İslam kaynakları

    1. home

    2. article

    3. İslam Dünyasındaki Tekfiri Fitne Akımı ve İslam’ın İnsana Verdiği Değer

    İslam Dünyasındaki Tekfiri Fitne Akımı ve İslam’ın İnsana Verdiği Değer

    İslam Dünyasındaki Tekfiri Fitne Akımı ve İslam’ın İnsana Verdiği Değer
    Rate this post

    İslam Dünyasındaki Tekfiri Fitne Akımı ve İslam’ın İnsana Verdiği Değer
    İslam dünyasında tekfir fitnesi, Havariç (Hariciler) adlı grupla başladı. Hariciler, iman anlayışını yanlış ve yıkıcı bir şekilde tefsir eden İslam dünyasındaki ilk sapkın akımdır. Hz. Peygamber efendimiz (s.a.a) hayatta olduğu dönemde, Haricilerin şekilleneceği konusunda öngörüde bulunmuş ve şöyle buyurmuştur: “Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklardır.”
    1. 1. Tekfir’in Geçmişi
    a) Havariç (Hariciler) Tekfirin Öncüleri
    İslam dünyasında tekfir fitnesi, Havariç (Hariciler) adlı grupla başladı. Hariciler, iman anlayışını yanlış ve yıkıcı bir şekilde tefsir eden İslam dünyasındaki ilk sapkın akımdır. Hz. Peygamber efendimiz (s.a.a) hayatta olduğu dönemde, Haricilerin şekilleneceği konusunda öngörüde bulunmuş ve şöyle
    buyurmuştur: يمرقون من الدين کما يمرق السهم من الرمية  “Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklardır.” Hariciler her ne kadar Sıffın savaş meydanında ‘hakemlik” konusunda İslam’dan ayrılsalar da ve o dönemler sadece siyasi bir grup olarak sayılsalar da, ancak kademeli olarak olağandışı davranış ve amellerini haklı çıkarmak için has bir itikat anlayışını seçtiler.
    Haricilerin çeşitli inançları olmasına rağmen, Haricilik düşüncesinin şekillenmesinde ötekilerden daha çok rol oynayan ve bunun reaksiyonu ile de başka mezheplerin oluşmasına neden olan şey, Haricilerin “iman” anlayışındaki aşırılık (ifrat) düşüncesiydi.
    Onların, iman konusunda ortaya koydukları düşünce tüm Müslümanların kafir oldukları yönündeydi. Ve kuşkusuz onlar İslam dünyasındaki ilk tekfirci gruptur. [1] Haricilerin itikadi temelleri, “Mahkemetu’l U’la” [2]dan sonra “Ezareke” [3] döneminden sonra şekillenmiştir. Onun en önemlisi “İman ve amel arasındaki ayrılmazlık ve birbirine bağlılık” inancıdır.
    Haricilere göre imanın üç bileşeni vardır: Lisani tasdik (onay, ikrar), kalbi tasdik ve ameli (pratik) tasdik. Bu tanım esasına göre, eğer birisi dil ve kalple Allah’a inanarak iman eder, ancak günaha düşerse, imanını kaybeder ve kâfir olur. Hariciler bu asla dayanarak şunlara inanmaktaydılar:
    1) Haricilere muhalifler, kâfir oldukları gibi müşriktirler de. [4]
    2) Haricilerden kaid (oturanlar) olanlar – haricilerden olup da savaşmayanlar- kâfirdirler. [5]
    3) (Haricilere) Muhaliflerin yaşadıkları topraklar, daru’l küfürdür. [6]
    4) Kâfirlerin öldürülmeleri farzdır. Kâfirlerin kadın ve çocuklarının öldürülmesi de mubahtır. Çocukları ise her daim ateşte yanacaklardır. [7]
    Hariciler, ordularına katılan herkesi sınamaktaydılar. Şöyle ki kendilerine muhalif olan esirlerden birini ona verirler ve onu öldürmesini isterlerdi. Eğer öldürürse, onu tasdik ederlerdi, yok eğer bundan kaçınırdıysa, onu münafık ve müşrik olarak sayar ve öldürürlerdi. [8] Onlar, hakemlik olayını kabul ettiği gerekçesi ile öldürülmesinin farz olduğunu inandıkları için Müminlerin Emiri Hz. Ali’yi (aleyhi selam) şehit ettiler. [9]
    Bu inançlar, Müslümanların kan, mal ve namuslarının bu grubun ayakları altına alınmasına ve tüm İslam topraklarının onların bakış açısına göre kafir topraklara dönüşmesine neden oldu. Halbuki onlar zahiri olarak İslam’a bağlıydılar. Onların bir çoğu gece namazına ve gündüzleri oruç tutmaya mukayyettiler. Ancak Hz. Peygamber efendimizin (s.a.a) öngördüğü gibi imanın mefhumunu alarak, dinden çıkmışlardır ve bugün artık onlardan geriye adlarından başka bir şey kalmadı.
    b) Dördüncü Yüzyıl ve Müslümanların Katliamı
    Haricilerin ortadan kaldırılmasıyla dördüncü yüzyıla kadar Müslümanlar arasında tekfir düşüncesi yaygın değildi. Her ne kadar bazı mezhep önderlerinin dillerinde dolaşsa da asla pratik ve amele dönüşmemiş ve Müslümanların kan ve malları mubah sayılmamıştır.
    Ancak dördüncü yüzyılda, Hasan bin Ali bin Halef Berbahari (doğumu 233 veya 252) adlı bir şahıs, tekfir fitnesini yeniden İslam dünyasında diriltti. Kendisini “Hambeli” olarak tanıtan bu şahıs, bu isimden kötü bir biçimde yararlanarak, öteki Müslümanları tekfir etti. İbn Esir, kendi tarihinde 323 yılında yaşanan hadise hakkında şöyle yazmaktadır:
    “Onların Bağdat’ta bu yıl işleri yolunda gitmiş ve güç kazanmışlardı. Cemaziye’l Ahir ayının onunda polis gücüne sahip “Bedir Horşeni”, Bağdat köprüsünün iki tarafında Berbahari’nin adamlarından iki kişinin bile bir arada olmaması ve kendi mezhepleri hakkında konuşmamaları konusunda çağrıda bulunma emri verdi. Ayrıca onların cemaat imamlarına sabah, akşam ve yatsı namazlarında “Bismillah”ı sesli ve belirgin bir şekilde söylemelerini emretti.
    Polis gücüne sahip bu kişinin bu uygulamaları faydalı olmadı. Bilakis Berbahari’nin fitne peşinde koşan adamları arasında artış kaydetti. Berbahari’nin adamları, camide evleri olan körleri, camiye girmeye çalışan her Şafii mezhebinden olanları öldüresiye dövmeleri için onlara baskı yaptılar… Berbahari ve müritleri, “nayhi anil münker” bahanesi ile evleri işgal ediyorlardı.
    Eğer şarap görseler onu dökerlerdi; Bir şarkıcı kadın bulmuşlar, kadının sazını kırıp, kadını iyice dövmüşlerdi. İnsanların alış verişine karışırlardı. Eğer bir erkeğin bir kadınla veya erkek çocuğu ile yürüdüğünü görseler, onu sorgularalar ve eğer onun onlarla bir akrabalık bağının olmadığını anlasalar onu tutuklarlar ve onun aleyhinde şehadette bulunurlardı.
    Bu şekilde Bağdat’ta ayaklanmalar baş göstermeye başladı. Halife, ilanlarda, Şiaların tekfir edilmesi ve Şia İmamlarının kabir ziyaretlerinin inkar edilmesi için, Berbahari ve adamlarından rüşvet almış ve onları ciddi olarak tehdit ediyordu.” [10]
    Nakledilen bazı rivayetlere göre, aynı yıl, Berbahari ve taraftarları, bazı adamlarının tutuklanmasına itiraz ederek dükkanları yağmalamış ve ateşe vermişlerdir. [11] Bundan dolayı aranmaktaydılar. Berbahari kaçmış, ancak adamları şiddetle cezalandırılmışlardır.
    [12] Söylediklerine göre Berbahari ömrünün sonuna kadar kaçak olarak yaşamıştır [13], ancak “Suli” 326 yılında onu görmüş ve onunla konuşmuştur. Elde olan raporlara göre 326’dan 327 yılına kadar aleni bir şekilde faaliyetlerde bulunmuştur. Suli, başka bir yerde fitne ve tefrikanın son bulmasından dolayı Berbahari’nin ölümünden duyduğu mutluluğu dile getirmektedir.
    c) Günümüzde Tekfir Fitnesi
    Berbahariyan’dan sonra, tekfir fitnesi İslam dünyasında sönmüştür ve her ne kadar İbn Teymiye gibi bazı kişiler tekfiri düşünceyi İslam dünyasında nazari olarak yaymışlarsa da bu düşünceler pratik ve amele dönülmemiş ve resmi olarak Müslümanların katledilmesine neden olmamıştır.
    Ancak 12. yüzyılda, tekfir ateşi bir kez daha körüklenmiş ve çoğunluğu Ehli sünnet olan Müslümanlardan bir çoğunu bu ateşte yakmıştır. Bugün yine tekfiri grupların aynı düşünce ve görüşlere dayanarak Müslümanları katlettiklerine şahit olmaktayız. Bazen tam bir katı kalplilikle ve en acımasız yöntemlerle Müslümanları ve hatta kadın ve çocukları katletmektedirler.
    Halbuki İslam düşüncesinde Müslümanların tekfir edilmesine şiddetle karşı çıkılmış ve yasaklanmıştır. İslam alimleri de Müslümanların tekfir edilmesini eleştirmişlerdir.
    2. İslami Düşüncede Tekfir
    a) İslam Düşüncesinde İnsanın Hürmet ve Saygınlığı
    İslam düşüncesinde, insanın can ve malı muhterem ve değerlidir:
    }مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنَّهُ مَن قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا{
    “İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları’na şöyle yazmıştık: Kim, bir cana (kısas) veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. (Maide, 32)”
    b) Müslümanın Hürmet ve Saygınlığı
    İnsan saygınlığından ayrı olarak, mümin birisini öldürmek de azabın birkaç kat artmasına neden olur:
    }وَ مَن يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُّتَعَمِّدًا فَجَزَآؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا{
    “Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. (Nisa, 93)”
    Öte yandan, Kur’an açısından iman ve küfrün (inkarın) ölçüsü, İslami şiar ve sembollerin izhar edilmesi ve Müslümanlığın ikrar edilmesidir. Bu durumda kimsenin ona saldırma hakkı yoktur:
    {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا ضَرَبْتُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ فَتَبَيَّنُواْ وَلَا تَقُولُواْ لِمَنْ أَلْقَى إِلَيْكُمُ السَّلاَمَ لَسْتَ مُؤْمِنًا تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا}
    “Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size İslam’ını (izhar) edene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek «Sen mümin değilsin» demeyin. (Nisa, 94)”
    Bu ayetin iniş sebebi hakkında şöyle yazılmıştır: Hayber gazvesinden sonra, değerli İslam Peygamberi (s.a.a) Usame b. Zeyd’i bir grupla birlikte Fedek etrafından yaşayan Yahudileri İslam’a davet etmeleri için onların üzerine gönderdi. Yahudilerden “Merdas b. Nuheyk” adlı bir Yahudi, Usame’nin geliş sebebini öğrenerek yakınlarını ve mallarını bir dağın kenarında bir araya getirerek Usame’nin yanına giderek şöyle söyledi: “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun elçisi olduğuna şehadet ederim.” Usame onu öldürdü.
    Geri döndükten sonra Allah Resulünün yanına giderek yaşanan olayları efendimize anlattı. Hz. Peygamber efendimiz (s.a.a) ona şöyle buyurdu: “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun elçisi olduğuna şahitlik eden bir adamı mı öldürdün?!”
    Usame dedi ki: “Ey Allah’ın Resulü! O, canını kurtarmak için şehadet getirdi.”
    Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Acaba onun kalbini açıp, içinden haberdar mı oldun?” [14]
    Müslümanların bir birini tekfir etmesini yasaklayan çok sayıda hadis ve rivayetler bulunmaktadır.
    Hz. Peygamber efendimiz (s.a.a) iman ve küfrün sınırlarını şöyle çizmektedir:
    أمرت أن أقاتل الناس حتى يقولوا لا اله الا اللهَ. فاذا قالوها، وصلوا صلاتنا، واستقبلوا قبلتنا، وذبحوا ذبيحتنا، فقد حرمت علينا دماؤهم و اموالهم
    “İnsanlarla “la ilahe illallah/Allah’tan başka ilah yoktur” diyene kadar savaşmakla görevlendirildim. Eğer kelime-i tevhidi söylerler, namazlarını kılarlar, kıblemize dönerler, bizim gibi koyun keserlerse, onların kan ve malları bize haram olur.” [15]
    Hayber savaşında, Peygamber efendimiz (s.a.a) Hayber kalelerinin fethi için Müminlerin Emiri Hz. Ali’ye (a.s) sancağı teslim ettiğinde Hz. Ali (a.s) şöyle sordu: “Ne zamana kadar onlala savaşayım?”
    Peygamber efendimiz şöyle buyurdular: “La ilahe illallah, Muhammeden resulullah” şehadetini söyledikleri vakte kadar onlarla savaş. Her ne zaman böyle yaparlarsa, onların kan ve malları senin yanında mahfuzdur. Ancak hakka muhalefet ederlerse, onların hesapları Allah Teala’nın yanındadır.” [16]
    Peygamber efendimiz aynı içerikli başka bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
    كفوا عن اهل لا اله الا الله لا تكفروهم بذنب فمن اكفر اهل لا اله الا الله فهو الى الكفر اقرب
    “Elinizi ‘la ilahe illallah’ diyenlerin üstünden çekiniz ve onları bir günahtan ötürü tekfir etmeyin. Öyleyse her kim la ilahe illallah ehlini tekfir ederse, işte o kimse küfre daha yakındır.” [17]
    Aynı şekilde Sumaet b. Mihran’ın İmam Cafer Sadık’tan (a.s) naklettiği şu rivayet:
    İslam, la ilahe illallah sözüne şehadet ve Allah resulünün risaletini tasdikten ibarettir. Bu inançla, kanlar mahfuz, karı koca ilişkileri ve miras bağları sağlanmış olur. İnsanlar da bu inanç üzerinedirler. [18]
    Müslümanları, başkalarını tekfir etmekten sakındıran çok sayıda hadis farikeyn (Sünni ve Şia) kaynaklarında mevcuttur. Bunların tamamı bu muhtasar kitaba sığmayacak kadar çoktur. [19]
    ABNA.İR
    [1] — Havariç’in nasıl şekillendiği ve onlarla uyumlu grupları tanımak için bakınız: Tahir ibn Muhammed Bağdadi, “El-Frak Beyne’l Frak”, s. 72 – 95.
    [2] —Mahkemetu’l U’la, Hakemiyet akımında itirazda bulunan ilk gruptur. Bundan dolayı bu gruba mahkemetu’l U’la denmektedir. Elbette bu dönemde henüz Haricilerin inanç sınırları şeffaf bir biçimde şekillenmemiştir. Bakınız: El-Bağdadi, “El-Frak Beyne’l Frak”, s. 74 – 78.
    [3] —Liderliğini “Nafi bin Ezrek”in yaptığı bir gruptur. Haricilerin içinde güç ve sayı bakımından en büyük fırka bu gruptur. El-Bağdadi, “El-Frak Beyne’l Frak”, s. 82.
    [4] — El-Bağdadi, “El-Frak Beyne’l Frak”, s. 83.
    [5] — El-Bağdadi, “El-Frak Beyne’l Frak”, s. 83.
    [6] — El-Bağdadi, “El-Frak Beyne’l Frak”, s. 83.
    [7] — El-Bağdadi, “El-Frak Beyne’l Frak”, s. 83.
    [8] — El-Bağdadi, “El-Frak Beyne’l Frak”, s. 83.
    [9] —Elbette Haricilerin başka inançları da vardı. Örneğin ilahi hakemlik veya “la hükme illa lillah” (Allah’ın hükmünden başka hüküm yoktur) olayına da inanmaktaydılar. Ancak konumuzla ilintili olmadığı için burada zikretmedik. Daha fazla bilgi edinmek isteyenler için: Muhammed bin Abdul Kerim eş Şehristani, “El-Milel ve’l Nihel”, c. 1, s. 131.
    [10] -İbn Esir, “El-Kamil fi’t Tarih”, c. 7, s. 113 ve 114; Ebu Ali Meskuviye, “Tecaribu’l Umem ve Teakubu’l Humem”, c. 5, s. 183.
    [11] —Muhammed Suli, “El- Evrak, Ahbar-u Razi Billah”, s. 65.
    [12] —Şemsettin Ebu Abdullah Zehebi, “Seyru A’lamu’n Nubela”, c. 15, s. 92.
    [13] -Halil Sefdi, “El- Vafi bi’l Vafiyat”, c. 12, s. 90.
    [14] — Muhammed Bakır Meclisi, “Biharu’l Envar”, c. 22, s. 92.
    [15] —Sahihi Buhari, “Es-Salat”, 29. Bab, s. 108, h. 392.
    [16] —Muslim Nişaburi, “Sahihi Muslim”, c. 4, s. 1872, “Fazailu’s Sahabe”, h. 33.
    [17] —Süleyman b. Ahmed, Tabarani, “El-Mu’cemu’l Kebir”, c. 12, s. 372.
    [18] —Kuleyni, “Usul-u Kâfi”, iman ve küfür kitabı, c. 2, s. 19.
    [19] —Ayetullah Cafer Subhani, “İman ve Küfür” kitabı, bu hadislerden bazılarını bir araya getirmiştir. Bakınız: Cafer Subhani, “İman ve Küfür”, s. 63 ve 64.