Şüphesiz Allah gani ve ihtiyaçsız bir varlıktır. O halde insanı neden yaratmıştır ve ninsnaın yaratılış hedefi nedir?
Başka bir ifadeyle eğer insanın yaratılışında bir hedef varsa o halde Allah ihtiyacı olan bir varlıktır ve bu yolla ihtiyacını gidermek istemiştir. Yok eğer bir hedefi yoksa o halde neden Allah’tan abes ve boş bir iş ortaya çıkmıştır?

Cevap:
Bu soru eskiden beri sorulan sorulardan biridir. Felsefi konular gibi herkes için söz konusu edilebilecek bir sorudur. İnsanların çoğu kendisinin veya bütün insanların neden yaratıldığını bilmek istemektedir.
Bu soruya detaylı bir cevap vermeden önce ilmi bir kalıpta kısaca cevap vermeye çalışalım. Bu sorunun cevabı iki temel ilkeyi bir birbirinden ayırt etmekte yatmaktadır:
1-Fail (etken, neden) kamil ve ihtiyaçsız bir varlık olduğu için ihtiyacını giderecek en küçük bir hedefe sahip değildir.
2-Allah’ın fiilleri abes ve boş şeylerden münezzehtir. Mutlaka bir hedefi vardır ve bu hedef fail ile değil bizzat fiilin kendisi ile ilgilidir.
Daha kısa bir ifadeyle fail bir hedefe sahip değildir. Hedefe sahip olan bizzat fiilin kendisidir. Bu iki cümle arasındaki fark oldukça geniştir. Bu iki temel ilkeyi birbirine karıştırmak söz konusu soruyu ortaya çıkarmaktadır. Bu soruyu soran kimseler  yaratıcıyı yaratığa benzetme tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Böyle bir kimse Allah’ın faiiliyetini yaratığın failiyeti gibi sanmıştır. Zira insan kendisinde hissettiği eksikliği gidermek için bir işe koyulmaktadır. Dolayısıyla mutlak kemal sahibi olan ve hiçbir eksikliği bulunmayan mutlak kemal de bu tür insanlara göre bu yaratışta bir hedefe sahiptir. Zira hedefin olmaması, o işin abes olduğunun delilidir.
Ama eğer failin hedefi ile fiilin hedefi ayırt edilecek olursa sorun kendiliğinden halledilmiş olacaktır. Bu yüzden şöyle diyoruz: Fail mutlak kemal olduğu için hiçbir noksanlık ve kusura sahip değildir. Dolayısıyla onun için bir hedef düşünülemez. Fail için bir hedefin olduğu düşüncesi, mukayese meselesinden ortaya çıkmaktadır. Kelam alimleri, “Allah’ın fiilleri bir hedef sonucu değildir” diyorsa asıl maksatları o fiillerde sonuçta Allah’a dönen bir hedef olmayışıdır. Zira mutlak kemal sahibi olan ve bütün kemalleri içinde bulunduran bir zat için nasıl bir eksiklik ve kusur düşünülebilir. Allah’ın böyle bir noksanlık içinde bulunduğunu ve bu noksanlığını gidermeye çalıştığını varsaymak nasıl mümkündür?
Allah için bir hedefin olmadığı sözünden maksadımız yaratılışın bir hedef ve amacının bulunmasından apayrı bir konudur. Zira Allah için hedefin olmayışı yaratılışın abes ve boş bir şey olduğundan apayrı bir hakikattir. Maddi ve ilahi mekteplerin ayrılış noktalarından biri de işte buradadır. Maddi felsefe insan ve evren için bir hedef düşünmemektedir. Materyalist bir filozofa insan ve evrenin hangi amaçla meydana geldiği sorulacak olursa o, “hiçbir hedef ve amaç söz konusu değildir” diye cevap verecektir. Oysa ilahi bir şahsiyet bu gibi hususlarda Allah’ın fiili olan insan ve kainatın yaratılışı için bir amaç ve hedefin olduğuna inanır. Bu yüzden ilahi düşünceli bir insan güvene ermiş bir kalp, açık bir alın ve aydın bir yüzle bütün değişimler, yeryüzü ve kainattaki hareketler için bir hedef düşünür ve şöyle der:
“Bu mihrap yerinde mabudumuz kimdir?
Bu gelişten maksadımız nedir?”
O cevap olarak şöyle der:
“Her kes pergel gibi şaşkındır.
Kendi yaratıcısını aramaktadır.”
Allah’ın zatının değil de fiilinin bir hedef ve amaç taşıdığı hususunda Kur’an şöyle diyor: “Mutlak hâkim ve hak olan Allah, çok yücedir. O’ndan başka tanrı yoktur, O, yüce Arş’ın sahibidir.”
Ve hakeza şöyle buyuruyor: “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!”
Hakeza: “Biz, göğü, yeri ve bunlar arasındakileri, oyuncular (işi, eğlencesi) olarak yaratmadık”
Bu ilke ışığında yaratılışın hedefinin ne olduğuna bakmak gerekir. Öyle bir hedef ki yaratıcının eksikliğini gidermeden münezzeh ama aynı zamanda fiilini de abes ve boş olmaktan kurtarma konumunda olmalı. Yaratışlın hedefi  her varlığı kendine layık kemaline ulaştırmaktır. Aynı zamanda bu iş onun temiz zatı için de bir sonuç içermelidir. Bu evrendeki her varlık bir kabiliyet ve liyakate sahiptir. Hepsi de hal dili ile vücud ve kemal talep etmektedir. Evrenin yaratılışı bu doğal ve zati sorulara cevap vermektir. Hakikatte onları kemali ulaştırmaktır. Başka bir ifadeyle yaratılış Allah tarafından “mümkün” varlıklara verilen bir ihsan ve feyizdir. Böyle bir yaratılışın zati bir güzelliği vardır, zati gereği beğenilmiş bu fiili yerine getirmek ise fiilin güzelliğinden başka bir şeye ihtiyaç duymamaktadır. Allah-u Teala yaratışıyla her varlığın kemal gereksinimlerini de bizzat o varlığın hizmetine sunmaktadır. Allah’ın hikmete dayalı iradesi cansız varlıkların doğal ve cebri bir surette kemale ermesini taktir etmiştir. Oysa Allah’ın hikmete dayalı iradesi insan gibi bir varlık hakkında ise kemallerini özgür bir şekilde elde etmesini kararlaştırmıştır.
Burada soru ihsan sahibi olan yaratıcının nende böyle bizzat beğenilmiş bir işi yaptığıdır. Bu tıpkı insanın iyiliğe karşı kötülükle değil de neden iyilikle cevap verdiği sorusuna benzemektedir. Bu sorunun cevabı olmadığı ve bu sorunun cevabı soruda gizli olduğu gibi Allah’ın insanı ve evreni neden yarattığı ve tekamül araçlarını neden taktir ettiği sorusu da böyledir.
Buraya kadar verdiğimiz cevaplar bu soruyu kelami bakış açısıyla soranlara verilen bir cevaptır. Dolayısıyla biz onların sorununu halletmek için yaratılışta bir hedefin olduğu yolunu seçtik. Ama bu hedef yaratıcının zatını kemale eriştirmekle ilgili bir hedef değildir. Aksine hedef bizzat fiile ve yaratığa dönmektedir. O hedef Allah’ın insanı ve evreni layık oldukları kemale eriştirmektir.
Ama bazen bu soru batılılar ve batı hayranları tarafından sorulmaktadır. Onlar şöyle demektedirler: “hayatın hedefi nedir?” bazen onlardan bir grubu daha bu sorunun cevabını almadan nihilizm ekolüne yönelmekte hayatta bir hedefin olmadığına inanmakta ve gösteriler düzenleyerek beşer hayatının boş bir hayat olduğunu iddia etmektedirler. Daha önce de bu nihilizmin izlerini Hayyam’a mensup olan şiirlerde görmek mümkündür. Bu gruba hakikati anlatmak için başka bir yol seçmek gerekir. Ve daha fazla açıklamak durumundayız. Hayat için bir hedef ve gerçeklik bulamayan ve nihilizmin ekolünü yaymaya çalışan kimseler dünya hayatının maddi hayattan ibaret olduğunu söylemektedirler. Bu durumda, “bu dünyaya nende geldik? Neden bir miktar su ve ekmek tükettikten sonra yok olmaya doğru gitmekteyiz?” diye sormaları yerinde bir sorudur. Bu kimselere göre hayat bir yok oluştan başka bir şey değildir. Ama ölümü ebedi hayata açılan bir pencere ve dünyevi hayatı ahiret için bir ticaret pazarı olarak değerlendiren kimselere göre hayat asla boş bir şey değildir.
İnsan bu dünyada Allah vergisi sermayesiyle kulluk yolunu kat etmek ve bu vesileyle kendi içinde bir takım kemaller edinmek için yaratılmıştır. Bu kemaller ölümden sonra insan için cisim ve ruh açısından en iyi hayatı temin etmektedir. Başka bir ifadeyle insan bu dünyada ektiğini ahirette biçmektedir.
Bu durumda hayatın hedefi de kalıcı olmaktadır. Cisim açısından da lezzet verici ve her türlü zahmetten uzak bir cismani hayat temin olmaktadır. Ama akıl ve aklâni kemaller açısından ilim güç işitme ve görme türünden ilahi sıfatlara mazhar olmaktadır. Alemdeki hakikatleri akıl gözü ve kalp nuruyla derk etmektedirler.
Burada yine şu soru sorulabilir: Allah neden bizi böylesi cismani ve manevi kemalleri elde etmek için yaratmıştır. Şüphesiz bu soru anlamsız ve yersiz bir sorudur. Zira bir varlığı kemale erdirmek için yaratmak bizzat beğenilmiş bir iştir. Bunun nedenini sormak doğru değildir. Biz bu hakikati bir örnek vererek açıklamaya çalışalım.
Örneğin biz bazı kimselere, “neden ders okuyorsun?” diye sormaktayız. O kimse cevap olarak bize şöyle demektedir: “Eğitimimi sona erdirdikten sonra bir diploma almak ve böylece bir iş kurmak için okuyorum” o zaman biz şöyle diyoruz: “Neden bir iş kurmak ve çalışmak istiyorsun?” o kimse cevap olarak şöyle demektedir: “Böylece ihtiyacımı gidermek ve huzur ve düzen dolu bir hayat yaşamak için.”
Burada eğer bir kimse, “neden böyle bir hedef peşinde koşmaktasın?” diye soracak olursak bütün akıl sahibi kimseler bu soruya gülmekten başka bir cevap veremezler. Zira bu hedef bizzat istenilen ve beğenilmiş bir hedeftir. Dolayısıyla bizzat beğenilmiş bir şeyin neden elde edilmek istendiğini sormak yanlıştır. Son olarak bütün bu söylediklerimizi birkaç kelimede şöyle özetleyebiliriz.
1-İnsan ve evreni yaratan Allah’ın kendi zatı hakkında hiçbir hedefi yoktur. Yani bu işlerle kendi eksikliğini giderme konumunda değildir.
2-Allah’ın fiili ise hedefsiz değildir. Her türlü abeslikten ve mantıksızlıktan münezzehtir. Yaratılışın hedefi yaratığa fayda vermek ve yaratığı beden ve ruh açısından mümkün olan kemaline ulaştırmaktır.
3-Beşer dünyevi hayatıyla bu dünyada cisim ve ruh kemalinin alt yapısını oluşturmaktadır. Bu da insanın ahiretteki ruhi ve cismi kemalinin teminine neden olmaktadır. İnsan böylece cismani ve ruhani lezzetlerden faydalanmakta ve lezzeti anlatılmaz bir takım kemaller derk etmektedir.
Ayetullah Cafer Sübhani


more post like this