İslam Açısından İkbal ve Şans

Bazı insanlar kendi başarıları veya başarısızlıklarını şans ve ikbale bağlıyorlar ve ne zaman başarıya ulaşırlarsa şöyle diyorlar: ‘Şans getirdi ve bahtı ona yardımcı oldu.’ Başarısızlıklarında ise şunları diyorlar: ‘Şans getirmemiş ve bahtı ona yardımcı olmadı’. Bazı insanlar şanslı olmayı varlık âlemine yönelik felsefi bakış açısı ve yaşamın özel tarzı şeklinde algılıyorlar ve bu konu hiç kuşkusuz ilahi takdirle insanın geleceğini etkilemektedir. Bazı insanlar da şanlı olmayı tesadüf olarak algılıyor ve buna herhangi bir neden nispet vermemekte. Bugünkü programımızda şansın anlamı ve İslam dininin şansa yönelik bakış aşısını anlatmaya çalışacağız.
Şans aslında Fransızca bir kelimedir ve fırsat manasını taşıyarak, Farsça dilinde baht anlamındadır. Genelde şans ibaresi iki anlam taşımakta; bunlardan birincisi tesadüf yani gerekçesiz bir şekilde bir vakanın meydana gelmesi ve ikincisi takdir ve ilahi mukadderat manasındadır. Şans meselesinin halk arasındaki çeşitli boyutlarını dikkate alarak bunun bir taraftan kelam ve felsefi mesele, diğer yandan da kültürel, psikolojik ve ayrıca sosyal ve davranış meselesi olduğunu söyleyebiliriz. Baht ve şansa inanan kimseler aslında şansa bağlı kalmaktadır ve onlar bir çeşit felsefi düşünce tarzına büyük önem vermektedir.
Bazı insanlar şanstan güttüğü asıl şeyin tesadüf olduğu inancında. Bu gibi insanlar tevhit dünyasında şans ve ikbale olan inançlarında şüphe ve kuşkuya sürüklenmektedir. Bu tür insanlar Allah dışındaki varlıklara büyük önem vermektedir ve bundan daha da kötüsü ise bu gruptaki insanlar dünyada meydana gelen vakalar ve gelişmeler için herhangi bir sebep veya gerekçe aramamaktadırlar. Bu sürecin meydana gelmesinde bir nevi tesadüf olayını ön palana atmaktadırlar. İranlı önde gelen düşünür ve filozof üstat şehit Murtaza Mutahhari, kaleme aldığı gelişme adlı kitabında şunları kaydetmektedir: ‘Şans ve ikbal halk arasında yaygın olan, manası nedeninin belli olmadığı bir gelişme ve vakadır. Bu yüzden de onun vuku bulması şansa bağlı kalmaktadır. Öyleyse şanstan güdülen asıl şeyin illetsiz bir vakanın meydana gelmesi halinde ise, şans hiç kuşkusuz İslami felsefe ve kesin kanıtlar gereği yok manasındadır’.
Halk, kendileri ve başkalarının davranışlarının derinliğine inerek inceledikleri zaman şans ve ikbale istinat etmelerinin birkaç nedeni vardır. Bunların en önemlilerinden biri tabi ki, varlık âlemine yönelik marifet duygusu beslememek ve Allah’a bilimsel yönden inancın var olmamasıdır. Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerin birçoğu, Allah kimdir ve varlık âlemini nasıl yönettiği ve insanların Allah’a, kendisi ve dünyaya yönelik sorumlulukları neler olduğu peşindedir. Bir insan Allah’ı tanıma ve varlık âlemini Kur’an-ı Kerim ayetlerine bağladığı zaman, hiçbir zaman batıl felsefi düşünceye bağlı kalmaz, yanlış ve hatalı yaşam tarzını düşünmez. Tesadüf manasında olan şans ve ikbale inanmak, insanların kendileri ve başkalarının davranışları incelendiklerinde yanlışlığa kapılmalarına neden olup, şer ve boş şeylerin nasıl meydana geldiğinin peşine gitmezler.
Bir insan, dünyada meydana gelen bütün olayların gerekçesiz bir şekilde meydana gelmediğinin farkına varırsa, hayır ve şer gibi olaylarla karşı kaşıya kaldığı zamanlarda onun nasıl meydana geldiğinin peşine gider, şer ve hayrın hikmet ve maslahat sonucunda meydana geldiği ve tesadüf ile vuku bulmadığının farkına varır. Eğer insanlar akli ve bilimsel açılarından tekâmüle varırlarsa, şans ve ikbale olan inançları ortadan kalkacaktır ve dünyadaki olaylara daha gerçekçi gözüyle bakmaya çalışırlar. Bu durumda bu tür insanlar kendi davranışlarını gerçek algılarla düzeltirler ve bu doğrultuda yaşamlarına çeki düzen verirler. Şans, ikbal ve buna benzer şeylere inanan insanlar, varlık âleminde tesadüfi olaylara da inanmaktadırlar. Tabi ki bu gibi insanlar bilerek veya bilmeyerek Allah’ın yaratıcılık rolünü de inkâr etmeye başlarlar. Zira onların bakış açılarına göre varlık âlemini yaratan Allah var olmamaktadır.
Şans ve ikbale inanan insanlar, aslında varlık âleminin şans eseri ve tesadüfen meydana geldiğine inanırlar. Bu gibi insanlar varlık âleminin Allah tarafından yaratılmasından sonra kendi haline bırakıldığına inanırlar ki, bu tür düşünce tarzı tamamen hatalıdır ancak bu gruptaki insanlar hatalarının farkına varmış değiller. Varlık âlemi yüce Allah tarafından yaratılmasından sonra belirli kurallara göre düzen içerisine girmiştir ve dünyada meydana gelen bütün olaylar da ona göre programlı hale gelmiştir. Şansa ve ikbale inanan kimseler, Allah’ın yaratıcılık rolünü göz ardı etmektedirler. Müslüman âlimler şans ve ikbale inananların aslında yanlış yolda olduklarını, bu tür düşünce ve mantığın batıl ve boş olduğu inancındadırlar. İran’ın önde gelen Müslüman hekim ve âlim Ayetullah Cevadi Amuli bu konuda şunları belirtiyor: ‘Aslında varlık âleminde şans, ikbal ve tesadüfün hiç bir manası yoktur. Her şey ve her gelişme hikmet ve illet gereği vuku bulmaktadır’.
Yüce Allah Hadid suresinin 22. ve 23. ayetlerinde şunları buyurmaktadır:’ Yeryüzünde ve kendi benliklerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir Kitap’ta belirlenmiş olmasın. Bu, Allah için çok kolaydır. Böyle yapılmıştır ki, elinizden çıkana üzülüp ümitsizliğe düşmeyesiniz ve Allah’ın size verdiğiyle sevinip şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendini beğenip övünenlerin hiçbirini sevmez. Bu da bir gerçek ki ilahi kaza ve takdirin değiştirilmemesi diye bir şey yoktur, nitekim Allah Ra’d suresinin 39. ayetinde şunları buyurmaktadır: ‘Allah dilediğini silip yok eder, dilediğini sabit tutar. Kitap’ın anası / ana Kitap O’nun katındadır’. Bu mesele kelam biliminde mahv ve ispat şeklinde tabir edilmektedir. Mesela hastalık ve hasta olmak kesin bir tesadüf ve kazadır. Bir kimse dünyada hiçbir hastanın var olmamasını dua etmesi mümkün değildir ancak bir kimsenin hasta olmamasının dua edilmesi tabi ki mümkündür.
Bu da bir gerçek ki Kur’an-ı Kerim’de herkes için bir takdir öngörüldüğü zikredilmiştir, ancak Allah iradeye sahip olan bir insana kendi mukadderatını değiştirme gücü vermiştir. Nitekim yüce Allah Ra’d suresinin 11. ayetinin bir kısmında şunları buyurmuştur: ‘Gerçek şu ki Allah, bir toplumun maruz kaldığı şeyleri, onlar, iç dünyalarını değiştirmedikçe değiştirmez. Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir gücü yoktur. Ve onlar için Allah dışında koruyucu bir dost da olamaz’. Bunu da unutmamak gerekiyor ki, insanlar kendi geleceklerini tayin edilmesi gücüne sahiptirler, bu konuda önemli role sahiptirler ve ilahi mukadderatı da değiştirme yeteneğine sahiptirler.
Bu da bir gerçek ki, insanların iyi ve kötü huyları onların gelecekleri ve takdirini değiştirebilir. Allah’ın emri de mahv olabilir veya bir başka emri ve hükmü insanların davranışları gereği bir başka emir ve hükümle yer değiştirebilir. Yüce Allah A’raf suresinin 96. ayetinde şunları buyurmuştur: ‘O medeniyetlerin halkı inanıp korunsalardı, elbette ki üzerlerine gökten ve yerden bereketler saçardık. Ama yalanladılar, biz de onları kazanır olduklarıyla yakalayıverdik. Böylece insanın kendi takdiri ve geleceğinin değiştirilmesinde doğrudan ve temel etkisi vardır. Bu yüzden de bedbaht insan kendi geleceği ve bahtını değiştirme umudunu taşıyabilir ve mutlu insan da onu bedbaht edecek bir işe kalkışmadan paniğe kapılabilir ve bu konuda tedbirli olmalıdır.


more post like this