İnsan, özgür ve iradeli yaratılmıştır. İnsanın kaderi kendi elindedir. Bizzat kendi kaderini çizmekte ve kendi hayatının geleceğini tasarlamaktadır.
Öte yandan dünyamızı kesin ilmi ilkelerinden biri olan kalıtım kanunu ise, bizlere şöyle demektedir: “Çocuklar, sadece anne ve babaların zahiri sıfatlarının ve malının varisi değillerdir. Aksine onların iyi ve kötü haletlerini ve derin sıfatlarını da miras almaktadırlar. Kalıtımsal olan ruhi haletler ve sıfatlar ise insanların kaderini belirlemede büyük bir etkiye sahiptir. O halde insanı kendi kaderini tayin etme hususunda özgür kabul etmek nasıl mümkündür?

Cevap
Kalıtım gerçeği sayesinde cebre inanan kimseler, çok sağlam bir delil ve üstün bir silah elde ettiklerini sanmışlardır. Zira kalıtım kanunu esasınca anne ve babanın deruni ve zahiri sıfatları ile ruhi haletleri de bir fihrist şeklinde çocuğuna intikal etmektedir. Çocuk, anne babasının ruh haleti ve sıfatlarına özgü konumdadır. Ama kalıtım olayını keşfeden ve bu meseleyi tasarlayan biyolojist bilginler, kalıtımın insanın kaderini belirlemede temel bir role sahip olmadığını söylemektedirler. Bilmek gerekir ki zahiri sıfatlar değişmez sıfatlardır. Ama kalıtımsal ruh haletleri değişken şeylerdir.
Ayrıca henüz kalıtımın sınırları tümüyle belirlenmiş değildir. Göz ve duyu organlarımızla bazen kötü ahlaklı babalardan güzel huylu ve yüce çocukların vücuda geldiğini görmekteyiz. Aynı şekilde güçlü ve kabiliyetli babalardan da zayıf ve aciz çocukların doğduğuna şahit olmaktayız.
Ayrıca dikkat etmemiz gerekir ki kalıtım kanunu terbiye etkilerini ortadan kaldıracak bir derecede değildir. Bu yüzden çocuğu ister istemez ruhi haletlerinin ve ahlakın varisi olacağı ve artık kalıtım kanunu karşısında hiçbir şey yapamayacağı bahanesiyle çocuğunu terbiye etmeyen bir kimse asla görülmemiştir. Kalıtım faktörü ne olursa olsun insanın özgürlüğü, terbiye etkenleri, cezalar ve mükafatlar karşısında bir elastikiyet, içinde bulunmaktadır. Bu olay, insanın şahsiyetinin sadece bir boyutunu teşkil etmektedir. İnsanın şahsiyetinin diğer boyutlarını ise, kültür ve çevre oluşturmaktadır. Hepsinden daha önemlisi, özgürlük ve hürriyet, insanın zati bir özelliğidir. Şimdi de kalıtımın etkilerinden daha fazla haberdar olmak ve kalıtım olayının terbiye gibi diğer faktörler karşısında direnme gücüne sahip olmadığını açıklığa kavuşturmak için, gerekli açıklamaları, yapmaya çalışalım.

Çevre ve Kalıtım Kanunu
Şüphesiz insanın şahsiyetinin oluşumunda önemli olan etkenlerden biri de kalıtım kanunudur. Nitekim deri rengi, göz rengi, saç rengi, boyun uzun veya kısalığı ve diğer cismi özellikler, genellikle kalıtım esasına dayalıdır. Genler vasıtasıyla baba, anne ve atalardan insana geçmektedir. Bazı ahlaki özellik ve sıfatlar da kalıtım esasına tabidir. Ama kalıtım insanın şahsiyetini oluşturan etkenlerden sadece biridir. Bunun yanı sıra diğer bir takım faktörler de bulunmaktadır. Bu faktörlerin her biri insanın şahsiyetinin oluşumunda belli bir etkiye sahiptir. Bu faktörlerden en önemlileri, terbiye, aile durumu, toplumsal yapı, ekonomi, kültür, beslenme, iklim… gibi faktörlerdir.
Bütün bu etkenleri bir kelimede özetlemek gerekirse tümü çevre faktörü olarak ifade edilebilir. Dolayısıyla insanın kalıtıma dayalı olan özellik ve sıfatları iki türlüdür:
1-Kesin ve değişmez bir şekilde insana intikal eden sıfat ve özellikler. Çevre ve sistemleri faktörünü kolaylıkla değiştirmek mümkün değildir. Tıpkı bedenin rengi, boyun uzun veya kısa oluşu ve cinnet, zihni geri kalmışlık gibi hastalıklardan bazısı gibi.
2-Özel bir kabiliyet ve uygun bir ortam olarak insanda tecelli eden sıfat ve özellikler. Örneğin bedensel hastalıklarda verem hastalığı bu türden bir özelliktir. Veremi anne ve babadan doğan bir çocuk, bu hastalığa yakalanma imkanına sahiptir. Ama doğduktan sonra, onu anne ve babasından ayırır ve sağlam bir çevreye götürülürse, çocuk sağlığına yeniden kavuşur.
Kalıtıma dayalı bir çok ruh haleti ve ahlaki özellikler hususunda da aynı hüküm geçerlidir.
Doğan bir çocuk, bir takım kalıtımsal kabiliyetler ile birlikte doğmaktadır. Eğer bu çocuk hazır bir uygun ortamla karşı karşıya bulunursa, tomurcuklanır ve gelişir. Eğer uygun olmayan bir ortamla karşı karşıya kalırsa, kendiliğinden hiçbir etki göstermez ve sonunda da bu kabiliyetleri, ortadan kalkabilir. Aynı şekilde iklim şartları ve beslenme durumu da insanın cismani durumu ve deri rengi üzerinde bir takım değişiklikler icat etmektedir. Çevrede hakim olan adet ve ahlak, terbiye eden kimselerin liyakati veya liyakatsizliği de insanın nefsani ve ruhi farklı kabiliyetlerini değiştirmekte veya geliştirmektedir.
Ne yazık ki bazı ümitsiz kılıcı ve olumsuz ekoller çevrenin insan üzerindeki etkisinden gafil kalmış veya bu gerçeği görmezlikten gelmiştir. Bazı şairler ve yazarlar da bu tür bir düşüncenin etkisi altında kalmıştır. Onlar, kendi düşüncelerini akıcı yazılar, ilginç şiirler ile ifade etmiş ve bu şekilde insanları kandırmaya çalışmışlardır. Bize göre bu tür düşünceler, aldatıcı zehirli maddeleri andırmaktadır. Zira ümitsiz kılıcı bu tür düşünceler, toplumu iş ve güçten alı koymakta ve tabiatın değişmeyeceği düşüncesiyle insanlardan sorumluluk duygusunu kaldırmaktadır.
Şüphesiz buğdaydan buğday ve arpadan arpa çıkmaktadır. Elma ağacı elma vermektedir. Ama unutmamak gerekir ki elde edilen buğday, arpa ve elmalar, eşit değildir. Gerekli önlemler alındığı taktirde uygun bir ortamda gerekli bir bakım yapıldıktan sonra daha uygun ürünler elde edilebilir.
Eğer terbiye sayesinde bir takım kalıtımsal sıfatlar değiştirilemiyorsa bile terbiye çevresi vesilesiyle tefekkür, zevk ve ahlak üzerinde bir takım değişikler yapılabilir. Burada meşhur biyolog Alexis Karl’ın yazmış olduğu “insan mevcudi naşinahte” adlı kitaptan bazı alıntılar yapalım: “Bildiğimiz gibi akıl eksikliği, delilik, dilsizlik ve benzeri kusurlar kalıtıma dayalıdır. Verem, kanser, tansiyon ve benzeri hastalıklar da bir ortam şeklinde anne ve babadan çocuklara intikal etmektedir. Ondan sonra çevre ve hayat tarzı bu hastalıkların ortaya çıkışına engel olabilir veya kolaylaştırabilir.”
Bu kitabın başka bir yerinde ise şöyle demiştir: “Çevre ve ruh faktörleri insanın şahsiyetinin oluşumunda derin etkilere sahiptir. Zira onlar bizim fikri ve manevi temellerimizi atmakta, nitekim kan dolaşımı ve iç salgılar üzerinde değişiklik yaratarak beden organlarının hareketlerini değiştirmektedir. Kalıtım ortamı ne olursa olsun terbiye altına olan bir insanı dağların zirvesine ve tepelerin eteklerine, yada bataklıklara düşürmektedir.”
Bu açıklama üzere terbiye ve çevre faktörü, hormonlar, iç salgılar ve insanın kan dolaşımı üzerinde dahi bir etkiye sahiptir. Yazar bir başka yerde ise şöyle diyor: “Dış faktörler hasebiyle bedenin eğitimi ve gelişimi farklı yollara yönelmekte ve zati hususiyetlerini kullanmaktadır veya işlemez kılmaktadır. Şüphesiz kalıtım ortamları, terbiye ve eğitimin etkisi altında bulunmaktadır.”
Dolayısıyla Peygamberler, insanların deri ve göz rengini değiştirmek veya cinnet ve dilsizlik gibi hastalıklarını iyileştirmek için gelmemişlerdir. Onlar, Allah’a iman esasınca toplumu eğitmeye ve onlara dini bir görüş kazandırmaya çalışmışlardır. Onların kabiliyetlerini diriltmek, bireylerin aklını uyandırmak ve insanların iç güdülerini kontrol etmek için çaba göstermişlerdir.
Tarihin de gösterdiği gibi peygamberler, sürekli olarak beşeri medeniyetlerin temel atıcısı olmuşlardır. Onlar, insanlık toplumunu tekamül yolunda büyük bir hareket noktasına getirmişlerdir. İslam’ın zuhuru da Peygamberlerin bu canlı amellerinin, bir örneği konumundadır ve tarihin sayfalarını süslemiş bulunmaktadır. Öyle ki evrensel medeniyetin özellikle de Arap toplumunda baş gösteren yükselişin üzerinde İslam’ın rolünü görmezlikten gelmek mümkün müdür? Elbette biz İslami öğretilerden uzaklaşan, layık olmayan önderlere ve bozuk çevreye maruz kalan milletlerin tedrici olarak saptıklarını, Peygamberlerin öğretilerini bir yere kadar unuttuklarını veya değiştirdiklerini de inkar etmiyoruz. Ama bu sapıklıklar genellikle onların çevre durumu ve terbiye şartlarından oluşmuştur; genlerin niteliği veya kalıtım faktörlerinden değil.
Ayetullah Cafer Subhani


more post like this