Ahlak dersi:
İnsanı Yöneten Deruni Kuvveler ve Görevleri
Bil ki insanın bedeni bir ülkedir. Âlemlerin Rabbi Allah onu mücerret ruhun hizmetine sunmuş ve ruh için bu ülkede organlar, hisler, zahiri ve batini kuvveler ile birçok ordu ve hizmetçi karar kılınmıştır. Burada bunları detaylı olarak ele alacağız.
“ما يعلم جنود ربك الا هو”[1]
Onların her birine muayyen hizmet ve istikrarlı bir meslek tayin etmiştir. Onların içinden dört kuvve olan: “Akıl”, “Şehvet”, “Gazap” ve “vehim”i bu memleketin hâkimleri ve yöneticileri karar kılmıştır. Diğer kuvveler ise bunların ellerinin altında ve emir alma makamındadırlar.
“Akıl”ın görevi, işlerin hakikatlerini idrak etme, hayır ve şerleri ayırt etme ve güzel işlere emretme ve kötü sıfatlardan nehyetmedir.
“Şeheviye” kuvvesinin faydası bedenin bekasını sağlamaktır. Nefsin kemalinin tahsil edilme aletidir, zira bu birkaç günlük dünya yaşamı yemesine, içmesine, evlilik ve çoğalmasına bağlıdır. Bunların şehevi kuvvesine ihtiyacı açık ve zahirdi.
“vehmiye” kuvvesinin faydası cüzi şeyleri anlamak ve insanı doğru yola iletecek işlerin ince noktalarını öğrenmektir.
“Gazap” ve öfke kuvvesinin görevi: dıştaki zararlı şeyleri bedenden uzak tutmak ve eğer şehvet ve vehim kuvvesi, aklın emrinden serkeşi ederek kendi başlarına amel etseler, onları zorlayıp doğru yola getirerek, aklın iktidarına boyun eğdirmektir.
Ve bil ki bu dört kahraman haricindeki hiçbir şey, zahiri ve batini kuvvelere hiçbir zaman hükmetme ve onları yönetme hayali kuramaz, belki her biri bedenin bölgesinde yöneticilerin emirlerini almaya mahkûmdurlar.
Bu dört yöneticinin beyanı
Onlardan biri, kral olan ruhun veziri akıldır, devamlı olarak ruhun onunla istişaresinden çıkmaması için tedbir halindedir ve onun emir ve nehiylerine itaat etmektedir.
Bununla birlikte onun kifayet ve tedbiriyle memleketin işlerini münezzem ve düzenli ederek kralın “Gurb âlem”i seferinin ihtiyaçlarını hazırlayarak kolay ve rahat etmesini sağlar.
İkincisi şehvettir. Şehvet savurganlığın sebebi gibidir. Tamah, yalan, lüzumsuzluk, başıboşluk, bozucu ve ortalığı karıştırıcıdır. Her ne zaman vezir olan akıl söylerse o muhalefet eder. Devamlı olarak ruhun yolunu keserek boyunduruğu altına almaya çalışır.
Eğer ruh, hayvan ve dört ayaklılar gibi şehvetin bataklığında boğulursa “yemek”, “içmek”, “cinsel ilişki”, “araba-binek”, “elbise”, “ev” ve “benzer”lerini elde etmek için verdiği her emre, vezirle meşveret etmeden onun doğru ve yanlışlarını ölçmeden ona tabi olur.
Üçüncüsü gazap ve öfkedir. Şehrin bekçilik görevini üstlenmiştir. Sert, keskin, korkusuz ve şerirdir. Bütün öldürme, dövme, kırma, zulüm, eziyet, düşmanlık ve nefrete taliptir.
Devamlı olarak kral olan ruhu aldatmakla meşguldür. Böylelikle her isteğine boyun eğdirerek, aklın fermanını dinlememesini ve onun yırtıcı ve vahşi hayvanlar gibi kesmek, parçalamak ve işkence aleti olmasını sağlamak ister.
Dördüncüsü vehimdir. Onun mesleği kandırmak, aldatmak, hakikati gizlemek, hıyanet ve fitnedir. Bedenin sultanını kendisine boyun eğerek itaat etmesini ister. Böylelikle aldatma, şeytanlık, fesat ve kandırma emirlerini yerine getirerek itaat ederek sınarları aşmasını ister.
Bu dört kuvvenin ihtilaf heva ve hevesinden dolayı, bunların görüşlerinin farklılığından devamlı olarak beden memleketi savaş ve aldatma meydanıdır. Bazen orada meleklerin eserleri ve kutsilerin amelleri görülür, bazı zamanlar hayvanların eylemleri ve
bazı saatler yırtıcı ve vahşi hayvanların ve bazen de bir anda şeytanın mazharı olur. Bu devamlı olarak böyle devam eder ta ki bunlardan birisi diğerlerini yenerek dizginleri eline alsın. Böylelikle diğerleri onun hükmüne boyun eğsin. Bu aşamadan sonra artık nefiste o kuvvenin eserleri görülür ve o nefsin sahibi o kuvvenin âleminde yaşar.
Eğer aklın saltanatlığı orada kurulursa, nefis memleketinde meleklerin eserleri zahir olur. Memleketin durumu düzenli olur, sahibi ise meleklerin sınıfına girer ve bu hep böyle olur, ama eğer diğerleri galip gelirse onların eserleri onda görülür ve memleket harap ve viran olur.
Dünya yaşayışı ve ahreti birbirine karışır, sahibi ise ya hayvan, ya yırtıcı hayvan veya şeytan sınıfına girer, bundan Allah’a sığınırız.
Akıl kuvvesi
Gizli kalmasın ki: nefis memleketindeki kavga ve cidalin kaynağı, akıl kuvvesidir, zira o diğer kuvvelerin eserlerini zahir etmesine ve nefsin onların boyunduruk ve emirlerine girmesine engel olur, çünkü onların tutum ve davranışları aklın istişare ve gereksinimlerine muhalif ve terstir.
Ama diğer üç kuvve kendi aralarında kavga etmezler. Bunun sebebi ise: hiç biri kendi başına diğerinin fiilini inkâr etmez ve ameline engel olmaz. Ancak aklın işaretiyle ya zati veya bazı dışsal arızlardan dolayı bu kuvvelerin bazılarında zaaf, bazılarında kuvvet ve galebe olur.
Lakin bu onların arasında olan asilik cihetinden değildir. Belki akıl kuvvesinden mahrum olan diğer hayvanların nefislerinde kavga yoktur. Gerçi onlarda olan galebe ve tasallut kuvveleri farklıdır. Şeytan ordularının vahim kuvvesinin galebesi için ordularındaki
farklılık, yırtıcı hayvanlar grubunun gazabiye kuvvesi için ve hayvanlar grubunun şeheviye kuvvesi için gösterdiği farklılıklar gibi. Meleklerin nefislerinde de kavga ve cidal yoktur, zira onların kuvvesi sadece akıl kuvvesinden ibarettir ve diğer üç kuvveden arîdirler. Bu da onların engelleme ve defetme yönlerinin olmadığına delalet eder.
Buradan anlaşılmaktadır ki: bütün âlemlerin tamamı ve eserlerin mahalli insandır. Bütün mahlûkat içinde birbiriyle uyuşmayan kuvve ve mütekabil sıfatlarla donatılmıştır. Bundan dolayıdır ki “mütekabil ilahi” [2] sıfatların mazharı ona mahsustur.
Kabiliyet mertebesinde ise “rabbani hilafet” [3] onda taalluk bulmuş ve “suret ve mana” [4] âleminin emareleri onda tecelli bulmuştur. Saltanat elbisesi, Gayb ve Şuhut memleketi ona bağışlanmıştır.
Melekler topluluğu ruhani rütbeye, akıl ve ilim nuru lezzetleriyle mutlu ve esen olmalarına rağmen, Yüce Allah’ın âlemlerinden biri olan cismani âlemde, onların bir tasallutu yoktur.
Felek cisimleri gerçi hekimlerin kaidesine göre, mücerret nefis [5] sahibidirler, ancak onlarda zıt sıfatlar ve muhtelif tabiattan haber yoktur.
Korkunç menzillerden ve tehlikeli yollardan geçmemişler, niza ve cidal taşlıklarını kendilerinden uzaklaştırmamışlar, “etvar” [6]ın nakıs ve kemalinin ağır değişikliklerini omuzlarından kaldırmamışlar, sıfat ve hallerin inkılâbındaki canı çıkaran zehiri tatmadılar,
eğer kemale ererse bütün mertebeleri ihata ederek değişik haletlerde seyredip cansız, canlı, hayvan ve melekler âlemini nurlu olarak görerek, “müşahede-i vahdet [7]”e eren insan gibi değildir.
İnsan bütün melek ve melekûtun tamamının nüshası ve emr ve hâlk âlemiyle terkip bulmuş bir karışımdır.
Hz. Emire’l Mümin’in Ali aleyhi selam şöyle buyurmuştur: “Münezzeh ve Yüce Allah, meleklere aklı mahsus kılmış ve onları şehvet ve gazaptan mahrum bırakmıştır. Hayvanlara şehvet ve gazap vererek akıldan mahrum bırakmıştır, ancak insanı bütün bunların hepsiyle şereflendirmiştir.
Artık eğer insan, şehvet ve gazabı akla itaat eden ve muti karar kılarsa, meleklerden daha efdal olur, çünkü niza ve kavgaların olmasına rağmen bu mertebeye kendisini ulaştırmıştır, ama meleklerde bu niza ve kavgalar söz konusu değildir.” [8]
Buradan anlaşılıyor ki: eğer şehvet ve gazabın mutisi olsa, hayvanlardan daha aşağı olacaktır, çünkü muayyen ve akıl gibi yar ve yardımcısı olmasına rağmen onlara itaat etmiştir. Hayvanlarda muayyen yoktur.
Dört Kuvvenin Lezzet Ve Elemi
İnsana yöneticilik eden; “nazariyeyi akile”, “vehmiye-i hayaliye”, “seb’iye-i gazabiye” ve “behiyme-i şeheviye” olan dört kuvvenin olduğunu öğrendikten sonra, bil ki bunların her biri için lezzet ve elemler vardır. Her birinin lezzeti yaratılış ve tabiatının iktiza ettiği şeylerde yatmaktadır, elem ve derdi ise bunun hilafındadır.
Böylelikle, aklın iktiza ve olma sebebi, eşyanın hakikatlerini bilmektir. Onun lezzeti ilim ve marifettir, elem ve sıkıntısı ise cehalet ve şaşkınlıktır.
Gazap ve öfkenin iktiza ettiği şey, kahır ve intikamdır. Lezzeti galip gelme ve tasallut olmadır, elem ve derdi ise mağlup olmaktır.
Şehvet, insan bedeninin kıvam ve gelişimine bağlı olan yemek ve sairi şeyleri elde etmek için yaratılmış olduğundan, onun lezzeti onlara kavuşmak, elem ve derdi onlara ulaşamamak ve mahrum olmaktır. Vehim kuvvesi de bunlar gibidir.
Nasıl ki insanın dört kuvvesi vardır, onların lezzet ve elemi de dört kısımdır: akıl, hayal, gazap ve şehvet. En büyük lezzetler akıl lezzetidir. Haletlerin [9] değişmesi ile muhtelif olmaz, diğer lezzetlerin onun önünde değer ve ölçüsü yoktur, ancak işin başında insanın meyil ve temayülü diğer lezzetlerdedir ve her ne kadar insanın hayvani kuvvesi güçlenirse,
bu lezzette güçlenir. Ve her ne kadar hayvani kuvvesi zayıflarsa bu lezzetleri de o ölçüde azalır. Başlangıçta insan için akli lezzetler yoktur, çünkü çirkin ve ahlaksızlıklardan temizlenmeyene ve faziletlerle süslenmeyene kadar onlar oluşmaz.
İnsan akli lezzetleri tatma mertebesine erdiği zaman, her ne kadar akli kuvvesi çok olursa aklın diğer kuvvelere hâkimiyet ve tasallutu da o oranda artar ve lezzeti de tam olur ve artık onun için eksiklik ve zeval olmadan her gün kuvvet ve şiddeti artarak devam eder.
Lezzetler sadece cisim lezzetiyle sınırlı değildir
Lezzetin sadece cisme mahsus olduğunu, insan kemalinin gayesinin “yemek”, “içmek”, “evlenmek”, “cima” ve bunun gibi lezzetlere ulaşmak olduğunu, saadetin nihayetinin bu lezzetler olduğunu sanan insanlara şaşarım.
Bunlar ahiret ve insaniyet mertebesinin intihasının “neşet [10]”ini bilmiyorlar, sadece hizmetçi ve hurilere kavuşmak, nar, elma, üzüm, kebap ve şarap içmek olduğunu ve o âlemin azap ve elemlerinin ise ateşte yanmak, akreplerin sokması, gürz [11]lerin vurulması ve “Serabil-i katran” [12]lardan ibaret olduğunu bilirler.
İbadet ve itaatlerden, dünyayı terk etmekten, geceleri uyanık geçirmekten gayeleri, bunlara kavuşmak ve onlardan kurtulmaktan başka bir şey değildir. Acaba bunlar bilmiyorlar mı ki bu tür ibadetler köle ve ücret karşılığında çalışanların ibadetidir?
Ve bunun gibi kimseler ki cismi lezzetlerin çoğuna kavuşmak için azı terk eder ve çoğuna kavuşmak için azını yaparlar. Bu kimseler; bu gibi şeylerin insanın hakiki kemale ermesine ve Yüce Allah’a yakınlığına sebep olmayacağından gafildirler. Bir kimse ki ateşte yanmaktan korktuğu için gözyaşı döker veya ibadeti gönlüne yatana kavuşma şevkiyle olursa,
oruçtan amacı renkli yemekler, namazdan maksadı huri ve hizmetçilerle buluşma ise, onu nasıl Yüce Allah’a yakınlaşmak isteyenlerden sayabilir ve nasıl büyüklük ve ululuk istihkak kemaline layık olduğunu söyleyebiliriz?
Evet, bunlar lezzet ve elemlerin cisimle sınırlı olduğunu sanarak, ruhani sevinç neşesinden ve akli lezzetlerden gafildirler. Güya evliyaların efendisinin –aleyhi selam- sözünü hiç duymamışlardır:
“الهى ما عبدتك خوفا من نارك، و لا طمعا فى جنتك، و لكن وجدتك اهلا للعبادة‏فعبدتك” yani: “ilahi ben sana cehennem azabından korktuğum veya cennet arzusu için ibadet etmiyorum ancak seni ibadete layık gördüğüm için sana ibadet ediyorum.” [13]
Genel olarak cismani lezzetler itibaridir ve basiret ehli yanında değer ve miktarı yoktur. Bu lezzetlerde insan dört ayaklılar, haşere ve sairi hayvanlarla müşterektir.
Bu nasıl bir kemal olabilir ki hayvanlarla müşareket noktasında onları elde etmek için nefsi natık-ı mücerredini o hayvani kuvvenin hizmetine sunmuştur.
Ona şaşırmak gerekiyor ki: bir grup insan lezzetleri; yemek, içmek, cima, ev, elbise, uşak, binek, makam ve mevkiden başka bir şey bilmez ve bunlardan nasibi olmayanları mahrum bilerek onlara üstünlük ve büyüklük taslarlar ve her ne zaman şehvetleri terk edip,
dünyevi lezzetleri kendisinden uzaklaştıranlarla karşılaşırlarsa kendilerinde tevazu, alçak gönüllülük, aşağı ve nefisleri kırılmış, zelil olarak göstererek kendilerini onların yanında görerek bahtsız ve mutsuzlar zümresinden gösterirler.
Cismi lezzetlere ulaşmak nasıl kemal olabilir ki? Hal böyle iken herkes âlemin yaratıcısı Kibriya’nın eteğini bu lezzetlerin pisliğinden pak ederek şöyle derler: eğer bu şekilde olmasa nakısın olması zaruridir. Böylece eğer bunlar kemal idiyse Mebde-i Kul –Allah- için hem sabit olmalıdır ve böyle olmasa bu lezzetler kabih ve çirkindir. Neden bunların sahibi onları izhar etmekten utanır ve onları örtmek için uğraş verir? Ve neden bazılarına çok yiyen,
pisboğaz ve şikeme tapanlar denildiğinde haleti değişerek rahatsız olur. hâlbuki herkes kemalinin yayılmasını talep eder. Belki gerçekte cismani lezzetler lezzet değildir, belki bedende hâsıl olan sıkıntı ve elemlerin def edilmesidir.
Böylece, yemek yediğin sırada aldığın lezzet, lezzet değildir, belki açlık sıkıntının ve eleminin def edilmesidir. Cinsel ilişki sırasında aldığın lezzet, lezzet değildir, belki meninin bedenden atılmasıdır. Bundan dolayıdır ki yemekte tokluk lezzeti yoktur ve bunun kendisi aydındır ki elem ve sıkıntıdan kurtuluş kemal mertebesinin dışındadır.
Cismi lezzetlerde kemalin olmadığını, insanın akıl kuvvesi ve lezzetinde kutsi meleklerle şerik; gazap, şehvet, hayvansal kuvve ve lezzetlerinde hayvan, yırtıcı hayvan ve şeytanların benzerleri olduğunu bildikten sonra, sana malum olur ki bu kuvvelerin her biri onda galip ve o lezzetlerin talibi olarak, bu kuvvelere mensup olan kişilerle şerik olur ta kemal sınırına galebe etsin.
Artık, ey benim can kardeşim! Basiret gözünü aç ve aklını başına al. Kendini nerede karar kıldığına ve hangi mertebeye ulaştırdığına bir bak.
Bil ki: eğer şehvet kuvven diğer kuvvelere üstün gelirse, senin bütün dert ve isteğin yemek, içmek, cinsel ilişki ve diğer şehevi lezzetlerde olacak ve vaktinin çoğunluğunu leziz yemeklerin hazırlanmasında veya güzel kızları istemekle geçirirsin. Kendini hayvanlar topluluğundan bil ve insan ismini kendine yakıştırma!
Eğer gazap ve öfke kuvven diğer kuvvelere galip gelirse, devamlı kendini makam ve mevkilere temayül eden, Allah’ın kullarına üstünlük taslayan, dövmek, bağlamak, kırmak, küfür, hakaret ve halka eziyetle geçirirsin. Kendini ısırıcı bir köpek veya yırtıcı kurt bil ve kendini insan zümresinden sayma.
Ele geçirme ve kahır şeytanın kuvvesidir, devamlı olarak hile, aldatma, sahtekârlık, kandırma fikrindedir, gazap ve şehvetin iktiza ettiği şeylere ermek için olan gizli yolları kapatmaktan başka bir işi yoktur. eğer bu kuvve galip gelirse. Kendini şeytan bil ve insan cinsinden olmayan bir mücessem bil.
Eğer tasallut ve kuşatma akıl için olursa, devamlı olarak ilahi marifetleri öğrenme, melek-i mülklerin kesp edilmesiyle uğraşır, Rabbinin ibadetini ve seçilmiş Resulünün itaatini yerine getirmede kendini kusurlu, saadet yolunu talep ederek, Hazreti Yaratıcıya yakınlaşma mertebelerine ulaşmaya çalışır. Kendini hakiki insan olarak bil. Onun âlemi mukaddes melekler âleminden daha yüce ve rütbesi onların rütbesinden daha üstündür.
Mirac’u Saadet: Büyük Ahlak Üstadı Rabbani Âlim Molla Ahmet Neraki (r.a)
ABNA.İR
________________________________________
[1] . “Rabbinin ordularını ancak O bilir…” Zumer suresi: 31
[2] . Cemali ve celali isimlerin mazharı, lütuf, Rafet, kahır ve gazabın zuhur mahallidir.
[3] . Ariflerin ıstılahında “hilafet makamı”: salik batının tasfiye ve arıtılması ve seyri ilaallah menzilleri mesafesini kat edip, kendi kendisinden geçip mahvolduktan ve mebdei vusul dan sonra hilafet makamına layık olur. “اِنّى جَاعِلٌ فِى الْاَرْضِ خَليفَةً”
“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (bakara: 30.) o bu aşamada zatın tecellisinde mütecelli olmuş ve bütün ilahi sıfatların esma mazharı olmuştur. İslam ilimleri sözlüğü, c.2, s.816
[4] . Zahir ve batın. (arif ve filozofların ıstılahında “suret”in birçok manası vardır.) bakınız, adı geçen kaynak, c.2, s.1121
[5] . Bu görüş filozof ve hekimlerin görüşüdür. Şeyh Müfit, seyit Murtaza, seyit ibni Tavus ve diğerleri gibi büyük Şia âlim ve fakihlerinin görüşleri bu nazariyeye muhaliftir ve bu görüşü reddetmek için bazı rivayetleri ve Müslümanların icmasını delil olarak göstermişlerdir. Bakınız: Biharu’l-Envar, c.58, s.276
[6] . İrfan ilminde kalbin çeşitli değişik haletlerinin zahir olmasına “Etvar” derler. Bakınız: İslam ilimleri sözlüğü, c.1, s.234
[7] . Yani yaratılmış bütün âlemleri Hakk’ın cilvesi olarak görmek. “فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِ” “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü –zatı- oradadır.” (Bakara: 115)
[8] . Biharu’l-Envar, c.60, s.299, hadis: 5 ve İlelü Şerai, s.4, 6. Bab
[9] . Ariflerin ıstılahında “haletler” değişik manalarda kullanılmıştır, ancak buradaki haletlerden maksat her hangi bir kasıt ve taammüt olmadan insan kalbine varit olan şeylerdir. Huzur, hüzün, sıkıntı, şevk, heybet… Bakınız: İslam ilimleri sözlüğü, c.1, s.98
[10] . Her bir eşyanın intikali mertebelerine  “neşet” derler. Berzah neşeti, ahiret neşeti, korku neşeti… Gibi. Bakınız: İslam ilimleri sözlüğü, c.3, s.2013
[11] . Demir gürüz, günahkâr insanlar için uygulanan bir işkence aleti. İmam Sadık aleyhi selamın hadisinde buyurduğu gibi: “Başına demir gürzlerle vururlar, onun neticesi küle dönmektir.” Biharu’l- Envar, c.6, s.236, hadis:53
[12] . Sarabil serbal kelimesinin çoğuludur. Gömlek ve katran manalarına gelir, siyah renkli bir cisimdir, pis kokulu yanabilen bir madde.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle nakledilmiştir: “سَرَابٖيلُهُمْ مِنْ قَطِرَانٍ وَتَغْشٰى وُجُوهَهُمُ النَّارُ” –  “Onların gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş bürümektedir.” (İbrahim: 50) Yani: günahkârların cehennemdeki elbiseleri, kötü kokulu, siyah ve yanabilme özelliği taşımaktadır, çirkin, kötü manzaralı, pis kokulu, yanarak alev olma özelliği taşır. Numune tefsiri, c.10, s.388
[13] . Biharu’l-Envar, c.70, s.234 ve Miratu’l-Ukul, c.8, s.89


more post like this