İmamların Diliyle Âlemin Sonradan Var Edilmesi

 

ve Var Edicisinin İspatı
Hişam b. Hakem, İmam Cafer Sadık’tan (a.s) şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Şakir ed- Deysani, İmam Cafer Sadık’ın (a.s) yanına gelerek şöyle dedi: “Hiç şüphesiz sen parıldayan yıldızlardan bir yıldız, babalarınız ışık saçan dolunay, anneleriniz seçkin akillerden, unsurunuz en üstün unsurlardandır.
Her ne zaman ulema anılsa size göre ikinci sırada yer alırlar. Ey engin ve coşkun deniz! Bana ‘âlemin sonradan yaratıldığına dair delilin ne olduğunu’ söyle.” Ebu Abdullah (aleyhi selâm) şöyle buyurdu: “Onun için en yakın şeyden sana delil getiriyorum.” Dedi ki: nedir o? Ebu Abdullah (aleyhi selâm) bir yumurta isteyerek onun önüne koydu ve şöyle buyurdu:
İmamların Diliyle Âlemin Sonradan Var Edilmesi ve Var Edicisinin İspatı
“Bu sağ­lam bir kaledir. İçi dolu, ince ve zariftir, onda altın renginde akışkan ve gümüş renginde sıvı bir madde vardır. Sonra Tavus kuşu gibi bir kuş ondan çıkacak.
Ona bir şey mi dâhil oldu?” dedi ki: hayır. Buyurdu ki: “işte bu âlemin sonradan var edildiğine bir delildir.” Dedi ki: kısa, ama öz haber verdin; konuştun, ama güzel konuştun.
Benim gözlerimizle görüp kavrayacağımız veya kulaklarımızla duyacağımız veya burnumuzla koklayacağımız veya dilimizle tadacağımız veya ellerimizle dokunacağımız veya kalplerde yer edinmesi veya zihnimizle onları yakini olarak müşahede edeceğimin dışındaki şeyleri kabul etmeyeceğimi bildin.
Ebu Abdullah (aleyhi selâm) şöyle buyurdu: “Beş duyu organını andın. Karanlığın, ışık dışında ortadan kalkmadığı gibi, bunların da delilsiz bir yararı yoktur.”
***           ***        ***
Hişam b. Hakem, şöyle rivayet etmiştir:
İbn Ebu’l-Avca, İmam Sadık’ın (aleyhi selâm) yanına geldi. İmam Sadık ona şöyle buyurdu: “Ey İbn Ebu’l- Avca! Acaba sen yaratılmış mısın, yoksa yaratılmamış mısın?” dedi ki: “Hayır yaratılmış değilim

.” İmam Sadık (aleyhi selâm) şöyle buyurdu: “Eğer yaratılmış olsaydın, nasıl olurdun?” İbn Ebu’l- Avca, bir cevap bulamadan kalkıp gitti.”
***   ***   ***
Hüseyin b. Halid, Ebu’l Hasan Ali b. Musa er-Rıza’dan (aleyhi selâm) şöyle rivayet etmiştir:
Bir adam gelerek şöyle dedi: “Ey Resulullah’ın oğlu! Âlemin sonradan olduğuna dair delil nedir?” İmam (aleyhi selâm) şöyle buyurdu: “Sen yoktun, sonradan oluştun, sende biliyorsun ki kendi kendine oluşmadın ve senin gibi birisi de seni oluşturmadı.”
***       ***       ***
Hişam b. Hakem söyledi:
Mısır’da bir zındık (ateist) vardı. Bu adam, Ebu Abdullah’ın (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) bazı sözlerini duymuştu. Onunla tartışmak için Medine’ye geldi; fakat orada İmam’ı göremedi, ona İmam Mekke’ye gitti, dediler.
O da İmam’ın peşinden Mekke’ye geldi. Biz Ebu Abdullah ile beraberdik. Adam bizimle karşılaştı. Biz de Ebu Abdullah ile birlikte Kâbe’yi tavaf ediyorduk. Adamın adı Abdulmelik, künyesi de Ebu Abdullah’tı. Adam, omzunu Ebu Abdullah’ın omzuna dokundurdu.
Ebu Abdullah (aleyhi selâm) ona: “Adın nedir?” diye sordu.
—Adam: “Adım, Abdulmelik’tir / Hükümdarın kulu.” dedi.
—İmam: “Peki, senin künyen nedir?” diye sordu.
—Adam: “Ebu Abdullah / Allah’ın kulunun babasıdır.” dedi.
Ebu Abdullah ona dedi ki: “Senin kulu olduğun bu hükümdar kimdir? Yeryüzündeki bir hükümdar mı yoksa gökteki bir hükümdar mı? Söyle bakayım, senin oğlun, gökteki ilâhın mı kuludur yoksa yerdeki bir ilâhın mı? İstediğini söyle, anında cevabını alırsın, bütün görüşlerin çürütülür.”
Hişam b. Hakem der ki: Zındık adama dedim ki: “Niçin cevap vermiyorsun?”
—Adam dedi ki: Onun huzurunda izni olmadan konuşmak çirkin kaçar.
—Ebu Abdullah dedi ki: “Tavafı tamamladığımız zaman yanımıza gel.”
İmam Ebu Abdullah (aleyhi selâm) tavafı bitirince ateist yanına geldi. Ebu Abdullah’ın karşısına oturdu. Hepimiz onun yanında toplanmış bulunuyorduk.
Ebu Abdullah ateiste sordu: “Sen, yerin altının ve üstünün olduğunu biliyor musun?”
—Adam: “Evet.” dedi.
-”Peki, yerin altına girdin mi?” diye sordu.
—Adam: “Hayır.” dedi.
-”Öyleyse yerin altında ne olduğunu nereden biliyorsun?” dedi.
—Adam: “Bilmiyorum; ama yerin altında bir şey olmadığını zannediyorum.” dedi.
Ebu Abdullah (aleyhi selâm): “Zan, kesin bilgi sahibi olunamayan bir meselede çaresizliğin göstergesidir.” dedi.
Sonra şunu söyledi: “Peki, göğe çıktın mı?”
—Adam: “Hayır.” dedi.
—Orada ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu.
Adam: “Hayır.” dedi.
Bunun üzerine İmam şöyle buyurdu: “Sana hayret ediyorum! Doğuya gitmemişsin, batıya ulaşmamışsın, yere inmemişsin, göğe çıkmamışsın, göğün sınırlarını aşmamışsın, ötesinde neler olduğunu bilmiyorsun!
Bununla beraber buralardakileri (Evrene egemen olan düzeni, yaratıcının varlığına delâlet eden olağanüstü plânı) inkâr ediyorsun! Akıllı bir insan bilmediği bir şeyi inkâr eder mi?”
Ateist adam dedi ki: Senden başka kimse benimle bu şekilde konuşmamıştı.
Ebu Abdullah (aleyhi selâm) dedi ki: “Bununla beraber sen, bu hususta şüphe içindesin. Böyle olabilir de, olmayabilir de, diye kuşku duyuyorsun!”
—Adam: “Olabilir.” dedi.
Ebu Abdullah dedi ki: “Ey Adam! Bilmeyenin, bilen birine karşı ileri sürebileceği bir kanıtı olmaz. Cahilin kanıtı olamaz. Ey Mısırlıların kardeşi! Beni iyi dinle ve sözlerimi iyice anla. Çünkü; biz hiçbir zaman Allah hakkında şüpheye düşmeyiz.
Güneş’i ve Ay’ı, ufuklardan belirip dünyayı kaplayan geceyi ve gündüzü görmez misin ki hiç yanılmazlar, dönüşümlü olarak yer değiştirirler.

Bir iradeye uymakla yükümlüdürler ve içinde bulundukları yörüngeden başka bir yerleri yoktur.
Eğer gitmeye güçleri yetseydi niçin dönsünlerdi ki? Şayet bir iradenin direktiflerine uymakla yükümlü olmasalardı, niçin gece gündüze,
gündüz de geceye dönüşmesindi ki? mecburdurlar. Allah’a yemin ederim ki, sürekli olarak bulundukları yörüngede hareket etmeye onları mecbur kılan da, onlardan daha fazla hikmet sahibidir, onlardan daha büyüktür.”
Ateist adam dedi ki: Doğru söylüyorsun!
Ardından Ebu Abdullah (aleyhi selâm) sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ey Mısırlıların kardeşi! Sizin savunduğunuz ve “dehr / zaman” olduğunu sandığınız şey, insanları götürüyorsa, niçin onları bir daha geri getirmiyor?

Şayet getiriyorsa, niçin geri götürmüyor? Ey Mısırlıların kardeşi, herkes bir irade karşısında çaresizdir.
Gök yükseltilmiş, yer serilmiştir. Niçin gök, yerin üzerine düşmez? Yer, neden katmanları üzerine yuvarlanmaz, yerle gök niçin birbirine çarpmaz ve yerin üzerindekiler neden birbirine girmezler?”
Zındık dedi ki: Onları Rableri ve efendileri olan Allah tutuyor.
Böylece zındık adam, Ebu Abdullah’ın aracılığıyla iman etti.
Humran, İmam’a dedi ki: Sana kurban olayım, zındıklar senin aracılığınla iman ettikleri gibi kâfirler de, senin baban aracılığıyla iman etmişlerdi.
Ebu Abdullah’ın aracılığıyla iman eden kişi dedi ki: Beni öğrencin yapar mısın?
Ebu Abdullah dedi ki: “Ey Hişam b. Hakem! Bunu yanına al ve onu eğit.” Şamlıların ve Mısırlıların öğretmeni[1] olan Hişam, ona İslâm’ı öğretti. Adam tertemiz bir inanca sahipti. İmam Sadık (aleyhi selâm) ondan memnundu.
341- (5)… Mervan b. Müslim, şöyle diyor:
İbn Ebu’l-Avca Ebu Abdullah’ın (aleyhi selâm) yanına gelerek şöyle dedi: “Acaba Allah’ın tüm şeylerin yaratıcısı olduğunu düşünmüyor musun?” Ebu Abdullah (aleyhi selâm) buyurdu ki: “evet” dedi ki: “Ben de yaratıyorum.” İmam (aleyhi selâm) dedi ki:
“Nasıl yaratıyorsun?” dedi ki: “Bir yere dışkımı yapıyorum. Sonra bir müddet bekledikten sonra canlılara dönüşüveriyorlar. Dolayısıyla ben onların yaratıcısı oluyorum.”

Ebu Abdullah (aleyhi selâm) şöyle buyurdu: “Acaba yaratıcı ne kadar yarattığını bilmez mi?” dedi ki: “evet” İmam Sadık (aleyhi selâm) şöyle buyurdu: “Öyleyse onların erkek ve dişi olduğunu ve ne kadar ömür süreceğini biliyorsun demektir?” Bu sorudan sonra İbn Ebu’l Avca öylece kala kaldı.”
***       ***             ***            ***
Muhammed b. Yakup el-Kuleyni’nin isnadıyla.
İbn Ebu’l-Avca, ikinci gün Ebu Abdullah’ın meclisine geri döndü. Bir yere oturdu, konuşmadan öylece sessiz bekledi.
Ebu Abdullah ona dedi ki: “Bana öyle geliyor ki, önceki tartışmamızı sürdür­mek için geldin!”
Dedi ki: Bunu istedim, Ey Resûlullah’ın oğlu!
Ebu Abdullah (aleyhi selâm) dedi ki: “Şaşırtıcı bir davranış! Allah’ı inkâr edi­yorsun; ama benim Allah’ın elçisinin çocuğu olduğumu kabul ediyorsun.”
Dedi ki: Ağız alışkanlığıyla böyle söyledim, inandığımdan değil.
Bunun üzerine Âlim (aleyhi selâm) ona: “Seni konuşmaktan alıkoyan nedir?” diye sordu.
Dedi ki: Senin görkemin ve heybetin karşısında dilim dönmüyor. Ben bu güne kadar nice âlim gördüm, nice kelâmcıyla tartıştım, bunların hiç birinin heybetinden seninki kadar etkilenmedim.
Dedi ki: “Böyle olur. Fakat ben sana bir soru sorayım, sen buna karşılık ver.” Ardından şöyle dedi: “Sen, yapılmış (yaratılmış) mısın yoksa yapılmamış (ya­ratılmamış) mısın?”
Abdulkerim b. Ebu’l-Avca dedi ki: Bilâkis ben, biri tarafından yaratılmamışım.
Âlim (aleyhi selâm) dedi ki: “Öyleyse söyle bakayım, eğer biri tarafından ya­ratılmış olsaydın, nasıl olurdun?”
Abdulkerim uzun süre cevap veremeden öylece kalakaldı. Sonra önünde du­ran bir çöple oyalanarak bir yandan da şunları söylemeye çalıştı:
“Yaratılmış varlıklar uzun, geniş, derin, kısa, hareketli ve hareketsiz olurlar. Bütün bunlar bir şeyin yaratıldığını gösteren niteliklerdir.”
Âlim (aleyhi selâm) ona şöyle dedi: “Eğer yaratılmışlığın nitelikleri olarak bunlardan başka bir şeyi bilmiyorsan, kendini de yaratılmış kabul etmen gerekir; çünkü kendinde de bu nitelikleri bulabilirsin.”
Abdulkerim, İmam’a şöyle dedi: Bana öyle bir soru sordun ki, senden önce hiç kimse böyle bir soru sormamıştı ve senden sonra da kimse benzeri bir soru soracak değildir.
Ebu Abdullah (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) şöyle dedi:
“Varsayalım ki bundan önce sana böyle bir soru sorulmadığını bildin. Peki, bundan sonra böyle bir sorunun sana sorulmayacağını nereden biliyorsun?
Üstelik ey Abdulkerim, bu sözlerinle sen kendinle çelişiyorsun. Çünkü sen varlıkların ezel­den beri eşit konumda olduklarını ileri sürüyorsun. Peki, o zaman nasıl oluyor da ba­zı şeylere öncelik, bazılarına da sonralık niteliğini yakıştırıyorsun?”
İmam ardından şunları söyledi:

“Ey Abdulkerim, sana biraz daha açıklamada bulunayım. Diyelim ki, senin bir kesen var ve bu kesenin içi mücevher doludur.
Bir adam sana: “Kesende dinar var mı?” diye sorsa ve sen de kesede dinar olmadığını belirtsen, sonra bu adam sana: “Öyleyse bana dinarları vasfet” dese, üstelik senin de dinarların sıfatları hakkında bir bilgin olmazsa, bilmediğin halde kesede dinar olma­dığını ifade edebilir misin?”
—Adam: “Hayır.” dedi.
—Bunun üzerine Ebu Abdullah şöyle buyurdu: “Evren de keseden daha uzun ve daha geniştir. Evrende öyle bir varlık olabilir ki, sen bunun hakkında bilgi sahibi olmayabilirsin. Çünkü sen, bir varlığı göremeden onu vasfedemiyorsun.”
Abdülkerim öylece kalakaldı. Bu konuşma ve tartışma sonunda onun bazı ar­kadaşları İslâm’ı kabul ettiler, diğer bazı arkadaşları da onunla birlikte eski anlayışla­rını sürdürdüler. Üçüncü gün tekrar geldi ve dedi ki:

“Bir soru sormak istiyorum.”
Ebu Abdullah (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) dedi ki: “İstediğini sorabilirsin.”
—Adam: “Cisimlerin sonradan var olduklarının kanıtı nedir?” diye sordu.
—İmam buyurdu ki: “Çevremde gördüğüm küçük veya büyük bir şeye, kendi cinsinden başka bir şey katıldığı zaman mutlaka eskisinden daha büyük olur. Bu olay bir zeval oluş ve ilk durumdan farklılaşmadır. Eğer cisim öncesiz (kadim) ol­saydı zeval bulmaz,
durumsal olarak değişime uğramazdı. Çünkü, zeval bulan ve duransal değişikliğe uğrayan bir şeyin var olması ve varoluşunun iptal olması da caiz­dir. Yok oluşundan sonra var olmasıyla sonradan olma (hadis) varlıklar sınıfına gi­rer. Aynı şekilde var oluşundan önce de yoklar sınıfına dâhil olur. Öncesizlik ve yokluk, sonradan olma ve kadimlik nitelikleri, aynı varlıkta bir araya gelemezler.”
Bunun üzerine Abdulkerim dedi ki: “Varsayalım ki, küçüklük ve büyüklük durumlarının iki farklı zamanda değişime uğramaları, senin söylediğin gibi onların sonradan olma varlıklar olduklarının kanıtıdır.
Peki, varlıklar her durumda küçüklük niteliklerini korurlarsa, bunların sonra­dan olma varlıklar olduklarını nasıl kanıtlayacaksın?”
Âlim (aleyhi selâm) buyurdu ki: “Şu anda var olan objektif âlemle ilgili olarak konuşuyoruz.

Eğer bu objektif âlemi ortadan kaldırsak ve onun yerine başka bir evren yerleştirsek bu, ortadan kaldırdığımız ve yerine başka evreni yerleştirdiğimiz âlemin sonradan olma bir varlık olduğundan öte bir şeye delâlet etmez; ancak ben sana bizi kanıtlarınla susturmayı plânladığın yöntemi esas alarak cevap vereceğim.
Biz diyoruz ki:

Varlıklar eğer küçüklük nitelikleri üzere devam ederlerse, zi­hinlerde sürekli şöyle bir düşünce yer alır: Bir varlık ne zaman kendisi gibi bir varlı­ğa katılırsa daha büyük olur. Hacminde değişikliğin meydana gelmesini zihinsel olarak caiz gördüğümüz anda da onu öncesizlik kategorisinden çıkarmış oluruz ve deği­şime uğraması da sonradan olma varlıklar sınıfına girmesi demektir. Senin için bun­dan başka çıkış yolu yoktur, ey Abdulkerim.”
Adam bu cevap karşısında tartışmayı kesti, utanç içinde başını öne eğdi.
Bir sonraki sene onunla Kâbe’de bir kez daha karşılaştılar. İmam’ın Şia’sından bazıları dediler ki: “İbn Ebu’l-Avca Müslüman olmuş.”
Âlim (aleyhi selâm) buyurdu ki: “O, kördür, Müslüman olamaz.”
Adam İmam’ı görünce: “Efendim, dostum!” dedi.
Âlim (aleyhi selâm): “Buraya niçin geldin?” dedi.
Adam dedi ki: Vücudun alışkanlığından ve memleketin geleneklerinden dola­yı geldim. Bir de insanların deliliğini, tıraş oluşlarını ve taş atışlarını görmek istedik.
Âlim dedi ki: “Sen, hâlâ eski inadın ve sapıklığın üzeresin ey Abdülkerim!”
Abdülkerim söylenerek oradan ayrıldı.
Âlim (aleyhi selâm) buyurdu ki: “Hacda kavga, mücadele olmaz.”
Sonra hırkasını eliyle silkeledi ve dedi ki: “Eğer senin dediğin gibiyse -senin dediğin gibi değildir- biz de sen de kurtulduk. Ama eğer bizim dediğimiz gibiyse -ki bizim dediğimiz gibidir- biz kurtulduk, sen helâk oldun.”
Bunun üzerine Abdulkerim yanındakilere dönerek: “Kalbimde bir ağrı hisse­diyorum beni geri götürün.”
Adamları onu oradan uzaklaştırırlarken öldü. Allah rahmet etmesin.[2]
***        ***       ***
Cafer b. Muhammed b. Umaret, babasından o da Cafer b. Muhammed’den (aleyhi selâm) oda atalarından şöyle rivayet etmiştir:
Müminlerin Emiri (aleyhi selâm) şöyle söyledi: “Cismin altı hâleti vardır. Onlar şunlardır: “Sıhhat, Hastalık, ölüm, hayat, uyku, uyanmak. Ruhta aynı şekildedir. Onun ilmi hayatı, cehaleti ölümü, şekki hastalığı, yakini sıhhati, gafleti uyuması, hıfzı uyanıklığıdır.”
ABNA.İR

[1]— Veya Hişam’ın İslâm’ı öğretmesiyle adam, Şamlıların ve Mısırlıların öğretmeni haline geldi. [Çev.]
[2] – Şeyh Saduk: Cisimlerin hadis olduğuna dair delillerden biri de şudur: Biz kendi nefislerimizi ve öteki cisimlerin eksiklik ve ziyadeden ayrı olmadığını görmekteyiz. Oluşturulma ve planlama onlarda geçerlidir. Şekil ve biçimlere bürünebilirler.
Bizler zorunlu olarak biliyoruz ki onları biz yapmadık ve

bizim cinsimizden ve benzerimizden olan biri de onları yapmamıştır. Hadiselerden ayrı olmayan ve kadim olmayan planlanmamış olarak müşahede ettiğimiz şeylerin bulunmadığına ve ölçülerde farklılıklar gördüğümüz şeylerin yapıcısı olmazsa veya planlayıcısı olmadan oluşması,
akıl açısından mümkün değildir ve zihin tasavvur edemez ve eğer alem bu yapılmış bu görkemiyle ve bazı parçalarının bazılarına bağlı olması ve bazı yerlerinin bazı yerlerine ihtiyaç duyması yapıcısı olmadan yapılması, onu oluşturan bir varlık olmadan oluşması mümkün olsaydı sağlam ve muhkemlikte ondan daha zayıf olanların da tasavvur edilmesi
ve imkânı mümkün olurdu. Bu durumda yazarı olmayan kitap, yapıcısı olmayan bina, şekil veren olmadan sağlam bir şekil; en güzel bir planlamayla sapa sağlam olarak yapılmış bir geminin yapıcısının olmaması mümkün olurdu.
Böyle bir şeyin tahakkukunun olması akıl ve düşüncenin dışında olduğu için ilki de bu şekildedir (yani yaratıcısı vardır) hatta alemde olup da zikretmediğimiz eflak, vakitlerin, güneşin, ayın ve onların doğuş ve batışının farklı olması, kendi vakitlerinde soğuk ve sıcaklığın gelmesi, meyvelerin farklılığı, ağaçların çeşitliliği, onlardan her birinin kendi zamanlarında ortaya çıkması bunların yapıcısının olmadığının iddiası en büyük bir inat ve en açık bir düşmanlıktır. Bu olay Allah’a şükürler olsun ki çok açıktır.
Tevhid ve marifet ehli olan birinden cisimlerin hadis olmalarının delilini sordum şöyle buyurdu: Cisimlerin hadis olduğunun delili: vücutlarının olması, vücutlarına delalet etmektedir. Bir yerin yerine bir başka yerde olmak ve cismin bir yerde olması ve başka bir yerde olabileceği halde olmamasından anlaşılıyor ki o cisim o yere ait değildir. Ancak bir anlamda olur o da onun hadis olması anlamındadır.

Dolayısıyla cisim hadistir. Zira meydana getiricisinden ayrılmaz ve ondan öne geçmez.
Allah Tebareke ve Teâlâ’nın cisim olmadığının delillerinden biri de şudur: “Benzeri olmayan hiçbir cisim yoktur. Bu cisim ya vücut bulmuş veya tasavvurda vardır. Her ne yönden olursa olsun benzeri olan bir şey hadistir ve hadis olan şeyler de cisimdir. Aziz ve celil Allah kadim olduğundan O’nun cisim olmadığı ispatlanmış olur.
Başka bir açıklama ise şudur: Cisim sözlükte uzunluk, en, ecza, kısım ve çoğalma imkânına sahip anlamındadır. ‘Allah azze ve celle  cisimdir’ görüşüne sahip olan birisi bu özellik ve sıfatları Allah için de sabit etmek zorundadır. Sonuçta Allah’ın da hadis olmasını bu şekilde gerekli kılar.
Çünkü hadis olmak cisim olmayı gerektirir. Ya da cisimlerin de kadim (ezeli) olması gerekir. Yok, eğer burada sadece bir isim koymak ise o zaman ismi münasip olmayan bir yerde karar kılmış olur. Bu durum birinin Allah azze ve celle’yi insan,

et, kan…
gibi isimlerle adlandırarak anlamını ispat edememesine benzemektedir. Allah ile insan arasındaki farkı anlam dışında sadece isimde kullanmış olur. Ancak Allah Tebareke ve Teâlâ’nın isimleri kendisi, Resulullah ve hidayet imamlarının dışında bir yerden alınmaz.”


more post like this