberden gel-diğini yalanlamaktadır. Zira gökteki bütün yıldızlar denizde ve karada insana yol göstermemektedir. Onlardan sadece bir kısmı bu konuda insana yol göstermektedir. Bu yüzden de Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “ve belki yolunuzu bu-lursunuz diye yollar ve işaretler meydana getirmiştir. Onlar yıldızlarla da yollarını bulurlar.”
İkinci olarak nasıl olurda bütün sahabe bizim önderleri-miz olabilir. Oysa onlardan bir çok sürçmeler ve yanlışlıklar görülmüştür.
İbn-i Kuddame bin Maz’un Bedir ashabından ve İslam’ın öncülerinden olduğu halde şarap içmiş ve Ömer de ona had uygulamıştır.
Talha bin Hüveylit, Müseyleme ve Enesi irtidat edip pey-gamberlik iddiasında bulunmuşlardır.
Bazıları Busr bin Ertat gibi elini masum ve günahsız kan-lara bulaştırmıştır. Nitekim Yemeni yağmalayınca orada Hz. Ali ( a.s )’ın valisi olan Ubeydullah bin Abbas’ın iki küçük çocuğunu feci bir şekilde katletmiştir.
Üçüncü olarak sahabenin şer-i görüşleri, davranışları ve siretindeki bunca çelişkiler yumağına rağmen nasıl olur da Şari-i Mukaddes bizleri onların bu çelişkiler dolu işlerle ubu-diyet içinde olmamızı  isteyebilir? Haşa ümmeti görevini be-lirlemede nasıl böylesine bir şaşkınlığa düşürebilir?
Dördüncü olarak hatta eğer bütün ashabın adil olduğu görüşünü kabul edecek olursak bile sadece onların bilerek hata işlemediğini kabul etmiş sayılırız. Onların tüm içtihatla-rının doğru olduğu anlamına gelmez. Bu yüzden de sahabe-nin adil olduğunu söyleyenler aynı zamanda sahabenin bazen içtihatlarında hata ettiğini de ifade etmişlerdir. O halde hata etmesi mümkün olan bir insan nasıl olurda kıyamete kadar insanların dini kaynağı sayılır ; söz fiil ve takrirleri şer’i ve ila-hi hükümlere mutabık olduğu düşünülebilir? Ümmetin diğer müçtehitlerini nasıl olur da onların sünnetinden şer’i bir kay-nak olarak istifade etmek zorunda bırakabilir?

Kitap, sünnet ve siret delillerine istinad ederek sahabenin adaleti görüşünün bir değerlendirmesini yapın.

Sahabe’nin adaleti bahsine başlarken önce sahabenin kim olduğunu ve sahabeyi teşhis etmekteki ölçünün ne olduğunu bilmek gerekir. Bu konuda maalesef farklı ve bazen de birbi-rinden uzak görüşler beyan edilmiştir. Bu görüşler savunula-cak bir mantığa dayanmaktan çok görüş sahibinin özel bir düşünce atmosferinden etkilenmesi, şahsi zevk ve tercihleri göze çarpmaktadır.
Tabiinden olan Said b. Musayyib sahabenin bir veya iki yıl Peygamber ile birlikte bulunan bir veya iki savaşta onunla birlikte savaşan kimse olduğunu söylemektedir.
Eşaire fırkasının mütekellimlerinden olan Bakelani ise şöyle diyor: Ümmet arasında yerleşen örfe göre sahabi Pey-gamber ile fazla oturup kalkan kimsedir. Sadece birkaç saat Peygamberle kalan, Peygamber ile birlikte birkaç adım yol yürüyen ve hadis işiten kimse değildir.” Başkaları ise bu sınırları daha da genişletmiş ve sahabiyi nitelendirme hususunda kolay bir yorumda bulunmuşlardır:
1-Ahmed b. Hanbel bu konuda şuna inanmaktadır: “Re-sul-i Ekrem ( s.a.v ) sahabesi Peygamberi bir ay veya bir gün veya hatta bir saat gören kimselerdir.
Sahih’in sahibi Buhari ise şuna inanmaktadır: “Peygamber ile birlikte oturan veya onu gören kimseler, sahabe zümre-sinden sayılmaktadır.”
Vakidi ise şöyle diyor: “İlim ehline göre buluğ çağında ve-lev ki günün belli bir saatinde de olsa Peygamber-i Ekrem ( s.a.v ) gören, müslüman olan, bu din hususunda kafa yoran ve beğenen kimseler Peygamber’in ashabındandır.”
İbn-i Hacer Askalani ise şuna inanmaktadır: “Sahabi İman üzere Peygamber-i gören dünyadan müslüman olarak dünya-dan ayrılan kimsedir. Peygamber ile birlikteliği az olsun veya çok; Peygamber’den rivayet etsin veya etmesin; Peygamber ile birlikte savaşa gitsin veya gitmesin hiç fark etmez. Onu bir an gören, ama onunla oturup kalkmayan veya hatta körlük gibi sebeplerden dolayı onu görmeyen kimse de sahabidir.”
Bu arada Rağib-i İsfahani ise şuna inanmaktadır: “Sahabi Peygamber ile uzun süre birlikte bulunan kimsedir.”  Rağıb-i İsfahani’ye göre birliktelik ve arkadaşlık da uzun bir süre ya-nında durmayı gerektirmektedir. Bize göre de bu son görüş kabul edilir bir görüştür.
Ehl-i Sünnet alimleri, kitapları ve eserlerine göre bütün sahabeler adildir.
İbn-i Abdulbirr şöyle diyor: “Bütün ashabın adaleti sabit-tir.”
İbn-i Esir-i Cezeri ise şöyle diyor: “Bütün ashab adil idi ve bunları adaletten düşürmek mümkün değildir.
Askalani ise şöyle demektedir: “Bütün Ehl-i Sünnet saha-benin adil olduğu hususunda aynı görüşe sahiptirler. Bu gö-rüşe sadece az sayıda bid’at Ehl-i muhalefet etmiştir.”  Bu görüşü inceleme hususunda şu birkaç nükteyi de göz önünde bulundurmanın faydası da vardır.
Birinci olarak sahabenin adaleti veya adaletsizliği husu-sunda tartışmaktan maksadımız İslam’ın öncüleri olan şahsi-yetleri küçük düşürmek; kitap sünnet ve siret şahitlerini iptal etmek değildir. Bizim asıl hedefimiz salihleri zalimlerden ve iyileri kötülerden ayırt etmektir. Böylece de din işaretlerini ve sünnet yollarını şahadetlerine istinat ederek kendilerinden is-tifade etmeye hangisinin salahiyeti olduğunu açıkça ortaya koyabilelim.
İkinci olarak Bütün ashabı adil bilmek, Müslümanların İs-lam hareketinin öncüleri ve ilk tabakası sayılan kimselere karşı duyduğu dini heyecan ve duygularından kaynaklanmaktadır. Bu duygular o kadar gülüdür ki hakikati arama ve delil isteme ruhuna bile galebe çalmıştır.
Üçüncü olarak ashab yaş ve peygamberin huzurunu derk ölçüsü açısından oldukça farklı idiler. Pedagojik ilkeler açı-sından da onların rüşt, bilinç ve hidayetlerinin birbirinden farklı olması gerekir. Dolayısıyla adalet ve güvenirlik açısın-dan da farklı mertebelere sahip olmuşlardır. Bu yüzden sade-ce konuşmak ve birlikteliğin bir simya gibi vücut bakırını al-tına çevirmiş olması beklenemez. Zira bu konuyu selim man-tık ve burhan sahibi hiç kimse kabul edemez. Peygamber ( s.a.v ) bilindiği gibi insanları irşat ve hidayet etmek için muci-zemsi değil; sıradan metotlardan istifade etmiştir. Peygamber bir simya gibi ilk karşılaşmada muhatabının şahsiyetini tü-müyle değiştirmemiştir.
Pedagojik kanun ve ilkeler esasınca da Peygamberin ashabı arasında yüce, orta ve aşağı makamlara sahip kimseler vardı. Bu gerçeğe Kur’an hadisler ve tarih de tanıklık etmektedir.
Sahabenin. Kur’an’daki derecelerine sıra gelince:
1-İlk Öncüler: “İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacir-ler ve Ensar ile, onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut ol-muştur, onlar da Allah’tan hoşnutturlar.”
2-Ağacın altında biat edenler: “Allah İman edenlerden, ağaç altında sana baş eğerek el verirlerken, And olsun ki hoş-nut olmuştur. Gönüllerinde olanı da bilmiş, onlara güvenlik vermiş, onlara yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol gani-metler bahşetmiştir.”
3-Fakir muhacirler: “Allah’tan bir lütuf ve rıza dileyen, Al-lah’ın dinine ve peygamberine yardım eden muhacir fakirle-rindir.”
4-Fetih Ashabı : “Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun berâberinde bulunanlar, küfredenlere karşı sert, birbirlerine merhametlidirler.”
5-Tanınmış Münafıklar: “İkiyüzlüler sana gelince: “Senin şüphesiz Allah’ın peygamberi olduğuna şahadet ederiz” der-ler. Allah, senin kendisinin peygamberi olduğunu, bilir.”
6-Gizli münafıklar :  “Çevrenizdeki bedeviler içinde iki-yüzlüler ve Medine’liler içinde de ikiyüzlülükte direnenler vardır. Onları siz değil, ancak Biz biliriz.”
7-Hasta kalpliler: “İkiyüzlüler ve kalplerinde hastalık olan-lar: “Allah ve peygamberi bize sadece kuru vaadlerde bulun-dular” diyorlardı.”
8-“Casuslar: Aranızda savaşa çıkmış  olsalardı, size boz-gunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve fitneye düşürmek için aranıza sokulurlardı. İçinizde onlara kulak verenler var. Allah kendilerine yazık edenleri bilir.”
9-Fasıklar: “Ey iman edenler! Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın.”
10-İyiliği ve Kötülüğü karıştıranlar: “Savaştan geri kalanla-rın bir kısmı da, suçlarını itiraf ettiler. Onlar iyi işi kötüyle ka-rıştırmışlardı.”
11-Zayıf imanlılar:  “Bir takımınız da kendi dertlerine düşmüşlerdi. Haksız yere Allah hakkında, cahiliye zanlarına kapıldılar. “Bu işte bizim bir şeyimiz var mı?” diyorlardı.”
12-Mümin olmayan Müslümanlar: “Bedeviler:  “inandık” dediler, de ki: “inanmadınız ama İslam olduk deyin; inanç henüz gönüllerinize yerleşmedi.”
13-Muellefet’ül-Kulub (Kalpleri ısındırılanlar) : “Ze-kâtlar; Allah’tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, onu toplayan memurlara, kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir.”
14-Düşmandan Kaçanlar : “Ey iman edenler! Savaş için ilerlerken, küfredenlerle toplu halde karşılaştığınızda onlara arkanızı dönmeyin. Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilmek veya bir başka topluluğa katılmak maksadı dışında, o gün ar-kasını düşmana dönen kimse Allah’tan bir gazaba uğramış  olur.”
Sünnette de bir grup sahabenin irtidat ettiğini haber veren bir çok hadisler vardır. Örneğin: “kıyamet günü ashabımdan bir grup yanıma gelir, ama havuzdan kovulurlar, ben şöyle derim: “Ya rabbi! Bunlar benim ashabımdır!” Allah-u Teala ise şöyle buyurur: “Sen onların senden sonra neler yaptıkları-nı bilemezsin, şüphesiz ki onlar senden sonra irtidat edip sırt çevirdiler.”   Bu hadislerin birinin sonunda ise şu ifadeler yer almıştır: “Onlardan sadece nimetlerin kabuğunun kurtuldu-ğunu görürüm.”  Ki bu ifade onlardan sadece çok az bir grubun kurtulacağına kinayedir. Evet, peygamber ( s.a.v )’in vefatından sonraki olayları detaylıca mütalaa edince bir grup sahabenin taşkınlıkları ve çirkin işleri göze çarpmaktadır. Öy-le ki bunları hiçbir şekilde tevil etmek de mümkün değildir.
Sonuç olarak demek gerekir ki sahabenin adaleti konu-sunda en doğru inanç itidal yoludur, ifrat ve tefride düşme-mektir.
Merhum Seyyid Abdul Hüseyin Şerifuddin bu konuda şöyle diyor: “Kamiliye gibi bazı aşırı Şii gruplar peygamberin ashabına saldırarak bütün geçmiştekilere hakaret etmektedir-ler. Bazı cahil insanlar da bu düşüncenin Şia’nın genel görüşü olduğunu sanmaktadırlar. Oysa İmamiyye Şia’sının bu konu-daki görüşü itidal ve orta yoldur. İmamiyye Şia’sı ne aşıdı gi-denler gibi tüm sahabelere dil uzatıp ifrata düşmektedir ve ne de Ehl*i Sünnet gibi tefrite düşmektedir.”
Daha sonra ise şöyle demektedir: “Biz sadece Hz. Ali’nin taraftarı olan ashabı değil, hatta olaylardaki şüphe sebebiyle kenarına çekilen, hatta sulta ve kudret sahipleriyle uzlaşan ve onlarla birlikte hareket eden –ki sayıları çoktur- kimseleri de seviyoruz. Sadece münafıklardan yüz çeviriyoruz.”
Bana göre, sahabenin şahsiyeti hakkında hüküm verebil-mek içi şu birkaç temel ilkeyi göz önünde bulundurmak ge-rekir:
1-Kesinlikle aksi isbat edilemediği müddetçe onların her türlü ithamdan uzak olduğunu kabul etmeliyiz.
2-Mümkün olduğu kadarıyla ashabın tutum ve davranışla-rını doğru görmeli; şüphe ve ihtimal üzere hüküm vermeme-liyiz. Zira; şahısların maksatlarının doğruluğu hususunda en küçük şüphe ve ihtimal onları her türlü ithamdan tenzih et-mektedir. “Hudutlar şüphelerle kalkar.”
3-Ama, ashaba uymak ve tabi olma hususunda şüpheli şahsiyetlere itimat edilemez. Zira; Usul alimlerinin tabirince onlara tabi olmak “genel örnek şüphesinde genelin genelliği-ne sarılmak” demektir ve bu da doğru değildir.
4-ashabın tarihine bakmanın olumlu etkilerinden biri de İslam tarihinin kazanımlarını ve peygamber ( s.a.v ) zama-nındaki büyük İslami hareketin sonuçlarını hatırlamaktır. Bu da peygamberin şahsına saygı ve çektiği zahmetleri taktir et-mektir.
5-Muteber tarihi şahitlerin de fısk, zulüm, taşkınlık ve ni-fakına tanıklık ettiği sahabeleri kınamak her Müslümanın en doğal hakkıdır. İşte burada zalim ve sapıklardan uzak durmak da bir anlam kazanmaktadır.

Ehl-i Sünnet mezhebi alimlerinin ve önde gelenlerinin İmam Sadık ( a.s )’ın parlak faziletleri ve ilmi makamının i hususundaki açıklamalarından dört örnek beyan ediniz.
İmam Sadık ( a.s )’ın eşsiz ilim ve faziletlerinin nuru üm-metin alimlerini ve İslami mezheplerin önderlerini hayret ve şaşkınlığa düşürmüştür. Onlardan bir çoğu bu Ehl-i Beyt alimi ve kamil insan önünde takdir ile eğilmiştir.
Onlardan bazılarının yaptığı açıklamalar aşağıda yer almış-tır:
Ehl-i Sünnet’in dört mezhep imamlarından biri olan Ma-lik b. Enes bir müddet Cafer b. Muhammed’in yanına gidip geliyordum. Onu her defasında şu üç halden biri üzerinde buldum; Namaz kılarken, ya oruçlu iken yada Kur’an okurken gördüm. Cafer b. Muhammed’us-Sadık’dan daha alim daha takvalı ve daha abid olan bir kimseyi hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak duymamış ve hiçbir kalp hatırlamamıştır.”
Hanefi Mezhebinin İmamı Ebu Hanife Nu’man b. Sabit ise şöyle demektedir: “Şimdiye kadar Cafer b. Muhammed gibi bir alim görmedim. Mansur onu yanına çağırınca bana da şu haberi gönderdi. “Ey Ebu Hanife! Şüphesiz ki insanlar Cafer b. Muhammed’e aşık olmuşlardır. O halde onun için bir takım zor sorular hazırla. Sonra bende 40 soru hazırla-dım. Sonra Mansur beni çağırdı. O zamanlar o Hire’deydi. Ben yanına gittim ve meclisine oturdum. Cafer b. Muham-med onun sağ tarafında oturuyordu. Ona bakınca öylesine bir azamet ve heybetine kapıldım ki Mansur’dan böyle bir şey görmemiştim. Ben halifeye selam verdi ve halife de bana oturmamı işaret etti. Daha sonra Cafer b. Muhammed’e dö-nerek şöyle dedi: Ey Eba Abdullah… Bu Ebu Hanife’dir.” O da tasdik etti. Daha sonra Mansur bana dönerek şöyle dedi: “Ey Ebu Hanife ona sorularını sor.” Ben de sorularımı sor-dum ve o da cevapladı. İmam şöyle diyordu: “Siz şöyle di-yorsunuz, Ehl-i Medine şöyle diyor, biz de böyle diyoruz.” Görüşlerinden bazısı Medine’liler ile ittifak halindeydi. Bazısı ise hepsiyle muhalifti. Böylece bütün 40 soruma cevap verdi.”
Ebu Hanife daha sonra şöyle devam etmiştir: “İnsanların en bilgininin insanların farklı görüşlerini en çok bilendir diye rivayet etmemiş miydik?”
Ebu’l-Feth Muhammed b. Abdulkerim Şehristani ise şöyle diyor: “Cafer b. Muhammed Sadık derin bir ilim, hikmette kamil bir edep, dünyada zühd ve şehvetlerden tam bir ko-runma/takva sahibi idi. O bir müddet Medine’de kaldı ve kendi taraftarlarını her şeyinden faydalandırdı. O dostlarına ilimlerin sırlarını veriyordu. Daha sonra Irak’a geldi ve orada yaşadı. O asla bir makam ve riyaset peşinde olmadı, hilafet hususunda hiç kimse ile tartışmadı. Marifet denizine dalan bir insan su arklarına ne yapsın! Hakikatin yüceliğine erişen kimse aşağılıktan neden korksun.”
Kemaluddin Muhammed b. Talha şafii ise şöyle diyor: “Cafer b. Muhammed büyük bir Ehl-i Beyt alimi, sonsuz ilim sahibi, çok ibadet eden, sürekli zikr eden, apaçık bir zühde sahip olan ve çok Kur’an okuyan biri idi. Kur’an’ın manası hususunda çok düşünür ve marifet deryasının derinliklerin-den inciler çıkarır ilginçlikler bulurdu. O vakitlerini çeşitli ibadetlere göre düzenler ve bu yüzden neslini hesaba çekerdi. Yüzüne bakmak insana ahireti hatırlatır, sözlerini duymak in-sanı dünyadan sakındırır ve hidayetine uymak insana cenneti kazandırırdı. Yüzündeki nuraniyet onun nübüvvet ve taharet sülalesinden olduğunu gösteriyordu. Hareketleri onun Pey-gamber’in soyundan olduğunu gösteriyordu. Ondan bir çok hadis rivayet edilmiş; Yahya b. Said-i Ensari, İbn-i Cureyh, Malik b. Enes, Sevri, İbn-i Uyeyne, Eyyub Secistani ve diğer bir çok şahsiyetler ondan ilim öğrenmiş ve bunu da kendileri için bir övünç ve şeref kaynağı kabul etmişlerdir.

Büyük Şia Alimlerinin Kur’an’ın Tahrif Edilemeyeceğini ifade eden üç açıklamasını naklediniz.

Kur’an’ın tahrif edilemeyeceği meselesi Şia’da kesin ve sa-bit bir inançtır. Sürekli ünlü ve büyük Şia alimleri bu konuda açıkça görüş belirtmişlerdir. Hatta bu inancın üzerinde ittifak ve icma edilen bir inanç olduğu da söylenebilir. Nitekim Al-lame Muhammed Hüseyin Kaşif’ul Gıta bu icmayı zikretmiş-tir.  Şehit Seyyid Nurullah Testeri ise şöyle diyor: “İmamiye Şia’sına isnat edilen tahrif isnadı bütün alimlerin inandığı bir inanç değildir. Aksine itina edilmeyen az bir grubun görüşü-dür.  Şimdi de seçkin alimlerden bir kaçının bu konuyla ilgili açıklamalarını nakledelim:
1-Şeyh’ul-Muhaddis’in Ebu Cafer Saduk (H.381) şöyle di-yor: Biz öyle inanıyoruz ki Allah-u Teala’nın Peygamberi Muhammed ( s.a.v )’e indirdiği Kur’an şu iki kapak arasında bulunan kitaptır. Yani insanların elinde bulunan Kur’an’dır. Bundan fazla bir şey değildir. Meşhur olduğu üzere surelerin sayısı 114’dür. Kur’an’ın bundan daha fazla olduğu iddiasını bize isnad edenler yalan söylemektedirler.
2-Şeyh’ut-Taife Ebu Cafer Muhammed Hasan Tusi (h.460) ise Tıbyan Tefsiri’nin önsözünde şöyle demektedir: “Kur’an’ın eksik veya fazla olduğu sözü maksadı Kur’anın manalarını anlamak olan böyle bir kitaba yakışmaz. Zira, Kur’an’a eklemeler yapıldığı görüşünün batıl olduğu husu-sunda icma ve ittifak vardır. Kur’an’ın eksiltildiği hususuna ise zahiren Müslümanlar muhalefet etmiştir. Bizim mezhe-bimizin doğru görüşü de budur. Nitekim Seyyid Murtaza da bunu teyit etmiştir ve rivayetlerden de bu anlaşılmaktadır. Şii ve Sünni’de nakledilen ve Kur’an’ın eksiltildiği veya yerlerinin değiştirildiği hususunda nakledilen bir çok rivayetler ise, söylemek gerekir ki vahit rivayetlerdir. Ne insana bir ilim sağ-lar ve ne de amel edilecek şer-i bir hücceti vardır. O halde onlardan yüz çevirmek gerekir. Bu rivayetleri kendi haline bı-rakmak gerekir elbette onları da tevil etmenin imkanı da var-dır.”
3-Cemalud’din Yusuf bin Mutahhar Hilli, (H.726) ise şöy-le diyor: “Doğru olanı da budur ki Kur’an da hiçbir değişik-lik, sona geçirme veya öne almak durumu söz konusu olma-mıştır. Ne bir şey eklenmiş v ene de bir şey eksiltilmiştir. Böyle bir inanç sahibi olmaktan Allah’a sığınırım. Zira bu taktirde mütevatiren nakledilen Peygamberin mucizesi orta-dan kalkmış olur.”
4-Şeyh’ûl-Fukeha Şeyh Cafer Kaşif’ul-Gıta(h.1228) ise şöyle diyor: “Ne bir sure ve ne de bir ayet ve hatta ne bir de kelime Kur’an’a eklenmemiştir. Şu iki kapak arasındaki Kur’an Allah’ın sözleridir. Bu din, mezhep, Müslümanların icması, Peygamber ( s.a.v )’in ve Tahir imamların rivayetleri de bunu zaruri kılmaktadır. Çok az sayıda kimseler buna mu-halefet etmiş olsalar da dikkate değer değillerdir. Nitekim Al-lah’ın izniyle Kur’an her türlü noksanlıktan münezzeh kılın-mıştır. Kur’an’ın açıklamaları ve alimlerin icması da tüm za-manlarda buna delalet etmektedir. Nadir sözleri kesin kabul etmemektedir. Bedahet delili esasınca nakıs rivayetlerin zahi-rine bakarak amel etmek mümkün değildir.”
5-İmam Humeyni (r.a) ise bu konuda şöyle diyor: “Müs-lümanların Kur’an’ı toplamak, korumak ve kıraat ve kitabet açısından kaydetmek için ne kadar önemle çalıştıklarını dü-şünebilen insan Kur’an’ın tahrif edildiğini düşünmenin yanlış olduğunu kesin anlar. Bu konuda nakledilen rivayetler ve tahrife inananların bahaneleri ya zayıftır ve ya istidlal salahi-yetine sahip değildir. Ya da yalancı ve uydurma nişaneleri açıkça göze çarpmaktadır ve ya garip ve şaşırtıcıdır. Bu riva-yetlerin doğrusu te’vil ve tefsir konusuyla daha çok ilgilidir. Yani Kur’an’ın lafız ve ibarelerinde değil, tefsir ve te’vili hu-susunda bir takım tahrifler göze çarpmaktadır.
Özetle Kur’an şu iki kapak arasında yer alan kitaptır, onda hiçbir eksiltme ve artış gerçekleşmemiştir.  Kırat hususundaki ihtilaflar ise içtihattaki farklılıklardan kaynaklanan yeni bir iştir. Ruh’ul-Emin’in son peygamberin kalbine indirdiği vah-yin temel ilkelerine aykırı değildir.”

Hz. Ali ve Hz. Fatıma (a.s)’nın mushafından bahseden rivayetleri inceleyerek bu iki mushafın niteliğini açıklayınız.

İmam Ali ( a.s )’ın mushafı: Kur’ani ilimler araştırmacıları ve bilginleri güvenilir ve çeşitli şahit ve rivayetler esasınca Kur’an’ın Peygamber ( s.a.v )’in vefatından sonra ilk defa Hz. Ali ( a.s ) tarafından bir araya getirildiğine inanmaktadırlar. Bu konuda İbn-i Nedim ve diğerleri şöyle rivayet etmişlerdir:
“Ali ( a.s ) Peygamberin vefatından sonra insanların ken-disinden başkalarına yöneldiğini görünce Kur’an’ı toplamadı-ğı müddetçe üzerindeki cübbesini çıkarmayacağına dair yemin içti. Üç gün evinde oturarak Kur’an’ı topladı, bir araya getirdi. Bu Hz. Ali vasıtasıyla Kur’an’ın bir araya getirildiği ilk mushaf idi.”
Bu layık ve güzel teşebbüs İslam mektebinin değerli öğ-rencisi, Muhammed ( s.a.v )’in ilk dostu ve vahiy sırlarının ve Kur’ani ilimlerin sahibi Hz. Ali ( a.s ) tarafından başlatılma-lıydı. Nitekim o şöyle diyordu: Allah’ın kitabını benden so-run. Şüphesiz ki Kur’an’daki bütün ayetlerin tek tek gece mi indiğini yoksa gündüz mü çölde mi indiğini veya dağda mı mutlaka bilir.”
Hakeza şöyle buyurmuştur: Şüphesiz ki bütün ayetlerin niçin indiğini, nerede indiğini ve kimin hakkında indiğini bili-rim. Şüphesiz ki Allah bana akleden bir kalp ve özgür bir dil ihsan etmiştir.”
Ve hakeza şöyle demiştir: Resulullah kendisine inen bütün ayetleri bana okuyor, dikte ediyor, ben de onu kendi hattımla yazıyordum. Daha sonra o ayetin tevil, tefsir, nasih, mensuh, muhkem ve müteşabihini bana öğretiyordu. Allah’tan derk etmemi istiyordu. O dua ettiği zamandan beri Allah’ın kita-bından hiçbir ayeti ve bana dikte ettiği hiçbir ilmi asla unut-madım.”
Bu mushafın bir çok özellikleri vardır. Bu özelliklerden en önemlisi ise ayetlerin nüzul sırasına göre yazılmış olmasıdır.
Suyuti İtkan adlı kitabında Muhammed bin Sirin’den, o da İkrime’den söyle rivayet etmektedir:
“Ebu Bekir’in hilafetinin ilk günlerinde Ali bin Ebi Talib evinde oturarak Kur’an’ı topladı. İkrime’ye, “Ali bin Ebi Ta-lib’den başka Kur’an’ın nüzul sırası esasınca toplayan bir başkası oldu mu” diye sorunca şöyle cevap verdi: “Eğer bü-tün cinler ve insanlar bir araya gelse yine de böyle bir te’lifi vücuda getiremezler.”
Hakeza Suyuti, öncekilerin mushaflarındaki sure düzen-lemelerinin farklılığı hakkında Ali ( a.s )’ın mushafının nüzul sırası esasınca düzenlendiğine inanmaktadır.
İbn-i Sirin ise şöyle demektedir: “Ali kendi mushafında ayetlerin hangisinin nasih ve hangisinin de mensuh olduğunu yazmıştır.” Ayrıca şuna inanmaktadır: “Eğer o kitaba ulaşılır-sa onda bir çok ilimler elde edilecektir.”
Şeyh Mufit ise bu mushaf hakkında ise şöyle demektedir: “Mekki olanlarını medeni olanlarından önce mensuhunu ise nasihinden önce beyan etmiş ve her şeyi yerli yerine koymuş-tu.”
Hz. Ali ( a.s )’ın mushafı hakkında nakledilen rivayetlerin toplamından da anlaşıldığı üzere bu mushafın diğer mushaf-lardan faklılığı şu hususlardadır:
1-Nüzul sırasına göre düzenlenmiştir.
2-Kıraati harfi harfine Allah resulünün kıraatiyle mutabık-tır.
3-Mensuh nasihten önce beyan edilmiştir.
4-Ayetin nazil olduğu münasebet, mekan ve zamanı ile ayetin kimin hakkında indiği de zikredilmiştir.
5-Bir takım açıklayıcı tefsirleri de ihtiva etmiştir. (Tenzilin yanısıra te’vili de vardı.)
6-Muhkem ve müteşabih olanları açıkça belirtilmişti.
Özetle Ali ( a.s )’ın mushafı O’nun çeşitli özelliklerle bir araya topladığı Kur’an nüshasıdır. Dolayısıyla onda elimizde-ki Kur’an’dan bir tek harf, kelime veya ayetin fazla bir şey olduğu düşünülmemelidir. Şia’nın inançlarına göre bu mus-haf da masum imamların yanında bulunan ve imamdan başka hiç kimsenin haberdar olmadığı imamet ilimlerinin hazinesi ve mirası konumundadır.

Fatıma ( a.s )’nın Mushafı: bir takım Şii rivayetler esasınca da Fatıma’nın mushafı da imamlar ( a.s )’ın ilmi miraslarının bir parçası sayılan kitaplardan biridir. Bu kitapta ne Kur’an da bir şey vardır ve ne de Allah’ın helal ve haramları yer al-mıştır. Sadece gelecekle ilgili bir takım olaylara yer vermiştir.
İmam Sadık ( a.s )’dan nakledilen hadislerde de yer aldığı-na göre İmam bizzat defalarca ve çeşitli ifadelerle muhatapla-rına ve soru soranlara tekrarlıyor, Kur’an’dan hiçbir şeyin Fa-tıma ( a.s )’ın mushafında olmadığını beyan ediyordu. Örne-ğin şöyle buyurmuştur: “bu Kur’an değildir.”; “Allah’a yemin olsun ki Onda Kur’an’dan bir tek harf yoktur.”; “Allah’ın ki-tabından hiçbir ayet onda mevcut değildir.”; Onda Allah’ın kitabından bir şey yoktur.”
İmam ( a.s ) bu ifadelerle konuyu önemle vurgulamak is-temiştir. Böylece de halkın mushaf lafzından dolayı yanlışlığa düşmesi ve onu da bir Kur’an diye düşünmesi önlenmiştir.
Bazı rivayetlerden de anlaşıldığı üzere Fatıma ( a.s )’ın mushafı nebevi ilim ve marifetler mecmuasıdır. Peygamber  bizzat bunu dikte etmiş Ali ( a.s )’da kendi elleriyle yazmıştır.
Ama, diğer bazı rivayetlerden de anlaşıldığı üzere bu mushafta Peygamberin ( s.a.v ) vefatından sonra Fatıma ( a.s )’ın yanına gelip kendisine teselli veren ve gaybi bir takım ha-ber ve ilhamlar getiren meleğin söylediği şeylerde mevcuttur. Nitekim Ebu Ubeyde’nin İmam Sadık ( a.s )’dan naklettiği rivayette şöyle yer almıştır:
“Şüphesiz Fatıma Peygamberden sonra yetmiş beş gün yaşadı. Babasından dolayı büyük bir hüzün içindeydi. Allah kendisine teselli vermesi ve gönlünü alması için ona bir melek gönderdi. Bu  melek ona babasının yerini ve halini haber verdi. Hakeza daha sonra evlatlarının başına gelecekleri bil-dirdi. Bütün bunları Ali ( a.s )’da yazmıştır. İşte mushaf-ı Fa-tıma dedikleri budur.
Hakeza Hammad bin Osman’ın naklettiği rivayetin so-nunda da şöyle yer almıştır:
“Bilin ki onda helal ve haramdan bir şey yoktur. Onda sa-dece gelecek olayların ilmi vardır.”
Bazı rivayetlerde yer aldığı üzere İmam Sadık ( a.s ) Fatı-ma ( a.s )’ın mushafına istinat ederek bazı olayların ve kıyam-ların neticesini öngörmüş ve beyan etmiştir. Nitekim buna dayanarak amcası oğullarının (İmam Hasan ( a.s )’ın torunla-rını) kıyamı karşısında uygun bir tavır takınmış ve bu kıyam-larının acı sonucunu kendilerine haber vermiş, bu kıyamları-nın zafere ulaşmayacağını bildirmiştir. Ama buna rağmen on-lar İmam Sadık ( a.s )’ın bu nasihatlarını dinlemişlerdir. Nite-kim Fuzeyl bin Sekkele ve Süleyman bin Halid’in rivayet et-tiklerine göre İmam Sadık ( a.s ) şöyle buyurmuştur: “Ya-nımda olan mushafta bütün şahların ve idarecilerin adı yazılı-dır. Ben Hasan ( a.s )’ın evlatları için mülk ve idarecilikten bir nasip görmüyorum.”
Özetle Hz. Fatıma ( a.s )ın mushafı gaybi haberler, gelecek olaylar, devletlerin akibeti ve Zehra ( a.s )’ın evlatlarının başına gelecek olaylar ile doludur.ç bunun Kur’an ve şeriat hükümleriyle hiçbir ilişkisi yoktur. Bu mushafın da başka bir Kur’an olduğu düşüncesi her ikisine de mushaf denilmesin-den kaynaklanmıştır. Zira hem Kur’an ve hem de Fatıma ( a.s )ın kitabı mushaf olarak adlandırılmıştır.
Ama, bu konuda bilmek gerekir ki Kur’an’a mushaf de-nilmesi de sadece müslümanların bir adlandırmasıdır. Bu is-lami bir kavram ve şeri bir hakikat değildir. Kuran’ı kerim ve nebevi hadislerde de Kur’an hiçbir zaman mushaf olarak ad-landırılmamıştır.

Nisa Suresi 24. Ayetin geçici nikahın (mut’anın) helal olduğuna delalet etmesini açıklayın ve Ehl-i Sünnet alimlerinin bu hükmün neshedildiğine dair iddialarının bir değerlendirmesini yapınız.

“Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı. Maliki bulunduğunuz cariyeler müstesna, bunlar, Allah’ın üze-rine farz kıldığı hükümlerdir. Bunlardan başkasını, zi-nadan kaçınıp, iffetli olarak, mallarınızla istemeniz size helal kılındı. Onlardan faydalandığınıza mukabil, kararlaştırılmış  olan mehirlerini verin; kararlaştırılandan başka, karşılıklı hoşnut olduğunuz hususta size bir sorumluluk yoktur. Allah bilendir, hikmet sahibidir.”
Bu ayet birkaç açıdan mut’a nikahını beyan etmektedir:
1-Bu ayetin daimi nikaha delalet ettiğini söylemek delilsiz tekrar etmeyi gerektirir. Zira önceki ayetlerde kadınlarla ilgili bir çok hak ve hükümler belli bir düzenlemeyle beyan edil-miştir. Daimi nikahın hükümleri 3. Ayette, mehirle ilgili 4,19 ve 20. Ayetlerde, cariyelerle evlenmek ise 25. ayette beyan edilmiştir. O halde geriye bir tek mut’a nikahının hükümlerini beyan etmek kalmıştır ki bu da hiç şüphesiz Sadr-ı İslam’da yaygın olan ve Kur’ân’ın da görmezlikten gelemeyeceği bir husustu.
2-İbn-i Abbas, Ubey bin Ka’ab Abdullah bin Mes’ud ve Said bin Cubeyr’den rivayet edildiği üzere onlar bu ayeti şöy-le kıraat ediyorlardı: “fema istemtemtum bihi minhunne ila ecelin musemma” (Onlardan belli bir süre faydalandığı-nıza mukabil, kararlaştırılmış  olan mehirlerini verin.)
Öyle anlaşılıyor ki “ila ecelin musemma” ibaresi tefsir edi-ci bir ektir. Velhasıl söz konusu açıkça ifade etmektedir.
3-İbn-i Abbas, Ubey bin Ka’ab, Caabir bin Abdullah, Ha-bib bin Ebi Sabit ve Said bin Cubeyr gibi sahabe ve Ta-biin’den bir grup bu ayetin muta hakkında nazil olduğunu açıkça beyan etmişlerdir.
Bu grubu da uydurma ve yalan isnat etmek ile itham et-mek mümkün değildir.
4-Ahmet bin Hanbel , Ebu Cafer Taberi , Ebu Bekir Cassas  Ebu Bekir Beyhaki , Kurtubi  ve Fahr-u Razi  gibi bir grup müfessir ve muhaddisler de bu ayetin muta nikahı hakkında nazil olduğunu açıkça beyan etmişlerdir.
O halde bu ayetin anlamı şöyle olmalıdır: “Allah haram olan nikah dışındakileri meşru kılmıştır ki bu vesileyle malla-rınızla iffetlerinizi koruyasınız, zina ve gayri meşru ilişkiler-den uzak durasınız. O halde muta nikahı yaptığınızda (geçici) eşinizin ücretini ödeyiniz.”
Ama Ehl-i Sünnet kaynaklarında bu ayetin nesh edildiği iddia edilmiştir. Bu ayetin nesh edildiği zaman hakkında ise farklı görüşler beyan edilmiştir:
1-Hayber yılında helal kılınmış ama yeniden nehy edilmiş-tir.
2-Sadece Umret’ul Kaza’da helal kılınmıştır.
3-Helal idi ama, Amm’ul Feth’de haram kılındı.
4-Amm-u Evtas ta helal idi ve yeniden haram kılındı.
Kurtubi ise tefsirinde şöyle diyor: hadislerden de anlaşıl-dığı üzere bu nikahın helal veya haram kılınması yedi aşama-da gerçekleşmiştir.
Bu uyumsuz ve farklı görüşler ayetin nesh edildiğine gü-veni ortadan kaldırmaktadır. Ayrıca Kur’an ayetlerinin vahit haberlerle nesh edilmesi caiz değildir.
Ayrıca ashabın bir kaçından nakledilen çeşitli rivayetlerde muta nikahının ikinci halife vasıtasıyla yasaklandığını beyan etmektedir.
İmran bin Hasim şöyle rivayet etmektedir: Allah-u Teala muta hükmünü nazil edip onu başka bir ayetle nesh etme-miştir. Allah’ın Peygamberi de  bizlere mutayı emredip ar-dından sakındırmamıştır. Daha sonra damın biri kendi başına bir şeyler söyledi.
Cabir bin Abdullah ise şöyle rivayet etmektedir: “Biz Re-sulullah, Ebu Bekir ve Ömer’in hilafetinin yarı dönemine ka-dar mut’a yapıyorduk. Sonra Ömer insanları bu işten sakın-dırdı.  İbn-i Ebi Nazre ise şöyle diyor: “İbn-i Abbas mut’ayı emrediyor, İbn-i Zubeyr ise mutayı nehy ediyordu. Bu konu-yu Cabir’e naklettiklerinde o şöyle dedi: “Hakikati benden is-teyiniz, biz Resulullah zamanında muta yapıyorduk ama Ömer başa geçince şöyle dedi: “Allah-u Teala Resulüne iste-diğini istediği şekilde helal kıldı. Ama şimdi sizler artık hac ve umrenizi tam yapın, kadınların nikahını daimi kılın, bana bir kadınlar geçici olarak evlenen birini getirirlerse onu recm ederim.
İkinci halife de muta nikahının nesh edildiğini iddia et-memiştir. Muta nikahının haram olduğunu kendine isnat et-miştir. nitekim farklı kaynaklarda müstefiz olarak nakledilen rivayete göre şöyle demiştir: “Resulullah zamanında iki muta vardı, ben her ikisini de yasakladım ve onları yapanları ceza-landıracağım.
Yukarıdaki delil ve şahitlere dikkat edilecek olursa, muta hükmünün nesh edildiği iddiasını kabul etmek mümkün de-ğildir. Aksine zikredildiği gibi muta nikahının haram kılınma-sı ikinci halifenin bir içtihadıydı. Zaten bu yüzden Hz. Ali ( a.s ) şöyle buyurmuştur: eğer Ömer mutayı nehy etmemiş ol-saydı, kötüler dışında hiç kimse zina etmezdi.

Musa Carullah’ın Muta nikahı hakkında söylediği şu sözlerini inceleyip cevap verin.

Şüphesiz ki muta nikahı cahiliye nikahlarının kalıntısıdır. Şer-i bir hüküm değildir. İslam şeriatında helal değildir. Nesh edilmesi şer-i bir hükmün nesh edilmesi demek değildir. şüphesiz ki cahili bir emrin neshe edilmesidir. Muta nikahının haram olduğu hususunda icma vardır. Muta nikahı husu-sunda Kur’an ayetleri nazil olmamıştır. Şii kitapları dışlında hiç kimse “Onlardan faydalandığınıza mukabil, kararlaştırılmış  olan mehirlerini verin.”  ayetinin muta hakkında nazil olduğunu iddia etmemiştir. Bunu cahil ve akılsızlar dışında hiç kimse iddia etmemiştir. Şii kitapları bu görüşü İmam Bakır ve İmam Sadık’a isnat etmektedirler. İki ihtimalden en güzeli bu senedin uydurma olduğudur.”
Musa Carullah’ın bu sözleri yalan ve iftira dolu sözlerden sadece biridir. İlmi bir eleştiriye tabi tutulacak ilmi bir söz değildir. Aşırı bir cehalet ve bağnazlığın ifadesidir. Bu sözün birkaç yanlış noktasına kısaca işaret edeceğiz.
-Mut’a nikahı cahili nikahların bir kalıntısıdır; Şer-i hü-kümlerin değil.
-Mut’a hiçbir zaman İslam’da helal olmamıştır ve nesh edilmesi de cahili bir işin nesh edilmesidir.
-Mut’a nikahının haram olduğu hususunda icma söz ko-nusudur.
-Muta hakkında hiçbir ayet nazil olmamıştır. “Onlardan faydalandığınıza mukabil, kararlaştırılmış  olan mehir-lerini verin.”  “ayetinin muta hakkında nazil olduğu sadece Şii kitaplarında iddia edilmiştir.
-Bu temelsiz iddialara cevap olarak kısaca açıklama yap-mak hiç de faydasız olmayacaktır.
Mut’a nikahı İslam’ın yasadığı hükümlerden biridir ve mu-ta nikahı için özel bir takım şartlar ve hadler belirlenmiştir: Ücret, müddet, icab ve kabulün kapsamlı sözleşmesi müddet sona erdikten sonra ayrılık, ayrıldıktan sonra müddete riayet etmek erkek ile kadın arasında verasetin olmayışı.
Bu belli bir çerçevede ve belli kanunlar doğrultusundaki hükmü cahili bir iş saymak mümkün müdür. Cahiliye döne-minde bozuk cinsel ilişkiler yaygındı. Kadınlar merkezde veya belli evlerde gayr-i meşru ilişkiler içinde yaşıyordu.
2-Muta nikahının en azından belli bir dönem helal olduğu meselesi Resulullah döneminde Ehl-i Sünnet’in hadis, fıkıh ve siret alimlerinin de asla muhalefet etmediği bir hükümdür.
3-Nisa suresi 24. ayetin muta nikahı hakkında indiğini söyleyen Ehl-i Sünnet kaynaklarından bazısı şunlardır:
Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Müsned-i Ahmed bin Hanbel, 4/436, Tefsir-i Taberi 3/267, Ahkam’ul Kur’an’il Cassas, 2/178, Sünen-i Beyhaki, 7/205, Tefsir-i Kurtubi- 5/130, Tefsir-i Razi, 3/267, Tefsir-i İbn-i Kesir, 1/474, Şerh-i Müslim-i Nebevi 9/181, Tefsir-i Suyuti, 2/140 ve benzeri kaynaklar… Bu yazarların hepsi de hadis fıkıh ve tefsir dalında ün yapmış büyük alimlerdir. Bütün bunlara rağmen muta hakkında hiçbir Kur’an ayetinin nazil olmadığını, muta ilgili rivayetlerin ise sadece Şii kitaplarında yer aldığı nasıl söylene-bilir?
4-Sihah ve mesanit (Müsnetler) kitaplarında yer alan yir-miden fazla hadis de bizlere İslam’da mutanın meşru oldu-ğunu; Peygamber, Ebu Bekir, ve Ömer’in hilafetinin ilk yılla-rında da bu hükümle amel edildiğini, dolayısıyla ardından bu hükmü ikinci halifenin haram kıldığını beyan etmektedir. Bu hadisleri aşağıdaki kaynaklarda bulmak mümkündür:
Sahih-i Buhari, Bab’ut-Tamattu’, Sahih-i Müslim, Bab-u nikah’il-mut’a, Müsned-i Ahmet, 4/435-4 ve 3/356, Muvatta-i Malik 2/30, Sünen-i Beyhaki, 7/206- Tefsir-i Taberi, 5/9, Nihaye-i İbn-i Kesir, 2/249, Tefsir-i Kurtubi, 5/130, Tefsir-i Razi, 3/267, Feth’ul- Bari, 6/141, ed-Durr’ul-Mansur, 2/140, El Cami’,ul-Kebir-i Suyuti, 8/293, Müsennef-i Abdurrazzak, 7/500, Zad’ul Mead-i İbn-i Kayyim, 1/205, Bidayet’ul Müctehid-i İbn-i Rüşd, 2/63, ve Şerh-i Tecrid-i Kuşçu, 474…
5-Muta nikahının helal olduğuna inanan başlıca sahabeler ise şunlardır: Ali bin Ebi Talib ( a.s ), İmran bin Hasin, Ab-dullah bin Mes’ud, Muaviye bin Ebi Süfyan, Zübeyr bin Av-vam, Ubey bin Ka’b, Abdullah bin Abbas, Cabir bin Abdul-lah, Ebu Said-i Hudri, Abdullah bin Ömer… Mutanın helal olduğuna inan başlıca tabiiler ise şunlardır: Tavus-i Yeman-i, Said bin Cubeyr, Sediyy, Ata-i Yemani…
6-Fahr-u Razi ise şöyle diyor: Fakihler muta hükmünün nesh edildiği hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Fakihlerin bü-yük bir bölümü muta hükmünün nesh edildiğine inanmış, bir grubu ise helal kabul etmişlerdir.”
Üstat Muhammed Ebu Zehra el-Ukube adlı değerli ese-rinde “Darie şüphesi” ve “der’ul had” (hadlerin kalktığı şüp-heli durumlar) bahsinde şöyle demektedir:
“Fakihlere göre helal veya haram olduğu alimlerce ihtilaflı olan hususlar şüpheli hususlardır ve o hususlarda asla had uygulanamaz.”
Ardından da el Muğni de  İbn-i Kuddame-i Hanbeli’den naklen mutanın hükmünün de alimler nezdinde ihtilaflı ol-duğunu beyan etmektedir.
Bu sözün anlamı da şudur ki muta nikahı yapan ve muta nikahı ile cinsel ilişkide bulunan kimseye zinanın şer-i cezası verilemez. Zira bu nikahın hükmü ihtilaflıdır. Bu Ehl-i Sün-net için bile böyledir; nerede kaldı ki alimlerinin helal oldu-ğuna dair ittifak ettiği Şiilere göre böyle olmasın. Bütün bu açıklamalar neticesinde mutanın fakihlerin icmasıyla haram olduğunu iddia eden Musa Carullah’ın en azından ilminin ek-sikliğini ve ilmi kapasitesinin azlığını açıkça görmekteyiz.
Hakeza Şia’nın haşa zinayı helal kıldığını iddia eden yalan-cıların iftiraları da böylece iptal edilmiş olmaktadır. Özgür düşünceli, doğru ve ihlaslı bir sabaha erişmek ve yalan, iftira, cahilane sözler ve zalimce iddialar yerine ilmi tartışmalar, uzmanca konuşmalar ve körü körüne bağnazlıktan uzak bir müzakere ortamını yakalamak ümidiyle.

“On iki Emir” hadisleri hakkında Ehl-i Sünnet şarihlerinin kul-landığı tabir ve tefsirlerden üç örnek naklederek değerlendirmesini ya-pın.

Ehl-i Sünnet hadis şarihleri ve alimlerinin büyük bir şaş-kınlığa düştüğü dengesiz ve uyumsuz görüşler beyan ettiği hususlardan biri de “on iki halife” ile ilgili hadislerdir. Bir grubu hilafet ve halifelerin zahirine bakarak bu hadislerde zikredilen sayıdan çok olduğunu görmüş, dolayısıyla da çare-siz bir şekilde tefsir etmekten kaçınmış ve bu hadisleri cevap-sız bırakmıştır. Örneğin İbn-i Arabi Sünen-i Tirmizi şerhinde şöyle denmektedir:
“Biz on iki emiri şöyle saydık: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Hasan, Muaviye, Yezid, Muaviye bin Yezid, Mervan, Ab-dulmelik bin Mervan, Velid, Süleyman, Ömer bin Abdulaziz, Yezid bin Abdulmelik, Mervan bin Muhammed ve Seffah.”
İbn-i Arabi kendi zamanında yaşayan Abbasilerin 27. hali-fesine kadar  saymaktadır ve ardından şöyle demektedir: “eğer on iki kişi sayacak olursak sayı açısından Süleyman’a kadar vardır ve eğer mana açısından sayacak olursak sadece beş kişiyi seçebiliriz; yani dört halife ile Ömer bin Abdulaziz’i. Doğrusu ben bu hadis için bir anlam bulamıyorum.
Diğerleri ise halifelerin sayısının çokluğu hususunda bir takım tutarsız yorumlar yapmışlardır. Kadı Ayaz, hükmeden halifelerin sayısının on ikiden fazla olduğu hususunda şöyle demektedir: “bu itiraz yersizdir. Zira peygamber sadece on iki kişinin hükmedeceğini beyan etmemiştir. Dolayısıyla sayı-larının on ikiden fazla olmasının bir sakıncası yoktur.”  Biz-zat Kadı Ayaz’ın kendisi de on iki kişiyi belirleme hususunda şu yorumu getirmektedir:
“Ümmetin icma ettiği halifeler şunlardır: önce üç halife, ardından Sıffın’de hakemeyn olayı gerçekleşene kadar Ali ve onun ardında Muaviye halife oldu ve İmam Hasan ile barış yaptığında da halk Muaviye’nin etrafına toplandı. Daha sonra da halk Yezid’in etrafına toplandı ve İmam Hüseyin başa ge-çemeden öldürüldü. Yezid ölünce de insanlar dağıldı. İbn-i Üzbeyr’in öldürülmesinin Abdulmelik bin Mervan’ın etrafın-da toplandı. Daha sonra da insanlar onun Velid Süleyman, Yezid ve Hişam adındaki dört oğlunun etrafına toplandı. Bu arada Ömer bin Abdulaziz geldi ve Hişam’dan sonra da in-sanların etrafına toplandığı Velid bin Yezin bin Abdulmelik on ikinci halifedir. O da tam dört yıl hükmetmiştir.
Celaluddin Suyuti ise başka bir yorumda bulunarak şöyle demiştir: “on iki imamdan maksat İslam yaşadığı müddetçe, yani kıyamete kadar gelip hak ile amel edecek olanlardır. Bunların birbiri ardınca gelmesinin zarureti yoktur.” Hakeza şöyle demektedir: “bu on iki kişiden sekiz kişisi şunlardır: “Dört halife, Hasan, Muaviye, İbn-i Zübeyr ve Ömer bin Abdulaziz…” Abbasi halifesi Mehdi’de bunlardan biri olabilir. Zira o da  Abbasiler arasında Emevilerin arasında yer alan Ömer bin Abdulaziz gibidir. Adaleti sebebiyle Abbasi halifesi Tahir de bunlardan biri olabilir. Ayrıca iki kişinin de olması muhtemeldir ki bu iki kişiden biri Ehl-i Beyt’in Mehdi’sidir.
Ehl-i Sünnet alimlerinden İbn-i Cevzi ise bu hadisle ilgili başka bir yorumda bulunarak şöyle demektedir: “Peygamber ( s.a.v ) bu hadisinde kendisinden sonraki duruma ve ashabına işaret etmektedir. Zira sahabenin hükmü kendi hükmüyle ilgilidir. Dolayısıyla Peygamber ( s.a.v ) sahabe döneminden sonraki hükümetleri haber vermektedir. Güya o, Ümeyye oğullarının halifelerine işaret etmiştir. “Din sabit kalır” ifade-si ise hükümetin  on iki imama kadar bir şekilde devam ede-ceği anlamındadır. Daha sonra daha zor bir döneme ulaşa-caklardır. Beni Ümeyye oğullarının ilki Muaviye, sonuncusu ise Mervan’dır. Sayıları ise on üç kişidir. (Osman, Muaviye ve İbn-i Zübeyr’i sahabe oldukları için saymamıştır.) Sahabi ol-duğu ihtilaflı olan ve halkın Abdullah bin Zübeyr’in etrafında toplanmasının ardından yenik düşen Mervan bin Hakem’i saymayacak olursak on iki sayısını da bulmuş oluruz.  Hilafet Ümeyye oğuıllarından ayrılınca da büyük fitneler koptu ve Abbasiler gelip durum tamamen değişinceye kadar da bir çok savaşlar çıktı.
Şimdi de Arabistan’ın fetva dairesinin başkanı Abdulaziz bin Baz’ın şu ilginç görüşüne bir bakalım: “Bu ümmetin işi ayakta durur…” hadisinden de anlaşıldığı üzere bu on iki ima zamanında din ayakta kalacak ve hak aşikar olacaktır. Bu ise Ümeyye oğullarının çöküşünden önceki döneme aittir. Bu dönemin sonunda ihtilaf ve fitne çıkmış ve toplum dağılıp parçalanmıştır. Bazı ilim ehlinin e dediği gibi bu konuda doğ-ru olan inanç şudur ki Peygamberin bu hadisinde yer alan on iki imamdan maksat  şunlardır: “Dört halife, Muaviye, oğlu Yezid, Abdulmelik bin Mervan, Dört oğlu ve Ömer bin Ab-dulaziz’dir ki toplam on iki halife olmaktadır. Bunlar zama-nında din ayakta, İslam her yere yayılmış, hak aşikar olmuş ve cihat berkarar idi.
Evet bunlar Ehl-i Sünnet şarihlerinin ilginç tefsir ve yo-rumlarıydı. Hepsinden de ilginç olanı şu ki tarihte büyük ci-nayetler ve sayısız fesatlar dosyası bulunan kimseler dinin sa-lah, yüceliş ve izzet sebebi sayılmıştır. Örneğin bunlardan biri olan Yezid içkici köpeklerle oynayan, namaz kılmayan, Kabe-i müşerrefeyi mancınıkla taşlayan, Peygamberin Medine’sine saldıran, Resulullah’ın torununu Kerbela’da şehit eden biriy-di. Bunlardan bir diğeri olan Abdulmelik’in en küçük kötülü-ğü ise Hacca gibi birisini Irak halkına musallat etmesi ve sayı-sız sahabe ve Tabiileri katletmesiydi. Hakeza bunlardan biri sayılan Velid bin Yezid’in ise çiğnemediği bir hürmet (haram) kalmadı. Kabe’nin damında şarap içmeye kalkıştı. Kur’an’ı okladı… evet bu kimseler mi İslam’ı aziz, yüce ve ber-karar kılmıştır. Emevi çöplerinin mirası olan bu düşüncelerin ilim, fıkıh ve dirayetin yerine geçmesi ne kadar da üzücü bir olay-dır.

İbn-i Hazm’ın aşağıdaki ifadesinin kritiğini yaparak cevaplan-dırmaya çalışınız:

“Ümmet arasında Abdurrahman b. Mülcem’in, Ali’yi (Al-lah ondan razı olsun) kendi tevil ve içtihadı üzerine doğru yaptığından emin olarak öldürdüğü hususunda hiçbir ihtilaf yoktur.
Biz Muaviye’nin ve onunla birlikte olanların da hatalı ol-duğuna, ama içtihadları sebebiyle bir mükafatla mükafatlan-dırılacağına inanıyoruz.
Şüphesiz ki kan meselelerinde de içtihat etmişlerdir. Fit-neye düşürülmüş insan (İbn-i Mülcem) da fetva vermiştir. Fetva verenler arasında kimisi sihirbazlın öldürülmesine fetva vermiş, kimisi köle bir insana karşılık hür bir insanın kısas edilebileceğine fetva vermiş, kimisi de buna fetva vermemiş-tir. Kimisi kafire karşılık müminin öldürülebileceğine fetva vermiş, kimisi de bunu caiz görmemiştir. Bu içtihatlar ile Muaviye, Amr ve diğerlerinin içtihatları arasında hiçbir fark yoktur.
Ammar’ı (Allah ondan razı olsun) da Ebu’l Gadiye kat-letmiştir. Ebul Gadiye bu katlinde tevil de bulunmuş, içtihat etmiş, hataya düşmüş, isyana düçar olmuş ama yine de bir mükafat görecektir. Bu cinayet Osman’ın öldürülmesi gibi değildir. Zira içtihat için hiçbir durum söz konusu değildir. Çünkü Osman ne birini öldürmüş ne harp etmiş, ne savaşmış, ne savunmuş, ne evlendikten sonra zina etmiş v ene de irtidatta bulunmuştur. Dolayısıyla da bunu tevil etmek müm-kün değildir. Dolayısıyla Osman’ı öldüren fasık ve isyankar bir savaşçıdır.  Bilerek haram bir kan dökmüştür. Bunun hiç-bir tevili yoktur. Zulüm ve düşmanlıkla bu cinayeti işlemiştir. Osman’ı öldürenler fasık ve mel’undur.”
İbn-i Hazm’ın yukarıda iddia ettiği hususlar şöyle özetle-nebilir:
1-Bütün ümmetin icma ettiği üzere Abdurrahman bin Mülcem, Ali ( a.s )’ı kendi içtihatları üzerine katletmiş ve on-dan dolayı da bir sevaba erişeceğini zannetmiştir.
2-Muaviye ve adamları da kendi içtihatlarında hata yapan ve netice olarak da bir sevaba erişecek olan müçtehitlerdir.
3-Muaviye ve adamlarının içtihadı sihirbazın katledilmesi, köleye karşılık hürrün kısas edilmesi ve kafire karşılık mümi-nin katledilmesi gibi ihtilaflı konularda alimlerin yaptıkları iç-tihatlar gibidir.
4-Ammar bin Yasir’i öldüren Ebu’l Gadiye de hata eden ama yine de bir mükafat görecek olan bir müçtehittir.
5-Osman’ı öldürenlerin bu işlerinde hiçbir özürleri yoktur. Onları müçtehit olarak adlandırmak doğru değildir. Zira Osman’ı öldürülmesini gerektirecek  hiçbir suçu olmadan zalimce ve canice öldürmüşlerdir.

İbn-i Hazm’ın iddialarının kısaca bir değerlendirmesi
İlk önce aşağıdaki birkaç nükteyi hatırlatmak gerekir.
1-Şeriat sahipleri ve fakihler örfünde içtihat, tümel şer’i hükümlere ve şahsi vazifelerine hükümlerin delilleri esasınca ulaşmak için tüm gücünü ortaya koymaktır.
2-Ele aldığımız konuyla tenasübü bulunan tevilin anlamla-rından biri de tümel bir hüküm ve konuyu fertlere ve insanla-ra indirgemektir. Örneğin Peygamber ( a.s )’den Ali ( a.s ) hakkında şöyle bir rivayet nakledilmiştir:
“Gelecekte sizden bir adam, benim tenzil esasınca savaş-tığım gibi insanlardan bazısıyla Kur’an’ın tevili hususunda savaşacaktır.”
Yani Peygamber ( s.a.v ) Allah’ın emri ve Kur’an’ın açık hükmü esasınca kafirlerle cihat ettiği gibi Ali ( a.s )’da aynı ölçü esasınca bazı gruplarla savaşmıştır. Açıkça görüldüğü gibi bu anlamda bir tevil de içtihat ile eş anlamlıdır.
3-İçtihat Fenni bir metot ve şer’i hükümlere ulaşma yolu olduğu için müçtehitte bir takım şartlara sahip olduğu taktir-de bu iş için ehliyet sahibi olmaktadır. Buy şartlardan bazısı şunlardır:
– Müçtehit doğru bir niyete ve güzel bir hedefe sahip ol-malıdır.
– Kitap ve Sünnet gibi şer’i hükümlerin kaynak ve delille-rini yeterli ölçüde tanımalıdır.
-Şer’i hükmü elde etmek için bütün güç ve imkanlarını kullanmalıdır.
-Her meselede şer’i hükmü şer’i kaynaklar esasınca ve Kur’an ile sünnetin özel ve tümel delilerine müracaat ederek istinbat etmelidir.
4-İslami mezhep fakihleri şu kaide hususunda da ittifak halindedirler ki müçtehit ve müftü ehliyet sahibi olduktan ve gerekli liyakata sahip olduktan sonra her hangi bir konuda iç-tihatta bulunursa gerçeklere mutabık bir şekilde fetva vermiş ise iki sevap elde eder ve eğer gerçeklere ulaşamamış ise bir sevap elde eder. Her haliyle o mazurdur.
5-Gerçi fenni ve ileri seviyede bir içtihad mezheplerin or-taya çıktığı yıllarda kullanılmıştır. Ama hiç şüphesiz sade şek-liyle içtihad, sahabi döneminden bu yana kullanılmıştır.
Maalesef görüldüğü gibi bazen bu kavram tam tersine ve yanlış tabirler ile ifade edilmiştir. Bazı Ehl-i Sünnet alimleri ve fakihleri, tarihi ve siyasi telkinlerin etkisinde kalarak, as-haptan bazısının tevil edilemez ve mazur görülemez davra-nışlarını bu tabirle tevil etmeye çalışmış ve çirkinliklerini örtmek için uğraşmıştır. Başka bir tabirle şer’i hükümler ile açıkça çelişen ve ilahi olmayan niyetlerden, heve ve hevesten kaynaklanan bir takım hükümler, davranışlar ve görüşler içti-had olarak ortaya konmuştur. Dolayısıyla da Muaviye, Ali ( a.s )’ın katili İbn-i Mülcem, Ammar b.  Yasir’in katili Ebu’l-Gadiye gibi kimseler de müçtehid olarak adlandırılmıştır. Özetle birbiriyle örtüşmeyen ve uyuşmayan şu iki gerçek iç-tihad olarak adlandırılmıştır:
1-Şer’i kaide ve naslar esasınca şer’i görevini ve hükmü is-tinbat etmek için ciddi ve halisane bir şekilde çalışmak
2-Kitab ve sünnete muhalif, şeraiata aykırı ve çelişkili hü-kümleri getirmek için zalimce ve heva ve hevesine uymak için çaba göstermiştir.
İbn-i Hazm’ın içtihad olarak adlandırdığı konuları tek tek inceleyip değerlendirmemiz gerekir:
A-Muaviye’nin içtihadda bulunması: Muaviye’nin kudret ve saltanat döneminde yaptıklarının kısaca bir fihristi aşağıda yer almıştır:
1)Muaviye sahabenin ve halkın çoğunun biat ettiği ve hila-fetinin meşru olduğu Hz. Ali ( a.s )’a biat etmekten kaçınmış ve İslami hükümeti ortadan kaldırmak için büyük çaba gös-termiştir. Oysa Peygamber ( s.a.v ) şöyle buyurmuştur: “Her kim müslümanların önderine itaatten el çekerse kıyamette hiçbir hücceti olmadığı halde Allah’la mülakatta bulunur ve biat etmeyen kimse cahiliyye üzere ölür.
2)Muaviye müslümanların kanuni ve meşru devletine karşı kanlı bir savaş başlatmış ve neticede binlerce müslüman in-sanın ve bu cümleden Ensar ve Muhacir’den onlarca insanın kanını dökmüş müslümanların gücünün büyük bir bölümünü heba etmiştir.
Hangi mantıkla müslümanların önderinin aleyhine kıyam etmeyi, sahtekarlıklarını halka aldatmasını ve savaşa sürükle-mesini içtihad olarak değerlendirmek mümkündür. Hem de Ali gibi alim bir insan ile savaşmak ki Peygamber hakkında şöyle buyurmuştur: “Seninle savaşan benimle savaşmıştır ve seninle barışan benimle barışmıştır.”
3)Muaviye toplumsal emniyeti yok etmek ve İslam devle-tini zayıflatmak için Müslüman beldelere Busr b. Ertat ve Zahhak b. Kays gibi cellatları göndermiş, binlerce günahsız insanın kanını döktürmüş ve tarihte eşine az rastlanır cinayet-ler işletmiştir.  Oysa Peygamber ( s.a.v ) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin aleyhine kıyam eden, iyisine ve kötüsüne zarar veren mümini kendi haline bırakmayan ahd ve sözüne vefa göstermeyen kimse benden değildir. Ve ben de ondan deği-lim.
4) Muaviye hile ve desiseyle gözünde diken gördüğü Malik bin Eşter ve Muhammed bin Ebu Bekir gibi sahabileri şehit etmiştir.
5) Muaviye İmam Hasan ( a.s ) ile anlaştıktan sonra na-mertçe imzalamış olduğu anlaşmayı çiğnedi ve asla sözünde durmadı.
6) Muaviye başa geçince kin ve gazabı yüzünden tüm minberlerde hutbelerde ve namazların konutlarında İslam hareketinin ikinci büyük şahsiyeti Ali ö( a.s )’a beddua ve kö-tü sözler söylenmesini emretti.
Oysa sövmek, aşağılık ve düşük insanların işidir. nerede kaldı ki Peygamber ( s.a.v )’in hakkında şöyle buyurduğu kimseye… “Her kim Ali!’ye söverse bana sövmüştür.”  Pey-gamber ( s.a.v ) Ali ( a.s )’a dost olmayı imanın göstergesi düşman olmayı ise nifakın  ve iki yüzlülüğün alameti saymış-tır.  Ama Muaviye Kur’an’ın beyanı üzere kafirlere bile söy-lenmemesi gereken sözleri   dünyadaki insanların en şerefli-sine reva görmüştür.
7)Bu bağlamda Hicr bin Adiyy, Amr bin Hamk-i Huzai gibi ashabın büyüklerini sadece Al i( a.s )’a lanet etmediği için mazlum bir şekilde şehit etmiştir.
8)Muaviye Ziyad bin Ubeyye, Muğire bin Şu’be, Semere bin Cündeb ve benzeri aşağılık insanlara bazı bölgelerin yö-neticiliğini verdi ve onlar vasıtasıyla Ali ( a.s )’ın taraftarlarını baskı altında tutarak binlercesini katletti.
9)Muaviye o zamana kadar insanların seçimine dayalı olan islami hilafeti veliahtlığa dayanan saltanata çevirdi. Yezid gibi fasık ve bir işe yaramaz oğlunu yerine geçirdi. Ashabı da böy-le birine biat etmeye zorladı.
10)Muaviye büyük imkanlar harcayarak ve sayısız paralar vererek bir grubu Ali ( a.s )’ın aleyhine ve halifelerin menfaa-tine yarayan hadisler uydurmaya zorlardı.  Şimdi de yukarda saydığımız hususların hangisinin müçtehitlerin içtihatları çer-çevesinde tevil edilebileceğine bir bakalım:
B-Ammar’ın katilinin içtihadı:
Peygamber ( s.a.v )’in değerli sahabisi Ammar bin Yasir bir sürü eşsiz faziletlerin sahibidir:
Peygamber ( s.a.v ) onun hakkında şöyle buyurmuştur: in-sanlar ihtilafa düştüğünde Sümeyye’nin oğlu (Ammar bin Ya-sir) hak iledir.)
Peygamber ( s.a.v ) aynı zamanda ona şöyle haber vermiş-tir: seni baği ve zalim bir grup öldürecektir.
Hakeza şöyle buyurmuştur: her kim Ammar’a düiman olursa Allah’a düşman olmuştur. Her kim ona kinlenirse Al-lah’a kinleşmiştir.
Peygamber Ammar’ın katilinin de ateşte olacağını söyle-miştir.
O halde Ammar’ın katilini nasıl olurda müçtehit sayabilir ve niyetinin iyi olduğunu ifade edebiliriz. Oysa Peygamber böyle bir şahsı Allah’ın düşmanı ve cehennem ehli olarak ka-bul etmiştir.
C-İbn-i Mülcem’in içtihadı
İbn-i Mülcem’de Nehrevan Haricilerinin kalıntılarından-dır. Yani Peygamber ( s.a.v )’in haklarında şöyle buyurduğu kimselerdendir: “Onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkar-lar.”
Gerçi Ali ( a.s ) Onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Ar-tık benden sonra Hariciler ile savaşmayın, zira hakkı aradığı halde hata eden kimse ile batılın peşice gidip ona ulaşan kim-se gibi değildir.
Bu söz esasınca Nehrevan’da toplanan Hariciler zahiren hakkın peşinde idiler ama görevlerinde hata etmişlerdi. Ama Muaviye ve ashabı batılın peşine düşen çirkin yaratılışlı kim-selerdi. Ama buna rağmen, cahaleti yüzünden kandırılmış, Hariciler gibi bilmeden batıl yola düşmüş kimselerin hataları-nı da içtihat olarak adlandırmak mümkün değildir.
Özellikle de Müslümanların imamı, muttakilerin önderi, Peygamberin küçük değerli emaneti ve eşsiz nurlu cevheri olan Ali ( a.s ) gibi birini öldürmeyi içtihat olarak kabul et-mek mümkün değildir. Zira Ali ( a.s )’ın faziletleri ashap ara-sında dilden dile dolaşıyor ve bir çokları bizzat Peygamber ( s.a.v )’den katilinin, “sonrakilerin en kötüsü”, “İnsanların en kötüsü”, “bu ümmetin en kötüsü” olduğunu nakletmişlerdi.  Eğer tarihin bu eşsiz kahramanı öldürmeyi de bir içtihat olarak kabul edecek olursak o zaman bütün peygamberlerin evliyanın ve salihlerin katlini de içtihat olarak adlandırmamız gerekir.
D-Osman’ın katlinin içtihat olmadığı
Her ne kadar Osman’ın öldürülmesi İslam tarihinin acı olaylarından biri olsa da bu hadise halktan büyük bir kısmının ve bu cümleden halife ve etrafındakilerin kötü davranışlarına itiraz eden bazı sahabilerin gazap tufanından sonra ortaya çıkmıştır. Eğer İbn-i Mülcem gibileri içtihadın sınırlarını genişletip, Peygamberin emirlerine muhalefetleri ve çirkin iş-leri de içtihat olarak kabul ediyorsa o halde bu hadis hakkında da benzeri bir hükümde bulunmaları gerekir.


more post like this