İÇİNDEKİLER

YAYINCININ ÖNSÖZÜ    4
ÇEVİRENİN ÖNSÖZÜ    5
1. Bölüm    8
İNSANIN RUHSAL KUSURLARI    8
İSLAM’DA MÜKEMMEL İNSAN VE BEŞERİ EKOLLERDEKİ TANIMI    8
İSLAM’DA MÜKEMMEL İNSANI TANIMANIN ÖLÇÜ VE KISTASLARI    8
KÂMİL NE DEMEKTİR?    10
KÂMİL ETMEK “EKMEL TU” İLE TAMAMLAMAK” “ETMEM TU” ARASINDAKİ FARK    10
“İNSAN-I KAMİL” TABİRİ    11
CİSMÎ VE RUHÎ KUSURLAR    12
RUHÎ SARSINTILAR    14
HASET HATALIĞINDAN BİR ÖRNEK    14
ÇİRKİNLEŞMİŞ İNSAN    16
BU ORUCUN NE ETKİSİ OLABİLİR İNSANA?    18
ORUÇ TUTAN BİR İNSAN NASIL GIYBET EDER?    18
2. Bölüm    20
MUHTELİF VARLIKLARDA KEMÂL MESELESİ    20
HİÇBİRİSİ!    28
NASIL BİR KİTAPTIR NEHC’ÜL BELAĞA?    28
O YUMUŞAK ESİNTİ MİDİR GERÇEK RUHU?    32
3. Bölüm    37
İNSANIN NİTELİK VE MAHİYETİ    37
4. Bölüm    50
KENDİNİ TANIYIŞ, ALLAH’I TANIYIŞIN BAŞLANGICIDIR    50
İNSANI NEDEN KURTARIŞ?!    54
5. Bölüm    66
KEMÂL VE AHLÂK İLİŞKİSİ    66
KEMAL “OLMASI GEREKEN”LER STATÜSÜNE GİREN BİR KAVRAMDIR    66
FAYDACILIK OKULU    76
6. Bölüm    81
MUHTELİF OKULLARIN GÖRÜŞLERİ ÜZERİNE    81
7. Bölüm    93
MUHTELİF OKULLARIN GÖRÜŞLERİ ÜZERİNE – 2    93
8. Bölüm    104
İSLAM’DA KAMİL İNSAN    104
İNSAN -TABİAT İLİŞKİSİ    110
FAYDACILIK OKULU    115
9. Bölüm    120
MUHTELİF OKULLARIN GÖRÜŞLERİ ÜZERİNE-  3    120
10. Bölüm    133
MUHTELİF OKULLARIN GÖRÜŞLERİ ÜZERİNDE – 4    133
11. Bölüm    148
MUHTELİF OKULLARIN GÖRÜŞLERİ ÜZERİNDE – 5    148
SEVGİ OKULU    154
KUR’AN’DA İYİLİK VE ÖZVERİYE DAVET EDER    155
BİR SEVGİ ÖRNEĞİ    155
BATIDA İNSANÎ DUYGULAR    156
DUYGU VE ŞEFKAT NEDİR?    157
GERÇEK BİR FERAGÂT ÖRNEĞİ    158
SEVGİ OKULUNUN ELEŞTİRSİ    158
İNSANLARA HİZMET, İMANIN BAŞLANGICIDIR    159
12. Bölüm    161
SOSYALİZM OKULUNUN GÖRÜŞÜNÜN İNCELENMESİ VE TENKİDİ    161
BU MEKTEBİN SÖZLERİNİN ÖZETİ    161
BU MEKTEBİN TEMEL HATASI    163
HZ. ALİ’YE GÖRE DÜNYA    163
“BENLİK”TEN KURTULMANIN YOLU İÇİN (GÖNLÜN) TEMİZLENMESİ    164
MÜLKİYETTE “BENCİLLİĞİN OLMAYIŞININ SEBEPLERİ    165
“BEN”LERDEN (KURTULUP) “BİZ” OLMANIN YOLU; İMAN    166
SADİ’NİN ŞİİRİNDE EKSİK OLAN MANA    168
TİLKİ İLE DEVENİN HİKAYESİ    169
EGZİSTANSİYALİZM TEORİSİNİN ÖZETİ    169
13. Bölüm    172
EKSTANSİYALİZM OKULUNUN İNCELENMESİ VE TENKİDİ    172
EGZİSTANSYALİZMDE “VÜCUDUN KÖKENİ”    172
İNSANIN BAĞLILIĞI VE SONUÇLARI    173
BU OKULA GÖRE “ALLAH’A İNANMA”    174
KENDİNDEN KENDİNE HAREKET, KEMAL    175
ALLAH İLE İNSANIN İLİŞKİSİ KONUSUNDA BU OKULUN HATASI    176
“KENDİNİ BİLME” VE “RABBİNİ BİLME”    177
DİĞER BİRKAÇ PROBLEMİN CEVABI    179
“BİR HEDEFİN KEMALİ” İLE “BİR VESİLENİN KEMALİ”    179
İSLAMÎ TABİRLERDE HÜRRİYET    181

YAYINCININ ÖNSÖZÜ

Değerli Okuyucular!
Hiç şüphesiz kitap; insan düşüncesinin aktarılmasında ve medeniyetin her yönüyle gelişmesinde seçkin bir role sahiptir.
Diğer yandan taşıdığı özellikler, ortaya koyduğu ürünler ve hayata olan kapsamlı ve gerçekçi bakışıyla İslamî düşünce, insan düşüncesinin doruk noktasında yer almaktadır.
Bu gerçeği idrak ettiğimiz için bizler bu sahadaki hizmetlere çeşitli yayınlarımızla katkıda bulunmaya çalışacağız.
Yüce Allah’tan bizleri asrımızdaki büyük İslamî uyanışa hizmet etmeye muvaffak kılmasını ümit ediyoruz.

İslamî Kültür ve İlişkiler Merkezi
Tercüme ve Yayın Müdürlüğü

ÇEVİRENİN ÖNSÖZÜ
Bismillahirrahmanirrahim
Bir kitabın muhtevası, varmayı amaçladığı konu ve vermeyi tasarladığı mesajla kitaba verilen isim arasında mütenasip bir bağlantı olmalıdır. Bu her yazarın fikri tecessümünün bir ifadesi hem de okuyucunun tecessümünün mükafat ya da mücazatı olacaktır çünkü. Bu açıdan okuyucu, belki de bir önsöze gerek kalmaksızın kitabın son sayfasını çevirdiğinde yapacağı muhasebeyi bu kitabın ismini mütalaayla elde edebilecektir; ancak aradaki tek fark, olacağı mesaja ilaveten bu mesajın tahakkukunu mümkün kılacak yöntem ve usullere, bunun için de sağlam bir tefekküre sahip olmasıdır.
Mutahhari’ye yabancı olmayan bugünün Türkçe okuru, onun büyük bir dikkatle inceleyip gerçek değerini saptamaya niyetlendiği her şeyi; her düşünce, tefekkür ve her mesajı ancak ve ancak islam mihengine vurduktan sonra tesbit ettiğini ve son sözü aklî ya da hissi temayüllerine kapılarak değil, islam ahlâkından aldığı sonuçlara bakarak söylediğini bilirler. Bu açıdan onu, izlediği bu ilâhî yöntemle okumanın; bir neticeye varmadan önce ilâhî ahkâmın -biz de dahil- herkesin hükmünden daha doğru ve yerinde neticeler vereceğine inanmanın ve iki zıt sonucun aynı anda doğru olamayacağının unutulmaması gerektiğini hatırlatmanın faydalı olacağına inanıyoruz.
Elinizdeki eser, şehit üstat Murtaza Mutahhari’nin konuşmalarında derlenmiş, konuşma üslubuyla yazı gramerinin çatıştığı düşük cümlelerin -Farsça’sında ve anlam tamamen mahfuz olacak şekilde- imlâ ve benzeri usullerle düzeltilmesi dışında hiçbir ekleme ya da eksiltme olmaksızın kitaba geçirilmesi faydalı görülmüştür. Binâenaleyh yazı ve konunun anlaşılması hususunda müşahedesi mümkün olan her türlü hata ve noksandan üstadın berî tutulması ve bu eleştirilerin kitabın farsçasını düzenleyen “islâmî yayınlar Tashih Heyeti” ve mütercime tevcih edilmesi daha insaflıca olacaktır.
Bu arada kitabın ilk orijinalini almayı ve üstadın kendi tashihinde geçen nüshayı çevirmeyi daha uygun bulduğumuzu ona hemen belirtelim. Bu nedenle, elinizdeki Türkçeleştirilmiş metinde, üstadın ilgili eserinin 1. ve 2. baskılarının esas alınmış olduğunu belirtmekte fayda vardır.
Bu eserde şehit Ayetullah Mutahharî’nin mükemmel insan örneklerinden müteşekkil bir tablosu var adetâ. Muhtelif ekoller, farklı dünya görüşleri bu tablonun renkleri; bu ekollerin tanımladığı “kemal” insan ve nihayet “kâmil-mükemmel- insan” ise kullanılan bütün malzeme…
Ancak, tabloya yine islam ahkâmının fırçası hakim; hükmü ilahi’den başka ilhamı yok ressamın burada. Bu ilahi’den başka ilhamı yok ressamın burada. Bu sebeple tablonun tamamlanmış haline bakıldığında en cazip rengin O’nun rengi olduğu, bu cihetle de O’nun rızâsı için kemale yürüyen ve neticede kâmil olup mükemmelleşen bir yürüyen ve neticede kâmil olup mükemmelleşen bir insan tasvirinin nakşedildiği görülür. şehit üstadın bu tabloyu nasıl çizdiğini merhale-merhale izleyelim şimdi.

1. Bölüm
İNSANIN RUHSAL KUSURLARI
İSLAM’DA MÜKEMMEL İNSAN VE BEŞERİ EKOLLERDEKİ TANIMI
“Hamd, bütün varlıkları yaratan alemlerin Rabb’ı Allah’a mahsustur. Salat ve selam Allah’ın kulu, resulü, habibi, (günah ve kirlerden) arındırılmış, Allah’ın sırrını koruyan, O’nun elçiliğini tebliğ eden efendimiz, Peygamberimiz, Ebu’l Kasım Muhammed’e ve Onun (günahlardan) arındırılmış temiz ve güzel yakınlarına olsun.”
Lanetlenmiş Şeytandan Allah’a sığınırım
“Ve hatırlayın o zamanı ki, Rabbi, İbrahim’i bir takım kelimelerle denemiş, O da onları tamamlayıp yerine getirince, (Allah) Ona, seni insanlara imam (rehber, önder) yapacağım, demişti. İbrahim: Benim neslimden de… deyince, Allah: Benim ahdim (imamet ve önderlik) zalimlere erişmez, buyurmuştu.”
Bahsimizin ana mihveri ve ele almayı kurduğumuz konu; islam nazarında mükemmel insandır; buna insan-ı kâmil örnek insan, en yüce ya da ulvî insan da diyebilirsin.
Mevcut olan pek çok şey gibi insanın da kâmil-i ve gayrî Kabil’i vardır, mükemmel insan da vardır, mükemmel olmayan insan da… Aynı şekilde salim insan olduğu gibi salim olmayan kusurlu insan da mevcuttur. Salim insan da iki çeşittir:
1-    Kâmil olan salim insan.
2-    Kâmil olmayan salim insan.
İslam nazarında kâmil ve örnek insanın niteliklerini ve nasıl olduğunu bilmek her müslümanın şer’i vazifesidir zira islami bir model, örnek ve numune biçimi sözkonusudur. Başka bir deyişle, eğer biz mükemmel bir müslüman olmak ve insanlığımızı kemâle erdirmek istiyorsak -ki her müslüman muvazzaftır bununla, zira islamın hedefi kâmil insan meydana getirmektir- bunun ancak islâmî bir eğitim ve terbiyeyle mümkün olacağını unutmamız gerekir.
Bu durumda işe şu sorularla başlamak yerinde olacaktır: Mükemmel insan nasıldır? Kemâle ermiş bir insan -ruhen ve mânen- ne gibi özelliklere sahiptir? Mükemmel bir insanın mânevî siması hangi nitelikleri taşır? Mükemmel insanın belli başlı müşahhasları nelerdir?..vs. Ancak bu sorulara gerekli islamî cevaplar bulabildiğimizde toplumumuzu, bireylerimizi ve kendimizi mükemmelleştirebilmemiz mümkün olacaktır. Aksi takdirde islam nazarında kemâl ermiş insanın nasıl ve ne demek olduğunu bilmeksizin tam ve mükemmel bir müslüman olabilmemiz; başka bir deyişle -nisbi de olsa insanî kemâle varıp “mükemmel insan” olabilmeyi başarmamız imkansızdır.
İSLAM’DA MÜKEMMEL İNSANI TANIMANIN ÖLÇÜ VE KISTASLARI
İslam nazarında mükemmel insanı tanımanın iki yolu vardır:
1-    Birinci derecede Kur’ân-ı Kerim, ikinci derecede sünnette kâmil insanın nasıl tanımlanıp hangi özelliklerle beyan edildiğine bakmak… Bu tabir Kur’an ya da sünnette “kâmil insan” şeklinde değil de “kâmil müslüman” veya “kâmil mü’min” ifadeleriyle de beyan edilmiş olabilir. Ancak sonuçta maksat yine “kâmil insan” dan başka birşey olmayacaktır; zira “kamil müslüman”ın “İslam’da kemâle ermiş insan” ve aynı şekilde “kâmil mü’min”in “imanda ve imanla kemâle ermiş insan” olduğu açıktır. Binaenaleyh kâmil insanı tanımanın birinci yolu Kur’an ve sünnetin bu hususta ne gibi tanımlamalarda bulunduğuna bakmak ve bu iki islâmî esasın “kamil insan” portresini hangi çizgiler ve özelliklerle tasvir ettiğini araştırmaktır ki hem Kur’an da hem sünnette bu mevzuyla ilgili yeterince açıklayıcı malzeme mevcuttur.
2-    Kişiliğini tamamen Kur’an-i ve islami usullere göre Kur’an ve bu usullerle kendisini yetiştirip neticede gerçek anlamda birer islami kamil insan olabilen kişileri tanımak ve onları islami kamil insan olabilen kişileri tanımak ve onlara örnek olmağı… Örnek alamam diyoruz, zira islami kâmil insan bir hayal ürünü değildir, sadece zihni ve hayâli olarak farzedilen ve pratikte var olmayan, hayata geçmemiş ve faraziyeden ibaret kalmış bir ideâl değildir. Aksine bu gibi insanlar yaşamış, gerçek hayatta bu mertebeye erişmişlerdir; tam anlamıyla kemâle erenî olduğu gibi bundan bir ya da iki derece aşağı mertebelere varanlar da bulunmuştur. Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.a) hazretleri islam dininin örnek kâmil insanıdır, keza onu takiben Hz. Ali (a.s) de islamın “mükemmel insan” örneklerinden bir diğerini teşkil eder. Binâenaleyh onları tanımak, İslam’da mükemmel insan hakkında yeterince bilgi verecek, bu imanın nasıl ve nice olduğunu -ve olabildiğini- anlamamıza yetecektir. Ancak, meselâ Ali (a.s)’i tanımak İslam’da kâmil insanı tanımaktır derken kastedilen maksat onun adı, nesebi, soyu, sopu… vb. nüfus kütüğünü ilgilendiren özelliklerini, yani tabiri caizse” nüfus cüzdanındaki bilgileri öğrenmek ve bilmek değildir tabi. Evet, Ali’nin (a.s) tüzel ve herhangi birisi gibi hukukî bir kimliği vardır; nüfus cüzdanındaki Ali’dir (a.s) bu; yani ismi Ali (a.s) dir; Ebu Tâlib’in oğlu Abd’ul Muttalib’in torunudur, annesi Esed İbn-i Abd’uluzzâ’nın kızı Fâtime’dir Hz. Fâtime’nin (a.s) kocasıdır, Hasan ve Hüseyin’in (a.s) babasıdır; şu tarihte doğmuş, şu tarihte dünyadan göçmüş, şu, şu savaşlara katılmıştır…vs. bunlar nüfus kütüğünü ilgilendiren bilgilerdir; yani meselâ biz Hz. Ali (a.s) için bir nüfus cüzdanı çıkarttırmak istediğimizde bu bilgilere baş vururuz. Ancak bu nüfus cüzdanındaki bilgilerle Ali’yi (a.s) islam dininin kâmil bir insanı olarak tanıyabilmek kabil değildir; Ali’yi tanımak, onun “kişiliği”ni tanımaktır, “şahsiyet”ini tanımaktır, “şahs”ını değil. Bu anlamda biz Ali’nin “kişiliğ”ini tanıyabildiğimiz ölçüde islamın “kâmil insan”ını tanıyabilmişiz demektir; aynı şekilde bu kâmil insanı kendimize örnek aldığımız, yolunu izlediğimiz ve kendisini -lafta değil- amelde ve pratikte öncü, rehber ve imam olarak kabul edip ona uyduğumuz ölçüde de onun Şia’sı -izleyicisi, yolunda giden- olmuş oluruz. Yani Ali’nin yolunda gidebilmek ancak hayatın her safhasında onu örnek alıp kendini bu “kâmil numune” ye göre yetiştirmek mümkündür. şehit-i Evvelin de demiş olduğu gibi: Şia, Ali’nin yolunda giden, ona uyan ve yaşamını onun esas aldığı esaslara göre düzenleyene denir ancak. Yani sırf Hz. Ali’yi (a.s) sevmekle, ona muhabbet beslemekle; kısacası lafla Ali (a.s) Şia’sı olunamaz   Şehid-i Sâni “musayeet” kelimesiyle ifade ediyor bunu; musayeet “onunla, onun ardında, onun ardı sıra yürümek “onunla, onun ardından, onun ardı sıra yürümek” anlamına gelir, manası budur bu kelimenin. O halde Ali (a.s) Şia’sı “Ali’yi muraat eden”dir ancak, yani -laf- la değil- amelde ona uyan, ona benzeyen kimsedir.
Demek oluyor ki “insan-ı kâmil”i tanıyabilmenin iki yolu vardır, faydasının ne olduğunu da gördük bunun, yalnızca ilmî açıdan etkisi olabilecek felsefî ve bilimsel bir konu olmayıp pratik faydalar da vermiştir. Bu durumda Kur’an ya da Kur’an’ın yetiştirmiş olduğu şahsiyetler aracılığıyla islamın “kâmil insan”ını tanıyamadıkça islamın tayin etmiş olduğu yolda yürümemiz, gerçek manada bir müslüman olmamız ve toplumumuzu islami bir toplum haline getirmemiz mümkün değil demektir. O halde islamın “kâmil ve örnek insan”ını tanımak bizim için vazgeçilemez bir zaruret mesabesindedir.
KÂMİL NE DEMEKTİR?
Meselenin bu noktasında akla şöyle bir soru gelmektedir: “Kâmil’in manası nedir? Ne demektir kâmil? Burada bazı şeyler vardır ki ilk bakışta çok sarih ve net gibi gelir insana, ancak üzerinde biraz dikkatle duyulduğunda bu netin, pek çok karmaşıktan daha fazla açıklığa kavuşturulmaya ihtiyacı olduğu görülür. “Kemâl” ve “tam “ kelimeleri Arapça iki lügat olup anlamca birbirine yakındırlar- eş anlamlı değil, benzer anlamlı diyoruz- ve yine Arapça da bu iki kelimenin zıt anlamını karşılayan ancak bir tek kelime mevcuttur; aynı kelime kimi yerde kemâl’in, kimi yerde de “tam’ın” zıddı olarak kullanılır. Farsça’da ise bu iki kelime bulunmaz, her ikisinin de anlamını verebilen ancak bir kelime mevcuttur. Mevzubahsimiz olan “kemâl” ve “tam” kelimeleri Arapça’da kimi yerde “kâmil” ve “tamam” şeklinde de geçer ve her iki kelimenin karşıtı olarak “nâkıs”(eksik) kelimesi kullanılır. Mesela şu kamildir, bu nakıstır denilir; aynı şekilde şu tam (yada tamam) dır, bu nakıstır şeklinde ifade edilir. Her iki kelimenin de bir arada kullanıldığı şu âyet-i kerimeye dikkat ediniz:
“Bugün dininizi ikmal (kâmil) ettim ve size olan nimetimi tamamladım”
Görüldüğü gibi Kur’an-ı Kerim burada “dininizi ikmal ettim, ve size olan nimetimi tamamladım” ifadesini kullanmıştır, zira burada kemâl yerine tamamlamak tabiri kullanılarak “dininizi tamamladım” ve “nimetimi ikmal ettim” denilmiş olsaydı Arapça gramer kurallarına aykırı olmuş olacaktı. Yani “nimeti ikmal etmek, kemâle erdirmek” değil, “nimeti tamamlamak” denilmiştir.
KÂMİL ETMEK “EKMEL TU” İLE TAMAMLAMAK” “ETMEM TU” ARASINDAKİ FARK
Bu iki kelimenin yekdiğerinden farkı nedir? Bu farkı tesbit edemediğimiz sürece konuya başlayabilmemiz kabil olmayacaktır; her şeyden önce bu iki kelimenin anlamları arasındaki farklılıktan doğan ince nüansı tesbit etmemiz şarttır.
Herhangi bir şeyin meydana gelebilmesi için gerekli herşey mevcutsa o şey için “tam” dır, “tamamlanmıştır. denilir. Yani tam vücut bulması için gerekli olan bazı şeylere sahip değilse bu durumda onun mahiyeti “nâkıs” yani eksik olmuş olur. Meselâ tamamı değil de, yarısı meydana gelmiştir, burada bir eksiklik söz konusudur; yarısı vardır üçte biri, üçte ikisi…vb. tamamlanmıştır, gerisi tamamlanmıştır, yani henüz bütünüyle meydana gelmemiş, “tam” olarak vücut bulmamıştır demektir. Bir proje üzerinden inşâ edilmesi düşünülen binayı, ya da bir camiyi ele alalım. Mesela inşa edilmesi düşünülen bina, bir cami binası olmuş olsun; bu bina için büyük bir salonun yapımına, salon için de duvar, tavan, kapı, pencere…vb. malzemelere ihtiyacı vardır. Böyle bir bina için gerekli malzeme ve işler tamamlandığında, bina “tamamlanmış”tır denilir; var olmamaları halinde bu binadan “tam bir bina” olarak istifadeyi imkansız kılacak olan bu malzeme ve işlerin mevcudiyeti, binayı “tam” ve “tamamlanmış”kılar. Bunun karşısındaki kelime ise “nâkıs” -ya da Türkçe’siyle “eksik”- tir ki bu da “tam”ın zıd manasını verir.
“Kemâl” ise bir şeyin “tam” ve “tamam” olduktan sonra varabileceği bir üst merhaledir; ondan da üst, ve yine daha üst… merhaleler onun “kemâl”ini tavsif eder. Bir şey kemâle ermemiş ve kâmil olmamış, olduğu halde pekalâ tamamlanmış olabilir. Yani kemâl yokken “tam” mevcut olabilir; fakat tamamlanmış bir şey “kâmil” de olursa bir basamak yukarı çıkmış, bir merhale öteye varmış demektir.
Kemâl -ya da mükemmelleşme- “dikey yönde” bir ifadedir, tamamsa “yatay bir cihette” seyreder. Yani eğer birşey yatay cihette nihayete erer ve son bulursa tamamlandı denilir; dikey bir harekette cereyan ederek son bulan şeyler içinse “kemâl” tabiri kullanılarak “kâmil” -ya da mükemmel- oldu, ikmal ya da “kemâl buldu” şeklinde ifadelerle beyan edilir. Meselâ filancanın aklı kâmil oldu, aklen mükemmelleşti denilir; yani daha önce akılsızdı demek değildir bu . Hayır, daha önce de aklı vardı, ancak “şimdi bir derece ilerlemiş, bir merhâle yukarıya yükselmiştir” denilmek istenir. Ya da “filancanın ilmi kâmil oldu” denilir; bu, “onun daha önce de ilmi vardı ve bu ilminden istifade etmekteydi, ancak, şimdi bu ilmi mükemmelleşti, bir derece daha yükseldi ve -ilmini- kemâle erdirme yolunda, “kemalde bir merhale” daha kaydetti” demektir.
Buraya kadar anlattıklarımızı şöyle toparlaya biliriz: Tam bir insan vardır, vücudunu bütün azaları “tamam”dır; bunun karşı anlamını “eksik” insan tabiri verir. Eksik insan, yatay anlamda tamam değildir, yani “yarı tam” dır, “eksik” tir, eksiği vardır; tam bir insan değil de, yarım bir insandır, çeyrek bir insandır… vb, sözün kısası “tam” bir insan değildir o. Bir de şu durum söz konusudur: Adam “tam” bir insandır, ancak “tam insan” olabilen birisi mükemmelleşebilir de; yani kâmil ve daha kâmil de olabilir… Ondan daha üstün bir insanın bulunamayacağı bir “kemâl derecesine de varabilir. İşte buna “tam kâmil” insan denilir ki insanîyetin en üst derecesi, en yüce makamı ve merhalesidir bu.
“İNSAN-I KAMİL” TABİRİ
Hicrî yedinci yüzyıla kadar İslam edebiyatında “kâmile” ya “mükemmel insan” tabiri kullanılmış değildir, bu tabir mezkur tarihten sonra kullanılmaya başlanmış olup Avrupa’da da bir hayli revaçtadır bugün. Ancak onu ilk kullanan yine İslam dünyasıdır. Müslümanlar arasında bu tabiri kullanan ve ondan ilk defa “kâmil -ya da mükemmel-insan” şeklinde söz eden şahıs tanınmış ârif “Muhyiddin-i Arâbî Endülüsî Tâî”dir.
Muhyiddin Arabî irfanın babası sayılır. Yani İranlı ya da Farsça konuşup Farsça yazmış olan ya da diğer İslam ülkelerine mensup bulunan ve en tanınmışları hicretten yedi yüz yıl sonra ortaya çıkan muhtelif dil ve milletlere mensup İslam urefâsının -ariflerinin- en tanınmış simaları Muhyiddin Arabi’nin öğrencileridirler. Hepimizin yakından tanıdığı meşhur mevlâna irfan ekolünde Muhyiddin’in yanında hiç kalır. Muhyiddin, Arap asıllı olup bugün adına İspanya denilen Endülüs ahâlisinden ve Hâtem Tâî’nin evlatlarındandır. Hayatı boyunca İslam ülkelerinin hem hepsine seyahat etmiş, sonunda Şam’da dünyadan göçmüştür. Türbesi bugünkü Şam’dadır.
Muhyiddin Arabi’nin Sadreddin Konevi adlı bir öğrencisi vardır ki kendisinden sonra en tanınmış ariflerden biridir.
İslam irfanın ciddi bir ilim olarak, üstelik en karmaşık ve en çehre fiili ilimlerden biri sıfatıyla gündeme getirilmesi işi Muhyiddin Arabî ve öğrencisi Sadreddin Konevî’ye aittir. Konevi, meşhur Mevlana’yla çağdaştır; Mevlanâ, onun cemaat imamlığı yaptığı mescide gider, arkasında namaza dururdu.
Muhyiddin Arabi’nin fikirleri Sadreddin konevî aracılığıyla Mevlâna’ya intikal etmiştir. Bugün bu zemine de yazılıp çizilenlerin büyük bir kısmı asılsızdır; İslam irfanı bambaşka köklerden gelir aslında, apayrı manalar taşır. Günümüzde malum gazete ve dergilerin kendilerinden uydurarak düzüp koştukları o saçmalıkların İslam irfanıyla hiçbir alakası yoktur.*
Onun ciddi ve düzenli bir şekilde -belki de ilk defa bu konuda böyle bir girişimde bulunuluyordu- ele aldığı en önemli mevzulardan biri de “kâmil insan” meselesiydi. Tabii onun bu meseleyi irfanı bir bakış açısında ele almış olduğu unutulmamalı… Bahsimizin daha sonraki bölümlerinde bu meselenin tekrar açılması zarureti doğarsa biraz daha teferruatlıca ele almaya çalışacağız bu noktayı inşallah.
Görüldüğü gibi bu meseleyi ele alıp “kâmil insan” unvanıyla gündeme getiren ve konuya tamamen irfânî bir açıdan yaklaşan ilk kimse odur; ondan başka bu konuyla ilgilenenler yok değildir, ancak her biri kendilerine has bir bakış açısıyla ele almışlardır meseleyi
“Kâmil insan”ı Kur’ân-i açıdan inceleyebilmek ve Kur’an nazarında mükemmel insanın kim ve nasıl olduğunu açıklığa kavuşturmak için her şeyden önce “tam insan” ve “nakıs (eksik) insan” terimleri üzerinde durmak gerekir. Aksi takdirde bu merhale anlaşılmadıkça onun devamı olan merhaleyi kavramak güçleşecektir.
CİSMÎ VE RUHÎ KUSURLAR
Birinci noktayla ilgili olarak insanları “tam ve sağlam insan” ve “eksik ve kusurlu insan” olarak iki grupta ele almak kabildir. “Sağlam” ve kusurlu” tabirleriyle kastedilen şey kimi zaman maddî ve cismî bir mâna taşır, insanın vücut ve beden yapısıyla ilgili bir durumu ifade edebilmek için kullanılır bu tabirler. İnsanların vücutça da yekdiğerlerinden farklı; kiminin sağlam ve kiminin de kör ve hasta ya da özürlü olduğu açıktır. Adamın ya uzvî bir özrü vardır, ya da hastadır; mesela gözü amadır, falan uzvu özürlüdür…vs. Ancak bütün bunlar bir insanın sadece “şahsı” ile ilgili bir durumu ortaya koyar.
Şimdi şöyle bir soru soralım: Bir insanın kör olması; sağır, felç ya da çirkin olması, boyunun kısa …vs olmuş olması o insan için -övünülecek- bir fazilet ya da -utanılacak- bir ayıp sayılır mı? Bütün bunların bir kimsenin şahsiyetine, kişilik ve insaniyetine leke düşürmeyeceğini ve bu gibi cismî alayların “şahsiyet eksikliği” sayılamayacağını hiç düşündünüz mü acaba? Meselâ adını herkesin duymuş olduğu ve kimilerince peygamber olduğu iddia edilen şu tanınmış Yunan filozofu Sokrat son derece çirkin bir insandır!..Fakat bugüne değin hiç kimse onu bu çirkinliğinin şahsiyeti; kişiliği ve karakteri açısından da bir kusur olduğunu ve Sokratın vücutça çirkin oluşunun onun karakterinin de çirkin olduğuna delâlet ettiğini iddia etmemiş ve çirkinliği yüzünden Sokrat’ı kınamamıştır. Ya da falan filozof, meselâ Ebu’l A’la Muarrî amâ îdi!. Yine muasır filozoflardan biri olan Tâhâ Hüseyin de ama bir zattı. Şimdi kişinin “şahs”ını ilgilendiren bu özür onun “şahsiyetini”de ilgilendirir, uzvî eksikliği onun karakter ve kişiliği açısından da ayıplanacak bir kusur sayılır diyebilmek mümkün müdür? Elbette ki hayır! Bu da her insanın iki boyutu olduğunu gösterir:
1- İnsanın öznesi ya da şahsı.
2) İnsanın şahsiyeti ya da karakteri: Yani her insan vücut ve ruh denilen iki ayrı boyuta sahiptir, ruhu cisminden ayırmak gerekir. Ruhu cisme tâbi ve onun bir parçası şeklinde yorumlayanlar apaçık bir yanılgı içerisindedirler.
Esasen meseleyi şöyle bir soruyla ortaya koymak daha doğru olacaktır: Acaba bir insanın vücudu sapsağlam olduğu halde ruhu hasta olamaz mı? Vücutça sağlam bir insan ruhî bir hastalığa yakalanmaz mı? Başlı başına ele alınması gereken bir konudur bu… Ruha hiçbir asalet tanımayan ve ruhu inkar ederek onunla ilgili bütün hassaları doğrudan doğruya sinir sisteminin etki ve tepkileri farzında yorumlayanlar ruhun kendi başına hiç bir değer taşımadığını ve herşey gibi onun da tamamen cisme ve bedene tâbî bir şey olduğunu iddia eder ve. Eğer ruh hastaysa cisim hasta demektir, cismin hasta oluşu sebebiyle ruh hastalanır ancak, o halde ruh hastalıkları denilen şey, vücut ve beden hastalıklarından başka bir şey değildir(!)” derler.
Ancak şunu hemen belirtelim ki meselenin hiç de böyle olmadığı; bir insanın bedeni açıdan kan dolaşımı, kandaki akyuvar ve alyuvarların yapısı, sinir sistemi vücudun vitamin dengesi, metabolizma faaliyetleri…vb. bakımlardan sapasağlam olmasına; hatta asabî yönden de sağlam olup hiçbir sinir hastalığına müptela bulunmamasına rağmen ruhî bir hastalığa yakalanmasının, meselâ ukde, aşağılık kompleksi, kapris…vb ruh bozukluklarına duçar olmasının mümkün bulunduğu anlaşılmıştır günümüzde. Bilim, ukde ve komplekse sahip insanların gerçekten hasta olduklarını tesbit etmiştir artık; yani bedeni tamamen sağlam olduğu, fiziksel hiçbir hastalığı bulunmadığı halde ruhî yapısında bozukluklar meydana gelmiştir der. Bu sebeple ruh hastalarını maddi ilaçlarla tedavi edebilmek mümkün değildir. Meselâ “tekebbür”e kapılan bir insanın gerçekten hasta olduğu, bunun ruhî ve psikolojik yapısından meydana gelen birtakım bozukluklardan kaynaklandığı anlaşılmıştır. Tekebbür gibi bir psikolojik hastalığa yakalanmış birisinin yeyiverince iyileşeceği ve tekebbürünün tevazuya dönüşeceği bir ilacı eczanelerde bulabilmek mümkün müdür? Ya da mesela taş kalpli olan birinin acıma duygusu nedir bilmeyen gaddar bir insanı iğne ve ilaçla tedavi edip şefkatli, merhametli ve yufka yürekli bir insana dönüştürmek kabil midir? Elbette ki hayır! Bu gibi hastalıkların kendilerine has tedavi yöntemleri mevcuttur ama bu yöntem bilinen anlamda fiziki tedavilerden tamamen farklıdır. Hatta kimi zaman vücuttaki bir hastalık psikolojik yöntemlerle tedavi dilemekte, kimi zamanda psikolojik bir hastalık vücut yoluyla iyileştirilmektedir. Vücutla ilgili bir hastalığın telkin ve benzeri psikolojik takviyelerle iyileştirildiği çok görülmüştür. Oldukça ilginç bir olaydır bu. Bütün bunlar, insanın beden ve ruhun tertibinden müteşekkil bir yaratık olduğunu ortaya koymaktadır. Beden mutlak anlamda tâbi ve bağımlı olmadığı gibi ruh da bedene mutlak anlamda bağımlı olmayıp ondan müstakil bir varlık arz eder. Hekimlerin de söylemiş olduğu gibi bu iki şey sürekli birbirlerinden etkilenirler; vücut psikolojik yapıyı, psikolojik yapı da vücut yapısını etkiler. Bu da insanoğlunun psikolojik sistemini bağımsız bir sistem olduğunu, cismin bir parçası olmadığını gösterir.
Konumuzun kâmil insan olmasına rağmen “kâmil insan”dan önce “sağlam insan” ve “özürlü insan” terimleri üzerinde durduk. Bu zarurî girişten amaç, daha önce sözünü ettiğimiz sağlamlık ve özürlülük durumlarının vücutla ya da psikolojik yapıyla alakası olmadığını belirtmek ve önce bu meseleyi açıklığa kavuşturmaktı. Yoksa hangi insan yüzde yüz sağlamdır diyerek bir takım muayene ve incelemelerden sonra “evet, şu vücudun bütün organları sapasağlamdır” gibi bir neticeye varacak olan tıbbi bir tartışmaya girmek değil maksadımız. Esasen vücut ve beden meselesi ele aldığımız konu itibariyle mevzuumuzun haricinde kalmaktadır. Buraya kadar elde ettiğimiz sonuç, insanın ruhen ve psikolojik açıdan sağlam olabileceği gibi bunun tersînin de geçerli olduğu ve insanı psikolojik açıdan da hasta, eksik ya da özürlü olabileceğidir. Nitekim bu mevzuyla ilgili bazı terimler Kur’an’da geçer ve meselâ “kalplerinde ve ruhlarında hastalık vardır…” buyurulur. Yani “Gözlerinde hastalık vardır” şeklinde buyurmuyor, “kalplerinde hastalık vardır” diyor. Kur’an’da bahsi geçen bu “kala” bilinen anlamda tıbbın sahasına giren kala değil, insan ruhu ve psikolojik yapısıdır.
Kur’an hakkında da şöyle buyrulur: “Kur’an’ı mü’minlere şifâ ve rahmet olsun diye indirdik, Kur’an mü’minlerin şifâsıdır” (İsrâ- 82)
Emir-el Mü’minin(a.s) “Takvâ, kalplerinizdeki hastalıkların ilacıdır” der (Nehcü’l Belağa Subhi Sâlihî, 197. hutbe)
Başka bir yerde de fakirliğin belalardan birisi olduğunu belirterek “Fakirlikten daha kötü olanı vücudun hastalanması, vücut hastalığından daha kötü ve şiddetlisi ise kalbin ve gönlün hasta olmasıdır” der.
Kur’an’ın öngördüğü programlardan biri de sağlam insanlar meydana getirmek olduğuna göre “kâmil insan” dan önce “sağlam insan” olmayı amaçlamak ve sağlam insan mı yoksa özürlü, kusurlu ve eksik bir insan mı olduğumuzu tesbit etmek zorundayız.
RUHÎ SARSINTILAR
İnsan ruhunda sarsıntılara sebep olan şeylerin başlıca neler olduğunu kısaca belirtelim:
Psikoloji biliminin tesbit etmiş olduğu bulgulara göre umutsuzluk ve mahrumiyetler psikolojik hastalıklara sebep olmaktadırlar. Yani insanoğlunun duçar olduğu ruh hastalıkları, psikolojik bozukluklar, ukdeler, kompleksler…vb. rahatsızlıkların çoğu mahrumiyet ve eksiklik duygularından kaynaklanmaktadır.
Bilindiği gibi Freoud özellikle cinsel konularda olmak üzere ifrata varacak derecede bu noktayı esas almıştır düşüncelerine. Ancak, mahrumiyet ve yoksunluğun insan ruhunda hastalıklara yol açtığı da bir gerçek… Birine karşı garaz besleyen bir insanın bu garazı zamanla kine dönüşür ve ondan intikam almak ister, giderek öyle bir noktaya varır ki sonunda onu kanlar içinde yere sermedikçe huzur bulamaz, sakinleşemez bir hale gelir. İnsanda görülebilen bu kin, nefret ve intikam hissi nedir, nereden kaynaklanır? Başlı başına bir konudur bu!
Kıskanç insan, başkalarının bir hayra, bir nimete eriştiğini görmeye tahammül edemez onu elindekilerden mahrum bırakabilmek arzusuyla yanıp tutuşur. Kendisini düşünmez üstelik bu noktada hareket etmiş değildir. Sağlam bir insanda haset ve kıskançlık yoktur, gıpta etmek ve imrenmek vardır, o kendisini düşünür, içinde bulunduğu durumun değerlendirmesini yapar ve ilerlemeye çalışır. İlerlemeye çalışan, kendisini düşünen bir insanın bu davranışı ayıplanmaya, -ifrata kaçmadıkça- bir kusur değildir bu, sözkonusu davranışta bulunan insan salim insandır. Fakat bütün düşüncesi başkalarını düşürmek ve onların geride kalmasını -kendisi öne geçmesini- sağlamak olan bir insanın bu davranışı marazidir, anormaldir; böyle bir insan hastadır. Böylelerini görmüşsünüzdür belki; kimi zaman işi öyle bir noktaya kadar götürürler ki karşıdakine meselâ yüzde elli zarar verebilmek uğruna kendilerini yüzde yüzlük bir zarara uğratırlar!
HASET HATALIĞINDAN BİR ÖRNEK
Tarih kitapları bu konuyla ilgili ilginç bir hikâyeden bahseder, pek meşhur bir hâdisedir. Rivayete göre halifelerden biri döneminde oldukça zengin bir adam varmış, bir gün pazarda bir köle alıp evine getirir. Kölesine bir köle gibi değil de tam bir efendi gibi davranır; en güzel ve en pahalı elbiseler alır ona, en nefis yiyecekleri ikram eder, bol-bol para verir, dilediğince harcamasını ister. Kısacası âdeta öz oğluymuşçasına davranır bu köleye. Ancak kölenin dikkatinden kaçmayan bir nokta vardır, ona bunca iyi davranan efendisi hep düşünceli bir haldedir, daima kederlidir. Bir gün efendisi ona yapabileceği en büyük iyiliği de yapar, kendisini azâd edeceğini söyleyerek iyi bir iş kurup sermaye olarak kullanabilmesi için yüklüce bir para da vereceğini bildirir kendisine. Kölenin sevincine diyecek yoktur. O gece adam kölesini yanına çağırıp kendisiyle dertleşmek istediğini söyler ve içini döküp anlatmaya başlar: “Bak evladım” der “sana bunca ummadığın iyiliklerde bulundum, hatta seni azad etmeye ve sermaye olarak kullanabileceğin yüklüce bir para da vermeye niyetlendim. Bütün bunları niçin yaptım biliyor musun?” köle “Hayır” der, bilmediğini söyler, adam “Sana bunca iyilikte bulundum, karşılığında bir ricam var sadece”der, “Bu ricamı yerine getirecek olursan sana verdiğim herşey helâlin olsun derim, ancak ricamı yerine getirmezsen hakkımı helal etmem sana. Üstelik isteğimi gerçekleştirmen halinde bugüne kadar verdiklerinden kat kat-daha fazlasını vereceğimi de bilmiş ol!.. Köle “Emriniz baş üstüne; siz benim efendimsiniz, her emrini yerine getirmeye hazırım. Siz yeniden hayata kavuşturdunuz beni, ne isterseniz yaparım…” diye cevap verince, adam, “Yok, öyle olmaz” der “Bana söz vermen lâzım; istediğimin ne olduğunu öğrendikten sonra vazgeçmenden korkarım!” Bunun üzerine köle o ne isterse yapacağına dair yemin edip söz verir, adam ondan söz aldıktan sonra “Şimdi iyice kulak ver bana.” der ve ekler: “Benim tayin edeceğim bir zaman ve mekanda başımı keseceksin, tamam mı?!”
Köle hayretten donakaldı, kulaklarına inanamaz, “Aman efendim! Nasıl olur?!”.. derde fayda etmez, efendisi kararlıdır. Böyle bir şeyi kabul edemeyeceğini anlatmaya çalışır, fakat efendisi kendisine vermiş olduğu sözü hatırlatarak köleyi ikna eder.
Gece yarısına doğru adam gidip köleyi uyandırır, eline keskin bir bıçak verip ardı sıra gelmesini söyleyerek evin damına çıkar, oradan da atlayıp bitişikteki evin damına çıkar, oradan da atlayıp bitişikteki dama geçerler. Adamın komşusunun evidir bu. Oracıkta para dolu bir keseyi kölesine verip “Bu para senin olsun” der, “Benim başımı burada keseceksin işte; daha sonra dilediğin yere gitmekte serbestsin artık. Köle şaşkınlıktan donakalmıştır. Neden sizi öldürmemi istiyorsunuz?” diye sorar, efendisi “Üzerinde durduğumuz bu dam, komşumun evinin damıdır” der ve ekledi: “Ben bu komşumu fena halde kıskanırım; gözüm götürmez işte, adamı görmeye bile tahammül edemiyorum, ölürüm daha iyi! Biz birbirimizin rakibiydik ticarette. Ama herif beni geride bıraktı şimdi, her hususta benden ileri! Hırsımdan yanıp-yanıp kûl olasım geliyor, tahammül edemiyorum ben bu adama! Sonunda bu çareyi akıl ettim, kendimi öldürmek suretiyle onun üzerine bir cinayet yüklemeye karar verdim: böylece onu zindana atacaklar ben de rahatlamış olacağım nihayet. Başka türlü rahatlayamam… Bu cinayet muhakkak onun üzerinde kalır, çünkü birbirimizin rakibiydik. Yarın cesedi bulduklarında “filancanın” evinde bulduk. Zaten rakiptiler birbirlerine; o halde kesinlikle bu öldürmüştür adamcağızı!” diyerek onun yakasına yapışacak ve cinayet suçuyla idama götüreceklerdir sonunda. Benim istediğim de bu zaten!” Köle duydukları karşısında hayretten donakalır. “Bir insan ancak bu kadar alçalabilir; senin gibi ahmak ve alçak birinin hakkı da ölümdür zaten” diyerek onun isteğini yerine getirir, başını kesip paraları da alarak uzaklaşıp gider oradan… Çok geçmeden cesedi komşunun damında bulurlar. Adamcağızı yaka paça tutup zindana atarlar. Fakat bir yandan da “Eğer katil bu adamsa onu ne diye kendi evinin damında öldürsün ki?.. Bu işte bir bit yeniği olmalı…” demektedir herkes… Nitekim çok geçmeden olayın iç yüzü anlaşılır. Vicdanı rahatsız olan köle, kadıya başvurup gerçekleri anlatır, yakaladığınız adam suçsuzdur, onu kendi isteğiyle ben öldürdüm, bu adamcağıza katil damgası vurabilmek için planlâdı her şeyi. Kıskançlıktan yanıp tutuşuyordu, sonunda kendi hayatına kıyacak kadar ileriye götürdü işi” der. Mesele böylece anlaşılınca katil zanlısı komşu ve köle serbest bırakılır, olay da târih sayfalarına geçer bütün enteresanlığıyla…
Bu vâkıâ bir gerçektir işte bu bir hastalıktır; insan müptela olabiliyor buna… Kıskançlık hastalığıdır bu, hasettir…
Kur’an-ı Kerim “Andolsun ki kim özünü iyice temizlemişse kurtulmuştur, muradına ermiştir.”  buyurur; görüldüğü gibi Kur’an’ın insanla ilgili ilk programı onun nefsini tezkiye ve terbiye etmektir, ruhunu hastalıklardan kurtarmak; komplekslerden, karanlıklardan, rahatsızlıklardan, sapma ve sapıklıklardan arıtmak ve “çirkinleştiren değişimlere uğramak”tan korumaktır.
ÇİRKİNLEŞMİŞ İNSAN
“Çirkinleştiren değişimler” meselesi üzerinde biraz durmakta fayda var. Kur’an’da “mesğ” tabiriyle geçer bu. Nedir bu “çirkinleşme”? Ne demektir “çirkinleştiren değişimlere uğramak” ?! Eski kavimlerden birinin çok günah işlediği- ve günahlarda ısrar edişleri sebebiyle peygamberlerinin lanetine uğradığı ve şekillerinin değiştirildiği, çirkin bir şekle sokuldukları anlatılır, hayvana dönüştükleri söylenir. Pek çok kimse duymuştur bunu; mezkur ümmet- maymuna dönüşmüştür mesela; ya da kurt, ayı…vb bir hayvan haline gelmiştir. Buna “mesğ” edilmek, yani kötü bir değişime uğrayarak çirkin bir hale gelmek denir. Burada, “acaba bu insanlar gerçekten çirkin bir değişime mi uğradılar, yani hayvan mı oluverdiler?” sorusu geliyor akla… Bu tabirden ince bir nüans var; farz edelim ki insan fiziki olarak değişmiyor, yani hayvan şeklini almıyor da manevi ve ruhi açıdan hayvanlaşıyor… Mümkündür bu; hatta kötülük, aşağılık ve ruhi çirkinlikte eşi benzeri görülmemiş bir hayvana da dönüşebilir, nitekim Kur’an bu hususta “…onlar dört ayaklı hayvanlara benzerler, hatta daha da sapıktır onlar…”   der. Nasıl mümkündür bu ? Gerçekten bir insan ruhi açıdan bir hayvana dönüşebilir mi? Evet, dönüşebilir! Zira insanın şahsiyetini meydana getiren unsurlar onun ahlakı ve ruhi yapısıdır, psikolojik özellikleridir. İnsani ahlaktan mahrum olan, insanlık ruhunu yitirip bütünüyle yırtıcı hayvanlara mahsus özellikler kazanan bir insan “çirkinleşmiş” ve çirkin bir değişime uğramış demektir, gerçekten hayvanlaşmıştır, hayvana dönüşmüştür artık.
Bir domuzu ele alalım mesela; ruhuyla, vücudu mütenasiptir, yani bir domuzdur o, domuza mahsus özellikleri vardır tabiatıyla. Bir insan da bu özellikleri taşıyor olabilir, bütünüyle domuza has hasletler kazanabilir. Böyle bir insan “çirkinleştiren bir değişime” uğramıştır işte, insanlıktan çıkmış, domuzlaşmıştır. Mana itibarıyla; batında ve hakikat gözüyle bakıldığında melekutta o bir domuzdur ancak, başka bir şey değil…
O halde nakıs ve kusurlu insan kimi vakit çirkinleşme merhalesine kadar varmaktadır, değişime uğramakta, insanlık hasletlerini yitirmektedir. Bunlara pek az kulak verir çoğumuz; kimileri de daha geç inanmak için -adeta kendilerini aldatırcasına- bunları mecaz sanır; ancak gerçektir hepsi de…
İmam Seccad (a.s) devrinde yaşamış olan bir zat şöyle anlatır: “İmam Seccad’(a.s)la birlikte Mekke’ye gitmiştik. O yıl pek ziyade hacı gelmişti Mekke’ye! Arafat meydanında hacılar dalga-dalga, on binlerce insan, Hakka “lebbeyk!” demeye koşmuştu. İmama “Elhamdülillah hacılar pek ziyade bu yıl” dedim, imam “Feryatlar ziyade, bağrışanlar çok, hacıysa pek az”  buyurdular. Sonra nasıl oldu anlayamadım; imam nasıl bir görüş verdi bana, kalbindeki hangi gözü görür hale getirdi bilmem; bana “Bir de şimdi bak…” buyurdular, baktım… Hayretten küçük dilimi yutacaktım neredeyse; meydan hayvanlarla doluydu tam bir hayvanat bahçesiydi gördüğüm! Birkaç insan da vardı ki hayvanlar arasında şuraya buraya hareket halindeydiler. İmam “Görüyor musun?” buyurdular, “Bâtınlar budur işte!”
Manâ ve bâtın ehli nazarında gün gibi aşikâr olan bir gerçektir bu, inanmayan modern akıllar ise hatayı aynada değil, kendilerinde aramalıdırlar.
İnsanların bâtınını görebilen, hakikatini idrâk edebilen kimseler günümüzde de vardır… Tıpkı dört ayaklı hayvanlar gibi yiyip içmekten, yatıp uyumaktan ve cinsel ilişkide bulunmaktan başka bir amaç ve haz tanımayan, hayatı ve yaşamanın amacını bunlarla özetleyip bunlardan ibaret sayan bir insan gerçekten hayvan değil de nedir? Böyle bir insan gerçekten “çirkinleştirici bir değişim”e uğramamış mıdır? Bütün ruhuyla bir hayvana dönüşmemiş midir?! İnsanlık gerçeğini unutmuştur böyleleri, insanî hasletlerini bütünüyle bırakmış ve kendi kendisine hayvanî hasletler kazandırmışlardır.
“Şüphe yok ki ayırma gününün vakti de tayin edilmiştir. O gün sûr üfürülür de gelirsiniz bölük-bölük. Ve gök açılmış, kapılar haline gelmiştir; ve dağlar yürütülmüş, serâba dönmüştür…” (Nebe/17, 18, 19)
Evet… Kıyamet Günü insanlar bölük-bölük haşrolunacaklardır… Ehl-i Beyt imamları (a.s) mükerrer defa bu noktayı belirtmiş ve” bu bölüklerden sadece birinin insan şeklinde haşrolunacağını” bildirmişlerdir! Diğer gruplar karıncalar, maymunlar, akrepler, yılanlar, kaplanlar…vb. şeklinde haşrolunacaklardır.
Neden? Allah-u Teâla’nın bir insanı sebepsiz yere hayvan kılığına sokması mümkün müdür? Elbette ki hayır. Ancak dünyadayken akrepleşen, şunu bunu iğneleyip zehrini dökmeyi adet edinmiş olan, üzmekten ve eziyet etmekten zevk duyan kimselerdir ki maskeleri düşecek, gerçek yüzleri ortaya çıkacak ve dünyada edinmiş oldukları kişilik ve dolayısıyla bürünmüş oldukları hal ile, yani akrep şekliyle ve akrep halinde haşrolunacaklardır. Aynı şekilde gerçekte maymunluğu tercih eden ve dünyadayken maymunluktan başka bir şey yapmayıp iyiden iyiye maymunlaşan insanlarda maymun haline getirilecek ve bu gerçek kimlikleriyle haşrolunacaklardır, dünyadayken köpekleşenler kıyamet günü köpek halinde haşrolunacaklardır, gerçek budur…
Kıyamet günü insanlar niyetleriyle haşrolunacaklardır; arzularına, maksatlarına, gerçek sıfat ve gerçek hasletlerine göre hesaba çekileceklerdir. siz bu dünyada nesiniz, hangi durumdasınız, konumunuz, kimliğiniz nedir? Ne almak istiyorsunuz, istekleriniz nelerdir? İstekleriniz bir insanın istekleri midir, insanca mıdır? Yoksa yırtıcı veya geviş getiren bir hayvanının istedikleri midir sizin de istedikleriniz? İstekleriniz ve arzularınız neyse siz de osunuz işte! Ve, olduğunuz gibi haşrolunacaksınızdır! Sair tapınmalardan men edilmiş olmamızın sebebi de budur İşte; Allah’tan başka kime ve neye tapıyorsak o bizim aslımızdır, gerçek kişiliğimizdir. Paraya mı tapınıyoruz, pulperest miyiz? O halde para bizim gerçek mahiyetimiz olmuş, varlığımıza işlemiş demektir; bütünleşivermişizdir onunla. Bu para, kıyamette kıpkızıl olacak nesinedir işte; Kur’ân’ın da buyurmuş olduğu gibi dünyada bu nesneye tapan ve bütün varlıkları servet aşkıyla yoğrulanlar ahirette de bu nesneyle bütünleşiverecek ve ayet-i kerime de zikredilmiş olduğu gibi:
“…Altını, gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanları elemli bir azapla müjdele. O gün cehennem o altını, gümüşü alevlenecek ve onlar cehennem ateşinde kızdırılıp alınlarına, yanlarına, sırtlarına bastırılacak, onlarla doğranacaklar ve işte bunlardır kendiniz için biriktirdiğiniz şeyler” denecek, tadın biriktirdiklerinizin âzabını…” (Tövbe,/34 ve 35)
Kimileri artık madeni para geçersiz oldu, kağıt paralar çıktı piyasaya diyebilirler, idrak yetersizliğidir bu. Ahiret dünyasında varlıkların mahiyetleri farklıdır; para, onu sevenin cehennemi olacaktır deniliyorsa bunun altını, gümüş ve kağıdı sözkonusu olmaz artık, o kağıt onun cehennemi olacak, yakacaktır, mesele budur.
Bunlar insanı çirkin bir değişime uğratan sebeplerdir işte. Bu gece konuşmamın mihverini sağlam ve eksik insan, salim ve ayıplı insan mevzularına ayırmaktan amacım şu neticeyi ortaya koymaktı: Ukdeli insan ayıplı insandır, özürlüdür, hastadır. Herhangi bir maddeye tapan bir insan- dikkat ediniz, maddeyi kullanan ve maddeden ihtiyaç ölçüsünde istifade eden insan değil, dünyadaki nesnelerden birine tapan insan diyoruz- ayıplı ve kusurlu insandır, hastadır; değişmiş ve çirkinleşmiştir.
Bütün geceleri ihyâ, dua ve Allah’a yöneliş geceleri olan bu mübarek Ramazan ayının esas amacı insanı programlamak, onu yetiştirmek ve düzelmesini sağlamaktır. Yani maksat ayıplı, özürlü ve kusurlu insanların ayıplarını gidermelerini, sağlam ve salim birer insan olmalarını sağlamak ve salim insanları da kâmil insan merhalesine vardırmaktır.
Ramazan ayının ana programı nefsi tezkiye etmek, ayıplar, eksiklikleri, ve kusurları gidermek, hastalıkları iyileştirmektir, Ramazan ayının amacı insanî akıl, iman ve iradeyi hayvanî ve nefsânî şehvetlere hâkim kılmaktır; duâ ve Hakka tapınma anıdır, Allah’a yöneliş, ruhu O’na doğru yüceltiliş çağıdır. Aksi takdirde bütün ramazan boyunca, otuz gün açlığa dayan, susuzluk çek, uykusuzluk çek, geceleri ibadete koyul, o camiden şu camiye, o hutbeden bu hutbeye koşturup dur, sonra da bir bak ki Ramazan bayramı gelivermiş!..Ne çıkar?! Neye yaradı bütün bunlar?! Ramazan gelip geçmiş ama adam zerrece olsun değişmemiş, hatta beter bile oluyor bazıları….
BU ORUCUN NE ETKİSİ OLABİLİR İNSANA?
İslam, boşu boşuna ağzınızı yumup öylece oturun demiyor ki!… Oruçtan maksat, insanların bu vesileyle kendilerini ıslah edebilmelerine yardımcı olmaktır. Nitekim İslam rivayetlerinde “Oruç tutanlar arasında öyleleri vardır ki tuttukları oruçtan, açlıktan başka nasipleri yoktur” cümlesi geçer. Otuz gün boyunca helâl yiyeceklere ağız kapamanın sebebi bir eğitimden geçmiş olmak ve ağzına haram lokma almamayı,haram laf etmemeyi, gıybette bulunmamayı, yalan söylememeyi, küfretmemeyi, öğrenmektir; helal lokmayı harama tercih edebilmeyi başarmaktır! Hz. Resul Ekrem’in (s.a.a) huzuruna gelen oruçlu kadının hikayesini duymuşsunuzdur; Resulullah (s.a.a) ona süt -ya da herhangi bir yiyecek – ikram eder ve içmesini söyler. Kadın “Ya Resulullah, oruçluyum ben” der, Peygamber “Hayır” buyururlar, “oruçlu değilsin sen; al ve iç!”… Kadın yine oruçlu olduğunu söyler, bu durum üç kez tekrarlanır, üçüncü defada Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) “Nasıl oruçlu olabilirsin ki; daha bir saat önce mü’min kardeşinin etini yedin ya!”.. der ve, “Onun etini yediğini görmek ister misin “Hakk!” de öyleyse” buyururlar. Kadıncağız peygamberin dediğini yapınca ağzından et parçaları dökülmeye başlar…
ORUÇ TUTAN BİR İNSAN NASIL GIYBET EDER?
Yani bedenin ağzını helâle kapayacak, ama ruhun ağzını harama açık bırakacak, öyle mi!?…
Değil mi ki bir insan yalan söylediğinde ağzından pek şiddetli bir koku yükselir de yedi göğün meleklerini rahatsız eder? Bazen cehennemin neden onca kötü kokacağını soruyorlar; cevabı açıktır bunun, cehennemin ufunet pis kokuları dünyada kendi meydana getirdiğimiz ufunetlerdir; ardarda düzüp koştuğumuz yalanlar, ettiğimiz çirkin küfürleri ve yaptığımız iftira ve töhmetlerdir. Hele iftirâ en kötüsüdür bunların… Çünkü iftira hem yalandır hem de gıybet; ikisinin çirkinliğini bir arada taşır, iki günah-ı kebireydi -büyük günah- birden işler.
Vay o kimsenin haline ki bir Ramazan ayını nice iftiralarla geride bırakır, bu mübarek ayda din kardeşlerine töhmetler yakar…
Ramazan ayı, içtimâ ayıdır toplanıp bir araya gelerek topluca ibadet etme ayıdır, nifak ve tefrika ayı değildir bu mübarek ay!..
2. Bölüm
MUHTELİF VARLIKLARDA KEMÂL MESELESİ
Her varlığın kendine göre “kâmil”i vardır; kamâl durumu her mevcudata göre farklıdır. mesela “kâmil insan” la “kâmil melek” aynı şeyler değildir. Bir meleğin melekliğin en üst derecesine varması ve bir melek için mümkün olan en mükemmel kemâle ulaşmasıyla bir insanın insanlığın en yüce mertebesine vararak mükemmel insan olması iki ayrı olaydır. Zira meleklerin arlığında bizi âgah kılanları; onların halis akıldan, sâgi “düşünce” den yaratıldıklarını haber vermişlerdir. Yani topraktan gelmiş olanların özelliklerini taşımazlar; maddî, şehevî, asabî…vb. boyutları yoktur meleklerin… Hayvanlardan da böyle bir “salf”lık vardır, ancak onlar meleklerin tam tersidirler, yani sırf “topraktan” dırlar ve Allah-u Tealâ’nın Kur’an’da” ilâhî ruh” adıyla zikrettiği ruhtan tamamen mahrumdurlar. Hem meleklerin hem hayvanların sahip olduğu her şeye sahip olan yegâne yaratık insandır, hem melekûtidir o, hem mülkî; bu ikisinin terkibidir. Usul-i kâfi de rivayet olunan bir hadis-i şerifin tabiriyle insan hem “ulvî -çok yüce ve çok üstün- hem süfli -çok kötü ve aşağılık- bir yaratıktır.  Ehl-i Sünnet râvilerince beyan edilmiş pek çok rivayette de aynı tabir geçer. Keza mevlanâ bu hadis-i şerif şiirle beyan etmiş ve çok güzel bir ifadeyle her iki kelimeyi de -ulvî ve süflî- Mesnevîde şöyle kullanmıştır:
“Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: Hâlık-ı Mecîd, mahlukât-ı âlemi üç türlü yaratmıştır.
Bunlardan bir bölüğü sırf akıl, bilgi ve cömertlikten yaratılmıştır; bunlar meleklerdir, secdeden -Allah’a itaatten- başka şey bilmezler.
Mayalarında hevâ ve hevesten, hırs ve tamâhtan eser yoktur; Allah aşkıyla yaşayan mutlak nurdurlar.
Diğer bölük ise bilgi denilen şeyden tamamen yoksundur hayvan -misali- işte; otlayıp semirir yalnızca…
Ahırdan ve alttan başka hiçbir şey görmez gözü: ne kötülüğün ne olduğunu bilir, ne de şerefin…
Üçüncü bölüğüyse insanoğlu teşkil eder. Yarısı melek, yarısı eşektir onun.
Eşek olan yarısı “süflî”liğe temayüllüdür, -melekutî olan- diğer yarısı “ulvî”liğe eğilim gösterir.
Çatışmada bu ikisinde hangisi üstün gelirse odur o insan…”
Evet… Mevlanâ’nın şiire döktüğü bu hadis-i şerifte de buyurulmuş olduğu gibi mahlukâtın bir bölüğü -melekler- mutlak nurdan, diğer bir bölümü de öfke ve şehvetten yaratılmıştır. İnsan ise bir karışımdan ibarettir; kâmil insan, kâmil hayvandan farklıdır, meselâ ideal ve mükemmel bir atın kemâli ile -kamil insan- kemalleri- farklıdır. K¬âmil insan, k¬âmil insan-ın melekten de farklıdır. Kâmil insanın bu farklığının sebebi, yukarıda da belirtmiş olduğumuz “zâtındaki terkip” den, yani özü itibarıyla bir “karışım” dan ibaret oluşudur:
“Şüphe yok ki biz insanı yarattık bir katre karışık sudan, denemek için onu…”
Evet… Biz insanı bir katre döl suyundan yarattık, bundan (bugünkü tabiriyle bu “gen”de) pek çok karışımlar, pek çok yetenekler vardır. Onun deneyeceğimiz bir merhaleye varmıştır. Yâni kemalin öyle bir derecesine varmıştı ki biz onu hür, muhtâr ve ilahi göreve lâyık olacağı bir şekilde yarattık ve onu sınamaya soktuk, denedik. Hamurunda- genlerinde- muhtelif karışımlar ve yetenekler olduğundan deneriz kendisini, not veririz ona; mükafatlandırır ya da cezalandırırız onu. Halbuki diğer mevcudat böyle bir liyakâte sahip değildir:
“…Ve onu görür ve duyar bir hale getirdik; sonra yolu gösterdik ona; ister şükreder, ister nankör olur”…
İnsan hürriyetini, bağımsızlık ve muhtariyetini bu hürriyet ve bağımsızlığın sebep ve kaynağını bundan daha güzel ve bundan daha sarih bir beyanla ifade edebilmek kabil değildir: “Onu sınamaya tabi tuttuk”…Görür, duyar ve bilir bir hale getirdik onu”…, “Ona yoku gösterdik…”, … O halde o, kendi yolunu kendisi seçecektir: “… Doğru yolu gösterdik ona ister şükreder, ister nankör olur:”
Demek ki kamil insan, Kur’an’da da buyurulmuş olduğu gibi “bir katre karışık sudan yaratılmış, karışık bir mayadan yoğrulmuş olan insandır; onun kamilini diğerinin kamilinden ayıran bu “terkip oluş”tur. İşte kamil insan, kâmil melekten farklıdır; onun kemali denge ve teadülünde saklıdır, yani yapısında mevcut bulunan onca yetenekler arasında meydana getireceği dengedir onun kemali. Kâmil insan, yapısındaki onca yeteneklerden yalnızca birine eğilim göstermez, diğer yeteneklerini ihmal edip herhangi bir yeteneğine önem vererek yalnızca onu geliştirmez, kâmil insan bütün yeteneklerini gereğince kullanıp onları uyumlu ve dengeli bir şekilde geliştiren insandır. Ulemâ “Esasen “adl”in hakikatinin de denge ve uyumdur” der. Uyum diyoruz; çünkü insanın kemâle erebilmek için bütün yeteneklerini kullanması ve bunların hepsini geliştirmesi yetmez; bu kullanım ve geliştirimin uyumlu olması da şarttır:
Meselenin daha kolay anlaşılabilmesi için basit bir örnekle başlayalım işe: Bir bebeği ele alınız; gelişme çağında bulunan bu bebeğin vücudu, kolları, elleri, ayakları, başı vardır; başında gözleri, kulakları, ağzı, burnu, dişleri vardır; bu dış organların yanında iç organları…vs…vardır. Şimdi sağlam bebeği tanımlayalım: Bütün organları uyumlu ve dengeli bir şekilde gelişmiş olan bebek sağlam bebektir. Şimdi bir de şu karikatürlerde çizilen bir tip düşünelim; burnu fazlaca gelişmiş bir insan meselâ… Vücudunun diğer organları gelişmemiş de, yalnızca burun gelişmiş olsun… Vücuduyla eşit büyüklükte bir burun… Ya da mesela gözleri veya kafası gelişmiş, ancak, gövdesi gelişmemiş olsun… Gövdesi gelişmiş de kafası gelişmemiş, veya tersine…vs. Böyle birisi, evet, gelişmiş olabilir; fakat uyumsuz ve dengesiz bir gelişmedir bu.
Kamil insan, bütün insanî değerleri birlikte gelişmiş olan insandır, gelişmemiş bir değeri kalmamıştır. Bütün değerleri ve boyutları yekdiğeriyle uyumlu ve dengeli bir şekilde gelişmiş, neticede her yönüyle mükemmellik kazanmıştır, kâmil insan budur işte! Kur’an bu insani imama” olarak tâbir eder:
“O zamanlar Rabbi, İbrahim: bazı sözlerle sınadı. O, bunları yerine getirip tamamlayınca dedi ki: -Ben seni insanlara imam edeceğim. İbrahim, soyunu da, imam et, dedi. Allah, benim ahdime dedi, zalimler nâil olmazlar…”
Evet… İbrahim (a.s) bir çok ilahi sınavları başarıyla geride bırakıp da bütün bu imtihanlardan gerekli notu aldıktan sonra İmam oldu. Üstelik bir değil, iki değil… Pek çok sınavdan geçti. O; büyük sınavlardan hem de oğlu İsmaili (a.s) Allah yolunda kendi elleriyle kesip kurban etmeye hazırlanması, bu İlahi imtihanlardan biriydi yalnızca…
Teslimiyet bu raddeye kadar hem de! Bunun Allah emri olduğunu öğrenir öğrenmez hemen icrası için hazırlandı; ancak fiilen amel safhasına gelince “ikisi de buna boyun eydiler, alnını toprağa koydu.”  İbrahim oğlunun başını kesmek; İsmail de kurban olmak için hazırlanınca Allah-u Tealâ hükmünü bildirdi onlara:
“Ona seslendik: Ey İbrahim! Rüyana sadık çıktın, biz de iyilik edenleri mükafatlandırırız. Muhakkak ki bu senin için apaçık bir sınamaydı…”
Evet… Ey İbrahim, amel buraya kadar… Bizim istediğimiz buraya kadardı… Yani gerçekten oğlunu kesmeni istememiştik senden; Maksadımız seni sınamak ve emrimiz karşısında göstermiş olduğun itaatin hangi raddeye kadar tezâhür edeceğini ortaya koymaktı.
Neticede ateşe atılmak, öz oğlunu kurbangâha götürmek…vb. daha nice imtihanları başarıyla geride bıraktıktan sonra “…Muhakkak ki İbrahim tek başına bir ümmetti, Allah’a karşı itaatli ve hanîfti, müşriklerden değildi…”  hitabına liyakat kazanma ile ta; bir kavme, bir millete karşı tek mertebesine ulaşmaktadır: “Biz seni imam kıldık insanlara…”  Kur’an-ı Kerim bu buyruğuyla “sen şimdi insanlara imam olacak, örnek, öncü, rehber ve numune olacak bir merhaleye vardır”; başka bir deyişle “sen kâmil bir insanın artık, kemâle ermek isteyenler seni örnek almalı ve sana benzemeye çalışmalıdırlar” demektedir Hz. İbrahim (a.s)…
Hz. Ali (a.s)’de kâmil insandır; çünkü bütün insanî değerler gelişmiş ve kemâle varmıştır onda, gelişmeleri doruğunda ve yekdiğeriyle uyumlu ve dengeli olmuştur; her üç şarta da hâiz olduğundan kâmil insan diyoruz ona. Yani bütün insânî değerler en mükemmel haliyle ve yekdiğeriyle dengeli bir şekilde gelişmiş, neticede kemâle ermiş demektir. Bu denge ve uyuma diğer bir örnekle açıklamaya çalışalım.
Denizlerdeki med ve cezir olayını bilmeyen kalmamıştır bugün; ayın tesiriyle yeryüzündeki denizler sürekli bir med ve cezir olayı yaşar, bir o yana, bir bu yana çekilirler. İnsan ruhu ve tabiatıyla, toplumlar için de böyle bir med ve cezr olayı söz konusudur; insan ruhu sürekli bir med ve cezr halindedir, bir oyana, bir bu yana… Toplum da böyledir; bir cihetten diğerine, bir haletten öbürüne doğru hareket halindedir hep; bu olay kişilerin, ya da olayların akışı neticesinde vuku bulur. Ancak biz meselenin bu boyutuyla ilgilenmeyeceğiz burada, sözkonusu hayvani çekimler ve maddî cazibe ve etkileşimler şimdilik konumuz haricinde yer alan bahisler durumundadırlar. Hatta insanoğlunun insani değerleri için de kimi zaman aynı durum sözkonusu olabilmektedir. Mesela kimi insanlar vardır ki eğilimleri gerçekten insânîdir, insanca temayülleri vardır, fakat bu temayüllerden yalnızca birinin çekimine kapılır ve öylece ilerleyip giderler, diğer insâni değerleri bütünüyle ihmal edip unutuverirler. Böyleleri tıpkı daha önce de sözünü ettiğimiz gibi yalnızca kulağı, gözü, burnu veya herhangi bir uzvu gelişmiş, diğer bütün uzuvları geri kalmış olan karikatür insanlara benzerler. Toplumlarda görülen sapma ve inhirafların ana sebebi genellikle uyumsuzluk ve dengesizlikten kaynaklanır. Bir toplumun bütün fertleri yalnızca batıl yolda oluş yüzünden sapma; yani toplumdaki bütün sapmaların esas nedeni sırf batılda olma değildir her zaman… kimi vakitte insanlar bir “hak” da “ifrat” a kaçtıkları, bir doğruda aşırı gittikleri için saparlar- (ki genellikle toplumlar için -(böyle olmaktadır.) ve fesada bulaşırlar. Mesela İslam dininin yüz de yüz onaylayıp te’yid etmiş olduğu insânî değerlerden biri de “ibadet”tir. Özel anlamda ibadet Allah’ı zikretmek manâsına gelir, genel anlamda ise İslam, Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla yapılan her işi ibadet kabul eder. Bu anlamda ailesinin rızkını temin ve toplumun ıslahı için çalışıp çabalayan ve helal yoldan geçimini sağlamaya çalışan bir insanın bu faaliyetleri de ibadet mesabesindedir. Ancak özel manası itibarıyla ibadet Allah’la halvet etme, O’nu anma, yakarma ve O’na hamd-u senâda bulunmadır; islâmi asıllardan olan namaz, dua, gece namazları…vb ibadetler gibi islamın bir parçası olan ve dinden tecrit kabul etmez islami değerler bu statüye girer. Ancak dikkatli davranılması halinde bir de bakarsınız ki toplum bütünüyle sırf bu değerin çekimine kaptırmış kendisini ve İslam yalnızca ibadet etmekten, camiye gitmekten, müstehap namaz kılıp, müstehab gusüller almaktan, dua ve tesbihten ve güzel sesle Kur’an okumaktan ibaret oluvermiş?… Neticede toplum öyle bir çekimin yörüngesine ve öyle bir akıma kapılır ki aşırıya kaçması halinde bütün diğer değerlerini yitirmiş, bir tek değere konsantre olma yüzünden hepsini kaybetmiş olur; toplumdaki değerler menfileşmeye, sonrada “çirkinleştirici bir değişime” uğramaya başlar. Nitekim İslam tarihinde böyle akımın moda olduğu vakidir! Tertemiz insanları, hiçbir garaz ve kötü maksatları olmaksızın kendilerini bu akıma kaptırmış ve neticede dengelerini koruyamayarak teadüllerini yitirmişlerdir. “Ben insanım, Allah-u Teala beni insan olarak yaratmıştır, melek olarak değil; melek olsaydım öbür taraftan gitmem gerekirdi…” diyememişlerdir. İnsanın, varlığındaki muhtelif düşünceleri geliştirmesi gerektiğini, üstelik bunları uyumlu ve dengeli bir şekilde bir arada bulundurmanın şart olduğunu kavrayamamışlardır.
Bir gün Hz. Resulullah’a (s.a.a) gelip haber verdiler, “ashabınızdan bazı kimseler kendilerini bütünüyle ibadete vermişler, dediler. Resul-i Ekrem (s.a.a) bu haberi duyunca pek rahatsız oldular hemen camiye gittiler, içeriye girer girmez “Ne oluyor bazılarına?” dediler sert bir ifadeyle “Duydum ki ümmetim arasında böyleleri türemiş… Ben sizin peygamberiniz olduğum halde böyle davranmadığımı görmez misiniz? Ben hiçbir zaman bütün gecemi sabaha kadar ibadetle geçirmem, bilâkis, gecenin fazla bir kısmını uyku ve istirahatla geçiririm, Ben ailemle, ehlim -ayalimle ilgilenir, haklarını eda ederim. Asla her günü oruçla geçirmem; bazı günler oruç tutar ve bazı günlerse mutlaka iftar ederim- oruçlu olmam-, bu yolu tutturup gidenler benim sünnetimden çıkmışlardır!..”
Evet… İslâmi değerlerden birine olan aşırı eğilimin diğer bütün islâmi değerleri unutturduğunu ve ümmetinin herhangi bir çekimin cazibesine kapılarak bir yörüngede şartlandığını gören Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) derhal olaya müdahale etmekte ve bunun İslam ve sünnette yeri olamayacağını duyurmaktadır.
Amr İbn-ül Âs’ın Abdullah ve Muhammed adlarında iki oğlu vardı. Bunlardan birisi tıpkı babasına çekmişti; dünya malına, mevki ve makama tapardı. Amr İbn-ûl (A.s) Muaviye ve Hz. Ali(a.s) hususunda oğullarıyla meşverette bulunduğunda Abdullah Ali’yi destekle, o hak üzeredir” der, Muhammed ise “Ali’den hayır yok, iyisi sen Muaviye’den yana çık” diye tavsiyede bulunurdu ona.
Abdullah’ın ibadete aşırı düşkünlüğü vardı. Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) döneminde Abdullah bir gün peygamberle yolda karşılaştı; Hz. Resulullah (s.a.a) “Abdullah” buyurdular “Senin geceleri sabaha kadar ibadetle geçirdiğini, gündüzleri de hep oruçlu olduğunu söylediler bana, ne dersin?” Abdullah “Evet ya Resulullah, doğru söylemişler, öyledir” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. peygamber (s.a.a) “Ama ben böyle yapmıyorum, bunu kabul etmiyorum, -bu kadarı- doğru değildir.” buyurdular.
Toplum kimi zaman da zühde kayar ve bu boyuta aşırı temayül gösterir. Evet, zühdün islamî değerlerden biri olduğuna şüphe yok, son derece faydalı ve fevkalade müsbet etkileri bulunan bir değer olduğu da su götürmez bir gerçek… Bir toplumun bu değere sahip olmaksızın saadete kavuşması, ya da bu değeri taşımaksızın islami bir toplum sayılabilmesi mümkün değildir. Ancak, bizzat bu değer de kimi zaman bütün toplumu her şeyiyle kendisine müteveccih kılarak diğer bütün değerleri unutturmakta ve her şeyi kendisine münhasır kılıp kendisinden başka hiçbir değere hayat şansı tanınmamasına sebep olabilmektedir. Takvâda aşırıya kaçmanın bir neticesidir bu… Aşırıya kaçılması durumunda benzeri menfi bir neticeye sebep olan diğer bir değer de “insan sevgisi” ve “topluma hizmet verme” yönündeki temayüldür insanın.
İslamın da te’yid ettiği gibi gerçekten her şeyiyle insanî bir duygu ve insanca bir değer olan esaslardan biri de Allah kullarına (Hâlık’ın hakkına) hizmet etme inancı ve güdüsüdür.
Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) bu konuda sayısız te’kid ve işaretlerde bulunmuşlardır, Kur’an-ı Kerim de aynı meselenin ehemmiyetine defalarca değinmiş, insanların birbiriyle yardımlaşması ve sosyal işbirliğinde bulunması hususunda sarih hükümlerini bildirmiştir: “Yüzlerinizi doğuya, batıya çevirip durmanız hayır sayılmaz ki; hayır ve itaat sahipleri Allah’a inanan; son güne, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden, Allah sevgisiyle yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve esirlere mal veren, namaz kılan, zekat veren, ahdettikleri zaman ahdlerine vefa eden, sıkıntı ve şiddet vakitlerinde sabreden kişilerdir. Onlardır sözleri doğru olanlar, onlardır sakınanlar…”
Görüldüğü gibi Kur’an-ı Kerim halka ve insanlığa hizmeti büyük bir değer olarak kabul etmektedir, bu değeri inkara kalkışmak imkansızdır. Fakat kimileri -bunda aşırıya kaçardı- şair Sa’di gibi “İbadet, halka hizmettir,başka birşey değil! diyebilmektedir. (Sa’di’nin amelde böyle olmadığını, bunun şiir dili olduğunu da hemen belirtelim ancak meseleye böyle yaklaşanların kabul ettikleri slogana bir örnek vermektir amacımız. Halka hizmeti her şeyin üzerinde tutan ve diğer bütün değerleri nefyeden bir zihniyettir bu; yanî “varsa yoksa halka hizmet” anlayışı!!.
Kimileri, ibadetin değerini inkar etmek istemektedir; zühd, takva, ilim, cihad…vb gibi islamda mevcut olan fevkalâde yüksek insanî değerlere bir butlan çizgisi çekmek ve bunları yaşanılan hayatın dışına itmek istemektedir. Onlara göre herşey hizmetten ibarettir, başkaca insanî bir değerden söz edilmez!..
Bugün özellikle bazı aydınlarınız fevkalâde muazzam bir mantık neticesi keşfettiklerini sanarak mal bulunmuş mağribi gibi bu keşiflerine dört elle sarılırlar, “insanîyet”, “insancılık” ve “insan sevgisi” gibi adlar verdikleri bu değeri bütün değerlerin üzerinde tutarlar.
Ne demektir “insancılık”? Nedir insan sevgisiyle kastedilen şey?
İşte: Hakka hizmet, halkçılık… İyi, tamam; halka hizmet edelim, ama halk kimdir?
İnsanlara hizmet etmek Allah’ın kullarına yardımcı olmak elbette güzel bir şey, hatta insanlık ve İslamlık görevidir de bu.
Fakat burada “hangi insanlar?” diye sormak gerekmez mi?
Bu hizmet sözkonusu insanların “kim” ve “nasıl” oluşuna “nasıl bir insan” ve “nereye kadar insan oldukları”na bakılmadan mı yapılacaktır?
Meseleyi biraz daha açalım:
Farzedelim ki Allah kullarının, yani halkın karnını doyurduk, üst-başını düzelttik, doyurup giyindirdik… Ya sonra? Çünkü işin buraya kadarı insanın hayvanî yönüne hizmetten ibarettir; yani henüz insanî değil- hayvani bir hizmet güdülebilmiştir ancak… Biz bütün değerleri “Allah kullarına – halka- hizmet” ten ibaret bilir ve her şeyi bu değerin tekeline verirsek; Allah kullarına verdiğimiz değer bu kadardan ibaret olur ve bu hizmetle “insanlığa olan borcumuzu ifa” etmiş olduğumuzu zannedersek; ne kendimiz ne diğerleri için başkaca hiçbir değer ve liyakate kail olmazsak bütün halk bir “koyun sürüsü ve Allah kulu onca insan yalnızca mesela bir “at sürüsü”nden ibaret olmuş olmaz mı?
Bu durumda “insancılık” ve “insan sevgisi” adına ortaya atılarak yaptığımız bütün iş bir hayvan sürüsünün karnını doyurup üzerini giydirmektir; hepsi bu!
İnsanların ekmek, giyim…vb geçim meselelerinin hallini küçümsüyor ya da gereksizdir diyerek reddediyor değiliz; hayır, bu da gereklidir ve yapılmalıdır. Ancak işin aksak tarafı insanın varabileceği en yüce amacı “karın doyurmaktan ibaret sayıp onu bir hayvan mesabesine indirgemek ve bütün “insanî amaç ve değerler”i bir lokma ekmekte hülasa ederek insanı bu hayvanî merhalede “işte son durak” diyerek durdurmak ve kendi haline bırakmaktır.
O zaman bizim başarabildiğimiz o yüce hizmet kendimiz gibi hayvanlara yardımcı olmaktan; ve diğerlerinin varabilecekleri en üstün değer ve yapabilecekleri en yüce şey de bizim gibi hayvanlara hizmetten başka ne olacaktır?
Hayır, kabul edilmez bu…
İnsana hizmet, yüce bir değerdir; ama insaniyeti olan insana ve insanca olmak şartıyla!… Bunu her zaman belirtmişimdir; Patris Lumamba da insandır, Musa Çumbe de! Eğer mesele insana sırf insan olduğu için hizmet etmekse ve “o da insandır, bu da; o da Allah’ın kuludur, bu da!” denilecekse o zaman ne diye bu ikisi arasına fark koyuyor, ikisini birbirinden ayrı görüyoruz peki?
Maksat sırf insana, yalnızca halka hizmet etmiş olmaksa o zaman Muaviye’yle Ebuzer’in ne farkı kalır birbirinden? İkisi de insan, ikisi de halktan değil midir?!
Hayır, kabul edilemez bu!… Daha önce bahsi geçen diğer meselelerde de olduğu gibi burada da ifrat ve aşırılık vardır…
Bu konuda verilebilecek örneklerden biri de hürriyettir, hürlük değeridir. Hürriyet en yüce ve en büyük insanî değerlerden biridir; başka bir deyişle insanın maneviyatı ve onun hayvanî boyutunun ötesindeki şeyler demektir. Hürriyet de bir değerdir insan için; maddî değerlerin üstünde bir değer hem de! Dikkate değer bir noktadır gerçekten; insanlık mayasından zerrece nasibi olanlar aç ve çıplak kalmaya, en zor şartlar altında yaşamaya razıdırlar, ama bir insanın esiri olmaya, mahkum olarak yaşamaya asla…
Hür yaşamayı her çeşit esarete tercih ederler…
Âiyne-î Danişverân adlı kitapta gayet ilginç bir hikaye anlatılır. Bilindiği üzere Ebu Ali Sina bir ara vezirlikte yapmıştır. Burada esefle şu noktayı da hemen belirtelim ki vezirlik uğraşı, ilmî çalışmalara zaman ayırma garzatını almıştır ondan. Ömrünün büyük bir kısmını vezirlik…vb. uğraşlara harcamamış olsaydı, onun yetenek ve dehası heder olmaz ve insanlığa, bugün vermiş olduğunun kat-kat fazlasını kazandırırdı. Nitekim Molla Sadrâ -rahmetullah aleyh- gibi büyükler böyle bir bilginin ömrünü vezirlikte harcamış olmasını teessürle karşılamışlardır hep. Hikayeye göre Ebu Ali Sina görkemli vezir esvapları içinde debdebe ve şaşaayla giderken bir lağım temizleyicisine rastlar. Adamcağız o sırada bir lağım kuyusunu boşaltmakla meşguldür. Dehası gibi kulakları da keskin olan Ebu Ali Sina, lağım temizleyicisinin kendi kendine mırıldandığı şu türküyü duyar:
“Hatırını sayar, kıymetini bilirim ey gönül
Hoşça vakit geçirmen ne de hoş gerçekten…,
Bu cümleleri duyan Ebu Ali Sîna gülmekten kendini alamaz; adam hem en pis işle uğraşıyor hem de günlüne çok hoşça vakit geçirttiğini söyleyerek nefsini minnette bırakıyordu!
Ebu Ali Sina atını durdurup adama seslenir: “El Hak, gönlüne hoşça vakit geçirmedesin hani!.. Bundan iyisi can sağlığı!.. İnsaf be adam!” der.
Onun giyim kuşamını, debdebe ve ihtişamını anlamıştır; sultanın veziridir, karşısındaki… Hiç çekinmeden “Ben bu mesleği, senin gibi başkalarına kulluk etmemek için seçtim” der Ebu Ali Sina’ya; “Hür bir lağım temizleyicisi olmak, senin şu andaki durumunda bulunmaktan, hatta dünyanın bütün nimetlerinden daha evladır!.. Çünkü kula kulluk etmedesin sen, kulun hükmüne mahkumsun alt tarafı!…”
Derler ki Ebu Ali Sina bu sözler karşısında mahcubiyetten mum gibi eridi, bütün vücudunu ter bastı; bu mantıklı söz karşısında verecek hiçbir cevap bulamamıştı çünkü.
Nasıl bir gerçektir bu?! Ne demek vezirlik karşısında lağım temizleyiciliği?! Adam onca debdebe ve şaşaayı; dizili sofralar, koşulu atlar, el pençe divan duran hizmetçiler ve uşakları elinin kenarıyla itecek ve hürriyet namına lağım temizleyiciliğini bu hayata tercih edecek, öyle mi?!
Henüz topraktan sıyrılamamış, dünya ve dünyalıktan kopamamış hayvânî mantıkta bu gerçeğe yer yoktur!… O mantık kabul edemez bu gerçeği, çünkü kavrayamaz!..
Hürriyet elle tutulur, gözle görülür bir nesnemidir ki? Böyle bir meslekte hürriyetten nasıl dem vurabilir insan?
Hayır; hürriyet, duyu organlarıyla algılanamaz ve bu mesleğe münhasırda değildir elbet; ama insanoğlunun bilinçli yüksek vicdanı nezdin de hürriyet, lağım temizleyiciliğini esarete tercih ettirecek kadar aziz ve değerlidir!
Hürriyet hakikaten insanî bir değerdir, büyük bir değer hem de.. Bazı toplumlarda bütünüyle unutulmuş, gözardı edilmiştir maalesef…
Ancak kimi zaman da bunun tam tersi olmakta ve bu duygu insanoğlunda öylesine uyanıp öylesine şahlanmaktadır ki herşey “hürriyet” oluvermekte, herşey “hürriyet”le tabir edilmekte ve bütün değerler, hatta insan ve insanlık bile bir anda “hürriyet”le yorumlanır olmaktadır! Diğer değerler bütünüyle hasır altı olmakta ve “hürriyet” bütün kıymet, ölçü ve değerlerin yerine ikame edilmektedir.
Bu anlayışta hürriyetten başkaca bir “değer”e hayat hakkı tanınmaz…
Adına hürriyet denilen bir değer -öylesine ölçü ve hadle -gelir ki sahneye; kendisinden başka her şeyi silip süpürüp atar, başkaca değer tanımaz, diğer bütün değerler onunla -hürriyet- yok olup gidecek bir şekilde gündeme getirilmiştir çünkü.
Bu hususta zikredebileceğimiz diğer bir örnek de “adalet” tir, “hikmet” ve “irfan” gibi,değerler için de aynı şey söylenebilir…
Kimileri aşk üzerinde pek fazla durur meselâ, her şeyi aşka münhasır kılar. İrfan ve tasavvuf edebiyatında, irfanla ilgili gazellerde işlenen yegane konu “aşk”tır; “aşk, yegâne insânî değermişçesine ele alınır tasavvufçularda:
“Şöyle bir görünüverince O, meleğin, “Aşk’a sahip olmadığı anlaşıldı.”
Melek bilmedi “aşk” ın ne olduğunu
Bilmek istiyorsa eğer- İnsanın toprağına dökülen o gülsuyundan İçmeli bir yudum en azından. İrfan ehli -arifler- ve tasavvufçular, aşktan başka değer tanımazlar, hatta akla bile önem vermezler; önem vermemekle de kalmaz, akla karşı çıkarlar. İrfan ehlinin anti -akılcı bir görüşü vardır, akla karşı savaş açmışlardır. Bakınız Hâfız ne diyor:
“Arif, meydeki gizli sırrı keşfetmiştir
Herkesin renginden, her yakutun kIzIllIğIndan anlar ne cevher olduğunu.
Gül bahçesinin ne olduğunu seher kuşu bilir ancak.
İki satır okuyan herkesin bileceği mânâ değildir bu
Ey akıl defterinden aşk ayetini öğrenmeye çalışan,
Bunca araştırmadan sonra korkarım “bilmiyor oluşun dan başka birşey öğrenemeyeceksin!”
Şiirde geçen gül bahçesinden maksat, kemâllerin bütününün zâtı, yâni zat-ı Hak’tır. Şiirin sonunda ise Ebu Ali Sina’ya hitap edilmektedir, bilindiği gibi İşaretler’in sonunda aşktan söz eder; esasen insan ve insanlık bütünüyle “aşk” oluvermiştir artık. Akılsa “ayak bağı” ve “köstek”ten ibaret olduğundan tamamen reddedilir… Kimi zaman da tersi olur bunun; yani bu sefer de “akıl” ve “düşünce” gelir sahneye; akıl ve düşünce herşey oluverir; her şeyin üstünde, yada ne ölçü, yegane değer olarak tanımlanır, “Neler söylüyorsunuz siz Allah aşkına? Boş laflar bunlar, hayal ürünü şeyler, safsata…” vs denilmeye başlar -aşk yerine akıl ikame edilmiştir bu sefer, herşey akıl mihengine vurulur, değerlerin değeri akılla ölçülür, notlar ona göre verilir -çev- Nitekim Ebu Ali Sînâ, bu konular gündeme geldiğinde “Bırakınız bunları, bunlar hayale benzer şeyler, akıl bineğiyle ilerlemek lâzım”… der.
Evet… Bütün bunlar, insanda mevcut olan türlü değerlerdir; “akıl”, “aşk”, “sevgi”, “adalet”, “hizmet”, “ibadet”, “hürriyet”…vb. değerlerin hepsi de vardır insanda, hepsi de insânî değerlerdir.
O halde hangi insan “kamil insan”dır şimdi?..
Tam anlamıyla ve sırf “âbid” olan mı ?
Yoksa sadece halis bir “zahid” olan mı?
Tam bir mücahit olan mı yoksa?
Ya da:
Tam anlamıyla hür olan?
Tam anlamıyla aşık olan ?
Tam anlamıyla akıllı olan?
Hangisi?
Bu insanlardan hangisi “kâmil insan”dır? Hangisi “kemâle ermiş olan örnek insan”dır?
HİÇBİRİSİ!
Evet, tek başına hiçbirisi kamil insan değildir bunların…
Kâmil insan, bütün bu değerleri bir arada taşıyan ve bütün bu değerleri benliğinde geliştirebilmiş olan insandır; mükemmel insan bütün bu değerlerin, bünyesinde en iyi şekilde ve aynı zamanda yekdiğeriyle uyumlu ve dengeli bir şekilde geliştiği kimsedir…
Hz. Ali (a.s) gibi…
Nehc-ül Belağa’ya bir bakınız; Hz. Ali’nin (a.s) kitabına.. .Hz. Ali’nin kitabı yerinde bir tabir değil aslında; çünkü Hz. Ali’nin (a.s) konuşma, hutbe, mektup ve emirnamelerinin tümünü ihtiva etmiyor Nehc-ül Belağa… Seyyid Reziye (Radıyy)’ın derlediği bir “seçmeler” den ibaret olup Hz. Ali’nin konuşmalarının sadece az bir kısmını kapsamına almıştır. Bilindiği gibi Seyyid Reziy bir edebiyat uzmanı olduğundan maalesef yalnızca işin edebî kısmıyla ilgilenmiş ve Emir’el Mü’minin’in (a.s) gerçekten edebi dalda birer eşsiz şaheser sayılan konuşma ve mektuplarından ancak bir bölümünü -örnek alması amacıyla -zikretmekle yetinmiştir. Bugün eldeki Nehc’ül Belağa’da sadece 229 hutbe vardır. Halbuki Murûc-ez Zeheb’in yazarı Mes’udî -Seyyid Rezî’den yüz yıl önce yaşamış ve bu tarihi kitabında birkaç cümle zikretmiştir ki kitabını yazmaya başladığı 333’te Hz. Ali’ye ait 480 civarında hutbenin ellerde dolaştığından söz eder.
NASIL BİR KİTAPTIR NEHC’ÜL BELAĞA?
Nehc’ül Belağa’da insanın her boyutuna rastlamak mümkündür!
Bu kitabın bir bölümünü açıp okuduğunuzda karşınıza geçip sizinle konuşanın Ebu Ali Sîna olduğunu sanırsınız…
Başka bir bölümüne baktığınızda Mevlâna Celaleddin Rumî ya da Muhyiddin Arabî’yle karşılaşırsınız adeta…
Diğer bir bölümü okurken karşınıza Firdevsî çıkar birden; destanlar yaratan bir kahraman, ya da iliklerine kadar hürriyetlenmiş bir hürriyet aşığıyla yüz yüze gelirsiniz!
Sayfaları çevirdikçe hiç ummadığınız, birbirine hiç de benzemeyen yüzler geçmeye başlar gözlerinizin önünden:
Bir kahraman,
Dünyayı terk etmiş bir âbid;
Dünyadan ve dünyalıktan elini eteğini çekmiş bir zâhid, bir rahip… Ve daha nice simalar bu kitabın sayfalarında dolaşır durur…
O, bütün insanî değerlere sahiptir çünkü…
Zira söz, sözü söyleyenin ruhunu yansıtır.
Ali büyük mü büyük, bizse ne kadar da küçüğüz…
Geçmişte, yaklaşık bundan elli yıl öncesine kadar bizim müslüman toplumumuza badî ve zûhdî bir temayül hakimdi. Herhangi bir yerde herhangi bir vaiz hutbe mi okuyacak, minbere çıkıp vaaz mı erecek; hemen Nehc’ül Belağa’da zühdle ilgili 20 dolayındaki hutbeden birini okumaya başladı, o günlerde umumî olmuştu bu, minbere çıkan her vâiz bu hutbelerden birini okurdu mutlaka. Mesela:
“Ey insanlar, dünya geçici bir uğraş yeridir; kalıcı olan ve hiç değişmeyense ahiret yurdudur ancak. O halde o kalıcı yere varabilmek için geçin şu geçitlerinizden… Sırlarınızı bilmeyenlere açmayın sırlarınızı, bilenlerin önünde yırtmayın gizliliklerinizin örtüsünü; kalplerinizi alıp çıkarın şu dünyadan bedenleriniz dünyadan çıkmamışken… Denenmektesiniz şu dünyada siz; ahiret ve ebediyet için yaratıldınız hepiniz…”
Evet, okunan yalnızca bu gibi ibadet, zühd ve ahiretle ilgili hutbelerdi; diğer hutbeleri okunmuyordu Nehc-ül Belağa’yı Toplum kaldırmıyor, katılmıyor, kabul etmiyor, ilgi göstermiyordu çünkü, başka değerlerin akımına kaptırmıştı kendisini. Bu değerlerle ilgili hutbeler okunmaktaydı genellikle, Nehc-ül Belâğa’nın diğer kısımlarından sözedilmiyordu hiç. Yüzyılda bir kez de olsa birisi kalkıp da Emir’el Mü’minin’in Malik-el Eşter’e yazmış olduğu emirnameyi okumaya yanaşmazdı. Halbuki bu emirname sosyal ve siyasî bakımdan gerçek bir hazineydi. Ancak toplum ruhen böyle bir temayülden mahrumdu, böyle şeylere istek yoktu, şevk yoktu. Hz. Ali’nin (a.s) Hz. Resul-i Ekrem den (s.a.a) naklettiği şu hadis-î şerife dikkat ediniz:
“Bir toplumda zayıflar güçlülerin karşısına dikilip dili sürçmeksizin haklarını istemedikçe, o toplumun kutsiyete varıp pak olması; kusur, ayıp ve kötülüklerden kurtulabilmesi mümkün olamayacaktır.
İslam ümmetin 50 yıl öncesine kadar bu hadis-i şerifin manasını kavrayacak ruha sahip değildi; 50 yıl önce toplumumuz bu hadis-i şerifin heyecanını yaşamaktan uzaktı. Esasen bu beyandaki değeri kavrayamazdı da, çünkü toplumda tek değer hâkimdi, “tek değerli” bir toplumdu. Toplum bütünüyle bu değere kaymış durumdaydı.
Hz. Ali’nin sözlerine gelince… Onun sözlerinde, konuşmalarında, tarihin de ve kişiliğinde bütün insânî değerleri bir arada bulabilmek mümkündür. Bu arada şunu da hemen belirteyim ki kendi toplumumuzu kutsamak değil amacım. Gerçi bizim toplumuzda bazı değerler belirmiş durumda şimdi, bu sevindirici birşey elbette. Ancak beni korkutan şey bu değerlerin zamanla tek yönlü bir boyut kazanması ve diğer değerlerin mahvına sebep olmasıdır… Bu noktaya varmamak için azami dikkat gösterilmeli ve Hz. Ali (a.s) pratik hayatta da toplumun rehberi ve imamı olmalıdır. Yani kâmil, dengeli, bütün insanî değerleri uyumlu ve dengeli bir şekli bünyesinde taşıyan kâmil bir insan, kemâle varmış bir rehber olarak örnek alınmalıdır o… Öyle bir insan ki gece olup da ibadete koyulduğunda, Rabbine hamd-ü senâda bulunup yakarmaya başladığında bütün ârifler geride bırakır; Hakka da erişmek, bütün varlığıyla Hakka yönelmek ve Rabbine doğru kanatlanmak demek olan ibadet ruhu ile diğer insanî vasıfları aynı şiddetle, aynı hararet ve aynı kemalle bir arada bünyesinde taşır.
Bütün dikkatini belli bir şeye toplamış olan bir insanın o şey haricindeki dış dünyayla bağlantılarını kestiğinin başka şeyleri hissetmediğini duymuş ya da görmüşsünüzdür. Meselâ savaşın kızgın bir anında kendini bütünüyle savaşa kaptırmış bir insan, o şiddetli vuruşma sırasında bir yara alacak olsa bunu hissetmez, örneğin kolunun bir tarafını kesip geçen bıçağın acısını belki de hiç duymaz, bütün varlığıyla savaşa konsantre olmuştur çünkü. İbadetle meşgulken Hz. Ali’nin (a.s) durumu da böyledir işte; yalnızca savaşırken değil, ibadet ederken de öylesine bir aşk-ı ilâhî ile yanıp tutuşmakta, öylesine bir coşkuyla cûş-u hurûşa gelmekte dir ki bu dünyada bütünüyle kopmaktadır âdetâ, asla bu âlemde değilmişçesine bir hâlet-i ruhiye içine girivermektedir birden!
Kendisi, Nehc’ül Belağa’daki bir hutbesinde bu insanları şöyle tarif eder: “Halkla birlikte, ama halktan ayrıdırlar. Halkla beraberdirler ama ruhları yüce mi yüce yerlerdedir onların …”
Evet…
İbadetle meşgulken vücuduna saplanmış olan oku çıkarırlar; ama o öylesine vurgundur ki Hakka öylesine kaptırmıştır ki kendisini O’nun cazibesine, okun çıkarıldığını hissetmez bile, farkına dahi varmaz olayın…
İbadet mihrabında öylesine kıvranarak ağlamakta, sızı ve gözyaşlarına öylesine gark olmaktadır ki benzeri duyulmuş değil…
Geceleri böyle geçer onun.
Gündüzleri ise bambaşka bir insan oluverir gecekinden; o gitmiş, yerine bir başkası gelmiştir sanki! Güler yüzlü, sevinçlidir; gülümseyerek gelir dostlarının yanına, etrafına sevgi saçar, canlılık ve neşe doludur şimdi de!…
Bugün âbid ve zâhid geçinenlerin çoğunda bunun tersi bir durum vardır… Âdet haline gelmiştir sanki, suratlarını ekşitip somurturlar, abus-abus dururlar dindarlıktır diye!… El âlemi minnette bırakırcasına bir tavır takınırlar…
Ashabı, yakın dostları onu anlatırken “Ali (a.s) daima güler yüzlü, her zaman mütebessimdi derler, “Onun en belirgin vasıflarından biriydi bu; fevkalâde hoşsohbet bir insandı, ziyadesiyle cana yakın ve nüktedandı.” Amr- Âs onun bu mizacını aleyhte propaganda aracı yapma ve “Ali halifeliğe yaramaz; güler yüzlü ve cana yakındır çünkü, güler yüzlülükle halifelik yapılamaz. Halife olacak kimse asık suratlı ve sert olmalı ki halk ondan korksun…”derdi.
Nehc-ül Belağa’daki bir hutbesinde Hz. Ali (a.s) bu hususa bizzat işaret eder:
“Ali halkla çok samimi diyorlar; fazlaca cana yakın, nükteden diyorlar…”
Savaş meydanına düşmanın karşısına çıkınca bir mücahit, tam bir asker, ama aynı zamanda neşeli ve güler yüzlü… El- Kadiri’n dördüncü cildinin 26. sayfasında bir şiirle şöyle tavsif edilir:
“Odur ibadet mihrabında pek ağlayan
Odur savaş meydanlarında güleç, neşeli olan,
Nasıl bir insandır bu gerçekten?!
Kur’ân-î insandır…
Kur’an, böyle insanlar ister işte:
“Şüphe yok ki geceleyin kalkmak pek meşakkatlidir, fakat ibadet için de gece pek uygun; şüphe yok gündüzün işin-gücün vardır…”
Evet, onun gündüz bir kişiliği vardır, geceyse adeta ayrı bir kişiliği…
Burada Hâfız’dan bir dörtlük zikretmek istiyorum; özellikle Hâfız’dan söz etmemin sebebi, son günlerde Hâfiz’ın saptırılarak gündeme getirilmesi ve gençleri saptırmak amacıyla kullanılan bir araç konumuna düşürülmesidir. Hâfız meşhur bir kişilik ve sevilen bir şairdir; gerçekten değerli bir insandır. Böyle bir kişilik ayyaş ve herzu olarak topluma tanıtılır ve bu gibi müptezel sıfatlarla takdim edilirse, tabiatıyla gençler de ona benzemeye çalışacak ve “Madem ki Hâfız böyleymiş; o halde neden biz de öyle olmayacakmışız sanki?!” ya da “Hâfız böyle olduktan sonra” gibi taze küllere kapılarak yollarını yitirecek, sapacaklardır…
Meselenin gerçek yüzü bambaşkadır aslında…
Gerçekte Hâfız büyük bir ârif, son derece değerli bir irfan insandır. Şiirleri bütünüyle irfânî rumıyalar, fevkalâde büyük ve zarif manâlarla doludur. Bütün bunlar bir yana, devrinin en tanınmış müfessirlerinden biridir, târih kaynakları tanınmış bir Kur’an müfessiri olarak söz eder Hâfız’da. Esasen Hâfız bir şairden çok, büyük bir ölüm ve bilge bir kişiliktir, şiir onun yan uğraşlarından biridir sadece. Nitekim ölümünden 200 yıl sonrasına kadar tarih ve rivayet kitapları ulemâdan biri sıfatıyla söz etmiştir. Hâfız’dan, ancak ölümünden yaklaşık 200 yıl sonra ilmi yönü unutulmaya yüz tutmuş ve sadece şiirleriyle hatırlanır olmuştur. Zamanla bu boyutu zihinlerde yer etmiş ve bugüne kadar süregeldiği gibi sırf bir şair olarak kalmıştır. Oysa gerçekte tanınmış bir Kur’ân müfessiri, büyük bir âlimdi; öğrencilerine ders verirken Zemahşerî’nin “keşâf” adlı kitabından faydalandığı târih kaynaklarına geçer. Alim, müfessir ve ârif bir zattı, dünya âlemini çoktan aşıp geçmiş bir bilgeydi. Ancak şiirlerinde kendiden has rumuzlar kullandı; onun Kur’ân-da ki muhtelif âyetlerin tefsirine vâkıf ve pek çok karmaşık ve zarif manâları kavrayabilmiş bir müfessir olduğunu göz önünde bulundurmaksızın şiirlerindeki manâyı idrak edebilmek mümkün değildir. Nitekim o irfânî ruh ve şâir yeteneğiyle “Gecelerin ibadet, gündüzlerinse iş ve çalışma vakit olduğu”nu şöyle döker mısralarına:
Gündüzleri işinle, mesleğinle uğraş; sanat edinmeye bak.
Zira gündüz içilen mey, gönlü paslanmış ayna gibi karartır.
Akşam olup da ufuğa karanlık inmeye başlayınca var ya
Meyin seherinin başlangıcı, tanyerinin ağardığı vakittir işte”
Evet, Hz. Ali’nin gecesi ve gündüzü de böyledir işte. Kamil insandır. O; yani kâmilin tabiriyle bir “zıtlar bütünü” dür, birbirine zıd -örneğin: kafire sert, mü’mine yumuşak- bütün insanî değerleri bünyesinde toplamıştır o. Bin küsür yıldan bu yana Hz. Ali (a.s) en fazla bu kişiliğiyle tanınmıştır. Hatta bizzat Seyyid Razi Nehc-ül Belâğa’nın mukaddimesinde şöyle yazar: “Dostlarla bir araya geldiğimizde genellikle bu konuyu anlatırım, Hz. Ali’nin (a.s) türlü boyutlar taşıyan konuşmalarından örnekler verir, onları şaşırtırım.” Gerçekten şaşırtıcı bir kişilik o; konuşmaların bir bölümünü bitirip diğerine geçtiğinizde bir dünyadan diğerine geçtiğinizi hissediyorsunuz âdetâ! Daha sonraki bölüm, yine başka bir dünya, her biri bir öncekinden farklı… Bir abidler dünyasındadır, bir zâhidler dünyasında; bir ara felsefe âlemine götürür sizi, sonra bir bakarsınız ârifler âleminde bulmuşsunuz kendinizi… Bir ara dünyası ordu oluverir onun, askerler, subaylar, komutanlar arasında gezinmeye başlarsınız; bir ara âdil bir yöneticinin dünyasında, bazen bir hâkimin, bazen bir yargıcın, kimi zaman da bir müftünün… Evet… Bütün dünyalarda dolaşır durur o, bir âlemden diğerine seyir halindedir hep… İnsanın insaniyetine mahsus hiçbir dünya yoktur ki Ali (a.s) arada bulunmasın…
Hicri 8. yüzyılda yaşayan Safyeddin Hellî onu şöyle anlatır:
“Bütün zıtlar sende bir araya toplanmıştır: Hem hakîm -yönetici- sindir hem hekim; hem halîm ve yumuşak huylusun, hem cesur; hem sofusun hem fakir ve cömert…”
Hakim ve hekîm… Genellikle birbiriyle uyuşmayan iki sıfat… Hem son derece yumuşak huylu, halîm -selîm bir insan, hem alabildiğine cesur… Bir ölüm makinesi… Öldürmek gerektiğinde gözünü kırpmayan, kirlenmiş ve fâsid olmuş kanların dökülme zamanı geldiğinde kan döken, ölüm saçan… İbadetin son haddine varmış bir âbid; kullukta örnek bir derviş fâkir ve hakîr… Hem yoksul, hem alabildiğine cömert; eli açık mı açık, nesi var nesi yoksa bağışlara gider; şairin dediği gibi tıpkı:
“Asalet sahibi hür insanların elinde durmaz mal-mülk
Aşığın kalbinde küskünlüğün,
Kalburda suyun durmadığı gibi hani…”
Evet, Hz. Ali (a.s) böyle anlatır o, “Öyle bir ahlak ki incelik, yumuşaklık, okşayıcılık ve tatlılıkta en hafif esintiyi bile kıskandırır, o kadar güzel bir huy ki seher yelini utandırır. Aynı zamanda cesur, savaşçı ve atılgan; taşı da çeliğide su gibi eriten bir cesaret ve şecaat…” der.
Gerçekten nasıl bir insandır o? Kimdir, hangisidir aslında?!
O YUMUŞAK ESİNTİ MİDİR GERÇEK RUHU?
Yoksa çeliği bile eriten bu kuvvet, selamet, katılık ve sertlik midir asıl kimliği?
Sahi…
Hangisidir o ?
Hepsidir… Hepsi de bir araya toplanmıştır mükemmel insanda…
Evet, mükemmel insan, bütün insani değerlerin kahramanıdır. Mükemmel insan, insanca değerleriyle meydanların tümünde kahraman olan insandır.
Bize ne öğretir o ? İşte:
Sırf bir değerin akımına kapılmaksızın bütün değerleri taşımayan; diğer değerleri bütünüyle unutup yalnızca bir değere yönelme hatasına düşmemeyi!.. Evet, bütün değerlerde kahraman olmamız mümkün değil belki, fakat en azından elimizden geldiğince bu değerleri bünyemizde barındırmamız gerekir; bu kadarını yapabiliriz biz de.. Mükemmel insan olamıyorsak dengeli ve uyumlu bir insan olmalıyız hiç olmazsa. Bu durumda bütün sahnelerde gerçek bir müslüman olarak varlık gösterebiliriz.
Buraya kadar kamil insan tanımlamaya çalıştık, örnek olarak seçtiğimiz insanın özelliklerinden, konuşmalarından kısa kesitler sunduk. Konumuzla ilgili diğer bölüme geçmeden önce ondan bira daha söz etmenin faydası olacağı inancındayım.
Hz. Ali’nin (a.s) dar-ı görüp geçireceği son Ramazan… Bu Ramazan ayı diğerlerinden çok farklıydı. Onun nazarında apayrı bir sevinç ve sefa, ailesi içinde ilk günden başlayan bir cefa, üzüntü ve endişe taşıyordu… Çünkü bu Ramazan ayında Ali’nin gidişatı pek değişmişti, hiç bir Ramazanda böyle olmamıştı o…
Burada, onun yine kahraman olarak karşımıza çıktığı bir diğer niteliğinden söz edeceğiz…
Şimdi sözü kendisine bırakalım; Hz. İmam Ali (a.s) şöyle anlatıyor:
Müslümanlara hitabeden “İnsanlar sanırlar mı ki inandık derlerde öylece bırakılıverirler ve sınanmazlar? -Hayır, sınayacağız onları, nitekim- Andolsun ki biz, onlardan da mutlaka bilir…”  ayet-i kerimesi nazil olunca Hz. Resulullah’tan (s.a.a) sonra ümmet arasında büyük fitneler başlatan oyunları ve müslümanların büyük imtihanlarla sınanacağını sezerek “Ya Resulullah, bu ayet-i kerimede neye işaret olunmaktadır?” diye sordum, “Ümmetim benden sonra sınanacak buyurdular. Daha sonra “Ya Resulullah, Uhud’da, Hamza b. Abdulmuttalib başta gelmek üzere 70 kişi şehit oldu, onlar Uhud kahramanlarıydılar. Ben bu feyizden mahrum kaldığım, onlarla birlikte Uhud’da şahadete erişmediğim için ziyadesiyle üzüldüm, bu feyizden- Uhud’da şehit olmak- mahrum bırakıldığım için muzdarip oldum, dedim. Bunun üzerine “ Üzülme” buyurdular, “Orada şehit olmadın, evet, ama sonunda Allah yolunda şehit olarak göçeceksin bu dünyadan”
Hz. Ali (a.s) Uhud savaşına katıldığında 25 yaşında bir delikanlıdır ve Hz. Fatime’tuz-Zehra (a.s) ile henüz evlenmişlerdir; bir de çocukları -İmam Hasan-ı Müçteba- vardır. Yeni evlenen gençler genellikle iyi bir ev kurmak ve nispeten rahat bir hayat ortamı hazırlamak isterler kendilerine, en büyük arzuları budur… Oysa bir de Ali’ye (a.s) bakınız; onun en büyük arzusu Allah yolunda şehit olabilmektir!..
Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) “Ya Ali, sen şehit olacaksın elbet, ama şehadet anında sabrın nasıl olacak- şahadeti nasıl karşılayacaksın- dersin? “buyurduğunda Ali (a.s) “Sabrımı değil, şükrümü sorun ya Resulullah, şükrederim elbet” diye cevap vermekte…
Sabrın sırası değil; vakit şükretme vakti; şahadete sabırsızım, şahadetime şükrederim elbet, demekte Ali…
Son Ramazan ayı; Ali (a.s) için apayrı bir mana, apayrı bir sefa taşımakta… Ehl-i Beytiyse hüzünlü, üzgün… Kaygılı ve endişeli…
Hz. Resul-i Ekrem’in (a.s) haber verdiği olaylar vuku bulmakta, Ali’ye bildirdiği alametler birbirinin ardı sıra meydana çıkmaktadır… Kimi zaman bu alametleri zuhur etmekte, Ehl-i Beyt (a.s) ve yakın ashab üzüntüye boğulmaktadır…
Şaşılacak şeyler söylemekte, şaşılacak şeyler anlatmaktadır Ali (a.s)….
Her zamankinden farklı bir hali vardır son günlerde.
Bu son Ramazan ayında, ömrünün son günlerinde her gece bir evde iftara gitmekte, fakat çok az yemek yemektedir. Çocukları üzüntüden ne yapacaklarını bilmez bir haldedirler, çok sevmektedirler babalarını çünkü… Sonunda onun bu haline dayanamaz “Babacığım, neden bu kadar az yediniz?” diye sorarlar, o da her zaman olduğu gibi: “Rabbimin huzuruna boş mideyle çıkmak istiyorum…” der… Bu cevap üzerine onun bir beklenti içinde olduğunu anlarlar, önemli ve yakın bir bekleyiş içinde olduğunu sezerler…
Kimi zaman başını kaldırıp gözlerini göğe çevirir ve “Bana haber veren sevgili Resulullah’a (s.a.a) doğru söylemiştir elbet, onun sözü doğrudur, verdiği haber yalan değil; olacak, yakındır, yakındır…” derdi.
Ramazanın 13. günü bir alâmetten daha söz etti, üzüntüleri artırmıştı bu. Cuma günüydü, hutbe okuduğu bir sırada oğlu Hz. Hüseyin’e (a.s) dönüp “Hüseyin, evlâdım, bu ayın bitmesine kaç gün kaldı?” diye sordu. Hz. Hüseyin (a.s) on yedi gün kaldığını söyleyince eliyle kendi sakalını gösterip “Yakındır…” dedi, “Bu sakalın yakında bu baştan akan kanlarla kızıla boyanacağı vakit yakındır…”
Ramazanın on dokuzuncu günü çocukları gecenin bir vaktine kadar onun yanında kaldılar, daha sonra İmam Hasan (a.s) hazretleri kendi evine gitmek üzere oradan ayrıldı. Hz. Ali’nin (a.s) bir musalla -ibadet için ayrılmış- köşesi vardı, genellikle geceleri uyumaz ve burada ibadetle meşgul olurdu. Günlük işlerinden vakit buldukça yine buraya gelir, halvet eder ve Rabbül Alemi’ne hamd-u senâda bulunup râz-u niyaza koyulurdu. Tan yeri ağarmamıştı ki Hz. Hasan (a.s)’ın tekrar babasını yoklamaya geldi, doğruca musallanın bulunduğu tarafa yürüdü. Emir-el Mü’minin Ali (a.s) Hz. Fatime’t-üz Zehra’dan (a.s) olan evlatlarına özel bir saygı gösterirdi; Hz. Resul-i Ekrem (a.s) ve onun biricik evlâdı Hz. Fâtime’ye (a.s) olan saygısını Hz. Fâtime’nin (a.s) çocuklarının varlığında korumuştu. Hz. Hasan’ın (a.s)’ın geldiğini görünce “Oğul” dedi, “Şuracıkta oturmuş, Rabbimle râz-u niyazla meşgulken uyku bastı beni bir ara… Rüyamda Hz. Resul-i Ekrem’in (s.a.a) gördüm, “Ya Resulullah senin bu ümmetin çok eziyetler eder bana, pek üzerler beni, yüreğim kan ağlamakta bunların elinden” dedim. Bunun üzerine bana “Lânetle” buyurdular, ben de lânetledim “Allah’ım! Beni bu ümmetten al ve başlarına liyakatsiz birini gönder…” dedim”
Gerçekten düşündürücüdür bu… Ümmet Ali’ye uyum sağlamıyor, onu dinlemiyor, kendisine yardımcı olmuyordu. Onun gösterdiği yolda yürümeye yanaşmıyordu kimse… Ali’nin (a.s) yüreği kan ağlamadaydı elbet; Cemel, Sıffin… Ona biat edenler biatlarından dönmüş, Ashab-ı Ayşe Cemel’de üzerine yürümüştü, kanlar akmıştı… Öte yandan Muaviye… Olmadık hileler, olmadık ihanetler, plânlar, desiseler, cinayetler… Ali’nin (a.s) yüreği kan ağlamadaydı ümmetin elinden…
Muaviye dünyanın gelmiş geçmiş en hilekâr insanlarından biriydi gerçekten, bir dehaydı bu hususta… Ali’yi (a.s) en çok neyin üzeceğini gayet iyi biliyor, özellikle ateşi körüklüyordu… Bir diğer mesele de Haricilerdi, kurumuş kutsallar, ruhsuz mukaddeslerdi… Onlar da âsi olmuşlardı onca dindarlıklarıyla(!) iman(!) ve ihlaslarıyla(!)… Ali’yi (a.s) tekfir edecek, onun dinden çıktığını öne sürecek, Kerremallah-u Veche’ye bu isnatlarda bulunma gafletini görecek kadar dindar bir güruh!!!
Neler gördü, neler yaşadı Ali (a.s)…
Onun uğradığı musibet ve karşılaştığı zorluklar, katlandığı eziyet, çektiği sıkıntı, uğradığı baskı ve gördüğü ihanetler gerçekten korkunç ve dayanılmazdır. Bunlar mütalaâ edildiğinde, meselenin ayrıntıları irdelendiğinde dağları çökertecek bunca musibet ve şiddetli hadisler karşısında Ali’nin (a.s) gösterdiği tahammül ve mukavemete şaşırmamak elde değil doğrusu…
Üstelik bunları söyleyebileceği içini döküp derdini anlatabileceği kimse de yoktur…
Yalnızdır…
Rüyasında Hz. Peygamber-i Ekrem’i (s.a.a) görmekte ve “Ya Resulullah! Ümmetin kana boğmakta yüreğimi, pek üzmekteler beni, ne yaparım ben bunlarla?!” diye şikayette bulunmaktadır Hâtem-i Enbiyâya…
“Oğulcağızım, ceddin Resulullah (s.a.a) lânetle, dedi bana, ben de lânetledim; Allah’ım, dedim bir an önce canımı al benim, ve bunlara lâyık oldukları bir yönetici musallat et!.”
Evet, lâneti de farklıdır onun pek , düşündürücüdür…
Bu sözler onun çektiği sıkıntıları, dayanılmaz eziyetleri, içini kan ağlatan dertleri dile getirmektedir…
Hz. Hasanla (a.s) bu konuşmadan sonra dışarıya çıkarlar, bu sırada ördeklerin bağrıştığını duyar “Evet” der “Şimdi ördekler bağrışmakta; fakat çok geçmez birazdan insanlar bağrışıp ağlaşacaklar burada” . Bunu duyunca onun gitmesine mani olmak istediler, evlatları önüne geçip “Babacığım, bırakmayız seni, gitme bugün camiye, bugünkü yerine başkasını gönder lütfen.” dediler. Ama o gitmekte kararlıydı; önce bu ısrarlar karşısında yeğeni Cu’de Bin Cubeyre’yi cemaat kıldırtması için göndermeye niyetlendiyse de sonra çabucak vazgeçti bundan “Kendim gitmeliyim” dedi. Onun bu kararlı tutumunu görünce “O halde izin verin, yanınızda birisi bulunsun bari” dediler, bunu da kabul etmedi, yalnız gitmek istediğini söyledi… Onun için bambaşka bir seherdi bu…
Mutluluk seheriydi onun…
Yaralandıktan sonra o haliyle yatağında yatarken olayı bizzat şöyle tâbir etmektedir: “Allah’a yemin ederim ki başıma inen bu darbe -kılıç darbesi- âşığın sevgilisine kavuşması oldu, tıpkı benim gibi.”
Evet, gecenin zifiri karanlığında, çölün ortasında çadır kurup konaklayabileceği bir kuyu başı arayan kimse gibidir tıpkı… Böyle birisi aradığı su kuyusunu bulunca nasıl Rabbine kavuşmak da onu öylece sevindirmektedir işte. Hâfız’ın dediği gibi:
“Dün gece seher vaktine doğru dertten kederden kurtardılar beni.
Gecenin o Zifri Karanlığında Âb-ı Hayat verdiler bana
Gece ne kadar da kutlu, seher ne kadar da mübarek ve sevindiriciydi.
O Kadir Gecesinde ben beraat aldım işte.”
Evet… “Kendim giderim…” dedi, başkasını istemedi yanında; yalnız tek başına gitmek istedi…
Sevinçli, heyecanlıydı…
Büyük bir hadisenin vuku bulacağını biliyordu, daha önceden -Hz. Resulullah(s.a.a) vasıtasıyla- kimi alâmetlerden söz edilmişti kendisine, nitekim Nehc-ül Belağa’da “Bu işin bâtınından haberdar olmak, meselenin künhüne varabilmek için çok uğraştım, ama Allah Teala gizli kalmasını istedi”der.
Evet, sonunda camiye varır, minareye çıkıp ezanı bizzat okur, “Allah-u Ekber!”feryadı yükselir minareden. Ezan okuduktan sonra tanyeriyle vedalaşır, “Ey seher” der, “Ey tanyeri! Ali dünyaya geldiğinden bu yana bir gün olsun ondan önce uyandın mı sen? Bir kez olsun Ali uykudayken tanyeri ağarmış şafak onu uykuda yakalayabilmiş midir? “Evet ey şafak, Ali’nin gözleri hep kapanacak , o ebedî bir uykuya dalacaktır artık…
Minareden inerken “Yol açın, yol açın” der, “Mücahit mü’mine yol açın”  …
Evet… Son ana kadar kendisini “Mücahit bir mü’min olarak tanımakta” ve tanıtmaktadır.
Öte yandan onu seven herkes derin bir kaygı ve endişe içerisindedir; Ali (a.s), bu bağrışmalardan sonra ağlama sesleri duyacaklarını söylemiştir onlara. O gece kimsenin gözüne uyku girmemişti, herkes müteessir, herkes tedirgindir “Bu gece ne olacak, ne gibi bir hâdise vuku bulacak?” kaygısı hâkimdir; evlatları “Babamızın başına bir şey mi gelecek yoksa?!” endişesi içinde kıvranmaktadırlar. Ve namaz vakti… Sabah namazının kılındığı bir sırada bütün şehir bir feryatla çınlar, herkes ağlayarak haykırmaktadır:
“Emir’el Mü’minin şehit oldu, Hz. Ali’yi şehit ettiler!”
3. Bölüm
İNSANIN NİTELİK VE MAHİYETİ
…O zamanlar Rabbi, İbrahim; bazı sözlerle sınadı. O, bunları yerine getirip tamamlayınca dedi ki: Ben seni insanlara imam edeceğim. İbrahim, soyumu da imam et, dedi. Allah, benim ahdime, dedi zalimler naîl olmazlar…” Bakara/124
Bilindiği gibi insan gerçeğinin ne olduğu ve insan mahiyetinin esasını neyin teşkil ettiği hususunda genel olarak iki nazariye mevcuttur:
a)    Ruhiyyun: Ruha inanan maneviyatçılar
b)    Maddiyyun: Ruha inanmayan maddeciler
Bu iki görüş birbirinin karşısındadır daima. Birinci kesim ruha inanır; insanın ruh ve cismin -beden- terkibinden müteşekkil bir varlık olduğunu kabul eder. İnsan ruhu fani değildir, insanın ölümüyle ruhunun varlığı son bulmaz. Ruh daima vardır ve ölümsüzdür (Nitekim İslam da din mantığı, özellikle dîni nasslar bu gerçeğe delâlet eder.)
İkinci nazariyeye göre ise insanın bütün varlığı vücudundan, mevcut cismî mekanizmasından ibarettir. İnsan bu maddi yapısından başkaca hiçbir şey değildir, ölüm onun bütünüyle sonudur; ölen insan artık bitmiştir, yok olup gitmiştir. her şeyi gibi kişiliği de vücuduyla birlikte ölür, yok olup gider.
İki görüş arasında mevcut olan bu kesin ayrılık ve aykırılığa rağmen müştereken kabul ettikleri bir nokta da vardır. İnsanın mahiyet ve gerçeği üzerine muhalif ve birbirine zıt olan bu iki nazariye, buna benzer diğer bir konuda, insanın manevî bazı özellikleri hususunda birleşirler. Her iki nazariyeye göre insanın bazı yönleri ve bazı hususiyetleri vardır ki maddi ve cismî bir yapı arz etmedikleri halde insan varlığının bir parçası sayılırlar; adına insanın maddi olmayan, ya da “manevî boyutları” da diyebileceğimiz bu hususiyatlar insana “değer” ve “kişilik” kazandırırlar, onun asıl mahiyeti ve ne olduğu hususunun tespitinde en önemi rolü oynarlar. Mesela her insanın bir “insan olma” ya da “insanî”lik ölçüsü ve boyutu vardır; onun “insan olma” değeri bu vasıflarından birisidir işte. Başka bir deyişle bu özellik ve vasıfların kendisinden alınması -ya da akâmete uğraması -halinde insanın hayvandan hiçbir farkı kalmayacaktır, İnsanın “insan olma”sı, insanın “insânîlik” ve “insacılığı” onun maddi varlığına, bedenî yapısına bağlı değildir, insanın bu vasfının vücuduyla hiçbir alâkası yoktur. Bir başı, iki kulağı, olan iki ayak üzerinde yürüyüp konuşan her mahluk “insanîyete hâiz”dir denilemez. Sa’di’nin de söylemiş olduğu gibi:
“Kalıba asâlet kazandıran, insanlığıdır insanın
Güzel giyimli olmak insanlık getirmez ki…
İnsanlık göz, kulak, ağız ve burunsa eğer
Duvarla insaniyetin ne farkı var? Cevap ver!”
Evet, zor olan insanlıktır, insaniyete sahip olmaktır, halk arasında “adam olmak” derler buna. Molla olmak için medreselerde okuyan talebeler arasında meşhur bir söz vardır, “Molla olmak kolay, adam olmak zordur.” diye… Adam olmak gövde ve kalıpla olsaydı, o zaman da doğan her insanoğlu “adam” olmuş olurdu herhalde!
Hayır…
Mesele bu kadar basit değildir.
Adam olabilmek için birtakım insânî vasıflarla ahlâk ve değerlere sahip olmak gerekir; insanlığın manası bunlardır, insanoğluna insan anlamını ancak insanî bir inanç, insanca davranışlar ve insanca bir ahlak kazandırabilir. Onu “insan” eden, ona insanca bir “kişilik” ve “karakter” kazandıran kısacası onu değerli kılan bu vasıflardır işte. Günümüzde “insânî değerler” ya “insaniyet vasıfları” adıyla söz edilir. İnsan ancak bunlara sahip olduğu sürece bir kişilik, karakter ve değere kavuşabilmiş demektir. Bu vasıfları taşımaması halinde insanın hayvandan hiçbir farkı kalmaz.
Bir önceki sohbetimizde insan ya da toplumda görülen sapmaların iki türlü olduğundan söz etmiştik; bunlardan biri, değerlerin karşıtlarının değerlere karşı çıkmasıyla meydana gelir. Yani gayri insani değerler, insanî değerlere karşı çıkar ve bunların egemenliği halinde sapma başlar, Meselâ zulüm, adaletin karşısına dikildiğinde, adalet yerine zulüm, hâkim olduğunda o insan ya da o topluma sapma ve inhiraf baş gösterir; veya hafakan, şiddet ve baskı hürriyetin yerine ikame edilir; sorumsuzluk, lakaytlık ve tanır tanımazlık, Allah’a inanma ve ibadetin karşısına çıkar; akılsızlık ve aptallık akıl, hikmet ve anlayışa tercih edilir…vs… Ancak bütün sapmalar karşı değerlerin değerlere karşı çıkması sonucu meydana gelmez; zira karşı değerler, değerlere karşı çıktıklarında çabucak yenilirler. Aksine, insanlar ve toplumlarda görülen sapmaların sebebi, daha çok bizzat bu “insanî değer”lerden birinin aşırı gelişmesi ve bu dengesiz ve menfi gelişme sonucu tıpkı denizlerdeki meddücezir olayının olduğu gibi bir kanser tümürüne dönüşerek diğer bütün değerleri yok etmesidir. Meselâ takvâ ve zühd insanî birer değerdirler, hatta insan olmanın birer ölçüsüdür bunlar. Fakat buna rağmen kimi zaman bir toplum ya da fertte bu değerlere karşı öylesine aşırı bir eğilim ve temayül görülmektedir ki zamanla diğer değerler bütünüyle unutulmakta ve herşey “takva” ve “zühd” den ibaret sayılır hâle gelmektedir. Bu “tek değerlilik”, vücutta görülen çarpık gelişmeye benzer tıpkı; vücudun yalnızca bir organı -meselâ burun- gelişir, vücut bütün gelişme imkanlarını bu organa adar, bütün imkanlar yalnızca onun geliştirilmesi için seferber edilir ve neticede o organ fazlasıyla gelişir, ama vücut da bütünüyle cılız kalıp işe yaramaz hale gelir!…
Daha önce muhtelif ekollerin, hatta en maddeci görüşlerin bile insan gerçeği üzerine müşterek bir noktada birleştiğini, bunun da insanın varlığında inkarı imkansız bazı mânevî değerlerin sözkonusu oluşu gerçeği olduğunu belirtmiştik.
İnsânî değerler ortak bir başlık altında mütalâa edilirler; bu ana başlığın da şıkları ve teferruatları vardır. İslam urefâsınca -arifler- belirtilen bu nokta günümüzde insan bilimleriyle uğraşan araştırmacı ve bilim adamaları tarafından da kabul edilmiş ve bunlardan daha önce islamî metinlerde gündeme gelerek özel ıstılah ve deyimleriyle tesbit edilmiştir. Bu ana başlığa islamî metinlerde “dert taşımak” ya da “dertli olmak” denilir; insanlığın temel ölçüsüdür bu. Yani insan, “dert hissettiği” ve “dert taşıdığı” ölçüde insandır, hissettiği derde göre ölçülür onun insânîyeti.
İnsanla hayvanın en belirgin farkı, insanın birtakım mesuliyet duyguları taşıması ve birtakım “dertler”i olmasıdır, İnsan dışında kimsenin; hayvanların, ya da insan görünümünde olduğu halde insanlıktan zerrece nasibini almamış, insaniyet ruhundan tamamiyle yoksun bulunan insan kılıklı tersyüz mahlukların böyle bir problemi yoktur, “dert” taşımaz onlar…
Meselenin etraflıca izahını yapabilmek için her şeyden önce “dert” kavramı üzerinde duralım biraz. İlk bakışta ters gelebilir bize; ne demek yani “dertli olmak”
Bilinen kadarıyla dert, istenmeyen bir şeydir; insan derdi uzaklaştırmalıdır kendinden, ona çare aramalı, çaresi neyse ona bakmalıdır…
O halde nasıl olur da “derd”in insanî olmanın ölçüsü olduğu söylenebilir?! Bu durumda, insanlığın mihengi olup, değerleri değerli kılan şey nasıl “dert” olabilir?!.. Dertli olmayı kim ister ki? Derdin iyi bir şey olduğunu kim söyleyebilir?…vs…
Evet, bu ve benzeri daha birçok sual gelebilir akla…
Fakat pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da iyice ve sıhhatli bir metotla düşünmeden önyargıda bulunmamak gerekir.
Aksi halde varılacak sonuç yanlış olacaktır.
Önce meselenin kaynağını aramak gerekir. Bir hastalık vardır, bir de hastalığa sebep olan mikrop… Kötü olan mikroptur, iltihap, tümür..vb. şeylerdir, hastalığı bunlar icad eder zaten. Vücuda bir mikrop girer ve hastalığa sebep olur; bu mikrobun vücuda girmesiyle zamanla dert ve acı kendini gösterir. Bir parmağın kesilmesi hoşa gidecek bir şey değildir, kötüdür elbet; ya da mideye saplanan bir sancının hoş bir tarafı yoktur. Kısacası sonuca bir kayıp ve hasar alacak olan yaranın ve hastalığın varlığı iyi bir şey değildir… Ancak dert -ya da burada örneğini verdiğimiz gibi bir hastalığın ağrısı- insan için bir uyarı ve haberdir, sonuca uyanış olacak bir mesajdır. Hatta vücut ağrıları için de aynı durum sözkonusudur. Meselâ bir insanın başı ağrıyorsa, başındaki bu ağrı yerinde bir arıza meydana geldiğini gösterir; ağrı varsa bir hastalık da vardır yani. Ağrı, bu hastalığın habercisidir. Sözkonusu ağrıdır ki sizi hastalığın, vücuttaki bir yaraya ya da bir mikrobun varlığına müteveccih kılar; bu uyarı sonucu hastalığın varlığı meydana çıkınca da onun tedavisine başvurur ve tehlikeden kurtulursunuz. Görüldüğü gibi ağrı, tıpkı bir alârm zili gibi dir. Ya da meselâ makina ve motorların ısı ve sürat seviyelerini gösteren göstergelere benzer; bu âletin kötü bir tarafı yoktur ki; kötü olan, hoşa gitmeyecek olan arabanızın su kaynatması ya da yağının azalmış olmasıdır. Ancak bunları vermekten başka birşey yapmayan gösterge aracının kötü ve zararlı olduğu düşünülemez. O halde vücuttaki bir ağrı, bir hastalığın habercisidir; o ağrının duyulmaması halinde hem hastalık belli olmayacak, hem de hasta, tedavi olmaya çalışmayacaktır. Ancak ağrı, onu hastalığından haberdar eder ve tedavi yollarına başvurmaya mecbur bırakır. İşte hastaya bir “derd” olan bu ağrı kötülenemez, onu iyileşmesi için uyarmaktadır çünkü; o halde bu dert bir “nimet”tir aslında
“Onu bir tadıverdin mi, acısını;
Bundan böyle “senden başkasına tapmam” der.
Senden başkasına yönelmem” diye söz verirsin artık.
Anlamışsındır çünkü ağrının seni uyandırdığını,
Uyanışa sebep olup hastalığı sana bildirdiğini
O halde şu hakikati unutma ey hakikati arayan:
Uyanmıştır artık, derdi olan
İşi sezmiş, farkına varmıştır…
Kim daha uyanıksa bil ki daha dertlidir
Kim daha bilgiliyse rengi daha fazla sararmıştır…”
Evet kimin derdi daha çoksa, her kim başkalarının hissedemediği bazı dertleri hissedebiliyor, diğerlerinin duyamadığı bazı acıları duyuyor ve taşıyorsa; bu dertleri hissedebildiği, bu acıları duyabildiği ölçüde diğerlerinden daha uyanık ve daha bilgilidir. Dertsizlik, acı taşımama ve hiçbir mesuliyet duygusu hissetmemezlik bir çeşit ruhî çıplaklıktır, duygusuzluk ve anlayışsızlığa denktir. Dert taşıma ve acı hissetme ise uyanışa, bilinç ve idrâk yeteneği kazanmaya eşittir…
Bir durumda hangisini tercih eder insan?
Uyanık, akıllı ve bilgili olup dert taşımayı, acı hissetmeyi, “dertli” olmayı mı?
Yoksa “derd”inden bîhaber olup ahmak, akılsız ve aptalca yaşamayı mı?
Yani “bilime” ve “uyanık olma”nın getireceği dert ve acıyı “cehalet”, “bilgisizlik”, “bîhaberlik” ve “duygusuzluk”tan doğan rehavet ve rahatlığa tercih mi eder?…
Bir atasözü vardır “Sokrat olup zayıf ve cılız düşmek; besili bir domuz olup semirmekten yeğdir”…diye.
Yani Sokrat olup da bilge ve akıllı, fakat zayıf, fakir ve mahrum olmak; bir domuz olup her türlü rahat ve refaha sahip, fakat aptal, duygusuz ve anlayışsız kalmaktan daha iyidir…
Edebiyatımızda göze çarpan “akıldan şikayetçilik” unsurudur ki bu deyimlerin söylenmesini gerekli kılmıştır. Bizim edebiyatımız akıldan şikayet eden nesir ve nazımla doludur, özellikle şiirlerimizde göze çarpar bu, “Keşke şu akıl denilen şeye hiç sahip olmasaydım diye hayıflanılır. Burada şu noktayı da hemen belirtelim ki mezkur akıldan şikayette bulunma hususu muhtelif sebepler, muhtelif amaçlardan kaynaklanır. Meselâ ürefâ (arifler) ve tasavvufçular apayrı bir sebepten dolayı akıldan şikayet ederler. Ancak akıldan şikayette bulunanlar akıllı, bilgili ve duygulu olmanın genellikle başlarına iş açtığı, rahatlarını bozup huzurlarını kaçırdığı cihetle bu şikayette bulunurlar.
Bakınız ne diyor şiar:
“Düşmanım aklımdır benim; canım, bilincim ve zekamdır.
Keşke açmasaydı gözlerimi, açmamış olsaydı kulağımı keşke…”
Diğer bir şairse şöyle demekte:
“Akıllı olup da delilerin haline yanacağına
Deli gitsin, akıllılar senin haline yana da dursunlar en iyisi…”
Yani delilikle karışık bir “rahat”ı; akıl, fikir, idrak ve anlayışla karışık “rahatsızlık” ve “üzüntü”ye tercih etmektedir!
Yanlıştır bu…
İnsaniyet makamına varabilmiş olan, duyarlılık ve dert taşımanın değerini idrâk etmiş bulunan birisinin “Benim düşmanım aklım ve bilincimdir” diyebilmesi mümkün değildir; o Peygamberin (s.a.a) buyruğunu söyler ancak: “Her insanın gerçek dostu aklı ve zekasıdır, her insanın gerçek düşmanı ise yine kendi cehaleti ve bilgisizliğidir” der.
“Düşmanım aklımdır benim; canım, bilimcim ve zihnimdir…” diyen kişi cehalet ve bilinçsizliğin doğurduğu felâketlerden habersizdir; cahillik ve akılsızlığın sebep olduğu bedbahtlıkları tatmamış, hissedememiştir. Bunları duyabilmiş ve idrak edebilmiş birisinin bu görüşte olması, böyle bir ifade kullanabilmesi mümkün değildir.
O halde dert ve derdi hissediş, anlam bakımından iyi bir şeydir; evet, insanda derde sebep olacak bir unsur bulunmaz ve neticede dert de olmazsa bu tasvip edilir. Başka bir değişle derd olacak herhangi bir sebebin mevcut olmaması cihetiyle derdi olmamak, derdi olmaktan daha iyidir elbet. Ancak derd olacak bir durum sözkonusu olduğu halde ve derdi meydana getiren bir sebep de var olduğu, zarar ve hasara yol açtığı halde insanın hiçbir ağrı duymaması, hiçbir derd taşımaması ancak gaflettir; bihaberlik, zavallılık ve bedbahtlıktır. Bedenî ve maddî hastalıkları için de aynı durum sözkonusu değil midir? Kendisi var olduğu halde acısı olmayan, hiçbir ağrı ve benzeri şikayetlere yol açmayan; böylece kendisini gizleyerek varlığını sürdüren her hastalık öldürücüdür. Hasta insan, vücudunda hiçbir ağrı duymadığından, herhangi bir şikayeti olmadığından taşıdığı hastalığın farkına varmamış ve ölmüştür. Halbuki başlangıçta herhangi bir ağrı duymuş olsaydı bu ağrının verdiği rahatsızlık onu ağrının sebebini anlamaya sevk edecek ve tabiatıyla tedavi yollarına başvurarak iyileşme imkanına kavuşacaktı; ya da en azından meselâ bir tümörse, öldürücü boyutlara ulaşmadan cerrahi müdahaleyle alınacak ve hasta ölümden kurtarılacaktı. Ancak hastanın ölümüne sebep olacak mikrop habersizce vücuduna girmiş ve yine hastanın haberi olmaksızın gelişmesini sürdürerek ölüm tehlikesi yaratmıştır…
Acı vermemiş, ağrıya sebep olmamıştı çünkü…
Tabii bu arada şu noktayı da hemen belirtelim ki “insanın insanlık değerlerini tesbit eden değer, bütünüyle “dert taşımak” ve “dertli olmaktır” denilemeyeceği gibi “dert kötü bir şeydir ve muhakkak onu gidermek gerekir” de denilemez. Hayır, dert iyi bir şeydir ve varlığı- insanın onun varlığını hissedebilmesi- kişinin yararınadır. Derdi genelde bu kadarla tanımladıktan sonra şimdi onun insanla ilgili özel boyutuna geçelim:
İnsanın derdi nedir? İnsanın derdi derken mesela bir baş ağrısı mı gelmelidir akla? İnsanın insanlık boyutu sözkonusu ediliyorsa meselenin baş ağrısı ya da benzeri bir dert olmayacağı açıktır. Çünkü herhangi bir hayvanın da pekalâ başı ağrıyabilir. İnsanın başı, eli, kolu ya da ayağı ağrıyorsa bu ağrı insânî bir dert kazandırmaya ona; uzuv ve vücut aşırları hayvanda da vardır, insanda da; her ikisinde de görülebilecek olan bu ağrının ortaya koyduğu dert” hayvanî” bir derttir; maddi ve şahsa münhasırdır. Ancak insanın derdinden söz edilirken insanın derdi, onun “dert taşıması”, “derde sahip olması” dır diyenlerin kastettiği dert böyle bir derd, böyle bir ağrı değildir, bambaşka bir şeydir o; insânî değerlerin kıymeti, insânî değerlere değer katan şeydir.
İslam ariflerince de tanınmış ve tesbit edilmiş ki bir “derd” tir bu… İnsanın derdi. Ârifler bu derdi pek mukaddes bilir, insanın ancak kendi nevine münhasır bir özelliği olduğunu söylerler Hatta insanı meleklere üstün kılan şeyin de bu olduğuna inanırlar; insan melekten üstündür, çünkü o derd taşır, meleyinse derdi yoktur. Ariflerin sözünü ettiği bu dert “Allah’ın peşinde olan”, “Allah’ı arama”, “Biricik Yaratan’ı arayış derdi” dir. Yalnızca âriflerin görüşü değildir bu, buraya kadar sözü edilen çerçeve dahilinde islamın da görüşüdür aynı zamanda. Bir hakikattir bu; insan ilahî bir solukta gemedir, asıl mayası budur; apayrı bir dünyaya aittir insan. Yaşadığı bu dünyada, tabiatta mevcut olan bunca varlıkta bir yabancılık hisseder, bütünüyle onların cinsinden olmadığını anlar. İçinde yaşadığı dünyanın her şeyi gariptir ona; insan bu dünyada âdetâ bir yabancıdır, gurbettedir. O, kendisiyle içiçe yaşadığı tabiatı yadırgar ve garipser, çünkü onunla tam olarak aynı cinsten değildir, bu yüzden de bu dünyada hep yabancılık duygusuna kapılır, gurbette olduğunu hisseder, bir “sıla”sı vardır sanki, hep onun hasretini duyar içinde, onu arar durur hayatı boyunca… Herşey; gördüğü, tanıdığı herşey fanidir, geçicidir, sürekli bir değişim içindedir; hiçbir şey gönül verilecek, kendisine bağlanılacak türden değildir… Oysa insanda sürekli bir ölümsüzlük düşüncesi vardır, sürekli bir “hep kalıcılık” merak ve endişesi vardır, bir fırtına gibi hep içinde taşır onu, hep tedirgindir…Onun “derd”i işte budur… İnsanı Yaratıcısına itaate, Allah’a ibadete, rabbine hamd-u senâda bulunup O’nunla dertleşmeye ve O’na yaklaşmaya cezbeden güçtür bu!
İslam irfanı bunu anlatmaya çalışan örnekler, deyimler, teşbihler ve kıssalarla doludur. Bazen Hindistan ormanlarında, hemcinsleriyle bir arada yaşamaktayken tutulup kafese konulan bir papağan misaliyle anlatılmak istenir. Hayvancağız hep üzgün hep mahzundur; dertlidir daima…Vatanından ırak düşmüş, gurbete getirilmiştir, hürriyetine kavuşup vatanına, içinde yaşadığı, içinde doğup büyüdüğü ormana doğru kanatlanıp uçacağı anı bekler durur boyuna… Bütün kaygısı budur, “derd”i, vatan hasretidir.
Kimi zaman, yuvasından ırak düşen bir kuşa teşbih edilir…
Bu hususta en güzel teşbihi yine Mevlâna yapar ve insanı, sazlıktan kesilip getirilen bir “ney”e benzetir, daima âh-u figan etmede, ağlayıp inlemede, hüzünlü bir sesle yürekleri parçalamadadır. Çünkü onu vatanından koparmışlar, “öz”ünden ve “asl”ından ayrı düşürmüşlerdir:
“Dinle… Şu ney nasıl şikayet etmede, bak; ayrılıkları anlatmada:
Diyor ki: Beni kamışlıktan kesip getirdiklerinden beri feryadımla kadın- erkek herkes ağlamıştır.
Ayrılıktan şahrem şahrem olmuş bir gönül isterim ki iştiyak derdini anlatayım ona
Aslında uzak kalan kişi, buluşma zamanını bekler hep…
Ney gibi iki ağzımız var âdetâ; biri onun dudaklarında gizli sanki…
Kimi zaman da Hindistan’dan getirilen bir filin hikayesi örnek verilir, sürekli tepesine vururlar bu filin, aksi takdirde vatanı olan Hindistan’ı hatırlamakta ve huysuzluk etmektedir:
“Fil ne zaman uyuyacak olsa
Hindistan girerdi rüyasına
Eşekse rüyasında Hindistan’ı görmez hiç
Hindistanlı değildir ki sıla hasreti çeksin.”
Evet; derler ki Hindistan’ı rüyasında gören tek hayvan fildir… Eşek Hindistan’ı rüyasında görmez hiç; çünkü oralı değildir, vatan hasreti olan “Hindistan”ı yoktur onun. Bu şiirde insan asıl famadır, gerçekte o anlatılmak istenir bu örneklerle… Ayrı bir âlemin hasretiyle kasılıp kavrulan tek yaratığın insan olduğu, yeryüzünde ancak onun irfânî bir dert ve irfânî bir kaygı taşıdığı anlatılmak istenir. Hakka kavuşmanın, Rabbiyle buluşmanın, O’na doğru yönelip O’na yakın olabilmenin derdiyle yanıp tutuşur insan; Hakk’ın misâliyle depreşir hep yüreği…
Ne kadar da güzel anlatır bunu Emir-el Mü’minin Ali (a.s); Komeyl b. Ziyad Nehe’înin elinden tutup onu çöle götürür, şehirden iyice uzaklaşırlar, ıssız çölde bir başlarına kalınca Hz. Ali (a.s) anlatmaya başlar… Kumeyl “Hz. Ali (a.s) derin bir iç çektikten sonra, Ey komeyl! buyurdular” der, “İnsanların kalpleri kaplara benzer, gönülleri bir kap gibidir tıpkı; en hayırlı gönül, kapasitesi fazla olan ve içindekini en iyi koruyabilendir. Benden  duyduğun sözü aklında tut, insanlar üç kısımdır… Evet insanlar üç grupta da ele alınır, bu üç grubun özelliklerini anlatmaya başlar, konuşmasının sonuna doğru eliyle göğsüne işaret edip “Burada öylesine derin, öylesine geniş bir bilgi var ki; ne olurdu bunu anlayabilecek biri bulunsaydı, keşke bu sırrı anlayabilecek, onu hakkıyla idrak edebilecek, fakat dünyaya da alet etmeyecek biri olsaydı” diyerek sırrını açacak birisinin olmayışından yakınır, fakat daha sonra “Böyle birisi hiç de yok değil hani…” diyerek ekler: “Fakat emin değilim ondan; din hükümlerini isteklerine alet edebilir…” Emir-el Mü’minin bu konuşmasında sözkonusu idrâk ve “bilgi sahibi insanların daima yeryüzünde var olduğunu ve olacağını, yeryüzünün bir an olsun onlarsız bırakılmamış oluğunu da hatırlatarak “Allah’ım, evet; yeryüzü, senin için delil ve hüccet olan, senin; adına kaîm bulunan birisinden mahrum kalmaz”der, “o, ilmi ve dini ayakta tutar; ama meydanda olur, bilinir, tanınır yahut hikmete mebnî icâbeder, gizlenir… Allah’ın hüccetlerinin, Allah’ın apaçık delillerinin batıl olmaması için hüküm budur, böyledir. Ama bu niceye dek böyle sürer gider? Andolsun Allah’a ki onların sayıları azdır. Allah katında dereceleri pek büyük, makamları pek yücedir. Allah delillerini, onlara benzeyenlere ısmarlayıncaya, kendi benzerlerinin gönüllerine verinceye dek onlarla karar Allah onların can gözlerini açar, bilgiyi onlara sunar, onlar da yakin ruhuyla kuvvetlenirler, güçlükleri kolay görürler- Maddeci, mülhit… ulalerine çok zor gelen “Hakla birlikte oluş”, onlara pek kolay gelir- bilgisizlerin kaçındıkları, hoş görmedikleri şeyler hoş görünür onlara, canları yüceler yücesi olan yakınlık duraklarında olduğu halde bedenleriyle dünya ehlinden görünürler, onlarla görüşüp konuşurlar. İşte bunlardır Allah’ın halifeleri, bunlardır yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratılmış olanlar; bunlardır halkı dine çağıranlar… Âh, âh!.. Ne de özlerim onları görmeyi…”
Evet… Ne de yücedir Ali’nin (s.a.a) derdi, irfânî dertleri pek de görkemlidir gerçekten… ibadî ve duâî dertleri bambaşkadır onun… İbadet sırasında öylesine kendisinden geçer, sevgilisine, biricik mahbubu olan rabbine öylesine adapte olur ki bütünüyle unutur benliğini bir aşk ve teslimiyetle yönelir ki rabbine, vücudundan çekip çıkarılan okun bile farkına varmaz!…
“İnsan”ın derdi budur işte…
Budur “insânî dert”…
Hak’tan firâk derdi… O’nun zâtına yakınlık iştiyâkı, rabbine kavuşma arzusuyla yanıp tutuşma, Onun rızasına nâil olmadır…İnsan O’na kavuşmadıkça, O’nun rızasına nâil olamadıkça varlığını kasıp kavuran bu fırtına dinmez, bu derd onarmaz, yorgun gönlü direnmez… Bu dert her zaman, sürekli vardır insanda… Pek çok şeylerle sürekli oylanır insanda… Pek çok şeylerle sürekli oylanır durur, şuradan buraya, filan durumdan filan duruma geçer geçmesine, ama bunlar bütünüyle oyalanmaca, geçici meşgalelerdir onun için. İşin gerçeği bambaşkadır aslında; Kur’an’ın da buyurmuş olduğu gibi:
“… İyice bilin ki, gönüller Allah’ı anmakla yatışır ancak, O’nu anmakla huzur ve kuvvet bulur.”
Evet; âyet-i kerime böyle buyurmakta, insanoğlunun ancak ve ancak Hakkı anmakla huzur ve sükun bulacağını, onun içten içe depreşip duran dertlerinin ancak rabbine yönelmek ve O’nun yakınlığına mucip olmak süratiyle yatışabileceğini bildirmektedir.
İnsanın dertlerinden biridir bu… Arifler daha çok bu dertle ilgilenmişler, insanın diğer dertlerine fazlaca önem vermemişlerdir. Mevlâna’nın daha önce birkaç beytini verdiğimiz bir şiirinde de söylemiş olduğu gibi:
“Hastalıktaki dert, inilti ve hasret
Hastayı uyandırır; hastalık ve dert bütünüyle uyanış getirir zaten.
Kim daha uyanıksa bil ki daha dertlidir
Kim daha çok anlamışsa rengi solar daha çok
O halde şu hakikatı unutma ey hakikatı arayan. Uyanmıştır artık derdi olan; işi sezmiş, farkına varmıştır,
Mevlâna’nın nakletmiş olduğu bir hikaye vardır; bu hikayede Allah’ı pek fazla anan bir zahidden söz edilir. Daima Rabbini anan ve “Allah” kelimesini dilinden düşürmeyen bu adamcağız bir gün şeytanın vesvesesine kapılır, onun oyununa gelir ve “Allah” demekten, Rabbini anmaktan vazgeçer. Bu da şöyle olur: Şeytan bir gün bu adacağıza görünür “Behey zavallı!..” der. “Bunca vakittir Allah’ı andın, nice geceleri “Allah” diyerek sabahladın; seherin erken vakitlerinde kalkıp yine “Allah! Allah!” dedin… Üstelik bunca gönülden, bunca yürekten yanıp kavrularak ve onca meşakkate katlanarak hep andın onu… Ama bugüne değin bir kez olsun O’nun cevap verdiğini işittin mi? Bunca “Allah” demene karşılık bir defacık olsun O’nun sana “Lebbeyk!” dediğini duydun mu?! Bu iştiyak ve yakarışla kimin kapısını çalsan, hangi evin eşiğine yüzünü sürmüş olsan muhakkak bir cevap alırdın, hiç olamazsa bir “lebbeyk!” duyardın… Halbuki seni hiç umursayan yok, görmüyor musun?!” Şeytanın bu sözleri adamcağızın aklına yatar -görünüşte- mantıklı gelir ona. Bu yüzden de artık “Allah” demekten vazgeçer, O’nun adını ağzına almacasına susuverir, Ancak bir gece rüyasında Allah’ı anmaktan niçin vaz geçtiğini sorarlar o da “Bunca vakittir yana yakıla Allah deyip durdum ama bir defacık olsun “Lebbeyk” denilmedi bana…” der ve halinden şikayet eder. Rüyada duyduğu ses “Ama ben Allah tarafından sana bu cevabı vermeye memur edilmişimdir” der:
“Dedi ki: Senin şu “Allah” deyişin yok mu; bizim “Lebbeyk!” deyişimizdir işte o.
Onca yakarışın, onca O’nu anarak hasretiyle kavruluşun peykimiz, habercimizdir bizim”
Evet, Allah’a yakarışın kendisi “Lebbeyk” değil midir gerçekten? Nitekim Hz. Ali (a.s) bir duasında “Allah’ım der, “Dua duygumu elimden alacak, sana yakarış iştiyakimi köreltecek; beni, sana duadan alıkoyacak, bu muazzam dertten mahrum bırakacak olan günahlarımı bağışla…”
Bu yüzdendir ki duanın insan için hem vesile olduğunu söylemişlerdir hem de matlub… yani dua her zaman icabet edilsin diye yapılmaz; icabet olsun olmasın, matlubdur dua; Allah tarafından kulun beğenilmiş bir davranışıdır daima.
İnsanın “derd”i hususunda öne sürülen görüşlerden biri de “halkçılık” tır. Bu görüşü savunanlar insana insan olmak değerini bahşeden esasın “Allah’ı arama ve O’na yönelme derdi” değil, “Allah’ın kullarıyla ilgilenme derdi” olduğunu söylerler. Onlara göre insanın insan oluşunu tesbit eden ölçü onun diğer insanların derdini kendi derdi olarak kabul etmesi ve hemcinslerinin dertlerini paylaşabilmesidir. Yani gerçek insan, asıl hüviyetini koruyabilmiş olan, kendisini şahsen hiç ilgilendirmediği ve şahsına yönelik hiçbir tehdit unsuru oluşturmadığı halde başkaların dertlerini kendisine derd eden, başka bir deyişle hiçbir karşılık ummaksızın insanların meselelerini giderme kaygısı taşıyan insandır. Onun derdi, “başkalarının dert çekiyor olması” dır… Sa’di nin de dediği gibi:
“Zavallılığımdan değil, sararıp soluşum
Zavallıların derdinden ben böyle olmuşum”
Evet, bu görüşte olanlara göre “insanın derdi diğer insanların dertleridir, onların karşılaştıkları müşkülatlardır. Eğer bir insan başkaların derdini kendi derdiymişçesine hissedebiliyor ve çekiyorsa; kimi insanların aç olduğunu düşünerek uykuları kaçıyorsa; başkalarının aç kalmasındansa kendisi aç kalmayı tercih edip “başkalarının ayağına iğne batacağına benim gözüme çuvaldız batsın, daha iyi!.” diyebiliyorsa gerçek insandır, çünkü asıl insanî derdi o taşımaktadır… İnsana insan olma değerini bahseden, ona kişilik ve insanlık kazandıran yegâne dert budur işte: Başkalarının derdini kendine dert edinmek! Bütün insanî değerlerin ana kaynağı ve yegâne ölçüsü bu derde sahip olabilmektir…
Bugün “insanlık!”, “insancılık!”.. yaygaraları koparanların insanlık adına yapmış oldukları tek şey habire slogan vermek ve lâgebeliği yapmaktır. Onlara göre insânî davranış, insanca eylem; ancak toplumculuk derdinden kaynaklanan ve diğer insanların dertlerinden yola çıkarak neşet bulan, başkalarına karşı duyulan mesuliyetlerden ibarettir, bu çerçevenin dışında vuku bulan hiçbir davranış “insanî” ve “insanca” değildir!
Görüldüğü gibi burada da bütün diğer insânî değerler bir tek değere kurban gitmekte, onun dışındaki değerler gözardı edilmekte, çiğnenmektedir.
İnsanî değerlerin bir tek değere dönüştürülüp insanın bu değere “aşırı” ilgi göstermesi yüzünden diğer bütün insanî değerleri dumura uğratan ve dolayisiyle insan “çirkin ve menfi bir dönüşüme” yol açan durumlardan biridir bu da…
Meseleyi biraz daha açıklığa kavuşturabilmek için bu değişim ve dönüşümün ne olduğu ve ne olması gerektiği üzerinde kısaca durmakta fayda var:
İslam nazarında ve islâmî ölçülere göre kimdir “olması gerektiği gibi olan” insan?
Bütün derdi, diğer insanların derdi olan ve kendini her şeyiyle sırf bu derde konsantre eden kişi mi?
Yoksa bütün derdi “Allah” olan ve kendini sırf “O’nu anış ve O’na yöneliş”e adayan kimse mi?
Yoksa;
Derdi “Allah’a yönelme ve O’nun rızasına nail olma” olan ve sırf bu sebep yüzünden insanların dertleriyle de ilgilenen; yani her şeye O’nun rızası açısından bakıp her şeyi bu ölçüye göre değerlendiren kişi mi?
“İslâm’a göre insan” hangisidir bunların?
Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Resul-i Ekrem’ (s.a.a) e hitaben şöyle buyrulur:
“…Şu Kur’an’a inanmadıkları ve senden yüz çevirdikleri için üzülüp hayıflanarak kendini helak mı edeceksin?” (Kehf-6)
Hz. Resulullah (s.a.a) halkın hidayet bulması, gerçek saadete kavuşup kurtuluşa ermesi, dünyanın her türlü esaret ve belalârından kurtulup ahiret azabından aman bulması için elinden gelen çabayı sarf etmekte, inanmayan ve inkara kapılanların hallerine pek üzülmekte, onların ettiklerine hayıflanmaktadır…
Hem de pek fazla…
Kendisini helak edercesine….
Kur’an “Ne oluyor sana?… Bu raddeye kadar mı üzülüp hayıflanacaksın onlara? Kendini telef mi edeceksin hidayete ermiyor, kendi lehlerine olacak, onları kurtaracak yolu teşhis ve tercih etmiyorlar diye?” buyurmaktadır peygambere (s.a.a)“… Tâhâ… Kur’ân’ı zahmet çekmen için indirmedik. Ancak korkacaklara bir öğüt olarak indirdik…”
Başka bir âyet-i kerimede ise şöyle buyrulur:
“Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki bir sıkıntıya düşmeniz pek ağır gelir ona, pek düşkündür size; mü’minleri esirger, rahimdir”
Fevkalâde bir tabirdir bu; insanlara, peygamberiniz sizden biridir denilmektedir. Ümmetinin sıkıntıya düşmesi ona pek ağır gelir, halkına ziyadesiyle düşkündür o, en bâriz özelliklerinden biri halkını sevmesi, ümmetine düşkün olmasıdır. Öyle bir kimsedir ki peygamberiniz, sizin derdinizi taşır, dertlerinizi kendi derdi bilir… Zaten müslüman da bu değil midir; hem “Hakk” a düşkündür, hem “halk”a Allah’ı sever; bu sevgi insan sevgisi de verir ona, insanları da sever; çünkü O’na olan düşkünlüğü, O’nun kullarına da düşkün olmasını sağlar.
Kimi babalar çocuklarına pek düşkündürler, evladının okuması, iyi bir geleceğe sahip olması için elinde avcunda ne varsa hepsini harcar, kendini olmadık zahmetlere sokar, olmadık meşakkatlere katlanır, çevresindekiler onun evladına, karşı duyduğu bu hissi “düşkünlük” tabiriyle dile getirir ve “falanca adam, evladına pek düşkün…”derler. Parayı çok sevenler için de “Paraya pula çok düşkün” tabiri kullanılır. Kur’an-ı kerim’de peygamberin (s.a.a) ümmetine karşı duyduğu yakınlığın derecesi de bu tabirle ifade edilmektedir işte, o da ümmetine düşkündür, onların dertlerini giderebilmek, meselelerine çözüm yolu bulabilmek için pek zahmet çekmekte, olmadık meşakkatlere katlanmaktadır.
Hz. Ali (a.s) de aynı tabiri kullanır; bir gün kendisine, Osman bin Haneyf’in Basra’da sadece zenginlerin davetli olduğu bir ziyafete katıldığını haber verirler. Bu haber pek müteessir bırakır onu. Neden? Sözkonusu davette -Allah korusun- şarap mı içilmiştir? Kumar mı oynanmıştır? Fısk-u fücura mı irtikap edilmiştir yoksa?..
Hayır… Hiçbiri olmamıştır bunların.
Sözkonusu davetin ayıbı; daveti tertipleyenlerin, katılanların ve onlardan biri olan Osman bin Huneyf’in günahı, davete yalnızca zenginlerin çağrılmış olmasıdır!.. Eşrâf, şehrin ileri gelenleri ve nüfuzlu kimseler çağrılmış, fakir fukaradan ise davet edilen olamamıştır. “Ya Ali” derler, “Osman zenginlerin tertiplediği, yalnızca eşrafın ve zenginlerin çağırıldığı, fakir fukaranın ise hatıra bile getirilmediği bir daveti kabul etti, böyle bir davete katıldı…” İmam Ali (s.a.a) olayı öğrenince Osman b. Hureyf’in; fakirlerin kapı eşiklerinde kaldığı ve yalnızca zenginlerin içeriye alındığı bir davete katılmış olabileceğine inanamadığını, bunun pek yanlış ve çirkin bir amel olduğunu hatırlatarak onu kınar ve kendisine yazdığı mektupta “… Oysa ben sanmazdım ki yoksulları çağrılmayan, sırf zenginleri davet edilen bir topluluğun davetine icabet edesin. (…) Dilesem ben de yağlar, ballar bulurum; buğday ekmeğinin halisini yerim, elbisenin en hasını -ipek- giyerim; fakat nefsimin dileğinin bana üst olması, beni lezzetli yemekler yemeye çekmesi mümkün mü hiç ?” der…  Güzel yemekler yemek, iyi giyinmek haramdır demekte o; hayır, mesele çok daha başkadır onun nazarında … Öyleyse neden bu mektupta “Heyhat” demekte, neden hayıflanmaktadır peki?!
Onun derdi bambaşka, duyduğu teessür ve his apayrıdır. “Ben nasıl doya-doya yemek yiyebilirim ki” der, “Hicaz’da yahut Yemâne’de belki yoksular vardır; günler geçmiştir ki tokluk nedir, görmemişlerdir… Gecemi karnı tok olarak nasıl gündüz edebilirim ki, çevremde aç karınlar; susuzluktan yanmış, bunalmış ciğerler vardır… Şairin de dediği gibi:
Sen karnı tok olarak yatarken
Çevrende bir lokma ekmeğe muhtaç olanlar var!
İnsansan eğer.
Bu dert sana yeter.”
Halkın derdinden haberdar olmak buna denir işte… Adı “Halkın derdini taşımak”, “İnsanlığa yâr ve yardımcı olmak” tır bunun, “Ana değerdir bu…
“Râzı olur muyum ki bana Emir-el Mü’minin desinler de sonra ben, zamanın sıkıntılarında onlara ortak olmayayım; darlıkta, yaşayış sıkıntısında onlara muktedâ sayılmayayım?…”
Evet… Devletin en üst makamında bulunmuş olmak müreffeh yaşamaya, yönettiği insanlar arasında henüz açlar varken refah içinde bulunma hakkına sahip olmaya bir bahane teşkil etmez Ali’nin (a.s) nazarında…
Bütünüyle “diğerlerinin derdiyle dolu”dur o; insanın, başkalarının derdine ortak olması, onların dertlerini ve acılarını paylaşabilmesi gerçekten güzel, gerçekten insancadır; insan olan haz duymaktadır bundan. Bu duygunun gerçek sırrı, asıl sebebi nedir, neden insan başkalarının derdine ortak olabilmekten, başkalarına yardım edebilmiş olmaktan zevk alır, niçin vardır insanda bu duygu? Allah bilir.
İbn-i Sinâ, İşârât adlı eserinin son bölümlerinde kaşınmayı örnek verir ve bu derde müptelâ olanın kaşıntıdan ıstırap duyduğunu, ancak kaşınmaktan da zevk aldığını söyler. Yani hasta için bir “dert”tir bu, fakat acı veren bir dert değildir. Kimi dertler vardır ki gerçekten böyledir; üzüntüdür, ama verdiği hüzün matlup olur,hoştur, gözyaşlarını akıtır, fakat kalbi memnun eder, hüzün vardır, ama ferahlık verir aynı zamanda… İnsan üzüntü ve dertten genellikle kaçar. Fakat meselâ falan yerde Hz. Hüseyin Seyyid-üş Şühedâ aleyhisselam’ın mersiyesi var, onun anıldığı bir meclis var, gidip oturalım o mecliste biraz, şehit imamı anarak ağlayalım, onu yâd edip gözyaşı dökelim” denilecek olsa her müslüman gider; Hz. Hüseyin’(a.s)i anar, onu yâd eder; onu yâd edince de gözyaşlarını tutmaz, içi burkuluverir, hüzün dolar yüreğine, ağlar… Yüreği yanmayan, gönlüne yüzün dolmayan insan ağlar mı hiç ? Fakat yine de her müslüman, Hz. Hüseyin’in (a.s) derdini hissetmek ister, kendisini ağlatsa da, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) ciğerpâresini anmaktan, o eşsiz yiğide, o mazlum şehide ağlamaktan haz duyar; Hüseyin’e (a.s) insanca gözyaşı dökmek, insan olanın ruhunu yıkayıverir, apayrı bir hâlet-i ruhiyye kazandırır insana. Yalnızca kendi ruhunu değil, bütün bedenlerin ruhunu kendisinde hisseden bir bedenin işi zordur gerçekten… Böyle bir ruh tek başına herkesin gerçekten… Böyle bir ruh tek başına herkesin derdini kendi içinde duyar, onunmuş gibi hisseder… Gerekli imkanlara sahip olduğu halde bir parça arpa ekmeğiyle idare eder de “Hicaz veya Yemâme’de yoksullar vardır, bir lokma ekmeğe hasret kalıp aç karnına uyuyanlar vardır belki…” der… Bu düşünceyi taşıyan kişi elbette ki doyasıya yiyemez, gösterişli esvaplar giyemez, yamalı ayakkabı geçirir ayağına; Alivârâne bir ruhu vardır çünkü…
Şairin biri “Yücelen ruhun işi zor gerçekten…” der. Evet, ruh büyük olunca; taşıyınca yükü pek ağırlaşır gerçekten. Bir dul kadıncağızla birkaç yetim yavrucağın durumundan habersiz kalmak üzüntülere boğar onu, kederlendirir, uykuyu alır gözlerinden… Bir gün yoldan geçerken bir kadıncağıza rastlar; sırtında su dolu kırba, düşe kalka gitmektedir… Böyle bir manzaraya şahit olup da kayıtsızca oradan geçip gitmesi mümkün müdür Ali’nin (a.s) ? Gördüğü manzara karşısında teessüre kapılır, bu kadıncağız su kırbasını neden kendi taşımaktadır ki? Kimi-kimsesi olan bir kadın bu kırbayı kendi sırtına vurmaz elbet; ya su taşıyacak kimsesi yoktur, yahut varsa da ona yardım etmemektedir… Ali (a.s) saygı ve şefkatle ona yaklaşır, izin verirsen kendisine yardımcı olmak istediğini söyler, su kırbasını onun sırtından alır ve taşımaya başlar. Kadıncağızın evine vardığında kırbayı bırakır ve dönmeden önce ona kırbayı neden kendisinin taşıdığını sorar. Kadın kırbayı taşıyacak başka kimsesi olmadığını söyler, “Kocam vardı fakat Ali’nin ordusunda, onun saflarında savaşırken vuruldu, şimdiyse bize bakacak kimsemiz yok”der. Olayı nakleden raviler “Ali (a.s) Bu cümleyi duyunca tepeden tırnağa sarsıldı “derler”. O gün hep bu cümleyi hatırlayıp durdu, gece boyunca da uyku girmedi gözüne. Sabah olur olmaz yeterince ekmek, et ve hurma alıp bütün ailesiyle birlikte o kadıncağızı ziyarete gitti; getirdiği eti kendi elleriyle pişirip yetim yavrucaklara yedirdi, onları kucağına alıp sevdi, okşadı. Lokmayı kendi elleriyle çocukların ağzına koyarak “Evlatlarım” diyordu “Affedin Ali’yi! Sizin durumunuzdan haberdar olamadığı için bağışlayın lütfen onu…” Daha sonra ekmek pişirmek için tandırı yakar; tandırın gür ateşine yaklaşır iyice; öyle ki neredeyse yanacaktır, ardından “Ey Ali” der kendi kendine “Tat bu dünyanın ateşini yakından; tad ki cehennem ateşini hatırlayasın; hatırla ki bir daha fakir fukaranın halinden gafil olmayasın; dulların ve yetimlerin hallerinden bîhaber kalmayasın…”
Allah’ım! Ali’deki (a.s) gerçeğin yüzü suyu hakkı için islam derdi ver yüreğimize! Bu dinin kaygısını taşıyanlardan karar kıl bizi! Yüreklerimizi Senin hüznünle; Sana itaat, ibadet ve muhabbet ateşiyle doldur, sonumuzu hayırlı kıl; halkına, yarattığın kullara karşı sevgi ve dert ortaklığı duygusu icad et kalplerimizde; Ebu Talib oğlu Ali’nin velâyet nurundan nasiplenen, bütün gerçeğiyle onun izinden yürüyenlerden et bizi; kalplerimizi iman nuruyla aydın kıl!
4. Bölüm
KENDİNİ TANIYIŞ, ALLAH’I TANIYIŞIN BAŞLANGICIDIR
“Ey iman edenler, sabretmek ve namaz kılmak hususunda Allah’tan yardım dileyin. Bunlar ağır ve büyük şeylerdir, ama Allah’tan çekinen saygılı kimseler için -ağır- değil…”
İnsan her zaman için kendi kendisinin maneviyat kapısıdır. Kendisini biliş vasıtasıyla maneviyat âlemini de bilir; her insan, kendisi için maneviyata açılan bir kapıdır aslında, “kendisini biliş”le mâneviyatı idrak edebilir en azından.
İnsan, bizzat kendisinin maneviyata acılan kapısıdır, bu kapıdan mâneviyat âlemi ne girer, kendisine âşîna olunca maneviyata da âşina olur ve bu muazzam alemi keşfeder derken, insanda, madde âlemiyle uyuşmayan, bu alemin nevinden olmayan bir takım hususiyatların var olduğu kastedilmektedir. Yalnızca geçmiş çağlardaki insanbilimcileri ya da eski ruh bilimcilerinin kabul ettiği bir gerçek değildir bu. Muâsır ruh bilimcileri de bu gerçeği kabul eder ve insanın, maddi dünyanın kanun ve kurallarıyla bağdaşmayan bazı özellikler taşıdığını itiraf ederler. Bu da insan ve onun gerçek dünyasıyla ilgili apayrı muhasebeleri gündeme getirmektedir kaçınılmaz olarak.
Emir’el Mü’minin Ali (a.s) “Kendisini tanıyan, Allah’ı da tanır, kendisini bilen O’nu da bilir”  buyururlar.
Kur’an-ı Kerim insanı, âlemdeki bütün mevcudattan farklı bir şekilde ele alır, onun konumu hepsinden farklıdır. Kur’an’daki şu tabire dikkat ediniz:
“Yakında delillerimizi âlemde de göstereceğiz, kendi varlıklarında da; böylece sonucu onlarca da apaçık anlaşılacaktır ki O, gerçektir şüphesiz; her şeye tanık olan rabbin yetmez mi sana? “
Görüldüğü gibi âyet-i kerimede özel bir beyan kullanılmakta, Allah’ın âyetleri olan delillerin “âlem” de ve “insanların kendi varlıkları”nda gösterileceği buyurulmaktadır. Bu âyet-i kerimede geçen mezkur kelimelerin Arapça’sı olan “âfâk ve “enfus” tabirleri İran edebiyatına da geçmiştir bugün; “afakî” ya da “enfusî meseleler” bahisleri vardır edebiyatımızda. Burada haklı olarak “İnsanda ve insan nefsinde var olan, ancak maddî usullerle açıklanmayan ve maddeden farklı bir yapı arz eden şey veya şeyler nelerdir?” sorusu gelecektir akla. Bunun açıklaması bir hayli uzun… Burada kısaca değinmekle yetineceğiz:
Sözkonusu “maddî muhasebelerle açıklanmayan ve maddî hesaplara uymayan şeyler” biri de insani değerlerdir, başka bir deyişle insanın insanlığıdır, insan olma vasfıdır. Başlı başına bir konudur bu, gayet ilginçtir de! Hangi yaratığa bakarsanız bakın, kendisini kendisinden ayıracak, özünden soyutlayacak bir özelliği bünyesi kabul etmez. Meselâ kaplanın kaplanlığından söz ederiz; köpeklik sıfatı köpeğe mahsus, atlık sıfatı ata hastır deriz. Bu hayvanlar bu sıfatlarıyla vardırlar, onların öz sıfatlarını kendilerinden ayırabilmek mümkün değildir. Yani “at” lığını yitirmiş bir köpeğe, ya da artık kaplan olmayan bir kaplana rastlayabilmek kabil değildir. Halbuki insanlığını yitirmiş bir insana rastlayabilmek pekâlâ mümkündür; insan olmayan insanlar pekala vardır. Yani mevcudat içinde ancak insanoğludur ki kendi özüne mahsus benliğini teşkil eden sıfatından soyutlanabilir. İnsanın insanlığını teşkil eden, ona insaniyet bahşeden ve insânî kişilik kazandıran şahsiyet unsurları (şahsî unsurlar değil, şahsiyet unsurları) insanın maddi yapısıyla ilgili değildir; bu özellikler maddî şeyler değildir çünkü, beş duyu organıyla hissedilemez, algılanamazlar. İnsana mahsus oldukları halde, insânî ve insanın yaşadığı bu âlemde var oldukları halde hissedilebilir, algılanabilir şeyler değildirler. Başka bir deyişle maddî değil, mânevî yapıdadırlar.
Öte yandan insanı insan kılan, ona insanî şahsiyet ve fazilet kazandıran, kısacası insan olma ölçüsü olarak kabul edilen bu erdem ve değerler tabiat aracılığıyla meydana gelmezler, tabiat vergisi değildirler; esasen hiç kimsenin dahiliyle meydana gelebilecek şeyler değildir bunlar, insan bunları bizzat meydana getirir kendisine, kendisini insanîleştirecek olan yine onun kendisidir. Kısacası insanın mânevîyata açılan penceresi yine kendi varlığıdır; o, kendi vasıtasıyla manâ âleminden haberdar olabilir ancak.
Ehl-i Beyt-i Mutahhar’ın (a.s) sekizinci imamı Hz. Ali b. Musa-er Rıza (a.s) “Orada -öbür âlemde- mevcut olan şeyler, burada -bu âlemde mevcut olanlar vasıtasıyla tanınır” buyururlar.
İnsan maneviyatı ve insaniyet ölçüsü olan; kendisinden, “insanlık değerleri” tabiriyle söz edilen şeyler pek fazladır. Ancak bütün bu değerleri bir tek değerde özetlemek mümkündür: “Dert taşımak” ya da “Dertten haberdar olmak” değeridir bu!
İnsanî değerlerden söz eden her ideoloji ve okul, bu konuya değinmiştir İnsanda var olan bir dert vardır ki bütün insânî ve hayvâni değerlerin üstünde ve ötesindedir denmiştir. Nedir bu dert? Sözkonusu insânî dert nedir, hangi derttir bu?
Önceki bahislerimizde bu derdi kimilerinin “insanın bu dünyada gurbette oluşu ve yaşadığı yeryüzü hayatını yadırgayışı “olarak tesbit ettiğini belirttik. Bu görüşte olanlara göre insan, dünyada yabancılık hissetmekte ve mevcut tabiat ve ilişkileri yadırgamaktadır; çünkü apayrı bir dünyadan belli bir risâlet, görev ve mesajla gelmiştir o, aslında ayrı düşmüştür; bu ayrılık onda fevkalâde duygular yaratmış, onun varlığında aşk, sevk ve gurbet duyguları meydana getirmiştir. Bu ayrılık derdi “aslına dönüş” duygusu doğurmuştur onda; vatana, yani Hakka, Allah’a dönüş arzusu yaratmıştır varlığında. Cennetten kovulmuş, toprak âlemine sürülmüştür; bütün arzusu, vaadedilen cennetine tekrar dönebilmektir; ancak -dünyaya- gelişi boşuna ve beyhude yere değildir aslında; bir mesaj taşımaktadır o; bu mesajı iletmek ve bu risaleti tamamlamak üzere gönderilmiştir dünya yuvarlağına.
Velhasıl bu hicran ve bu ayrılık derdi sürekli rahatsız etmektedir onu.
Bu görüşe göre insanın derdi “rabbî” dir, O’na kavuşmak, O’nun yakınlığını ve rızasını kazanmaktır; Hakk’tan uzak kalış yegâne derdidir insanın, O’na dönüş özlemiyle yanıp tutuşur insan kim olursa olsun, hangi makam ya da konumda bulunursa bulunsun istediğini elde edemediğini, gerçek sevgilisine kavuşmadığını hep hissedecektir.
“İnsan daima sahip olamadığı şeylere taliptir” derler; kendisinde olmayan, mâliki olmadığı şeylere malik olmak ister hep… Sahib olmadığı sürece ister onu; ancak sahib olduktan sonra çok geçmeden soğuyuverir o şeyden… Neden böyledir bu? Bir yaratığın bir şeyi onca istemesine rağmen onu elde ettikten sonra ondan soğuması ve artık istememesi mantıksız değil midir?
Yurtdışındaki yabancı müzelerden birini ziyarete giden birisi bu müzede bir heykel gördüğünü anlatır. Bir sedire, uzanmış güzel bir kadınla; bir ayağı sedirde diğer ayağı yerde, yüzünü sedirden çevirmiş, oradan kaçmak üzere olan yakışlıklı bir delikanlının heykelidir bu. Müzeyi gezmekte olan şahıs, heykeltıraşın bu eserle neyi anlatmaya çalıştığını kavrayamaz; alışılanın aksine, kavuşma değil bir kaçış sahnesidir çünkü bu. Müzedeki yetkililerden izah alır; heykeltıraşın bu heykeli, Eflâtunun bir görüşünden ilham alarak yaptığını, Eflâtunun bu meşhur görüşünü yansıtmayı amaçladığını söylerler. Eflatuna göre insan bir şeye sahip olmadığı sürece onu ister; büyük bir aşk, hırs ve şevkle ona koşar. Ancak ona kavuştuktan, istediğini elde ettikten sonra bu hırs ve aşk bitiverir, “Kavuşma, aşkın sonudur, arzunun ölüp gömülüverdiği; bıkkınlık ve usancın dirildiği andır; kavuşma aşkın sonu, bezginliğin başlangıcıdır” der Eflâtun.
Mesele ilk bakışta bir hayli ters görünmesine rağmen dikkatlice ele alındığında su sonuç çıkar ortaya:
İnsan, yaratılışı itibarıyla “sınırlı”, “geçici” ve “fâni” şeylere âşık olamaz; belli bir zaman ve mekanla sınırlı sevgiler insanı doyuramaz. Çünkü insan mutlak kemâle, mutlak mükemmele âşıktır yalnızca; âşık da bundan başka bir şey değildir aslında. Yani Hakka âşıktır insan, O’nun zât-ı Akdesine meftundur, Allah’a vurgundur gerçekte. Allah’ı inkâr eden kişi de Allah’a aşıktır; evet, O’nu itiraza yanaşmayan, uygunsuz laflar edip duran inkarcı bile O’nun sevgisiyle yanıp tutuşmaktadır aslında! İnkar eder ama fıtratın derinliklerinde mutlak kemale âşık olduğunu bilmez. Aynı şekilde, O’na aşıktır ama kemâlden gafildir, mâşukunu yitirmiştir; neye mükemmel demesi gerktiğini, mükemmelin ne olduğunu -ve bunu anlamasına yardımcı olacak ölçüleri- bilmemektedir, yitirmiş, kaybetmiştir; aşkına rağmen inkar etmesinin sebebi budur. Muhyiddin Arâbî’nin de dediği gibi: “Hiç bir insan yaratıcısından başkasını sevmemiştir, sevememiştir; O’ndan başkasına gönül veren bir insan dünyaya gelmiş değildir henüz; ancak, Allah-u Tealâ bir takım isimlerin ardında gizlidir; meselâ Mecnun, Leyla’ya âşık oluğunu zanneder ama vicdanının ve fıtratının derinliklerinde olup bitenlerden habersiz oluşundandır bu.”
Peygamberin gönderiliş sebebi insanlara Allah’ın adını öğretmek ve O’na ibadet: talim ettirmek değildi; bu esas insanların fıtratında zaten mevcuttu. Onlar, yol göstermek, yanlış yolu doğru yoldan ayırıp insanlara doğru teşhiste yardımcı olabilmek maksadıyla gönderilmişlerdir. O’na -insana- mutlak kemale aşık olduğunu, asıl O’nu araması gerektiğini; O’nun dışında peşinde koştuğu her şeyin ancak bir aldatmacadan ibaret olduğunu hatırlatırlar. Mutlak kemalin teşhisinde yanılır insan genellikle. Meselâ kimi zaman paraya tutuluverir, mutlak kemalîn servet olduğunu sandığındandır bu… Kimi zaman makamı, kimi zaman da canını mutlak kemal zanneder ve dört elle sarılır bu aldatmacalara. İnsanın bütün arzusu, mutlak kemaldir aslında, onu elde etmek ve ona ulaşabilmektir ondaki bunca çırpınışın gayesi. Ancak neyin mutlak kemal olduğu hususunda yanılır insan; bu yüzden servet, makam can…vb şeylere eğilim gösterir, gerçekte bu eğilimler büyük bir yanılgının eseridirler. Peygamberler ve ilâhi öncüler, insan bu yanılgıyı anlatmak ve yol göstericilikte bulunmak amacıyla gönderilmişlerdir toplumlara.
İnsana türlü heyecan ve hezeyanlar veren asıl, “insanî dert” budur, işte, “îlahî dert”tir, rabbine kavuşma arzusu, özgüden ayrılık hasretidir, Basiretine engel olan perdeler sıyrılıverdiğinde, insan gerçek sevdiğinin ne olduğunu fark ettiğinde Ali b. Ebû Tâlib’de (a.s) örneğini verdiğimiz gibi bir ibadete yönelebilecek ve bütün varlığıyla O’na dönecektir. Nitekim Kur’an-ı Kerim de “Kalpler yalnızca Allah’ı anmakla huzur bulur, gönüller ancak ve ancak O’nu yâd etmekle yatışır”  buyurmaktadır. İnsan, Rabbini bilerek O’na yöneldiğinde bütün bu keşmekeş ve iç huzursuzluklar da son bulacaktır elbet! Bu âyet-i kerimede insanoğlunun mal, servet, umumi refah… vb. imkanlarla aradığı mutlak huzura kavuşamayacağı, kimilerinin iddia ettiği gibi meselâ bütün toplumun maddi refaha kavuşması halinde insanların iç huzursuzluk ve tedirginliklerden tamamen kurtulacağı görüşünün bir yanılgıdan ibaret olduğu hatırlatılmaktadır. Kur’an, bunların hedef olarak telâkki edilmesini bir hata olarak yorumlar; bunların gereksiz olduğunu söylemez, insanın elbette bir ölçüye kadar malum maddi ihtiyaçları vardır; ancak bunlar, insanın amacı değildir ve olmamalıdır. Yani bunları elde etmekle kemâle ermez insan, aradığı mutlak kemâl ve iç huzur bunlar değildir.
Evet, kalpler ancak Allah’ı anmakla yatışır, gönüller ancak O’na yönelmek ve O’nu yâd etmekle huzur bulur… Başkaca hiçbir şey ve durum bu huzur ve sükunu veremez insana. Meseleyi böyle yorumlayan düşünceler dışında olaya “halk” açısından bakan düşünceler de vardır. Bu görüşte olanlara göre insanın derdi “Halk” derdi değil, “halk” derdidir; halkla oluş onun bütün iç huzursuzluklarını ve temel kaygılarını yok edecektir.
Halk kimileri “Hakk derdi” de neymiş? derler, bu derdi yadırgarlar…
İnsan Allah’a yönelmedikçe içinde taşımaya mahkumdur bu derdi. başka yollarla, başka yönlere yönelmekle hallolunacak bir dert değildir “insanoğlu olma derdi”… İnsanın insan oluşu bu ilâhi derdi kazandırır ona; “Hakk”tan yanalığın ve O’na yönelişin hissettirdiği dertle insan “insan” olur. Ârifler bunu pek güzel ifade ederler; kâmil insan oluşun merhalelerini şu dört seyirde toplarlar:
1-    İnsanın kendi “ben”liğinden “Allah”a gidişi.
2-    Allah’ta; Allah’la birlikte yolculuk (yanî Allah’ı tanımak)
3-    Allah’tan halkullah’a ; yaradan dan yaradanılana, ama yalnız değil, Allah’la -Hakk ve hakkaniyetle- birlikte halka doğru yolculuk (yani Allah’ı tanıma ve Hakkı bilişten sonra bu gerçeği halka götürüş)
4-    Hak’la birlikte halkın arasında oluş: Hak’la birlikte halkın arasında -ve onları da götürerek- yapılan yolculuk (halkı da Hakka yaklaştırmak, yani halkı kurtuluşa götürmek amacıyla halkın arasında yaşamak)
Meseleyi bundan daha sarih ve daha güzel açıklayabilmek kabil değil… İnsanoğlu Allah’tan uzak bulunduğu sürece O’na yönelmez, O’na doğru gidemez; gerisi boştur, bunun aksini kabul etmek gerçekten büyük bir hatadır.
Allah’ı andığından; O’nu kabul edip Rabbini tanıdığından kendisini Allah’a yakın hissedecek, O’nun da kendisiyle olduğunu fark edecektir. İşte o zaman bu insan- bu merhaleye varmış olan insan- yaratıcısını -ve dolayısıyla yaratılış gayesini- tanımış ve idrak etmiş olmanın mesuliyetiyle halka gidecek ve Hak’la beraber ve halkla birliktedir. Böyle bir insan “rabbanî”dir, “ilâhi dir, Allah’a aittir ve O’ndandır artık o… Böylesi bir insan bir lahzacık olsun Rabbini unutmaz, O’ndan gâfil olmaz, Halkın arasında bulunan böyle bir insan, onları da kendisiyle birlikte – Hakka- götürür; onları kurtuluşa hidayet eder, Allah’a yaklaştırır, Rablerine kavuşturur.
İnsan bu merhaleleri kat etmedikçe ne kendi derdine çözüm bulabilir, ne de halk için bir şeyler yapabilir… İnsanın yolculuğu halktan Allah’a doğrudur derseniz oracıkta kalır, bir adım öteye gidemezsiniz. Bazı maddeci ekoller gibi “insan Allah’a yönelmeden, O’nu tanımadan insanlara yönelip onları kurtarabilir” denilirse sadece yalan söylenmiş olur; bu haliyle topluma hiçbir faydası dokunmaz insanın. Zira târih boyunca insanları ve toplumları kurtarabilmeyi başaranlar, öncelikle kendilerini kurtarabilmiş olanlardır!!.. Hatalar ve yanılgılar içinde yüzen bir insanın topluma hiçbir şey veremeyeceği, henüz kendisini ıslah etmemiş olanın hiç kimseyi ıslah edemeyeceği âşikardır.
İNSANI NEDEN KURTARIŞ?!
Sahi; insanı kurtarmak derken ne kastedilir? Neden kurtarış, hangi şey ya da şeylerden kurtuluş? Mesele, neden ya da nerelerden kurtulmasıdır onun? Tabiatın esaretinden, doğaya bağımlılıktan mı? İnsanın diğer insanların esaretinden kurtuluşu mu yoksa? Başka bir deyişle insanın hemcinslerinden bağımsızlığı anlamında bir “hür oluş” mu? Evet… İnsanın kurtuluşundan, bağımsızlık ve hürriyetinden söz ederken kastedilen şey nedir?
Doğrusu; insanın kendisinden kurutuluşudur, kendi benliğinden, nefs-i emâresinden, kendi “sınırlılığından” kurtulmasıdır. İnsan, kendi “sınırlı benliğ”inden kurtulamadıkça tabiatın esaretinden ve doğaya tam bağımlı olmaktan da kurtulamaz; böyle bir insan diğer insanların esaretinden de kurtulamayacaktır.
Bizler gibi henüz yolun başlangıcında ilk merhalede olanlar bu yolculuğu sürdürmeli, sülûka devamla Allah’a doğru yürümelidirler.
Bu gece ramazanın 21. gecesi; son on gecenin ilki… Ramazanın son on gecesine girildiğinde, yani bu geceden itibaren, Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) yatak -yorganını dürüp bir köşeye kaldırır, Şevval ayı girinceye dek de onlara elini süremezdi. Yani Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ramazanın son on gecesi asla uyumazdı; bu on gece ibadet gecesidir çünkü; Rabbiyle halvet ediş, O’na yakarış, dua ve münacat gecesidir…
Bunu zikretmemin sebebi; daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi değerlerde ifrata kaçılmaması gerektiğini hatırlatmaktır. Bazen bir değerde aşırıya kaçma yüzünden bütün diğer değerler mahvolup gitmektedir.
Evvelce de belirtmiş olduğumuz gibi, geçmişte müslümanlar, ibadet değerine aşırı bir eğilim göstermiş, neticede diğer değerler bütünüyle unutulup gitmişti. Herşey ibadetten ibaret bir hal alır olmuştu, tek hareket ibadetti, tek olay ibadetti, tek ölçü ibadet, dek değer ibadetti… Bugün de başka bir eğilim ortaya çıkmakta yavaş-yavaş… Başka bir ifrat baş göstermede şimdi de… Bir gurup insan, islam içtimaî yönüne aşırı temayül göstererek onun ilahî boyutunu giderek unutmada (*); başka bir deyişle yeni bir yanlışlığa irtikap olunmada; diğer bir “aşırılık” gündeme gelmede tedricen…
Adamın biri merkebe binemeyince gerilemiş, var gücüyle koşup sıçramış; ama hayvanın sırtına oturacağı yerde öbür tarafa, yere düşünce şaşkınlıkla” Hay Allah !” demiş “Yine önceki gibi -yaya- kaldık!…”
Esas olan ölçülü ve dengeli olmaktır. İslamî ölçü ve dengeyi kaçırdıktan sonra Toplumdan uzaklaşan bir “âbid”le “Allah’tan uzaklaşan bir toplumcu” arasında ne fark kalır? İslam nazarında ikisi de ifrat, ikisi de yanlıştır bunların; “İbadete eğilim gösteren, fakat halktan uzak yaşayan” birisiyle “Halka eğilim gösteren, fakat Hak’tan uzak yaşayan” birisi arasında hiçbir fark olmayacaktır:
“Muhammed, Allah’ın peygamberidir ve onunla beraber bulunanlar, kafirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları görürsün ki rüku etmedeler, secdeye kapanmadalar Allah’tan lûtuf, ihsan ve râzılık dileyerek; yüzlerinde secde eserinin alâmetleri görünmededir ve onların bu vasıfları Tevrat’ta da vardır; ve onlara ait bu vasıflar İncil’de de var; âdeta ekilmiş bir tâneye benzer ki filiz vermiştir, derken filizi kuvvetlenmiştir, deren kalınlaşmıştır da dümdüz boy vermiştir, gövdelerine dayanıp yücelmiştir; ekincileri şaşırtır, sevindirir kafirleri bununla kızdırıp yerindirmek için Allah, inananlara ve iyi işlerde bulunanlara yargılanma ve pek büyük bir mükafat vadetmiştir.”
Bu âyet-i kerimede maksat Hz. Resul-i Ekrem’le (s.a.a) ashâbı mıdır, yoksa yalnızca ashap mıdır sorusuna verilecek cevap ele aldığımız konu itibariyle meselenin yönünü değiştirmeyecektir. Hz. Resulullah’ın (s.a.a) ashabı, onun yetiştirmiş olduğu kimseler nasıl insanlardı? İşte:
“Şüphe yok ki Allah, kendi yolunda yan yana, omuz omuza, kurşunla kenetlenmiş kurulmuş bir duvar gibi saf kurarak savaşanları sever…”
Kur’an’da “kâfir” kelimesi geçer. Kâfir; gerçeği örtmeye; hakikati gizlemeye çalışan kimseye denir. Bu cihetledir ki gerçeğe düşmanlık güdenler karşısında yılmak nedir bilmeyen bir selamet, sarahat ve şecaatle durmak ve savaşmak gerekir:
“Şüphe yok ki Allah, kendi yolunda -fisebilillah- yan yana, omuz omuza, kurşunla kenetlenip kurulmuş bir duvar gibi saf kurarak savaşanları sever…”
Evet; inananlar, kâfirlere karşı böyledirler işte… Peki inananların haktan yana olanlara, gerçeği kabullenip inanmış bulunanlara karşı tutumları nasıldır acaba? İşte:
“… Kafirlere karşı çetindirler, kendi aralarında merhametli…”
Evet, inanan ve hakikatı kabullenenlere karşı şefkatli, merhametlidirler; kendi aralarında vahdet, birlik- beraberlik ve sevgi hâkimdir, haktan yana olanlara karşı yumuşak, kâfirlere karşıysa sert ve çetindirler. İslâmî toplumun özellikleridir bunlar; yüzyıllardır unuttuğumuz hasletlerimizdir bizim…
“… Rüku etmede, secdeye kapanmadadırlar Allah’tan lütuf ihsan ve râzılık dileyerek; yüzlerinde secde eserinin alâmetleri görünmektedir…”
Burada Kur’an-ı kerim, mezkur ilâhî değeri anlatır; topluma en yakın olanları, gerçekten insanları düşünenleri, bu hususta “en iyi “ olanları vasfeder… Onlar Rablerinden kendilerine daima “daha iyi” ve “daha ileride” olmayı nasip etmesini isterler; bulundukları yer ve durumu yeterli bulmazlar, günden güne ilerlemek, her geçen gün Allah’a biraz daha yakın olmak ve O’nun rızasını daha fazla kazanabilmek arzusundadırlar. İbadetin en ileri derecesi, en yüce çeşididir bu; bütün ibadetleri Allah rızasına nail olabilmek içindir yalnızca; yegane amaçları O, yegâne endişeleri O’dur…
“…. Yüzlerinde secde eserinin alâmetleri görünmektedir; ve onların bu vasıfları Tevrat’ta da vardır; ve onlara ait bu vasıflar İncil’de de var; âdeta ekilmiş bir tâneye benzer ki filiz vermiştir, derken filizi kuvvetlenmiştir, derken kalınlaşmıştır da dümdüz boy vermiştir, gövdelerine dayanıp yücelmiştir…”
Âyet-i kerimede islâmi toplum bir filize benzetilmektedir; yeşeren ve gelişen bir filizdir bu; bir tohumken yeşermiş ve böylesine gelişmiştir; bütün ekincileri hayrette bırakan bir gelişmeyle hem de! Kur’an-ı kerim bu merhaleleri ve islâmî toplumdaki insanları pek güzel bir ifadeyle beyan eder:
“Tövbe edenler, ibadette bulunanlar, hamdedenler, oruç tutanlar, -savaşmak veya bilgi elde etmek için- yurttan yurda gezenler, rüku edenler, secdeye kapananlar, iyiliği emredenler, kötülüğü nehyedenler ve Allah sınırlarını koruyanlar… İşte bu inanmış kişileri de müjdele.”
Görüldüğü gibi âyet-i kerimede inananların ilâhî boyutları zikredilmektedir; onlar: Tövbe edenler, istiğfarda bulunanlar, ibadet edenler, oruç tutanlar, rükua ve secdeye varanlar ve toplumu islah edicileri olan “iyiliği emredip, kötülüğü nehyedenler”dirler. Keza:
“Onlar sabredenler, doğru sözlü olanlar, alçak gönüllü olup -Allah’a- itaat edenler, cömert olup -mallarını yoksullara ve Allah yolunda- harcayanlar ve seher çağlarında suçlarının bağışlanmasını dileyenlerdir.”
Evet, âyet-i kerimede inananların belirgin vasıfları böylece sarih bir ifadeyle açıklanmaktadır. Burada şu noktayı da hemen hatırlatalım ki Kur’ân-ı Kerim’de “sabır” kelimesi daima “dayanma ve yılmaksızın mukavemet gösterme” anlamında geçer, özellikle savaş meydanlarında sabır ve mukavemet zikredilir; âyet-i kerimenin sonunda ise “seher çağlarında Allah’ı anma ve O’ndan mağfirette ve bağışlanmada bulunma” vasfından söz edilir.
İslam da bu eğilimlerin birbirinden tefkiki mümkün değildir; yekdiğerinden ayrılma kabul etmez vasıflardır bunlar; inanan, bütün bunları bir arada kabul etmek ve kendisinde bulundurmak durumundadır. Bu temayüllerden birini hafife alan, diğerlerini de hafife almış olacaktır.
Hz. Hüccet (a.f) hazretlerinin  ashabını anlatan pek çok hadis-i şerifte “Geceleri bir rahip, gündüzleri bir aslan kesilir onlar” buyrulur.   Hüccetin (a.f) ashabı hakkında böyle buyrulduğuna göre Hz. Resül-i Ekrem (s.a.a) ashabının nasıl insanlar olduklarını kestirebilmek güç olmasa gerek.
Usul-ü Kâfirde geçen ve mevlâna’nın da Mesnevisinde şiire döktüğü meşhur bir hadis vardır ki Sünnî ve Şii muhaddislerce sıhhatinde muvafakat edilmiştir. Rivayete göre Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) bir gün Ashâb-ı Suffe’nin ziyaretine giderler Hz. Resulullah (s.a.a) mescidin avlusunda yaşadıkları için kendilerine bu adın verildiği mezkur yoksulları sık-sık ziyaret ederdi. . Sabahın alaca karanlığıdır, henüz gözü bu ashâb arasında bir gence takılır; fevkalâde bir hâleti vardır bu gencin. Onun durumu Hz. Resulullah’ın (s.a.a) dikkatini celbeder; gözleri çukura inmiş, rengi sararmıştır; normalin dışında bir görünüşü vardır bu gencin. Hz. Resulullah (s.a.a) “Bu geceyi nasıl sabahladın?  diye sorar gence, delikanlı cevap verir: “Yakîn bulmuş olarak sabahladım ya Resulullah!” Bu; sizin lahza beyan buyurduğunuz, insanlarca ancak sizin ağzınızdan duyulabilen gerçekleri ben basiretle gördüm” manâsına geliyordu. Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) onun ağzından biraz daha laf alabilmek için “Her şeyin bir alâmeti vardır” buyurdular, “Sen de yakîn ehli olduğunu iddia ettiğine göre yakininin alâmeti nedir söyler misin? Delikanlı “Alâmeti odur ki” dedi, “Geceleri uykusuz, gündüzleri susuz bırakır beni.” Bunun anlamı şuydu: Gecelerimi ibadetle geçirip gündüzleri oruç tutmuş olmam, yakînimin delilidir. Bu yakîn, geceleri yastığa baş koyup uyumama engel olmakta, bir gün olsun gündüzün îftar etmekten beni alıkoymakta… HZ. Resul-i Ekrem (s.a.a) “Bu yetmez” buyurdular, “Yakîn etmiş olduğuna dair daha fazla delil göstermeni isterim.” Genç adam “Ya Resulullah” dedi, “Bu dünyada yaşadığım halde öbür dünyada olup bitenleri görür gibiyim ben; oradan gelen sesler kulağıma çalınmada âdetâ… Cennet ehlinin seslerini duyuyorum işte; cennet ve cehennem bir mahluk olduğundan işitmedeyim seslerini cennet ve cehennem ehlinin… Eğer izin verecek olsanız ashabınızı da teker-teker söylerim size; hangisi cennetlik, hangisi cehennemlik, anlatırım…” Söz buraya gelince Hz. Resul-i Ekrem “Sus” buyurdular, “Bu kadarı kâfi…”   Daha sonra “Delikanlı” buyurdular, “Arzun nedir?” Genç adam “Şehâdet yâ Resulullah!”…Allah yolunda şehit olmaktır arzum.” diye cevap verdi…
Evet… Gecesi ve gündüzü böyle bir genç, arzusu şehâdet… İslam’a iman eden insan budur işte; mü’min budur; islamın insanı budur. Her iki derde de sahiptir, ancak; ikinci derdi, birinci derdinden neşet bulmuştur onun; taşıdığı ilâhi derd bu ikinci derdi meydana getirmiştir onda. Kur’ân-ı Kerim “Ey inananlar, sabır ve namazdan yardım alın; şüphesiz ki Allah, sabredenlerledir…”   buyurur. Daha sonraki âyet oruçta da sabır ve yardımdan söz eder… Oruç nasıl yardım edebilir bize? Allah’a ibadetten, O’na tapınma ve O’na yönelişten nasıl bir yardım almamız söz konusudur?…
Toplumda gerçek ve güçlü bir müslüman olmayı dileyen, hakiki bir mücahit olmayı arzu eden birisi her şeyden önce tam bir ihlasla namaz kılmalıdır, namazını hakkıyla edâ etmelidir.
Kimileri namazı küçümserler, “Namaz da neyin nesi oluyor yani?” derler, “İbadet …vb. şeyler kocakarılara düşer; insan sosyal olmalıdır, aydın olmalıdır biraz….” derler… Hayır… Aydınlık bu değildir asla…
Hattaboğlu Ömer de kendi döneminde “Hay ye alâ hayr-ûl amel” (haydin, hayırlı amele -namaz- koşun) ibaresini ezandan kaldırırken böyle bir aydınlık fikirlikle düşünmüştü. Fakat büyük bir hataydı bu… Bilindiği üzere onun dönemi gütühat dönemiydi, üst üste fetihlerin yapıldığı, cihad ve mücahede ile iç içe olunan bir dönemdi… Müslüman savaşçılar akın-akın cepheye gidiyor; küfre ve şirke karşı savaşıyorlardı… Sayıları az olduğu halde büyük orduları dize getirmiş, yenilgiye uğratmışlardı. İslam orduları sayıca toplum 50- 60 bin civarında oldukları halde her biri yüz binlerce askerden müteşekkil ordulara sahip olan iki büyük imparatorluğa karşı savaşmada ve onları bozguna uğratmadaydılar. Rum ve İran imparatorlukları yüz binlerce savaşçıyla müslümanlara saldırdıklarında islam askerleri sayıca yüz bini bulmadıkları halde her iki cephede de onları bozguna uğratmış ve savaştan muzaffer olarak çıkabilmişlerdir. Cihadın yerli yerince anlaşıldığı ve tam manasıyla müslümanların hayatının bir parçası olduğu bir dönemdi bu islamın nice mücahitler, nice savaşçılar yetiştirebileceği gözler önüne serilmişti artık.
Böyle bir dönemde halife “hayye alâ hayr-ul amel” ibaresinin ezandan kaldırılmasını önermekte…Neden? Nedeni şudur: Müezzin ezan okuduğunda tekbir ve ardından şahadetleri getirdikten sonra “hayye ale’sselât -namaza koşun ve “hayye ale’l felâh” -felâha, kurtuluşa koşun, namaz kurtuluştur – demekte ve bu ibâreler hiçbir sakıncaya yol açmamaktadır. Ancak bu ibarelerden sonra söylenen “hayye alâ hayr’ül âmel” -namaz en hayırlı âmeldir; en hayırlı amel olan namaza koşun- ibaresi sakınca yaratmakta; zira bu cümle cihada giden mücahitlerin moralini bozmaktadır. İstidlâl şudur: Bu cümleyi duyan mücahit, ister istemez duraklamakta ve kendi mücahit, ister istemez duraklamakta ve kendi kendisine “Namaza mı yönelmeli, yoksa cihada mı? “diye sormaktadır. Çünkü müezzin “Namaz en hayırlı âmeldir, en hayırlı amel olan namaza koşun !” diye haykırmaktadır ona. Bunu duyan mücahit elbette amellerin en hayırlısına -madem ki bu namazdır, o halde namaza- koşacak ve savaş meydanına gidip cihad etmektense Medine’de; Hz. Resulullah’ın (s.a.a) kabr-i mutahharı civarında kalıp mescid de namaz kılmayı ve amellerin en hayırlısını işlemeyi tercih edecektir…” Varsın diğerleri cihad ede dursun; ölsün, öldürsün, yaralansın, güzü kör olsun, kolu- bacağı kesilsin, karnı deşilsin… ben buracıkta kalır, günde bir kaç rekat namaz kılar ve onlardan daha hayırlı bir amel işlemiş olurum!… Üstelik çoluk çocuğum da yanı başımda bulunmuş olur! düşüncesiyle hareket edecek ve cihattan vazgeçecektir… Hayır, bu apaçık yanlış düşüncelere yol açmakta; öyleyse “Hayye alâ hayr’ül âmel” ibaresi ezân-ı Muhammedî (s.a.a) den kaldırmalı ve onun yerine “Esselât-u hayr’un min’en nevm!” -namaz, uykudan daha hayırlıdır- ibaresi söylenmelidir. Zira “En hayırlı amel olan namaza koşun!” cümlesi, mücahitleri cihattan caydırmakta, savaştan soğutmakta ve namazın cihada tercih edilmesine yol açmaktadır!…*
Halbuki sayıları yüz bini aşmayan islam savaşçıları, kendilerinden kat-kat üstün ordulara sahip olan her iki imparatorluğu da yenilgiye uğratabiliyorduysa bunun bir nedeni vardı… Sahi, sayıca az oldukları halde müslümanların zafer kazanmalarının, fetihten fethe koşmalarının sebebi neydi?
Neye dayanıyordu bu fetihler?
Silah üstünlüğüne mi?
Arap silahları Romalılar ve İranlıların silahlarından daha etkin ve daha üstün müydü?
Hayır.
İranlılar ve Romalılar, devrin en ileri medeniyetine sahip iki büyük imparatorluğu teşkil ediyorlardı; savaş teçhizatı bakımından en ileri teknik ve en iyi silahlara sahiptiler. Romalılar ve İranlıların kullandıkları silahları karışsında Arap kılıcı köhne bir demir parçası olarak telakki edilmedeydi…
Arap ırkı, Pers ve Roma ırkından daha güçlü ve daha kuvvetli miydi yoksa?
Hayrı!…
İslam’dan önce Araplar müteaddit kere her iki imparatorluğa yenilik düşmüşlerdi; meselâ Sasani imparatorlarından Şâhpur Zulkatâf Arapları şiddetli bir bozguna uğratmış, savaşçıları zincirlere bağlayıp esir etmişti. Arabın fevkalâde bir gücü sözkonusu değildir. Pers ve Roma imparatorlukları karşısında siliktiler daima…
O halde nasıl oldu da Araplar hem İran, hem Roma imparatorluğunu yenilgiye uğrattılar? Hangi güçle başardılar bunu?..
Elbette ki iman gücüyle… İslam akide ve esasların gücüdür ki her iki imparatorluğu da dize getirmiştir sonunda… “Haydin, hayırlı amele koşun” ibaresinin kazandırdığı güçtür ki müslüman Arapları muzaffer kılmış, düşman ordularını dize getirtmiştir.
Namazın gücüdür bu… Allah Tealâ’ya dayanış, O’na güveniş ve tabiriyle; gece vakti namaza durduğunda, ellerini açıp duaya koyulduğunda, rabbinden medet umduğunda güç kazanır müslüman! B güç moral verir ona, ruhunu kavi eder. Roma ve İran imparatorluklarını alt eden bu moral ve bu ruhî üstünlüktü işte…
Arap, nereden almaktaydı bu morali?
İmanında …
Namaz nedir peki?
İmanı tazelemek değil midir? Namaz kılan kişi imanını tazelemektedir. Allah-u Ekber diyen kişi tekbir getirdikçe korkusuzlaşmakta ve “Allah’tan daha büyük yoktur” demektedir.“Allah büyüktür”, “O, en büyüktür” dedikçe O’nun dışındaki herşey gözünde küçülmekte, naçiz oluvermektedir… Bir tek tekbir; bütün zahiri görkem şaşaa ve heybetleri silip götürmeye yetmektedir. Tekbir getirildiğinde O’ndan başka herşey ve herkes bir “hiç” oluverir… Mü’min, yüz binlerce düşman askerini karşısında görünce “La havle ve la kuvvete illa billah’ilaliyyil azim” ve “Allah-u Ekber”le korkusuzca dikiliverir orduların karşısına… “Allah büyüktür… Allah’a dayanın, Allah’a güvenin; O’ndan yardım dileyip O’ndan güç alın”…Mücahide bu gücü veren onun namazıdır işte… “Hayye ala hayr’ul amel” -En hayırlı amel olan namaza koşun- cümlesinin mücahit bir insanı cihattan alıkoyacağını, cihadı bırakarak evinde oturup namaz kılmayı tercih etmesine sebep olacağını sanmak büyük bir hata, büyük bir yanılgıdır. Böyle bir zanna kapılan kişi, cihadın kendisine farz olduğu kimsenin mutlaka cepheye gitmesi ve savaşa katılması gerektiğini; bu durumda namaz için Medine camiinde kalmanın o kimseye haram olduğunu bilmektedir. Namazın kabulünün şartı cihad; cihadın kabulünün şartı da namazdır; bunları yekdiğerinden ayrı mütalaa etmek, böyle bir zanna kapılmak çok büyük bir hatadır. Cihatsız namaz bâtıldır; namaz eksi cihad denklemi sıfıra eşittir; cihadı olmayan bir namaz “hayrı’ul amel” olamayacağı gibi, “şerr’ul amel” -kötü amel- dir de aynı zamanda!… Namaz bu değildir! kişiyi cihattan alıkoyan şey namaz olamaz, islamın namazı değildir bu; eğer böyle birisi varsa ona islam da namazın ne olduğunu açıklayıp öğretmek gerekir. Müslüman’a namazın en hayırlı amel olduğunu öğreten ve hatırlatan ibareyi kaldırmak değil; namazı doğru tebliğ edebilmektir doğru olan. İslamın buyurduğu namaz, kişiyi cihattan alıkoyup camilerde inzivaya çeken namaz değildir; islamın namazı, amellerin en hayırlısıdır, “hayr’ul amel” dir,
Namazın, müslüman cihattan alıkoyacağını zanneden kişi, bu yanlış düşünceyi silip atmalıdır aklından. Şunu bilmelidir ki islam mantığında ve islam nizamında değerlerin değeri ibadettir; evet ibadettir ama sözkonusu edilen şey “islâmi ibadettir ancak; şartları vardır, en sarih ve en ilzamı şartı da “Kur’ân-i” olmasıdır, yani Kur’an’ın ölçülerine mutabık kalmasıdır. Bu ölçüyse Kur’an’da açıkça belirtilmiştir. Kur’an; namazın ancak etkisini gösterebildiği zaman namaz olabileceğini söyler. Namazın etkisi nedir:
“Namaz insanları kötülükten alı koyar…”
Evet, namazın en belirgin vasfı, insanı kötü ve yanlış şeylerden alıkoyucu olmasıdır. Kişi eğer namaz kılıyor, fakat buna rağmen yine de kötü ve çirkin şeyler yapıyorsa bu, namazın etkisizliğinden değil, “onun kıldığı namazın namaz olmayışından”dır. Böyle birisi hatayı kendisinde aramalı ve her şeyden önce nasıl ve niçin namaz kıldığını yeniden gözden geçirerek namazını düzeltmelidir.
Namaz…
Namaz, insanı bütün insânî ve islâmi değerlere ulaştırabilir… Yeter ki doğru kılınsın; hakkıyla edâ edilmiş olsun.
Ebû Tâlib oğlu Ali’den öğrenilecek çok şey var gerçekten. İslâmi değerleri bütünüyle görebilmek mümkündür onda. Onun Nehc’ül Belâğa’sının her sayfasında ayrı bir insan bulursunuz karşınızda; çeşitli islâmi boyutların hepsini taşımaktadır o zira.
Her yerde ayrı bir kişiliktir o, çünkü bütün islâmi değerleri bir arada kendisinde toplamış bir bütündür onun kişiliği.
Bir yerde, bir bakarsınız tepeden tırnağa kahramanlık mantığı kesilmiş… Bütün hayatını askerî meşgalelerle geçirmiş, tepeden tırnağa savaş tecrübeleriyle donanmış mükemmel bir askerî mantığa sahip biri vardır karşınızda âdetâ… Başka bir yerde ise başka bir insan, apayrı bir kişilikle karşınıza dikilir; bu da Ali’dir (a.s); fakat bu defa bütün varlığıyla kendisini ibadete adamış, ilahî aşktan başka bir şey düşünmeyen bir ârif oluvermiştir her şeyiyle!…
Nehc’ül Belağâ, onun bu çok yönlü kişiliğini yansıtan konuşmalarla doludur. Ancak biz konumuzun sınırlarında kalmak durumunda olduğumuzdan islâmi mantık ve bu mantıktaki çok yönlü kişiliğe örnek olması için bu konuşmalardan sadece birini vermekle yetiniyoruz burada:
Sıffin savaşında -savaş fiilen başlamadan önce -Hz. Ali (a.s) ile muaviye orduları arasındaki ilk çarpışma Fırat kıyılarında olmuştur. Taraflar savaşa girişmeden önce öncü kuvvetler gönderilmiş; fakat bu arada muaviye, komutanları ve danışmanlarının da fikir birliğiyle Fırat kıyılarını işgal etmişti. Böylece Hz. Ali’nin (a.s) ordusunun su yolunu keserek onları hayatî bir ihtiyaçtan mahrum bıraktıklarını; neticede susuz olarak savaşı sürdürmeyecekleri için de geriye dönüp yenilgiyi kabul edeceklerini hesaplamışlardı.
Ali (a.s) savaşa girişmeden önce taraflar arasında müzakerelerde bulunulmasının faydalı olduğunu söyleyerek meseleyi kan dökmeden, görüşme yoluyla hayırlı bir sonuca bağlamayı teklif etti. Görüşme ve müzakereyle hallolunabilecek bir meseleyi boş yere savaş ateşine sürüklemenin; arada müslüman kanı dökülmesine sebebiyet vermenin vebali olacağı inancındaydı. Bu cihetle Muaviye ordularının Fırat kıyılarını işgal ettiklerini haber aldığında Muaviye’ye bir haberci gönderip “Henüz biz karşı karşıya gelmeden, bir mahalde karşılaşıp görüşmeden siz su yolunu bize kapadınız!” dedi – bu da Muaviye’nin savaş kışkırtıcılığında bulunduğunu gösteriyordu-.
Hz. Ali’nin mesajını alan Muaviye savaş erkânını toplantıya çağırarak kendileriyle görüşüp danıştı, fikirlerini aldı “Mesele budur, Ali suyu bırakmamayı istiyor ne dersiniz?” dedi. Toplantıda bulunanlar muhtelif görüşlerdeydiler; kimi serbest bırakılmasından, kimi de aksinden yanaydı. Amr b. Âs, birinci grubun görüşüne katılmıştı “Suyu bırakın” dedi “Çünkü bırakmazsanız zorla alacaklar; o zaman da el aleme rezil olacağız… “ Fakat ötekiler buna karşı çıktılar, suyu bırakmanın büyük hata olacağını, Ali ordularının bu kıyıları, ele geçirmeyeceğini öne sürüyorlardı. Sonunda ikinci grubun görüşü benimsendi ve Fırat suyunun Ali (a.s) ordularına kapatılması kararlaştırıldı. Ali (a.s) haberi aldığında karşı tarafın savaşı körüklemeye, kan dökmeye azmettiğini sezdi, işi ancak kılıç halledecektir. Sonunda; savaşı Ali’ye (a.s) tahmil etmişlerdi, savaşmaya zorluyorlardı onu. Başka çare kalmadığını gören İmam (a.s) ordunun karşısına geçip bir konuşma yaptı; baştan sona yiğitlik terennüm eden; binlerce kös, binlerce savaş marşından daha etkin olan bir hitâbeydi bu:
“Askerler! Muaviye bir bölük azgını etrafına toplamış ve size karşı çıkmış durumda! Fırat’ın suyunu kapatmışlar size; kıyıları tutmuşlar, sizi sudan mahrum bırakmaya niyetlenmişler!…
Ne yapmalı dersiniz?
İki yol var karşımızda şimdi: Ya alçakça yaşamak, yada vuruşarak şerefle ölmek!
Dostlar! Su mu istiyorsunuz? Doyasıya, kana-kana Fırat’ın suyundan susuzluğunuzu gidermek mi istiyorsunuz?…
Pekalâ… O halde evvelâ şu alçakların kanına susayan kılıçlarınızı sulayın…
Su istiyorsanız, kılıçlarınızı size su yolunu kapatan bu sapkınların kanıyla bir güzel yıkayın önce… Sonra dilediğiniz suya kavuşacaksınızdır! Susuzluğumuzu mertçe vuruşarak giderebiliriz ancak; başka yolu yok bunun!…”
Ardından, bütün orduyu cûşa getiren; damarlarına, iliklerine değin yiğitçe bir heyecan ve feveranla kasıp kavuran bir cümle söyledi; bu cümle hayat ve ölümün , Hz. Ali’ye (a.s) göre askerî yorumuydu:
“Dostlarım! Hayat nedir sizce?!
Yeryüzünde yürümek, adım atıp hareket etmek, yiyip içmek ve yatıp uyumak mıdır hayat?
Ya ölüm-… Ölüm nedir sizce?!
Toprağın altına gidivermek mi?..
Hayır!
Elbette ki hayır!
Hayat ve ölüm, bunlar değildir asla!
Hayat; ölerek de olsa muzaffer olmaktır!
Ölümse, yenilgi ve esaretle yaşamaktır!
Kahrolarak, alçalarak yaşamadır ölüm kahrederek, yiğitçe yücelerek ölümdedir hayat!
Evet… Ali’nin konuşmasıdır bu… Bir yiğitlik destanı, bir kahramanlık deyimidir sanki…
Yüz binlerce savaş marşından daha etkin bir cümledir bu….
“Ölüm, esareti kabullenip kahrolarak alçakça yaşamakta,
Hayat; kahrederek, yiğitçe vuruşarak yücelip şerefle ölmektedir!..”
Bu inançla savaşa giren elbette zafer kazanacaktır…
Nitekim Ali (a.s) orduları çok kısa süren bir çarpışmadan sonra Fırat kıyılarını ele geçirdiler, Muaviye ve ordusu susuz kalıvermişti şimdi!…
Muaviye, kendilerine biraz su verilmesini rica eden bir mektup gönderdi Hz. Ali’ye (a.s) . Hz. Ali’nin (a.s) adamları bunu kabul edemeyeceklerini söylediler, gönderilen habercilere, “Su yolunu ilkin siz kestiniz, size su vermeyiz dediniz; şimdi nasıl su istersiniz bizden?” dediler.
Fakat Hz. Ali (a.s) onları yatıştırdı, bunun doğru olmadığını söyleyerek “Onların yaptığı hataydı, bizim böyle bir hataya, böyle bir alçaklığa tevessül etmemiz düşünülemez, mertlik değildir bu… Ben düşmanımla savaş meydanında vuruşur, zaferi savaş meydanında ararım; Bu gibi baskılara tenezzül etmek ne bizim ne de izzet ve keramet sahibi başka bir müslümanın şânına yakışmaz dedi ve gönderilen habercilere diledikleri kadar su alabileceklerini söyledi!…
Mertlik ve mürüvvet denilen şey budur işte!…
Mertlik, cesaretten çok daha üstün bir vasıftır.
mevlâna Celaleddin-i Rumî, Hz. Ali’ye hitaben şöyle der Mesnevîde:
“Der şecâat şîr-i rabbanîsi
Der morovvet hod ki dâned kîsti”
Evet, Hz. Ali’yi (a.s) böyle tavsif eder Mevlâna: “Cesarette Allah’ın aslanısın / Mertlikteyse ancak sen bilirsin seni”…
Cesaret ve şecaatle rabbânî aslansın sen, Allah’ın aslanısın. Mertliğiniyse anlatabilmek mümkün değil, dile sığmaz, kelimelerle anlatılmaz mürüvvetin…
Ali’nin binlerce boyutundan biridir bu yalnızca…
Kimi zaman da sosyal faaliyetlerden fırsat bulduğunda Rabbiyle baş başa kalır, uzlet eder; tarifi imkansız bir aşk ve şevkle râz-u niyaz eder, rabbine ibadete koyulur. Nehc-ül Belağa da bu kişiliğine ne rastlayabilirisiniz onun. Bu boyutunu gözler önüne seren konuşma ve hutbelerinin, özellikle bugünün din aşığı gençlerine faydalı olacağı inancındayız:
“Allah’ım! Senin evliyaların için yakınların en yakını, dostların en iyisisin sen. Senden daha yakın yok bana, senden daha yakınını görmedim kendime. Allah’ım! Yalnızım ben, dostum ve yakınım yok senden başka… Ancak seninle hissetmedeyim ben. Allah’ım! Sana güvenenler için herkesten daha güvenilirsin sen; çağırana ilk koşan, daima hazır olansın sen. Allah’ım ! Sen, dostlarının, seni seven âşıklarının kalplerinde yatanı bilirsin; bâtınlarında haberdârsın; içyüzlerini görür, bilirsin onların… İrfan ve basiretlerinin derecesinden tamamıyla haberdarsındır; kim ne kadar ârif, kim ne kadar basiretlidir en iyi sen bilirsin. Sırları senin indinde açık, gizlilikleri senin nezdinde âşikardır; gönülleri sana doğru kanatlanmadadır onların…”
Burada bütün müslümanlara “Komeyl Duası”nı ısrarla okumalarını tavsiye ederim. Ali’nin (a.s) duasıdır bu, Komeyl’e o öğretmiştir bu duayı. İrfânî açıdan fevkalâde mükemmel bir duadır bu, irfanın doruğuna ulaşılmıştır bu duada. Bu duayı baştan sona okuyan bir kişi onda ne dünyayı bulacaktır ne ahireti (ahiret derken cennet ve cehennemi kastediyorum.) O halde nasıl bir duadır bu; ne vardır onda dünya ve ahiret yoksa eğer?!
Bu duada dünya ve âhiretin ötesi, çok-çok ötesi bir şey vardır.
Komeyl duasında yalnız ve yalnız “Allah”vardır. Bu muazzam dua, baştan sonra Allah’ı anış ve sırf O’na yöneliştir. İhlasla dolup taşan bir kulun, O’nun azamet ve celalî karşısında cûşa gelip taşmasıdır; ihlasla dolup taşan bir kulun biricik Rabbiyle irtibatıdır.
Komeyl duasında gerçek ibadeti görüp tadan insan…. Ali’nin (a.s) rabbine karşı kulluğunun ihlasını ve bu kulluğun fevkalade mahiyetini sergiler Komeyl duası.
İmam Zeynlabîdin (a.s) Ramazan sabahları duasında, Ebû Hamza Somâlî duasında Rabbine nasıl münacat eder, nasıl yakarır ona ? Bunu, mezkur duayı tam bir ihlasla okurken hissedebilir insan ancak…
Dua….
Müslümanlığımızın ilk adımıdır bu. Dinimizde ileri atacağımız ilk adım Rabbimize yönelik, O’na yakın olmaya çalışmaktır, O’nun yakınlığını kazandıktan, tam bir ihlasla O’na yöneldikten sonradır ki ferdî, içtimâî… vb. mesuliyetlerimizin farkına varabilmemiz ve bu mesuliyetleri hakkıyla îfâ edebilmemiz mümkün olacaktır.
Tek yönlü eğilimlerimizden bir an önce uzaklaşmamız. zaruridir. İslam ümmeti bu tek yönlü ve tek boyutlu eğilimlerin müptelâsı olmuştur her zaman. Bu “tek yönlülük” ve “tek boyutluluk” doğuran eğilimlerin başka çeşitlerine duçar olmamak ve aynı hatayı yeniden, ama başka şekliyle tekrarlamamak için duanın değerini çok iyi bilmemiz ve duaya gereken önemi vererek bu aslı hafife almamamız gerekmektedir.
Çok önemli bir noktadır bu…
İmam Câfer Sâdık (a.s) hazretleri vefatlarından çok kısa bir süre önce, ölüm döşeğinde yattıkları bir sırada bütün yakınlarını yanına çağırır. Herkes gelir, imamın emri üzere o odada toplanırlar. İmam, son defa gözlerini açıp onlara bakar ve son nefesini vermeden önce son nasihatını, inananlara ilk tavsiyesi olan buyruğunu hatırlatır:
“Namazı küçümseyenler, bizim şefaatimize nâil olamayacaklardır !…”
Hz. Ali ‘nin (a.s) ömrünün en ilginç ve şaşırtıcı kesiti, hayatının son 45 saatidir. Onun hayatını muhtelif safhalarda mütalâa etmek mümkündür. Doğumundan Hz. Resul-i Ekrem’in (s.a.a) bi’setine kadar geçen yıllar onun hayatının ilk devresini teşkil eder. İkinci devre, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bi’setinde hicrete kadar ki dönem; hicretten Hz. Resulullah’ın (s.a.a) vefatına kadar geçen süreyse onun hayatının üçüncü dönemine başlangıç teşkil eder ki bu dönem onun hayatının yine en ilginç ve apayrı hâdiselerle dolu dönemidir. Hz. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) vefatlarından kendi hilafetinin başlangıcına kadar geçen 25 yıllık bir süre de vardır ki kendine has özellikler taşır. Dört buçuk yıl süren hilafet dönemiyse Hz. Ali’nin (a.s) hayatının bir başka safhasıdır. Ömrünün son safhası, yaralanışından şahâdetine kadar geçen 48 saatten az bir süredir ki onun hayatının en hayret verici dönemidir bu.
Hz. Ali’(a.s)nin kâmil insan olduğu, bu son safhada daha belirgin bir şekilde müşahede edilmektedir. Ömrünün son lahzalarını yaşamaktadır artık o, ölüm kapıyı çalmaktadır. şimdi… Kâmil insanı tanımanın en sarih ölçülerinden biri de, ölümle yüz yüze geldiğinde nasıl bir tepki gösterdiğine bakmaktır. Yani insanın ölümü karşılama şekli, onun insanlığının bir ölçüsüdür ve bulduğu son şeklin açık bir ifadesidir. O halde “Hz. Ali (a.s) ölümü nasıl karşıladı?” sorusu onu daha iyi tanımamıza yardımcı olacaktır:
Ölümüne sebep olacak olan kılıç darbesi başına indiği an iki cümle söyler Ali (a.s):
1-    Katilin yakalanmasını ister.
2-    “Andolsun Kabe’nin rabbine, kurtuldum, şahâdete nâil oldum.” der. Şehâdet, kurtuluştur onun nazarında…
Hz. Ali (a.s) ağır bir yara almıştı. Onu evine taşıdılar, yatağa yatırdılar, Kufe’de yaşayan, devrin tanınmış doktorlarından olup Arap asıllı ve Şâfur’da tıp tahsilini tamamlamış bulunan Oseyd b. Amr adlı tabibi imamın başucuna getirdiler. Tabip kısa bir muayeneden sonra ümit kalmadığını anladı. Kılıca bilenmiş olan çok kuvvetli zehir, kana geçmiş, bütün vücuda yayılmıştı. “Ey mû’minlerin emiri” dedi, “Eğer vasiyetiniz varsa vasiyetinizi yapın artık…”
Bu sırada Hz. Ali’nin (a.s) küçük kızı Ümm-ü Gülsüm (Kulsûm), babasını yaralayan ezell-ü ebedlâinin -ezelden ebede dek lanet olsun ona- yanına gider ve ona serzenişte bulunur, “Babam sana ne yaptı ki ona bu kötülüğü revâ gördün?” der ve ekler: “Umarım babam iyileşir de senin yaptığın başa çıkar, ettiğinden utana kalırsın hep…” Bunun üzerine kâtil İbn-i Mülcem, küçücük yavrucağın bu umudunu da boşa çıkarmaya çalışarak “Boş yere ümitlenme”der, “Ben o kılıcı bin dirheme (ya da dinar) aldım, bin dirhem de (yada dinar.) verip en kuvvetli zehirle bilettim… Bu zehir, değil babanın başına, bütün Küfe halkının başına bir anda indirilecek olsa, hepsini öldürebilecek güçtedir. O halde boşuna ümitlenme, bu durumda kurtulması imkansız artık onun…”
Hz. Ali’nin (a.s) insanı hayrette bırakan diğer bir davranışı da kendi kâtiline karşı tutumudur… O durumda yemek yiyemeyeceği için kendisine biraz süt getirirler. Sütü gördüğünde kâtilini hatırlar ve “bana verdiğiniz yiyeceklerden ona da verin der”. Vasiyetini yaparken, ona iyi davranmalarını, aşırıya kaçmamalarını öğütler “Ey Abd’ul Muttaliboğlları! “der. Ben öldükten sonra halka Emir’el Mü’minin şöyle oldu, onun katlinde filancanın parmağı vardı deyip şunu bunu suçlamayın sakın… Beni öldüren ancak bir kişidir- kısas isterseniz onu öldürebilirsiniz ancak- “
Sonra İmam Hasan (a.s)a dönüp, “Oğulcağızım” der, “O bana bir kılıç darbesi vurmuştur sadece; iki ya da daha fazla değil, yalnızca bir darbe … Benden sonra bu iş senin elinde; dilersen onu serbest bırakır, dilersen kısas edersin… Ancak kısas edecek olursan şunu unutma ki o bana yalnızca bir kılıç darbesi vurmuştur, çok değil; sen de ancak bir darbe vurabilirsin ona; ölürse ölür; ölmezse kalır, kurtulur,”
Bunları söyledikten sonra yine tutuklunun -İbn-i Mülcem- hâlini sorar “Yemeğini verin; aç ve susuz bırakmayın sakın” der. Kendisine birşey getirdiğinde “Ona da verdiniz mi bundan ? diye sorar ve “Bana getirdiklerinizden ona da verin mutlaka” buyurur…
Evet… Ali’ (a.s) dir bu … Düşmanına, kâtiline karşı tavrı ve tutumu böyledir onun…. Ne de güzel demiş Mevlâna:
“Cesarette Allah’ın aslanısın sen, Mertlikte, kendinden başka kim bilebilir kim olduğunu?”
Onun mertlik ve insanlığına verilebilecek binlerce örnekten biridir bu yalnızca…
Ölüm döşeğinde yatmaktadır… Her dakika durumu daha kötüleşmekte, vücuduna yayılan o korkunç zehir her lahzâ etkisini daha çok göstermektedir. Olayı duyan koşmuş; dostları başucunda, kapı eşiğinde beklemeye koyulmuştur. Bütün şehir mâteme bürünmüş durumdadır, herkes mahzun, herkes üzgündür; her yerden ağlama sesleri çalınmadadır kulağa…Fakat bu sırada başucunda bekleşmekte olanlar imamın (a.s) huzur ve mutlulukla tebessüm etmekte olduğunu görürler; o mûtebessim haliyle “Andolsun Allah’a; başıma gelen bu iş hiç de tatsız gelmiyor bana” der, “Bu şahâdetin tâ kendisidir işte; Allah yolunda şehit olmaksa en büyük arzumdu her zaman… Hele ibâdet sırasında şehit olmak… Bundan daha güzel ne olabilir?”
Bunları söyledikten sonra Arapça’da meşhur olan bir deyim kullanır: “Gece vakti su arayan kimse gibi deyimdir bu… Bilindiği üzere o zamanlar Araplar çölde, çok zor şartlar altında yaşamaktadırlar. En büyük problemleri suydu; bu yüzden sulak ve yeşillik bölgelerde çadır kurarlar, sular çekilip otlar kuruyunca başka bir saha ararlardı. Ancak, gündüzleri çöl sıcağı dayanılmaz şiddette olduğundan bu arayış havanın biraz da olsa serinlediği akşam karanlığından sonra başlar ve su bulununcaya kadar bütün gece sürerdi. Bu cihetle, o günün Araplarınca sık kullanılan ve manası pek iyi anlaşılan bu deyimi kullanır ve “Dostlarım” der”Gecenin karanlığında su arayan birisi ansızın karşısında bir pınar bulur da nasıl sevinirse, ben de öyle sevinmedeyim işte… Aradığımı -şehâdet- bulmuşluğun, sevgilime -Allah- kavuşuyor oluşun sevincini tatmadayım şimdi!…”
“Dün gece seher vaktine doğru dertten kederden kurtardılar beni.
Gecenin o zifiri karanlığında âb-ı hayat verdiler bana…
Ne kadar kutlu geceydi o; seher, ne kadar da mübârek ve sevindiriciydi
O kadir gecesinde ben berat aldım işte!”
Evet, onun en ilginç ve etkili konuşmaları, hayatının son 45 saatinde yaptığı konuşmalardır!!..
Hz. Ali (a.s) Ramazanın on dokuzuncu günü tan yeri henüz ağarmaya başladığında suikasta uğramış ve aldığı öldürücü yara neticesinde Ramazanın 21. gecesinin bitimine doğru şehâdet şerbetini içerek Âlem-i A’lâ’ya doğru kanatlanmıştır.
Son lahzalardı… Herkes başucuna toplanmıştı İmamın… Küvetli zehir, giderek daha fazla yayılıyor ve bütün vücudunu etkisi altına alıyordu… İmam, zehrin etkisiyle bazen kendisinden geçip komaya giriyor; kısa bir süre sonra yine kendisine gelir gelmez inciler saçıp nasihatlerde bulunarak her biri nice hikmetler taşıyan son derece kıymetli öğütlerde bulunuyordu. Onun son nasihati 20 madde   halinde sıraladığı meşhur tavsiyeleridir. Ehl-i Beyt’ini yanına çağırır; önce Hz. Hasan ve Hüseyin’e (a.s); daha sonra da diğer evlatlarına tek-tek hitab eder ve ardından bu nasihati, târih boyunca yaşayan ve yaşayacak olan bütün nesillere mal ederek”… Ve bu sözün kendilerine ulaştığı insanlara, kıyamete değin öğüdüm, vasiyetimdir bu der ve muntazam bir sıralamayla öğüdüne başlar:
“… İkinize -Hz. Hasan ve Hüseyin- bütün evlâdıma Ehl-i Beytime ve bu sözlerim kime ulaşırsa ona, Allah’tan çekinmeyi, işlerinizi düzene koymayı, aranızı uzlaştırmayı vasiyet ederim. Allah’ın salatı ona ve soyuna olsun; ceddinizden duydum, derdi ki: İki kişinin arasını bulmak bütün -nâfile- namazlardan ve oruçlardan üstündür.
Allah için, Allah için yetimleri koruyun; bazen aç, bazen tok bırakmayın, -her zaman ilgilenin onlarla – size emanet edilen haklarını yitirmeyin onların (…) Allah için, Allah için Kur’an’a riayet edin.(…) Allah için, Allah için namazı bırakmayın, çünkü namaz, dininizin direğidir. (…)” ….  Böylece mezbur yirmi maddelik vasiyetini teker-teker sıralayıp bitiridi. Bu sırada başucunda durup dikkatle onu dinleyenler, birdenbire hâlinin değiştiğini, bitkince gözlerini yumduğunu gördüler; alnına iri ter damlaları birikmişti, dudakları kıpırdıyor, bir şeyler söylüyordu o haliyle. Onun ne dediğini duymak için iyice eğildiler, dikkatle kulak verip dinlediler, imam son lahzalarında kelime-i şahâdeti terennüm etmekteydi “Eşhed-u En- lâ ilahe illallah ve eşhed-u Enne Muhammeden abduh -u ve Resulüh’u…”
5. Bölüm
KEMÂL VE AHLÂK İLİŞKİSİ
KEMAL “OLMASI GEREKEN”LER STATÜSÜNE GİREN BİR KAVRAMDIR
İnsanoğlu için bir ekol yada bir ideoloji öne süren herkes “kemal” ve “kamil insan” konularında da belli bir görüş taşır. Bu ideolojilere gör “ahlak” denilen şey bilimle değil, fenle ilgilidir; yani ahlak; var olan haliyle var olan bir şey değil, “olması gereken”ler statüsüne giren bir kavramdır.
Ahlâk, insanda var olması gereken birtakım hasletler bütünüdür. Öyle ki bunlara sahip olması halinde insan, insanlığın yüce mevkiine erişebilecektir. Başka bir deyişle; kâmil ve üstün insan bu vasıflar toplamıdır. Muhtelif ideoloji ve dünya görüşlerinin kâmil insan konusunda öne sürdükleri nazariyeleri belli birkaç ana başlık altında hülâsa edebilmek mümkündür:
Bunlardan biri “akliyyun”   -akılcılar-ın görüşüdür. Bu görüşün öncüleri insana akıl açısından yaklaşır ve aklı, insanın ana cevheri olarak kabul ederler; insanın insanlığı, onun aklında ve akıllılığındadır derler. Akıl da, fikir ve düşünce gücüdür…
Geçmişte yaşamış kimi filozofların -ki bunların arasında bizimkiler de vardır- öne sürdüğü bu görüşün temsilcilerinden biri de tanınmış bilim adamı. Ebu Ali Sînâ’dır, Onlara göre kâmil insan, hekîm-bilgili ve akıllı- insan demekti; başka bir deyişle insanın kemâli, onun hikmet ve bilgisiydi. Onların “hikmet”ten kastettikleri şey neydi peki? Bugünkü anlamda “ilim” denilen şey mi? Hayır, hikmetten kasıtları, varlık âleminin bütününün doğru ve genel bir yorumuydu, bu ise bilinen anlamdaki bilimden farklı bir şeydi. Meselenin daha iyi anlaşılması için burada ilimle felsefe arasındaki farkı kısaca açıklamanın faydalı olacağı kanaatindeyim:
Tahran şehrini tanımak ve bu şehir hakkında bilgi edinme isteyen birisini ele alalım. Bu şahıs için mezbur şehir hakkında iki tür bilgi elde etmek mümkündür: 1) Genel ve yüzeysel, fakat mühkem bir bilgi. 2) Kısmî, fakat belirli ve detaylı bir bilgi. Birinci durumdaki bilgi, meselâ Tahran belediyesinde çalışan bir harita mühendisinin sahip olduğu bilgidir. Böyle bir şahsa Tahran’ın haritasını çiz, ya da Tahran’ı bana tanıt derseniz bir kağıt üzerine şehrin genel bir haritasını çizebilir; bu haritada şehrin doğu, batı, kuzey ve güney il sınırlarını iyice belirler; şehrin anayollarını, ana caddelerini, parkları ve meydanlarını gösterir; meselâ şurası Tecriş, burası Nehrevân, şu taraf Hz. Abdu’ülaziym   mıntıkasıdır der. Böylece sözkonusu mühendis, Tahran hakkında size genel bir bilgi vermiş ve bu şehrin bütününü genel bir çerçevede tanıtmıştır. Fakat bu haritada, sizin evinizin yerini göstermesi ya da onun vermiş olduğu bilgiyle o haritada sizin evinizin yerini tam olarak işaretleyebilmeniz mümkün değildir.
İkinci yol olarak “kısmî, fakat belirgin ve detaylı bir bilgi” dedik. Bu da, Tahran hakkında bu bilgilere sahip olmayan, mezkur mühendis gibi bu büyük şehrin genel durumundan söz edecek kadar bilgisi bulunmayan, ancak şehrin belli semtlerini çok iyi bilen birisinin sahip olduğu bilgidir. Sözkonusu şahıs, o mühendis gibi şehrin bütün anayollarını, parklarını, cadde ve meydanlarını eksiksiz olarak sayıp dökemez, belki çoğunun yerini ve adını bile duymamıştır; ancak bazı semtleri vardır ki avucunun içi gibi bilir. Meselâ onun bildiği bir semti soracak olursanız mahallesinden yollarına, yollarından sokaklarına kadar sayıp döker size; şu sokak falan yere çıkar der; hatta falan sokakta şu kadar ev, şu kadar mağaza vardır, falan evin kapısı mavi, filan mağazanın kapısı şu renktir diyerek o makaleyi en ince teferruatına kadar bütün ayrıntılarıyla anlatıverir!…
O halde bütün şehir hakkında genel bilgiye sahip birisi, şehrin küçük semtlerinde herhangi birini ayrıntılarıyla bilemeyecek, bu küçük semti bütün ayrıntılarıyla bilen birisi de şehrin genel durumu konusunda pekalâ bilgisiz olabilecektir!
Felsefeyle ilgilenenin durumu da birinci şahıs gibidir. Filozof ya da felsefeci, varlık âleminin genel yapısını kavramaya çalışan kişiye denir. Onun amacı varlığın başlangıç ve sonunu anlamak, varlığın safhaları ve varlık âleminin kendine has kurallarını keşfedebilmektir. O, genel kurallarla ilgilenir; bu yüzden de parçaların teferruatına vâkıf değildir; meselâ falan bitki ya da filan hayvan, taş veya güneş konusunda -ilmi konular olduğundan- teferruatlı bilgisi yoktur onun.
Felsefenin nazarında “hikmet”, varlık âlemi konusunda genel ve geniş bilgidir. O, bütün varlık âlemini belli sınırlarla zihninde tasavvur etmeye yani bütün varlı âlemini aklıyla tasavvur ve teşhise çalışır; anca onun zihninde şekil bulan bu portre müşahhas ve belirgin değil, müphem ve belirsizdir, nazarîdir.
Onlara göre insanın kemâlî, varlık âleminin bütün sınırlarıyla onun zihnine yansımasıdır. Bu cihetle eski dönem felsefecileri bunu şöyle tâbir etmekteydiler: “Akıl dünyası insanının aynî -hakikat- dünyaya uygun ve onunla mutâbık bir akla ulaşması, mezkur dünya mukabilinde onu -o aklî merhaleye varmış olan şahsı- da bir dünya kılar. Ancak o dünya, aynî dünyadır; bu ise aklânî -akla uygun- ve düşünceden doğan dünya olarak adlandırılır. Şairin de demiş olduğu gibi:
“Bilgiden azıcık nasibini alan kişi
Bizzat bir dünya olur, kendisi küçük bir âlem kesilir.”
Evet, felsefecilere göre kâmil insan, aklen kemâle ermiş olan insandır. Bu aklî kemalin manası ise, o kişinin zihninde varlık âleminin bütün boyutları ve bütün çerçevesiyle şekillenmiş olmasıdır. Bu şekil ve tasavvur; düşünce, istidlâl ve akıl yoluyla meydana gelir onun zihninde; yani aklını kullanarak ve düşünerek varlık âleminin aslını kavrar. Ancak, felsefeciler bununla da yetinmeyerek hikmeti iki plânda ele aldılar:
1-    Nazarî hikmet, ya da teorik bilgi: Bununla kastedilen, varlık dünyasını yukarıda anlatmış olduğumuz şekilde tanımaktı.
2-    Amelî hikmet, ya da pratik bilgi: Bundan kastedilen de insan aklının bütün vücuda, vücuttan gelen istek, sevki tabii ve sair güçlere tam anlamıyla hâkim olabilmesidir.
Ahlâk kitapları da bu konu üzerinde durur genellikle, aklı öncü kabul ederler; yani bizim ahlâkımız Sokratçı bir ahlâktır derler, Sokratçı ahlâk ise akılcılıktır, yani her şeyi değer ve mefhumu akılla tesbit edilir; akıl, yegâne ölçüdür. Senin aklın mı şehvetine hâkimdir, yoksa şehvetin mi aklına? Aklın mı öfkene egemendir, öfken mi aklına? Hangisi üst gelir sende? Aklın mı kuruntu ve korkularına egemendir, yoksa kuruntu ve korkuların mı aklına? Bunları böylece tesbit ettikten sonra şu neticeyi ortaya koyar felsefeciler: Varlık âlemini nazarî hikmetle -teorik bilgiyle – yukarıda anlatıldığı gibi, yani düşünce ve istidlâl yoluyla idrak edip kavrar ve amelî hikmet -pratik bilgide- de ilerleyip nefsinizi, bütün nefsi istek ve güçler akla tâbi olacak şekilde aklın kontrolüne sokabilirseniz, kâmil insan olabilirsiniz…
Bu ekol, akıl ve hikmet; başka bir deyişle düşünce ve genel bilgi ekolüdür.
Kâmil insan konusunu ele alan diğer bir ekol ise “aşk” ekolüdür.
İrfan öğretisinden başka birşey olmayan aşk ekolü ise insanın kemalînin “aşk”a ve aşkının onu ulaştırdığı varlığa -ki bu da Hakk Tealâ’nın Zât-ı Akdesinden başka şey değildir- bağlı olduğunu söyler. Akıl öğretisidir hareket ve aksiyon öğretisi değil, düşünce öğretisidir demiş ve bu ideolojiye inanan bilgenin -hakîm- hareket değil, düşünceye inandığını söylemiştik. Akılcılık ideolojisinde hareket, ancak zihnin ve düşünce hareketidir. Halbuki aşk öğretisi, bir hareket öğretisidir, aksiyon ideolojisidir. Ancak bu hareket yatay değil, dikeydir, giderek yükselen, yükseldikçe daha da yüceleşen bir harekettir. Bu hareket de daha sonra yatay harekete dönüşmektedir, ama, kemâle ermek isteyen insanın hareketi ilkin dikeydir, yâni Hakk Tealâ’ya doğrudur; O’na doğru komutlanış, O’na doğru yücelişi. “Aşk” yolunun yolcusuna göre hakikatleri anlayabilmek için akıl, düşünce ve istidlâl yeterli değildir; O’na yaklaşabilmek için daha çok ruha önem vermek gerekir, zira insan ruhu gerçekten mânevî bir hareket halindedir; onun bu hareketi, Allah’a varışa değin sürecektir. Bu cihetle “aşk” öğretisine inananlar, akılcılığı yererler daima.
Edebiyatımızın en ilginç bölümlerinden biri “aşk”la “akıl” üzerine yapılan münazara ve tartışmalardır. Bu münazaralar, genellikle irfan ehli tarafından yapılmış ve onları aşkı akla gâlip ilan etmişlerdir, Zira bu düşünce ekolünün temsilcileri insanın kemâle erebilmesi için akıl ve düşüncenin yeterli olamayacağı görüşündedirler. Onlar “Akıl, insanın bütün varlığı değil, varlığının bir parçasıdır ancak akılda; mesela, göz gibi bir vesileden ibarettir” derler. Son yüzyıl düşünürlerinden Breston da bu konu üzerinde önemle durarak insanın varlık cevherinin akıl değil, ruh olduğunu, ruhun aşk ve sevgi dünyasına ait olup Allah’a doğru hareketten başka bir eylemi olmadığını söyler. Bu cihetle aşk ve onu ihtiva eden ruh, akıl ve düşünceden üstün tutulur ve ona tercih edilir.
Aşk ve onun ilâhi potasında eriyişi akla ve aklın istidlallerine tercih edişin örnekleri, Hâfız’ın bazı şiirlerinde belirgin bir tarzda göze çarpar. Onların “tevhid” inançları apayrı bir manâ taşır; “vahdet-i vücuda” tevhididir bu; böylesine tevhidî bir merhâlede her şeyin şekli değişir, herşey “hakkânî” bir şekle bürünüverir. Sonra da insan ve Allah ilişkisi çıkar ortaya. Bu ekolün ortaya koyduğu kâmil insan modelî, sonunda tanrılaşır, ilahlaşır ve “Allah” oluverir; onlara göre gerçek “kâmil insan” tanrıdan -islâmî inançla tâbir edildiğinde Allah’tan – başka bir şey değildir. Bu anlamda kemâle ulaşan insan kendisini aşar, benliği fâni olur ve Allah’a erişir.
Kâmil insandan söz eden diğer bir ideoloji ve okul da ne akla, ne de “aşk”a yer vermeyen, ancak ve ancak “kuvvet” ve “kudret” e inanan düşünce okuludur.
Bu görüşe göre kâmil insan “kudret ve güç” sahibi olan insandır; çünkü kemâle denilen şey “güç ve kudret”tir ancak; kuvvet ve iktidardır; hangi yolla, hangi surette olursa elde edilen şey “kudret” ve “güç” ise o, kemâledir…
Eski Yunan’da kendilerine “Sofist” denilen bu akımın öncüleri sözkonusu düşünceyi sârih bir şekilde gündeme getirmiş ve “hak, kuvvettir!” diyecek kadar ileriye gitmişlerdir. Onlara göre kudret ve güç “hak” kın tâ kendisidir; bu anlamda güçlü insan, ne olursa olsun “haklı” insandır, güçlü olmayan “zayıf” insanca aynı düşünceden hareketle neticede “haksız”dır.
Bu düşünce okuluna göre esasen adalet ve zulmün mefhumu yoktur, anlamsız birer kelimedir bunlar; aslolan kuvvettir ve hak da kuvvetten doğar; yani güçlülük, haklılıktır. O halde insan bütün çabasını güçlü ve kudretli olmaya sarf etmeli, olabildiğince güçlenmeli ve bunun belli bir sınırı, ya da yolları olduğunu da düşünmemelidir. Başka bir deyişle alabildiğinde güçlü olmalı ve bu amaç için her yola başvurmalıdır.
Son iki yüzyılın tanınmış düşünürlerinden olan Alman felsefecisi Nietsche bu düşünce okulunu, sözüm ona, ihya edenlerin başında gelir. Sofizmin yeni uygulayıcısı diyebileceğimiz bu düşünür âdeta büyük bir marifetmiş gibi bu okulun ana görüşlerini belirgin hatlarda topladı. Bu düşünce okuluna göre “doğru olmak , dürüst davranmak, emânete hıyanet etmemek..vb. iyi şeyler ve insâni vasıflardır” gibi düşünceler tamamen yanlıştır, “insânîlik ve iyilik” terimleri saçmalıktan başka birşey değildir. Düşkünün elinden tutmak, zayıfa yardımcı olmak anlamsızdır; bilâkis, zayıfı daha da ezmek ve düşenin elinden tutacağına beline bir tekme indirmek gerekir. Çünkü zayıf olmak en büyük suçtur zaten! O halde zayıfı cezalandırmak, düşmek üzere olana yardımcı olup elinden tutulacağı yerde tersine, ayağına çelme takıp yere kapaklanmasına sebep olmak gerekir!…
Din düşmanı olan ve hiçbir tanrı inancı taşımayan Niebsche’e göre “din”, zayıfların icadı olan bir inançtır. Karl Marx’ın görüşünün tam tersi bir düşüncedir bu. Marxızme göre din, güçlülerin icadıdır; güçlüler, zayıfları kandırmak ve köleleştirip sömürebilmek için din düşüncesini ortaya atmışlardır
…Nietsche ise bunun tam tersini söyler ve “Dini zayıflar icad etmişlerdir”der. Ona göre zayıflar, güçlüklerin gücünü sınırlamak amacıyla bu çareye başvurmuşlardır. Yeterince güçlü olmayanlar “af”, “bağış”, “cömertlik”, “ruh”, “mertlik”, “insanlık”, “iyilik”, “adalet”…vb. kavramları ortaya atarak güçlüleri kandırmış, gerçekte insanoğluna ihanet etmiş; onların bu “iyilik mefhumlarıyla kurdukları oyun” a gelen güçlüler, neticede güçlerini sınırlamak zorunda kalmışlardır…
Onlara göre “nefisle mücadele” denilen şey yanlış ve bir kandırmaca dan ibarettir; aksine, nefsini alabildiğine tatmin etmek, tenperver ve canına düşkün olmak gerekir. Aynı şekilde “eşitlik”de saçmadır. Ne demek “eşitlik”?!… Egemen ve ezilen, ezen ve ezilen vardır ve olmalıdır da!… Bir grup (zayıflar), diğer bir grubun (güçlüler) egemenliği altında bulunmaya mecburdur; zayıflar güçlülerin egemenliğine boyun eğmeli, onlar için çalışmalı ve onlara hizmeti bir görev bilmelidirler çalışmaktan, ezilip horlanmaktan canları çıkıyor olabilir, çıkmalıdır da!…Onların görevi, güçlülerin daha da güçlenmesine yardımcı olmaktır! Zira ancak bu şekilde “en üstün -en güçlü- insan” meydana çıkabilecektir!…
Bu düşünce okuluna göre kadın erkek eşitliği de yanlış ve anlamsız bir kavramdır, kadın haklarından söz edilemez; çünkü erkek güçlü, kadınsa zayıftır. O halde erkek kadından daha üstündür ve kadın, ancak erkeğe -erkek daha güçlü olduğu için- hizmet etmek için vardır, onun yaratılışının tek sebebi de budur zaten!…
Bu düşünce okulunun görüşleri kısaca bunlar… Bu okula inananlara göre üstün insan, kâmil ve yüce insan, güçlü olan insandır. Başka bir deyişle üstünlük ve kemâlin ölçüsü “güç” tür, “güçlülük” tür, kuvvet ve kudrettir. Bugün bu düşünceler üç aşağı, beş yukarı müslümanlar arasında da revaç bulmuş, itibar görmüş ve kimi müslümanlar bilmeden ve farkında olmaksızın bu düşünce şeklinin muteber ve “geçerli” olduğu zannına kapılmışlardır. Çoğu kez kimimiz meselenin aslına dikkat etmeksizin bir ağız alışkanlığıyla “hayat, varlığın devamı için niza ve çalışmadan ibarettir” deriz. Yanlış bir düşünce şeklidir bu; hayat, varlığın devamı için bir çatışma değildir; çatışma , varlığının devamı için bir çatışma değildir; çatışma varlığının müdafaası ve kişinin kendisini koruması için meşru bir haktır ancak.
Hatta Ferid Vecdî gibi kimi İslam bilginleri bile bu hataya düşmüş ve “Savaş, insanoğlu için bir zarurettir; insan var olduğu sürece savaş da olmalıdır, onun için bir şeref meselesidir bu” diyerek Kuran’daki bazı âyetlerden istidlalle bu görüşü Kuran’la desteklemeye çalışmışlardır:
“… Eğer Allah, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmeseydi, içlerinde Allah adının çok anıldığı manastırlar da yıkılırdı, havralar da, kiliseler ve mescitler de…”
“… Allah insanları birbiriyle gidermeseydi yer yüzü mutlaka bozulup giderdi, fakat Allah’ın âlemlere ihsânı var, lûtfu var.”
Görüldüğü gibi bu âyetlerde savaş meşru olarak zikredilmekte ve “Allah, bazı insanları bazı insanlarla gidermeseydi yeryüzü fesada gömülür, bozulup giderdi” denilmekte, “aksi takdirde içlerinde Allah adının çok anıldığı takdirde içlerinde Allah adının çok anıldığı manastırların, havra, kilise ve camilerin bugün mevcut olmayacağını” hatırlatmaktadır.
Evet, âyet-i kerime bir gerçekten söz etmektedir, fakat onların anladığı gerçek değildir bu; onların bu âyetleri anlayamamış oldukları ortada… Mezbur âyet-i kerimelerde sözü geçen savaş, “müdafaa savaşıdır; Hıristiyanlık muhatap alınmakta ve “biz her hâl-û kârda barıştan yanayız, hiçbir surette savaşmayız…” diyen papaz zihniyetine karşı çıkılmaktadır.
Kur’an-ı Kerim savaşın iyi bir şey olmadığını söyler, niza ve çekişmeyi reddeder; fakat bu, tecâvüz amacıyla yapılan saldırı savaşıyla ilgilidir; hakkı ve hakikatı koruma amacıyla yapılan “müdafaa savaşı”yla değil !..
Söylenen şudur: “Sayın papaz efendi! Eğer savunma savaşı olmamış olsaydı siz bugün kilisenizde rahatça ibadet edemeyecektiniz!… Ve siz; sayın haham efendi, eğer savunma savaşı olmasaydı havranızda olmayacaktınız bugün!… Ve sen, ey müslüman, müdafaa amacıyla savaş sana farz olmasaydı- Cami’de ibadet etmeyecektin bugün… Siz, hepiniz; bugün ibâdethânelerinizde rahatça ibadet edebiliyorsanız, bunu Hakk yolunda, hakkı müdafaa için savaşan savaşçıların mücahedelerine borçlusunuzdur !”
Evet, insanoğlunun; mütecavizin olmadığı, tecavüz, çatışma ve saldırının bütünüyle yok olup gittiği bir olgunluk, kemâle ve eğitim düzeyine ulaşması elbette müspet ve arzu edilir bir gelişmedir,saldırı ve tecavüzün bütünüyle ortadan kalkması halinde savaş ve çatışma da meşru olmayacaktır elbet… Nitekim İslam inançlarına göre Hz. Mehdi (Allah onun zuhurunu erken kılsın) kuracağı devlet, ideâl İslam devleti olup teşkil edilecek toplum da ideâl toplum olacaktır. Konuyla ilgili mütalâalarımda gayet ilginç bir noktaya rastladım, ideâl İslam toplumunun niteliğini anlama hususunda gerçekten dikkate değer bir hadisedir bu. Rivayette “O zaman -zuhurdan sonra- yırtıcı hayvanlar dahi yekdiğeriyle barışık yaşayacak ve savaş bir daha asla başlamamak üzere sona erecektir” denilmektedir! Yani insanlar öylesine bir kemâle erişecek ve insânî bir olgunluğa ulaşacaktır ki yekdiğerinin hakkına tecavüz ve yekdiğeriyle çekişme gibi olaylar asla görülmeyecek, zira “tecavüz” ve “başkasının hakkına göz dikme ya da el uzatma” olayı bütünüyle ortadan kalkacaktır. Bu durumda elbette ki savaş da olmayacaktır artık!..
O halde “hayat, canlı kalabilmek için çatışmaktan ibarettir” diyerek savaşı hayatın zarurî bir gerekçesi olarak gösteren ve “her hâl-û kârda savaş”ı meşru kabul edenler büyük bir yanılgı içindedirler.
İmam Hüseyin’e (a.s) mal edilmiş bir cümle vardır, ne anlamca doğru bir cümledir bu, ne de İmam Hüseyin’e (a.s) ait olduğunu rivayet eden bir kaynak kitap ya da belge mevcuttur! Üstelik bu cümlenin son 40- 50 yıl zarfında meydana çıkmış olması da ilginçtir!
İmam Hüseyin’e (a.s) mal edilen mezkur cümle şudur: “Hayat bir şeye inanmak ve bu inancı doğrultusunda cihad etmektir.” Daha çok batılıların düşünce sistemine benzeyen bir fikir var burada; hayat, insanın her hâl-û kârda bir inanç taşıması ve bu inanç uğrunda sürekli savaşması olarak yorumlanmaktadır zira… Halbuki inanç ve savaş konularında Kur’an’a müracaat edildiğinde belli bir hareket noktasında söz edildiği görülür: “Hakk! … Kur’an nazarında inanç; Hakka inanmak, hakkı kabul etmektir ancak; cihadsa yine bu uğurda, yani “Hak yolda” yapılması gereken ve yapılan bir savaştır. Yani savaş ancak “Hakka hizmet ve hakkı müdafaa amacıyla yapıldığında meşrudur. Kur’an, hayatı “herhangi bir inanç ve bu inanç uğruna yapılan her türlü savaş olarak yorumlanamaz; onun tasvib ettiği belli bir inanç -Hakka kulluk- ve tayin ettiği muayyen bir cihad -fîsebilillah- sözkonusudur.
İnanç ve akide kavramı, tek başına soyuttur, çünkü inanç hak da olabilir bâtıl da…Her ikisi de inançtır bunların… Başlıbaşına bir dünya görüşüdür bu, “İnsanın ne olursa olsun bir dünya görüşü olmalı ve, bir hedefi olmalı ve bu hedef için çalışıp çabalamaktır” der ve bu hedef ne olması gerektiğini belirlemez; inanç olsun , hedef ve ülkü olsun da, ne olursa olsun” der…
Kur’an ise her şeyi belli sınırlarıyla ifade eder, kelimeler ve kavramlar tam tespit edilmiş, her şey kendi belirgin çerçeveleri ve nüânslarıyla ifade edilmiştir. Kur’an herhangi bir inancı değil “Hakka kulluk” ve “Allah”a iman” inancını tasvib ve teklif eder, mücadele ve savaş da ancak “Allah yoluna cihad” çerçevesinde meşru ve bu çerçeve dahilinde zaruri olarak tespit edilir. Yani Kur’an-ı Kerim insana, önce akide ve inancını ıslah etmesini tavsiye eder.
İslam inancında kişi her şeyden önce dünya görüşü hususunda cihad etmelidir; ilk cihadı inancıyladır insanın. Önce inançlarını gözden geçirmeli, bâtıl inançlarıyla savaşmalı ve inancını genel ve özle bir çerçeve dahilinde ıslah ederek doğru ve hakk olan inanca ulaşabilmelidir. Bunu başardıktan, yani hakkı bulduktan ve hakka inandıktan sonradır ki bu inanç -hakk yolunda cihad etmesi gerekir. Velhasıl kâmil insan modelini “kudret ve güç sahibi insan” olarak tesbit eden ve kemalin “güçlülük” olduğuna inanan bu dünya görüşü, hayatı “var olabilmenin sürekli savaşı” ve bugün çok kullanılan tabiriyle “yaşamak için öldür” kurallarıyla yorumlayan bir akidedir. Darvinizm de bu görüşü öne sürer ve “hayvanlar da yaşamak için sürekli öldürmek durumundadırlar” diyerek insan ve sair bütün canlılar için hayat denilen şeyi “Canlılar arasında varlıklarının devamını sağlayabilmek için mevcut olan sürekli ölüm-kalım savaşı” şeklinde yorumlar.
Bu noktada insanı hayvanla aynı düzeyde tutmak ve hayvanlarda olduğu gibi insanlarda da hayat “varlığının devamını sağlayabilmek için süregelen bir ölüm-kalım mücadelesi”nden ibarettir demek tamamen yanlıştır. Zira bu, “yaşamak için işbirliği” demektir. Onlara göre insanlar arasında görülen “işbirliği”, yine insanlar arasındaki “yaşama savaşı”nın doğurduğu zarurî bir ihtiyaçtır. “Hayat, yaşam kavgası, varlığını sürdürebilmenin amansız mücadelesidir” diyene, “Öyleyse insanlar arasında görülen bu samimiyetler; birlik, dostluk, işbirliği, yardımlaşma ve sevgiler neyin nesi oluyor?” diye soruduğunuzda verdiği cevap şudur: “Yanılıyorsunuz… Bu samimiyetlerin, bu işbirliği, yardımlaşma, dostluk, sevgi…vs lerin ardından çıkar kavgası yatar; amaç yine yaşam kavgasında üst olmaktır.” Ardından meseleyi şöyle açıklar: “İnsan hayatının temelini çıkar çatışması oluşturur;* hayat, varlığın devamını sağlamak için kişinin sürekli diğerleriyle savaşmasıdır. Ancak bireyler, kimi zaman büyük ve onlardan çok daha güçlü bir düşmanla karşılaştıklarında mecburen birleşir ve yardımlaştırırlar. Yani bu yardımlaşma ve dostluk, sözkonusu ortak düşmanın varlığının dolaylı olarak tahmil ettiği bir ilişkidir. Gerçek bir dostluk, samimiyet ve yardımlaşma değildir bu, olamaz da!… Amaç, mezkur düşmana karşı koyabilmektir yalnızca; yani bir “tez” ve “anti-tez” meselesidir bu. Bu düşmanın varlığı karşısında, ona mukabele saikinden kaynaklanan yardımlaşma ve dostluklar çıkar ortaya. Nitekim sözkonusu düşmanın ortadan kalkmasıyla birlikte bu dostluk ve samimiyetler, yardımlaşma ve işbirlikleri de ortadan kalkar, birlik halinde olan bu grup ayrı-ayrı gruplara bölünüverir, ikilikler şekillenmeye başlar; ortada iki cenah ve iki tane kalıncaya kadar bu ayrılma sürüp gider. Böylece başka -üçüncü bir güçlü kalmayınca bu iki taraf ya da şahıs, yekdiğeriyle savaşa tutuşur.”
“İnsanlar arasında mevcut olan dostluk, samimiyet, işbirliği, ittihat, insanlık, barış…vb. şeyler aslında düşmanlıkların insana yüklediği mecburî -ve çıkara dayanan- davranışlardır. Aslolan çatışma ve savaştır, insanların yekdiğerine karşı sürekli çatışmasıdır; yardımlaşma gibi duygular ise bu çatışma aslının doğurduğu bir sonuçtur! Yardımlaşma ve işbirliği gibi davranışlar, çatışmanın yan tesirleri, onun çocuklarıdırlar. Görüldüğü gibi akılcı dünya görüşünde nasıl karşı bir noktaya karşı çıkıyorlarsa; keza, “aşk” öğretisinin nasıl karşı çıktığı bir nokta mevcutsa ve her iki taraf bu noktayı “zan” ve “hayal ürünü” olarak yorumluyorsa; “güç ve kuvvet” okulunun da karşı noktası vardır… Kimileri kuvveti aşırı derecede küçümsemiş ve insanın kemâlini “zayıf oluş” şeklinde tespit etmişlerdir; bu dünya görüşüne göre kâmil insan, “güçsüz insan”dır, “zayıf insan”dır. Zira insan “güçlü olursa yine “tecavüz”e kalkışacak ve başkalarının hakkına göz dikecek, el uzatacaktır. Sa’di’miz de bir şiirinde bu hataya düşerek şöyle der:
“Ayaklar altında kalan karıncayı ben,
İğnesinin insanları incittiği arı değilim elbet.
Bu nimetin şükrünü nasıl edâ edebilirim
Ki, insanları incitmeye kâdir değilim.”
Yanlış bir ifadedir bu… İnsan ille de ya karınca, ya da arı -gibi- olmak zorunda mıdır?! Ya ayaklar altında ezilecek kadar zayıf, ya da herkesi incitecek güçte mi olmak gerekir? Başka bir tercihte de bulunabilirsin pekalâ; meselâ ne ayaklar altında ezilen bir karınca, ne de herkesi iğneleyip inciten bir arı olmayıverirsin… Bu şiiri doğru bir ifadeyle şöyle de söyleyebilirdi şâir:
“Ne ayaklar altında ezilen bir karıncayım ben,
Ne insanları iğneleyen bir arı…
Bu nimetin şükrünü nasıl edâ ederim
Ki var gücüm, ama incitmem kimseyi…”
Evet… Şükredilmesi gereken durum, güçlü olmak; fakat gücü olduğu, kuvveti yettiği halde kimseye eziyet etmemektir. Mârifet, imkanı, olduğu halde onu kötüye kullanmamak, güçlü olmasına rağmen eziyet etmemektir. Yoksa, zaten gücü yetmeyen, kuvvetçe zaten zayıf ve yetersiz olan birisinin eziyet etmemesi- esasen gücü yetmemektedir bunu- bir marifet değildir…
Başka bir şiirde ise şöyle der:
“Dağlara çekilmiş bir âbide rastladım
Dünyadan kaçıp mağaraya sığınmıştı.
Neden şehre inmiyorsun? dedim.
Gönlün açılır, ferahlarsın biraz…”
Burada Sa’di, dünyadan elini eteğini çekmiş insanı- münzevî- konuşturur; neden şehre inip insanlarla kaynaşmadığını, toplumun meseleleriyle niçin ilgilenmeyip insanlara yardımcı olmaktan imtinâ ederek dağda yaşamayı tercih ettiğini sorar… Burada şunu da hemen belirtelim ki Sa’di, bunu tam tersini de diğer bir şiirinde dile getirir şöyle der:
“Tekkeden çıkan bir zâhid, medreseye geldi
Tarikat ehlinin usulünü bozdu böylece
Alimle âbid arasında ne fark gördün de
İnsanların arasına dönmeyi yeğledin? dedim.
“Abid, fırtınada kendi canını kurtarmaya çabalar,
Alimse boğulmak üzere olanları kurtarmaya çalışır dedi.”
Burada Sa’dî’nin âlimle münzevi zâhid arasındaki fark konusunda vardığı tesbit doğrudur. Ancak daha önceki şiirinde dağdaki âbidi anlatırken:
“Dağlara çekilmiş bir âbide rastladım
Dünyadan kaçıp mağaraya sığınmıştı.
Neden şehre inmiyorsun? dedim,
Gönlün açılır, ferahlarsın biraz…” der ve insanlardan uzak yaşamayı tercih eden âbidin bu davranışına gerekçe olarak öne sürdüğü bir sebepte söz eder. Şiirin mazmununa bakılacak olursa Sa’di de bu gerçeği kabul etmektedir, inzivaya çekilen âbidin gerekçesi şudur:
“Dedi ki: Peri yüzlü güzeller vardır orada
Pir olan sürçer onca güzel güller arasında”
Evet… İnzivaya çekilen zâhidin öne sürdüğü gerekçe budur, “şehirde peri yüzlü güzel hâtunlar vardır, onları görünce dayanamam, kendime hâkim olamam ben” der ve ekler: “Bu yüzden insanlardan kaçıp bir dağ başına geldim, mağaraya sığındım…”
Aferin… Bravo senin şu sözüm ona kemâline doğrusu!… Sen git, mağarada kendini hapset , neymiş efendim?!
Kemâl bu değildir…
Sa’di efendi!… Kur’an-ı Kerim kıssaların en güzelini anlatır size…
Yusuf’un (a.s) kıssasıdır bu…
Yusuf, “Şüphe yok ki çekinir ve sabrederse mutlaka Allah, bu çeşit iyilik edenlerin ecrini zâyi etmez…”  der.
Kur’ân, “Yusuf gibi ol” demektedir sana… Murâd olabileceği imkanlar her şeyiyle hazır ve âmâdedir; herşey onun arzusuna bağlıydı o sırada, herşey hazır ve müsâit, kapılar kapalı, kaçacak bir yer yoktu… buna rağmen o, iffet ve şerefini koruyarak kapanan kapıları açmaya, odadan kaçmaya çalışmaktadır… Gençtir, bekârdır, kadınsızdır; üstelik yakışıklıdır, hem her kadının aklını başından alacak kadar yakışıklı ve güzel… O kadınların peşinden koşacağı yerde, kadınlar onun peşinden koşmakta, kadınlar ona yalvarmaktadırlar! Her gün yüzlerce mektup, yüzlerce rica gelmektedir kadınlardan. Üstelik alelâde kadınlar da değildir bunlar; Mısır’ın en tanınmış ailelerinden, en soylu ve en güzel kadınlarındandırlar…Hepsi delicesine âşıktı Yusuf ‘a (a.s).
Kur’an böyle ders verir, böyle öğretir işte…
Herşey hazır ve âmadedir, üstelik – kadının- isteğini yerine getirmemesi hâlinde hayatı tehlikeye girecektir; çünkü -kadın- onun yakasını bırakmamakta ve ölümle tehdit ederek “Ya beni kabul eder, ya canından olursun… İsteğime boğun eğmezsen öldürtürüm seni, bilmiş ol!..” demektedir.
Yusuf (a.s) ne yapmaktadır bu durumda?
Onun isteğini reddetmekte, ölüm tehdidine rağmen ona sırt çevirmekte ve:
“… Yusuf, rabbim, dedi; zindan, bunların davet ettikleri şeyden daha hayırlı bence. Bunların düzenini benden uzaklaştırmazsan belki onlara meyleder de bilgisizlerden olurum…”
Evet, her türlü imkana sahip olduğu, bütün şartlar amâde ve ortam her şeyiyle müsâit bulunduğu halde o bu gayri meşru ilişkiden kaçınmakta ve böyle bir günaha ortak olmaktansa zindana atılmayı tercih etmektedir!…
Görüldüğü gibi insanın kemali, güçsüzlüğünde değildir asla. Edebiyatımız, kemali “güçsüzlük” ve “kudrette zayıflık” olarak tanıtan şiirlerle doludur. Hatta Hemadanlı Baba Tâhir-i Üryan bile bir şiirinde şöyle der:
“Ah, şu gözüm ve gönlümün elinden…
Göz görünce , iyisi mi, şöyle bir çelik hançer
Gözü oyup şu gönlü kurtarmalı birader!”
Evet… Böyle diyor şair: “Ne görürsem canım istiyor hemen, gözümün gördüğünü gönlüm çekiyor işte… O halde iyisi mi bir hançer alıp gözüme saplamalıyım; böylece kör olur da görmez, o görmeyince de gönül istemez, kurtulmuş olurum ben de!”
Oldu mu şimdi Tâhir efendi?!.. Bazı şeyler vardır ki göz görmez, ama kulak duyar; duyunca da isteyiverir hemen gönlün… O halde bir hançer daha lâzım sana… Kulaklarını kesmen için…
Ne de “kâmil insan”mış hani, Baba Tâhir’in bu mısralardaki kâmil insanı… Enteresan dememek elde değil; şöyle bir canlandırın gözümüzde bu insanı: Ne eli var, ne ayağı; ne cinsel organları kalmış, ne gözü, ne kulağı… Her tarafı gitmiş…
Bu tür “zayıflatıcı” ve “zelîl edici” mısralar, böylesine “zillet yetiştirici” satırlar az değildir edebiyatımızda. Fakat bunları yazanların insan olduğunu da hatırlamak gerekir. İnsan ise hatadan münezzeh değildir, pekâlâ yanılabilir, genellikle ya ifrata kapılır yargı ve davranışlarında, ya da tefrite… Bunları mütalâa ettikten, bu ideoloji ve dünya görüşlerini inceledikten sonra insan, asil islam dininin bu muazzam dünya görüşünün Allah katından nâzil olduğuna, ilâhi bir nizamdan başka bir şey olamayacağına daha bir gönülden inanmakta ve yakîn etmektedir. Sokrat bile olsa bir yerde hataya düşüveriyor insan, Eflâtun da olsa yanılabiliyor pekalâ; Ebu Ali Sîna, Muhyiddin Arabî, Mevlâna…vb. nicelerinin yanıldığı gibi. Karl Marx, Nietsche, J. P Sartre’ların bir noktadan sonra sapmaları gibi….Her biri bir büyük düşünür olan bu insanlar pekalâ çoğu yerde yanılmış, hatta kimileri bir noktadan sonra yanılmış, hatta kimileri bir noktadan sonra sapıvermişlerdir. Bu durumda peygamber de bir insan olduğuna göre beşerî akıl ve beşerî düşünce gücüyle böylesine muazzam, eksiksiz ve mükemmel bir dünya görüşünü nasıl kendi gücüyle düzenlemiş olabilir? Böylesine mükemmel hatasız ve eksiksiz bir hayat nizamını beşerî düşünce gücüyle ortaya koyabilmek kâbil midir? Gelmiş geçmiş bunca düşünür birer öğrenci, o ise tam anlamıyla bilge bir öğretmendir âdeta; onlar konuşur ama ya eksik söylerler ya yanlış… Son sözü ise o söyler daima; üstelik tam dosdoğru ve eksiksiz…
Evet… Güç ve kuvvet öğretisi de bir ideolojidir neticede; onun karşısında yer alan görüş ise “anti -kuvvet” görüşüdür.
Kâmil insan hususunda mevcut öğretilerden biri de “sevgi” ya da “mârifet” okulu olarak adlandırabileceğimiz dosdoğru ve eksiksiz…
Kâmil insan hususunda mevcut öğretilerden biri de “sevgi” ya da “mârifet” okulu olarak adlandırılabileceğimiz öğretidir. Buradaki mârifet, “mârifetun-nefs”le ifade edilen “kendi özünü tanıyış, kendini biliş”tir. Çok eskiden , binlerce yıl öncesi geçmişlerde, Doğu Asya’da fevkalâde ilerî düşünceler görülür. Bugün bunların önemli bir parçasını Hint felsefesinin ana kaynağı olan kitaplar  oluşturmaktadır, bu nefis eserlerin bir bölümü de (upanişadlar) farsçaya  çevrilmiştir.
Büyük üstat Allâme Tabatabâî (Allah ondan râzı olsun) yıllar önce bu eserleri okumuş ve pek takdir ederek “Bugüne değin üzerinde çok az durulan gayet faydalı ve yüce düşünce ve fikirler var bu eserlerde” demiştir!!
Bu düşünce okulunda insanlık kemâlinin bütünü. “kendini tanıyış” a bağlıdır, kişinin kemâle erebilmesi için kendisini tanıması gerekir (kendini biliş). Evet, gerekli bir bilgidir bu; Sokrat da “kendini bil” der, islam peygamberi de dahil, gelmiş geçmiş bütün peygamberleri de dahil, gelmiş geçmiş bütün peygamberlerde bunu tavsiye etmişlerdir; Hz. Resulullah (s.a.a) “Kendini tanıyan, Rabbini de tanır”  buyurmuşlardır. Fakat bu düşünce okulunda bütün kemâller “kendini tanıyış”la yorumlanıp sadece bu nokta üzerinde durulur, “kendini tanıma” dışında hiç bir konudan söz edilmez bu felsefede.
Gandi’nin çeşitli makale, konuşma ve mektuplarından derlenmiş olan “Budur Benim Dinim” adlı bir eseri çevrilmişti farsçaya Okunmasının faydalı olacağına inanıyorum. Gandi bu kitabın bir bölümünde “Ben, Upanipadişhlar’ın mütalaâ ederken üç önemli noktanın farkına vardım ve bu üç esası ömrümün sonuna dek prensip edindim” der ve şöyle ekler: “Bu prensipler şunlardır:
1-    Sadece bir gerçek vardır, o da “insanın kendi nefsini tanımasıdır.” (metinin Farsça tercümesinde birinci prensip “zâtı- ben!i, cevheri- biliş” şeklinde tercüme edilmiş; zât ile nefs kelimeleri anlamca birbirine yakın olduğundan bu hataya düşülmüş olmalı) Gandi bu esası açıklarken batı kültürünü tutarlı bir mantık ve ağır bir dille eleştirerek şöyle der:
“Batılı, dünyayı tanımış, fakat kendisini tanıyamamıştır. Kendisini tanıyamamış olduğundandır ki hem kendisini, hem bütün dünyayı bedbaht etmiştir!”
2-    Kendisini tanıyan insan, Rabbini de tanır, diğer her şeyi de.
3-    Sadece bir güç vardır, o da “nefsine hâkim olmak” ve “kendisini kontrol edebilmek”tir Kendisine tam anlamıyla hakim olabilen birisi nesne ve eşyaya da doğru ve sahih bir şekilde hâkim olabilmektedir. Yani sadece nesneye hâkimiyet değil, aynı zamanda doğru hâkimiyettir de bu… Aynı şekilde iyiliği de tek kelimeyle ifade edebilmek mümkündür; yani sadece bir iyilik vardır; o da: “Kendisi için istediği şeyi, başkaları için de istemek, kendisine lâyık gördüğü şeyleri başkalarına da lâyık görmektir.
Görüldüğü gibi burada sözü edilen mârifet, “marifetun-nefs”, yani “kendini bil”, “nefsini tanıyış”tır.
Bilindiği üzere Hint felsefesinde “murakabe” denilen “içine kapanış ve kendi iç âleminde tefekküre dalış” aslı sözkonusudur. Bugün bu aslı bozmuş ve bir takım “çile çekme”ler ve Hint fakirlerinin yaptığı gibi zor ve eziyetli şeylere katlanış şekline dönüştürmüşlerdir. Ancak, benim burada değinmek istediğim şeyi; sözkonusu Hint felsefesinin esasını iki aslın teşkil ettiğidir: “Kendini tanıma” ve “murakabe”
Buraya kadar özetle anlatmaya çalıştığımız muhtelif dünya görüşlerini kemâle kâmil insan mevzuunda neler düşündüğünü müşahede ettik. Kimi de kâmil insanı “hiçbir sınıfa mensup olmayan insan” şeklinde yorumlar. Bu dünya görüşünü savunanlara göre belli bir sınıf ya da kesime mensup olanlar, özellikle toplumun üst sınıflarında yer alanlar daima kusurludurlar. Hatta denilebilir ki sınıflı toplumlarda kâmil insanın var olabilmesi, böylesine toplumlarda fertlerin dürüstlüklerini koruyabilmesi mümkün değildir. Bu düşünce sistemine göre kâmil insan “sınıfsız insan”dır, belli bir sınıfa ait olmayan kimsedir; böyle bir insan toplumun diğer fertleriyle eşit ve onlarla aynı düzeyde yaşar…
Kimi düşünce sistemleri de insanın “hür” ve “bilgili -âgâh- olması gerektiği üzerinde durur. Burada bilgi ve âgâh oluştan kastedilen, sosyal bilinçtir; toplumdan ve olaylarından haberdar olup sosyal mesuliyetlerinin bilincine varıştır. Sosyal bilinç ve ferdî hürriyeti slogan edinen Egzistansıalizme bu düşünce sistemlerine örnek verilebilir. Egzustansializmin kâmil insanı “özgür ve sosyal bilince varmış insan” dır. O, isyancı ve çatışmacı bir yapı taşır; çünkü” özgürlüğün şartı isyankâr ve uzlaşmaz olmaktır”der.
FAYDACILIK OKULU
Üzerinde duracağımız diğer bir düşünce okulu da “kuvvet”e dayalı dünya görüşüne bir hayli benzeyen faydacılık okuludur. Bu düşünce okulu “kâmil insan hekim ve bilge olmalıdır, kamil insan Allah’a ulaşmalıdır…vs gibi görüşler manasızdır, bunlar felsefî tartışmalardan ibarettir” der ve kâmil insanın “her şeyden alabildiğine gönlünce faydalanan insan” olduğunu söyler. Bu okula göre kemal “tatmin” den ibarettir, gerisi boştur. İnsâni kemale ermek isteyen, Allah’ın bağışlamış olduğu nimetlerden faydalanmasını bilendir; ne kadar fazla tatmin olursa, kemali o derece ileri demektir. Keza bilim konusunda da, insanın kemalini -hikmet değil- bilime bağlı olarak müşahede edenler bilimden “tabiat tanıma ve tabiatta olup bitenlere vâkıf olma” manasını kastederler. Tabiat hakkında bilgi sahibi olmayı, tabiatın olaylarına vâkıf olmayı istemelerinin sebebi de, tabiata hâkim ve egemen olabilmek; başka bir deyişle tabiatın insana boyun eğmesini, insanın ona tam tasallutta bulunabilmesini sağlamaktır. Nitekim bütün bunlar da “insanın tabiattan ve tabiatın nimetlerinden alabildiğine faydalanabilmesi” içindir. Kısacası bilim, insanoğlu için bir vesile olarak değer kazanır ancak; aslî bir değer değildir. İnsanoğlu bilime değer veriyorsa, bu, onun bilim vasıtasıyla tâbiata egemen olmak isteyişindendir, insan bilim aracılığıyla tabiatı fethedince de ondan dilediğince yararlanabilecek, gönlünce fayda sağlayabilecektir.
Ferdi ya da toplumu kemâle erdirmek istiyorsanız, onun alabildiğince tabiattan faydalanmasını sağlamanız gerekir. Faydacılık yegâne kemaldir, onun dışında kemal düşünülmez. İlim ve bilim, zannedildiği kadar değerli ve kutsal değildir; ilmin asil bir değer ve kemâl olması sözkonusu edilemez. Bilim, insanoğlunun maksada -fayda- ulaşabilmesi için gerekli araçtan başka birşey değildir. Boynuzun öküz için ne kadar önemi varsa bilimin de insan için önemi o kadardır; insanın bilime olan ihtiyacı, aslanın pençe ya da dişe -faydalanmak için- olan ihtiyacı gibidir. Velhasıl bilim, insanoğlunun daha fazla fayda sağlayabilmek için kullandığı bir araçtan ibarettir(!)
Evet… “Mükemmel insan” üzerine muhtelif görüşler öne süren felsefî düşüncelerden bazıları bunları. Gelecek bahislerimizde bu görüşler üzerinde daha etraflıca durarak islam nazarında bu görüşlerin hangi konumda yer aldığını belirtecek; akıl, aşk, kuvvet, sosyal sorumluluklar, sınıfsız toplum…vb. kavramların islâmî dünya görüşünde nasıl yorumlandığını ve islami açıdan bu görüşlerin gerçekte ne dereceye kadar değer ve lüzum taşıdığını tafsilâtıyla anlatmaya çalışacağız.
Bir önceki bölümde insanın kemâl derecesini ortaya koyan ölçülerden birinin, onun ölümü karşılama tarzı olduğunu belirtmiştik. Çünkü ölüm düşüncesi, ölümden duyulan korku ve dehşet, insanın en büyük zaaflarından biridir; insanoğlunun uğradığı belâ ve çektiği bedbahtlıkların çoğu, onun ölümden korkmasından kaynaklanır, ölüm karşısında dehşete kapılmasından neşet bulur. Nice kötülüklere, nice alçaklıklara boyun eğmenin ya da mümessili olmanın yegâne sebebi, çoğu kez ölümden duyulan korkudur.
Ölümden korkmayan bir insanın hayatı bambaşkadır; ölüm korkusunu yüreğinden silip atan birinin hayatı, yaşama tarzı, olaylar karşısında tavrı ve dahli baştan sona farklılaşacaktır. Nitekim büyük insanlar, ölüm karşısında cesurca hatta cesaretinde ötesi bir davranışla tepki gösterirler; büyük insanlar gülerek karşılarlar ölümü… Ama intihar değil; bir amaç uğruna seve-seve koşulan bir ölümdür bu. Zira onları ölümün bir mesuliyet olduğunu, ölümü kucaklayan kişinin bir mesaj verdiğini bilirler; onların nazarında:
Yiğitçe vuruşarak ölmek saadet, zalimin zulmüne tahammül ederek yaşamaksa zillet ve alçaklık” tır. Ancak Hak evliyalarının iddia edebileceği bir ölümdür bu, ancak Allah aşıkları ölümü böyle yorumlar ve bu inançla karşılarlar . Onların nazarında ölüm mekân değiştirmek, bir evden diğerine göçmektir ancak. İmam Hüseyin’in de (a.s) deyişiyle: “Ölüm, üzerinde geçilen bir köprüdür sadece”  Âşura günü ashabını etrafına toplamakta ve şöyle demektedir:
“Dostlarım! Önümüzde bir köprü var şimdi, hepimiz geçeceğiz ondan. Adı, ölümdür bu köprünün. Bu köprüden geçtikten sonra, hayâl bile edemeyeceğiniz, tasavvuru mümkün olmayan -güzellikte- bir diyar bulacaksınız karşınızda”…
Evet… Hüseyin’dir (a.s) bu… Dakikalar geçtikçe, ölüm her an biraz daha yaklaştıkça onun çehresi daha bir mütebessim olmakta, sevinci giderek artmaktadır.
Aşurâ günü, Kerbelâ sahrası… Katliam sona ermiş, hânedân-ı Resulullah (s.a.a) teker-teker kılıçtan geçirilmiştir. Olay yerinde hazır bulunan ve bu vakıayı anlatan şahıs, çoğumuzun pek iyi tanıdığı sözde “mukaddesatçı”lardan biridir; tehlikenin olmadığı yerde sevap kazanmaya can atan bu şahıs, savaşın bittiğini, Hz. Hüseyin’in (a.s) aldığı öldürücü yaralar neticesinde şehit olacağını, etrafındakilerin bütünüyle kılıçtan geçirildiğini görünce Yezid ordularının komutanı olan Ömer Bin Sa’d’e gider ve “Hüseyin nasılsa ölecek, can çekişiyor şimdi; ona biraz su götürmeme izin ver; bu suyu içmiş içmemiş ne fark eder -ama sevabı vardır-“ der ve imama içirmek üzere biraz su götürür. Fakat henüz birkaç adım atmadan lânin-i ezel ve ebede -Şimr- rastlar, İmamın mübarek başını kesmiş, Ömer B. Sa’de götürmektedir. Olayı anlatan bu şahıs “Çehresine yayılan o mutlu tebessüm, onun öldürülüşünü düşünmeme engel oldu” der. Bu da, başı kesildiği sırada tebessüm etmekte olduğunu gösterir.
O halde dış olaylar, kâmil insanı etkisi altına alamamaktadır, İmam Ali (a.s) oldukça fakir bir hayat yaşamıştır; dönemin şartlarıyla mukayese edildiğinde daha iyi anlaşılır bu. Amelelik ve işçilikle de kazanırdı hayatını… Elinde avcunda hiçbir şeyi olmadığı için değildi bu; bilâkis, o da mal ve varlık sahibi oluyor, ganimetlerden pay alıyordu, fakat bütün bunları infak etmede, ertesi gün gidip çalışmadaydı.
Sosyal hizmetlerde en üst merhale yönetim ve hilafettir. Târih çok ilginç şeyler kaydeder; Ali El- Verdi’nin de dediği gibi: “Hz. Ali (a.s) Karl Marx’ın felsefesini bütünüyle çürütmüştür. Zira o, sarayla düşündüğünü dağda -toplumun en alt kesiminin hayat ortamında -dağda düşündüğünü sarayda düşünmekte olan insandı. İşçilik yaptığı sırada düşündükleriyle, halifelik makamında görevini yaparken düşündükleri aynıdır… Bu cihetledir ki “kâmil insan” denilmektedir ona.”
Şimdi, vefatının yıldönümü onun… bir “kâmil insanı” anmadayız… Gece yarısı verdiler toprağa onu. Neden? Çünkü Ali’yi (a.s) çok sevenlerin yanında ona büyük bir düşmanlık besleyenler de çoktu. “Ali’nin (a.s) çekicilik ve iticiliği” adlı eserimizde, bu gibi şahsiyetlerin hem son derece çekici, hem son derece itici bir karakter yapısına sahip olduklarını belirtmiştik. Bu gibi insanların seveni de çok olur, sevmeyeni de; dostları seve-seve can verirler böyle insanlar için düşmanlarıysa insanların en kan içici, en gaddarı olurlar genellikle…
Özellikle dâhililer, iç düşmanlar; yani mukaddes görünümlü “hâriciler”!!. Ne kadar ilginç tir ki, hâriciler İslam’ın itikadı meselelerini gerçekten çok iyi bilen, yani Allah’a inanan, fakat bilgice kıt olan “cahiller”di. Hz. Ali (a.s) bu noktaya bizzat değinerek “ İnançları var, ama cahildirler”der ve hâriciler (Mârıkiyn) le Muaviye taraftarlarını (Kaasıtiyn) mukayese eder: “Maarikiynleri benden sonra öldürmeyin, zira bunlar, Kaasıtiynlerden farklıdırlar. Mârıkiynler haktan yana olmak isterler, fakat ahmaktırlar, cahildirler (hakkı bâtıldan tam teşhis edemezler). Kaasıtiyn ise hakkı bilir, fakat bildikleri halde hakka karşı savaşırlar.”
Onca dostu ve seveni varken neden Ali’yi (a.s) gece karanlığında gizlice gömmüşlerdir?
Sebep hâricilerin varlığıdır…
Hariciler, “Ali müslüman değil” diyorlardı. Yerini bilmeleri halinde gizlice kabri açıp cesedi almaları ihtimali vardı. Bu cihetle Hz. Ali’nin (a.s) mezarı yaklaşık yüz yıl gizli kalmış, yeri halka söylenmemişti. Hz. Ali’nin şahadetiyle (h: 40) Hz. Cafer’us Sâdık’ın (a.s) şahadeti (h: 148) arasında 108 yıllık bir zaman süreci vardır. İmam Cafer’us Sâdık’ın (a.s) ömrünün son yıllarına doğru mezarın yeri gizli tutulmuş, bu süre zarfında imamlar (a.s) ve ashaptan seçkin bir grup insan dışında Hz. Ali’nin (a.s) mezâr-ı şeriflerinin nerede bulunduğundan hiç kimse muttali olmamıştır.
Hz. Ali’nin (a.s) şahâdetinden sonra (h: 40), İmam Hasân (a.s), Ramazanın 21. gecesi göstermelik bir cenâze töreni düzenlemiş, karanlık basınca cenazeyi yine tedbirlerle yola çıkararak Medine’ye götürmelerini söylemiştir. Böylece halk, Hz. Ali’nin (a.s) Medine’de defnedildiğini sandı. Bu süre zarfında Hz. Ali’nin (a.s) evlatları, defn merasimine katılan belli bir grup ve Ehl-i Beyt’in (a.s) has taraftarlarından başka hiç kimse onun mezarının yerini bilmedi. Mezarın yerini bilen bu şahıslar Küfe yakınlarında bulunan (bu günkü Necef’te) kabr-i şerifi ziyaret etmedeydiler. İmam Câfer’us Sâdık (a.s) döneminde hâriciler dağılıp da bu tehlike ortadan kalkınca, Hz. Câfer’us Sâdık (a.s) Safvan’a (Elgeme duasını nakleden şahıs) kabrin yerini belli edecek bir alâmet konulmasını söylediler, bunun üzerine mezar, çardağa benzer bir gölgelikle belirlendi. Bu tarihten itibaren halk mezarın yerini öğrenmiş ve ziyaret edebilmiştir. Bu arada şunu da belirtelim ki Hz. Ali’nin (a.s) cenaze törenine de ancak seçkin ashabdan oluşan az sayıda bir grup katılabilmişti. Emir’el Mü’minin has ashabından olan, onun huzurunda konuşmalar yapan, dönemin tanınmış edebiyatçı ve hâtiplerinden Sa’saa Bin Suhân cenaze merasimine katılanlardan biridir. Câhid, El beyan adlı eserinde ondan etraflıca söz eder.
Hz. Ali (a.s) defnedildiğinde cenaze töreninde hazır bulunan herkesi derin bir üzüntü ve hüzün sarmış herkes ağlamaya başlamıştı. Bu sırada orada bulunan Sa’saa Bin Suhân, yüreği hüzün ve kederle dolu bir halde ağlayarak kabrin toprağından bir avuç alıp başına serper ve elini kalbinin üzerine koyup çok sevdiği bu insanın mezarı başında ona içini dökerek şöyle der: “Ne mutlu sana… Saadetle yaşadın, saadetle de göçüp gittin dünyadan . Allah’ın evinden, yine Allah’ın evine geldin dünyaya gelirken… Allah’ın evinde doğdun, Allah’ın evindeydin zaten… Allah’ın evinde de şehit oldun nihayet… Ey Ali! Ne de büyüktün sen; ve bizler senin karşında ne kadar da küçüktük gerçekten… Allah’a yemin ederim ki eğer insanlar senin gösterdiğin yoldan gitmiş olsalardı nimetler (maddi ve mânevi) yukarıdan (ilâhi) ve aşağıdan (tabii) kaynayıp dökülürdü onlara… Fakat ne yazık ki halk, kıymetini bilemedi senin… Sana uyacakları, buyruklarına göre amel edecekleri yerde üzdüler seni, yüreğini kana boğdular, sonunda da işte bu hâle düşürdüler, öldürüp toprağın bağrına verdiler seni…”
Lâ havle ve lâ kuvvete illa billah’il el- eliyyul aziym ve sallallah-u elâ Muhammedin ve âlihi’ttâhiriyn.

6. Bölüm
MUHTELİF OKULLARIN GÖRÜŞLERİ ÜZERİNE
Geçmişteki felsefi deyimiyle “kâmil insan”, bugünkü felsefi deyimlerde ise “ideal insan” denilen insan tipini tanımak ve gerçekte onun ne gibi özellikler taşıması gerektiğini bilmek zaruridir. zira her düşünce okulu ve felsefi görüşün vereceği ahlâk, eğitim ve davranış şekli; düşünce okulunun tasvib edip tanımladığı “kâmil insan” ya da bugünkü deyişiyle “ideal insan” modeline bağlıdır doğrudan doğruya.
İnsanoğlunun “kâmil insan” konusunda neler düşündüğünü tesbit edebilmek için bu konuda görüşler öne süren muhtelif felsefe okulları ve ideolojileri etraflıca ele alıp incelemek, daha sonra bunları islâmi ölçülerle ele alıp İslam’ın bu görüş ve düşünceleri nasıl değerlendirdiğine bakmak gerekir.
Geçen bölümde bazı düşünce okullarının ana görüşlerine kısaca değinmiş ve bunları kendi esas çerçevelerinde özetle tanıtmaya çalışmıştık. Bu bölümde “akliyyun” felsefesini tafsilatıyla ele almakla başlayacağız incelememize.
Geçmiş çağların felsefe düşünürlerine göre insanın özü ve aslının “akıl” dan ibaret olduğunu belirtmiştik. Bu düşünürlere göre insanın asıl varlığı, onun “aklı” der; başka bir deyişle insanın gerçek “ben”i, “aklı”dır, insanın kişiliğini “akıl” tespit etmektedir. İnsanoğlunun vücudu ve bedeni nasıl onun “kişilik”inin bir parçası değilse, insanda var olan ruhi ve psikolojik birtakım yetenek ve güçler de onun gerçek kişiliğinin bir parçası değildir, İnsanın gerçek kişiliği, onun “düşünme gücü”dür. İnsan “düşünen” bir yaratıktır; yani insanoğlunun insâni yönü onun “düşünce”si ve “düşünebiliyor olması”dır; “göme gücü” ve “görüyor olma”sı insanın insâni boyutuyla ilgili değildir, görme gücü insan için ancak bir vesileden ibarettir. Aynı şekilde insanın aslı “düşünce” dir derken meselâ “hayal gücü”ve “tahayyül”ün de insanın “asl”ına ait olmayıp ancak bir araç olduğu anlaşılmaktadır. Aynı düşünceden haraketle, meselâ “istek”, “arzu”, “şehvet”, “öfke”…vb. duygular da insanın “asl”ının, “öz”ünün; başka bir deyişle “kişilik”inin ölçüsü değildirler. İnsan “öz”ü ve “asıl benlik”i onun düşünce gücü dür sadece, “düşünebiliyor olma”sıdır. O halde “kâmil insan”, en iyi düşünebilen insandır, düşüncesi kemâle ermiş olan insandır. Düşüncesi kemale ermiş insan tabiriyle de: “Varlık âlemini gerçekte var olduğu haliyle, yani asıl gerçeğiyle idrâk edip anlayabilmiş olan insan” kastedilmektedir.
O halde bu düşünce okulunda iki esas görüş mevcuttu. Bunlardan biri, aklın, insanın “öz”ü olduğu, insanın asıl “ben”ini aklın teşkil ettiğidir. İkinci temel görüş ise aklın, âmeli var olduğu haliyle ve bütün gerçeğiyle idrâk edebilecek güce sahip olduğudur. Yani akıl bir ayna gibidir, bütün varlık âlemini gerçek haliyle kendisinde yansıtır.
Bu görüşü tasvib eden islam bilgeleri, islâmi imanın da esasen bundan ibaret oluğunu savunmuşlardır. Yani İslam’da ve Kur’an’da sözü geçen “insan” kavramı, varlık âlemini gerçek haliyle idrâk edebilmek ve anlayabilmektir derler. Alemin başlangıcı, varlığın nereden ve nasıl kaynaklandığı, âlemde olup bitenlerin aslı, varlık nizamının olayları ve kurallarını anlama ve bütün bunların neticede dönüp dolaşıp hangi noktaya varacağını kavrama imanın kendisidir.
Kur’an-ı Kerim’de bahsi geçen Allah’a iman, varlığın vasıtaları ve basamaklarından biri olan meleklere iman; varlık âleminin mahluk olduğuna, Allah’ın cihanı kendi haline bırakmayıp hidayet ettiğine ve yönlendirdiğine; bu cümleden olmak üzere peygamberleri, insanları hidayet etmeleri için gönderdiğine, her şeyin Allah’tan geldiğine ve sonunda her şeyin yine Allah’a döneceğine -miâd – inanmak …vb. esaslar sözü edilen “iman” dan başka birşey değildir. Mezkur bilgeler imanı bir mârifet hikmet, tanıma ve “bilgi” şeklinde tefsir eder ve bu tanıma ve “hakkında bilgi sahibi olma”nın hikmetle tanıma -hakimâne- ve cihanın varlığına sahih bir usulle “bilgece” bir felsefi açıklama getirebilme olduğunu, bununla da ilmi ve bilimsel tanımanın kastedilmediğini söylerler. Zira bilim -pozitif bilim- asl değil, “cüz” dür onlara göre. Aslolan hakimâne tanıyış ve bilgece genel biliştir, felsefi kavrayıştır. Bu işe varlığın başlangıcı, varlık âleminin başlangıç ve sonu, kâinatta cereyan eden olaylar ve varlık âleminin safhalarını idrâk etmek demektir.
Akliyyun okulu dediğimiz bu felsefi görüşün karşısında yer alan bu okulla daima mücadele halinde olan muhtelif görüşler vardır. Akliyyun’a karşı çıkan bu görüşlerin başında “işrâkiyyun” düşüncesi -irfan okulu, aşk öğretisi- gelir. Daha sonraki bahislerimizde bu düşünce okulunu da etraflıca ele almaya çalışacağız.
Akliyyun’a karşı çıkan diğer bir düşünce okulu ise “hadisçiler” ya da “ahbariyyun” hadis ve rivayetlere dayanan ve bunu yegâne temel kabul edenler) dir. Ahbariyyun ya da hadisçiler denilen okulun temsilcileri, akliyyun’un “aklı, varlığı kavramında esas olan” görüşüne karşı çıkar ve onların akla gereğinden fazla önem verdiklerini söyleyerek bunu mübalâğalı bir değer olarak telâkki ederler.
Akliyyun’a en fazla karşı çıkan ve onu en çok eleştiren okul ise “hissiyyun “(sezgiciler) dir. Hissiyyun, son üç-dört asrın en gözde felsefe okullarından biri durumundaydı. Bu okulun temsilcileri de akliyyun’a karşı çıktılar, “akıl, sizin sözünü ettiğiniz kadar önemli ve asli bir değer değildir dediler; “Akıl, esasi ve temel değer olarak kabul edilemez Aslolan his ve sezgidir; akıl, hisle duyuş ve sezgi gücüne tâbidir, onun hizmetindedir. Önemli olan insanın aklı ve düşüncesi değil, sezgi gücü ve “hissetme yoluyla duyup kavrama” kâbiliyetidir. Akıl, his gücüyle elde edilenleri birtakım işlemlere tâbi tutmaya yarayan bir araçtan ibarettir.”
Bir fabrikayı ele alalım meselâ… Bu fabrikaya belli bir hammadde verilecek, fabrikadaki bir takım araç ve makinalar da bu hammaddeyi işleyecektir. Tıpkı bir dokuma fabrikası gibi, bu fabrikaya verilen ana madde ham pamuktan ibarettir; fabrikadaki araçlar bu pamuğu önce temizler, daha sonra iplik yapar ve bu iplikleri istenen şekilde dokurlar. Akıl da bu fabrika gibidir işte; tek başına ne bir anlamı vardır ne bir fonksiyonu… Esas olan, sezgi gücüyle elde edilen bir takım bilgilerdir. Bu bilgiler, akıl fabrikasının işleyeceği hammadde olarak ona sunulur, onun fonksiyonu bu bilgileri incelemek , araştırmak ve işlemekten ibarettir yalnızca.”
Bu arada “akliyyun” düşüncesinin tamamen yok olmadığını, kimilerince halâ itibar gördüğünü de hemen belirtelim. Ancak biz, konunuz itibariyle akliyyun ve bu okula şiddetli eleştiriler getiren diğer düşünce okulları arasında etraflı mukayeselerde bulunmayacak ve bu mesele etrafında İslam’ın görüşünü esas alacağız.
Akliyyun okulunun belli başlı temel görüşleri, ana prensipleri vardır. Burada bunları teker-teker ele alıp İslam’la karşılaştıracak ve bunların islâmi görüşe ne derece uygun ve islam inancıyla nereye kadar mutabık kaldığını inceleyeceğiz.
Akliyyun okulunun temel düşüncesini teşkil eden esasların ilki ve en önemlisi: “Aklın asâleti ve düşünce yoluyla elde edilen bilgilerin muteber- güvenilir- olduğudur. Aklın ve akıl yoluyla elde edilen bilginin asalet ve itibari derken ne kastedilmektedir?
Bunun mânası şudur: İnsan aklı, varlık dünyasının bütün gerçeklerini idrâk edip anlayabilecek güçtedir! Yani akıl yoluyla elde edilen bilgi “öz bilgi” dir, “hakikat”tır, güvenilir ve en doğrudur. Akıl yoluyla elde edilen bilgiden şüphe edilemez, akıl yoluyla varılan netice ve hükümler yabana atılamaz.
Düşünce okullarının çoğu, akla bu kadar önem vermez, aklı bu raddeye kadar kutsayan düşünce sistemi sayılıdır.
Peki, İslam’ın bu konuda görüşleri nelerdir?
İslam da değer vermekte midir akla?
Evet…. Üstelik hiçbir dinin vermediği kadar büyük bir değer vermektedir islam akla… İslâmi metinlerde aklın senediyet ve itibarına verilen değer hiçbir dinde görülmez, hiçbir din onun kadar aklı savunmamış, onun kadar düşünce ve istidlâlden yana çıkmamıştır. Meselâ Hıristiyanlıkta aklın, islamı şöyle bir karşılaştırınız… Hıristiyanlıkta aklın, iman hususunda zerrece müdahale hakkı ve fonksiyonu yoktur, iman meselesinde hiçbir müdahale hakkı tanınmaz akla. Hıristiyanlık, kişinin iman etmesi gereken herhangi bir konuda aklına müracaat etmemesi ve asla düşünmemesi gerektiğini söyler. Zira düşünce, aklı ilgilendiren bir olaydır; akıl ise bu gibi konulara -iman- kesinlikle karışmamalıdır. İman edilmesi gereken yerde kişi inanır; düşünmez… Bir şeye iman edilecekse o şey hakkında düşünmenin, “neden” ler ve “niçin”lerden söz etmenin lüzumu yoktur, inancı gerektiren hususlarda akla başvurmak ancak abesliktir.
Halkın imanının bekçisi olan mü’min papazların görevi, iman konularına akıl ve düşüncenin karıştırılmasını önlemektir. Esasen Hıristiyanlığın temel şartlarından biridir bu.
İslam’da olay tam tersine cereyan eder. İslam inancında “islâm usulü” ve imanın şartları mütalaâ edilirken bunları kabul edecek şartları mütalaâ edilirken bunları kabul edecek şahıs mutlaka ve sadece aklına başvurmak durumundadır. Yani biri çıkıp da: “İslam’ın akait ve iman şartlarından biri nedir?” diye soracak olursa ve siz de ona, meselâ “tevhid”dir; Allah’ın bir olduğuna; ortağı ve benzeri bulunmadığına inanmaktır,” diye cevap verecek olursanız. “Neye istidlâlle, hangi sebeplerle iman ettin buna? diye sorabilir size pekalâ… Bu durumda islâm, akıldan başka öne süreceğiniz hiçbir sebep ve gerekçeyi kabul etmemektedir.
Bu arada siz şöyle de diyebilirsiniz: “Allah’ın bir olduğuna, eşi ve benzeri bulunduğuna inanmışın ben, hiçbir delilimde yok, evet hiçbir akli gerekçe de göstermiyorum, fakat siz teferruata değil, neticeye bakın. Neticede benim inanmış olmam önemlidir, niçin ve neye dayanarak inandığımın ne önemi var? Ben bu inancı büyüklerinden aldım, ninemden duydum ve inandım Allah’a!.. Mesele benim inanmış olmamdır; ninemden duyarak dedemden işiterek ya da rüyada görmüş olduğum birşey üzerine inanmıştım işte, ne fark eder?!”!…
Ancak, islam bu inanca karşıdır; bir rüyaya,bir rivayete ya da geçmişlerden öyle geldiği ve öyle duyulduğu için kabul edilen inanca İslam’da yer yoktur. Kişinin, ortamın etkisiyle ya da bir töreye uymuş olmak için elde ettiği inancı reddeder islâm; o, kendi akıyla burhan ve delillerle kanaat getirmeli ve bu yakinle inanmalıdır” der,
Hıristiyanlık akidesine göre iman ve akait usulleri, akla kapalı tutulan “yasak bölge”dir. Bir Hıristiyan din adamının, dinini seven bir papazın en önemli görevi, bu alanı akıl ve düşüncenin nüfuzundan korumaktır. İslam’da inanç ise inanç bütünüyle aklın elindedir; akıldan başka hiçbir güç bu sahaya müdahale hakkına sahip değildir.
İslâmi metinlerde bu konuyla ilgili fevkalâde beyanlar, çarpıcı konuşma ve hükümler mevcuttur. Her şeyden önce Kur’an’a bakınız; sürekli insanoğlunun aklını kullanmasından sözeder, onu düşünmeye davet eder. Burada, İslam’ın akla verdiği önem ve bu ehemmiyetin ölçüsü mevzuunun iyice açıklık kazanabilmesi için birkaç âyet, hâdis-i şerif ve Musa b. Câfer’(a.s)in nakletmiş olduğu bir hadisi -ki İslam’ın akla verdiği değeri Kur’an’ın âyetlerine dayanarak açıklamaktadır- zikretmenin faydalı olacağı inancındayım.
İslâmi kaynaklarda, hadis ve rivayet kitaplarında, mevcut bütün islâmi metinlerde aklın ehemmiyetinden söz eden sayısız hadis, âyet, rivâyet ve bahisler vardır. Temel hadis kitaplarının hemen bütününde ilk bölümün akılla ilgili bahislere tahsis edilmiş olması bu konuda verilebilecek en çarpıcı örneklerden biridir. Meselâ Usul-ü Kâfi’yi elinize aldığınızda kitabın ilk bölümünün “kitab’ul Akl”denilen, akılla ilgili bahisler olduğunu görürsünüz. Akla ve düşüncenin ehemmiyetine dâir ne kadar hadis varsa bu bölümde toplanmıştır. Musa b. Cafer’(a.s)in bu hususta zikretmiş olduğu bir hadiste oldukça çarpıcı bir tâbir göze çarpar: “Allah Tealâ’nın insanlara göndermiş olduğu bir hadiste oldukça çarpıcı bir tabir göze çarpar: “Allah’u Teala’nın insanlara göndermiş olduğu iki resulü, iki hücceti vardır. Bunlardan biri, insanın kendi dışında cereyan eden resuller olayıdır, bu anlamda peygamber (s.a.a) onun “dış peygamberi”dir. Diğeri ise “akıl” dır. Akıl, insanoğlunun “iç peygamberi”, “deruni Resulü”dür”  Allah Tealâ’nın insanlara vermiş olduğu bu iki hüccet birbirinin tamamlayıcısıdır. Yani akıl olur, peygamberler olmazsa; insanoğlu yalnız aklıyla saadet yolunu bulamayacaktır. Aynı şekilde akıl olmaz. Fakat peygamberler olursa, insanoğlu bu defa da mutluluğa götüren yolu seçebilmekten aciz kalacaktır. Akılla nebi, her ikisi bir araya gelerek beli bir görevi -insanın doğru yolu bulması- yerine getirmektedir! Akla bunca ölçülü ve yerinde bir değer vererek düşünceyi böylesine sâvunan kim vardır? İslam da aklın değerini savunan, bunun gibi daha birçok tâbirlere rastlayabilirsiniz. İşte onlardan birkaçı:
“Akıllı kişinin uykusu, câhil kişinin ibadetinden üstündür.”
“Akıllının yemek yemesi, câhilin oruç tutmasından üstündür.”
“Akıllının sükunu ve sukut etmesi, cahilin hareketinden üstündür.”
“Hiçbir peygamber yoktur ki bi’setinden önce Allah Tealâ onun aklını kemâle erdirmiş olsun. Bir peygamber, peygamberlikle görevlendirilmeden önce Allah Tealâ onu akılca mükemmelleştirir ve ümmetinin en akıllısı kılar.”
İslam inancından Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) “Akl-ı Küll”dür… Hıristiyanlık inancıyla asla bağdaşmayan bir inançtır bu. Esasen Hıristiyanlıkta akılla din, iki ayrı şey olarak mütalâa edilir. İslam ise peygamberini “Akl-ı Küll: her şeyi kavrayan akıl” olarak tanımlayan bir dindir.
O halde bazı düşünürlerce kabul edilen aklın hüccet olma hali; yani aklın yoluyla bir gerçeğin bilinmesi ve anlaşılmasının mümkün olduğu görüşü kesinlikle islama uygun ve islam dinince de te’yid edilen bir görüştür.
Felsefecilere göre insanın cevheri ve asıl benliği, onun aklıdır, diğer uzuvlar aklın hizmetinde bulunan. araçlardan ibarettirler, önemli fonksiyonları yoktur bunların. Vücut, bütün organlarıyla aklın araçları durumundadır, insana bahşedilen göz, kulak, hâfıza, hayal gücü, vehme kapılma…vb. gibi insanda var olan bütün güçler ve yetenekler, insanın gerçek varlığına hizmet amacıyla vardırlar; bu gerçek varlık ise “akıl” dan başka bir şey değildir.
Evet… Felsefecilerin görüşü bu….
Bu görüşü islam kabul etmekte ve akıl için yapılan bu tanımlamayı onaylamakta mıdır?
Hayır…
İnsanın bütün cevherini yalnızca akıldan ibaret sayan, insanoğlu için akıldan başka bir kimlik ve kişilik tanımayan bu görüşe “islâmi esaslara uygundur” diyebilmek mümkün değildir.
İslâmi metinlerde aklın tanımı bu değildir. İslama göre akıl, insanın bütün varlığı değil, varlığının önemli bir parçasıdır ancak.
Şimdi gelelim diğer meseleye; tanıma ve bilmenin islam da ki yeterlilik derecesine:
Bizim felsefe kitaplarının çoğunda; hatta bahislerine irfâni bir zevk katan Molla Sadrâ’nın kitaplarında bile islami iman, genellikle “tanıma” ve “biliş” olarak tefsir edilir. Onlara göre islam da iman, tanıma ve bilmeden ibarettir, anlayıştır, gerisi önemli değildir. Allah’a iman demek, Allah’ı tanıma ve bilme demektir; peygamberlere iman, onları tanıma ve haklarında doğru bilgiye sahip olma demektir aynı şekilde meleklere iman, melekleri bilme ve onları tanıyış; ahiret gününe (miad) iman da bu günün ne olduğunu biliş ve ahiret meselesini kavrayıştır, başka bir şey değil!
Bu görüş, islam da ve Kur’an’da bahsi geçen “iman” kavramıyla zerrece bağdaşmaktadır… İslam da iman; biliş, tanıyış ve meseleyi kavrayıştan çok daha öte bir şeydir; son derece hassas bir noktadır bu. Müslüman, şu noktaya önemle ve titizlikle dikkat etmelidir: Tanıma ve biliş kavramları anlamca açıktır; belli bir mesele konusunda bilgi sahibi olma, konuya vâkıf olacak kadar tanıma ve bilgi taşıma demektir. Meselâ su üzerine çalışan bir bilim adamı suyu tanır, su konusunda bilgilidir; diğeri astronomdur, gök bilimiyle uğraşır, bu da yıldızları ve gezegenleri bilir, gök cisimlerine vâkıftır. Aynı şekilde bir sosyologun toplum, bir psikologun ruh, bir Jeologun hayvan, bir botanikçinin de bitki konusunda bilgi sahibi olduğu ve her birinin kendi mesleğiyle ilgili mevzulara âşina bulunduğu ortadadır. Buradaki “biliş”, “tanıyış” ve âşina ya da vâkıf olma kelimeleri, bilinen anlamıyla “konuyu bilme, aslına vâkıf olma, meseleyi idrak etmiş ve anlamış bulunma”dan başka birşey değildir. Biliş, kavrayış ve tanıyış kavramlarını böylece açıkladıktan sonra, şimdi “iman” meselesini ele alalım; Kur’an’da bahsi geçen “İman” kavramı da böyle bir “biliş” ve “anlama” mıdır sadece? Bu durumda meselâ Allah’a iman demek, “Allah’ı tanıma ve O’nu bilme”den mi ibarettir yani? Ya da meselâ peygambere iman demek, peygamberin ne olduğunu bilmek ve bu konuda bilgi sahibi olmak mıdır yalnızca?…
Hayır. Kur’an’ın sözünü ettiği iman sadece “o hususta bilgi sahibi olmak ve meseleyi kavramış bulunmak”tan ibaret değildir. Bu da gereklidir, evet; imanın rûkunlarından, imanın şartlarından biri de “konuya vâkıf olmak ve o meseleyi gereğince kavramış bulunmaktır. Esasen bu “biliş”i taşımayan yani “bilgisizce” edilen iman, iman değildir zaten. Fakat şu da var ki tek başına “bilgi sahibi olma” ve yalnızca meseleyi kavramış bulunma da iman için yeterli değildir; iman, “bilme” den ibaret değildir… İman, aynı zamanda bir “eğilim”, bir sempati, sevgi ve teslimiyettir de!… İmanda alâka ve temayül gösterme, ilgi duyma, sevme, teslimiyet duyup alçak gönüllülük hissetme unsurları vardır. “Biliş” ve “Tanıyış”ta ise bu unsurlar görülmez. Bilişte, meselâ “ilgi duyma” şartı yoktur. Örneğin gök bilimiyle uğraşan bir astronomun, yıldızlar konusunda bilgili olduğu için “yıldızları sevdiği” de iddia edilemez; bir maden mühendisi madenler konusunda bilgilidir ve madenleri tanır, “o halde bu mühendis aynı zamanda madenleri sevmektedir de!..” denilemez. Aynı şekilde bir su uzmanının, sırf bu konuda bilgisi olduğu için ille de suya özel bir ilgi duyması gerekmez aksine kişi, bilgi sahibi olduğu bir konudan, çok iyi tanıdığı bir şey ya da kimseden pekalâ hoşlanmıyor hatta nefret ediyor olabilir!… Devlet sistemlerine bakınız meselâ… bir devlet, çoğu kez “düşman devlet” konusunda bir hayli bilgi taşır, hatta kimi zaman o devleti kendisinden daha fazla tanır ve hakkında çok detaylı bilgiye de sahip olabilir!… Ama ona düşmandır!… Meselâ bugün İsrail’de Araplar ve müslümanlar konusunda uzman olan,hatta bir anlamda islam bilimcisi denilebilecek araştırmacılar bulunması ve bunların müslüman ülkelerdeki araştırmacılardan çok daha fazla olması pekalâ muhtemeldir. Nitekim bugün Mısır, Suriye, Cezayir… vb. islam ülkeleri üzerinde çalışan İsrailli uzmanların sayısı, İran’dakinden çok daha fazladır, Hatta bugün bizde meselâ Mısır konusunda gerçekten uzman diyebileceğimiz doğru dürüst bir araştırmacı bile bulunmayabilir, halbuki İsrail’de yüzlercesi vardır! Keza, Mısır’da da İsrail konusunda araştırmalar yapan uzmanlar mevcuttur. Ancak, İsrail’in bugün islam ülkeleri üzerinde bunca araştırma yapmış olması ve onları gayet iyi tanıması, İsrail’in bu ülkeleri sevdiği ve müslümanlara sempati beslediği anlamına mı gelir? Ya da falan islam ülkesinin İsrail konusunda epey bilgi sahibi olması, bu ülkenin İsrail’e sempati beslediği şeklinde mi yorumlanmalıdır? Tam tersine; her ikisi de yekdiğerinin amansız düşmanıdır aslında…
İslamî imanın, felsefecilerin iddia ettiği gibi sadece tanıma ve bilmeden ibaret olmadığını hatırlatan islam ulemâ ve düşünürleri, bunu şöyle açıklarlar:
Kur’an-ı Kerim, tanınacak ve bilinecek şeylerin en iyisini, en güzel örneklerle zikretmiş; bu mesellerle ilgili gerekli bütün bilgileri vererek etraflıca tanıtmıştır. Meselâ Kur’an, Allah Teâla’yı, tanıtılabilecek en güzel şekliyle tanıtmış; peygamberler konusunda en sahih ve en mükemmel bilgileri vermiştir. Aynı şekilde Allah’ın delilleri ve hüccetleri en iyi şekliyle Kur’an’da anlatılmış, miad meselesi etrafında en mükemmel bilgiler de yine Kur’an’da verilmiştir. Ancak Kur’an’ın bunca tanıtmasına ve vermiş olduğu bunca bilgiye rağmen; bütün bunları çok iyi bildiği halde iman etmeyen ve kâfir olan -keza bu zeminde de en sarih örneği teşkil eden- birisi vardır: Şeytan… Evet, şeytan bütün bunları çok iyi bildiği ve meseleye gâyet vâkıf olduğu halde iman değil, inkâr etmiştir! Allah Tealâ’yı şeytan mı daha iyi bilir, yoksa ateist bir materyalist mi?
Bu sorunun cevabı açıktır. Şeytan, bizim tanıdığımızdan çok daha fazla tanır Allah’ı… Bu konuda bilgisi de bizlerden kat-kat fazladır onun… Üstelik binlerce yıl boyunca Allah Teala’ya ibadet etmiş, O’na kullukta bulunmuştur!
Acaba Şeytanın melekler konusunda da bilgisi var mıdır ?
Elbette vardır; Kur’an-ı Kerim’in bizleri onlara iman etmekle mükellef kıldığı meleklerle binlerce yıl birlikte olmuş, onlarla aynı sınıfta, aynı saflarda bulunmuş ve birlikte çalışmıştır…
O, Cebrail aleyhisselamı, hepimizden daha iyi tanır…
Ya Peygamberleri?
Onları da tanır mı Şeytan? Onların peygamber olduklarını, gerçekten Allah’ın elçisi sıfatını taşıdıklarını bilir mi acaba?
Evet!… Hepsini de tanır, hepsini de bilir; üstelik hepimizden çok daha iyi bilir bütün bunları.
Miadı da bilir o… Kıyamet ve ahiret konularında sürekli konuşur Allah’la; bu konuları gayet iyi bilir…Ancak bütün bunlara rağmen Kur’an-ı Kerim Şeytanın kâfir olduğunu söyler!!
“Ancak, İblis secde etmemişti, ululanmıştı ve o, kâfirlerden olmuştu.”
İman, felsefecilerin iddia ettiği gibi sadece tanıyış ve bilişten ibaret olsaydı, herkesten önce Şeytanın mü’min olması gerekirdi. Halbuki, Kur’an’ın da buyurmuş olduğu gibi, Şeytan, mü’min değildir; bilmektedir, evet, konuya vâkıftır ama, buna rağmen inkâr etmekte, küfründe ısrardan vazgeçmemektedir. Hakikati bilmekte, gerçeği olmamakta, bu gerçekten hoşlanmamaktadır; bu gerçeğe eğilimi ve sempatisi yoktur, onu kabule yanaşmamaktadır… Bu örnek açık bir gerçeği ortaya koyar: İman, sadece biliş ve tanıyıştan ibaret değildir. Nitekim kimi islam düşünürleri Kur’an-ı Kerim’in Tin Suresi’nin altıncı âyetinde (…ancak inananlar ve iyi işlerde bulunanlar başka…) zikredilen “inananlar” ibaresindeki inanışı “Nazarî hikmet =Teorik bilgi” ve aynı âyetteki “iyi işlerde bulunanlar” ibaresindeki iyi işi de “Amelî hikmet = Pratik bilgi” tarzında açıklarlar. Yetersiz ve yanlış bir yaklaşımıdır bu; mezbur âyet-i kerimede sözü geçen “inananlar” ibaresindeki inanışta, tecrit bilginin çok ötesinde, bu bilgiyi aşan bir unsur vardır. Teorik bilgi, bu unsurun yalnızca bir parçasıdır; bu gerçeğin tümü değil bir kısmıdır. Sözü geçen bütün ilim, bilgi, hikmet ve marifetler bu gerçeğin temelini teşkil eden birer “cûz”den ibarettirler; bu gerçekten bilgi ve hikmetin çok ötesinde bir unsur vardır ki, o da, yukarıda sözünü ettiğimiz “teslimiyet”, “temayül” ve “sevme” dir.
Buraya kadar anlatılanları toparlayacak olursak; akliyyun (rasionalism) felsefesinin üç ana görüşünü ele almış olduk; bunlar:
1-    Akıl hüccettir, bir delildir; bir takım gerçek ve doğruları kavrayabilecek, doğru bilgiler elde edebilecek güce sahiptir, onun elde ettiği sonuçlara güvenilebilir. (Bu görüş, islam açısından da doğrudur.
2- Akıl insanoğlunun yegane cevheri, onun her şeyidir. Bu görüşün İslam’a uygun olmadığını belirttik.
3- Akılcılar, ya da bugünkü deyimiyle rasyonalistlere göre islâmi iman; aklî deliller ve aklın elde ettiği sonuçlardan ibarettir. İman, bilgi ve tanıyıştan başka birşey değildir onlara göre (Son açıklamamızda bu görüşün de islama aykırı olduğunu belirttik.).
Akliyyun üzerine ele alacağımız diğer bir mesele de imanın “asalet”e (tek başına yeterli değere) sahip olup olmadığı konusudur. İmandan kasıt, ister akliyyunun iddia ettiği salt marifet (bütün yönleriyle vâkıf olma, en detaylı bilgi) olsun, ister mârifet onun bir parçası olarak kabul edilsin (ki doğru olanı da budur); soru değişmeyecektir: İman tek başına asalet taşıyan bir şey midir, yoksa kendiliğinden herşey için yeterli olmayan ve “amel” için başlangıç teşkil eden bir gereklilik midir? Meselenin bu noktasında iki düşünce sistemi bütün gücüyle yekdiğerinin karşısına dikilmektedir.
“İmanın asaleti var mıdır?” sorusuyla kastedilen nedir?
Buradaki asaletten maksat “İmanın, insan amelinin itikadı üssü ve hareket mihveri” oluşu açısından bir “asalet” midir?
Başka bir deyişle:
İnsan dünya üzerinde var olduğu sürece çalışıp çabalamalı, elinden gelen gayreti göstermeli, faaliyette bulunmalı, cihad etmelidir… vs. Ancak bütün bu çalışıp çabalamalar belli bir palân ve program üzerine olmalı, belli bir amaca yönelik olup yine belli bir takım metot, esas ve kurallara dayalı bulunmalıdır. Bu da muayyen bir itikadı alt yapıyı, başka bir deyişle amacı ve aracı -yöntem- saptayan belli bir “temel inanç sistemi” nin tespitini zaruri kılmaktadır. Zira insanoğlu sürekli hareket içinde olan, fıtraten faal bulunan bir yaratıktır. Bu sebeple hayatta ulaşmak istediği bazı amaçlara ulaşabilmek, pratik bir yaşama plânı ve hayat düzenine sahip olabilmek için belli bir temel düşünce ve inanç sistemine ve bir fikrî altyapıya ihtiyaç vardır; bu düşünce ve inanç altyapısı olmaksızın gayretlerinin bütünün sonuçları olan üstyapıda muvaffak olması mümkün olmayacaktır. O halde üstyapı düşüncelerini paralelinde kurabileceği bir inanç ve fikir altyapısı verilmelidir ona. Bu merhalede insan, bir ev ya da herhangi bir bina yapmak isteyen kişiye benzer. Onun asıl amacı; dört duvarı, çatısı, kapı ve penceresi olan bir bina yapmaktır, elde etmek istediği şey -hedef- aslında bunlardır. Ancak böyle bir binayı yapabilmek, istenen evi dört sağlam duvar üzerine bina edebilmek için önce bu duvarların sağlam bir temele oturtulması, bunun için de temel koyma ve temel atma işlemleri -altyapı-nın tamamlanması gereklidir. Bina, bu altyapı -temel- üzerine kurulacaktır çünkü. Ancak bu altyapı işlemleri onun amacı değildir amacı olan “evin sağlam olması ve sağlam duvarlar üzerine kurulması” için gereklidir bu altyapı…
Bugün mevcut sosyal düşünce okullarının meselâ komünizmin belli bir takım temel düşünceleri ve fikirleri vardır bu fikirlerin altyapı inanç sistemini materyalizm -maddecilik- oluşturur. Komünizmin kendine has sosyal, siyasi, iktisadi ve ahlaki birtakım programları fikrî yapı açısından bu esas -materyalist düşünce sistemi – üzerine kuruludur. Ancak bu düşünce sistemi amaç değildir onun için. Evet komünizme inanmış birisi için materyalizm gerçekte amaç değildir asla materyalizmin tek başına asaleti -kendiliğinden yeterliliği- yoktur. Esasen zihinleri bu düşünceye sevk eden ve o dönemde kimi insanları materyalist düşüncelere sevk eden ve o dönemde kimi insanları materyalist düşüncelere iten yegane sebep, Avrupa’da kiliselerin başlattığı aptalca bir “anti-hürriyet” savaşı oldu. Kiliseler, sözkonusu sosyal ve siyasi; özellikle de hürriyet aleyhine sosyal ve siyasi; özellikle de hürriyet aleyhine öylesine saçma bir mücadele başlattılar ki kısa zamanda bütün Avrupa’da şöyle bir zihniyet doğdu: “İnsan, yaşadığı toplumda ya kendisini hür, bağımsız ve kendi kendine yeterli olarak tam haklı kabul etmeli ve Allah’tan vazgeçmelidir; ya da Allah’ın varlığına inanmalı ve bu durumda kendisinin daima haksız ve bağımlı olduğunu kabullenmelidir!…” Ardından bu zihniyete bir bahane ve izah yolu bulabilmek için din inancını temelden inkar ettiler. Yoksa, komünizme inanmış biri için materyalizmin hakikaten hiçbir asaleti yoktur aslında. Ancak ne var ki o, materyalizm olmaksızın komünizmin sosyal, siyasi ve iktisadî görüşlerini açıklayabilmenin mümkün olamayacağını zanneder (ki bu zannında yanılmaktadır.) Bu cihetledir ki kendi görüşlerine genel bir açıklama ve izah tarzı getirebilmek ve bu görüşlere belli bir dayanak noktası gösterebilmek için materyalizme tenezzül etmiş ve bu yolu tutturmuştur.
Nitekim son zamanlarda bazı komünistler, komünizmle materyalizmi birbirinden ayırmış ve “Bizim için materyalizmin asaleti ve vazgeçilmez gerekliliği hiç de sözkonusu değildir; bizim amacımız komünizmdir, bu komünizm pekala materyalizmsiz de olabilir!” demişlerdir. Bugün komünizmin bazı cenahlarında, dine karşı açılan savaşta taviz verenler ve mesele daha ilimli bir tavırla yaklaşanlar göze çarpmaktadır. Çünkü fikri metotlara inanç, onların nazarında zaruri değildir; bu akidevi esaslar, ideolojik inancın altyapısını teşkil eden fikirler durumundadırlar. Zira belli bir dünya görüşüne dayalı olmayan bir ideolojiden söz etmek mümkün değildir, bu dünya görüşü, tıpkı binanın temeli gibidir, ideolojinin muhtelif yönleri bu dünya görüşü üzerine oturtulur ve ona göre tanzim edilip, fakat yine de esas ve amaç bu dünya görüşü değil, onun üzerine kurulan “düşün”ce sistemi”nin beli boyutları, ya da ideolojidir.
İslam da nasıldır peki?
İslam nazarında “iman” nedir?
Allah’a, meleklere, miada, peygamberler ve evliyaullaha iman…vb. sırf ideolojisini üzerine kurabileceği bir temel ve altyapı inanç sistemi olarak mı koymuştur islam? İslamî iman denilen şey bu fikrî altyapıdan ibaret ve kendi başına hiçbir öz değer ve asalet taşımayan bir inanç mıdır? Yoksa bu iman ve temel düşünce metodu islam ideolojisinin fikrî temelini teşkil ediyor olmasının yanı sıra bir öz değer ve asalete de sahip midir? Ya da şöyle mi demek gerekir mesela: “Eğer üzerine bina kurulmayacaksa temel atmanın anlamı yoktur”?…
İslama göre “islamî iman” îslam ideolojisinin temelini ve fikrî altyapıyı teşkil etmesinin yanı sıra başlıbaşına asaleti de olan bir unsurdur; yani iman vazgeçilmez bir değerdir ve buna ilaveten islam ideolojisinin temelini oluşturma değerini de taşır. Yani bu açıdan felsefecilerin görüşü doğrudur imanın bütün değeri, amele mukaddime teşkil ediyor olması değildir sadece, imanın bizzat kendisi de asalete sahip (vazgeçilmez bir değer) dir aynı zamanda “Aslolan ameldir, ancak amel önemlidir, yapılan iş önemlidir; imanı değerli kılan, sadece ve sadece amelin değeridir. Yoksa, imanın kendiliğinden hiçbir değeri -ve zarureti- yoktur” diyemeyiz. Ancak, su vardır: İmanın amelden soyutlanması halinde bir sûtun yerle bir edilmiş olur.
Kur’an-ı Kerim daima “iman edenler ve salih amel işleyenler” tabirini kullanır. İman ve amel, saadetin iki vazgeçilmez sûtunu ve temel dayanağı durumundadırlar.
Saadet binası, bir tek sûtun üzerine kurulamaz; yıkılır… İman, islam nazarında “zata değer”e sahiptir, yani bizzat kendi sonucu ve sebebiyle değer taşır, başlıbaşına bir aslî değeri vardır imanın. Öte yandan insanoğlunun bu dünyada, hatta özellikle öbür dünyada kemala sahip olması, sözkonusu islami imanı taşımasına bağlıdır. Zira islam nazarında ruh, gerçekten müstakil ve hürdür, bağımsızdır; ruh kendiliğinden kemalî sahiptir, onun kendi yapısından gelme bir kemali vardır. Ruh, ölümden sonrada bakidir, varlığını devam ettirir; eğer kendi kemallerini elde edemez, ondan uzak tutulursa eksik ve fasid olur ve “saadet”e erişemez. Bakınız Kur’an-ı Kerim bu hususta ne buyurmakta:
“…Ve burada kör olan, ahirette de kördür ve yolunu da tam sapıtmıştır; şaşırmış gitmiştir…”
Evet, ayet-i kerimede de buyurulmuş olduğu gibi, dünyada kör olanlar, ahirette de kör olarak haşredileceklerdir. Burada bahsi geçen körlük, zahiri anlamda körlük değildir; yani mezkur ayette bildirilen olay, dünyada vücut gözleri kör olanın ahirette de kör olacağı; bu durumda mesela İmam Cafer-us Sadık’ın (a.s) ashabından olan Ebu Besîr’in öbür dünyada kör olarak haşrolunacağı şeklinde anlaşılmamalıdır. Ayette bahsi geçen körlük derunî körlüktür; yani bu dünyada gerçekleri görmeyen, hakikatlere gözlerini kapayan; Rabbine ve rabbinin ayet ve alametlerine teveccüh göstermeyen ve inanması gereken hakikatlere inanmayıp bunlardan gafil kalan kişi, ahirette kör olarak haşrolunacaktır; mezkur ayetin başka türlü tefsiri mümkün değildir.
Bu dünyada imanı olmayan, inanması gereken hakikatlere inanmayan bir şahıs düşününüz. Böyle birisi yapılabilecek bütün iyilikleri yapmış olsa; bir insanın gösterebileceği bütün iyi davranışları göstermiş, iyiliğe emr ve kötülükten nehyde bulunmuş, yeryüzünde tam anlamıyla bir zahit gibi yaşamış ve hayatını bütünüyle halkullaha hizmete adamış; fakat rabbini tanımış, Allah’a ve mîada inanmamış ve kâinatın hakikatlerinden uzak yaşamış ise kör kalmış demektir. Nitekim böyle birisi hiç şüphesiz, ahirette de kör olarak haşrolunacaktır. O halde imanı bütün bu amellerin yalnızca mukaddimesi olarak telakki edip “Önemli olan insanın iyi olmasıdır; imanın nasıl olduğu bu durumda ehemmiyet taşımaz, varsın imanı olmasın; iyi amelde bulunması yeter…” şeklinde düşünmek tamamen yanlıştır; kişi mutlaka imana sahip olmalıdır.
Kur’ân-ı Kerim’de ki şu âyetlere dikkat ediniz:
“Beni anmaktan yüz çevirene gelince: Dünyada ona dar bir geçim var, kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. Yarabbi der, beni neden kör olarak haşrettin, halbuki ben -dünyada- görüyordum. Böylece der, sana delillerim geldi de unutuverdin onları, işte sen de tıpkı o çeşit unutulmadasın bugün…”
Evet, kıyamette kör olarak haşredilen kul, itiraz eder, “Allah’ım! “der, “Ben dünyada kör değildim, gözlerim vardı, görürdüm, neden burada körüm şimdi?” Ona şöyle cevap verilir: “Evet, dünyada gözlerin vardı, ama o gözler burada hiçbir işe yaramıyor işte, burada mânevî gözle görülür, gönül gözünde basiret vardır. Bu basiret ve böyle bir görüş gücü dünyadayken sende de vardı, ancak sen dünyadayken kör ettin onu, bu sebeple burada da körsün şimdi ! Bizim âyetlerimiz, alamet ve işaretlerimiz öbür dünyadaydı… Sen bu alametlere bakarak bizi görüp tanıyabilir, gerçeği kavrayabilirdin; böylece hakikat âlemi olan bu âleme göçtüğünde hakikî görüş gücün olurdu. Fakat yaşadığı tabiat dünyasında bunu idrak edemediğin ve kendini kör bıraktığın için burada da körsün…”
Bu gibileri kıyamette hakikat âleminde Rableriyle kendileri arasında -kendi getirdikleri- hicaplar ve perdeleri bulacaklar- kâmil hakikatî idrak etmekten mahrum kalacaklardır.
İmanın manası apaçık ortadadır; insanoğlu bu dünyada öbür dünyayı görebilmek, bu âlemde diğer âlemi duyabilmek için gelmiştir dünyaya…
Bunu defalarca söylemişimdir; gençlerin Nehc’ül Belağa’ya ilgi duyduğunu görmek fevkalâde sevindiriyor beni. Ancak bu kitabın sadece bir boyutuna değil, bütün boyutlarına bakmak ve bütün boyutlarına eğilmek gerekir. Nehc’ül Belağâ’nın duyabilen kulaklar hakkında neler söylediğine şöyle bir bakınız… Nehc’ül Belağa imanın asaletine inanır; onun nazarın da imanın değeri, fikrî ve akîdevî esaslara temel teşkil etmiş olması değildir sadece; buna ilaveten imanın öz ve asıl bir değeri de vardır.
Ehlullah hakkında Nehc’ül Belâğa’da geçen şu cümleye dikkat ediniz:
“Onlar öyle kimselerdir ki Allah’a yönelip bağışlanma dilediklerinde, günahlarının bağışlanması için Allah’a yalvarıp yakarmakla meşgul oldukları bir sırada rahmet esintilerini hisseder, bağışlandıklarını gönüllerinde duyarlar…”
“Her devirde, her zaman vardır onlar; onların yaşamadığı , onların bulunmadığı bir çağ ve zaman yoktur…”  Hz. Ali’nin (a.s) bu cümlesine dikkat edildiğinde böylelerinin hâlihazırda bizim zamanımızda da yaşadıkları, yaşamakta oldukları anlaşılır. Zaman, bu insanlardan mahrum bırakılmaz; onlar kendi içlerinde, gönüllerinin derinliklerinde, düşünce dünyalarında Rableriyle konuşur, Onunla râz-u niyazda bulunurlar. Fahri Râzi’nin bununla ilgili çok güzel bir rubâisi vardır:
“Can âlemine kör gitmekten korkarım
Cihandan bîhaber gitmekten korkarım.
Ten âleminden can diyarına göçerim amma
Tende iken can âlemini görmeden göçmekten korkarım!”
Şair, “Gönül gözüm açılmadan ölüp gitmekten korkmadayım; dünyada gerçekleri anlamamış bir halde iken âhirete göçmekten korkmadayım.” demektedir. Şiirde geçen “âlemi görmek”ten maksat, bilinen anlamda maddi âlemi; duvar, pencere, deniz, yıldızlar…vs’yi görmek değildir. Burada kastedilen şey âlemin gerçekleri ve ruhudur, varlığın temel ve yaratılışın hikmetleridir; kısacası İslam’ın “iman” diye tabir etmiş olduğu şeydir. Bu cihetle şair “Ben ten âleminde -dünyada- iken- can alemini göremezsem; ten âleminden can âlemine göçtüğümde can âlemini nasıl görebilirim?” demektedir. Zira âlemin hakikatlerini bu dünyada görebilmek ve gerçeği buradayken idrak edebilmek gerekir, aksi takdirde can âlemine can gözü kapalı olarak göçülecektir. Mezkur şiirde bahsi geçen konu, “Dünyada kör olanların ahirette de kör olarak haşrolunacakları” mealindeki âyet-i kerimede zikrolunan meseleden başka birşey değildir. İslama Allah’a inanmak, varlık âleminin vâsıtaları olan meleklere ve Hak Tealâ’nın bizler için feyiz vasıtaları olan enbiya ve evliyaullaha iman etmek; nereden ve niçin gelip, sonunda nereye ve nasıl gideceğimizi bilmek, neticede istesek de istemesek de Hakk’ın tapısına varacağımıza, zira her şeyin sonunda O’na döneceğine -miad- inanmak…vs. idrak ve inançlar asalet taşırlar; birer vazgeçilmez değer ve lüzum durumundadırlar. Bu gerçeklere vakıf olmak -marifet- ve inanmak -iman asalete haizdir; başlıbaşına vazgeçilmez bir değer ve asalet olmasının yanı sıra, İslam’ın ideolojik fikir ve düşünce temelini teşkil etmesi açısından da asalet taşır. Yüzde yüz asil olan bir iman; bir ideoloji için en ideal fikri ve akidevî temel durumundadır. O halde ne olursa olsun imanı amele, ameli de imana feda etmemek gerekir. Bu ikisi yekdiğerinin tamamlayıcısı ve bütünleyicisidir; birinin diğerine feda ve tercih edilmesi sözkonusu edilemez.
Buraya kadar yapılan açıklamalarda da anlaşılacağı üzere felsefecilerin kâmil insan olarak tanımladıkları insan tipi kamil değil, eksik insandır; yani kemâlin bir kısmına sahiptir. Aklî kemalin asil olduğu mevzuundaki tespitleri doğrudur. Ancak bütün kemâlin akla münhasır kılmaları ve insanın diğer kâmil yönlerine ehemmiyet vermemiş olmaları sonucu ulaşabildikleri insan yarı kâmil insandır. Felsefecilerin tanımlamış olduğu kâmil insan modeli, tepeden tırnağa, bilgi ve akıldan yoğrulup yontulmuş bir heykel gibidir, bütün özelliği “yalnızca bilgili olma”sıdır, “bilme”sidir. Onların teorisinde bu insan, iyi bilen bir yaratıktır; ancak bu yaratık sadece bilgiden ibaretti, heyecan yoktur onda; hareket, güzellik…vb şeylerden yoksundur. Yegâne hüneri “biliyor olma”sıdır, hepsi bu! Bilgilidir o, hem de çok bilgili… felsefecilerin tanımladığı haliyle onun bilgisi bütün kâinatı idrâk edecek kadar fazladır, yine onların tabiriyle bu insan aslında bir köşede durmuş “başlıbaşına bir dünya, başlıbaşına bir kâinat”tır.
Bu insan, İslam’ın “kamil insan”ı değildir, bir kemale -aklî kemale- sahiptir ama daha pek çok kemalden de yoksundur; bu cihetle en iyimser tabirle biz ona “yarı kâmil insan” demekteyiz.

7. Bölüm
MUHTELİF OKULLARIN GÖRÜŞLERİ ÜZERİNE – 2
Geçtiğimiz bölümlerde muhtelif okulların kâmil insanla ilgili görüşlerini ele almış ve kemale ermiş insan konusunda mesela felsefecilerin bir görüşe, irfan ehlinin başka bir görüşe sahip olduğunu; çağdaş felsefecilerin ise her ikisinden de farklı bir görüş benimsediğini belirtmiş; ardından akliyyun, kalbiyyun- gönül ehli ya da irfancılar- sevgi okulu, kuvvet ve gücü esas olan dünya görüşü , insanlara hizmeti esas alan dünya görüşü…vb. hususunda genel bir portre çizerek bu görüşlerin ana fikrini özetle anlatmıştık. Bu bölümde mezbur dünya görüşlerinden birini etraflıca ele alarak bu dünya görüşünün muhtelif kısımlarını inceleyecek ve bu konularda islamî düşüncenin neler olduğunu ve islama göre mezbur dünya görüşünün hangi konumda bulunduğunu belirtmeye çalışacağız.
Geçen bölümde akliyyun okulunu ele almış ve kâmil insana bu okulun hangi açıdan baktığını anlatmıştık. Bu bölümde de irfancı ve tasavvufçu dünya görüşünde kamil insanın nasıl tanımlandığı üzerinde duracağız. İrfan ve tasavvuf açısından kamil insanın ne olduğu üzerinde yapılacak bir tartışma, şüphesiz, diğer okulların bu konudaki görüşleri hakkında yapılacak bir tartışmadan daha önemli ve hassas olacaktır bizim için. Zira Eflatun, İbn-i Sinâ…vb. büyük felsefecilerin ortaya koyduğu kamil insan modeli halk arasında revaç ve rağbet bulmuş ve fazlaca tanınmış bir model değildir. Felsefecilerin tanımladığı kamil insan, daha çok yine onların felsefe kitaplarında gündeme gelmiş ve sayfaların mahdudiyetinden kurtulmayıp kitaplarda kalmış bir modeldir. Oysaki irfanî ve tasavvufî dünya görüşü, kendi kâmil insan modelini halka tanıtabilmiştir. Tasavvufçular nesir ve şiir kitaplarında kamil insan konusundaki görüşlerini etraflıca anlatmış, ilginç örnekleme ve şiirle meseleyi daima gündeme getirebilmişlerdir. Tasavvufçuların kamil insan modelinin halk arasında daha yaygın ve daha cazip bir konum kazandığı da bir gerçek… Nitekim onların kamil insan konusundaki görüşleri de tıpkı felsefecilerin bu konudaki görüşleri gibi kısmen islama uygundur; ancak tasavvufçuların kamil insanıyla İslam’ın kâmil insanı arasında belirgin farklar vardır, bu okulun sözünü ettiği kamil insan modeli de yüzde yüz islâmî kâmil insan değildir. Geçen bölümde felsefeciler ve akliyyunun kamil insanını incelerken onlara göre insanın özü ve zatının “akıl”dan ibaret olduğunu, akıl dışında her şeyin ancak vesile kabul edilip insanın özüne ait bir parça şeklinde yorumlanmadığını belirtmiş ve felsefecilere göre “ben”in akıl, düşünce ve mantık gücü demek olduğunu söylemiştik.
Tasavvufçulara göre akıl ve düşünce gücü insanın “ben”i değildir; bu güç ancak bir araç mesabesindedir. İnsanoğlunun gerçek”ben”i, onların “gönül” ya da “kalp” diye tanımladığı şeydir; bu sebeple insan, benliğine akılla değil, gönülle kavuşur, esasen onun bütün benliği kalp ve gönülden ibarettir. Felsefecilerin akıl adını verdikleri “öz benlik”i tasavvufçular “gönül” olarak saptamış ve insan gerçeğinin düşünce gücü değil gönül ve kalp olduğu neticesine varmışlardır. Tasavvufun sözünü ettiği kalp, maddî vücutta yer alan ve bir parça etten ibaret olan yürek değildir; manevi kalptir, “gönül” dür, insanoğlunun bütün duygu ve isteklerinin merkezidir. Keza bu “gönül” de düşünceye yer yoktur, orada ancak “his” vardır. Dolayısıyla tasavvufî idrâke düşünceyle değil, “his” ve “sezgi”yle varılır.
İnsanoğlunun en güçlü duyguları olan aşk ve sezginin arif ve tasavvufçu nazarında fevkalade ehemmiyeti vardır. Meselenin bu noktasında şunu da hemen belirtelim ki tasavvufçunun sözünü ettiği aşk kavramı, günlük hayatta alışılagelen aşk kelimesinin aktüel anlamı değildir. Aktüel anlamda aşk, cinsel bir kelimedir, cinsi duyguları anlatır. Arifin mevzubahis ettiği aşksa ilâhî aşktır; insanı Allah’a yaklaştırır. Onun aşkı rabbidir, arifin sevgilisi Allah’tır, herhangi bir insan ya da şu veya bu şey değildir. Üstelik tasavvufçuya göre bu aşk sadece insana özgü de değildir. Bütün yaratıklarda aşk vardır, bütün mevcudat ilâhî aşkı taşır ve yaşar. Tasavvuf kitaplarında bu mesele başlıbaşına bir bölüm teşkil eder, özellikle tasavvuf eğilim gösteren “Esfâr” gibi tanınmış felsefî eserlerde “aşkın bütün mevcudatta cereyan eden bir gerçek olduğu” cümlesi geçer. Onlara göre aşk, bütün mevcudatta cereyan ve sereyân halinde olan yegâne gerçektir. Bu sebepledir ki “teneffüs ettiğimiz şu havada, toprakta, taşta ve bütün atom parçacıklarında -ilahî- aşk vardır” derler. Tasavvufçuya göre zaten yegâne gerçek de aşktır; yanî ilahî aşk dışında ikinci bir “gerçek” yoktur, bu aşk dışında kişinin gördüğünü ya da var olduğunu zannettiği herşey mecazîdir. Mevlâna bunu şöyle anlatır:
“Aşk bir okyanustur. Gök ise bu okyanusa nispetle bir köpük gibi… Züleyha’nın Yusuf ‘a vurgun oluşu gibi tıpkı…”
Evet, ârifin nazarında aşk bir okyanus; her, gök ve bütün tabiat ise bu okyanusun küçücük bir zerresi gibidir. Onun nazarında aslolan ilahî aşktır; yerin ve göğün bu aşka nisbetle değeri, hemencecik sönüveren bir köpüğün değerinden fazla değildir. Nitekim Hafız şöyle der:
“Biz görkem ve makam için gelmedik bu diyara. Kaderin cilvesi sonucu sığındık buraya aslında. Yokluktan başlar bu yolculuğumuz, biz aşk menzilinin yolcularıyız.
Varlık diyarına varabilmek için bunca yolu kat ederiz biz.”
Hâfızın bu şiiri Sahife-i Seccâdiye’den alınmış   bir cümlenin tercümesidir, fevkalâde derin bir manâ taşır: “Allah’a hamd, Resulüne ve soyuna salât ve selamdan sonra… Allah Teala bütün âlemi yokluktan yaratmış ve ibda etmiştir (ibda’ etmiştir’den maksat, âlemin belli bir örnek ve benzer üzerinde yaratılmadığı, kendine has bir özellikle yoktan var edildiğidir). Ardından âleme -bütün yarattıklarına- kendi sevgisini vermiş, onlara ilâhî aşkı kazandırmıştır”   Hâfız bu cümleye istisnadan kendisinin yokluk dünyasından varlık dünyasına geldiğini ve ilahî aşkla var olabilmeyi başardığını söyleyerek dünya yaşantısının bunca meşakkatine bu aşk ve bu varlığa ulaşabilmek için katlandığını anlatır.
Tasavvufçuların deyişiyle insanoğlu için bütün âlemde ilâhi aşktan başka bir gerçek ve değer mevcut olmadığına göre” onun nazarında insan gerçeği nedir?” sorusuna bir cevap aramak gerekir. Zira tasavvufçuyla felsefeci arasında gayet açık bir görüş farklılığı vardır burada. O, felsefeci gibi insan gerçeği düşüncedir” dememekte, insan gerçeğinin “gönül” olduğunu söylemektedir. Tasavvufçunun gönül dediği şey de ilâhî aşkın merkezinden başka birşey değildir. Burada şöyle bir netice çıkmaktadır ortaya: “Tasavvufçunun “ben”i düşünen bir ben değil, gönülden seven ve aşık olan bir “ben”dir.
Felsefeciye göre kemâle ermek isteyen bir insan bunu ancak akıl ve düşünceyle başarabilir; mantık gücüyle, istidlalle, kıyasla, sebep ve sonuç ilişkilerini en ince ayrıntılarıyla hesaplayıp doğru teşhiste bulunmayla mükemmelleşebilir. Oysa ki tasavvufçuya göre bunlara hiç de gerek yoktur:
“Ârif kişide okuma -yazma harf ve istidlâl arama !
Kar gibi apak ve tertemiz bir yürekten başka bir şey yoktur onda”
Evet, tasavvufçu sebep ve sonuç ilişkileriyle ilgilenmez, mantık ve istidlâle itina etmez; onun için önemli olan tertemiz bir kalbe sahip olmak, nefsini tezkiye ve terbiye edip ahlâk-i rezilâneden arıtmak ve elinden geldiğince Hak’tan gayrı hiç bir şeye ilgi ve temayül göstermeyip bütün kalbiyle Allah’a yönelerek onu gayrî kalbiyle Allah’a yönelerek onu gayrî ilâhî isteklere götürebilecek olan nefsini kontrol etmektir. Tasavvufçu “Allah’tan başka hiçbir düşünceye verme kalbinde” der. Zira Allah’tan ve O’nun aşkından başka her düşünce bir kara dev gibidir, bir canavardır. İçinde bu canavarı taşıyan bir kalbe meleğin (ilâhî nur) girebilmesi mümkün değildir. Hâfız bu düşünceyi şöyle anlatır bir şiirinde:
“Karar verdim, başarmaya çalışacağım
Üzüntülere son verecek bir şey yapacağım !
Gönül halvetgâhı oğyarın sohbet mekânı değil !
Dev çıkınca melek girer bu gönle
Ahkâm sohbetler uzun gecelerin karanlığı gibidir.
Işığı güneşte ara, sen çağırsan o gelir.
İnsafsız dünya ağasının kapısında ne kadar bekleyeceksin daha?
Bekleye dur sen hele, “gelecek” diye kâhyâ…
Hazine bulmak istiyorsan dilenciliği bırakma
Bu yolun yolcusunun öğüdü bu, unutma.”
Bu dünya görüşüne göre insanı kemâle götürecek yegâne şey nefsin ıslahı ve terbiyesidir; bu anlamda kişi nefsini terbiye ettiği ve Allah’tan başka hiçbir düşünceye zihninde yer vermediği ölçüde kemale erecek ve mükemmelleşecektir. Ârif kişi bunu başarabilmek için dış dünyadan kopmalı, arzu ve isteklerini elinden geldiğince yenerek köreltmeli ve bütün varlığıyla kendi iç dünyasına kapanmalıdır. Onu kemale götürecek yegâne yol budur; ilmî araştırmaların, sebep -sonuç ilişkileri üzerine yapılacak tartışma ve incelemelerin, istidlaller ve mantık mukayeselerinin hiçbir faydası yoktur. Mevlâna bu inancı şöyle anlatır:
“Mantıkçıların temeli yaş tahtaya benzer
Yaş tahtaya ise ayak basılmaz elbet.”
Mevlana diğer bir şiirinde ise bu görüşü şöyle dile getirir:
“Akılcının sözü inci mercan olsa da
Candan söz edenin sözü bambaşkadır
Can bahsi apayrı bir mevzuudur şüphesiz
Can bahsi apayrı bir mevzuudur şüphesiz
Can kadehi bambaşka can katar canlara.”
Netice nedir ? Bilgi ve düşünceyi esas alan felsefeci ya da akılcıya göre bilgi ve mantıkla yürüyen insan sonunda başlıbaşına bir cihan olacaktır; bilgi, düşünce ve mantıktan müteşekkil bir cihandır bu. Ona göre düşünce ve mantık gücüyle yola çıkarak kendisini bilgiyle donatan kişi, neticede bütün varlık âlemini -genel de olsa- kendi beyninde şekillendirecek ve zihin gücüyle bu âlemin bütününü aklında yansıtarak kavrayabilecektir. Başka bir deyişle hekim -bilge- kişinin varacağı yolun sonu bilgi ve “dünyayı görmek”tir. Peki, “arif”in yolunun sonu nereye varmaktadır acaba? “Arif”in yolunun sonu “varmak”tır, “görmek” değil! Peki, neye varmak ister o ? Hakk’ın zatına ! Ona göre, insanoğlu kendi içini temizleyebilir ve aşk bineğine binerek yoldaki menzilleri daha mükemmel bir insanın (pîr) öncülüğü ve kılavuzluğunda kat edecek olursa sonuçta onunla Allah arasında mevcut bütün hicaplar -örtü ve perdeler- ortadan kalkacak ve tasavvufçunun deyişiyle kişi -ârif- Allah’a ulaşacak, O’na kavuşacaktır. “Kur’an’da “Ligâullah”tan söz edilmektedir” der. Tasavvufçunun varmak istediği ve istekle varacağına inandığı sonuç budur. O, tepeden tırnağa bilgi ve düşünce dünyası kesilme arzusunda değildir, varlık âlemini bütünüyle kendi içinde yansıtabilecek bir ayna olabilme peşinde de değildir. O, yansıtmaktan ziyade âlemin merkezine varmak azmindedir:
“…Ey insan, şüphe yok ki sen, rabbine ulaşmak için meşakkatler içinde didinir durursun da sonunda O’na kavuşursun…”
Evet, o makama varan kişi her şeye sahiptir artık, onun her şeyi vardır, ancak bu makama varabilmeyi başaran kimsenin artık hiçbir isteği de kalmamıştır. Meselenin püf noktası da buradadır işte; öyle bir makama varıyorsunuz ki size her şeyi veriyorlar, ancak burada sizin O’ndan başka hiçbir şeye ilginiz yoktur artık. Ebu Said Ebu’l Hayr bunu şu şiiriyle çok güzel anlatır:
“Seni tanıyan kişinin can nesine gerek?
Ev- bark, çoluk- çocuk, cânân… nesine gerek?
Aşkınla deli olana iki cihanı verdin
Sana vurgun olana iki cihan ne gerek?”
Evet, hiçbir şey istemediği bir sırada her iki cihanı da bağışlıyorsun ona… Seni tanımadığı sürece her şeyi isteyip durur, fakat o zaman vermezsin. Seni tanıyı verdiği zamansa her şeyi verirsin ona, ancak bu sefer de onun hiçbir şeye zerrece ilgisi kalmamıştır artık. Seni tanıyan biri ancak seni ister; senden başka hiçbir şeye zerrece ilgisi kalmaz onun. Zira isen dünya ve ahiretin ötesinde bir gerçek, bütün isteklerin ötesinde bir sevgilisin.
Burada mezkur tasavvufî görüşlerin islâmî ölçülere uyup uymadığı bahsine girmeyeceğiz. Zira bu son derece teferruatlı bir açıklamayı gerekli kılmaktadır. Ancak buraya kadar ki açıklamalardan sonra asıl konumuz olan kamil insan hakkında tasavvufî görüşün ne olduğu ve tasavvufta kime “kamil insan” denildiği mevzunun belli bir netlik kazandığı şüphesiz. Tasavvufçu görüşün kamil insanın Allah’ ulaşabilen, O’nu bulabilen insandır; bu insan Allah’a kavuşunca bütün Esmâ ve Sıfât-ı ilâhinin mazharı oluverir. Başka bir deyişle O’na kavuşan ârif, Zât-ı Hakk’ın kendisinde bütünüyle zuhur ve tecellî ettiği bir ayna durumuna gelir. Daha önceki bahislerimizde felsefecilerin kâmil insan olârâk tanımladıkları modelin islam nazarında kâmil değil, nispeten kâmil insan olduğunu belirtmiştik. Şimdi de tasavvufçu görüşün kâmil insan modelini ele alacağız. Burada önce su soruya belli bir cevap aramak gerekir: İslam da nefsini tezkiye etme ve nefsini arıtmaya çalışma gibi bir mesele sözkonusu mudur? Bu sorunun cevabının “evet” olduğunu hemen belirtelim, zira mesele, Kur’ân’da da sarihen geçmekte:
“Andolsun ki kim sözünü iyice temizlemişse kurtulmuştur, muradına ermiştir…” (Şems-9) ve ardarda geçen on bir yeminden sonra Kur’ân’ı kerim meâlen şöyle buyurmaktadır: “Kurtuluşa erenler, nefislerini tezkiye edip kendilerini arıtanlardır; nefislerini fâsid ve kendilerini tebah edenlerse zavallı olup gitmişlerdir elbet…”
“Tezkiye-i nefs ya da nefsini arıtma ve terbiye etmede islam nazarında Hakkı tanıma ve Allah’a yaklaşmaya bir vesile midir, yoksa Hakkı tanımanın yegâne yolu filozof görüşü savunan felsefecilerin iddia ettiği gibi sadece bilgi, istidlâl ve ilimler kavrayış mıdır”? sorusuna verilecek cevap açıktır. Elbette ki Hakkı tanıma ve gerçeğe ulaşmanın yegane yolu istidlâl ve karmaşık mantık mukayeseleri değildir. Keza, nefsini tezkiye ve kendini kontrol ediş, Allah’a yaklaşma vesilesidir. Buraya kadar doğrudur, bu anlamda tezkiye-i nefs islâmî ölçülere uygun ve esasen İslâmidir Nitekim Hz. Resul-i Ekrem’den(s.a.a) günümüze gelen ve Ehl-i Sünnet ve Şia ulemasınca da rivayet olunup sahihliğinde şüphe bulunmayan bir hadis-i şerifte kırk gün kırk gece boyunca Allah rızası için tertemiz olarak kalmayı – bu müddet zarfında sadece ve sadece Allah’ı hoşnut edecek şekilde yaşamayı- başaran kimsenin kalbinden hikmet ve bilgi kaynayarak, bu hikmet ve bilginin mezkur şahsın kalbinden diline döküleceği bildirilir.  Allah rızası için kırk gün kırk gece hûlûsla yaşamak… Yani bu süre zarfında Allah rızasından başka hiçbir amacı, arzusu ve temayülü olmamalıdır o şahsın… Yaptığı ve yapmadığı herşey sadece ve sadece Allah için ve O’nu hoşnut edecek tarzda olmalıdır. Allah için konuşmalı, Allah için susmalı, Allah için bakmalı, Allah için gözlerini sakınmalı, Allah için yemeli, Allah için yememeli, Allah için uyumalı ve Allah için uyanmalıdır…
Kısacası nefsini öylesine öğretmeli, kendini öylesine programlamalı ve ruhunu öylesine ıslah etmelidir ki bu kırk gün kırk gece boyunca bütün beşerî havâ ve heveslerden benliğini soyutlamalı, bu sürenin her lahzâsını Allah’ı hoşnut edecek şekilde değerlendirmelidir…
Kur’ân’ı Kerim’in de buyurmuş olduğu gibi ibrahim Halilullah (a.s) gibi olmalıdır:
“De ki: Şüphe yok; namazım da, ibadetlerim de, diriliğim de, ölümüm de âlemlerin Rabbi olan Allah içindir…
Evet… Hz. Resulullah (s.a.a) de şöyle buyurmaktadır: Her kim kırk gün kırk gece boyunca hevâ ve heveslerini bütünüyle terk eder ve bütün beşerî istek ve arzularından vaz geçebilirse… Her kim bu süre boyunca. Allah’tan başka hiçbir şey düşünmez ve O’nun rızasından gayrı hiçbir şey arzulamayıp ancak O’nun için davranır, O’nun için durur ve sadece O’nun için yaşarsa… İşte o zaman, yalnız ve yalnız Allah rızasıyla geçirilen böylesi kırk gün kırk geceden sonra mârifet ve hikmet pınarları yüreğinden coşup kaynayarak diline dökülüverir…
Bu hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere “ilm-i ifâzî” denilen ve içten kaynayıp gelen derunî ilmi islam kabul etmektedir. Ancak burada şu noktaya da dikkat edilmelidir: İslam, ifazî ilmi kabul ve teşvik ettiği gibi akıl vesilesiyle öğrenilen ilmi de kabul ve bu ilme teşvik etmektedir. Nitekim Hz. Musa’ya (a.s) bu ilmi öğrenmesi emredilir:
“… Derken kullarımızdan bir kulu buldular ki biz, katımızdan ona rahmet ihsan etmiştik ve katımızdan ilim belletmiştik. Musa, ona, sana öğretilen gerçek bilgiden bana da öğretmen şartıyla sana uyayım mı? dedi…”
Âyet-i kerimede ilm-i Ledun’dan söz edilmektedir- ilm-i Ledun kelimesi bu ayetten iktibas edilmiştir zaten, âyetin Arapça’sına bakınız- ilm-i Ledun, herhangi bir insandan öğrenilmiş bir ilim değildir, inanan ve nefsini tezkiye edebilen mezkur şahsa Allah Tealâ tarafından verilmiş, onun kendi derunundan diline akıtılmıştır.
Hâfız, kırk günlük tezkiye-i nefisle ilgili bu hadis-i şerifi, kendine has şifreli, şiirlerinden birinde pek güzel anlatır:
“Bir diyarda bir yolcu bir sofiye
Bir muamma söylemiş, işte şöyle:
Demiş kırk gün şişesinde durarak
Halîs olur şarap, düzelir ancak.
Şu hadis-i şerife de dikkat ediniz:
“Şeytanlar insanoğlunun yüreğinde dolaşıp durmaz ve onun kalbini karartıp tozlara bürünmeselerdi, insanoğlu kalp güzüyle melekleri görebilirdi…”
Yine başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurur:
“Fazla- gereksiz yere- konuşmasaydınız ne güzel olurdu… şu dilin size pek zararı vardır…”
Ve:
“Sizin kalbiniz rast gele her hayvanın otladığı bir otlak gibi olmasaydı benim gördüklerimi siz de görebilir, benim duyduklarımı siz de duyabilirdiniz…”
Hadis-i şeriften de anlaşılacağı gibi bu sesleri duymak ve görülebildiğine işaret edilen şeyleri görebilmek için peygamber olmak gerekmektedir. Özünü temizleyen insanlar da -Hz. Meryem gibi- onları görebilir ve duyabilirler.
Hz. Ali (a.s) daha on yaşındayken Hz. Resul-i Ekrem’in (s.a.a) yanı başında, onunla birlikte ibadet ederdi, onunla birlikte Hirâ’ya giderdi. Hz. Resul-i Ekrem’e (s.a.a) ilk vahy indiğinde; bütün âlem onun nazarında apayrılaştığında onun duyduğu gaybdan ve meleklerden gelen sesleri Ali de duymaktaydı. Hz. Ali’nin (a.s) kendisi bunu şöyle anlatır:
“Hz. Resulullah’a (s.a.a) “Ya Resulullah Size ilk vahy indiğinde şeytanın ümitsiz çığlığını duydum” diye arzzettim. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdular: Ya Ali, sende benim gördüğümü görüyor, benim duyduğumu duyuyorsun, ancak, sen peygamber değilsin”
Bütün bu hadislerden de anlaşıldığı gibi nefsini tezkiye edip özünü temizlemek ve kendini eğitip kontrol edebilmek gibi gayretler sadece insanın kalbini temizlemek ve onu ıhlasa kavuşturmakla kalmaz; bunun da ötesinde, insanı fevkalâde muazzam yüceliklere de ulaştırır. İnsana öylesine bir hâlet-i ruhiye elverir ki içinden ilim ve hikmet kaynayıp taşmaya başlar. Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) döneminde vuku bulan ilginç bir olay vardır. Bir gün Resulullah’ın (s.a.a) ashabından bazıları onun huzuruna vararak “Ya Resulullah” derler. “Münafık olmaktan korkarız…” (dikkat ediniz; bunu söyleyenler mü’minlerdir, inananlardır. Ancak, kendi hallerinde meydana gelen bir değişim onları fevkalâde tedirgin etmekten ve hemen Resulullah’a, (s.a.a) koşarak bu halin nifak olabilme ihtimalinden duydukları ürküntüyü dile getirmektedirler!..) Resul-i Ekrem (s.a.a)koşarak bu halin, nifak olabilme ihtimalinden duydukları ürküntüyü dile getirmektedirler!..) Resul-i Ekrem (s.a.a) onlardan bu endişelerinin sebebini sorar, cevap verirler: “Zira biz sizin yanınızda bulunduğumuz zaman siz hep faydalı ve etkili şeyler konuşuyor, çok güzel vaaz ediyor; Allah’tan kıyamet ve günahlardan söz açıyorsunuz. Sizi dinlerken o kadar etkileniyor ve öylesine tarifi imkansız bir hâlet-i ruhiye içine giriyoruz ki hoş mu hoş, güzel mi güzel bir halimiz oluyor. Ancak, sizden ayrılıp da evlerimize gittiğimizde, çoluk çocuğumuzun yanında oturduğumuzda, çok geçmeden halimizin değişmeye başladığını ve yine önceki -sizi âdetâ hiç dinlememiş gibi- halimize döndüğümüzü hissediyoruz. Ya Resulullah, bu nifak değil midir?” Peygamber-i Ekrem (s.a.a) “Hayır” buyurdular, “Bu nifak değildir, nifak iki yüzlülüğe, iki zıt niyetliliğe denir. Sizin sözünü ettiğiniz ve içinde bulunduğunuz durum nifak değil, iki değişik hale girmedir. Kimi zaman insanın ruhu yücelir, kimi zamansa alçalır. Benim yanımda bulunduğunuz ve bu sözleri duyduğunuz zaman elbette değişiverirsiniz siz. Eğer bu haleti -benim yanımda olduğunuz zaman size elveren halet-i rûhiyeyi- koruyabilir ve bu halde kalırsanız meleklerle görüşüp tanışır, ayağınız ıslanmaksızın suyun üzerinde yürüyebilirsiniz.”
Evet, mezkur durum insanda meleke ve huy haline geldiğinde insan böylesine yücelebilir… Bence Sâdî’nin o meşhur kıtasında anlatılanlar işte bu hadis-i şerifin tercümesi olsa gerektir. Şu noktayı özellikle belirtelim ki bugün dünyanın en harikulâde edebî şaheserlerinden biri sayılan bizim irfânî edebiyatımız, her şeyini İslama borçludur, onca güzelliğini islam dan alabilmiştir ancak. Sömürü uşakları ne derlerde desinler bu edebiyat bir islam ürünüdür ve her şeyini islam dan almıştır. Mevlâna, Hafız, Sâdi, Nâsır Hosrov vb. gibi tasavvuf edebiyatımızın devleri, yazmış oldukları muhteşem eserler ve şiirleri islâma borçludurlar. Bu muazzam dinden almış oldukları benzersiz ilham, şevk ve heyecanla coşmuş ve yazmışlardır. Nitekim Hafız bir şiirinde açıkça “Ben her şeyimi Kur’an’a borçluyum” der. Aynı şekilde Sâdi, Hz. Yâkub’un (a.s) duygularını dile getiren bir şiirinde yine bu meseleyi işler:
“Oğlunu yitiren o ihtiyara
Ey temiz insan, dediler,
Mısır’dan gömleğinin kokusunu aldın da onun,
Kenan illerinde kuyuda olduğunu neden bilemedin?
Bu şiirinde Sâ’di, Hz. Yâkub’la Hz. Yusuf aleyhisselamların kıssasına işaret eder: Hz. Yusuf (a.s) Mısır’da kardeşlerini görür ve kendisini onlara tanıtır; sonra da babası Yâkub’a (a.s) götürmeleri için gömleğini onlara verir. Ancak onlar henüz yokdayken Hz. Yâkub (a.s) meseleyi hisseder:
“… Şu gömleğimi alın da götürün, babamın gözlerine sürün, iyileşir, görmeye başlar. Bütün ailenizle gelin buraya. Kervan Mısırdan ayrılınca -henüz yokdayken- babaları, bana bunak demeseniz bâri, Yusuf’un kokusunu duyuyorum dedi…”
Sa’di, şiirinde bu meseleyi ele alır ve “Hz. Yakub’dan (a.s) şöyle sordular”der: “Sen tâ Mısır’dan Yusuf’un (a.s) kokusunu aldın da kendi mıntıkan olan Kenan’da bir kuyuda olduğunu o zamanlar nasıl anlayamadın?”
Sa’di, bu soruya Hz. Yâkbu’un (a.s) lisân-ı haliyle şöyle cevap verir:
“O -Hz. Yâkub- şöyle cevap verdi:
Dünyâ hâlimiz şimşeğin çakışına benzer,
Şimşek gibi birden çakar, sonra yok olur.
Mâneviyatta geçen şu tabir de Hz. Ali’nin (a.s) durumunu anlatır:
“Leylâ’nın evinden bir şimşek çaktı seherde
Başı sevdalı Mecnunun harmanını ne etti bir bak!”
Sâ’di, Hz. Yakub’a (a.s) yöneltilen soruyu ve onun lisan-ı haliyle bu soruya verdiği cevabı anlattıktan sonra şöyle der:
“Ey derviş, şu halinle sabit kalsaydın eğer
Her iki cihanı da aşıp geçerdin elbet”
Yukarıdaki şiirde de yine mezkur hadis-i şerife işaret edilir; Hz. Resulullah (s.a.a) “Eğer” buyururlar, “Benim yanımdayken ki halinizde kalsanız -o yüce halet-i ruhiyeyi hep yaşasanız- meleklerle konuşur ve suyun üzerinde yürürsünüz…”
Meselenin bu noktasında konuya tam bir netlik kazandırabilmek ve buraya kadar söylediklerimiz yine sağlam bir senetle pekiştirebilmek için Nehc’ül Belâğa’dan bir bölüm aktarmanın faydalı olacağı inancındayız. Özellikle gençler, bu gibi konuları Nehc’ül Belâğa’dan duymayı tercih etmekte, onun tatmin edici bulmaktadırlar bugün. Biz defalarca bunu söyledik, yine de söylüyoruz; Nehc’ül Belâğa da Hz. Ali’nin kendisidir -tamamiyle onun görüşlerini yansıtmaktadır- diyoruz. İnsanoğlunun sözleri onun tıpkı kendisi demektir. Zira söz, ruhun tecellisidir; insan, dilinin altında gizlidir. Bu sebepledir ki aşağılık ruha sahip olan bir insanın ağzından çıkan sözler de aşağılık, yüce bir ruha sahip olan bir insanın sözleri de yüce ve değerli olmaktadır. Keza, tek boyutlu bir ruhun kelamı -konuştuğu sözler- tek boyutlu; çok boyutlu bir ruhunsa kelamı da çok boyutludur. Bu durumda “Zıtların toplamı” bir kişiliğe sahip olan Hz. Ali gibi bir insanın konuşmaları da “zıtların toplamı” olacak ve türlü mevzu ve özellikleri bir arada işleyecektir. Onun konuşmalarında tasavvuf ve irfan da vardır, öyle ki irfanın doruğunda olduğunu fark edersiniz; sözlerinde felsefe de vardır, felsefenin doruğunda olduğunu görürsünüz; hürdür o hürriyetin doruğunda; kahramanlıktan sözeder kahramanlığın doruğunu görürsünüz onda; ahlâktan söz eder, ahlâkın en yücesini duyar, en güzelini bulursunuz onda; o Ali’den söz eder; Nehc’ül Belâğa’da bizzat Ali’yi bulursunuz. Bir konuşmasında irfan yolcusunu -sâlih- şöyle anlatır:
“Aklını diriltmiş, nefsini öldürmüştür o; öyle ki dinin izin verdiği ölçüde perhiz ve riyazette bulunmuş tahammüllü kılmıştır onu, ruhunun katılığını letafet ve yumuşaklığa dönüştürmüş, ruhu lâtif mi lâtif berrak mı berrak oluvermiştir. İşte bu halde iken ansızın bir kıvılcım çakıverir tâ içinden, yolu apaydınlaştırır ona. Ardından, menzilden menzile yürümeye başlar, gider de gider; sonunda onun arzusu olan son menzile, selâmet menziline varır…”
O halde “Kamil insan sâlik insan mıdır yada nefsini terbiye edip özünü temizleyen insan mıdır? sorusuna islamın verdiği cevap “evet”tir. Hatta bunun da ötesinde; kamil insan elbette saliktir, selamet kapısı denilen durağa varabilmek için menzilden menzile koşar, kurtuluşa erişebilmek için nice yollar kat eder, nice merhaleleri geride bırakır. Hakka yaklaşmak, rabbinin yakınlığını kazanabilmek için didinir de didinir… Bu yolda o kadar ilerler ki, onunla rabbi arasında hicap kalmaz; rabbini gönül gözüyle görebilecek merhaleye varmak ister ve varabilir de. Bu noktaya varabildiğinde artık bizim gibi herhangi bir insan olmaktan çıkmıştır o, yücelmiş, yükselmiştir. Bu durumda bizler gibi, meselâ, eserlerini müşahede yoluyla yaratıcısını tanıma gayretinde değildir artık. Gökyüzüne bırakıp Allah’ı hatırlamaya, O’nu tanıyabilmek ve var olduğunu kavrayabilmek için yeryüzünde mütalâalarda bulunmaya, bir yapraktaki yaratılış sırlarını incelemeye ihtiyacı kalmamıştır artık onun. Zira varmış olduğu bu merhaleden sonra Allah’ın varlığı bir yapraktan, yer ya da gökyüzünün yaratılış sırlarından çok daha net ve âşikar oluvermiştir onun için…
Bir gün adamın biri Hz. Ali’ ye (a.s) Allah’ı görüp görmediğini sorar. Hz. Ali (a.s) “Elbette” der ve ekler: “Görmediğim bir mâbuda ibadet etmem ki ben… Ancak sanma ki gözle görüştür bu; sanma ki Allah’ın belli bir mekan ve yönde olduğu anlamını verir bu; hayrı; ben mâbudumu şu kafatasındaki gözlerle değil, gönül gözleriyle görmüş, kalp gözüyle müşahede etmişimdir.”
Bu inanç çerçevesinde ve buraya kadar tasavvufun ve irfanın kâmil insanı, islamın onayladığı bir modeldir; bu anlamda kâmil insan -bu ölçüye kadar- islamîdir ve islamın kâmil insanın özelliğini taşır. Ancak bu model, islamın kâmil insanının bütün özelliklerini taşımaz ve “her şeyiyle kâmil” değildir. Zira tasavvufçu dünya görüşü bazı şeyleri oldukça küçümser ve tahkir eder ki islam buna karşıdır -mezkur mesele, islam nazarında tasavvufçuların tespit ettiği gibi önemsiz ve değersiz değildir-. İşte bu sebepledir ki tasavvufun kâmil insan modeli “kâmil değil, “kısmen kâmil” dir.
Tasavvuftan ilim ve akıl pek küçümsenir.
Ancak, şunu unutmamak gerekir ki islam gönülden kaynaklanan ve kalbî olarak tanımlanan değerler hususunda kalbi kabul ettiği gibi aklı da kabul eder. Yani birini alabildiğine yüceltip ötekini aşağılamaz. İslam gönlü kabul ettiği gibi aşkı da kabul eder; sezgiyle ve sevgiyle ulaşılan ilahi gerçeğe evet der. İslam tasavvuf ve irfanı kabul eder, seyr-ü sülûku kabul eder; ancak bunun yanında aklı da kabul eder, düşünme, istidlal ve mantığı asla küçümsemez, bilâkis; düşünme, istidlal ve mantığa fevkalâde saygı gösterir. Nitekim bu akımların ardından gelen islamî düşüncelerde hem akla hem de kalbe gereken önemin verilmeye çalışıldığını görmekteyiz. Şeyh Şahabeddin Sûhreverdî, Şeyh İşrak, Molla Sedrâ Sadr’ül Müteellihin Şirazi… vb’leri bu konuda örnek verilebilir. Sözkonusu şahıslar aklı ve kalbi islâmi ölçülerde birleştirmiş, özellikle molla Sedrâ, Kur’ânî çerçeveden bu iki düşünceye gereken önemi vermiş ve irfanla aklı birbirinden ayrı olarak işlememiştir. Onun eserlerinden, meselâ, Ebu Ali Sînâ’da olduğu gibi kalbin küçümsendiğini, tasavvufun tahkir edildiğini görmezsiniz. (Burada şunu da hemen hatırlatalım Ebu Ali Sina, ömrünün sonlarına doğru bu tutumundan vazgeçmiş ve düşüncesini yenilemiştir). Tasavvufu küçümsemediği gibi; kimi tasavvufçuların yaptığını yapıp aklı ve düşünceyi de küçümsememiş; her ikisine de saygıyla yaklaşmıştır.
Kısacası islam ne bilgi ve aklı, ne de aşkı ve kalbi küçümsemiş değildir; bunların yegâne kurtuluş vesilesi olduğunu kabul etmediği gibi, herhangi birinin gereksiz veya önemsiz olduğu görüşünü de reddeder. Zira Kur’an’ın kâmil insanı, aklen de kemâle ermiş insandır.
İrfan ve tasavvufun kâmil insanıyla ilgili, islamın katılmadığı bir diğer nokta da şudur:
Tasavvuf ve irfanda yalnızca “içedönük olma” söz konusudur, “dışadönük”lük son derece sönük kalmıştır; ferdî boyutu güçlü, içtimâî boyutu ise bir o kadar zayıftır. İrfanın kâmil insanı sosyal bir insan değildir; kendi içine kapanmış, kendi -iç- meseleleriyle ancak uğraşabilen, dış dünyayla ise neredeyse hiç ilgilenmeyen bir insandır.
Oysa ki islamın kâmil insanı, tasavvufun sözünün ettiği gönül, aşk sûlûk, ilm-i ifâzi, ilm-î mânevî ve tezkiye-i nefs gibi özellikleri taşıyor olmasına ilaveten aynı zamanda dışa dönük ve sosyaldir de… İslamın kâmil insanı her zaman içine kapanık değildir; evet, geceleri içine kapanıp kendi iç meselelerine dalabilir, ibâdetin doruğunda bir ârif kesilir; ancak her hâlükarda gündüzleri toplumun içinde yaşar ve sosyal hayata katılır. Hz. Hûccetullah Mehdinin (a.s), Allah Tealâ onun zuhurunu çabuklaştırsın inşallah- ashabını anlatan rivayetler ve ahbar da, onun ashabının en mükemmel müslümanlar arasından seçilmiş örneklerden müteşekkil olduğu geçer ve bu seçkin mû’minlerin şu vasfından söz edilir:
“Geceleri rahip, gündüzleri aslandırlar…”
Yani geceleyin onların yanına gidecek olursan karşında bir rahip bulursun; dünyadan elini eteğini çekmiş, adetâ dağlarda mağara köşelerinde inzivaya çekilmiş, ibadetten başka bir şey düşünmeyen dervişler gibidirler. Ancak, onların biri şey düşünmeyen dervişler gibidirler. Ancak, onları gündüzleyin görürsen şaşırırsın, tıpkı birer aslan oluvermişlerdir. Gecenin rahipleri, gündüzün aslanlarıdır onlar…
Kur’ân-ı Kerim bütün bu sıfatları bir araya toplayarak bu mû’min insanlardan şöyle söz eder:
“… Tövbe edenler, ibadette bulunanlar, hamdedenler, oruç tutanlar, savaş veya bilgi elde etmek için diyardan diyara gezenler, rüku edenler, secdeye kapananlar, iyiliği emredenler, kötülüğü nehyedenler ve Allah sınırlarını koruyanlar. İşte bu inanmış kişileri de müjdele…”
Görüldüğü gibi yukarıdaki âyet-i kerimede inananların her iki boyuttan da söz edilmektedir. Ayetin “Secdeye kapananlar” a kadar ki bölümü müminlerin ferdî ibadetleri ve iç dünyalarıyla ilgili vasıf ve faaliyetlerinden söz etmekte; ardından hemen inananların boyutları vurgulanmaktadır.
Yine başka bir âyet-i kerimede inananlar şöyle anlatılır:
“…Muhammed Allah’ın peygamberidir ve onunla beraber bulunalar, kafirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları görürsün ki rüku etmekteler, secdeye kapanmaktalar. Allah’tan lütuf ve ihsan ve râzılık dileyerek; yüzlerinde secde eserinin alâmetleri görünmededir ve onların bu vasıfları Tevrat ta da vardır ve onlara ait bu vasıflar İncil’de de var; âdeta ekilmiş bir taneye benzer ki filiz vermiştir, derken filizi kuvvetlenmiştir; derken kalınlaşmıştır da dümdüz boy vermiştir, derken kalınlaşmıştır da dümdüz boy vermiştir; gövdelerine dayanıp yücelmiştir; ekincileri şaşırtır, sevindirir, kafirleri bununla kızdırıp yerindirmek için. Allah, inananlara ve iyi işlerden bulunanlara yargılanma ve pek büyük bir mükâfat vaadetmiştir…”
Yukarıdaki ayet-i kerimede Hz. Resulullah (s.a.a) ve onunla -inançta- beraber olanlar anlatılmakta ve önce sosyal yönleriyle vasfedilmektedirler. Hz. Resul (s.a.a) ve beraberindekilerin gerçeği gizleyen kafirlere ve hak ve hakikate karşı düşmanlık ve inat besleyen inkarcılara karşı müsamahasız ve çetin olduklarını; inananlara karşıysa alabildiğine merhametli ve müşfik davranıp adeta bir rahmet bulutu kesildiklerini hatırlatmaktadır. Ayetin buraya kadar ki kısmı, onların toplumcu ve sosyal yönlerini anlatmaktadır. Ardından aynı insanları bir de diğer vasıflarıyla anlatır, onların iç dünyalarından; ferdi hayatlarından söz eder. Hayatlarının bu boyutundan aynı insanlar rüku etmede, secdeye varmada, rableri Allah’a yakarak ondan daha fazla razılık ve hoşnutluk dilemededirler. Bu boyutta varabildikleri yer ve elde edebildikleri rızaya iktifa etmemede ve Allah’ı daha fazla razı etmeye; O’nu kendilerinden daha fazla hoşnut kılmaya çalışmaktadırlar. Alabildiğine artırmaya çalıştıkları şey dünya ve dünyalık değildir yani; onların yegâne arzusu Allah’ın rızası ve O’nun hoşnutluğudur; onların nazarında en üstün ve en yüce değerdir bu. Yine aynı şahısların yüzlerinde secde ve ibadetlerinin alâmetleri görülür, itaatleri yüzlerine alâmetleri görülür, itaatleri yüzlerine aksetmiştir onların… Burada şu noktayı hemen hatırlatalım ki âyet-i kerimede bahsi geçen ibadet ve kulluk, islamın kamil insanın nice boyutlarından biridir sadece. İşte bu noktada islamın kamil insanıyla tasavvufun kâmil insanı birbirinden ayrılmaktadır. Tasavvufun kâmil insanı için tek bir boyut vardır, oda ibadet ve manevîyat… İslamın kamil insanında ise ibadet ve maneviyat, nice kemal boyutlarından biri durumundadır yalnızca… Şu da var ki pek çok tasavvufçu, islamî mütalaa araştırma sonucu tasavvufun bu zaafını fark etmiş ve eserlerinde bu hataya dikkat çekmişlerdir. Ancak yine de bu ifratın tasavvufta yer-yer gözlemlendiğini unutmamak gerekir. Yani “içe dönüş”lülük öyle bir noktaya varmıştır ki kişinin “dışa dönük” yönü tamamen yok olmuştur! İslamın tasvib ettiği bir durum değildir bu…
Meselenin bu noktasında değinmek istediğim bir başka mevzu daha var: “Nefsini öldürme” meselesi…
İslâmî metinle de “Nefsi öldürme” tabiri yoktur, “Ölmeden önce ölünüz” tabiri vardır. Bu tabirde anlatılanın ne olduğu ise âşikardır; maksat nefsini terbiye ve tezkiye edip kendini eğitmek ve kontrol edebilmektir. Kimi şairlerin şiirlerinde nefsini öldürme tabiri sık-sık kullanılsa da amacın nefsini ıslah ediş ve “kendini kurabiliş” olduğu ortadadır. Başka bir deyişle kişinin kendini alabildiğine ezip kırması, kişiliğini alabildiğine horlayıp küçümsemesi bencil ve benci olmamayla eş tutulmuştur tasavvufta… İrfanî ve tasavvufi akımda bu mesele etrafında öylesine yorumlar ve beyanlarda bulunulmuştur ki; islam da son derece önemli bir nokta olan “nefsin kerameti” ya da “kişiliğin değeri” âdeta unutuluvermiştir. Üzerinde önemle durulması gereken bir noktadır bu… Tasavvufla ilgili bahsimizin başlangıcında da belirtmiş olduğum gibi tasavvuf ve irfan konuları bir hayli çekici olduğunda ve tasavvufçular kâmil insan konusundaki görüşlerini pek çok ilginç nesir ve manzum edebî eserlerle gündeme getirdiklerinden onların bu mesele gündeme etrafındaki görüşleri halkımızı pek çok ilginç nesir ve manzum edebî eserlerle gündeme getirdiklerinden onların bu mesele etrafındaki görüşleri halkımızı pek fazla etkilemiş ve halkın kaderini önemli ölçüde etkisi altına almış durumdadır. Yani toplumumuzda kâmil insan, daha çok tasavvufçuların tanımladığı model olmuştur bugün. Bu cihetle tasavvufun tanımlamış olduğu mükemmel insan tipi üzerinde biraz daha etraflıca durmanın faydalı olacağı inancındayım.
8. Bölüm
İSLAM’DA KAMİL İNSAN
İslam nazarında kamil insanın ne olduğu ve nasıl olması gerektiği meselesini açıklığa kavuşturmaya çalıştığımız bu sohbetin buraya kadar ki bölümlerinde insanın kendi kendisinden soyutlanabilen yegâne varlık olduğunu ve bu yönüyle bütün diğer varlıklardan ayrıldığını belirtmiştik. daha açık bir deyişle taş olmayan bir taşa, kedi olamayan bir kediye, köpeklik hassalarını bütünüyle yitirmiş bir köpek ya da hemcinslerine mahsus özelliklerden tamamen yoksun bir kaplana rastlayabilmek mümkün değildir. meselâ yeryüzündeki bütün kaplanlar, kaplanlara mahsus olan ve insanlarca “kaplanlık” hassaları” olarak adlandırılan birtakım içgüdüsel vasıflar taşır ve bu vasıflara uygun davranışlar gösterirler. Halbuki insan için durum hiç de böyle değildir; o, insanlığı öğrenmek ve bunun için birtakım eğitim ve öğretimlerden geçmek zorundadır, insanoğlunun “insaniyeti” olarak nitelendirilen yönünün onun biyolojik yapısıyla alâkalı olmadığı unutulmamalıdır. eskilerin “adam olma” dediği ve öteden beri “insanlık” olarak adlandırılan şeydir bu. Sa’dı’nin de dediği gibi
“İnsanoğlunun canı, insanlık ruhuyla değer kazanır
Giyim kuşam insanlık alameti değildir asla
Evet, doğru bir tabirdir bu… İnsanoğlunun insanlığı biyolojik ya da tıbbî teşhislerle elde edilebilecek ve bu ilimlerin laboratuarlarında gözlemlenebilecek bir değer değildir asla… İnsan olmakla insan şeklinde bir mahluk olarak, yani insanın biyolojik yapısıyla mücehhez olarak dünyaya gelmek ayrı şeylerdir. Bu yapıyla dünyaya gelen herkes “insanlaşmış bir insan” demek değildir. İnsanlaşmayı öğrenecek ve doğru bir eğitim ve terbiyeyle insanlaşacaktır ancak. Bir insan anadan doğma alim olamayacağı gibi, anadan doğma “insan”da olamaz. Dünyaya gelen her insan nasıl bilfiil değil, bil kuvve âlim ise; insanlığının da aynı hassaya sahip olduğunu ve dünyaya gelen bir bebeğin henüz bilfiil değil, bil kuvve “insan” ya da eskilerin tabiriyle bil kuvve “adam” olduğunu unutmamak gerekir. Meselenin bu noktasında hiç kimse anadan doğma “insan” olmadığına ve herkesin “insan” olması gerektiğine göre “insanlık” ya da “adam olma” nedir? sorusu gelmektedir akla… İnsanlığın ne olduğunu bir zoolog ya da bir tıp hekiminin açıklaması beklenemez. Çünkü mesele biyolojik bir olaydan ibaret değildir. Mevcut dünya görüşleri arasında en maddeci olanları dahi bu gerçeği inkar edememektedir bugün. “İnsanlık” denilen şeyin inkar edilemez bir değer olduğunu, ancak maddi ölçülerle de algılanmayacağını onlar da kabul etmişlerdir. Bu cihetle bahsimizin geçen bölümlerinde de insanın kendi kendisinin manevî penceresi olduğunu vurgulamış ve bu gerçeği önemle belirtmiştik.
İnsanoğlunun maddi şeyler dışında başka birtakım şeylerin de var olduğunu ve bunların maddî ölçülerle algılanamayacağını laboratuar gözlemleriyle müşahede edilemeyeceğini kavrayabilmesi ve kendi kendisinden yola çıkarak madde ötesi maneviyatı sezebilmesi için bu pencereye yönelmesi ve bir de oradan görünen dünyanın gerçekleriyle tanışması gerekir. Bu dünyanın en bariz gerçeklerinden biri olan “insan oluş” ya da “insanlık”ın madde ötesi bir hakikat olduğunu ve ölçülerinin maddeyi tamamen aştığını bugün en maddeci ideolojiler dahi kabul etmek zorunda kalmış ve bundan “insânî değerleri” ya da insanın maddi olmayan yönü olarak bahsetmişlerdir.
O halde bizim yapmak istediğimiz şey islamî ölçülere dayanarak asil insanî değerleri tanımak ve tanımlayabilmekten başka birşey değildir. Başka bir deyişle islam nazarında asil insanî değerlerin ne olduğunu anlamak durumundayız. Bunun için de diğer dünya görüşleri ve düşünce ekollerinin doğru bir muhasebesini yapmak ve bu muhtelif görüşleri inceleyerek gerekli eleştirilerde bulunmak gerekir. Eleştiriden maksadın da sırf yanlışları yakalamak ya da öylesine reddetmek olmadığını da göz önünde bulundurmalıyız. Neye tabi tutmaz ve açık ifadelerle ortaya koyamazsak islamın getirdiği öneri ve alternatifleride anlayabilmemiz imkansız olacaktır. Zira bu durumda herkes bir fikir öne sürecek ve insani değerler şunlardan ibarettir diyerek kendi görüşlerinin doğruluğunu iddia edecektir. Daha kötüsü, birinin ortaya çıkıp da “Hayır efendim, şöyle değil de böyledir” ya da “Neden şöyle olmasın?” şeklinde bir öneri veya itirazda bulunmayacağından da emin olacaktır. Ancak, muhtelif dünya görüşleri ve düşünce ekolleri dikkatli bir inceleme ve eleştiriye tabi tutularak islami ölçü ve kıstaslarla değerlendirildiğinde güvenilir ve mantıkı sonuçlara varılacak ve rahatça “insan meselesiyle ilgili islami değerler şunlardan ibarettir” denilebilecektir.
Doğru bir inceleme ve sıhhatli bir eleştiri, tıpkı bir sarrafın yaptığı gibi elindeki malzemeleri güvenilir bir mihenk taşına vurmak ve sağlam kıstaslar ve ölçülerle bunları değerlendirmektir. Sarraf, elindeki akçeyi mihenk taşına vurarak onun ayarını anlar; bu ölçüden geçirerek onun ne kadarının halis altın, ne kadarının gümüş ve ne kadarının başka karışımlardan ibaret olduğunu tesbit eder. Yoksa, eleştirmek demek, o şeyi bütünüyle reddetmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu anlamda yapmamız gereken şey, felsefeciler, tasavvufçular ve diğer düşünce ekollerinin öne sürdükleri görüşleri İslamî ölçü ve kıstaslarla karşılaştırmak bunların ne derece doğru ya da yanlış olduğunu tesbit etmektir. Aynı şekilde, sözkonusu düşünce ve görüşleri dakik bir incelemeye tabi tutmaz ve açık ifadelerle ortaya koyamazsak islamın yetirdiği islamın getirdiği öneri ve alternatifleri de anlayabilmemiz imkansız olacaktır. Zira bu durumda herkes bir fikir öne sürecek ve insani değerler şunlardan ibarettir diyerek kendi görüşlerinin doğruluğunu iddia edecektir. Daha da kötüsü, birinin ortaya çıkıp da “Hayır efendim, şöyle değil de böyledir” ya da “Neden şöyle olmasın?” şeklinde bir öneri veya itirazda bulunmayacağından da emin olacaktır. Ancak, muhtelif dünya görüşleri ve düşünce ekolleri dikkatli bir inceleme ve eleştiriye tabi tutularak islami ölçü ve kıstaslarla değerlendirildiğinde güvenilir ve mantıki sonuçlara varılacak ve rahatça “insan meselesiyle ilgili islami değerler şunlardan ibarettir” denilebilecektir.
Hatta bu durumda islamın bu konularda göstermiş olduğu hassasiyet, ehemmiyet ve tepki derecelerine bakarak mezkur değerlerin yüzdelik nispetini hesaplayabilmek ve bu orana göre onları belli bir sıralamaya tabi tutmak da pekala mümkün olabilecektir.
Kimi zaman bazı aceleciler ortaya çıkarak “Efendim, asil islami değerleri anlatın yeter, biz anlarız…” diyebilirler. Ancak bu yaklaşımın doğru olmadığını ve muhtelif düşünceleri etraflıca ele alıp incelemeksizin doğru dürüst bir sonuca varılamayacağını bilmek gerekir. Bu sebeple biz mezkur düşünce ve dünya görüşlerini incelemeye devam edeceğiz.
Bir önceki bölümde tasavvufi düşünceyi ele almış ve bu akımı incelemiştik.
Tasavvufçu dünya görüşü; hatta diğer mistik görüşlerden son derece farklı olup pek çok konuda islami zemineler arz eden ve kamil insanı islamın kamil insanına oldukça benzeyen “islam tasavvufçu dünya görüşü” dahi eleştiri konusudur.
İrfan okulu ya da tasavvufi dünya görüşü diyebileceğimiz bu düşünce türünün kamil insan mevzunda eski ve yeni bütün düşünce okullarından daha zengin olduğunu itiraf etmek gerekir. Ne geçmişteki düşünce okulları bunlar kadar yaklaşabilmiştir kamil insan meselesine, ne de günümüzün çağdaş düşünce okulları. Ancak yine de, bu düşünce okulunun da eleştirilmesi gereken görüşler öne sürdüğünü gözden kaçırmamak gerekir. Bahsimizin geçen bölümünde tasavvufçu dünya görüşünün sunduğu kamil insan modelinin iki esas konuda eleştiriye tabi tutulması gerektiğini belirtmiş ve bunlardan birinin “akıl” meselesi olduğunu söylemiştik. Tasavvufçular aklı haddinden fazla küçümsemiş, hatta aklı ve akli delilleri “geçersiz” sayacak kadar ileri gitmişlerdir. Tasavvufçuların “aşk mertebesi”ni akıldan çok daha üstün saydıkları bir gerçek. Hafız, bunun “Aşk, akıldan çok daha üstündür elbet”* dizesiyle dile getirir. Ancak, tasavvufçuların aklı küçümseme konusunda kimi zaman aşırıya kaçacak kadar ileri gittikleri, araştırma ve istidlal gibi şeyler tasavvufçular nazarında bütünüyle değersiz ve geçersiz şeyler olarak tanımlanmış ve hatta aklı “hicab-ı asagar” ya da “hakikatleri görmeye engel olan küçük örtü” tabiriyle tanımlayacak bir noktaya gelmişlerdir. Bu yüzdendir ki herhangi bir bilgenin hakikatleri idrak noktasında belli bir mertebeye varabilmiş olmasını büyük bir hasretle karşılamışlardır. Tarihte, bununla ilgili ilginç bir vakıa zikredilir:
Ebu Ali Sina, tanınmış bir bilgindir. Dördüncü yüzyılın sonları, beşinci yüzyılın başlarında yaşamış, 428’de vefat etmiştir. Katı bir akılcı ve titiz bir araştırmacı olan bu büyük islam bilgini, dönemin bir hayli tanınmış büyük tasavvufçularından Ebu Said Ebu’l Hayr ile çağdaştır. Bilindiği gibi Ebu Ali Sina Mavereün-nehir adı verilen mıntıkada doğmuş, ilk yıllarını Buhara ve Belh’den geçirmiş; ancak kendisini zorla saray uleması yapmak isteyen Sultan Mahmud’un elinden kurtulabilmek için doğup büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kalarak Nişabur’a gitmiştir. Ebu Ali sina Nişabur’da Ebu Said Ebu’l Hayar’la görüşür; tarihin kaydettiğine göre biri büyük bir bilim adamı, diğeri de büyük bir tasavvufçu olan bu iki tanınmış sima, tam üç gün üç gece halvet eder, konuşurlar. Bu müddet zarfında cemaat namazları dışında ne dışarıya çıkar, ne de kimseyle konuşurlar. Üçüncü günün sonunda Ebu Ali Sina oradan ayrılır. Kendisine Ebu Said’i nasıl bulduğunu sorarlar, Ebu Sina “O” der. “Bizim bildiğimiz şeyleri -basiretiyle- görmekte”. Daha sonra Ebu Said’e gider ve ona da “Ebu Sina’yı nasıl buldun? diye sorarlar. Ebu Said şu cevabı verir: “Bizim görebildiğimiz her şeyi o kör (!) asasıyla gelip buluyor ve görüyor! biz nereye gittiysek bu kör (!) de oraya gelebilmişti!..”
Evet… Bu Said’in verdiği bu cevap, tasavvufçuların aklı ne derece küçümsediklerini, istidlal ve bilimi ne derece tahkir ettiklerini sarih bir şekilde gözler önüne sermekte…
Bizim, tasavvufla ilgili özellikle vurgulamak istediğimiz nokta şu: Akıl konusunda Kur’an-ı Kerim’in, hükmüyle ürefa ve tasavvufçuların görüşleri yan yana koyulacak olursa yekdiğeriyle uyum arz etmeyecektir… Yani bu durumda iki farklı görüş çıkacaktır karşınıza. Zira Kur’an-ı Kerim, tasavvufçuların tersine, akla önem verir; akli bulgulara, bilgi ve araştırmaya saygı duyar.
Hz. Ali (a.s)’ye bakınız; Sünni olsun Şii olsun bütün mutasavvıf ve arifler kendi silsilelerini ona dayandırırlar; irfan ve tarikatlerin hemen hepsi sonunda ona kavuşur; yetişmiş aşkın tarikat arasında Ebu Bekir’le son bulan bir silsile dışında hepsi Ali’yle son bulur, yine bütün urefa, tasavvufçu ve tarikatçılar onu zamanın en ileri kutbu ve mürşidi (Kutb’ül arifin) olarak kabul ederler. Keza İbn-i Ebi’l Hadid’in de dediği gibi tasavvufçuların o güne değin yazmış oldukları bütün kitaplarındaki hakikatleri, o Nehc’ül Belağa’sında dört satırda hülasa etmiştir. Ancak, yine de aynı insan Nehc’ül Belağa’sında muazzam akli ve mantıkı istidlaller de öne sürmekte ve gelmiş geçmiş bütün filozoflara parmak ısırtacak bir bilgelik örneği sergilemektedir.
Kısacası Ali (a.s) aklı asla horlamamış, mantığı küçümsememiştir.
O halde islamın kamil insanıyla tasavvufun kamil insanı arasında şu belirgin fark vardır: İslamın kamil insanı akli boyutta da gelişmiştir, aklı onun varlığının önemli bir parçası durumundadır. Tasavvufun kamil insanı ise akla önem vermediği gibi, onu küçümser de aynı zamanda… Tasavvufla ilgili diğer bir eleştiri konusu, tasavvufa hakim olan “Ne istersen kendinden iste, herşey senin içinde vardır” mantığıdır. Bundan maksat gönüldür, ne istersen gönülden iste, batınından iste demektir.
İrfan ve tasavvuf okulu batıncı, ya da “içe dönük”lülüğü, “iç dünyasına yöneliş”i esas alan bir okuldur. Tasavvufi dünya görüşünde gönül, alemden daha büyüktür. Bu görüşe hakim olan inanca göre ilahi ruhtan başka bir şey olmayan ve her insana üfürülmüş bulunan (onun yaratılışını tamamlayıp kemale erdirerek ruhumdan ruh üfürünce… ) ruh-u ilahi ya da gönül bir tarafa, bütün alemi de öbür tarafa koyacak olursanız insan gönlünün bütün alemden daha büyük -ve değerli- olduğunu görürsünüz Onlara göre alem “insan-ı sagıyr” ya da “küçük insanı, gönül ise “insan-ı kabiyr” ya da “büyük insan” dır. Keza bu inanışa göre insan, gönlüyle alem iki ayrı yere oturtulduğu için bilinen varlık dünyası küçük alem insan gönlü “büyük alem” olarak tanımlanır. Yani bizim büyük alem olarak tanımladığımız varlık dünyası, tasavvufçulara göre küçük alemdir, büyük alem onlara göre insanın kendi gönlünden kendi iç aleminden başka birşey değildir. Başka bir deyişle insanın içinde bulunduğu şu alem küçük insandır; büyük insansa senin içinde bulunduğun şey değil, senin içinde bulunan şeydir.
Mevlana’nın da deyişiyle:
“Ademoğluysan eğer, onun gibi davran
Bütün zerreleri kendi varlığında gör.
Nehirde olmayan ne var ki testide?
Şehirde olmayan ne vardır ki evde?
Şu cihan bir testidir, gönül tıpkı bir nehir
Şu cihan bir odacık, gönül bir büyük şehir…
Evin bir odasında mevcut olan bir şeyi o evin bulunduğu şehirde mevcut olmadığını söyleyebilir miyiz? Ev, zaten şehrin bir parçasıdır, evde mevcut olan herşey, aslında şehirde mevcut olan şeylerin birer örneği durumundadır. Keza, nehirde mevcut olmayan bir şey, su testisinin içinde nasıl mevcut olabilir? Su testisinin içinde bulunan -su-, nehir de bulunan -suyun- bir parçası değil midir? Aynı şekilde şu soru da yerinde olacaktır: İnsan önce şehre mi girer, eve mi ? Açıktır ki evi şehirde bulunan bir insan, önce şehre girecektir. İnsan, su testisi ya da içinde bu bulunan herhangi küçük bir kaba mı gider, yoksa nehre mi? Açıktır ki su arayan herkes, küçük bir testiyi değil, nehri tercih edecektir.
İrfan ve tasavvufun temeli içe dönüklülüğe, gönül ve batına yönelişe; kısacası dış dünyadan vazgeçip iç dünyaya teveccühe dayanır. Mutasavvıf kişi içeriktir; hatta dışa ait bütün değerleri de reddeder. Aranan değerin, yani “Hakk”ın dış dünyada bulunup bulunmayacağı sorusuna “Hayır” der; ona göre bu değere ancak iç dünyada rastlayabilmek ve bu değeri ancak iç dünyada -gönül- bulabilmek mümkündür:
“Yıllardır gönül, tılsımlı küreyi ister dururdu bizden
Kendisinde var olanı ellerden isterdi bilmeden.
Alem sedefinin dışındaydı aradığı inci aslında
O ise aranır dururdu sahile çarpan sedefler arasında
Allah deyip dururdu gönül fukarası biri
Her an onunlaydı Allah; görmüyordu gözleri…
Dün gece müşkülümü açtım bilge dervişe
Bir bakışta her müşkülü halleden biri işte.
“Her şeyi gösteren şu tılsımlı küreyi
Ne zaman verdi sana? Söyle derviş gerçeği”
Dedim ona. Dedi ki: “Kal-u beladan beri
Ve ekledi: Darağacını şereflendiren dostun suçu
Sırrı açıklamaktan ibaretti”…
Evet; insanın kendi iç dünyasına dikkatle eğilebilmesi hususunda tasavvufçular hakikaten alabildiğine ilerlemişlerdir. Mesnevinin altıncı cildinde Mevlana temsili bir hikaye anlatır; adamın biri Allah’a yalvarıp bir define bulmayı nasip et bana dermiş. Adamın bütün dileği bir define bulabilmekmiş. Daima Allah’a yakarır ve “Allah’ım “dermiş, “Bunca insan yaşadı yeryüzünde, niceleri nice defineler gömdüler toprağa. Kendileri ölüp gittiler, o definelerse öylece toprak altında durmada şimdi… Ne olur sanki birinin yerini bana bildirsen… Ne olur sanki onlardan birinin yerini bana bildirsen…” Evet, adamcağızın gece gündüz bütün işi böylesine yalvarıp ağlayarak Allah’tan ona bir define göstermesini istemekti. Sonunda bir gece uyuyakalmışken bir rüya gördü; rüyada bir adam karşısına çıkıp “Allah’tan dilediğin nedir?” diye sordu ona: Adamcağız sevinçle “Bir define istiyorum O’ndan” dedi. Bunun üzerine rüyada ona görünen şahıs “Pekala” dedi, “Ben, Allah Teala tarafından sana bir definenin yerini bildirmekle görevlendirildim. Şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle: Yanına bir ok ve bir de yay alıp falan tepeye çık; oku yaya yerleştirip bırak. Ok nereye düşerse orayı kaz, aradığın defineyi orada bulacaksın”…
Adamcağız hayretle uyandı. Gördüğü rüyadan iyice etkilenmişti “Çok net bir rüyaydı” dedi kendi kendine “Dediklerini yapmaya değer doğrusu. O tepeye gider, adamın dediğini harfiyen yaparım; bakarsın gerçekten bir define bulurum; kim bilir?! “ diye düşünerek kalkıp yola koyuldum. Rüyada kendisine tarif edilen tepeyi arayıp buldu; şimdi iş bir tek ok atmaya kalmıştı. Ancak, bu sırada rüyadaki şahsın oku hangi yöne atması gerektiğini kendisine söylememiş olduğunu hatırladı “Zararı yok” dedi, “Ben de kıbleye doğru durur, oku o tarafa atarım, inşallah define kıble tarafındadır”… Ardından oku yaya yerleştirip kıble yönüne doğru durdu; yayı var gücüyle çekip bıraktı. Gözlerini oktan ayırmaksızın dikkatle seyretti; okun düştüğü yeri tespit ettikten sonra eline bir kazmayla bir de kürek alıp çıktı yola; okun düştüğü yeri bulup kazmaya başladı. kazdı, kazdı; kocaman bir çukur açmıştı fakat defineden eser yoktu!…
Yılmadı; “Ben de başka yöne atarım oku” diyerek mezkur tepeye çıkıp oku bu defa mesela kuzeye doğru attı, okun düştüğü yeri bulup kazdı ama hiçbir şey bulamadı. Doğu, batı, kuzey, güney, güneydoğu, kuzeydoğu… velhasıl nice bir zaman her yönü deneyip durdu, her yöne ok attı, okun düştüğü yeri iyice kazdı, fakat bir türlü bir defineye rastlayamadı! Sonunda üzgün ve kırgın bir gönülle camiye gidip oturdu, “Ya rabbim, bu nasıl define yeri göstermekti, oldu mu şimdi bu yaptığın?!” diyerek şikayet etmeye, ağlayıp sızlamaya başladı. Bu durum böylece birkaç gün sürüp gitti. Bir gece rüyada yine aynı adamı gördü, onu azarlamaya başlayıp verdiği define adresinin yanlış olduğunu söyledi. Adam, “Sözünü ettiğim tepeyi bulmadın mı?” dedi, “Buldum” diye cevap verdi. “Peki, sonra ne yaptın? diye sordu. “Kıbleye doğru durup yayı bütün gücüyle gerdim, sonra da bıraktım” dedi. Bunun üzerine adam, “Ben sana kıbleye doğru durmanı ve yayı bütün gücünle çekmeni söylemedim ki; ben oku yaya yerleştirip bırak dedim, yayı çek demedim diyerek gözden kayboldu. Adamcağız rüyadan uyanır uyanmaz eline kazmayı küreği geçirip yola koyuldu. bahsedilen tepeye vardı, oku yaya yerleştirip “bakalım iş nereye varacak?” diyerek oku bıraktı. Ok ayaklarının dibine düşüvermişti. Hemencecik orayı kazdı ve aradığı defineyi buldu. Hikayenin burasında Mevlana şöyle der:
“Hak, can damarından daha yakındır sana
Sense düşünce okunu atıverdin uzağa.
Ey oka yaya sarılmış, oklar fırlatan kişi
Define yanı başında, sense uzaklara atmadasın okunu
Tanınmış çağdaş alimlerden biri bu hikayeyle ilgili bir hatırasını şöyle anlatırdı. “Bu hikayeyi ben de Mesnevide okumuş, ancak Mevlana’nın maksadını tam olarak kavrayamamıştım. Tasavvuf zevkine sahip hoşsohbet bir hatip vardı; Mesneviyi iyi bilirdi. bir gün kendisiyle sohbet ettiğimizde mezkur hikayeyi hatırlattım ve Mevlana bununla neyi anlatmak istiyor dedim. Bir tek cümleyle cevap verdi: Aradığın şey kendindedir; istediğini kendinden iste…Evet, irfan ehline göre gönül, bir nehir; cihansa küçücük bir küp, küçücük bir testi gibidir; gönül, şaşırtıcılıklarla dolu bir şehir, cihansa küçük bir oda gibidir… Buna benzer teşbihlere çok sık rastlanır tasavvufta. Kısacası irfan ve tasavvuf okulunda dış dünya pek küçümsenmiş; tabiat küçücük bir kitap miktarınca dahi sözkonusu edilip gündeme getirilmemiştir. halbuki Hz. Ali’den (a.s) nakledilen bir cümlede cihan alem-i ekber, -büyük alem- insan ise alem-i asğar -küçük alem- olarak anılır.
Tasavvufun bu mantığını Kur’an mantığıyla karşılaştırdığınızda; pek çok açıdan müspet noktalar taşımasına rağmen dış dünyayı küçümsemesi açısından aksak bir mantık olduğunu görürsünüz. Kur’an tabiata karşı bu kadar lakayt ve ilgisiz değildir; bilakis, afaki ayetlerle enfüsi ayetler:  “Yakın da delillerimizi alemde de göstereceğiz, kendi varlıklarında da: Böylece sonucu, onlarca da apaçık anlaşılacaktır ki O, gerçektir şüphesiz, Rabbinin her şeye tanık olması yetmez mi sana?…”
Burada şunu da hemen hatırlatalım ki insanoğlunun en yüce değerleri ve elde edebileceği en üstün marifetler – bilgi, beceri ve yetenekler- yine onun kendi içinde ve öz yapısında mevcuttur. Ancak bu, insanın dışındaki dünya ve tabiatın bir hiç olduğu, tabiatını Allah Teala’nın ayeti ve Hakk’ın aynası olmadığı anlamına da gelmez. Sadece gönül müdür Allah’ın aynası? Hakkı yansıtan yegane ayna insanın iç dünyası mıdır? Elbette ki hayır! Gönül nasıl Allah’ın bir aynasıysa; tabiata ta O’nun bir başka aynasıdır…
Tasavvuf okulu üzerinde daha fazla durmamızı gerektirecek önemli bir noktadır bu. Zira daha önceki bahislerimizde de belirtmiş olduğumuz gibi tasavvuf daha çok ruhi yönümüzle ilgilenmiştir bizim… Tasavvuf düşüncesi kolayca insanlarımız arasında yayılma imkanı bulduğu halde felsefe düşüncesi felsefe kitaplarından dışarı taşmamış ve bu yaygınlığı kazanmamıştır. Felsefeciler, tasavvufçular gibi kendi düşüncelerini yayamamış, bunları umuma aksettirememişlerdir. Daha açık bir deyişle tasavvufi düşünce halk arasında yaygın, felsefi düşünce ise yaygın değildir. Oysa ki tasavvufi düşünce çekici ve şirin olması, gönüllere hitabeden bir sıcaklık ve güzellik taşıması hasebiyle bütün evlere girmiş, halkın her kesimine kendisini tanıtabilmiştir. Mevlana her eve girmiştir bugün, Hafız ve Sadi’nin -kitapları ve şiirleri vasıtasıyla düşüncelerinin- girmediği ve hemen-hemen yok gibidir günümüzde.  Bu yaygınlığı itibariyle tasavvuf düşüncesinin nice müspet noktaları halkımız üzerinde nasıl faydalı olmuşsa; kimi tasavvufçuların muhtemelen kullanmış olduğu bazı yanlış düşünce ve ibareler de -ki yok değildir- aynı şekilde menfi etki bırakabilmiştir. Tasavvufi düşünce üzerinde, felsefi düşünceden daha fazla durmamızın ve bu bahsi daha geniş bir şekilde ele almamızın sebebi de budur.
İNSAN -TABİAT İLİŞKİSİ
Evet, bir hayli önemli bir mevzuudur bu… İnsanın tabiatla olan ilişkisi… Sahi, insanla tabiat arasındaki ilişki, iki yabancı unsur arasındaki ilişki şeklinde mi alınmalıdır ele? Tasavvuf düşüncesine göre yüzde yüz yabancı iki unsurun ilişkisidir bu. Hatta bundan da öte, mahkumla zindanın ilişkisidir; bülbülün kafesle, Yusuf’un Kenan diyarındaki kuyuyla ilişkisi gibidir…
Kimilerine göre insanın dünyaya gelişi, bülbülün kafese konulmasına, bir hürün hapsolmasına, ya da Yusuf’un (a.s) kuyuya düşmesine eş bir olay olarak değerlendirilebilir.
Tabiatı insanoğlunun zindanı, düştüğü bir kuyuyu ya da içine kapatılmış olduğu bir kafes şeklinde yorumlamamız halinde, insan- tabiat ilişkisini de yekdiğerine zıt iki unsurun ilişkisi olarak kabul etmemiz gerekecektir elbet…
Bu durumda insanoğlunun tabiatta; üzerinde yaşamakta olduğu bu yeryüzünde ne yapması, hangi ve ne tür faaliyetler göstermesi gerekecektir peki?
Dünyayı bir kafesi, insanı da bu kafese kapatılmış bir kuş olarak kabul edersek; kuşun kafes içinde yegane düşüncesinin ve yapması beklenen yegane eylemin bu kafesten kurtulmak olduğunu; bu durumda onun başka hiç birşey düşünmeyip, hiçbir şey yapmayacağını da kabul etmemiz gerekecektir.
Bir mahkumun, bir an önce zindandan kurtulmaktan başka bir düşüncesi olabilir mi? Hatta zindanın duvarını delmek ya da yıkmak pahasına da olsa hürriyetine kavuşmak için elinden geleni yapmasından başka ne beklenebilir? Kapatmış olduğu zindanla bu mahkum arasındaki en bariz ilişki ve mahkumun göstereceği en tabii tepkidir bu…
Kuyuya düşmüş bir Yusuf’un, oralardan geçecek bir kervanı beklemekten, kervandakilerin su almak için kuyuya sallayacakları bir kovaya tutunup kuyudan kurtulabilmekten başka bir umudu ve düşüncesi olacaktır elbet.
Peki, İslam nazarında insan- ilişkisi nasıldır? Kur’an-ı Kerim bu ilişkiyi mahkumun zindanla, kuşun kafesle, Yusuf’un kuyuyla ilişkisi şeklinde mi tanımlamaktadır acaba?.. Bu soruya tatmin edici bir cevap aramak kaçınılmazdır; zira tasavvufta bu mevzuu üzerinde ziyadesiyle durulmuştur. Bakınız Senai ne diyor:
“Kırıver kafesi, tavuslar misali
Kanatlanıver şu yücelere bir…”
Ya da diğer bir tasavvufçunun deyişiyle:
“Ey Mısır’ın Yusuf’u
Çıkıver kuyudan artık…”
Evet… Tasavvufi düşüncede insan- tabiat ilişkisi böyle tanımlanmakta. Ancak, İslam nazarına insanın tabiatla olan ilişkisi çiftçinin tarlayla, tüccarın ticaretle, ibadet eden abidin mabetle olan ilişkisi şeklinde yorumlanır. bir çiftçi için tarla amaç değil, araçtır… Yani çiftçinin evi barkı şehirde- ya da mesela köyde-dir; asıl yurdu orasıdır; fakat o, geçim için gerekli mutluluk, refah ve saadeti sağlayabilmek maksadıyla tarlaya gider ve orada çalışır. Gitmelidir tarlaya o… Evet, tarlaya gitmeli ve orayı ekime müsait bir hale getirmelidir. Bu amaçla çift sürüp kazdığı tarlaya tohum ekmeli, buğdaylar yeşerince mevcut zararlı otları söküp atmalı, olgunlaştığında mahsulü biçip harman etmelidir:
“Dünyan, ahiret tarlasıdır.”
Evet, insan- tabiat ilişkisi böyle değerlendirilir İslam da… Tarlasını yanlışlıkla evi zanneden bir çiftçi hata etmektedir elbet… Çiftçi tarlasını bilmeli ve tarlayla evini karıştırmamalıdır; biri yerleşip yaşadığı yer; diğeriyse bu yaşamı ve sonrasını temin edebilmek için kullanacağı bir araç ve vesiledir. Keza bir tüccar için kullanacağı bir araç ve vesiledir. Keza bir tüccar için piyasa iş araç ve vesiledir. Keza bir tüccar için piyasa iş yeri, çalışıp çabalama mekanıdır. Yani sermaye ve emeğini birleştirecek ve daha fazla kazanacaktır bu mekanda. İslam nazarında dünya ve tabiat alemi de böyle bir ticaret piyasasından ibarettir işte. Ali’nin (a.s) de, Hz. Resul-i Ekrem’in (s.a.a) de belirtmiş olduğu gibi: “Dünya, Allah evliyalarının ticaret mekanıdır”
Bir gün adamın biri Hz. Ali’nin (a.s) yanına gider ve oturup dünyayı kötülemeye başlar Onun dünyadan hoşlanmadığını, dünyayı yerdiğinden, ya da dünyanın nesini kınadığından haberi yoktu bu adamcağızın. Onun anladığı kadarıyla Ali (a.s) dünyadan hoşlanmıyordu işte; bu yüzden de dünyayı, yani tabiat alemini hakire yeriyor olmalıydı… Halbuki bilmiyordu ki Ali’nin (a.s) kınadığı şey tabiat elemi ya da salt dünya küresi değildi asla! O, dünyayı değil, dünya perestliyi kınamakta, insanı değil, maddeye tapan şaşkını yermekteydi. Zira Hakka tapış ve hakikate ibadet edişin karşı eylemi olan ve gerçekte insani değerleri bütünüyle reddetmekten başka birşey olmayan büyük bir hatadır bu…
Evet, adam oturup dünyayı kötülemeye, dünyadan yakınmaya başlayınca Hz. Ali (a.s) pek rahatsız oldu, “Behey dünyayı kınayıp duran kişi, behey dünyaya aldanmış adam!” dedim, “Dünya seni aldatmış değil, sen dünyaya aldanmışsın! Dünya insanı aldatmaz ki; kişi kendi aldanır…”
Evet, dünyanın aldatan değil, insanın aldanabilen olduğuna dikkat çekilmelidir. Hz. Ali’nin (a.s) özellikle vurguladığı bu noktayı basit bir örnekle açıklayabilmek bir örnekle açıklayabilmek mümkün:
İhtiyar bir kadın düşünün; takma, dişler, takma kirpikler, peruk ve daha nice çeşitli makyajlarla süslenmiş ve kendisine genç bir kadın görüntüsü vermiştir. Delikanlının biri onun görünüşüne aldanıp onunla evlenmek isteyebilir. Burada genç delikanlı aldanmış ve hata etmiştir; ancak ihtiyar kadın da “aldatıcı” olmuş ve bu aldanışa bizzat ve bilfiil sebep teşkil etmiştir: Kadın yaşlı mı yaşlıdır; kendisiyle evlenmek isteyen delikanlıya bunu açıkça söylemekte ve …”Yaşım geçkin, ağzımda bir tek dış yok, başımda gördüğün nesne de saç değil peruktur!… Ben buyum işte; ne dersin, yine de evlenmek ister misin benimle?!” demektedir. Ancak kadıncağız her ne kadar yaşının geçkin, dişlerinin takma, saçlarının peruk olduğunu söyleyip durmaktaysa da delikanlı “bunlar işin cilvesi” diyerek onunla evlenirse bu durumda kadıncağız onu aldatmamış, bizzat kendisi kendisini kandırmak istemiştir.
Ali (a.s) şöyle demektedir:
“Dünyanın hiç bir şeyi örtülü- kapalı değil ki!… Dünya hangi gerçeğini gizlemiştir bugüne dek? Ne zaman aldattı, neyiyle aldattı seni dünya?! Babanı kendi ellerinle toprağa verdiğinde mi aldattı seni dünya?!… Dünya, “Ben buyum işte demekte açıkça…” Bende sebat yoktur, kalıcı değilim ben deyip durmakta her şeyiyle…”Olduğum gibi gör ve bu gerçeğimle tanı beni… Neden olduğum gibi değil de, olmamı istediğin gibi görmektesin beni hala?” diye haykırmakta hep … O halde dünya kimseyi aldatmış değildir; kişinin kendisi kendisini aldatmaya çalışmaktadır. Ve şöyle ekler Ali (a.s) : “Gel muhasebe yapalım şimdi; bu durumda dünya mı sana, yoksa sen mi dünya ya kıymaktasın? Sen mi bu dünyaya ihanet etmektesin, yoksa bu dünya mı ihanet etmekte sana?!.. Ne zaman kandırdı seni dünya? Ne zaman mahvetti seni? Heveslerinin, nefsani arzularının peşi sıra giden kendin değil misin? Dünya, Allah evliyalarının ticaret mekanı, Allah dostlarının ibadetgahıdır. İbadetgahı olmayan kişi nasıl ibadet eder; mesut olmaz abid kişi nerede ibadete koyulabilir? Piyasa denilen şey olmazsa tüccar nasıl artırabilir sermayesini? Piyasa ve ticaret olmazsa kişi nasıl kazanç elde edebilir ki?!”
Dünyanın insan için bir zindan , bir kuyu ya da bir kafes sayıldığı ve insanın yegane görevinin bu kafesi kırmak, bu zindan kurtulmak olduğu düşüncesi ruh ve nefs meselesiyle ilgili olarak İslam dan önce Hindistan ve Yunan’dan belirip bu ülkelerden dünyaya yayılan ve İslam la bağdaşmayan mistik düşünceye ermiş olarak başka bir alemde yaratılmış olarak başka bir alemde yaratılmış, sonra da tıpkı bir kuş gibi -bedeninde- kafeslenerek getirilip bu dünyaya bırakılmıştır.
Bu durumda kafesi kırmak gerekir…
Ancak, Kur’an-ı Kerim, Mü’minun süresinde bu mevzuyla ilgili olarak gayet ilginç ve fevkalade bir tabir kullanmıştır; Sadr’ul Mutaallihin bunu şöyle açıklar: “Ben, ruhun, sonradan maddeden yaratılmış, soyut ve kalıcı olduğunu Mü’minun suresinin bu ayetlerinden anladım. Mezkur ayet-i kerimelerde insanın yaratılışı sistematik bir şekilde merhale-merhale şöyle anlatılmaktadır: “Andolsun ki biz insanı balçık mayasından yarattık (topraktan), sonra onu sağlam bir karar yurdunda bir katre su kıldık, sonra o bir katre suyu kan pıhtısı haline getirdik, derken, kan pıhtısını bir parça et haline soktuk (cenin), derken ette kemikler yarattık, ardından kemiklere et giydirdik…” Mü’minun süresinde insanın yaratılış merhalelerini açıklayan bu ayetlerin hemen ardından şu ayet-i kerime gelir: “Sonra da onu başka bir yaratılışla meydana getirdik…”
Yukarıda zikredilen en son ayet-i kerimede bilinen tabiat ve maddenin “başka bir şey”e, yani ruha dönüştürüldüğü açıklanmaktadır. Bu da ruhun soyut olduğu, ancak, madde dışı bir soyut değil, aslının maddeden kaynaklanmış bir soyut yapı arzettiğini gösterir. Yani ruh da aslında şu değil, aslının maddeden kaynaklanmış bir soyut yapı arzettiğini gösterir. Yani ruh da aslında şu bildiğimiz madde âleminin bir parçası olup ondan -ancak daha değişik bir yaratılış ve özellikle yaratılmıştır. Daha açık bir deyişle ruh başka bir âleme ait ve o âlemde kemâle ermiş olup da sonradan dünya alemine getirilmiş ve bu dünyevî yaşama hapsedilmiş değildir. Ruh da bu âlemin bir parçası, o da tabiatın bir çocuğudur. Ruh maddeden -ancak, başkalaşıma uğratılarak- yaratıldığına göre onun da anası tabiat ve dünyadır. O halde dünyada bulunan ruh, kafeste ya da zindanda değil, ana kucağındadır; kendi annesinin kolları arasındadır. Tabiat insan ruhunun anasıdır; tabiatta yaşayan insan annesinin yanı başında, onun kucağında yaşamaktadır; tabiatın kucağı, ana kucağıdır insana… O halde insanoğlu burada, şu tabiat âleminde kemâle erecek, burada olgunlaşacaktır; daha önce kemâle ermiştir sözkonusu değildir. Dünyayı insanoğlunun zindanı, kafesi ya da içine düşmüş olduğu bir kuyu şeklinde yorumlayarak onun yegane gayesini bir an önce buradan kurtulmaya çalışmayla özetleyip tabiat alemini insana bütünüyle yabancı bir unsur olarak telâkki eden bu sofistlik düşünce islâmî bir düşünce ve İslama mutabık bir görüş değildir. İslâmî düşünceyle bu sofistlik düşünce arasında şu hassas fark söz konusudur: İslam, dünya âlemini insanoğlunun zindanı ya da kafesi şeklinde değil, onun anası olarak kabul eder ve şöyle der: Sen her zaman ananın eteğine yapışacak, onun kucağına çakılıp kalacak değilsin. Tabiat ananın eteğini bırakmaz, büyüdükçe olgunlaşmaz ve dünya âleminde urûç edip yükselerek yüceleşme yolunu tutmazsan hep tabiatta kalır ve “salt tabii bir varlık” oluverirsin. Kur’ân-ı Kerim’in de deyimiyle “… Sonra da onu döndürdük, aşağıların en aşağısına -esfeles sâfilin- kattık”  âyetinin bir örneği durumuna düşer ve “… Ancak inananlar ve iyi işlerde bulunanlardan başka”   da sözü geçen yücelmiş insanlar arasına katılamazsın. Bu da dünyayı cehennem kılar sana; zira tabiattan başka birşey olmayan esfel-es sâfilinden kalıp yükseklere çıkamayan ve yücelemeyen kişi için tabiat âlemi ya da dünya, cehennem oluverecektir: “O şiddetli bir gürültüyle gelip çatacak yürekleri koparacak felâket, nedir o şiddetlî bir gürültüyle, gelip çatacak, yüreklerî koparacak felâket? Ve ne bilirdi sana, nedir o şiddetli bir gürültüyle gelip çatacak ve yürekleri koparacak felâket? O gün insanlar, kendilerini ateşlere atan, dağılıp uçuşan pervanelere benzerler… Ve dağlar, atılmış renkli pamuklara döner. Artık, kimin ki terazilerindeki tartısı ağır gelir, o, hoşnut, tartısı hafif gelir, onun ana kucağı gibi sığınacak yeri, anayurdu cehennem uçurumudur… Ve ne bildirdi sana, ne nedir cehennem uçurumu? O, pek kızgın bir ateştir.”
Evet; Karia Suresi’nde de buyurulmuş olduğu gibi tabiat ananın kucağından sıyrılamayan insanın annesi -yani dünya- cehennemi kesiliverecektir onun. Allah Teâlâ bu anadan doğurmuş, böyle mukadder kılmıştır bunu; anası dünyadır insanoğlunun. O, ana kucağında çakılı kalmamalı, erginleşip yücelere yükselmelidir. Okullara gitmeli, tahsil etmeli, basamak- basamak yükselerek yüce mertebelere ulaşmalıdır. Ana kucağına çakılı kalmamalıdır, aksi takdirde sonsuza dek burada kalakalacaktır. Yaşı meselâ yirmi beşe gelmiş olduğu halde halâ kendisinî ana sütüne muhtaç gören ve annesinin eteğini bırakmayan biri gibi tıpkı…
O halde İslam sosyolojisi ve islâmî antropolojiye göre insan, daha önceden Âlem-i Kuds’de ve bütün kemâllere sahip olarak yaratılmış ve daha önceden bu kutsal âlemde uçup durmakta iken, sonradan alınıp dünya kafesine kapatılmış bir kuş değildir. Şairin de dediği gibi: “Âlem-i Kuds’ûn kuşuyum ben / Nasıl anlatayım ayrılığı, nasıl açıklayayım bilmem…” insan ne o âlemin kuşu ne de bu âlemin zindanın(!) mahkumudur ki yegâne görevî bu zindanın duvarlarını yıkıp kaçmak olsun… İslam bunu reddeder! Evet, âlem-i ervah, âlem-i eczamdan üstündür; ancak bunun sebebi, yaratılış ve tekvin itibarıyla ruhun cisme olan mertebe ve derece üstünlüğüdür. Yani ruh, yaratılışı bu âlemde vuku bulmuş bir şuâdır, ancak bu şuâ, başka bir âlemden bu âleme ışımıştır. Yoksa ruh daha önce bütünüyle kemâle ermiş ve tamamlanmış bir halde başka bir âlemde bulunmuş değildir ki daha sonra bu âleme getirilmiş ve hapsedilmiş olsun!.. Bu tenasüh düşüncesi islâmi değildir asıl Eflatuna dayanan bu plâtonik yanlış görüş, eski Hint felsefelerinde de görülür.
Eski Yunan’da yaşamış olan Eflâtun da ruhun bu âleme gelmeden önce başka bir âlemde ve etemm -hiç noksansız, tam ve kemâle ermiş: çer.- olarak yaratıldığına inanmıştır. Ona göre ruh, daha önce âlem-i misaldeydi; ancak daha sonra maslahat üzere bu âleme getirilip hapsedildi; o halde onun gayesi bu âlemden kurtulmaya çalışmak olmalıdır!… Ancak, İslâm, tabiat âlemine bu açıdan bakmaz, dünyayı böyle yorumlamaz. Şunu da hemen belirtelim ki biz bütün arifler ve tasavvufçular bu büyük hataya düşmüşlerdir demiyoruz. Hayrı, kimi tasavvuf büyükleri görüşlerini beyan ederken bu noktaya gereken dikkati göstermiş, yerinde terimler kullanmışlardır; ne toplumdan uzaklaşmış, ne de dünyadan bütünüyle el etek çekerek inzivaya saplanmışlardır. Evet, bu hataya düşmemiş büyük tasavvufçular da yok değildir. Âfâkî ve enfüsi âyetlerin Kur’an-ı Kerim’de bir arada zikredildiğini fark etmiş ve tabiatın da Hakk’ın aynası olduğunu, Hakk’ın cemalîni yansıttığını görebilmişlerdir.
Nitekim insaniyet âleminin bir harikası denile bilecek şu fevkalâde satırlar Şebisteri’nin değildir?
“Cana, düşünce öğretenin adıyla…
Can çırağını nuruyla yakıp aydınlattı.
Fazliyle her iki âlem de aydınlanıverdi
Feyziyle insanın toprağı gül bahçesi kesildi.”
Daha sonra âfâki ayetlere kinayen şöyle demekte:
“Canı tecellidedir daima
Bütün âlem Hakk Teâla’nın kitabıdır.
İ’rabla mürekkep harfi oluşturur ya;
Mertebeler de i’rabla vukuf gibidir işte.”
Ya da Caminin dediği gibi:
“Cihan, şahidimiz olan güzel aynamızdır bizim
Her şeyiyle onun veçhini gösteren bir ayna…
Evet, Kuran’la tasavvuf düşüncesini yan yana koyup önemle eğildiği araştırılırsa İslamın; nefs, nefsin bâtını, insanın kendi iç dünyasına eğilimi gibi şeyleri herhangi bir surette inkar etmeksizin dünya âlemine tasavvufçulardan daha dikkatle eğildiği ve tabiata onlardan daha fazla önem verdiği görülür.
O halde Kur’an’ın kâmil insanı akılcı ve “gönül”cü -insanın kendi iç dünyasına önem veren ve öz benliğiyle irtibat kuran- olmasının yanı sıra, tabiatçıdır da aynı zamanda!… Yani o, hem aklı, hem kalbî her gerçeği, hem de tabiat gerçeğini kabul ve hazmetmiştir.
Tasavvufla ilgili diğer bir mesele de “ben” den vazgeçiş, “ben”liği terk ediştir. Tasavvuf gönlü ve iç dünyayı saygıdeğer bilir, ancak Tasavvuf gönlü ve iç dünyayı saygıdeğer bilir, ancak Kur’an’ın “nefs” dediği şeyi pek küçümser. Tasavvufun çağrısının bir bölümünü “ben” den vazgeçiş, “kendi”yi terk ediş; “benlik” ve “bencillik”i kınayış teşkil eder. Bu, kendi sınırları çerçevesinde doğru bir mantıktır; İslam mantığı da bunu onaylar. Ancak, İslam iki “ben” ve iki “nefss”ten söz eder. Bu “ben” lerden biri İslamın reddettiği ve kınadığı “ben”lik olmasına karşın, diğeri İslamın diriltmeye ve ihya etmeye çalıştığı “ben”dir. Bu ikisi arasında gayet hassas bir fark vardır, İslam meseleyi dakik bir şekilde ayrıştırmıştır. Mesele, tıpkı bir. dostla düşmanın yan yana durması gibidir. Biri dostumuz, diğeriyse düşmanımızdır, tam sınırda ve yan yana durmuşlardır; elimizde silah, ateş etmeye hazırız!.. Bu durumda son derece dikkatli olmak ve sınırları iyi teşhis etmek gerekir, en küçük hata dahi tehlikeli bir sonuç doğurabilir. Bu iki “ben” insanda öylesine birbirine karışmış, yek diğeriyle öylesine iç içe girmiştir ki bütünüyle alçaklık ve aşağılık olan “ben”i vurup, bütün insânî değerlerin ona bağlı olduğu ikinci “ben”i sapasağlam kurtarabilmek için gerçekten mâhir bir atıcı olmak gerekir.
Bu İslamın bir mucizesidir, sözkonusu ki “ben”i öylesine dakik ve belirgin bir şekilde teşhis edip saptamıştır ki yanılmak ya da hata etmek kesinlikle mevzubahis değildir. Tasavvufta da kimi zaman bu konuda doğru teşhiste bulunanlar olmuştur. Ancak kimi zaman da teşhis hatalı olmuş ve düşman “ben” yerine, dost “ben” yemiştir kurşunu!… Başka bir deyişle teşhis hatasının kurbanı “insancıl ben” olmuş, tasavvufun onca değer verdiği kalp ve gönül yaralanmıştır.
FAYDACILIK OKULU
Üzerinde duracağımız diğer bir düşünce okulu da “kuvvet”e dayalı görüşüne bir hayli benzeyen faydacılık* okuludur. Bu düşünce okulu “kâmil insan hekim ve bilge olmalıdır, kamil insan Allah’a ulaşmalıdır…vs gibi görüşler manasızdır, bunlar felsefî tartışmalardan ibarettir” der ve kâmil insanın “her şeyden alabildiğine gönlünce faydalanan insan” olduğunu söyler. Bu okula göre kemal “tatmin” den ibarettir, gerisi boştur. İnsâni kemale ermek isteyen, Allah’ın bağışlamış olduğu nimetlerden faydalanmasını bilendir; ne kadar fazla tatmin olursa, kemali o derece ileri demektir. Keza bilim konusunda da, insanın kemalini -hikmet değil- bilime bağlı olarak müşahede edenler bilimden “tabiat tanıma ve tabiatta olup bitenlere vâkıf olma” manasını kastederler. Tabiat hakkında bilgi sahibi olmayı, tabiatın olaylarına vâkıf olmayı istemelerinin sebebi de, tabiata hâkim ve egemen olabilmek; başka bir deyişle tabiatın insana boyun eğmesini, insanın ona tam tasallutta bulunabilmesini sağlamaktır. Nitekim bütün bunlar da “insanın tabiattan ve tabiatın nimetlerinden alabildiğine faydalanabilmesi” içindir. Kısacası bilim, insanoğlu için bir vesile olarak değer kazanır ancak; aslî bir değer değildir. İnsanoğlu bilime değer veriyorsa, bu, onun bilim vasıtasıyla tâbiata egemen olmak isteyişindendir, insan bilim aracılığıyla tabiatı fethedince de ondan dilediğince yararlanabilecek, gönlünce fayda sağlayabilecektir.
Ferdi ya da toplumu kemâle erdirmek istiyorsanız, onun alabildiğince tabiattan faydalanmasını sağlamanız gerekir. Faydacılık yegâne kemaldir, onun dışında kemal düşünülmez. İlim ve bilim, zannedildiği kadar değerli ve kutsal değildir; ilmin asil bir değer ve kemâl olması sözkonusu edilemez. Bilim, insanoğlunun maksada -fayda- ulaşabilmesi için gerekli araçtan başka birşey değildir. Boynuzun öküz için ne kadar önemi varsa bilimin de insan için önemi o kadardır; insanın bilime olan ihtiyacı, aslanın pençe ya da dişe -faydalanmak için- olan ihtiyacı gibidir. Velhasıl bilim, insanoğlunun daha fazla fayda sağlayabilmek için kullandığı bir araçtan ibarettir(!)
Evet… “Mükemmel insan” üzerine muhtelif görüşler öne süren felsefî düşüncelerden bazıları bunları. Gelecek bahislerimizde bu görüşler üzerinde daha etraflıca durarak İslam nazarında bu görüşlerin hangi konumda yer aldığını belirtecek; akıl, aşk, kuvvet, sosyal sorumluluklar, sınıfsız toplum…vb. kavramların islâmî dünya görüşlerin gerçekte ne dereceye kadar değer ve lüzum taşıdığını tafsilâtıyla anlatmaya çalışacağız.
Bir önceki bölümde insanın kemâl derecesini ortaya koyan ölçülerden birinin, onun ölümü karşılama tarzı olduğunu belirtmiştik. Çünkü ölüm düşüncesi, ölümden duyulan korku ve dehşet, insanın en büyük zaaflarından biridir; insanoğlunun uğradığı belâ ve çektiği bedbahtlıkların çoğu, onun ölümden korkmasından kaynaklanır, ölüm karşısında dehşete kapılmasından neşet bulur. Nice kötülüklere, nice alçaklıklara boyun eğmenin ya da mümessili olmanın yegâne sebebi, çoğu kez ölümden duyulan korkudur.
Ölümden korkmayan bir insanın hayatı bambaşkadır; ölüm korkusunu yüreğinden silip atan birinin hayatı, yaşama tarzı, olaylar karşısında tavrı ve dahli baştan sona farklılaşacaktır. Nitekim büyük insanlar, ölüm karşısında cesurca hatta cesaretinde ötesi bir davranışla tepki gösterirler; büyük insanlar gülerek karşılarlar ölümü… Ama intihar değil; bir amaç uğruna seve-seve koşulan bir ölümdür bu, ölümü kucaklayan kişinin bir mesaj verdiğini bilirler.
Yiğitçe vuruşarak ölmek saadet, zalimin zulmüne tahammül ederek yaşamaksa zillet ve alçaklık” tır. Ancak Hakk evliyalının iddia edebileceği bir ölümdür bu, ancak Allah aşıkları ölümü böyle yorumlar ve bu inançla karşılarlar . Onların nazarında ölüm mekân değiştirmek, bir evden diğerine göçmektir ancak. İmam Hüseyin’in de (a.s) deyişiyle: “Ölüm, üzerinde geçilen bir köprüdür sadece”  Âşura günü ashabını etrafına toplamakta ve şöyle demektedir:
“Dostlarım! Önümüzde bir köprü var şimdi, hepimiz geçeceğiz ondan. Adı, ölümdür bu köprünün. Bu köprüden geçtikten sonra, hayâl bile edemeyeceğiniz, tasavvuru mümkün olmayan -güzellikte- bir diyar bulacaksınız karşınızda”…
Evet… Hüseyin (a.s) dir bu… Dakikalar geçtikçe, ölüm her an biraz daha yaklaştıkça onun çehresi daha bir mütebessim olmakta, sevinci giderek artmaktadır.
Aşurâ günü, Kerbelâ sahrası… Katliam sona ermiş, hânedân-ı Resulullah (s.a.a) teker-teker kılıçtan geçirilmiştir. Olay yerinde bulunan ve bu vakayı anlatan şahıs, çoğumuzun pek iyi tanıdığı sözde “mukaddesatçı”lardan biridir; tehlikenin olmadığı yerde sevap kazanmaya can atan bu şahıs, savaşın bittiğini, Hz. Hüseyin’in (a.s) aldığı öldürücü yaralar neticesinde şehit olacağını, etrafındakilerin bütünüyle kılıçtan geçirildiğini görünce Yezid ordularının komutanı olan Ömer Bin Sa’d’e gider ve “Hüseyin nasılsa ölecek, can çekişiyor şimdi; ona biraz su götürmeme izin ver; bu suyu içmiş içmemiş ne fark eder -ama sevabı vardır-“ der ve imama içirmek üzere biraz su götürür. Fakat henüz birkaç adım atmadan lânin-i ezel ve ebede -Şimr- rastlar, İmamın mübarek başını kesmiş, Ömer b. Sa’d’e götürmektedir. Olayı anlatan bu şahıs “Çehresine yayılan o mutlu tebessüm, onun öldürülüşünü düşünmeme engel oldu” der. Bu da, başı kesildiği sırada tebessüm etmekte olduğunu gösterir.
O halde dış olaylar, kâmil insanı etkisi altına alamamaktadır, İmam Ali (a.s) oldukça fakir bir hayat yaşamıştır; dönemin şartlarıyla mukayese edildiğinde daha iyi anlaşılır bu. Amelelik ve işçilikle de kazanırdı hayatını… Elinde avucunda hiç bir şeyi olmadığı için değildi bu; bilâkis, o da mal ve varlık sahibi oluyor, ganimetlerden pay alıyordu, fakat bütün bunları infak etmede, ertesi gün gidip çalışmadaydı.
Sosyal hizmetlerde en üst merhale yönetim ve hilafettir. Târik çok ilginç şeyler kaydeder; Ali El- Verdi’nin de dediği gibi: “Hz. Ali (a.s) Karl Marx’n felsefesini bütünüyle çürütmüştür. Zira o, sarayda düşündüğünü dağda -toplumun en alt kesiminin hayat ortamında -dağda düşündüğünü sarayda düşünmekte olan insandı. İşçilik yaptığı sırada düşündükleriyle, halifelik makamında görevini yaparken düşündükleri aynıdır… Bu cihetledir ki “kâmil insan” denilmektedir ona.”
Şimdi, vefatının yıldönümü onun… Bir “kâmil insanı” anmadayız… Gece yarısı verdiler toprağa onu. Neden? Çünkü Ali’yi (a.s) çok sevenlerin yanında ona büyük bir düşmanlık besleyenler de çoktu. “Ali’nin (a.s) çekicilik ve iticiliği” adlı eserimizde, bu gibi şahsiyetlerin hem son derece çekici, hem son derece itici bir karakter yapısına sahip olduklarını belirtmiştik. Bu gibi insanların seveni de çok olur, sevmeyeni de; dostları seve-seve can verirler böyle insanlar için düşmanlarıysa insanların en kan içici, en gaddarı olurlar genellikle…
Özellikle dâhililer, iç düşmanlar; yani mukaddes görünümlü “hâriciler”!!. Ne kadar ilginç tir ki, hâriciler İslamın itikadı meselelerini gerçekten çok iyi bilen, yani Allah’a inanan, fakat bilgice kıt olan “cahiller”di. Hz. Ali (a.s) bu noktaya bizzat değinerek “ İnançları var, ama cahildirler”der ve hâriciler (Mârıkiyn) le Muaviye taraftarlarını (Kaasıtiyn) mukayese eder: “Maarikiynleri benden sonra öldürmeyin, zira bunlar, Kaasıtiynlerden farklıdırlar. Mârıkiynler haktan yana olmak isterler, fakat ahmaktırlar, cahildirler (hakkı batıldan tam teşhis edemezler). Kaasıtiyn ise hakkı bilir, fakat bildikleri halde hakka karşı savaşırlar.”
Onca dostu ve seveni varken neden Ali’yi (a.s) gece karanlığında gizlice gömmüşlerdir?
Sebep hâricilerin varlığıdır…
Hariciler, “Ali müslüman değil “diyorlardı. Yerini bilmeleri halinde gizlice kabri açıp cesedi almaları ihtimali vardı. Bu cihetle Hz. Ali’nin (a.s) mezarı yaklaşık yüz yıl gizli kalmış, yeri halka söylenmemişti. Hz. Ali’nin şahadetiyle (h: 40) Hz. Cafer’us Sâdık’ın (a.s) şahadeti (h: 148) arasında 108 yıllık bir zaman süreci vardır. İmam Cafer’us Sâdık’ın (a.s) ömrünün son yıllarına doğru mezarın yeri gizli tutulmuş, bu süre zarfında imamlar (a.s) ve ashaptan seçkin bir grup insan dışında Hz. Ali’nin (a.s) mezâr-ı şeriflerinin nerede bulunduğundan hiç kimse muttali olmamıştır.
Hz. Ali’nin (a.s) şahâdetinden sona (h: 40), İmam Hasân (a.s), Ramazanın 21. gecesi göstermelik bir cenâze töreni düzenlemiş, karanlık basınca cenazeyi yine tedbirlerle yola çıkararak Medine’ye götürmelerini söylemiştir. Böylece halk, Hz. Ali’nin (a.s) Medine’de defnedildiğini sandı. Bu süre zarfında Hz. Ali’nin (a.s) evlatları, defn merasimine katılan belli bir grup ve Ehl-i Beyt’in (a.s) has taraftarlarından başka hiç kimse onun mezarının yerini bilmedi. Mezarın yerini bilen bu şahıslar Küfe yakınlarında bulunan (bu günkü Necef’te) kabr-i şerifi ziyaret etmedeydiler. İmam Câfer’us Sâdık (a.s) döneminde hâriciler dağılıp da bu tehlike ortadan kalkınca, Hz. Câfer’us Sâdık (a.s) Safvan’a (El geme duasını nakleden şahıs) kabrin yerini belli edecek bir alâmet konulmasını söylediler, bunun üzerine mezar, çardağa benzer bir gölgelikle belirlendi. Bu tarihten itibaren halk mezarın yerini öğrenmiş ve ziyaret edebilmiştir. Bu arada şunu da belirtelim ki Hz. Ali’nin (a.s) cenaze törenine de ancak seçkin ashabdan oluşan az sayıda bir grup katılabilmişti. Emir’el Mü’minin has ashabından olan, onun huzurunda konuşmalar yapan, dönemin tanınmış edebiyatçı ve hâtiplerinden Sa’saa Bin Suhân cenaze merasimine katılanlardan biridir. Câhid, Elbeyan adlı eserinde ondan etraflıca söz eder.
Hz. Ali (a.s) defnedildiğinde cenaze töreninde hazır bulunan herkesi derin bir üzüntü ve hüzün sarmış herkes ağlamaya başlamıştı. Bu sırada orada bulunan Sa’saa Bin Suhân, yüreği hüzün ve kederle dolu bir halde ağlayarak kabrin toprağından bir avuç alıp başına serper ve elini kalbinin üzerine koyup çok sevdiği bu insanın mezarı başında ona içini dökerek şöyle der: “Ne Mutlu sana… Saadetle yaşadın, saadetle de göçüp gittin dünyadan . Allah’ın evinden, yine Allah’ın evine geldin dünyaya gelirken… Allah’ın evinde doğdun, Allah’ın evindeydin zaten… Allah’ın evinde de şehit oldun nihayet… Ey Ali! Ne de büyüktün sen; ve bizler senin karşında ne kadar da küçüktük gerçekten… Allah’a yemin ederim ki eğer insanlar senin gösterdiğin yoldan gitmiş olsalardı nimetler (maddi ve mânevi) yukarıdan (ilâhi) ve aşağıdan (tabii) kaynayıp dökülürdü onlara… Fakat ne yazık ki halk, kıymetini bilemedi senin… Sana uyacakları, buyruklarına göre amel edecekleri yerde üzdüler seni, yüreğini kana boğdular, sonunda da işte bu hâle düşürdüler, öldürüp toprağın bağrına verdiler seni…”
Lâ havle ve lâ kuvvete illa billah’il el- eliyyul aziym ve sallallah-u elâ Muhammedin ve âlihi’ttâhiriyn.

9. Bölüm
MUHTELİF OKULLARIN GÖRÜŞLERİ ÜZERİNE-  3
Tasavvfi düşüncede kâmil insanla ilgili mevcut önemli meselelerden biri de insanın kendi nefsi ve kendi “benlik” iyle olan irtibatıdır. Bunun aynı zamanda islâmî bir messele olduğunu da hemen hatırlatmak yerinde olacaktır. Yani nefs-i emmareye karşı çıkış, benlik, bencillik ve hevâ ve hevese karşı, mücadele ediş esası hem irfan ve tasavuf, dili ve düşüncesinde vardır, hem de yüce islâmî tâlimatlarda mevcuttur. Hatta bu esasın hem islamda hem de tasavvufta bulunduğunu söylemek dahi bir yere kadar yanlış bir ifade sayılır. Zira islâmî tasavufçular da bu meseleler konusunda bizzat islamdan ilham almışlardır! Nitekim mezkur meseleler çevresinde kullanılmış olan deyim ve tanımlamalar bütünüyle islâmî ıstılâhlardır. Meselenin bu noktasında bir konuyu önemle vurgulamanın ve bu konuyla ilgili bir noktayı açıklamanın gerekli olduğu inancındayız:
Arapçası “nefs” olan “ben” ya da “benlikle mücadele “nefisle cihad” olarak tanımlanmıştır. Hatta nefs, insanın içinde yaşayan düşman olarak tabir edilir. Bakınız Sa’di ne demekte:
“Nefsinin düşmanıyla oda arkadaşısın
Nasıl? Yabancıyla savaşa tutuşmuşsun?!”
Bu tabir de Hz. Resul-û Ekrem’in (s.a.a) şu hadis-i şeriflerinden iktibas edilmiştir:
“En tehlikeli düşmanın, iki böğrün arasında yerleşmiş bulunan nefsindir.”
Sa’di, Gülistan’ında şöyle bir kıssa anlatır Ârifin birinden, Hz. Resul-i Ekrem’in (s.a.a) bu hadis-i şeriflerinin ne manaya geldiğini sordular; Hz. Resulullah (s.a.a) nefsi niçin insanın en büyük ve en tehlikeli düşmanı olarak tanımlamış? dediler. Ârif cevap verdi: “Bunun sebebi şudur: Düşmanın kim olursa olsun; ona iyilik eder, isteklerini yerine getirirsen dost olur seninle. Halbuki nefs, tam tersinedir; isteklerini yerine getirdikçe düşmanlığı daha da artar sana!..”
Görüldüğü gibi nefse düşman gözüyle bakılmıştır. Bu nefs; bizim “ben”, “bencillik”,”nefsine düşkünlük” ya da kendi kendisine tapacak kadar “egoist” olma şeklinde tabir ettiğimiz şeydir. Şimdi kötü bir şey olarak tanımlanan bu “ben”ve “bencillik”in ne olduğunu inceleyelim biraz.
Bencilliğin bir çeşidi ve bir derecesi; kendi kendinin ekseni olmaktır, yani hep kendini düşünmektir. Bu anlamada kişi her şeyi kendisi için yapar, bütün gayesi ve davranışları kendi ihtiyaçlarını temin için tezahür eder. Burada şahıs sadece kendisini düşünmektedir, kendi kendisinin ekseni olmuştur, sabahtan akşama kadar yaptığı her şey, gösterdiği bütün çaba kendi hayatını temin edebilmek içindir. Kişinin “kendisi için” ve “bu hadde kadar” göstermiş olduğu bu “bencillik”, ahlâk dışı denilebilecek kadar kötü bir davranış mıdır acaba? Cevap şdur: Bu, ahlâkî bir davranış değildir; yani insânî değer olarak tanımlanabilecek bir davranış türü değildir. Ancak, ahlâk dışı bir davranış da olmadığı unutulmamalıdır.
Bir hastalık ya da anormallik de değildir…
Kur’an-ı Kerim insan için ç rütbe, üç derece tanımıştır: 1) Hayvandan aşağı 2) Hayvanla aynı 3) Hayvandan üstün
İnsanoğlu kimi zaman insaniyetten uzaklaşarak hayvaniyet gösterir; bu onun hayvanlaştığı, hayvanla aynılaştığı durumudur. Kimi zamansa değer kazanarak yücelir, bu durumda sadece hayvandan değil, meleklerden dahi üstün olur. Bazen de insan menfi değerlerin peşine gider, bu değerler elde edince sıfırın altına iniverir; bu da onu hayvandan da beter kılar.
Sonuç olarak insanın yaptığı işleri üç tür ve değere ayırmak mümkündür:
1-    Ahlâkî davranışlar- hayvandan üstün-
2-    Ahlâk dışı davranışlar- hayvandan aşağı-
3-    Ne ahlâkî, ne de ahlâk dışı olan davranışlar- hayvan-
Güvercinleşmiş, koyunlaşmış bir insan düşünelim; yani sadece kendisini düşünmekte, sırf kendisi için yaşamaktadır. Bu, hayvanlık derecesidir, böyle bir insanın davranışında ahlâk unsuru aranma, yoktur çünkü… Ancak bu sınırlar dahilinde “ahlâkdışı” ya da “ahlâksız” da diyemeyiz ona… Kimi zaman da adam yine kendisini düşünmekte, karnını doyurmaya çalışmaktadır; ancak belli bir noktadan sonra bir çeşit ruhsal bozukluklara müptelâ olmakta ve insanî hasletleri, hayvânî hasletlerinin emrine girerek kişiyi intihara kadar götürmektedir.
Kursağında yem toplayan bir güvercin, doymak için yapar bunu; bu normal bir davranıştır. At, karnını doyurabilmek için otlar, yem yer, bu da normaldir. Keza bu hadde kalmış ve bu merhaleyi aşamamış bir insanın- ör: sırf hayvânî (maddi) ihtiyaçlarını karşılayabilmek için- göstereceği davranışlar da bir hayvan için normaldir, çünkü- bu merhale ve bu durumda- o bir hayvandır.
Ancak insan, kimi zaman da “hırs” a müptelâ olmakta, gözünü hırs bürümektedir. İşin bu noktasında “Karnını doyurabilmek” gerekçesi sözkonusu olmaktan çıkmıştır artık. Şimdi o doymak için değil, daha fazlasına, sonra yine daha fazlasına sahip olabilmek için toplamakta ve istemektedir her şeyi. Ne kadar olursa olsun, elinde ki az gelir ona, habire artırmak, habire çoğaltmak ister, bununsa ne haddi vardır ne sınırı… Adı hırstır bunun, tamah ve tamahkârlıktır… Öte yandan iş olmaya değil de vermeye gelince, bir bağış ya da ihsanda bulunma sözkonusu olunca eli sıkılaşıverir, hiç yanaşmaz ! Bu da bir şaka hastalık, bir başka marazdır ki cimrilik ya da pintilik olarak tabir ederiz.
Hz. Resul-i Ekrem’de (s.a.a) bir hâdis-i şeriflerinde bunu pintilik ve cimrilik (şerh) olarak ifade etmişlerdir ki bu da yine Kur’an’ın tabiridir: “…Ve nefislerinin cimriliğinden korunmuş olanlar…”  Yani cimri, pinti, nekes ya da hırslı kişi ruhsal bir bozukluğa yakalanmıştır; psikolojik bir durumdur bu. Adama hâkim olmaya görsün; ne benliği ne düşüncesi, ne de iradesi kendi elinde, onun emrinde olmaz artık. Tersine, canına ve kanına işlemiş olan, örneğin, para aşkı gibi bir bozuk psikoloji hakim olur bütün benliğine. Akla ve hesaba uygun bir tarafı da yoktur bu davranışın; mantıksızdır da … Çünkü eğer kişide akıl ve mantık olsa, parayı nerede harcaması gerektiğini de kestirebilmesi ve hiç olmazsa kendi menfaati için yeri geldiğinde harcaması gerekir. Mutluluğu, için hayrı ve kendi faydası için yapması gerekir en azından… Fakat gel gelelim müptelâsı olduğu “cimrilik” marazı izin vermez buna. İşte bu, ahlâkdışı ve ahlâksızca bir davranıştır; cimrilik ya da hırs, hayvanlıktan daha aşağı bir mertebe olduğundandır ki bunlara “ahlâksızlık” ve “hastalık” halleri demekteyiz.
İnsan nefsi sadece hırs, pintilik, cimrilik…vb. marazlara müptela olmaz. Bazen bedenî hastalıklardan çok daha tehlikeli ve çok daha karmaşık hastalıklara da yakalanıverir. Bunlar akla mantığa sığmayan, ancak ve ancak hastanın bozuk psikolojik durumuna uyan davranışlar olarak gözlemlenir. Günümüzde bu hastalıklara psikolojik ukdeler denilmektedir; mesela kıskançlık gibi… Kıskançlık hali, tamamiyle akla ters düşen mantıksız bir davranış türüdür. Kıskanç insan, bütünüyle kendisini unutacak bir hâle gelir. Yani kendi mutluluğunu düşüneceği yerde sürekli başkalarının mutsuzluğunu arzu eder. Kendi mutluluğunu düşünse dahi başkalarının mutsuzluğunu kat-kat arzular. Hangi mantıkla bağdaşır bu? Hiçbir hayvanda böyle bir halet, böyle bir davranış biçimi göremezsiniz; hiç bir hayvan yoktur ki bütün arzusu diğer bir havanın mutsuzluğunu görebilmek olsun!.. Hayvan denilen mahlukatın bütün arzusu kendi işkembesini doyurabilmekten ibarettir, hepsi bu… Halbuki insan da, bir hayvanda dahi görülmesi mümkün olmayan bu tür iğrenç davranışlar pekalâ gözlemlenebilmektedir; insan pekalâ tekebbür gösterip büyüklük taslamakta, benliğinde psikolojik ukdeler besleyebilmektedir. Bu tür bozukluklar insanın şuur altında nefsinin bâtınında gizlidir; kendisi dahi habersidir bunlardan!…
Evet, bizzat insanın kendi nefsinin sebep olup meydana getirdiği sorunlardır bunlar. Kimi zaman kendi nefsi aldatır insanı; insan kendi kendisini kandırmaya başlar! Nasıl bir olaydır bu, insan nasıl olur da kendi içinden aldatılabilir? Kur’an’ın kullandığı tabirdir bu: “Yakub, olsa-olsa, dedi nefisleriniz yaptığınız işi size güzel, o güç işi kolay göstermiş…”
Tasvil, yani kendi kendini kandırma, aldatıp iğfal etme tabiri, Kur’ân-ı Kerim’de geçen son derece yerinde ve dakik bir tabirdir. Kur’an’da bu ifadeden, herkesin kendi nefsi tarafından kimi zaman kandırıldığı anlaşılmaktadır. İnsanın nefsi bir şeyi istemeye görsün; onu öylesine bezeyip süsler öylesine çekici ve güzelmiş gibi gösterir ki insan o şeyin gerçekten güzel olduğunu zanneder, kanı verir. Bu, insanın içindeki “benlik” inden başka bir şey değildir.
Hakikaten fevkalâde ilginç bir tâbirdir bu. Psikoloji biliminin bir hayli ilerlemiş olduğu çağımızda bu meseleler giderek daha derinlemesine anlaşılmaktadır. Hatta psikologlar bugün şu noktayı da saptamış durumdadırlar: Bazı delirmelerin sebebi ne sinirsel ne de biyolojiktir; kimi delirginlik vakıalarının yegâne illeti insanın iç dünyası ve ruhî durumuyla ilgilidir. Meselâ insan kimi zaman hayatın bazı zorluklarına tahammül edememekte, bu durumda psikolojik olarak rahatlamak ve dertlerden, baskılardan kurtulabilmek için aklın üzerine sünger çekmektedir. Bakınız şâir ne diyor:
“Akıllı takımından kime rastladıysam bir derdi var
En iyisi delirmek, onun da bir keyfi var.”
Evet, mesele insanın kendi nefsinin oyununa gelmesidir; nefsinin başkasına değil, kişinin bizzat kendisine oyun hazırlaması ve onu aldatmasıdır. Başlıbaşına önemli bir konudur bu.
Tasavvufta bu mesele üzerinde yeterince durulmuş ve konu, gerçekten nefis bir şekilde iradelenebilinmiştir. Özellikle nefsin insanı ahlâk dışı davranışlara iterek kişide hastalıklara yol açması ve onu hayvandan da aşağı bir mertebeye düşürmesi konusu fevkalâde güzel bir ifadeyle açıklanmış; hatta insanı hayrete düşürecek noktalara dikkat edilmiştir. Bu dikkat ve basirete şaşırmamak, takdir etmemek mümkün değil gerçekten; yirminci yüzyıl psikoloji biliminin nice araştırmalarla daha henüz ortaya koyabildiği psikolojik meseleleri, tasavvufçular bundan bin sene önce gündeme getirmiş ve şaşırtıcı bir dikkat ve incelikle konuyu açıklayabilmişlerdir. Gerçi bütün bunların kaynağı Kuran’dır ve tasavvufçular da yine Kuran’dan almışlardır böylesine bir ilhamı… Ancak mezkur meselelerde bunca ilerleyebilen tasavvuf ehlinin gayet yetenekli ve basiretli olduğunu kabul etmek gerekir. Bu insanlar Kur’an’da sözü geçen bir meseleyi, o meseleyle ilgili bir tek kelime ve bir tek ipucundan yola çıkarak dikkatle takip etmekte ve pekalâ sonuç almaktadırlar. Meselâ,
Tasvil, yani nefsin kendi kendisini aldatmasıyla ilgili bir konu vardır ki Mevlâna bunu pek güzel açıklar Mesnevisinde.
Şuuraltı denilen şeyin varlığı günümüzde tartışmasız olarak kabul edilmiştir. İnsanın şuuraltında kendisinin dahi inanmayacağı kötülük ve çirkinlikler yatar. Bunlar, şuuraltında gizlidir; açığa çıkmadığı içindir ki insanın kendisi dahi bunların varlığından habersiz kalır. Şuur atlında yatan şeyler, ancak bazı özel şartlarda ve harekete geçirici bir sebep ya da olayla açığa çıkar. İşte o zamandır ki insan hayretten donakalır; kendisinde, kendi varlığında böylesi eğilim ve davranışların da var oluğunu -inanmak istemese de büyük bir hayretle müşahede eder.
Kimi zaman insan kendine pek inanır ve güvenir; kendi kendisini şöyle bir gözden geçirdiğinde kalbinin tertemiz olduğunu görür. ne kine rastlar kalbinde, ne nefrete; ne kimsecikleri kıskanmakta, ne de birilerine karşı kibirlenip tekebbür taslamaktadır…Ancak, zaman gelir ki şartlar, onun varlığından nice hasetler, nice kin, nefret, kötülük ve çirkinlikler taşıdığını hayretle görüverir. Nitekim tasavvufta güzel bir beyitle dile getirilir bu:
“Ejderhadır nefs, kim demiş öldüğünü?!
Ortam müsait değil, ondan bu ölgünlüğü!”
Yılan, kış mevsiminde yarı cansız bir hale gelir, âdeta donar. Öyle ki, dokunsanız kıpırdayamayacak bir hale gelir, bir çocuk bile bu durumda oynayabilir onunla. Durumu bilmeyen biri bu yılanın nasıl olup da böylesine ehlileştiğine şaşar. Ancak gün ışığı altında şöyle bir ısınmaya görsün, bütünüyle değişiverir, canlanır. Mevlâna, meşhur yılan hikayesinde bunu anlatırken şu yerinde beyti kullanır işte:
“Ejderhadır nefs, kim demiş öldüğünü?!
Ortam müsait değil, ondan bu ölgünlüğü !…”
Ya da yine Mesnevinin bir başka bölümünde insanın şuuraltında gizli eğilimlerinden söz ederken bugün psikoloji uzmanlarını hayrete düşüren şu muazzam tabirleri kullanır:
“Eğilimler, Köpekler gibi uyumuştur
Hayırla şerr gömülüdür içlerinde…
Güçleri kalmadığından uyumuşlardır böyle
Tıpkı kütük gibi cansız bir halde…”
Köpekleri görmüşsünüzdür; kimi zaman 5-10 köpek bir arada seriliverip uyurlar; başlarını ön ayakları üzerine koyup gözlerini kapatıvererek öyle bir uslu-uslu uyuyuşları varıdır ki gören kuzu zanneder onları.
“Fakat birleş kokusu gelmeye görsün
Hırs “Sur”u üfürülüverir bu köpeklere
Karşı sokakta bir eşek ölse, leşi
Yüzlerce uyumuş köpeği uyandırıverir uykudan!”
Evet, öylesine kuzu-kuzu uyumuş olan bu köpeklerin uyanması için bir leş kokusu yeterlidir. Kokuyu alır almaz davranırlar, ortalığı velveleye verir, gürültü koparırlar. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi olur, vücutlarındaki her tüy, hırstan birer diş haline geliverir âdeta!
“Gizli-kapalı hırslar, bilinmedik eğilimler
Ortaya çıkıverir ansızın yüreklerden, yenlerden!
Her köpek, kılına kadar diş kesiliverir de
Hileyle kuyruğunu oynatıp durmaya başlar.
Ardından, şöyle der:
“Yüzlerce böyle köpek uyur senin vücudunda
Av olmadığındandır bu uykuları da !…”
Ne kadar büyük bir gerçek !… Buraya kadar mesele tamamiyle doğru ve gerçekten dakik bir şekilde beyan edilmiş… Meselenin buraya kadar ki kısmını Kur’an’î ve hadîsî deliller de onaylamakta ve teyid etmektedir. Kur’an’ın da, sünnetin de buyruğu budur; nefsle, nefs-i emmâre ile elbette savaşmalı, cihad etmelidir:
“Artık kim azmışsa, dünya yaşayışını üstün tutmuşsa; artık cehennemdir onun yeri-yurdu. Ve ama kim rabbinin durağından korkup da, nefsi, dileğinden çekmişse, şüphe yok ki cennettir onun yeri-yurdu.”
“…Gördün mü dileğini mâbud edineni?..”
Ve başka bir âyet-i kerimede Hz. Yusuf Sıddik’ten (a.s) naklen şöyle buyrulur: “Ve ben kendimi, hiç kötülükte bulunmam diye tamamiyle temize çıkaramam, ancak rabbim acırsa, kötülük yapmam.”  Hz. Yusuf (a.s) kendisinden emindir elbet; ama yine de o bile “ben kendimi hiçbir kötülükte bulunmam diye temize çıkaramam” demekte ve ancak Allah Tealâ’nın yardımıyla kötülüklerden tamamiyle sakınabileceğini ifade etmektedir. Zira o da bilmektedir ki insanoğlunun nefsi denilen şey son derece karmaşık bir mekanizmadır, katman katmandır âdeta… Bir bakarasın, meselâ onuncu katmanda insanın fark edemediği, bilmediği bir kötü hassa ya da davranışa temayül yatmış olabilir. Bu cihetle Hz. Yusuf (a.s) dahi, nefsinden tamamiyle emin ondan asla hiçbir kötülüğün zuhur etmeyeceğini söylememekte ve nefsini bütünüyle temize çıkarmasını mümkün olmadığını buyurmaktadır. Zaten mü’minin belirgin bir vasfıdır bu; inanmış insan, asla tamamen güvenmez nefsine, nefsinin hiçbir kötülüğe bulaşmayacağını iddia etmez hiçbir zaman.
“Nefisle cihad” deyimi, İslam’a mahsus bir ıstılahtır. Sahabeden bir grup, bir gazve dönüşü Hz. Resul-i Ekrem’in (s.a.a) yanına vardığında, Resulullah (s.a.a) onlara bakar ve “Aferin o topluluğa ki küçük cihattan başarıyla dönmüşlerdir ve büyük cihat onları beklemekte s”  buyururlar. Sahabe, “Ya Resulullah, büyük cihad nedir?” diye sorduklarında, hazret, “Nefisle cihad!” buyururlar.
Evet, buraya kadar hepsi doğru; düşünce mutabık durumdadır. Ancak nefisle cihad ya da kişinin kendi benliğiyle mücadele merhalesi mevzuunda; “ben”in ve “benlik”in yenilmesi, bencilliğin alt edilmesinin nasıl gerçekleşebileceği konusunda kimi irfan ve tasavvuf büyüklerinin önermiş oldukları yöntemleri islam teyit etmez. Nefsin isteklerini kırmak için uygulanan çok zor riyazet ve çile yöntemi, bunlardan biridir, islam bu noktaya gelince duruverir, “Vücudunun, senin üzerinde hakkı da vardır” der. Hz. Resulullah’ın (s.a.a) döneminde de bir grup ashap bu zor riyazetleri uygulamak istemiş, ancak, Resulullah’ın (s.a.a) şiddetli tepkisiyle karşılaşmışlardı. Ne var ki kimilerinin bu yönteme başvurduğu görülmektedir. Halbuki islam, bu derece çile ve eziyeti tasvib etmemiştir. Burada bir parantez açarak bu meseleyi biraz açıklamaya çalışalım, riyazet ve nefisle mücahede konusu iki şekilde olur:
1-    Riyazet yöntemi: Burada çileye kapanan şahıs, vücudunu zorlar; katlanılması güç tahammülü zor işler yükler bedenine. Meselâ çok az yemek yer ve çok az uyur. Bu yöntem daha çok Hintliler arasında yaygındır.
2-    Bizzat nefs ve ruhla mücadele yöntemi: Bu yöntemi, nefsin isteklerinin tam tersine davranmak şeklinde özetleyebiliriz. Bir yere, bir sınıra kadar doğrudur bu. Ancak bu yöntemde de islam mantığıyla bağdaşmayan, islamın kâmil insanına yaraşmayan uygulama ve aşırılıklar vardır.
Bunlardan biri, adına “Melâmetî yöntemi”(* ) denilen ve kimi tasavvufçular tarafından uygulanan yöntemdir. Bütün tasavvufçular bu yöntemi uygulamamışsa da bu yöntemin bütün tasavvufçular üzerinde az ya da çok, belli etkiler bıraktığı bir gerçek… Melâmetlik yöntemi, tamamın “ikiyüzlülük” ya da riyakârlık yönteminin karşısında yer alır. Riyakâr insanın bâtını -içi- kötüdür, iyiymiş gibi görünür, kendini iyi göstermeye çalışır. Melâmeti ise iyi insandır, ancak halkın kendisine ilgi duymasını önleyebilmek için kendisini kötüymüş gibi gösterir. Yani meselâ, şarap içmez, ama içermiş gibi gösterir.; zina yapmaz, ama öyle davranır ki halk onu fasık ve zinakâr bir insan zanneder!
Neden?
Melâmeti niçin böyle davranır?
Melâmetinin bu soruya verdiği cevap şudur: “Nefsimi öldürmek için.”!!!
Gerçekten nefse karşı şiddetli ve zor bir savaştır bu… Nefs, halkın ilgisini toplamak, insanlar tarafından takdir ve beğeni kazanmak ister; halk arasında itibarı olsun ister. Melâmeti ise nefsin bu isteğine karşı çıkabilmek için halkın gözünden düşürür kendisini, bilerek ve kasten kendi aleyhinde kötü zanna sebep olur.
Adam hırsız değil aslında, ama hırsızmış gibi gösteriyor kendini! Nitekim bu amaçla gidip halkın malını alıyor, başka bir yere götürüyor… Gelip bulsunlar ve onun çaldığını zannedip dayak atsınlar kendisine diye!.. Eğer bulamazlarsa götürüp yerine koyuyor, bu defa da şarap şişesi taşıyor yanında!.. Halbuki şarap içen biri de değil kendisi!..
Peki, İslam mantığına uyan bir davranış mıdır bu?
Hayır.
İslam şöyle der: “Mü’minin ırzı, namus ve haysiyeti onun elinde dileğince oynatabileceği bir oyuncak değildir. Mü’min kişi ırzını, namusunu, şeref ve haysiyetini zan altında bırakacak davranışlarda bulunmaz, böyle bir hakka sahip değildir esasen?… İslam, eğer iyi bir insan değilsen kendini iyiymiş gibi gösterme, ikiyüzlülük yapma; ama kötü olmadığın halde kötüymüş gibi de gösterme kendini, der. Zira bu iki davranış yekdiğerinden farksızdır, ikisi de yalan ve yapmacıktır, her iki amelde de pratik olarak “yalan” ve “riya” eylemi vardır.
Yüksek ve mukaddes manevi anlamların irfan ve tasavvuf edebiyatında fısk-u fucur elbisesi giydirilerek sunulmasının ve bu yüce gerçeklerin şahit, mâşuk, mey ve ney gibi unsurların diliyle beyan edilmiş olmasının en belirgin sebeplerinden biri bu yönteme başvuranların yapmadıkları ve yapamayacakları bazı şeyleri âdeta yapıyorlarmışçasına göstermek istemiş olmalarındandır. Hâfız’da çok görülür bu. Ancak Hâfız kimi yerde kendisinin riyakâr olmadığını söyler ve melâmeti de olmadığını hatırlatır:
“Ey gönül, kurtuluş yoluna hayırla varmak istiyorsan
Dinarlık taslama, ama fesatla da övünme!”
Kısacası Melâmetlik yolu nefse karşı verilen bir nevi sufiyâne- sofistik- bir mücadele yöntemidir ki İslam bu yöntemi reddeder. (Burada şunu da hemen hatırlatalım ki melâmetlik inancı bütün mutasavuflar arasında yerleşmiş değildir; tersine, çoğu tasavvufçular şeriât adâbına riâyet etmiş, dini bütün kimselerdi. Hâce Abdullah Ensâri ve benzerleri örnek verilebilir buna. Ancak, başta Horsan tasavvufçuları gelmek üzere kimi tasavvufçular da melâmetiliği benimsemişlerdi.)
Tasavvuf okulunda nefisle mücadele edebilmek nefsi ehlileştirip onun kendisine tasallutta bulunmasını önleyebilmek için şahıs, kimi zaman alçaltıcı ve oldukça aşağılayıcı işlere katlanır. Meselâ kendi haysiyetini müdafaa etmesi gerekirken, bunu yapmaz; izzet-î nefsini kasten aşağılatıp kendini küçük düşürür. “Mü’minin izzeti” denilen kavram kimi tasavvuf tarikatlarında hiçbir mâna ve kıymet taşımaz. Nitekim çoğu tasavvuf tarikatlarında sâlik- tasavvufa giren kişi- kendi mürşidi ve şeyhine hizmet merasimlerinde, aşağılık ve iğrenç işler yapmaya mecbur edilir. Meselâ bir müddet hayvan pislikleri toplatılır kendisine, çöpçülük ve tuvalet temizleyiciliği gibi işler yaptırılır ve bütün bunların nefsi öldürmek için yapılması gerektiği anlatılır. Ancak, nefsi öldürmek amasıyla katlanılan bu uygulamalar kimi zaman islamın sınırlarını da aşmakta, islamın izin vermediği şeyler de olabilmektedir pekalâ.
Şu vakıaya dikkat ediniz:
İbn-i Ebi’l Hadîd, tasavvuf ulularından Şeyh İbrâhim Ethem’in şöyle dediğini nakleder: Hayatım boyunca hiçbir şey şu üç olayda olduğu kadar mutlu etmedi beni:
1-    Çok hasta olduğum bir gündü. Koma halinde camide yatıyordum, ayağa kalkabilecek durumda değildim. Mescidin bakımıyla uğraşan hademe gelip herkesi dışarıya çıkardı. Yerimden kıpırdayacak mecalim olmadığından, beni de ayaklarından tutup leş gibi sürükleyerek dışarıya attı. Ne kadar sevindiğini, bu olayın beni ne kadar mutlu ettiğini anlatamam. Zira nefsimin onuru kırılmış burnu iyice sürtülmüştü.
2-    Bir defasında da denizdeydik, gemiyle yolculuğa çıkmıştım. Gemide türlü maskaralıklarıyla yolcuları güldüren bir soytarı, vardı. Herkes güverteye toplanmış, onu seyretmekle meşgulken bir ara “Evet” dedi, “Falan yerde filan kâfir vardı, ben gidip sakalından tuttum keferenin, şöyle yanaşıp çekiverdim bir güze!..”.. Bunları söylerken bir yandan da gözlerini yolcular arasında gezdirip sözünü ettiği kefereye benzer bir suje aramaktaydı. Bu sırada gözü bana takıldı; benden daha çirkin, benden daha meymenetsiz birini bulamamış olacak ki gelip sakalıma yapışıverdi, “İşte şöyle” diyerek sakalımdan tutup beni sürükleyerek yolcuları güldürdü. O sırada ben için-için seviniyordum, çok mutlu olmuştum. Zira onun bu davranışı nefsimi bir güzel hırpalamış, incitmişti.
3-    Bir keresinde de bir kış günüydü, dışarıya çıkmıştım. Hırkama şöyle bir baktım; o kadar bitlenmişti ki hırkamda tüyün mü, yoksa bitin mi daha fazla olduğunu anlayabilmek mümkün değildi. Beni çok mutlu eden üç olaydan biri de bu olmuştur işte.”!
Evet, tasavvufla nefisle mücadeledir bunlar, nefisle vermemektedir.
Neden?
Zira İslam, usül olarak bir müslümanın kendisini bu kadar küçük düşürmesine izin vermez, kişinin kendi kendisini bunca aşağılamasına müsaade etmez. Yukarıdaki olayda serdeden davranışlar her iki yönüyle de -islâmî usüle- aykırı ve hatadır. Adamın biri, halkı güldürmeye çalışmakta ve bunun için soytarılığa tenezzül etmektedir; başlıbaşına uygunsuz bir davranıştır bu. Ardından bir hata daha yapmakta ve karşıdakine -İbrahim Ethem- hakaret etmektedir. Ancak hatanın en büyüğü, muhatabının bu davranışa hiçbir tepki göstermeyip onun kendisini aşağılamasına göz yumması, üstelik bundan zevk duymuş olmasıdır!.. Hayır, İslam, mü’minin nefsi azizdir der, mü’minin izzet-i nefsine saygı gösterilmesi gerektiğini söyler. İslâmî usül ve islâmî mantık gereğince İbrahim Ethem’in bu olaya tepki göstermesi ve kendisini aşağılayan soytarıya karşı koyarak olayı kınaması gerekirdi! Mezkur usül ve mantık, bunu farz kılmıştır ona!
Diğer bir safî de şöyle anlatır: Mübarek Ramazan ayında birisi evine iftara davet etti beni. Akşamleyin iftar vaktine doğru evine gittim ama beni içeri almadı. Ertesi gün yine iftara davet etti, gittim yine içeri almadı. Öbür gün yine aynı şekilde ve sonunda bir gün adam bana çıkışıverdi, “Ne biçim adamsın sen!” dedi, “Her gelişinde kapıdan geri çevirdiğim halde sen ertesi gün tekrar geliyorsun!..” Evet, köpek de böyledir… İslam, insanın izzet-i nefsini bunca aşağılamasına, kişiliğini bunca ayaklar altına alıp kendi haysiyetini bunca lekelemesine müsaade etmez. Zira İslam da nefs sözkonusu olduğunda nefsi öldürme de söz konusudur elbet, elbette nefs-i emareyle mücadele ve mücahide edilmelidir. Ancak İslam, nefisle mücadeleyi ne kadar önemsemiş ve mühim saymışsa izzet-i nefse değer vermeyi, kendine güven duymayı (kuvvet-i nefs) ve nefsin kerametini de bir o kadar mühim saymış, hatta bu hususa daha fazla önem vermiştir. Mü’minin nefsi İslam nezdinde aziz ve muhteremdir. Hatta islâmî ahlâk, bütünüyle insanı nefsin kerâmet ve şerafetini korumasını ister insandan; nefsinin asalet ve yüceliğine leke düşürememesi gerektiğini buyurur ona.
Evet, İslam bir yandan nefsinle mücadele et, ona karşı diren derken, bir yandan da nefsinin asaletini lekeleme, onun yüceliğine gölge düşürme der.
Nasıl olur da?
İnsanda iki nefs mi var ki, birine saygı duyup, diğerine düşman kesilsin?
Cevabı açıktır bunun. İnsanda, mücerret anlamda iki ayrı şahıs gibi iki ayrı nefs mevcut değildir. İnsanda bir nefs vardır, ancak bu nefsin yüce ve aşağılık dereceleri sözkonusudur. Yüce ve üstün derecede bulunduğunda saygıdeğer ve azizdir; aşağı dereceye indiğinde ise aşağılık ve kötüdür. Ayağını yorganına göre uzatmaz, haddi aşmaya, sınırı çiğnemeye kalkışırsa önüne geçmek gerekir. Tasavvufta yeterince dikkate alınmayan ve gereğince beyan edilmeyen nokta da budur işte. Bu yüzdendir ki tasavvufun nefisle cihad dediği yerde sadece nefs-i emmare’ye değil, nefsi şerife karşı da mücadele edilmiş ve insan haysiyeti, insanlık onuru denilen değer alabildiğine horlanmıştır.
O halde meselenin bu noktasında insanın gerçek “ben” inin ne ve kim olduğu sorusuna bir cevap aramak zaruri olmaktadır.
“Ben” nedir?
İnsanın gerçek “ben”i kimdir ve nasıldır?
Felsefeciler bu konuda kendilerine has, özel bir görüş öne sürer ve her insanın gerçek “ben”i, onun ruhu, psikolojik yapısıdır derler.
Günümüzde psikoloji bilimi hiç olmazsa şu noktaya kadar varabilmiştir: Senin “kendin” olarak kendinde varlığını hissettiğin “ben”in, gerçek “ben”inin bir kısmı bir parçasıdır aslına. Yani kişi kendi varlığının algılayabildiği kadarına “ben” demektedir, bu algılanan ben dışında bir de algılamadığı, ama aslında bar olan bir “bilinçsiz ben” vardır. O halde “ben” inin büyük bir kısmından senin dahi haberin yoktur, zira “ben”inin bu kısmı senin şuuraltında gizlidir.
Tasavvufçular bu noktada gerçekten fevkalâde başarı göstermiş ve çağımızın psikoloji uzmanlarını geride bırakan dikkatli ve dakik bir yaklaşımla meseleyi ele alıp felsefecilere şiddetle karşı çıkarak insanın “ben”in onun ruhundan ibaret olmadığını; “ben”in ruhtan öte bir gerçek olup meselenin felsefecilerin zannettiğinden çok daha etraflı ve derin olduğunu söylemişlerdir. Şebisteri’nin de demiş olduğu gibi:
“Ben”in, canından ve teninden üstündür senin
Zira ten ve can, “ben”in birer parçasıdırlar.
Tasavvufçular, insan ancak rabbini bulduğu zaman gerçek “ben”inini de bulabilir derler. Ben’in varlığına delâlet eden şeyler, Allah’ın varlığına delâlet eden şeylerden ayrı ve farklı değil asla. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de de böyle buyurulmuştur bu:
“Ve o kişilere benzemeyin, Allah’ı unutmuşlardır da, O da kendilerini unutturmuştur onlara; onlardır buyruktan çıkanların tâ kendileri.”
Evet, tasavvufçular, insanın “ben”inin, felsefecilerin tesbit ettikleri şeyden çok daha derin ve onun ötesinde olduğunu fark edebilmişlerdir.
Bilindiği gibi Muhyiddin Arâbî, İslam tasavvufunun babasıdır. Yedinci yüzyıldan bu yana gelmiş geçmiş bütün namlı tasavvufçular -ister Farsça, ister Arapça yazmış olsun- onun öğrencisi olup onun düşünce okulunda yetişmiş kimselerdir. Tasavvuf, onun sayesinde fikri âlanda bir hayli gelişme göstermiştir. Tasavvufun babası olarak bilinen Muhyiddin’de felsefecilere karşı çıkmış, Ebu Ali Sînâ ve benzerlerini şiddetle eleştirmiştir. Mevlâna Celâleddin-i Rumi, Mesnevi’nin bir bölümünde bu hususu çok güzel bir beyanla dile getirir:
“Sen! Ey mücadelede kendini kaybeden?
Başkalarını kendinden bilmedin.
Sen, görünenin “kendin” olduğunu söylüyorsun
Vallahi böyle değil işin aslı.
İnsanlardan bir an ayrılıp ta yapayalnız kalmaya gör,
Üzüntüden gına gelir, dertlenir, sıkılıverirsin.
Bu “sen” kimsin ki bunca yalnız, “biricik”?
Kendinin güzeli, mutlusu, sarhoşusun böyle?”
Kur’an’da şöyle buyrulur: “…Şüphesiz, ziyana düşenler o kişilerdir ki kıyamet günü kendilerini ve yakınlarını ziyana sokarlar; bilin ki budur apaçık ziyan…”
Evet, en büyük kayıp, insanın kendini kaybetmesi, “kendi”ni yitirmesidir.
İbadetin ruhu, gerçeği ve bütünüyle aslı Allah’a yöneliştir; bu ise gerçek “kendi”yi biliş ve hakiki “ben”i buluştan başka birşey değildir.
O halde tasavvufçular meseleyi buraya kadar iyi kavramış ve açıklamışlardır. Ancak, maalesef nefisle cihad konusunda aynı dikkati gösterememiş ve esasen lekelenmemesi gereken izzet-i nefsi de hiçe sayan bir cihad açmışlardır nefse karşı. Nefsin bu yönünü korumaları, nefsin izzet ve kerametini yüceltmeleri gerekirken nefsin bütününe karşı cephe almış ve esasen insanı yüce makamlara ulaştıran bu boyuta-izzet-i nefs- gereken önemi vermemiş, bu hususa oldukça az değinerek islamın, meselenin bu boyutuyla ilgili düsturlarından pek az ilham almışlardır.
Evet, İslam da nefisle mücadele vardır, nitekim
“Nefsinizi hevâ ve heveslerinden nehyediniz”
“Nefs-i emmare gerçekten hata edicidir, serkeştir.”
“Andolsun ki kim nefsini, özünü iyice temizlemişse kurtulmuş, muradına ermiştir.”
Ölmeden önce ölünüz.”
buyrukları da yine islamın buyruğudur; ancak İslam da “nefsin izzeti” denilen bir değer de mevcuttu, Kur’an’da bu değerden de söz edilir:
“…Ve Allah’ındır izzet ve üstünlük ve peygamberinin ve inananların.”
Keza Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: “Birisinden bir şey istediğinizde zilletle değil, izzetle isteyin; izzet-i nefsinizi çiğnemeden ve çiğnetmeden isteğinizi dile getirin.” . Bu hadis-i şerifte de izzet-i nefsin korunması, ona leke düşürülmesi ve kişinin her hangi bir şeyi elde edebilmek için kendisini alçaltmaması buyurulmaktadır. Bu durumda siz; “Ben, nefsimi kırmak için birinden bir şey isteyince dilenci gibi ister, bu raddede alçakgönüllülük gösteririm” diyebilirsiniz; ancak islâmî bir davranış biçimi olmayacaktır bu. İslâm, “eğer birinden birşey isteyeceksen izzet-i nefsinle iste; kendini alçaltmadan, kendini küçük düşürmeden dile getir ihtiyacını” der. Bakınız Hz. Ali (a.s) savaş meydanında ne diyor:
“… Ya aşağılığa razı olun, şerefsizliği göze alın; yahut kılıçları kanlarla sulayın da suya kavuşun. Kahrolarak, alçalarak yaşamak ölüm; kahrederek ve yücelerek ölmek ise dirim ve hayattır size…”
Şair, bunu şöyle dile getirir:
“Efendi olduğum halde kölelik etmem ben
Utanç bilirim böyle bir hayatı, istemem.
Ölmüş bir tenle, dostların ağlayışı
Düşmanların güldüğü bir canlı olmaktan yeğdir elbet”
Keza İmam Hüseyin (a.s) “Zilletle yaşamaktansa, izzetle ölmek yeğdir!” buyururlar.
Görüldüğü gibi, İmam Hüseyin (a.s) “nefsimizle cihad gereği Yezid’e ve İbn-i Ziyad’a itaat etmemiz gerekir, zira böylece nefsimizin isteğine karşı gelmiş ve nefsimize karşı mücahede etmiş oluruz” demektedir! islam asla izin veremez buna; Hz. Hüseyin (a.s) der ki:
“İbn-i Ziyad denilen o alçak, ya zillete boyun eğmeni, ya da kılıçlara karşı durmamı istemiş benden!.. Bunlardan birini tercih etsin, demiş… Heyhât!.. Zillete boyun eğene, alçakça yaşamayı tercih edene yazıklar olsun! (Heyhât minnez-zilleh!). Ben kim, zillete boyun eğmek kim?! Allah Teâlâ, bizim zillete boyun eğmemize râzı olmaz! (Dikkat ediniz; benim prensiplerim demiyor, duygularım izin vermez demiyor; inancım izin vermez, islam izin vermez, diyor) Allah Resulü (s.a.a) buna râzı olmaz! Ne terbiyem izin verir buna, ne eğitim tarzım… Ben Ali’nin (a.s) oğluyum; Fâtime’nin (a.s) evlâdıyım; onlar yetiştirmiş, onlar eğitmişlerdir beni! Zehrâ selamullah-i aleyhâ’nın göğsünden süt emmişim ben; o süt, zillete boyun eğmeme izin vermez asla!”
“Ben asla zilletle el uzatmam size ve köleymişçesine kaçmam; ne teslim olurum size, ne zillete katlanırım!..”
Evet; bu gibi tabirler Kur’an’da, hadiste, İmamların (a.s) konuşmalarında, özellikle İmam Hüseyin’in hitabelerinde pek çoktur.
Söz buraya gelmişken, daha önce Câvid Camii’nde konuşmamda değinmiş olduğum bir noktayı tekrar hatırlatmak isterim:
Bir toplantıda, “Hayat; inanmak ve cihad etmektir” cümlesi üzerinde durmuş ve son günlerde habire İmam Hüseyin aleyhisselam’a atfedilerek zikrolunan bu cümlenin, Hz. Hüseyin’e (a.s) ait olduğuna dair islâmi kaynaklarda hiçbir rivayete rastlanmadığını belirtmiştim. Burada tekrar belirtiyorum; bu cümlenin İmam Hüseyin’e (a.s) ait olduğuna dair hiçbir senet ve kaynak mevcut değildir; İmam Hüseyin’in (a.s) sözü değildir bu… Bu cümleyle ifade olunana mâna yanlış olduğu gibi; Hz. Hüseyin’in (a.s) mantığına da ters düşmektedir.
İslam mantığı bu değildir asla; insanoğlunun hayatı -herhangi bir şeye -çev- inanmak ve inandığı bu şey uğruna mücadele etmekle özetlenmez. İnanç mevzubahis değildir İslam da. İslam da mevzuu bahis edilen şey ancak “halk”tır. İslam inancına göre hayat, kişinin hakkı tanıyıp bulması ve hakk uğruna cihad etmesidir: Hayatın inanmak ve inancı uğruna mücadele etmekten ibaret olduğu görüşü batıya ait bir görüş olup, sonradan islam âlemine sirayet etmiştir. Bu cümlenin İmam Hüseyin’e (a.s) ait olmadığını söylediğimde bazı gençlerin alındığını gördüm; bu nedenle meseleyi tekrar açıklıyorum: Biz bugün gençleri mutaassıp ve tutucu değil, gerçekleri arayıcı bir telaş ve hakikatçilik üzere gördüğümüz için onlara, geçmiştekilere oranla -geçmiştekilerin hepsini kastetmiyorum tabii- daha fazla saygı duymaktayız. Gördüğümüz odur ki gençler hakikati aramakta, nedenini araştırmaksızın inanmamakta ve sebebini tam bilmediği bir şeyde, sırf kendisi ona inandığı için taassup gösteren bir tavır sergilememektedir. Bu yüzden hürmete şâyandırlar diyoruz. Yoksa, eğer genç nesil de taassup gösterir ve nedenini bilmeden, ne derece doğru olup olmadığına bakmadan inanıp kafasına yerleştirdiği bir şeyi o kafadan çıkarabilmek mümkün olmazsa, bu durumda bu genç nesille eski nesil arasında ne fark kalır?! Eskiler de öyleydi, onlar da bir takım inançlara sahipti elbet; şu farkla ki, bugün siz falan cümleyi beğenmişsiniz, onlar filan cümleyi!..
O da hiçbir delil olmaksızın sıkı sıkıya yapışmış inancına, siz de üstelik arkadaşınızdan, ya da meselâ başka birinden duyup inanıverdiğiniz bir cümle bu… Oysa ki ne islam mantığıyla bağdaşmakta, ne de herhangi bir kaynak kitapta ya da senette mevcut… Bu durumda, islam düşmanı birinin, usta bir muhalifin bir gün karşınıza dikiliverip “Beyefendi, Hz. Hüseyin’in (a.s) bu sözü söylediğine dair herhangi bir kaynağınız var mı? Varsa nerede, hangi kitapta?” dediğini düşünün, ne yaparsınız? Adam haklı; öyle ya, eğer İmam Hüseyin (a.s) söylemiş diyorsanız mutlaka bir kaynağı, senedi ve isbatı olmalı bunun! Siz arayacak ve hiçbir kaynakta böyle bir cümleye rastlayamadığınız için kalkıp bana gelerek bu cümlenin İmam Hüseyin’e (a.s) ait olduğunu ispatlayacak bir senet ya da kaynak var mı diye soracaksınız, varsa göster diyeceksiniz. Ben bunun hiçbir kaynakta geçmediğini söyleyince, işte o zaman “Arkadaş, bunu şimdiye kadar ne diye söylemediniz bize?!” diye alınacak, çıkışmaya başlayacaksınız… Benim gibilerine öfkelenecek ve işin buraya kadarını neden söylemediniz, niçin açıklamadınız, düşmana karşı neden mahcup duruma düşürdünüz bizi… deyip duracaksınız!..
Kaldı ki eğer siz bu cümlede bir yiğitlik ve kahramanlık görüyor ve bu yüzden beğeniyorsanız, Hz. Hüseyin’in (a.s) bundan yüz kat daha fazla yiğitlik taşıyan, bütünüyle kahramanca olan nice sözleri olduğunu da bilmeniz gerekir. Onun şu meşhur sözü; “Zilletle yaşamaktansa izzetle ölmek yeğdir!” cümlesi, “Hayat, inanmak ve inancı uğruna mücadele etmekten ibarettir.” Gibi bir deyimdeki manâdan çok daha üstün güçlü ve yiğitçe değil midir?
Ya da Hz. Hüseyin’in (a.s) Âşurâ günü vuruşa-vuruşa söylediği şu recezi:
“Ölüm, utanca düşmekten yeğdir.
Utanç, cehennem ateşinden yeğ.
Ve yine onun Âşurâ günü söylemiş olduğu şu cümle:
“İbn-i Ziyad denilen o alçak ya zillete boyun eğmemi, ya da kılıçlara karşı durmamı istemiş benden!.. Bu ikisinden birini tercih etsin demiş… Heyhât!.. Zillete boyun eğene,alçaklığı tercih ederek yaşayana yazıklar olsun!.. Ben kim; zillete boyun eğmek kim!? Allah Tealâ zillete boyun eğmemize râzı olmaz bizim! Allah Resulü (s.a.a) buna râzı olmaz! Gördüğüm eğitim, aldığım terbiye, içtiğim mutahhar sütün hakkı… izin vermez buna!..”
Ya da kıyam için harekete geçtiğinde söylemiş olduğu:
“…Hamd Allah’a, O neyi isterse o olur; güç, ancak O’nunla elde edilir. Salât ve selâm O’nun Resulüne. Ölüm, genç kızın boynuna takılı gerdanlık gibi takılmıştır Âdemoğlunun boynuna! (…) Yâkub Yusuf’u nasıl özlediyse, ben de geçmişlerimi öyle özlemişimdir, ve ulaşacağım şehâdet yerini benim için hazır kılmıştır Allah. Nevâris’le Kerbelâ arasında aç kurtların bedenimi paramparça edip bomboş midelerini benimle doldurduklarını şimdi görür gibiyim… Kudret kalemiyle yazılmış olan ölümden kurtuluş yoktur.(…) Bizimle can vermeye hazır olanlar, Allah’a kavuşacaklarına tam bir inançla inanmış bulunanlar bizimle gelirler, ben yarın hareket ediyorum inşallah!”
Buna benzer daha nice cümleleri vardır Hüseyin’in (a.s). Mesele çarpıcı bir şiâr bulmaksa biz müslümanların slogan ve şiâr fakiri olmadığımızı hatırlatmak gerekir. Eğer slogan fakiri bir millet olsaydık, yani yiğitlik taşan; kahramanlık çağrıştıran canlı şiâr ve hitabelerimiz olmasaydı “Şu cümleyi de Hz. Hüseyin (a.s) demiş deyiverelim- neüzübillah- diye düşünülerek böyle bir eksikliği(!) doldurma yoluna gidenler olabilirdi belki Allah korusun). Oysa Allah’a şükür bizde bu gibi slogan ve şiarlar fazlasıyla var, başkaları muhtaçtır müslümanların sloganlarına, Müslümanlar başkalarının sloganına muhtaç değil!..
O halde yabancıların sloganlarına özenmek niye?! Üstelik yanlış sloganlara!..
Genç neslin tutucu olması hiç doğru değil! Bu cümlenin Hz. Hüseyin’e (a.s) ait olmadığını tekrar söylüyorum; yüzde doksan yakînle diyorum ki Hz. Hüseyin’e (a.s) ait değil. Ancak, biri bir kaynak gösterir ve bu cümlenin Hz. Hüseyin’e ait olduğunu ispatlarsa ben şu kürsüye çıkıp yanıldığımı söylemeye hazırım!.. Beyanlarımıza dikkat etmemiz şarttır; eğer bir şey söyleyeceksek bunun belli ve güvenilir bir kaynağı olup olmadığını araştırmamız; güvenilir kaynaklara dayanarak, senet ve delille konuşmamız icab eder. Bu hususta söylenecek daha pek çok şey var; ancak vakit darlığı sebebiyle maalesef bu kadarını yeterli buluyorum.
O halde konuyu şöyle toparlayabiliriz: Nefsel mücadele etmeli, onun havâ ve heveslerine kapılmamalı, yersiz ve meşru olmayan isteklerinden onu caydırmalı, ancak ona zulüm de etmemeli; izzet ve şerefini lekelememelidir. Tasavvufa yöneltebilecek eleştirilerden birini bu teşkil eder. Meseleyi islami ölçülerle ele alıp islamın mihengine vurduğumuzda tasavvufun nefisle mücadelede aşırıya kaçtığını, nefsi emareyle (nefsin kötülüklere eğilimi boyutu) birlikte izzet-i nefsi de ayaklar altına düşürdüğünü görmekteyiz. Tasavvuftan söz ederken bu nokta da hatırlanmalı ve ıslah edilmelidir.
10. Bölüm
MUHTELİF OKULLARIN GÖRÜŞLERİ ÜZERİNDE – 4
“…Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla beraber birçok bilginler de- onların safında- savaşa giriştiler, Allah yolunda başlarına gelenlere dayandılar; ne gevşediler, ne zayıflık gösterdiler, ne de boyun eğdiler, ve Allah sabredenleri sever… “ (Âl-i İmran -146)
Kâmil, üstün, yüce, örnek, ideal… insan mevzuuyla ilgili olarak ele alacağımız diğer bir düşünce okulu da “Güç Okulu”, kuvvet ve kudreti esas alan düşünce sistemidir. Bu düşünce okulunda kâmil insan “güç”lü insana eşittir; ideal insan, güç sahibi insandır; üstün olan, kuvvetli olandır. Başka bir deyişle bu düşünceye göre kemâl = güçtür, üstün= kuvvetli olandır. Aynı mantıktan hareketle kamil olmayan, eksik ve noksan olan herşey güçsüzdür; güçsüzlük eksikliktir.
İnsanlar arasında kim daha güçlüyse o daha mükemmel daha yüce ve daha üstündür; kim daha zayıfsa o daha eksik ve aşağıdır. Bu dünya görüşüne göre esasen hakk ve adalet kavramları gerçek kavramlar değildirler, hakikati olmayan, anlamsız birer kelimeden ibarettirler. Gerçek olan ve anlam taşıyan tek bir şey vardır; o da: Kuvvet!
Bizim düşüncemizse şudur: Meseleyi güçlü ve zayıf olarak ele almak yerine; şunun ya da bunun galip geleceğini düşünmek yerine neyin hakk, neyin batıl olduğuna bakmak, hangisinin adil, hangisinin zalim olduğuna dikkat etmek gerekir. Bir noktada hakkın batıla galebe çalması mümkündür; ancak bunun tersi de pekala vuku bulabilir; yani batıl da hakka üst gelebilir. Bu arada şu noktayı da hemen belirtelim ki Kur’ân-î mantığa göre nihâî zafer daima hakkındır; batılın hakka karşı elde edebileceği zaferler ise mutlaka geçicidir. Ancak karşı karşıya gelen iki güçten yenenin hakk, yenilenin ise her zaman batıl olduğu, galip gelen tarafın, dolayısıyla âdil de telakki edilmesi gerektiği gibi bir düşünce islam mantığına aykırıdır. Güçlü olanın yaptığı her şeyi, sırf güçlü yapmıştır diye âdilâne kabul eden bu dünya görüşü, insanlık tarihinde epey eskilere dayanır. Bu görüş, Sokrat öncesi bir görüştür, Sokrat’tan çok daha önce sözkonusu edilmiş, ileri sürülmüştür. Sokrat’ın yaşadığı yıllar, yaklaşık İsa’dan 400 yıl öncelerine dayanır; bu hesapla, Sokrat döneminden günümüze değin 2400’ya da 2500 yıl geçtiği söylenebilir. Felsefe biliminde kendilerinden “sofist” adıyla söz edilen Antikçağ Yunan Felsefecilerinde kimi düşünürler, Sokrat döneminden çok daha önce bu düşünceyi savunmuş, özellikle sosyal meselelere daima böyle bir bakışla yaklaşmışlardır. Ancak yine Yunanistan’da Sokrat, Eflâtun ve Aristo gibi filozofların ortaya çıkmasıyla bu felsefe akımı zayıflamış ve sofizm eski itibarını artık kaybetmiştir. Sofizmin bütünüyle değerini yitirişi ise Hıristiyanlığın doğduğu yıllara rastlar. Hıristiyanlığın gelişiyle sofizm adetâ iptal edilmiştir. Zira Hıristiyanlık, sofizmin tam karşısında yer almaktaydı; güçlüyü değil, zayıfı savunuyordu. Hatta yalnızca “kuvvet”e karşı olmakla kalmıyor, “zayıflık” da her şeyiyle savunuyordu! Hıristiyanlık, “zayıflık” şiar edinmekte, “sana bir tokat atana, yüzünün öbür tarafını çevir” demekteydi!.. Savunmayı selbeden bu düşünce, bir nevi “zayıflık”ın propagandası”dır.
Velhasıl Hıristiyanlığın gelişiyle sofistlik düşünceye yer kalmamış, ondan sonra da islam gelmiştir.
İleride daha ayrıntılı bir şekilde açıklayacağımız gibi kuvvet hususunda islamın kendine has bir mantığı vardır. Ancak şurası muhakkak ki islamın sözünü ettiği kuvvet, hakk ve adalete müsavi bir değer değildir. Yani islam kuvveti hakla eşitlenmez, “kuvvet =hak= adalet” tir demez. Batılıların “kuvvetin hakkı” dedikleri kavramı reddeder, kuvvetin hakla özdeş ve eşanlamda ele alınmasına karşı çıkar. Neticede hakkın kuvvet, kuvvetin hakk olduğu düşüncesi tekrar hortlayıverdi batı dünyasında. İlk defa politik felsefede kendini gösteren bu düşünce, yine bu sahanın sınırlarında kalarak politikaya mahsus bir düşünce haline getirildi.
Tanınmış İtalyan felsefecisi Makyavel, siyâsî felsefe düşüncesini bu temel üzerine kurmuştur. Makyavel, “Siyasette yegâne temel unsur, güçlü ve egemen olmaktır; sîyâsî sahada hedeflere ulaşabilmek için güç ve hakimiyet dışında hiçbir asl tanımamak gerekir”der. Ona göre siyasal amaca ulaşabilmek için yapılan her türlü ahlâksızlık meşrudur; bu kabilden olmak üzere siyasette yalan, hile, sahtekarlık, sahte yemin, ihanet, hakkı çiğneme…vb. şeyler gayet normal karşılanmalıdır. Makyavel’in ardından daha nice düşünürler bunu siyasetin temel kavramı ve esası olarak ele almakta gecikmediler. Bununla da yetinmeyerek, mezkur düşünceyi ahlâkın temel prensiplerinden biri olarak kabul ettiler. Böylece dilediklerini yapabilmeleri yolunda politikacılara yeşil ışık yakılmış ve her türlü ahlaksızlık, esasen insânî ahlâkın tâ kendisi olarak yorumlanmıştı!..
Felsefe sahasının tanınmış isimlerinden biri olan Alman düşünür. Nietzsche de kuvvet ahlakın temel ilkesi saymıştır. Çıldırarak ölen bu fevkalade yetenekli yazarın aslında, mezkur fikirlerle, çılgınlığın alametlerini daha işin burasında gözler önüne serdiği söylenebilir.
Bahsimizin ayrıntılarına girmeden önce önemli bir önbilgi vermenin faydalı olacağı inancındayım. Bundan, yaklaşık dört yüzyıl önce biri Fransız, diğeri İngiliz olan iki büyük düşünür, özelde felsefe ve mantık, geneldeyse bütün bilimleri etkisi altına alan bir görüş sürdüler öne. Fransız düşünür Dekart’la (Descartes) İngiliz düşünür Bakon (Bacon)’un geliştirdiği bu düşünce, kendilerine daha sonraları “modern biliminin öncüleri” unvanını kazandıracaktı. Bu iki düşünürün, özellikle Bacon’un, bilim konusunda öne sürmüş olduğu teori, kendilerinden önceki teorilerin bütünüyle yeniden gözden geçirilmesine ve düşünce sahasında köklü değişikliklere sebep oldu. Bu yeni düşünce bir yandan bilim sahasında gözle görülür ilerlemeler ve terakkilere yardımcı olup insanoğlunun tabiata olan hakimiyetini kat-kat artırmış, ancak yine aynı düşünce, öbür yandan insanoğlunun fesada gömülmesine sebep olmuştur! Yani bu nazariye bir taraftan insanoğlu eliyle tabiatı mamur ve bayındır bir hale getirirken, bir taraftan da insanı, yine insanın kendi eliyle fesada boğmuş, zavallı ve bedbaht kılmıştır.
Nasıl bir nazariyedir bu?
Bacon’dan öncesine kadar gelmiş geçmiş bütün büyükler felsefeciler ve özellikle dinler, bilimin güç ve egemenlik kazanmada değil, hakk ve gerçeğe ulaşmada, gerçeğin keşfinde kullanılması gereken bir araç olduğuna inanmakta ve insanı bilimle uğraşmaya ve ilim elde etmeye teşvik etmekteydi. Ancak, insanı bilime teşvik eden dinler ya da felsefelerin amacı onu güçlü ve egemen kılmak olmamıştır. Onlar “ey insan, âlim ol, bilgi elde et, öğren! “Zira bilgi, gerçeğe ulaştırır seni” demiş, gerçeğe ulaşmada faydalı bir vesile olduğu içindir ki insanları öğrenmeye çağırmışlardır. Nitekim mezbur dönemlerde bilim, hakikate ulaşabilme yolunda faydalı bir araç olduğundan bilime saygı da duyulur, kutsanırdı. Bilim mukaddestir, çünkü insanı gerçeğe götürüyordu; dolayısıyla mukaddes bir hakikatti o da… Bilim mukaddesti, çünkü insanoğlunun menfaatlerinin ötesinde, maddî çıkarları aşmış bir şeydi. Nitekim bilim, daima mal ve “bilim mi daha iyi, yoksa servet mi?” diye sorulurdu. Arapça olsun, Farsça olsun; bizim edebiyatımızda da bu mukayesenin sık-sık yapılmış olduğunu görürsünüz. Bilimle servet kıyaslanır ve sonunda bilim tercih edilir. İşte bir örnek:
“İdris’e bilim, Kârun’a ise servet verildi
Biri toprak altında diğeri göğün ötesinde şimdi!
Keza Hz. İmam Ali de (a.s) Nehc’ül Belâğa’sında ilimle serveti kıyaslar ve ilmî servete tercih ettiğini söyler.  Daha önce de belirtmiş olduğum gibi ilme kutsal bir gözle bakılır, onun maddi menfaatlerin üzerinde bir kıymete haiz olduğu kabul edilirdi. Nitekim öğretmenlik mesleğinin kutsal sayılması bu esasa dayanır. Yine, “bana bir harf öğretenin kölesi kesilirim…” sözü de Ali b. Ebu Tâlib’in değil midir?
Kur’an’a şöyle bir bakınız; ilmin yüceliğinden nasıl söz etmekte ve bilimin kutsallığını nasıl yüceltmektedir, görünüz… Hz. Âdem’in (a.s) yaratılış hikayesine, ona Esma-ül Hüsna’nın öğretilmesine ve meleklerin kendisine secde edişine dair âyetleri mütalaâ ediniz:
“Ey melekler, secde edin Âdem’e… Zira o, sizin bilmediğiniz bir şeyi bilmekte…”
Bacon ise ilmin insanoğlu için bir eğlence aracı olduğunu söyleyecekti. O, hakikati bulabilmek amacıyla bilim peşinde koşanların yanıldıklarını, bilimin, onların zannettiği gibi mukaddes birşey olmadığını iddia etti. Ona göre bilim, insanoğlunun yaşam düzeyini yükseltebilmesi amacıyla öğrenilmeliydi, bilim, ancak bu amaçla istifade edilirse faydalı olabilirdi. Bilim, bu anlamda insanın işine yaradığı ölçüde faydalıydı. Başka bir deyişle mukaddes olan “hakikatin keşfi için elde edilen bilim yerine “insanoğlunu tabiata egemen kılmada yardımcı olacak bilim” yararlıydı. Zira bu bilim, insana güç kazandıracak ve doğayı onun egemenliği altına geçirecekti.
Böylece bilim; semâvî boyutunu, dünyevî ve maddî boyutuna bırakmış oluyordu.
Bilim yön değiştiriyor, bilimsel araştırmalar başka bir boyuta yöneltiliyordu. Artık bilimsel araştırmalar daha çok tabiatın sırlarını keşfetmeye, rumuzları çözmeye yönelikti.
Doğanın sırları teker-teker keşfedilmeliydi…
Neden?
İnsanoğlunun doğaya daha fazla egemen olabilmesi için!
Peki, insan tabiata hakim olunca ne olacaktı?
Daha iyi yaşayacaktı!
Bunun anlamı neydi?
Bu, refah demekti. Yani daha müreffeh bir hayata kavuşacak ve refah düzeyi yükselecekti.
Bir bakıma insanoğlu için gayet faydalı bir nazariyeydi bu aslında… Zira böylece bilim, insanoğlunun tabiata daha fazla hâkim olmasını, dolaysıyla da tabiattan daha fazla faydalanabilmesini sağlıyor, bu amaçla tabiatın sırlarını keşfetme yolunda kullanılıyordu. Mezkur nazariye bu açıdan faydalı olmuştu, evet, ancak diğer taraftan aynı nazariye bilimin kutsallığının yitirmesine ve artık ilâhî bir değer olarak anlaşılmamasına sebep olmuştu. Bunun ne anlama geldiğini anlayabilmek için bugün dini medreselerimizde tahsil etmekte olan öğrencilerimizin durumuna bakmak kafi olacaktır. Bilim, gerçek anlamda sahip olduğu değeri taşımaktadır halâ onların, nazarında onlar bugün de geçmişteki usul ve yöntemlerle tahsillerini sürdürmekte ve ilme, lâyık olduğu değeri vermektedirler. İlmi, onların nazarında, meselâ “Âdâb-ul Mutaallimiyn”   ve sair değerli eserlerde beyan edilen o fevkalade kıymete haizdir halâ. Sözkonusu kitaplar, hadis ve rivayetlerden bahseden eserlerdir; onlar, bu tür kitapları da tahsil ettiklerindendir ki, ilim onların nezdinde ulviyetini yitirmemiş, kıymet ve kadasetini kaybetmemiştir. Meselâ bir medrese öğrencisi abdest almadan sınıfa girmez; hadis ve rivayetlerden aldığı bir edep ve terbiyedir bu. Zira ilim tahsil edilen yer ve ilmi tahsil ettiren şahıs bir ulviyete haizdir, okul ve öğretmenin pek yüce ve muhterem bir makâmı vardır. Bir medrese öğrencisi için öğretmeni saygı değer birisidir, o gerçekten bütün ruhuyla bunu hisseder ve duyar, öğretmenine gönülden saygı taşır.
İlmi, dünya malı için tahsil eden biriyse, içten içe kendisine karşı bir mahcubiyet duyacak ve kendisinden utanacaktır, “para için öğrenmiş veya öğretmiş olmak”tan sıkıntı duyacaktır. Keza, insanlara bir şeyler öğretmek isteyen bir alim ya da medrese hocası, bunu sırf belli bir ücret elde edebilmek amacıyla yapamaz, böyle bir tutumu ilim ve âlime hakaret bili, para için öğretmesi halinde ilmin makamını düşürmüş olacağını idrâk eder. Halbuki Bacon ve benzerlerinin yöntem ve amaçlarıyla tedris edilen bugünkü yeni eğitimde, bilim hiçbir yücelik ve kutsallık taşımamaktadır. Bu eğitim sisteminde bilim, bütün ulviliğini yitirmiştir. Bugünün eğitim sisteminde ilim tahsil etmekte olan bir öğrenci için tahsil ettiği ilmin yegâne değeri, gelecekte ona daha müreffeh bir hayat sağlayacak olmasından ibarettir! Bu eğitim sistemi anlayışıyla okula adımını atan bir ilkokul, ortaokul,lise ya da üniversite öğrencisi için amaç, meselâ ya mühendis, ya da doktor olmaktır. Bu branşlarda elde edeceği bilimi ise sadece “daha rahat bir hayata kavuşabilmek için” istemektedir, hepsi bu!.. Keza bir esnaf ya da tüccarın yanına çırak olarak giden birisiyle onun arasında hiçbir fark yoktur!
Çünkü her ikisinin de amacı para kazanmak, daha müreffeh hayat şartlarında sahip olmaktır.
Bu anlayışla tahsil etmekte olan bir öğrenci için, öğretmeni de aynı durumdadır. Öğretmen, onun nazarında “öğretme mesleği”yle geçimini kazanan biridir. Öğretmeni gelecek ona ders verecektir; zira bunun karşılığında ayda şu kadar maaş almaktadır; o halde “öğretmek”le görevlidir… Evet, onun nazarında öğretmeni budur, bundan daha fazla bir değeri yoktur öğretmeninin… Nitekim bugün kimi öğrencilerin, öğretmenlerin ardından rahatça küfür savurabildiğini görmekteyiz! Üstelik utanç da duymamaktadır bu davranışından; onun nazarında artık normalleşmiştir bu!..
Bacon, işte bu nazariyeyle çıktı sahneye, “kuvvet için ilim” dedi, “bilim, kuvvetin hizmetinde olmalıdır” dedi; “bilim, egemenliğin bir vesilesi olarak tanımladı ve tanıttı. “Bilim, ancak” daha fazla güçlenebilmek için elde edilmeye değer, başka bir şey için değil!” diyerek çıktı ortaya. Bu düşünce tarzının kötü etkileri, hemen başlangıçta göstermedi kendisini… Ancak “bilim”in kendisi ne “daha fazla güç” kazandırmasını isteyen ve onu sırf bu amaçla kullanan insan, giderek her şeyin “güç”ve “kuvvet”in egemenliği altına girdiğini gördü hayretle. Bu anlayış onu öyle bir noktaya getirmişti ki, sadece bilim değil, bilimle birlikte her şeyede, evet, neticede kendisi de “güç” ve “kuvvet”in egemenliği altına girivermişti! Nitekim bugün dünyanın çarkı “güç”le döner olmuştur; herşey “güçlü”nün hizmetinde, herkes “güçler”in egemenliği altındadır. Bilim, hiçbir zaman ve çağda bugünkü kadar esir olmamış; bugünkü kadar “güçlüler” ve kuvvetlilerin hizmet ve sultası altına girmemiştir! Keza dünyanın en ileri ve en seçkin bilginleri de, günümüzün “en kötü durumdaki esirleri”ve “en bahtsız tutsakları” durumundadırlar! Bunu apaçık görebilirsiniz; Eınstaine bir bilgindir, evet, ama onun ilmi Amerikan süperinin hizmetinde değil midir bugün? Başka bir deyişle Eınshtaine bugün bu süper gücün kuklası ve hizmetkârı haline getirilmiş, onun tarafından kullanılır bir “alet” olmuştur. Mevcut “ilmî anlayış”la, olmamazlık da etmez esasen! İster emperyalizmin, ister sosyalizmin tahakküm sınırları dahilinde olsun, ilim bugün dünyanın her yerinde “gücün hizmetinde” ve “güçlünün emrinde”dir… Günümüzde dünyaya hakim olan şey “ilim” değil, “güç” tür; “bilgi” değil, “zorbalık”tır! Dünya, “güçlülerin dünyası” durumuna getirilmiştir. Bu cihetle, şimdilerde sıkça kullanılan “Günümüz dünyası, bilim dünyasıdır” ibaresi tashih edilmeli ve “Günümüz dünyası kuvvetin egemen olduğu bir dünyadır” şeklinde söylemelidir.
Zira halihazırda dünya bilimin değil, kuvvetin elindedir; âlimin değil, kuvvetlinin güdümündedir. Bugün, bilim vardır; ancak “hür bir bilim” değil, “kuvvetin ve kuvvetlinin hizmetinde” olan bir bilimdir bu. Binâenaleyh bilim bugün “esir” durumundadır, tutsak edilmiştir, “kuvvetin tutsağı”dır. Bugün dünyanın neresinde yeni bir şey icad edilse, nerede yeni bir buluş gerçekleştirilir, nerede yeni bir teknik geliştirilirse onu hemen alır “kuvvet” hizmetine sokarlar! Egemen güçler bu buluş ve teknikten, her şeyden önce daha fazla insanı daha kolay şekilde öldürmeyi mümkün kılacak daha korkunç ve daha öldürücü yeni silahlar yapma yolunda faydalanmaya bakarlar; ilk düşündükleri şey budur! Herhangi bir buluş ve geliştirilebilecek yeni bir teknik karşısında ilk akıllarına gelecek olan şey, ondan “insanları öldürebilme yolunda kullanılacak” daha etkin silahlar yapabilmektir. Mezkur buluş ve tekniklerden bu amaçla azami ölçüde faydalanırlar; eğer oradan bir şeyler arta kalır ve falan buluş ya da teknik, sözkonusu öldürücü silahlar yapmada işlerine yaramayacak birşey olursa, işte ancak o zaman diğer insanların da bu buluş ya da teknikten faydalanmasına müsaade ediverirler! Bilimin bugün insanlığın hizmetinde olduğunu zannetmek ancak safdillik olacaktır. “Kuvvet”in işine yarayacak her bilim, kuvvetin tekeline geçmektedir hemen; egemenin gücünü artırabilecek her buluş ve teknik, onun sultası altına alınmaktadır derhal!.. Hatta bu buluş ve teknikleri çoğu kez yıllarca herkesten gizli tutar, büyük bir sır olarak saklarlar; “kuvvet”in ona ihtiyacı vardır çünkü… Varsın insanlığın da ihtiyacı olsun, önemli değildir onlarca!.. O buluş bir sor olarak gizli tutulur, tâ ki kuvvetin onu kullanacağı bir zaman gelip çatıncaya kadar… İşte ancak o zamandır ki insanlar böyle bir şeyin de var olduğunu anlayıverirler!!!
Bacon nazariyesinin ürünü, bu olmuştur işte. Bacon’un göstermiş olduğu bu yol ister istemez neticede Makyavell’in yoluyla birleşmekte, özellikle de Nietzsche gibilerinin yoluyla noktalanmaktadır.
Meselenin bu noktasında, Nictzsche hazretlerinin ustaca bir tahrifle takdim edip insanoğlunun başına belâ etmeye çalıştığı diğer bir nazariyeden bahsedeceğiz: Darvin nazariyesi…
Darvin aslında dindar bir Hıristiyan’dır, tanrıya inanan, dinine cân-u gönülden bağlı bir Mesih’idir. Hatta ölüm döşeğindeyken İncil’i göğsünün üzerine koyup sıkıca kucakladığı herkesçe bilinir. Konuşmalarında olsun yazılarında olsun, tanrıya gönülden inandığını ve İsa Mesih’e derin bir saygı beslediğini sarih ifadelerle belirtmiş olan Darvin’in teori ve ilkeleri çoğu kimse tarafından aslından çok daha farklı gösterilerek tahrif edilmiş, saptırılmış ve neticede Darvin’in de asla tasvip etmediği ve etmeyeceği bugünkü noktaya gelmiştir.
Maddeciler ve materyalistler, Allah’ı inkar edebilmeye çalışmak gibi abes ve çirkin bir gayeyle Darvin’in tekâmül nazariyesini kullandılar, bu nazariyeden su istifade ettiler. Darvin nazariyesinin materyalistlerce kötü amaçla kullanıldığı en önemli saha ahlâk sahası olmuştur. Başka bir deyişle örnek insan, mükemmel insan ya da bizim “kâmil insan” dediğimiz ideal insan tipini kendi istedikleri şekil ve vasıfla sunabilmek için bu nazariyeyi kullanmışlardır! Bilindiği üzere Darvin’in dört temel kuralından biri “Canlı kalabilme kavgası” ya da “yaşama savaşı” dır. Ona göre bütün canlılar kendilerine düşkündürler; bu yüzden her canlı kendi varlığını sürdürmek ve canlılığını korumak ister. Başka bir deyişle varlığını sürdürebilmek için her canlıda bir korunma mekanizması vardır ve bu mekanizma “tabii” dir, içgüdüseldir. Bu da onun istemez bir “yaşama mücadelesi”ne katılması demektir. Darvin’in “hayatın dört aslından biri” olarak tanımlamış olduğu bu ilke gereği madem ki her canlıda kendini koruma ve varlığını sürdürme temayül ve çabası vardır, o halde her canlı bunu yapabilmek, yani yaşamını sürdürebilmek için diğer canlılarla mücadele edecek, savaşacaktır. Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Mücadele, kavga ve savaş; hayatın temel unsurudur… Her canlı, yekdiğeriyle daima niza ve savaş halindedir. Çünkü hayat, bir “varolabilme kavgası” dır. Bu acımasız savaşla ancak “güçlü” olanlar yaşama hakkına sahiptirler. “zayıf” olansa yok olmaya mahkumdur! Tabiat tıpkı bir kalbur gibidir, bütün canlılar bu kalburda elenir durur. O halde sözünü ettiğimiz savaş da tabiidir, çünkü tabiatın kalburudur! Tabiat, yaşamaya ve varlığını sürdürmeye lâyık olanı seçebilmek için durmaksızın bu elemeyi yapacaktır. Bu eleme, “iyi”nin ve “güçlü”nün tespitidir. İyi ve güçlü ise bu “varlığını sürdürebilme” kavgasından muzaffer olarak çıkmayı ve rakiplerini saf dışı bırakmayı başarabilendir.
Darvin’in bu teorisi olduğu gibi kabul edilmiş ve eleştiriye uğramamış değildir tabii. Kimileri, bazı canlıların, hemcinslerinden daha güçlü ve daha iyi olmadıkları halde yine de pekalâ hayatlarını sürdürebilmiş olduklarını söyleyerek Darvin’in bu nazariyesini eleştirmiş ve hayatın sürekli bir “çatışma” dan ibaret olmadığını söylemişlerdir. Ancak Nietzsche efendi bunları görmezlikten gelerek hayatın salt bir “Yaşam kavgası” ve “Varlığını sürdürebilme savaşı” olduğunu iddia etmekten vazgeçmedi. Vazgeçmek bir yana, meseleyi daha da saptırarak bunun bütün canlılar için geçerli bir “hayat şartı” olduğu genellemesine gidip insanı da içine alan bir saha çizdi ve bu sahada insanoğlunun temel hayat şartının “savaş”, niza ve “çekişme” olduğunu iddia etti! Bunu, “hayatın temel ilkesi” sayacak kadar hem de!.. Sonra da şu vecizeyi yumurtlayıverdi: “Varlığını sürdürebilme çabası hayatın temel ilkesi olduğuna göre, ancak güçlü olan kazanacak ve ancak güçlü olan varlığını idame ettirebilecektir. Bu onun hakkıdır da… Çünkü o, diğerlerinden daha güçlü olduğunu göstermiştir.!..
Kâmil insan konusunda da aynı mantıkla hareket ederek “Tabiat, üstün insana doğru ilerlemektedir, tabiatın bizâtihi akışı bu yöndedir, der. Bizim “Kâmil insan” dediğimiz ideâl insan tiğinden Nietzsche “Üstün insan” diye söz eder ve kendi dünya anlayışına pek uygun -kuvvetperest: çeviren- bir tabirle onu “Süpermen” adıyla adlandırıp gelecekte tabiatın kendiliğinden onu meydana getireceğini söyler!
Nitezsche’den “Kâmil İnsan nedir?” diye soracak olursanız vereceği cevap şudur:
“Kâmil insan, güçlü olan insandır! Zayıf olmadığı gibi zaafları da yoktur onun.”
Sahi, Nietzsceh’e göre zaaf nedir peki?
Bugün bizim adına dostluk, ülfet, sevgi beslemek, ihsan ve bağışta bulunmak, yardımlaşmak, insanlara iyilik ve hakka hizmet etmek… dediğimiz şeyler, Nietzscehe’nin nazarından birer “zaaf”tırlar ve insanı zayıflaştırıcı özellikleri vardır!…
Nietzsche bütün bu ahlâki faziletleri bir kalemde silip atar ve “Bunlar ahlâk değildir”der. Bu ahlâki faziletleri o kadar tahkir eder ki neticede “Fazilet denilen bu şeyler insanlığın ilerlemesine engeldir; insanın tekâmüle varmasına kâmil,güçlü ve üstün insan örneğinin ortaya çıkabilmesine mani olan şeylerdir” diyecek noktaya varır! Onun nazarında kâmil insan, bizim “kemâl” olarak nitelendirdiğimiz bu sıfatlara sahip olmayan insandır. Zira bizim “kemâl” adıyla sözünü ettiğimiz bu özellikler Nietzscehe hazretlerinin nazarında birer beşerî zaaftan ibarettir sadece!!! Bu yüzdendir ki Nietzsche “Sokrat da düşmandır, Mesih de!” demektedir!..
Ona göre ahlâkı öven ve insanları iffete, namuslu olmayan; dürüst, âdil ve sevgiyle davranmaya çağıran Sokrat kötüdür; çünkü insanları kötü şeylere (!) davet etmektedir. İsa Mesih’e gelince; o, Sokrattan da kötüdür. Zira ömrü boyunca insanlara birbirini sevmeyi, yekdiğerine ülfet ve kardeşlikle yaklaşmayı öğütlemiş ve bu zararlı (!) şeyleri aşılayıp durmuştur! Nietzsche “Bunlar fazilet ve erdem değil, insanın zaaflarıdır” der, “İnsan bu gibi şeylerden ne kadar uzak durursa kemâle o kadar yaklaşmış olur. Zira kemâl demek, güç ve kuvvet demektir; eksiklik ve zaaf ise “güçsüzlük”tür ancak! Adına ahlâk denilen erdemler, kişinin zaafından kaynaklanan değersiz davranışlardan ibarettir!”
Evet…Nietzsche hazretlerinin o güzelim vecizeleri işte bunlar… Dünyaya “düşünür” olarak tanıtılan bu zat, meseleleri işte bu derece saptırmış, sapıklıkta bunca ilerleyebilme bedbahtlığı göstermiştir.
Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla, bunların görüşlerini ele alan felsefe tarihi kitaplarından bazı kısa paragraflar aktarmanın faydalı olacağı inancındayız. Mezkur görüşleri inceleyen pek çok felsefe tarihi kitabı var bugün; bunlar arasında Ferruhi’nin derleme eserinin diğerlerinden daha iyi olduğu söylenebilir. Bu sebeple onun “Avrupa’da hikmetin seyri” adlı eserinden nakilde bulunacağız. Bakınız ne diyor Ferruhî bu eserinde:
“Dünyanın gelmiş geçmiş bütün düşünürleri bencillik ve kendini beğenmişliği ayıplamış, başkalarına sevgi, saygı ve şefkat beslemeyi övmüşlerdir. Nietzsche ise bütün bu düşünürlerin tersine bir davranış örneği sergileyerek bencillik ve kendini beğenmişliği tasvip edip övmüş; insanlara sevgi ve şefkat göstermeyi bir kişilik zaafı telâkki ederek ayıplamıştır! (Sevgi ve şefkat duygularının bir kişilik zaafı olup olmadığı mevzuu üzerinde daha etraflıca durmamız gerekecek). Öte yandan Nietzsche, Schopenhaver’un “Evrende esas olan, varolma ve varlığın istediğidir” ilkesini benimsemiş; ancak, bunun “kötü” bir şey olduğu hususunda Schopenhaver’e katılmayarak vücûd’un varomak istediğini, bu isteğin de yerinde ve makul bir istek olduğunu öne sürüp her var olanın isteğinin yine “varolma” olduğunu, bununsa “güç”ten başka birşey olamayacağını söylemiştir.
Nietzsche’in önce iktibas, sonra da tahrif ettiği yegâne nazariye değildir bu. Nietzsche, Darvin nazariyesinde de aynı şeyi yapmıştır. İlkin Darvin’in “Yaşama Çabası” ilkesini benimsemiş, ardından bu nazariyeyi “çatışma” temeline oturtarak, başkalarının “Darvin’in yanlış nazariyesinin yanlış sonucu” olarak değerlendirdiği bu ilkeyi doğru kabul etmek suretiyle “İnsanlar, yekdiğerini mağlup edebilmek için alabildiğine güç kazanmalı, sürekli hemcinsleriyle boğuşarak onlara üst gelmeye çalışmalıdır demiştir!..
İnsanlık dünyasının iyiliğini isteyen bütün düşünürler, toplumda “çoğunluğa” öncülük tanımış ve “ekseriyet”in istekleri gözardı edilmemelidir diyerek her şeyi “umumun hayrına alacak şekilde” düzenlemeye çalışmışken Nietzsche bunun tam tersini yaparak halkın çoğunluğunu teşkil eden “ekseriyet”i aşağılamış ve halkın azınlığını teşkil eden “güçlü ekalliyetin” daima haklı olduğunu söylemiştir. Nietzsche’in bütün fikirleri “ben” ve “ben”in güçlü olması gerektiği” esası üzerine kuruludur. Bu ferdiyetçi nazariyeye göre kişi gücüne güç katmalı, kendisini, yalnızca kendi “ben”ini düşünmeli, “ben”inin bütün arzularını yerine getirmeye çalışmalı ve “ben”ini azami tatmin yolundan hemcinsleriyle çatışmayı ayıp addetmemelidir. Hayatın iyi mi, yoksa kötü mü olduğu; hayat gerçeğinin ne olabileceği… gibi soruları ona göre saçmadır; “zira bunları kavrayabilmek imkansızdır” der.
“…Kimileri, keşke şu dünyaya gelmez olsaydık, öylesi daha iyi olurdu… demekte… Belki de haklılar, kim bilir?.. Bildiğim bir şey varsa o da dünyaya gelmiş olduğumdur. İyi ya da kötü; orasını bilemem, ama şunu biliyorum ki şimdi dünyadayım ve yaşıyorum! O halde dünya dan azami ölçüde faydalanmalı ve bütün arzularımı tatmin etmeye çalışmalıyım; günümü gün etmek yegâne kârdır bana (Muaviye’de tıpkı böyle bir inanca sahipti; dünya nimetleri içinde yüzüyoruz, yüzdükçe yüzeceğiz alabildiğine,diyordu).
O halde beni bu gayeme (şahsî faydacılık ve gününü gün etme) ulaştırabilecek herşey (acımasızlık, gaddarlık, zulüm hile, yalan, aldatma, niza ve cidal de dahil) iyidir; beni bu gayeden alıkoyacak ya da bu gayeye ulaşmama engel teşkil edecek olan şeyler ise (ki bunlar iyilik, doğruluk, dürüstlük, samimiyet, sadakat, erdem ve takvâ da olabilir pekâla, ama yine de:) “kötü”dür!… Bir toplumda bütün insanların eşit olduğu; hangi kabileden, hangi millet ya da ırktan olursa olsun herkesin “eşit haklar”a sahip bulunduğu düşüncesi yanlıştır! İnsanlık dünyasının ilerlemesine engel olan, insanlığın terakki esasına ters düşen bir düşüncedir bu!… Halkın bütününe eşit haklar tanıyamazsınız, herkesi eşit ve bir göremezsiniz.! Halk “Yöneten efendiler” ve “Yönetilen köleler” şeklinde ikiye ayrılmalıdır. Şeref ve asâlet, ancak yöneten efendilere mahsus haklardır. Çünkü onlar “herşey”dirler! Yönetilen köle çoğunluğun ise şeref ve asaleti olamaz, hakları yoktur buna! Çünkü onlar yöneten efendilerinin emrinde çalışan ve sadece onların isteklerini yerine getirmekle muvazzaf bulunan birer uşak ve hizmetkârdan ibarettirler. İnsanoğlunun hayatını sürdürebilmesi ve dünyanın ilerleyebilmesi gibi temel gerekleri yerine getirebilecek olanlar işte bu “yöneten efendiler” dir. Yöneten efendiler azınlık bir gruptur; o halde çoğunluk onlara tâbi olmalı ve onların emrinden çıkmamalıdır…Mevcut bütün sosyal kurumlar, kuruluşlar ve medeniyet, işte bu asil ve saygın azınlığın terakkisi için vardır. Yoksa, bugün çoğunun da yanlış düşündüğü gibi; güçlü azınlık tabaka ya da yöneten iktidar sahipleri halka hizmetle mükellef değildirler, keza konumları -güç ve iktidar- bunu iktiza etmez. Yani güçlü -azınlık, güçsüz çoğunluğa hizmet ve onların da ilerleyebilmesini sağlamakla yükümlü değildir; tersine, çoğunluk-güçsüz olduklarından ve böyle bir “kusur” taşıdıklarından- onların hizmetinde olmak ve efendilerinin daha da ilerleyebilmesini sağlamak için vardır! Toplumun “efendi”leri ve “sahip”leri olan seçkin üstünler ve güç sahipleri alabildiğine gelişmeli ve gelişmelerine yardımcı olunmalıdır ki onların arasından “daha üstün” ve “daha güçlü” insanlar çıkabilsin. Zira insanlık bu “güç sahipleri” sayesinde ilerleyecek ve gelişebilecektir ancak. “Devlet, iktidar ve toplum gibi şeyler, işte bu güçlülerin refahını sağlayabilmek için vardır aslında… Zayıflarsa onlara hamallık etmekle yükümlü bulunan dört ayaklı hayvanlar hükmündedir”
Sa’di bir şiirinde şöyle der:
“Koyunlar çoban için değil,
Çoban koyunlar içindir, koyunlara hizmet etmek için vardır çobanlar…”
Nietzsche ise bunu reddetmekte ve “koyunlar çobana hizmet için vardır” demektedir. Yani yönetenler, yönettiklerine hizmet ve onların terakkisini sağlamakla yükümlü değildirler. Tersine, yönetilen çoğunluk, kendisini yöneten güç sahiplerine hizmet ve onların daha fazla gelişebilmesini, daha çok semirebilmesini sağlamakla muvazzaftır. Zira ilerlemeye lâyık ve ilerleyebilme yeteneğine sahip olanlar ancak “güç sahipleri”dirler. (Burada, daha iyi nesillerin eğitimiyle ilgili, Batı kaynaklı bir başka nazariyeyi de hemen hatırlatmak yerinde olacaktır. Alexıs Carrel, “Meçhul Varlık: İnsan” adlı eserinin son bölümlerinde gelecek nesillerin eğitimiyle ilgili bazı nazariyeler öne sürerken “Bu nesiller ıslah edilmeli ve zayıf insanlara üreme hakkı tanınmamalıdır” der.):
“Bugüne değin geçerliliğini korumuş bulunan ahlâk kuralları; toplumların azınlığını teşkil eden güç sahipleri, âyan, eşraf ve soyluları dediğim aristokrat sınıfın değil, çoğunluğu teşkil eden âvamın lehine olacak şekilde düzenlenmiştir. Bu sebeple toplumlara hakim olan mevcut ahlâk kuralları bütünüyle iptal edilip değiştirilmeli ve aristokratların lehine olacak şekilde yeniden düzenlenmelidir. İyilik, güzellik ve doğruluk gibi kavramlar gerçek mahiyet taşımazlar, uyduruk ve izafî kavramlardır bunlar… Gerçek mahiyeti olan yalnız birşey vardır; o da, herkesin “Güce talib” olduğu ve “Kudretli olmayı arzuladığıdır. Dinler insanlığa ihanet etmişlerdir! Güçsüzlere yardım etmeli, zayıfların elinden tutmalı, tebaalara iyi davranmalı ve adaleti gözetmeye çalışılmalıdır demişlerdir! Din diye bir şeyin olmadığı ilk çağlar çok daha iyiydi aslında! Çünkü o çağlarda orman kanunu hakimdi; zayıf ve güçsüzün yaşama hakkı yoktu. Güçlü, zayıfı yiyor; böylece zayıf nesil ortadan kaldırılmış oluyordu!”!!!
“İlk çağlarda dünya güçlülerin elindeydi; işler, güç sahiplerince çekilip çevriliyordu Güçsüz ve zayıflar onların eli altında hizmet eden kölelerden başka birşey değildi. Ancak şu da var ki güçlüler az, güçsüzlerse sayıca pek çoktu. Bu yüzden türlü hilelerle,akla hayâle gelmez nice oyunlar, nice desiselerle güçsüzleri kendilerine tâbi kılarak kendi gelişmeleri ve terakkileri yolunda bu çoğunluğu “kullandılar”. Onlar köleleştirilen çoğunluk ise güçlülerin sultasından ve kudret sahiplerine köle olmaktan kurtulabilmek için acıma, şefkat, alçakgönüllülük, iyilikseverlik, samimiyet, adalet, bağış ve cömertlik gibi kavramlar ortaya atıp bunları iyilik, güzellik ve doğruluğun gerekleriymişçesine zihinlere yerleştirdiler. Bunu da dinler vasıtasıyla yapabilmiş; “Allah”ve “Hakk” diyerek her şeyi bu iki kavramın dört duvarı arasına hapsetmişledir.” (Bu,dinin güçlüler tarafından uydurulmuş olduğunu iddia eden Marx’ın tam karşısında yer alan bir düşücedir!…)
Marx, “Güçlüler, zayıfları kullanabilmek için din dil ve bir şey icad ettiler” derken Nietzsche bunun aksini söylemekte ve “Dini icad eden güçlüler değil, onu güçlülere karşı bir silah olarak kullanmak isteyen zayıflardır” demektedir. Her ikisi de dine karşıdır; ancak, Nietzsche güçlülerden yana olduğu için dini, zayıfların icad ettiğini söylemekte; Marx ise kendisini ezilenler ve zayıflardan yana gösterdiğinden, güçsüzlerin kendilerine karşı ayaklanmalarını önleyebilmek amacıyla dinin güç ve iktidar sahipleri tarafından uydurulmuş olduğunu iddia etmektedir. Fakat netice itibariyle değişen birşey yoktur; her ikisi de dini kendi amaç ve dünya görüşleri açısından yorumlamış, din ve ahlâktan söz eden herkese hiddetle saldırmışlardır. Nietzsche’in Sokrat’a, Budha, İsa… vb.lerine karşı bütün gücüyle saldırıya geçmiş olmasının ardında yatan sebep, gerçekte Marx’in kinden hiç de farklı değildir. İşte:
“Hıristiyan ahlâkı, kölelik ahlâkıdır; aristokrasi ve efendilik-kölenin karşıtı anlamında- ahlâkını yazık etmiştir. Kardeşlik, eşitlik, barışı içinde yaşama, yekdiğerinin haklarına saygı gösterme, kadın hakları, alın teri karşılığı… vb gibi günümüzde yaygın bir şekilde inanılan bu kavramlar bütünüyle yalan, uydurma ve aldatmaca dan ibarettir; insanı zaafa, fakirliğe yoksulluğa ve nihayet tükeniş ve mahvoluşa götüren illetlerdir. Bu sistem yıkılmalı ve yerine ağalık ve efendilik sistemi ikame edilmelidir. Tanrı ve ahireti zihinlerden silmek, acıma ve merhamet gibi kavramları bir kenara bırakmak gerekir! Acıma duygusu denilen şey bir zaaftan ibarettir. Alçak gönüllülük ve başkasının emri altında olmayı kabullenmek alçaklıktır. Yumuşak huylu olmak, ağırbaşlı davranmak,sabır gösterip göz yummak ancak gevşeklik ve iradesizliktir! Erkekçe davranmak gerekir, erkek dediğin güçlü ve üstün olmalıdır. Üstün insan ise iyiden üstündür, kötüden de! Her ikisini de aşmıştır, azimli ve iradelidir.”
Evet, Nietzsche’in düşünceleri özetle bunlar. Batıda bu ve benzeri düşünce akımlarına pek sık rastlanır. Böylesi marazi akımlar ve vebaların bizim toplumlarımızda peydahlanmamış olması hepimiz adına sevindiricidir. Bunca illetli düşünce akımlarının hep Batıdan kaynaklanıp mevcut başka yerlere de gerçekte yine Batıdan sirayet etmiş olması da doğrudan doğruya Batılı ve Avrupalının yapısıyla ilgili bir hadisedir aslında. Çünkü Avrupa insanının ruhu budur, Batılının yapısı böyledir… Kalkar insan hakları beyannamesi çıkarırlar; insanları kandırmak, haklarını daha kolay ellerinden alabilmek için!.. Avrupalının eğitim, terbiye ve ahlâkı “Makyavelist ahlâk”tır, “Nietzsche”çi ahlâktır. Bugün dünyanın dört bir yanında sömürü emperyalizminin icra sahasına koymuş olduğu uygulamaların -adı ve şekli ne olursa olsun- istisnasız olarak hepsi de bu ahlâktan kaynaklanmış olup tümünün temelinde bu esas yatar. İster Amerikalı ister Avrupalı olsun; değişen birşey yoktur. Batılı insan sömürgecidir, Batı insanının ahlâk, terbiye ve eğitim temelleri bütünüyle “sömürme” ve tahakkümde bulunma zihniyetinden beslenir!
Binaenaleyh insan hakları gibi cafcaflı laflarla karşımıza dikilip medenî (!) şeyler söylediklerinde onları hayranlıkla izleyen ve Batıdan ya da Batılıdan duyduğu sözlere can simidi gibi sarılıp her cümleye gıptayla ciltlerce yorumlar yazanlarımız büyük bir yanlış içerisindedirler. Amerika’nın Vietnam’da neler yaptığını bütün dünya gördü; Nietzsche’in felsefesinden başka neydi bunlar? Amerika’nın Vietnam sahnesinde sergilediği cinayetler Nietzsche’in fiile geçen nazariyesinden başka bir şey miydi? Elbette hayır! Russell de Nietzsche gibi düşünür, Sartre da! Esasen bütün Batılı düşünürler, üç aşağı-beş yukarı, temelde aynı çirkin görüşleri paylaşırlar. Aralarında hiç mi iyisi yoktur? Elbette vardır; fakat böyleleri istisnâdır, pek nâdir bulursunuz. O da ya şark kökenlidir, ya da şarktan bir şeyler işlemiştir içine.
Nietzsche “Nefsine hâkim olmak da neyin nesiymiş?!”der, “Nefsi azamî ölçüde tatmin etmeli, içinden gelen her isteği yerine getirmelisin; canının çektiğini yapabilmelidir insan!.. Başkasına tapınmak niye?! İnsan ancak kendisine tapmalı, kendisinden başka bir buyurucu ve tanrı kabul etmemelidir. Zayıf ve güçsüz insanlara asla yardım eli uzatılmamalıdır; böylece bitecek, yok olup gideceklerdir! Onları kendi hallerine bırakın tükenip giderlerse ne alâ; böylece bir mesele daha halledilmiş demektir! Zira ancak güçlü olan insan üstün insandır; üstün insan dediğin kudretli olmalı, kudretli yaşamalı, canının her istediğini yapmalı, hiçbir arzu ve isteğine gem vurmaksızın yaşamaya bakıp gününü gün etmeli, kendisinden başka ne efendi ne de tanrı tanımamalı, buna engel olacak her maniayı en acımasız yöntemlerle yolu üzerinden kaldırabilmeli ve bu yolda hiçbir tehlikeden korkmaksızın gereğinde vuruşmalı ve savaşmalıdır.
Nietzsche’in kadın konusunda da bir hayli ilginç görüşleri var! Bakınız ne diyor:
“Kadın ve erkeğin insan olarak eşit haklara sahip olduğu ve kadının hakkını gözetmek gerektiği gibi laflar saçmalıktır, bütünüyle yanlıştır. Aslolan erkektir; erkek savaşçı olmalı ve kadından sadece bir eğlence aracı ve ona çocuk doğuracak bir vesile olarak faydalanmalıdır!”
Nietzsche’in tanımladığı bu insan -ya da daha yerinde bir tabirle: erkek- bugün dünyamızda “ideâl insan” örneklerinden biri olarak sunulmaktadır maalesef; bu da onun kâmil insanıdır işte!…
Bu düşüncenin tam karşı kutbunda yer alan bir başka düşünce ekolü ise zaaf ve zayıflığı esas alan, ideal değer olarak “güçsüzlük”ü kabul eden görüştür. Bu düşünce ekolünde güçsüzlük ve zaaf, “doğru” ve “iyi” değerler olarak tanımlanmıştır. Bu görüşün taraftarları dün de vardı, bugün de var…Özellikle zaaf ve güçsüzlüğü bunca teşvik ve tervic eden bugünkü Hıristiyanlık, bu tavrı sebebiyle her zaman eleştirilmiştir. “Sana bir tokat atana yüzünün öbür tarafını çevir” diyen bir görüş, zaaf ve pısırıklıktan başka neyin propagandasıdır ki?!
Peki, bu hususta islâm ne demektedir? İslam mantığı kudretin mi propagandasını yapar, yoksa güçsüzlüğün mü?
Yoksa her ikisini de red mi eder?
Meselenin bu noktasında her şeyden önce islam mantığındaki “güç” kavramıyla Nietzsche ve benzerlerinin sözünü ettiği “güç” arasında, sınırları belli ve önemli farklar bulunduğu hatırlanmalıdır. İslâm perspektifinden “güç” meselesine yaklaşılacak olursa, islamın elbette “güç”ten ve güçlü olmaktan yana olduğu görülecektir. Ne var ki, Nietzsche’in mantığına ağ örmüş olan “güç” değildir bu; onun çok-çok fevkinde bulunan, insanlığın bütün yüce erdemlerini ve insan olmanın bütün mükemmel sıfatlarını kendisinde toplayan bir güçtür islâmın sözünü ettiği…Öyle bir güç ki sevgi gücü doğar ondan; öyle bir güç ki acıma, merhamet, şefkat ve ihsan güçleri fışkırır her yanından!…
Evet, islam “güç”û elbette ki tasvip eder ve müslümanı güçlü olmaya çağırır. Kur’an ve rivayetlerde güç ve kudret üzerine bahisler vardır. Esasen islamı yeterince inceleyenler, hiçbir dinin, İslam da olduğu kadar kendine uyanları güçlü olmaya davet etmediğini itiraf etmişlerdir.
Wıll Dorant, “Medeniyet Tarihi” adlı eserinin on birinci cildinde İslam medeniyeti tarihinden söz ederken “Hiçbir din, islam da olduğu kadar insanları güçlü ve kuvvetli olmaya davet etmemiştir” der. Bu zemine de verilebilecek daha pek çok örnekler vardır. Kur’ân-ı Kerim, Meryem Suresi’nin 12. âyetinde Hz. Yahya’ya (a.s) hitab ederken şöyle der: “…Ey Yahya! Azim ve kuvvetle kitabı al!” Başka bir ayette ise mü’minlerin yılmak nedir bilmeyen güçlü insanlar olduklarını bildirerek kalplerinde gevşekliğe yer olmadığını hatırlatır: “Nice peygamberler gelip geçti ki birçok mü’minle beraber-batıla karşı- savaştılar. Onlar, Allah yolunda başlarına gelen -savaşın zorluklarına- dayandılar; ne zerrece gevşediler, ne zayıflık gösterdiler ne de -zorluklara- boyun eğdiler. Ve Allah, sabredenleri, mukavemet gösterip -Allah yolunda düşmana ve zorluklara karşı- direnenleri sever…”  Başka bir âyet-i kerimede Allah yolunda savaşanları anlatırken “Şüphe yok ki Allah, kendi yolunda, yan- yana, kurşunla kenetlenip kurulmuş bir duvar gibi saf kurarak savaşanları sever.” buyurur.  Yine başka bir âyette Hz. Resul-i Ekrem’in (s.a.a) ashabını anlatırken “…Onunla beraber bulunanlar kâfirlere karşı çetindirler, kendi aralarında merhametli…”  der. Güçlü ve mukavemetli oluşu öven, azmi ve cesareti yücelten daha pek çok âyet vardır Kur’an’da…
Başkalarının insanı horlayamayacağı, zillete düşürüp aşağılayamayacağı kadar güçlü ve üstün olmak anlamına gelen “izzet” sıfatı islam da pek övülmüş, müslümanlar izzetli olmaya davet edilmiştir. Bakınız Kur’an düşmana karşı mukabele mevzuunda neler buyurmakta: “Allah düşmanlarını, size düşman olanları ve bunlardan başka daha sizin bilmediğiniz, fakat Allah’ın bildiği düşmanları korkutmak -ve caydırmak- için onlara karşı kullanmak üzere gücünüz yettiği kadar kuvvet ve besili at hazırlayın…”
“Sizinle savaşıp vuruşanlarla, Allah yolunda siz de savaşın vuruşun; fakat haddi aşmayın, zulmetmeyin, şüphe yok ki Allah, haddini aşanları, zulmedenleri sevmez.”
(Yukarıdaki âyet-i kerimede, düşmana karşı, onunla vuruşurken dahi hak ve adaleti gözetmeyi unutmayın denilmektedir. Yani meselâ, “düşman savaşı sürdürdüğü sürece siz de savaşı sürdürebilirsiniz” buyurulmaktadır. Eğer düşman silahını bırakır ve “teslim oldum” derse ona karşı silah kullanılmaz artık, aksi takdirde Allah’ın hududuna tecavüz edilmiş olacaktır. Keza islam, “Savaşta çocukları, kadınları ve ihtiyar erkekleri öldürmeyin, onlara saldırmayın, savaş meydanını terk edenlere ilişmeyin; ancak sizinle savaşa tutuşanlara karşı bütün gücünüzle ve en kuvvetli bir şekilde vuruşun”der.)
Kur’an’da mukavemet, kuvvet ve cesaretle ilgili bu gibi âyetler pek çoktur; bunlar, savaşı ve islamın savaşla ilgili düstur ve prensiplerini açıklar. Burada korku, gevşeklik ve zaafı kınayıp kuvvet, mukavemet ve cesareti öven hadislerden birkaçını da zikretmemiz yerinde olacaktır. Ancak, islamın sözünü ettiği güç, kuvvet, mukavemet ve cesaretle Niezsche’in kastettiği kavramların asla aynı şeyler olmadığını, bambaşka maksatlarla kullanıldığını ve apayrı sonuçlar doğuracağını da tekrar hatırlatalım. Nitekim Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) “İki şey vardır ki mü’mine hiç yakışmaz” buyururlar:
1-    Paraya “her şeyim” diyecek kadar bağlanıp cimrileşmek.
2-    Korkmak… Mü’minin korkak olması mümkün değildir, zira inanan kişi Allah’tan başkasından korkmayacak büyüklükte bir cesaret taşır  . Resulullah (s.a.a) bir duasında buna işaret ederek: “Allah’ım! Cimrilik ve korkaklıktan sana sığınırım!”  buyururlar.
Hz. Ali (a.s) mü’mini anlatırken “Mü’minin ruhu, granitten daha sağlam ve dayanıklıdır” der
İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur: “Allah Tealâ her şeyi mü’minin kendi irade ve tercihine bırakmıştır, ancak bir şey müstesnâ: Zillet!… Aşağılanmaya göz yummak alçalışa rıza göstermek, kısacası zillete boyun eğmek mevzuunda mü’mine tercih hakkı tanınmamış ve mü’minin zillete asla rıza gösteremeyeceği hatırlatılmıştır. Mü’min daima aziz ve yücedir; alçalması, alçaklığa rıza göstermesi mümkün değildir. Mü’min dağdan daha yüce, doruklardan daha üstün ve izzetlidir. Zira dağı kazmayla kazabilirsiniz; fakat mü’minin ruhundan zerrece koparabileceğiniz böylece ruhunu küçültüp kendisini zelîl edebileceğiniz bir kazma bulabilmeniz mümkün değildir.”
İmam Bâkır (a.s) “Allah, mü’mine üç özellik vermiştir” der:
1-    Dünya ve ahirette izzet.
2-    Dünya ve ahirette kurtuluş
3-    Zalimlerin yüreğinde heybet…”  Yani mü’minin, zalimi ürküten ve karşısındakinin heybet ve azametinden kokuya kapılmasına yol açan bir hali ve özelliği vardır. Gayûr, (gayretli olma, hamiyet, hak ve haklıdan yana) olma hususunda bir rivayet vardır; zira gayur olmak, hamiyet ve haklıdan yana çıkmak da bir güç ve bir kuvvettir; bunun tersi, yani gayur olmama, hamiyetsizlik, haksızlığa ve hakka ta’rize karşı suskunluk ise bir zaaf ve güçsüzlüktür.
Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyururlar: “İbrahim, gayur ve hamiyetli bir peygamberdi, haktan ve haklıdan yana çıkardı daima. Ve ben, ondan daha gayur, daha hamiyetli; hakkı ve haklıyı koruma ve haktan yana çıkma hususunda ondan daha gayretliyim… Mü’min ve müslümanı desteklemeyen onu her hâl-ü kârda himaye etmeyen, Mü’min ve müslüman kardeşine arka çıkmayanın Allah burnunu koparsın (onu zelil ve zebun etsin)”. Yine Hz. Resulullah (s.a.a) Sa’d hakkında, “Sa’d, gayur ve hamiyetlidir; ve ben ondan daha gayur, daha hâmiyetli..”der, başka bir rivayette de “Allah gayûrdur. (hakkı ve haklıyı korumada, onlardan yana çıkmada gayretlidir.)” buyururlar. “Gayûr olma” mevzuunda daha pek çok rivayet ve hadis vardır.
Pakistanlı İkbâl’in Muslini hakkında çok güzel bir cümlesi vardır. Şöyle der ikbâl: “Muslini, demiri (teknik güç ve silahı kastediyor) olanın ekmeği de olur; bir lokma ekmeğin olsun istiyorsan, demire sahip ol; Yani iyi yaşamak istiyorsan silah ve kudrete sahip olmalısın, demiş… Bense, “demire sahip olanın” değil “bizzat demir olabilen”in ekmeği vardır, diyorum”!..
Hâkikaten yerinde bir söz… İkbâl, demir gibi bir iradeden söz ediyor ve yaşamak için silah gücü değil, irade ve azm gereklidir diyor. Musolini’nin dayanağı maddî güç ve silahtır; bu ikisine sahip olanın ekmeğe de sahip olacağını söylüyor. İkbâl ise maddî güce değil, mânevî güce inandığını söyleyerek “Aslolan insanın ruhu, azmi ve iradesidir; o halde “demirleşebilen” insan ekmeğe de sahip olabilir” diyor. Nitekim geçen satırlarda Hz. Ali’nin (a.s) bir cümlesine değinmiş ve onun, “Mü’minin ruhu, granitten daha sert, en sağlam kayalardan daha sağlamdır” dediğini hatırlatmıştık. İkbâl de aynı anlama değinmiş, insanın maddi araçlarla değil, mânevi ve ruhî özelliklerle, Allah’a iman besleyişin inancıyla güçlenebileceğini ima etmiştir.
Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere, islam zaaftan değil, güçlü olmaktan yanadır, müslüman azimli ve iradeli bir inançla güçlenmesini istemektedir. Nehc’ül Belâğa’da, Hz. Ali (a.s) müslümanın güçlü olması gerektiği yolunda sık-sık hatırlatmada bulunur, islâmî bir toplumda “zaafın asla yakışık alamayacağını söyler. Nehc’ül Belâğâ’nın 27 ve 29. hutbelerinde bununla ilgili pek güzel bir ifade vardır: “Ciddiyet, gayret ve çalışkanlık olmadıkça hakkını elde edebilmek mümkün değildir; zulme uğrayan kişi, zalimin önüne dikilmedikçe, bu yolda savaşıp çaba göstermedikçe hakkına nasıl kavuşabilir ki?”  der.
Meselenin bu noktasında önemli bir hatırlatmamız olacak… Batılılar, “Hak verilmez, alınır!” derler. Cidden önemli bir sorudur bu…Hak “verilir” midir, yoksa “alınır”mıdır? Yani insanlar, hak sahiplerinin hakkını hep kendi rızaları ve reyleriyle mi onlara verirler; yoksa hak sahipleri mi kendi haklarını aramalı ve almalıdır?! Bir görüşe göre hak alınmaz, verilir…Başkasının hakkına konan birisi, onun hak sahibine iâde etmelidir, bunu yaparsa görevini yerine getirmiş, hakkı teslim etmiş olur. Ancak, bunu yapmaz ve gasbettiği hakkı sahibine iâde etmezse bu durumda yapacak birşey de kalmaz; yani hak sahibi, hakkını zorla alma hakkına sahip değildir!..
Kısacası, hak “alınır” değil, “verilir” dir demektedirler…
Bugünkü Hıristiyanlığın temel ilkesidir işte bu. Şöyle demektedir Hıristiyanlık, hak sahibine: “Senin hakkının geri verilmesini isteyeceğiz; hakkını verin ona diyeceğiz, bunu rica edecek, gerekirse yalvaracağız… Ama sakın ola ki sen, hakkını elde edebilmek için kıyam etmeyesin!.. Bu, insanlığın şanına yakışmaz; hakkını elde edebilmek için zora başvurman, insanca ve medenî bir davranış olmaz! Çünkü hak, alınmaz; verilir!…”
Evet, Hıristiyanlığın görüşü budur!..
Kimilerine göreyse, hak verilmez, ancak alınır. Çünkü, “Birinin hakkını elinden alan kimsenin onu kendiliğinden tekrar geri vermesi mümkün müdür? derler…
İslam nazarında ise hak,”hem verilir, hem alınır”dır. Yani hakkı aramak için her iki cephede mücadele verilir,islamın “hakk arama”anlamı budur. İşte, gasbedenin vicdanına bırakmadığı gibi gasba uğrayanın çabasına da terk etmez… İslam’ın kendine has tâlim ve terbiyesi vardır; Bununla kişiyi eğitir ve başkasının hakkına tecavüz etmemesini, etmişse hakkı hak sahibine iade etmesi gerektiğini öğretir ona; haktan, haklıdan yana olması gerektiği anlayışıyla yetiştirir Müslüman’ı. Ancak, bununla da yetinmez ve meseleyi bütünüyle onun vicdanına havale etmez; hakkı elinden alınana, hakkını araması gereğini hatırlatır ve ona, “Hak verilmez, alınır; sen de hakkını alabilmek için çalış ve gerekirse kıyam et, hakkını gasbedene karşı ayaklan!”der.
Hz. Ali’nin (a.s) Mâlik-i Eşter’e yazdığı meşhur mektubunda, Hz. Resul-i Ekrem’den (s.a.a) rivayet etmiş olduğu pek güzel bir hadis-i şerif vardır:
“Allah’ın salâtı ona ve soyuna olsun, Resulullah’tan bir değil, bir çok yerde şu hâdis-i şerifi duydum: Zayıfın güçlü karşısında kekelemeksizin, dili ağzına dolaşmaksızın dikilip hakkını isteyemediği bir toplum ne temizliğe ulaşır, ne kutluluğa varır!”
Yukarıda zikredilen hâdis-i şerifte pek hassas bir nüans vardır, “dili dolaşmadan, ürkmeksizin hakkını istemek”ten söz edilir…Yani hakkını aramayan “zayıf”ı, zayıf olarak tanımaz; onun bu davranışını şiddetle kınar ve reddeder. İnsanların, kendi haklarını dahi talep edemeyecek kadar zayıf -bir ruh yapısına sahip- oldukları bir topluma, islâmî toplum denilemeyeceğini söyler.
Büyüklerimiz nasıldı geçmişte?
Kendilerine “üstün insan” dediğiniz kâmil örneklerimiz nasıl insanlardı?
Kemâlin en üst mertebesine varan, mahlukatın en üstünü olan Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) efendimiz nasıldı acaba?…
Efdâl-ı mahlukat olan o eşsiz insanın en belirgin özelliklerinden biri ruhî ve bedenî açıdan güçlü oluşu değil miydi?
Resulullah (s.a.a) her bakımdan güçlü idi; cesur ve kuvvetliydi; güçlü ve şecaatli olmayı, daima överlerdi. Binâenaleyh güç, islam da “insânî bir değer” olarak tanımlanmıştır, nice insânî değerlerden biri de, her bakımdan, bütün müspet boyutlarıyla güçlü olmasıdır insanın!.. Nitekim islamın “kâmil insan” dediği, bütün bu insânî değerleri her boyutuyla kendisinde toplayabilmiş olan insandır zaten.
Nietzsche hazretleri ise onca değer arasında bula-bula o kadarını bulmuş, maddî güçten başka bir şey göremediğinden bir tek bu dala tutunup kalıvermiş…Netice mâlum…
Nietzsche felsefesinin anlayışıyla islam arasında şu belirgin fark vardır: Nietzsche’e göre insanlık için belirgin fark vardır: Nietzsche’e göre insanlık için sadece bir değer vardır; Güç ve kudret… Diğer değerler, bütünüyle bu değere feda edilmiştir. İslam ise güç ve kudreti yegâne temel değer olarak kabul etmez; “insan için daha nice yüce değerler vardır ve güç de bunlardan sadece biri durumundadır” der. Üstelik, islamın tanımladığı güç, Nietzsche’ninki gibi “insan için herşey” mesabesinde olmadığından, diğer insânî değerlerin yanında yer alıp onlarla birlikte olunca apayrı bir görünüm de kazanmaktadır tabii…

11. Bölüm
MUHTELİF OKULLARIN GÖRÜŞLERİ ÜZERİNDE – 5
“Şüphe yok ki Allah; adâleti, lûtuf ve keremde bulunmayı ve yakınlara ihsan etmeyi emreder; çirkin olan kötü şeylerle haksızlığı nehyeder; öğüt alasınız diye size öğüt vermededir.”
Geçen bölümde güç ne kudreti esas alan görüşe göre kâmil insanın ne olduğu üzerinde durmuş ve kudretçi dünya görüşünde kemâlin güç, eksikliğin ise acz ve güçsüzlük olarak yorumlandığını söylemiştik. Bu dünya görüşünde “iyi” ve “kötü” kavramları dahi “kuvvetle ölçülüp, “güç”le değerlendirilmektedir. Güç, iyi demektir; güçlü olmak, iyi olmaktır, güçlülük iyilikle özdeştir. Aynı anlayışa göre kötü olan, güçsüz olandır, o halde “güçsüzlük=kötülük”tür. Bilindiği gibi, felsefeciler meseleleri “kemal” ve “noksanlık” açısından değerlendirir, kemalcılarsa meselelere “iyi” ve “kötü” ölçüleriyle yaklaşırlar. Kudretçi dünya görüşü, her iki grubun da ölçüsünü reddeder ve her şeye ancak “güç” ve “zaaf” ölçüleriyle yaklaşılabileceğini savunur. Başka bir deyişle felsefenin kemâl dediği şey, bu okulda “güç ve kuvvet” olarak isimlendirilmiştir; aynı zaviyeden bakıldığında kemâlin tersi olan “eksiklik” in de “güçsüzlük”le ödeştirildiği görülecektir. Keza kelâmcıların “iyi” ve “kötü” adını vermiş oldukları genel geçer ölçünün bu okuldaki adı yine “güç” ve “güçsüzlük”tür. Meseleyi “hakk”la “batıl” ölçülerine götürecek olsanız durum yine aynı olacak; “güç” hakkı, “güçsüzlük” ise “batıl”ı karşılayan kavramlar haline gelecektir!!!
Bu okulun “adalet” ve “zulm”e uyguladığı ölçüde yine “güç” ve “güçsüzlük”ten ibarettir. Bu sebeple birbirinin karşısında yer alan, yekdiğeriyle herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşen iki kişiden hangisi daha güçlüyse bu dünya görüşüne göre o, diğer şahsa nazaran hem daha kâmil, hem daha iyi, hem daha haklı, hem de daha âdildir; binâenaleyh güçsüz olan ya da güçsüz olduğu için yenik düşen tarafsa “nâkıs”, “kötü”, “haksız” ve “zâlim”dir !!!
Görüldüğü gibi bu dünya görüşü iki büyük yanlıştan beslenmektedir. Bunlardan biri her şeyi “güç”ten ibaret zannedip “güç”le değerlendirerek diğer insânî değerleri bütünüyle reddetmek yanlıştır.
Evet, güç ve kudret de insânî değerlerden biridir, günümüz felsefecilerinin “valeur”* dedikleri, bizim felsefecilerimiz tarafından da “kemâl” olarak tanımlanan şeyin bir parçasıdır neticede… Başka bir deyişle “güç”de bir kemâldir; ancak kemâl sadece “güç”ten ibaret değildir!
Nitekim bizim felsefecilerimiz “Vâcib’ul Vücûd”un zât’ından söz ederken önce O’nun “Mutlak Varlık” olduğunu, mutlak varlığınsa “kemâl” demek olup, dolayısıyle, kemâl olan her sıfatın “Vâcib’ul Vûcûd”un zâtî sıfatı da olacağını ispatlar ve “güç”ün de bu sıfatlardan biri olduğunu söylerler. Çok net bir burhandır bu; güç, bizâtihi kemâldir, yani öz yapısı itibariyle “kâmil”liği vardır. İlim, irade, azm ve hayat nasıl birer kamâl ise güç de böylesine bir kemal olduğuna göre, bu kemâl sıfatının insanda da var olduğu aşikardır.
Güç yegâne kemâl değildir derken bundan “güçsüzlük” ve “zaaf”ın tasdik edildiği şeklinde bir anlam da çıkarılmamalıdır. Güçsüzlüğü savunan ve zaaf propagandası yapan okullar elbette ki hata içerisindedirler, bunu tasvib edebilmek asla mümkün değildir. Ancak, gücün yegâne kemal olmadığı da unutulmamalıdır. Nitekim Hak Tealâ’nın zâti sıfatı kudretten ibaret değildir. Zât-ı Hakk’ın pek çok kemâliyye sıfatı ve pek çok Esmâ-ı Hüsnâ-sı vardır ki “güç” bu kemâlliyye sıfatlardan ancak biridir; “kadir olma” ya da muktedirlik de Esmâ-ı Hüsnâ’nın bütünü değil, bir parçasıdır.
Bu dünya görüşünün diğer önemli hatası da ilkinden daha önemsiz sayılmayacak büyüklükteki “gücü yanlış tanımlama” hatasıdır. Mezkur okulun bütün insâni değer ve kemâlleri bir kalemde silip atarak her şeyi “güç”le açıklaması bir yana dursun; bu okulun onca “kudret taraftarlığı”na rağmen kudretin ne olduğunu dahi anlayamamış olması ve bu kemâlî sıfatın gerçekte ancak bir merhâlesinden ibaret olan “hayvânî güç”ü, kudretin bütünü zannetmesi de bir hayli ilginçtir!… Hayvânî güç, hayvanın kaslarındaki güçten başka birşey değildir, sözkonusu edilen kuvvet kas kuvveti ve pazu gücüdür. Hayvanın bütün gücü bundan ibaret olduğu gibi bütün arzuları da nefsâni ve şehevîdir sadece… İnsanı bu noktada hayvandan ayıran ve onu daha üstün bir kademeye getiren şey, insanda var olup hayvanda mevcut bulunmayan bir “güç”tür ki bu güçle hayvânî güç arasında hiçbir benzerlik yoktur!… İşte bu gücün varlığı kâle alındığında Nietzsche’in dediği gibi “sırf kudretten yana” bir düşünceye sahip olsanız dahi, elde edeceğiniz netice Nietzsche’in zannettiğinden çok daha farklı olacaktır! Nietzsche insanın güce tâbi olmasını gerektiğini hatırlatırken “O halde elden geldiğince güçlü olmalı, güçlü olduğunda ise zayıfı acımadan ezebilmeli; nefsinin isteklerine gem vurmamalı ve canının her çektiğini yerine getirerek dünya lezzetlerinden maksimum faydayı sağlamaya çalışmalısın.” der. Halbuki yukarıda sözü geçen “insana mahsus güç” bambaşka bir netice verir. Meseleyi islâmî ölçülerle daha rahat kavrayabilmek için Hz. Resul-i Ekrem’den (s.a.a) şu hadiseyi hatırlamak yeterli olacaktır; hadis kitaplarında bu vakıa şöyle anlatılır:
“Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) Medine’de bir sokaktan geçerken bir grup delikanlının bir taşın etrafında toplanmış olduğunu gördü. Gençler bu taşı halter gibi kullanarak kuvvetlerini ölçüyor ve birbirleriyle yarışıyorlardır. Taş bir hayli ağırdı, onu daha çok kaldırabilenler kuvvetleriyle övünmekteydiler. Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) onlara yaklaşarak “Benim hakem olmamı ister misiniz?” buyurdular. Delikanlılar bunu sevinerek kabul edeceklerini söyleyince de “Pekalâ” buyurdular, “Beni hâkem seçtiğinize göre, taşa gerek kalmadı! Bu taş olmaksızın da hanginizin daha güçlü olduğunu tespite yetecek bir ölçü ve kıstas bildireyim mi size?..” Gençler büyük bir merak ve heyecanla “Evet ya Resulullah!” deyince “Herkim” buyurdular, “nefsinin bir günaha meylettiğini görür de ona karşı mukavemet ederse; bir günah, bir kötülük veya bir harama karşı nefsinden yükselen şiddetli arzuya rağmen direnip onu bastırır ve nefsine galip gelirse, işte o, en kuvvetli olanınızdır!”
Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bu hadisede işaret buyurdukları güç “irâde gücü”dür; insana mahsus bu gücü, hayvâni istek olan “nefsî temâyül” gücünün karşısına çıkarmaktadır peygamber-i Ekrem (s.a.a)… Bununla da, kuvvetin pazu gücünden ibaret olmadığını, bunun hayvânî bir güç çeşidi olduğunu hatırlatmak istemektedir. İnsanoğlunun gücünü onun kollarındaki kas gücüyle eşitlemek elbette ki doğru bir tesbit olmayacaktır. Kuvvetin bu boyutu, hayvanla insanın müştereken taşıdığı bir “güç boyutu” dur yalnızca. Nitekim bu da bir kemâldir, fizikî güçte de kemal vardır elbette. Ancak, insanın kaslarındaki güçten çok daha üstün bir güç boyutu daha vardır ki, o da nefsânî istek ve şehevî temayülleri bastırabilme kudreti olan “irade gücü”dür.
İslâmî ahlâk ve islâmi irfan edebiyatımızda iradeden bir “güç” olarak söz edilmesinin sebebi, onun “arzulara karşı direnebilme yeteneği”nden başka bir şey değildir. Nitekim Resulullah (s.a.a) bir hadis-î şeriflerinde “İnsanların en güçlü, en yiğit ve en cesur olanı, nefsinin isteklerine galip gelebilendir” buyururlar.
Görüldüğü gibi burada da yiğitlik, güç ve cesaret bir arada geçmektedir. Sa’di’nin de deyişiyle:
“Varsa yiğitçe gücün, bir gönül fethet dostum,
Sırf bileğine sıkılık değil yiğitlik elbet !..
Evet, yiğit dediğin güçlü olmalı. Ancak, başkalarının gönlünü kırmak, ya da sırf bileğine sıkı olup diğerinin suratını dağıtmak mıdır yiğitlik sadece?.. Yiğit güçlü olmalıdır, evet; fakat irâde gücüdür bu… Güç, tahripten başka, imarda edebilmeli; gerektiğinde yıkabilmeyi becerdiği gibi, kurabilmeyi de becerebilmelidir! O halde asıl yiğitlik, güçlü olduğu halde kendisini kontrol edebilmek ve her şeye rağmen nefsânî arzularına gem vurarak karşısındakinin gönlünü alabilmektir. Mevlâna’nın da demiş olduğu gibi:
“Öfke ve şehvet anında hani yiğit, nerede?
Bana bu yiğit lâzım işte! Hani ya o…? Nerede?!”
Mevlâna bu şiirde yiğitliği tanımlamakta ve bu sıfata yerinde bir yorum getirerek gerçek yiğitliğin, kişinin kendi nefsine karşı verdiği mücadele sırasında belli olacağını belirtmektedir. Öfkelenen kişi tepeden tırnağa korkunç bir yangına tutulmuştur aslında; kendi içindeki bu tehlikeli yangını söndürebilmeyi başarırsa yiğittir ancak; bunu başarabildiği ölçüde güçlü ve kuvvetlidir o. Keza gerçek kudret; şehvetin galeyana gelip de kişinin bütün iradesini elinden almaya çalıştığı bir anda onun önüne dikilmek ve yiğitçe bir kıyamla iradesini kullanıp şehvetin esiri durumuna düşmekten kurtulabilmektir!..Bütün ahlâkiyatçıların “iyi vasıflar” olarak nitelediği; Nietzsche gibilerininse “bunlar zaaftır!” diyerek insana zararlı olduğu hükmüne varıp reddettiği ahlâkî değerler doğru kıstaslarla değerlendirilecek olursa bunların gerçekten fevkalâde birer güç unsuru olduğu görülecektir. Evet, kimi zaman, gerçekte zaaf olan bazı şeyler kuvvet zannedilmekte ve yanlışlık yapılmaktadır. Ancak, böylesi yanlışlıklara duçar olunmaması için ahlâkiyatçılar” duyguların akıl ve imanla birlikte hareket geçirilmesi gerektiği”ni vurgulamışlardır daima… Yani duyguları tahrik etmek ya da sadece duygulanmak yeterli değildir; bu durumda “hissî davranmış olma”nın yanlışlıkları çıkacaktır ortaya elbette. İşte bu yanlışlıkları önleyebilmek için kişinin sırf hissiyattan hareketle yola çıkmasına engel olmak ve o andaki duygunun mantık ve inancı ölçüleriyle de bağdaşıp bağdaşmadığına dikkat göstermek gerekir.
Sa’di’nin de deyişiyle:
“Yırtıcı kaplana acımak
Zulümdür koyunlara ancak!”
Doğrudur; azgınlaşmış bir kaplan ya da karda acımak, koyunlara zulüm olacaktır ancak. Yüzlerce koyunu acımadan parçaladığını bildiğiniz bir kurdun haline nasıl içiniz yanabilir ki? Elbette böyle bir davranış, onun zulmüne ortaklık olacaktır! Kıssadan hisse çıkarılacak olursa zâlimlere acıyanların, gerçekte mazlumlara karşı acımasız ve katı kalpli olacağı, binâenaleyh kendisinin de kolayca mazluma zulmedebileceği neticesi çıkar ortaya!..
Böyle bir acıma ise zaaftır tabii!..
Zâlime acıyan bir insan, gerçekte zayıf bir insandır.
Nitekim zina yapan erkek ve kadınlarla ilgili hükmü açıklayan bir âyet-i kerimeden de açıkça belirtilmiştir bu…
Evli bir erkek zîna yaparsa cezası recmdir; yani taşlanarak öldürülür. Evli olduğu halde zîna yapan bir kadın için de hüküm aynıdır.
Kur’ân-ı Kerim, zîna ile ilgili cezalandırmaların amme önünde yapılmasını, böylece insanlardan bir bölüğünün bu sahneleri görmesinin sağlanmasını emreder. İşte bu sahneleri müşahede sırasında ruhen zayıf olanlar acıma duygusuna kapılır ve bir insanın gözleri önünde sopaya yatırılmasına ya da idam edilmesine dayanamayarak -aklıyla değil, hisleriyle- galeyana gelip “İnsaf edin birazcık canım! Acıma duygusu diye bir şey yok mu sizde?!” deyiverir:
“…Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onlara uygulanan azaba mü’minlerden bir grup da şahit bulunsun, -onların âkıbetini görsün-“
Bu İlâhi bir cezalandırmadır. İlâhi cezalandırma ise bütün bir insanlığın hayrına olacak şekilde tanzim edildiğine göre böyle bir cezaya çarptırılanın haline acımak ve ona karşı merhamet duygusuna kapılmak aslında merhamet değildir. Zira insanlık suçu işleyen birine karşı acıma duygusuna kapılmak, bütün bir insanlığa karşı katı kalpli davranmış olmaya eşittir. Bu durumda ona mı acımak gerekir, yoksa onun acımadığı insanlığa mı?!
Yeri gelmişken, günümüzde de sık-sık tartışma konusu edilip ikide bir gündemde tutulma ya çalışılan şu idam meselesi üzerinde durallım biraz da… Kimileri idam cezasına şiddetle karşı çıkar ve bunun insanlık dışı bir davranış olduğunu söyleyerek “kimse ölüm cezasına çarptırılmamalı; hatta bir câni bile, ne kadar cinayet işlemiş olursa olsun idama mahkum edilmemelidir!” derler. Bunu söylerken de “Çünkü, caniyi idam değil, ıslah etmek gerekir” gibi eksik bir gerçeği öne sürmeyi de unutmazlar tabii… Apaçık mügalaata yapmaktır bu; işi paradoxlara dökmek ve mantıksız dayanaklar aramaktır. Bir toplumda insanlar elbette ki eğitilmeli ve ıslah edilmelidir; kişi, cinayet islemeden önce bu eylemden caydırılacak şekilde belli bir eğitime tâbi tutulmalı ve onun meselâ bir “cânî” olmasına engel olunmaya çalışılmalıdır. Bunu biz de reddetmiyoruz zaten… Ancak mesele bu kadarla bitmiyor ki… Zira, 1: Sözkonusu eğitim ve ıslah mekanizmalarının toplumda ideal bir yeterliliğe sahip olamama ihtimali var (ki bugün mevcut toplumların büyük çoğunluğunda aynı durum vardır)… Hattâ eğitim yetersizliği ve ıslah imkanlarının az oluşu bir yana, bugünkü toplumların çoğunda insanları fesada iten ve suça sevk ve teşvik eden sayısız sebep ve unsurlar mevcuttur!.. 2: Toplumda bireylerin eğitim imkanları sağlanmış ve ıslah edici insanlar vardır ki onca eğitim ve terbiyeye rağmen pekalâ cinayet işleyebilmektedirler!…Böylelerine ne yapmak gerekir bu durumda? Onları hangi “caydırıcı sebep”le durdurabilirsiniz? Ölüm cezasının kaldırıldığı bir toplumda (bugün çoğu toplumlarda oluğu gibi ıslah imkanları işlerliğe konulmadığında ya da konulmuşsa bile yetersiz kalması yüzünden) “fiilen ıslah edilmemiş câniler” hemen harekete geçmeyecek midir?
Önceleri kulağa pek hoş gelen bu insancıl (!) hareketi tasvib etmemiz halinde kişinin önce câni, sonra da “ıslah edilmeye çalışan bir caniye dönüşmesine sebebiyet vermiş olmaz mıyız? Bu ise câniyi cinayete teşvik etmektir açıkça!.. Zira o şöyle düşünecektir: “Toplum şimdiye değin beni ıslah etmeye çalışmadı… Çocukluğumda babam, büyüdüğüm de ise ne o, ne de bir başkası benimle uğraşmaya ve beni eğitmeye yanaşmadı.” Ve eğer ıslah olmaya niyeti varsa en iyimser ihtimalle “O halde en iyisi cinayet işlemek…” diyecektir, “Zira bu durumda beni yakalayıp hapse atarlar. O zaman da belki orada bizi ıslah ederler de, biz de adam olmuş oluruz”?!
Kaldı ki caninin böyle düşünebileceğini zannetmek de fazlaca iyimserlik olacaktır…
Kimi zaman da “hırsızın elini kesme” hükmünü eleştirir ve bazı kıt görüşler “El kesmek de neyin nesi oluyor? Çağdışı ve insanlığa aykırı bir uygulama bu…vs.” diye velvele koparırlar. Dar görüşlülükten başka birşey değildir bu aslında… Hırsızın eli kesilmemelidir diyenler günlük gazetelere olsun şöyle bir göz atacak olurlarsa, her gün vuku bulan onlarca hırsızlık ve çalınan nice mal- mülk bir yana, bu hırsızlıklar sırasında nice canlara da kıyıldığını ve vahşice cinayetler işlendiğini göreceklerdir. Halbuki hırsızlığa yeltenen birisi, kanunun pençesine düşebileceğini ve bu durumda dört parmağının da kesileceğini bilir ve bundan emin olursa, üstelik ömrünün sonuna kadar hırsızlık suçunun canlı yüzkarasını -parmaklarının kesikliğinide- hep taşıyacağını göz önünde bulundurur ve toplum da dışlanacağını düşünürse bu suçu aynı rahatlıkla işeyebilecek midir yine?
Bir ya da iki hırsızın parmakları kesilmeye görsün; kaç kişi cüret edebilecektir bir daha çalmaya?!
Bundan 50- 60 yıl öncesi Mekke’ye giden hacılar, ya da meseleyi yakından duyanlar bilirler; o yıllarda Arabistan’da hırsızlık had safhaya varmıştı. Hacc kâfileleri silahlı oldukları ve beraberlerinde askerî korumalar bulundurdukları halde yine de eşkıyaların korkusundan, iki bin kişiden az adamla yola çıkmaya cüret edemezlerdi. Bunca tedbire rağmen yine de her yıl ince kâfileler eşkıyaların saldırısına uğrar, kâfilenin malı- mülkü talan olur ve çatışmalarda 50-60 eşkıyanın yanı sıra yüzlerce de hacı veya hacı adayı canlarını yitirirdi.
Suudi hükümeti bu hadisler karşısında aciz kalınca çareyi had uygulamada bulup kendisine islâmî bir devlet süsü de vererek (Çünkü amacı islamî kısası uygulamak değil, çığırından çıkan eşkıyalık hadiselerine son vermekti aslında!) yakalandığı bir-iki eşkıyanın parmaklarını kesiverince kervan soygunu diye birşey kalmadı. (Suudilerin bu uygulamayı neden yaptıklarını açıklamıştık. Gerçi neticede âdi hırsızlıkların kökü kesildi ama burada şunu da hemen hatırlatalım ki islâmî bir uygulama süsü verilerek Arafat ve Minâ gibi hacıların yoğun olduğu yerlerde yapılan had uygulamaları aslında Suudilerin “islamın işlerine gelen tarafını uygulamaları”ndan başka birşey değildi. Nitekim o yıllardaki kervan soygunlarının önemli sebeplerinden biri, devrin Suudi yöneticilerinin akıl almaz israfları yanında zavallı halka çektirilen aşırı fakirlikti. Bu durum bugün de var; S. Arabistan’ı da halk belki çalmıyor artık, fakat asıl kendilerine had uygulamaması gereken Suudi kral ve şehzadeleri halkın varını yoğunu yağmalamaktadır bugün.
Suudiler, islâmî bir hassasiyetle değil, sırf bir yöntem olarak bunu uyguladılar ve eşkıyalıklar son buldu! Artık hacıların yere düşürdüğü kıymetli şeylere dahi dokunmaya cüret edemiyordu kimse!
Uygulama kısmen ve üstelik görünüşte icrâ edilen bir had olduğu halde bunca etkili olması düşündürücü değil midir? Hırsız, artık hırsızlığa yeltenememektedir, çünkü hemen cezalandırılacağından emindir bu durumda…
O halde suçlunun cezalandırılmasına dayanamayıp ona merhamet göstermek, hem suçluyu suçunu tekrarlamaya teşvik edecek, hem de onun suç işlemiş olduğu toplum ya da bireylere karşı kişinin katı kalpli olmasına sebebiyet verecekti.
Neticede görüldüğü gibi gücü onca savunan ve ideâl insan örneğini güçlü insan olarak takdim eden kudretçi dünya görüşü sadece diğer insâni değerleri tanıyamamakla kalmamış, savunuculuğunu yaptığı “kuvvet”in idrakinden de aciz kalmıştır. Bu okulun savunduğu şey aslında kuvvetin kendisi bile değil, onun bir boyutu ve sadece bir kısmı olan “fizîkî kuvvet”tir. Gerçek kuvvet ise kişinin kendisini aşabilerek başkalarının yardımına koşmasıdır. Muktedir bir ruha sahip olan insan, oğluna öğütte bulunurken “Mazluma yardımcı ol, zalime düşman kesil!”  diyebilen insandır.
Evet, Hz. İmam Ali’nin (a.s) cümlesidir bu… Oğulları Hz. İmam Hasan ve Hüseyin aleyhisselamlara vasiyette bulunurken, gücünüzü mazlumun yardımına koşmada,düşenin elinden tutmada ve zalimin karşısına dikilmede kullanın, der. Gerçek güç budur işte. Yoksa Nietzsche hazretlerinin insanoğluna tavsiye ettiği kıskançlıklar, bedhahlıkları, kin ve nefretler güç değildir asla; bunlar, olsa-olsa beşerî marazlar ve zaaflardır ancak. İnsanların kötülüğünü isteyen, şuna buna kalbinde kin besleyen, intikam duygularıyla yanıp tutuşan, insanlara eziyet ve işkence etmekten zevk alan sadist …vb. birisinin güçlü, hatta sağlam olduğu nasıl iddia edilebilir? Bunlar güç değil, zaaftırlar; bu hassalara sahip bir insan için ancak “hasta” tabiri kullanılabilir. Sağlam bir insan güçlü olduğu nisbette kıskançlıktan uzaklaşır; kişinin gücü arttıkça nefret ve intikam olguları zayıflar… Gerçek güçle bu marazî hassalar arasında ters bir orantı vardır yani…
Hz. İmam Hüseyin (a.s) ‘in fevkalâde zarif ve çarpıcı bir cümlesi vardır, âdeta uzman bir psikolog dikkatiyle şöyle buyurur İmam: “Güçlü oluş, kini giderir.” Evet, kendisini yeterince güçlü hisseden birisi, diğer insanlara kin beslemez. Bunun karşı kutbunda zayıf insan yer alır; zayıf insan daima başkalarına kin güdecek, herkesi kıskanacaktır, benliğinde zaaf duygusuna kapılmanın tabii neticesidir bu.
Zaaf konusunda Hz. Ali’den (a.s) nakledilen pek güzel bir cümle vardır ki bu cümlede de “gıybet”e işaret edilir. Emir’l mü’minine hangi çeşit insanların gıybete düşkün olukları ve başkalarını çekiştirip durmaktan zevk aldıkları sorulduğunda “Zaaf ve acz içindeki insanlar…” diye cevap verir
Zaaf ve acz içinde bulunan insanların yapabilmeye muktedir oldukları maxımum eylem gıybetten ibarettir, bunun ötesine güçleri yetmez. Ruhen güçlü olan ve herhangi bir zaaf ya da acz taşımayan bir insanın gıybete tenezzül etmesi muhaldir. Böyle birisi gıybeti çirkin bulur, başkalarının ardı sıra kötü konuşmayı zaaf ve korkaklık addeder. Hz. Ali’nin (a.s) gıybeti bir zaaf belirtisi sayması ve güçlü insanlın asla gıybete tenezzül etmeyeceğini belirtmesi hayli ilginç bir tespittir. hatta zinayı da bir zaaf belirtisi sayar o; “Zina, namus gayreti taşımayan aciz insanlara mahsus bir ameldir” der ve “Yeryüzü kurulandan beri zerrece iffet ve nâmus gayretine sahip bir insanın zina yaptığı ya da başkalarının iffetine göz diktiği görülmemiştir”   buyurur. Bundan da zinaya, ancak namussuz insanların tenezzül ettiği neticesi çıkar ki, namussuzluk da bir zaaftır aslında. Başkalarının namusuna önem vermeyen birinin kendi namus anlayışının da gevşek olacağı apaçık ortadadır.
Ama Nietzche efendi bu gibi güçleri güç olarak tanımamaktadır, ona göre güç sadece pazu ve silah gücüdür, demir ve çeliğin eziciliğidir. Onun güçlü insanı, uzmancadır, iri yapılı bir hayvan gibidir, güçlüdür, ama insanın ruh gücünden ne haberi vardır böylesinin, ne de nasibi!
Binaenaleyh islam okulunda kuvvet de insani bir değer ve kemal çizgisi ve gereğidir, islam, zayıf insanı beğenmez, Allah Teala gevşek ve güçsüz insanları sevmez
O halde islam da sadece güç değil, onun yanında başka değerler de gereklidir, buna ilaveten, islamın meşru bildiği kuvvetle Nietzche efendi, tasavvufçular, Makyavel ve benzerlerinin meşru saydığı kuvvet pek farklıdır. İslam, insandaki meşru güçleri tanır ve onları takviye eder, ama bunun sonucu Nietzche’nın tahmininden çok farklı olur. İslamın “güç” bildiği şey, neticede toplumun hayrına olan şeydir.
Nietzche ise, insanın acıma duygusunu zaaf’ telakki eder, halbuki ona “mesele acımak değil, cömertliktir, bağış ve büyüklüktür hayra vesile olmaktır!” demek gerekir. Meseleye bir de bu açıdan baksana Nietzche efendi! Meseleyi bir de “güçlü bir insanın topluma hayrı dokunur, zayıfın mı? Hayra sebep olmak güç müdür, yoksa zaaf mı?” şeklinde değerlendirsene efendi!! Hayra sebep olmak tabii ki güçle mümkündür; zaafla değil! Şimdi sevgi okuluna gelelim:
SEVGİ OKULU
Hindistan’da ve biraz da Hıristiyanlıktan geçerli olan bir okuldur bu. Hıristiyanlar her ne kadar dinlerini sevgi dini olarak tanımlarsalar da, onlarınki zaaf ve “zaaf severlik”tir aslında. Ama Hint okulundaki “sevgi okulu” olarak adlandırılabilir. Sahi, sevgi okulu nedir?
Sevgi okulunda insanın kemali insanlara hizmet ve onlara iyilikte bulunmaktır, yani Nietzche’nin tam karşı noktası! Nistzche ne diyorsa, bunlar onun tersini söylemektedir. Bunlar, “esasen mükemmel insan, hemcinslerine iyiliği dokunabilen insandır” derler. İnsanlık, bireyin hemcinslerine hayrının dokunmasıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi her ne kadar batılılar pratikte bu aslı uygulamıyorlarsa da, insanlık ve hümanizm derken onlar da, insanlara iyilikte bulunmayı kastederler. Yani orada da basın ve yayının “insanca” veya “insanlık dışı” derken kastettiği mihver anlam budur. (Tabi bu arada tekrar vurguluyorum: batılılar bu anlamı kastetseler de bu anlam ve mananın batıda bugün hiçbir geçerliliği yoktur.) Mesela “falan şey insancadır” derken “insanlara faydası vardır” denilmek istenir, “insanca değil” derken de “insanlığın hayrına değildir” denilmektedir. Kısacası bu görüşe göre insanlık, insanlara hizmetten baka birşey değildir. Bazen bizim şairlerimiz arasında da bu mübalağaya rastlanır, mesela Sa’di bir şiirinde şöyle demektedir:
“İbadet, insanlara hizmetten başka şey değildir,
İbadet tesbihten, seccadeyle abadan ibaret değildir”
Tabi burada Sadi’nin başka bir amacı var, onun kastettiği kimse; ibadeti takkeyle tespih ve seccadeden ibaret gören ve insanlara iyilikte bulunma gibi bir kaygı taşımayan tasavvufçu ve derviş görünümlü yoz insanlardır. Aslında Sa’di’nin kendisi de bir derviş ve tasavvuf ehlidir, ama burada yoz tasavvufçuları kastetmekte, “insanlara iyilikte bulunma kaygısı taşımayan dervişleri eleştirmektedir. Ancak, önce mübalağalı bir girişte bulunmakta ve “ibadet, insanlara iyilikte bulunmaktan başka şey değildir” demektedir.
Bazen başkaları bunu daha uygunsuz ve yanlış tabirlerle dile getirir ve mesela “içki iç, minber yak; ama başkalarını incitme!” derler.
Bunlara göre dünyada bir tek yanlış ve çirkin davranış vardır, o da, insanları kırmak. Yegane iyilik de insanları razı etmektir! Sevgi okulunun özetle sözü şudur: Yegane iyilik, insanlara iyilikte bulunmak, yegane kötülükte insanları incitmektir!
KUR’AN’DA İYİLİK VE ÖZVERİYE DAVET EDER
Şimdi bu okulun değerlendirmesine gelelim. İnsanlara iyilik ve ihsanda bulunmanın islam nazarında insani bir değer olduğu şüphesiz. İnsanların kaygısını sinesinde taşımak ve onlara hizmeti vazife telakki etmek elbette ki islam nazarında bir kemal ve olgunluktur, ve pek yüce bir kıymet ve değer taşır. Ama islam bunun saltlaştırılıp tekelleştirilmesine karşıdır. Bunu biraz açalım şimdi:
Kur’an’ı kerim şöyle buyurur:”Şüphe yok ki Allah adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder, fahşadan -insana yakışmayan bütün çirkin ve hayasızca amellerden- kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz” (Nahl,90)
Görüldüğü gibi, Allah Teala (c.c) müslümanları adalete çağırmaktadır. Adalet, insanların hak ve hukukuna riayet edip kimsenin hakkını çiğnememektedir. Ayrıca ihsanda bulunmak da emredilir ki, sosyal açıdan değil de, ahlâkî açıdan bakıldığında adaletten de üstün bir ameldir ihsan. Allah Teala, sadece insanların haklarını çiğnemeyin demiyor, aynı zamanda kendi meşru haklarınızdan feragatte bulunarak insanlara iyilikte de bulunun diye emrediyor.
Feragatte bulunmak, Kur’an’ın emirlerindendir; feragat fedakarlık ve özveri demektir, başkasını kendisine yeğlemek demektir; kendi ihtiyacı olduğu halde başkasının ihtiyacını gidermeyi tercih etmektir. Feragat ve özveri, insanlığın en görkemli tavırlarından biridir ve Kur’an’da da fevkalâde örülen bir davranıştır. Nitekim Mekke’de hicret eden muhacirleri kendilerine yeğleyen Medineli ensar hakkında Kur’an şöyle buyurur: “… kendilerinde bir açık-ihtiyaç- olsa bile -kardeşlerini- öz nefislerine tercih ederler “(Haşr, 9) veya bir başka yerde, adına “Hel Etâ” da denilen “İnsan” veya “Dahr” Suresi’nde Hz. İmanın Ali (a.s) Hz. Fâtime-i Zehra-ı Merziyye (a.s), Hasaneyn aleyhimesselam ve tüm Ehl-i Beyt aleyhimusselamın yaptığı muazzam feragat karşısında onları fevkalâde överek şöyle buyurmaktadır: “Kendileri pek ihtiyaç duydukları halde, yemeklerini yoksul, yetime ve esire yedirirler de “biz size ancak Allah’ın rızası için yedirmedeyiz, sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne de bir teşekkür!” (İnsan, 8 ve 9. ayetler) Bu ayetin nüzul sebebini bütün müslümanlar duymuştur. Hasaneyn’ın (a.s) hastalanması üzerine Hz. Ali’yle (a.s) Hz. Fatime Zehra (a.s) üç gün oruç adağında bulunur ve adaklarını yerine getirirler. Hz. Ali (a.s) çalışıp biraz Arapça getirir, Hz. Zehra (a.s) bundan ekmek pişirir. İftar sırasında bir miskin -fakir- kapıyı çalar, ekmeklerini ona verirler. Diğer iki gecede de bir yetim ve bir esir kapıyı çalar ve yegane iftarlıkları olan ekmeklerini onara verirler, ki bunun üzerine yukarıda ki ayetler nazil olmuştur.
Kısacası mesele ihsan ve feragatte bulunmak, özveri taşımaktır. İslam tarihi bu tür ferâgat ve fedakarlık örnekleriyle doludur.
BİR SEVGİ ÖRNEĞİ
Sevgi, sevecenlik ve merhamet duyguları, islamın daima benimsediği şeylerdendir. Şu meşhur olayı her müslüman duymuştur: Bir gün Hz. Resulullah (s.a.a) evladını kucağına almış, onu öperek sevip okşamaktayken orada bulunan- sahabelerden- biri “benim on tane çocuğum var ve şimdiye değin hiçbirini bir tek defa olsun öpmüş değilim!” der (işte Nietsche’in okulu da budur zaten! Çocuğu öpmek ona merhamet göstermektir, merhametse Nietzch’e göre zaaftır, güçlü bir adam asla bu tür zaaflar göstermez Nietzche efendiye göre!). Rivayette Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bu sözden çok rahatsız olduğu, yüzünün ifadesinin değiştiği ve “başkasına merhamette bulunmayana Allah Telâ merhamet etmeyecektir!” buyurduğu  bir başka rivayette de Allah senin kalbinden merhameti kazımış, ne gelir elden?!” dediği geçer.
Bu konuda daha pek çok hadis ve rivayet mevcuttur. Emir’el müminin Hz. Ali’nin (a.s) hayatı bunun en bariz örneğidir, başlı başına sevgi ve merhamet timsalidir o; zayıfın karşısında Hz. Ali’nin (a.s) merhamet ve sevecenlik deryası coşuvermektedir.
BATIDA İNSANÎ DUYGULAR
Daha önceki bahislerimde doğulu ve batılı tiplerin ruhi yapısına değinmiş ve batılıların genellikle katı kalpli olduklarını vurgulamıştı. Bizzat batılılar da bunu itiraf etmekte; sevecenlik, samimiyet, içtenlik ve fedakarlık gibi tavırları “doğulu olmanın özelliği” olarak tanımlamaktadırlar. Hatta ebeveynin kendi evlatlarına, evladın ebeveynine, kardeşlerin yekdiğerine karşı sevgi duyduğu çok az görülür onlarda. Doğulular da bunun farkına varmış olacak ki “insanî duygular sadece doğuda var batıdaki yaşam çok ruhsuz ve kupkuru! Orada kendi aralarında adalet vardır, sosyal adalet -başkaları için değil, kendi aralarında- vardır; ama Feragat, ihsanda bulunma ve benzeri şeylerden eser yoktur orada!
Dostlardan biri anlatırdı; mide ameliyatı için Avusturya’ya gitmiş, oğlu da orada tahsil ediyor. “Ameliyattan sonra nekaihat devresi tamamlanınca oğlumla bir lokantaya gittik, bana çay- kahve ısmarlamakta, etrafımda fırıl-fırıl dönmekteydi, yakın masalardan birindeki bir karı-kocanın dikkatle bizi izlediğini farkettim” diyor, “Oğlum yanlarında geçerken ona bir şeyler söylediler, döndüğünde ne konuştuklarını sordum. Oğlumdan benim kim olduğumu, niçin bana bunca hizmet ettiğini sormuşlar. babası olduğumu söyleyince “olabilir” demişler, “babana bunca hizmet niye?!” Oğlum onların mantığıyla cevap verebilmek için “ben burada onun gönderdiği parayla okuyorum, o para göndermezse halim ne olur?!” demiş, onlar pek şaşırarak” Yani çalışıp kazandığı parayı sana mı veriyor halâ?!” diye sormuşlar, oğlum olumlu cevap vermiş, bu yüzden acayip mahluklar görüyormuşçasına hayretle bizi seyrediyorlardı oradan, derken, dayanamayıp bizim masaya geldiler. “Bizim de bir oğlumuz var, yıllardır yurt dışında okuyor, şöyledir.” dediler (tabi oğlum daha sonra onların hiç evlatları olmadığını ve bunu yalan olduğunu öğrendi) Otuz yıl önce birbirleriyle tanışıp nişanlanmışlar, biraz birbirimizi tanıyalım, sonra evleniriz demişler ve 30 yıldır bir türlü evlenmeye fırsat bulamamışlar!
Merhum Ayetullah Brucerdi’nin Almanya’ya gönderdiği rahmetli Muhakkıkî Bey çok ilginç bir olay anlatır, şöyle derdi: Bizim zamanımızda orada müslüman olanlar arasında bir profesör de vardı. Bilgili ve araştırmacı bir insandı, sık-sık muaşeretimiz vardı kendisiyle. Ömrünün son yıllarında kansere yakalandı, hasta hanede yatıyordu. Oranın Müslümanlarıyla kendisini ziyarete gittiğimiz bir gün bize içini döküverdi, “hastalığımın ilk günleri kanser teşhisinde bulundular “dedi”, Karımla oğlum gelip “madem ki kansersin, öleceksin demektir hadi bize eyvallah” deyip gittiler! Adamcağızı o hasta haliyle orada bırakıp gidiyorlar! Profesörün kimsesi olmadığından sık-sık kendisini ziyarete giderdik. Bir gün hasta haneden öldüğünü haber verdiler. Cenazesini almaya gittik. oğlu da gelmişti. Biz “hiç olmazsa babasının cenazesine gelmiş” diye düşünürken, o gidip cenazeyi hasta hanenin kadura bölümüne satmış, parasını alıp gitmeyi bekliyor!!
Maksadım burada gerçek hayat hikayeleri anlatmak değil, evet, batılıların duygu fakiri olduklarında hiç şüphe yok! Asıl üzerinde durmak istediğim şey, bizim de adını “duygu” dediğimiz bir çok şeyin aslında duygu olmadığı, gerçekte çoğu bencilikleri de duygusallık ve insanlık etlakki etme hatasına kapıldığımızdır.
DUYGU VE ŞEFKAT NEDİR?
Duygusallık ve şefkatli olma; insanın kendi meşru hakkından başkaları için faragette bulunması demektir. Böyle bir adamın daha önce bir sınıfı tamamlaması gerekir, o sınıf nedir? İşte: Böyle biri her şeyden önce, başkalarının haklarını çiğnememeli, herkesin hakkına saygı göstermeli, kendi hakkını arayabilmeli ve sonra da kendi hakkını diğer insanların lehine kullanabilmelidir. İşte bunu başarabilen insan hissiyat ve duygu sahibidir, ancak böyle biri için “sosyal duygulu insan” tabiri kullanılabilir.
Halbuki öyleleri de vardır ki, kendi haklarına hiçbir zaman kanaat etmezler; durmadan para kazanmanın peşindedirler, helal haram bilmezler, kimsenin hakkına saygı göstermez, herkesin hakkını çiğnerler. İşte böyle biri, günün birinde bir arkadaşı için birkaç bin tümen * para harcayınca biz bunu duygusallık, şefkat ve sosyal duygu zannediyoruz, hayır, onunki sosyal duygu değil, bencilliktir, duygu sömürüsüdür, isim yapmaktır. Kendisini cömertmiş gibi gösterip başkasına karşı büyüklenmek isteyen birinin bu dür bir davranışı insanlık değildir ki. Nice insanların hakkını hukukunu çiğneyip, İşine geldiğinde, bir insan için bunları biraz harcayıveren biri “insan sever” değildir ki! Bizim yaptığımız -bu tür- şeylerin çoğu insan severlik sayılmaz gerçekten!
Bir başka örnek vereyim; mesela kimimizde bir huy vardır, adını da “konukseverlik” koymuşuzdur, “biz mert adamızdır, mert adamın kapısı da herkese açıktır!” deriz. Her gün misafir vardır, biri gelir öbürü gider, yemeğe kalır, yatıya bile çağırılır… Bu, esasen çok güzel ve iyidir, ama başkalarına zulmetmemek şartıyla! Evimizde eşimiz olarak bulunan kadıncağızın da şeran bir hakkı vardır, biz ona evde çalışmasını emredemeyiz, bunu kendi isteğiyle yapar ancak; ama biz “misafirimiz var!” diye onu sıkıntılara sokabiliyor, zahmetlere düşürüyor, bunun adına da “misafirperverlik” diyoruz!” “Bizim kapımız herkese açıktır!” diyoruz… Ama, başkalarına zulmederek birilerine yapılan bu “misafirperverlik” misafirperverlik değildir ki!
Hz. Ali (a.s) evde, eşi Hz. Fatime-tuz- Zehra’ya (s.a) yardım ederdi. Hz. Zehra (s.a) ev işini kendi seçerdi, eşi ona zorla ev işi yaptırmazdı, sevgili eşini zahmete düşürmek istememekteydi çünkü.
Bir insanın evine her gün misafir getirmesi ve günün birinde eşinin “yorgunum ben” demesi karşısında parlayıp “o halde çık git evden!” diye gürlemesi nasıl “misafirperverlik” olabilir?!
O halde bu tür davranışlar da sosyal duygu değildir aslında. Ama bu arada gerçekten ve samimi bir feragaat ve özveri olursa, o başkadır elbette. Davranışlarının sosyal duygu temeline dayalı olmasını isteyen biri her şeyden önce âdil olmalı, yani başkalarının hakkını çiğnememelidir. Bu şartla fedakarlıkta bulunması ve mesela kendi haklarından feragat etmesinin hiçbir sakıncası yoktu. Büyük alimlerimiz arasında öyleleri vardır ki, kimsenin hakkına tecavüzde bulunmamaya büyük özen göstererek yaşamışlardır. Böyleleri; evlerinde bir kez olsun eşi veya çocuklarına bir tek defa dahi emrivakide bulunmamışlardır (tabi, kendi şahsi işleriyle ilgili konularda böyleydiler; evlat eğitimi ise elbette ki bundan farklı bir durumdur, “bana bir bardak su getir de içeyim!” demenin, çocuğun eğitim ve terbiyesiyle ilgisi yoktur.)
Çok büyük taklit mercii müçtehitlerden ve merhum Ayetullah Hacı Şeyh Abdulkerim Hairi’nin üstadı olan rahmetli Mirza Muhammed Takiy Şirâzî -ra- hazretlerinin kendi evinde de kimseye bir tek defa emir vermemiş olduğu pek meşhurdur. Hatta bir defasında rahmetli hastalanıyor; eşi de pirinç çorbası yapmış ona, yemeği ocağa koyup gidiyor hanımı, o da hasta, öylece yatıyor ve yerinden kalkacak hali de yok. Birkaç saat sonra evdekiler gelmediğinde, çorbanın ocakta öylece durduğunu görüyorlar. Yerinden kalkamadığından, hiç kimseye emrivahide de bulunmak istemediğinden öylece hakmış…” Eşime seslenir de o çorbayı bana getir” desem şer’an doğru olur mu?” endişesi duymuş… Eşi mutfakta kendi rızasıyla çalışıyor, ama ondan çorbayı istemesi bir emrivaki olabilir diye düşünüyor…
Demek ki duygu, özveri ve feragat; ancak bencillik, çıkar planları ve gösteriş için olmaması şartıyla değerlidir.
GERÇEK BİR FERAGÂT ÖRNEĞİ
Sadr-ı İslam Müslümanlarının Mute savaşında gösterdikleri bir davranış vardır ki cidden şaşırtıcı ve takdire cayandır. Mute savaşında birkaç kişi ağır yaralanıyor, sürekli kan kaybediyorlar, kan kaybettikleri için de susuyorlar tabi. Bir müslüman, yaralılara su vermek için kırbayla oraya gidiyor. Yaralılardan birine vermek için eğildiğinde o, biraz ötedeki bir yaralıyı göstererek önce ona su yetiştirmesini istiyor. Ona gidince o da diğer bir yaralıyı gösteriyor. O yaralıya su verip geri dönünce diğer üçünün can verdiğini görüyor! Fedakarlık ve feragat budur işte; kendisi şiddetle ihtiyaç duyduğu halde, başkasını kendisine yeğlemektedir gerçek fedakarlık!
SEVGİ OKULUNUN ELEŞTİRSİ
Sevgi ve bu sevgiden doğan “salat hizmet” okulunun eleştirilmesi gereken iki boyutu var. Sevgi ve hizmet elbette ki insani bir değerdir; ama insani değerlerin tamamı değil, bu değerlerin bir parçasıdır sadece! Daha önce güç ve kuvvet okuluna yönelttiğimiz iki nokta burada da geçerlidir:
Bu eleştirilerden ilki, bu okulun da tek boyutlu olması ve bütün diğer değerleri unutup her şeyi sevgi ve hizmete hasretme hatasına düşmesidir. Sevgi, dostluk ve ihsan elbette ki bir kemal ve erdemdir, felsefecilerin de vurguladığı bir erdemdir hatta, üstelik Allah Tealâ’nın zat-ı vacibinin sıfatlarındandır ve Allah Teala (c.c) “mutlak erdem ve feyiz kaynağı”dır. Binaenaleyh erdem ve feyzi bir kemal olduğundan hiç şüphe bulunmamaktadır. Bunların hatası, diğer değerleri büsbütün unutup “varsa yoksa insanlara hizmet ve onları sevmek!” demeleri ve insanlığı bu boyutla kısıtlamalıdır.
Diğer taraftan güç okulu nasıl “güç”ü tanımlamadan hataya kapılmış ve “gizli ve maddî güç” ten başka bir güç tanımayarak ruhi, ahlaki, manevî fikrî güçleri hiç hesaba katmamıştıysa, bu okulda da aynı hata göze çarpmaktadır.
İnsanlara hizmet ve onlara iyilik ne demektir sahi? İnsanların neyine ve niçin hizmet? Evet insanlara hizmet etmek iyidir, ama hangi insana, neden ve nasıl? Mesela insanların midesine mi Yani aç insanları doyurmak mıdır? Evet, aç insanlara elbette ki duyurulmalıdır, hiç şüphe yoktur bunda. Aç doyurulmalı, çıplak giydirilmelidir; insanoğlu açlıktan, soğuktan ve sıcaktan korunmalı, başını sokacak bir evi, barkı da bulunmalıdır, hür değilse hür de olmalıdır; bütün bunlar doğrudur ve hepsi de Allah’ın kullarına hizmettir. Ama burada şu soru söz konusudur: Netice ne olacaktır? Nihai gaye nedir? İnsanların sırf bir ihtiyacını karşılamış olmakla onlara iyilik ve hayırda mı bulunmuş oluruz gerçekten? İnsanlar kendi kendilerine hizmette bulunmuyor, kendi kendilerine düşmanlık ediyorlarsa ne olacak? Yani kendi can düşmanları kendileri olacak şekilde cehaletle davranıyorlarsa, saadet yolunu bilmedikleri gibi kötü yolda ve kötülük yolunda yürüyorlarsa, bunu görmezden gelip “bu durum bizi ırgalamaz, biz mideleri doyuralım, yeter” diyebilir miyiz? “Midesi doysun da, ondan sonra ne yapacaksa yapsın, hangi yolu tutturacaksa tutsun, nasıl olacaksa olsun” mu demek gerekir?! Yoksa insanlara yapılan bir hizmet “insanlığa bir hizmet olduğu sürece”mi değerlidir? Yani insanî değerlere bir hizmet olursa mı değerlidir yoksa? Allah’ın kullarına yapılacak bir hizmet, elbette ki insanî değerler doğrultusunda ve bu değerlere paralel olursa gerekli ve değerli olabilir. İnsanî değerler doğrultusunda gerçekleşmeyen bir hizmetin hiçbir olumlu anlam ifade etmeyeceği apaçık ortadadır.
İNSANLARA HİZMET, İMANIN BAŞLANGICIDIR
Burada şu noktayı iyi kavramak gerekir: Bazıları “Allah’ın emirlerinin tamamı, bütün ibadetler ve esasen imanın esası, insanlara hizmettir; iman da, esasen inananlara hizmet edebilmek için gereklidir netice itibariyle! Allah’a ibadet etmeliyiz, çünkü bu ibadetin ışığında inanlara daha iyi hizmet imkanı doğmaktadır.” demektedirler. Onlara göre bütün dinler, bütün ilahî emirler ve insanlık tarihinin büyüklerinin emir ve düsturları hep insanlara hizmetin gerçekleşmesi içindir.
İnsanların “ne için var olduğu”nu ise düşünmezler. Evet, insanlara hizmet gereklidir, ama kendilerine hizmet edilen bu insanlar ne yapacaktır sonra? Planı, programı nedir o insanların? Hiçbir plan ve program yoktur bu düşüncede!
Durum bu olmamalıdır, iman insanlara hizmetin başlangıç ve öncülü değildir asla; ibadet, insanlara hizmet için emredilmiş değildir asla; bilâkis,” insanlara hizmet imanın başlangıcı ve ibadetin öncülü” durumundadır. İnsana hizmettir ki akıllı olmanın mukaddimesi ve diğer insani değerlerin başlangıç ve hazırlığıdır. Yani biz, insanları iman çizgisine sokabilmek için hizmette bulunmalıyız onlara, onları Allah’a ibadete yöneltmek, diğer insani değerlere kavuşmalarını sağlamak için hizmet götürmeliyiz onlara, başka bir gayeyle değil.
İnsanlara hizmet imanın başlangıcıdır; iman,insanlara hizmetin başlangıcı değil! Bunlar yekdiğerinden ayrı da değildir. İslam budur işte; islam okulunun görüşü budur ve dikkatle bakılacak olursa bunun ne kadar dakik ve doğru bir görüş olduğu da kolayca anlaşılır.
Eğer insanlara hizmet, imanın bir başlangıcı ve öncülü olmazsa bütün insanları “insan oluşları”ndan eksilerek değerlendirmemiz gerekecek ve “insancıl” değil, sırf “insanoğlu” olduğu için yaklaşmamız gerekecektir onlara. Daha önce de belirttiğimiz gibi o zaman Partisi Lomumba’yla Çumbe’yi aynı kefeye koymamız ve Musa Çube’yle Lomumba’ya aynı gözle bakmamız gerekir, çünkü her ikisi de insandır, midesi vardır, ikisi de aç ve çıplak kalabilirler; yani zooloji açısından bu iki canlı arasında hiçbir fark yoktur.
Bazı ciddi dergileri okuduğumda bir bakıyorum kimileri, islam irfanını övmüş olabilmek için “bizim ariflerimiz pek büyük insanlarmış, büyük şeyler söylemişler” diyor; “nedenmiş o?” diye sorduğumuzda “çünkü irfanın gayesi halka hizmettir” diye cevap veriyorlar.
Ama gerçek hiç de böyle değildir! İrfanın “nihai gayesi” halka hizmet değildir asla! İrfan yolunun başlangıcı veya ilk menzillerinden biri halka da hizmet olabilir, evet, halka hizmet etmek irfanda vardır ve olması da gerekir; ama halka hizmet, irfanın nihai hedefi değildir. Halka hizmet, irfanın nice öncül ve mukaddimelerinden biridir sadece, şer’i deyişle beyan etmek istersek, bunu şöyle ifade etmek de mümkündür: Allah’ın rızasını kazanmak, insanlara hizmet için değildir; İnsanlara hizmet Allah’ın rızasını kazanabilmek ve O’nun hoşnutluğunu elde edebilmek içindir.
Demek ki sevgi okulunun da iki kusuru var: Biri, Sevgiyi yegane değer telakki etmesi, diğeri de sevgiyi insanlığın nihai noktası sanmasıdır. Başka bir deyişle bu okul, insanlığın ulaşabileceği en yüce doruğu insanlara hizmet ve onları sevmek şeklinde tarif etmektedir. Ama islam bunu kabul etmemektedir. İslam, insanlara hizmet ve onları sevmeyi gerekli bilmekte ve bunu bir değer olarak kabul etmektedir, ama islam nazarında nihai değil, ön değerlerden biridir bu. Yani insanın kat etmesi gereken yolun sonu “halka hizmet”e çıkmaz; “halka hizmet” meselesi bu yolun kat edilmesi gereken bir kısmıdır sadece, işe buradan başlanılabilir, ama iş bu noktada bitmez asla, insanın nihai gayesi başka şeydir.
12. Bölüm
SOSYALİZM OKULUNUN GÖRÜŞÜNÜN İNCELENMESİ VE TENKİDİ
“Hamd, bütün varlıkları yaratan alemlerin Rabb’ı Allah’a mahsustur. Dua ve selam Allah’ın kulu, resulü, habibi, (günah ve kirlerden) arındırılmış, Allah’ın sırrını koruyan, O’nun elçiliğini tebliğ eden efendimiz, Peygamberimiz, Ebu’l Kasım Muhammed’e ve Onun (günahlardan) arındırılmış temiz ve güzel yakınlarına olsun.”
“De ki: Ey kitap ehli! Aramızda ortaklaşa(ölçü ve adil dengeyi sağlayacak) bir kelimeye gelin; (o da): Allah’tan başkasına kulluk etmememiz, hiçbir şeyi O’na ortak koşmamamız ve Allah’ı bırakıp bir kısmımızın bir kısmımızı RABB edinmememizdir.”
İnsan-ı kâmil konusundaki okullardan biri de Sosyalizm Mektebidir. Bu okulda insanlığın kemâli ve (kusuru) eksikliği iki şeyde özetlenebilir: Kusur, insanın kişisel istikametlere yönelmesi; kemal ise, toplumsal hedeflere yönelmesidir. Bu, insanın “ben” hissi oldukça kusurlu olacağı ve ancak “ben” ortadan kaldırdığı zaman kâmil olacağı anlamına gelmektedir; fakat bu, irfan okulundeki “ben”in yok edilmesiyle aynı manada değildir,
Arifler “ben”in, “O” için yok edilmesini istemektedirler. Yani, birinci tekil şahıs zamiri olan “ben”, üçüncü tekil şahıs zamiri “O” dan maksatları Allah’tır; “Ben”in “O”dan yok olması, insanın Allah’da yok olması demektir.
Bu okul, “Ben”in kırılması ve yıkılmasına taraftar olması bakımında Arifler mektebiyle benzerdir. Ama bu bezerlik “O”nun ortaya çıkması için değildir, belki sadece “Ben” zamirinin ortadan kaldırılması bakımındandır. Çünkü sosyalizm okulunda “Ben”, “Biz”in ortaya çıkması için yok edilir. Onlara göre insan-ı kâmil, arif olan bir insan değildir; insan-ı kâmil kendi “ben”ini toplumda yok eden bir insandır. O öyle bir insandır ki “Ben”i hiç hissetmez, hep “Biz”i hisseder.
Başka okulların çoğu bu görüşü kabul etmişler, hatta “Ben”i “O”nun ortaya çıkması için yok eden okullar bile. “Biz”in ortaya çıkmasına karşı çıkmamışlar ve “Ben”in “Biz”e dönüşmesini himaye etmişlerdir.
BU MEKTEBİN SÖZLERİNİN ÖZETİ
İnsan-ı kâmil, “Ben”ini “Biz”e dönüştürmüş bir insan olarak bilen bu okula göre, hiçbir yerde “Ben”e ait bir şey yoktur, “Biz”e ait şeyler vardır; bu aidiyyet “Biz” olmanın sebebidir.
İnsanlarla ilgili şeylere baktığınız zaman onların iki çeşit olduğunu görürsünüz: Biri, her toplumda bulunan “Biz”le ilgili işlerdir. Mesela, acaba Fars dili bizim malımız mı dır? Hayır. “Ben” adı sizin malınız mıdır? Hayır. Onun malı başka birinin midir? Hayır. Fars dili bir toplumundur. Peki, vatan kimindir? Bir kişinin malı değildir, bir toplumun malıdır. Buna benzer her şey, yani toplumu ilgilendiren her ne varsa bir ferdin değildir ve bunlar fertleri bir yapar.
Biz aynı dil konuştuğumuz için başklarıyla birlikteyiz, yani dil “Biz”e aittir, “Ben”e değil. Aynı şekilde vatan da “Biz”e aittir, bir kişiye ve şahsa ait değildir. İşte bunun için biz aynı kültüre sahibiz, aynı dine ve aynı gönüle sahibiz. “Biz”le ilgili her şeyin “Ben”le alakası yoktur, bir yönü, yoktur; ortak bir yönü vardır, bu, fertleri “Biz” yapar.
Öte yandan, özel yönü bulunan fertleri ayrı-ayrı ilgilendiren şeyler de vardır: Benim evim, benim param, benim elbisem, benim halım ve benim otomobilim. Benim evim artık sizin değildir, benim malımdır; benim param sizin paranız değildir, bizim paramız da değildir, benim paramdır.
İnsanla ilgili bu tür şeyler özeldir ortaklık değildir.
Özellikle ilgili olan şeylerin “Bencillik” olduğunu söylüyor. “Ben”i ne yapıyor? Kişisel mülkiyet, özel mülkiyet. Bizi ne yapıyor? Toplu mülkiyet, ortaklık. Öyleyse insanların kâmil olmasının ölçüsü, “Biz” olmasının ölçüsü de özelliklerin ortadan kalkması ve sosyalizmin, özelliğin yerine geçmesidir.
Onların bir iddiasına göre insanlığın başlangıcında ortaya çıkan toplum, müşterek bir toplum olmuştur. Mülkiyet olmamıştır, “Benim yerim”, “Senin yerin”, “Benim servetim” ve “Senin servetin” söz konusu değildir. Her şey ortaktı. Beşer, bir cennete ve huzur içinde hayat sürmekteydi. Tıpkı eski dinlerin söylediği gibi bizim atamız başlangıçta cennette idi sonra isyan etti. İşte bunun için cennetten kovulmuş ve yeryüzünde yaşamaya mahkum edilmiştir.
Onlara göre bu konu, başka bir tabirle insan cennette ortak bir hayat sürüyordu ve “Biz” olmuştu. “Ben”yoktu, bir isyandan sonra mahkum oldu ve bu isyan sebebiyle ortak cennetten kovuldu; o isyan kişisel mülkiyetin ortaya çıkmasıdır. Kişisel mülkiyet ortaya çıktığı zaman insan saadet cennetinden kovulmuş, sıkıntılara zorluklara duçar olmuştur, şimdi hâlâ aynı şekilde bedbaht bir hayat sürmektedir.
İnsanın tekrar cennete dönebilmesi için edeceği tövbe, mülkiyetten tövbe etmektir. Eski dinlerin dediği gibi insanın sonra (tekrar) gideceği, öncekinden daha mükemmel ve daha güzel bir cennettir.
İnsan ne zaman bu büyük günahından tövbe eder de ferdi mülkiyet yerine ortaklığı getirirse, işte o zaman tekrar kendi insanlık ve ademiyet makamına ulaşır.
Mülkiyetin ortaya çıkmasının zulmün ortaya çıkması olduğunu ve zulmün de mülkiyetten kaynaklandığını söylüyorlar. Bunun için(mülkiyetin ortaya çıkmasıyla), “Sömüren” ve “Sömürülen” ortaya çıktı. İnsan, sömüren ve sömürülen oldukça eksiktir; beşerin arasında bu eşitsizlikler ve seviye farkları bulundukça mesela biri Demavend dağına çıkarken diğer biri de korkunç bir uçuruma düşerse insanlık asla saadet yüzü göremez; saadeti ancak bu farkları ortadan kaldırıp dümdüz bir çöl gibi eşit hale getirdiği zaman görebilir.
Bu beraberlik ve eşitliğin hakim olmasından sonra, kardeşlik ortaya çıkar. İşte o zaman insan, eksik insan değildir, mükemmel insandır.
Demek ki bu okul, insanın kemâlini kişisel bağlılıkların kovulmasında ve insanın bütün ihtiyaçlarının ve onun arkasından gelenlerin, örneğin sömürenler ve sömürülenlerin (ki sömürme her iki tarafta binlerce kusur ve eksikliği yaratır, bunlardan biri kin diğeri de hırstır) kökünün kazınmasında görmekte ve insanın kemâlinin ancak o zaman ortaya çıkacağını savunmaktadır.
BU MEKTEBİN TEMEL HATASI
Bu mektepte hedef daima “Ben”in “Biz”e dönüşmesi ve “Ben”in arada olmamasıdır “Ben ile ilgili şeyler; Sosyalistlerde olmamalıdır. Özellik ifade eder; “Ben yaparım” özel mülkiyettir* , “Biz yaparız” ortak mülkiyettir.**
Sosyalistlere cevap veren veya verebilen biri şöyle de diyebilir: Sosyalist efendi! Acaba “Ben yapan” dediğiniz şey, bir eşyanın insana bağlı olması mıdır, yoksa insan bir eşyaya bağlı olması mıdır? Esas konu budur. Acaba insanla ilgili bir şey olsa, yani insan ona sahip olsa ve eşya onun mülkü, olsa, bu, “Ben yapan”mıdır? Fertler arasına bir sınır mı çeker, bir kale mi inşa eder, birliği bozar mı yoksa bunun aksi mi olur? İnsanın eşya üzerine mülkiyeti, eşyanın insana bağlı olması “Benliğin” kaynağı değildir, konunun tersidir. İnsanın eşyaya sahip olması, eşyanın insan üzerinde mülkiyeti, yani insanın eşyanın kulu olması bizim ariflerimizin tabiriyle eşyaya gönülden bağlılık “Ben”cil yapar. Para sahibi olmak insanı “Ben”cil yapar ve “Biz” olmayı ondan alır.
Sosyalizm mektebi, “Ben”ler “Biz” olana kadar mülkiyetin ortadan
kaldırılmasını söylüyor. Oysa İslam mektebi, mülkiyeti ortadan kaldır demiyor; insanı, insan yap, insanı iyi terbiye et, insana yüce fikirler ver diyor. Mesela insanın bir eşyaya sahip olduğunu düşünsek, eşya ona ait ise ve bir şeyin kulu değilse o insan özgürdür. Acaba hangi insan “Biz”dir? O, manevi özgürlüğünden başka hiçbir şeyi olmayan bir insan mıdır? Eğer bir insanın hiçbir şeyi yoksa “biz”midir? Hayır, buna delil olarak şu gösterilebilir: bir eşyaya bağlı olmayan, gönlünde bir eşyanın ilgisi bulunmayan bir insanı eşya kendine esir edemez. O hiçbir zaman “Ben”cil olamaz. Onda “Ben”yoktur ve daima “Biz”dir.
Bu durumda her iki tarafa da şöyle örnek veriyorlar:
Biz bazı insanların dünyada eşyaya sahip olduğu halde, onların terbiyelerinin ahlaklarının onları eşyanın kulu ve kölesi yapmadığını daima görüyoruz*; “Zühd” gerçek manada böyledir. Zühdün Nehcü’l Belağa’ya göre dünyayı terk etme fikri, bu dünyada hür yaşama ve dünyanın kölesi olmamaktır.
HZ. ALİ’YE GÖRE DÜNYA
Hz. Ali şöyle buyuruyor:
“Dünya! Seni boşadım, hem de talak-ı selase ile, bu boşanmanın dönüşü yoktur. Ey Dünya! Benden uzak dur! Dünya! Allah’a and olsun ki sana, beni hor ve zebun edesin diye uymam ve teslim olmam!”
Hz. Ali daima dünyanın karşısında, yani eşyanın karşısında bir isyan ve baş kaldırma durumundaydı. Hiçbir zaman, dünyanın kendi ruhuna pençe atmasına müsaade etmedi. “Ben, beni istediğin yere götüresin diye yularımı senin eline vermem” işte bu, tam İslamî Zühttür, İslam, dünyayı terktir. Özgür yaşamak ve kendi dünya nimetlerine satmamaktır.
Hz. Ali yine şöyle buyuruyor:
“Dünya pazarında, iki tür insan vardır: biri kendini satar parasını alır, diğeri de dünyada kendini satın alır ve hür bırakır.” Vaktiyle Hz. Ali, kendisinin olan Dirhem ve Dinarı eline alıp ona bir müddet bakmış ve şöyle buyurmuştur:
“Ey para! Sen avcumda oldukça benim değilsin”. Bu, bizim söylediğimizin tam aksidir. Biz, “para ancak benim cebime girdiği zaman benimdir; elimden çıktığı zaman benim değildir” diyoruz. Oysa Hz. Ali: “Sen benim elimde oldukça benim değilsin” buyuruyor. (Neden) Benim elimde oldukça benim değilsin! Senin malın olmalıyım, senin kölen olmalıyım seni korumalıyım ki seni harcayayım. Seni korudukça, bekçiliğini yaptıkça sen benim hizmetimde değilsin, benim malım değilsin, çünkü ben senin hizmetindeyim ve ben senin malın olmuşum.
Hz. Ali bir kasabın önünden geçerken,* kasap Hz. Ali’yi görünce:
“Bugün pek güzel etler getirdim, arzu ederseniz buyurun alın” dedi.
Hz. Ali:
“Param yok” buyurunca, kasap:
Onun parası için sabrederim” dedi.
Hz. Ali:
“Ben kendi karnıma sabretmesini söylerim, neden senden et alayım ki sen de parası için bekleyesin? Ben sana bağlı ve borçlu olmamak için karnımı bekletirim” buyurdu.
“BENLİK”TEN KURTULMANIN YOLU İÇİN (GÖNLÜN) TEMİZLENMESİ
İslam mektebi şöyle diyor; eğer insanı “Ben” olmaktan kurtarmak ve “Biz” yapmak istiyorsanız, onun içini ıslah ediniz, onun eşyanın kulu olmasına müsaade etmeyiniz, yoksa kişisel mülkiyetin inkar edilmesiyle, bu derdin devası olmaz.
Burada hemen iki okulun varlığından bahsetmemiz lazım geldiğini söylememize şüphe yoktur. Bu ekollerden biri, “mülkiyet işleriyle hiç ilgimiz yoktur, ne kadar farklılık olsa da önemli değildir, yalnız içe bakılır” diyor.
Öbür mektep de, “evet, esas olan içtir, ama dış temizlenmedikçe iç temizlenmez” diyor. Biz İslam’da dışa da dikkat edildiğini görüyoruz. İslam, dıştaki uygunsuzlukların tesviye edilmesini, mülkiyeti tamamıyla ortadan kaldırmadan, ister.
İslam, çeşitli yollardan, toplumun eşit olmasını ister ama aynı zamanda “Ben”in “Biz”e dönüşmesi için bunu yeterli görmez, ancak bir gerçeğin ruhlara hakim olması lazımdır.
Son olarak edebiyatta, “Belirtilen” ve “Belirten” okuyorsunuz; sosyalizm okulunde dikkatler hep “Belirtilen”e yönelmiştir. Bu belirtilenler “Ben”e (yoldaş) olduğunda; mesela “Benim evim”, “Benim param” olduğunda “Ben”i “ben”eder. “Belirtilenler”i kaldırın, çünkü belirtilenler kişisel olduğundan “Ben yapan”dır*
Ama bu mektup, “hayır” diyor. Hayrı, bu “Ben”in belirtilenleri bir iş yapmıyor, iş yapmıyor, iş yapan “Ben”in belirtileridir, diyor sonra da “Ben nedir?” Yani bu ben neye bağlıdır? Eğer bu ben kişisel işlere bağlı ve sınırlı özelliklere sahip olursa “Ben” “Ben” olur…”  ama ruh toplumsal işlerle ilgili olmasa, mesela bir fikre, iman ve Allah’a bağlı olursa, o zaman “Ben”, “Biz”e dönüşmüş olur.
Bu okulun taraftarları şöyle diyorlar: biz bir yandan çok eşyaya sahip olan, fakat “Ben”leri “Ben”likten çıkmış ve “Biz” olmuş çok insan görüyoruz. Onların hiçbir şeye bağlılıkları kalmayıp “Ben”leri “Biz” olduğu zaman her şeye hem sahip olurlar, hem de onların, “Ben”leri “Biz” olur. Çünkü artık onların ruhları bir şeye bağlı değildir.
Hz. Ali, hayatta iken böyleydi. Onun yönelişlerle dolu bir hayatı vardı. Eşi ve çocuklarıyla beraber geçirdiği bir gece evinde,o günkü, yiyeceklerinden başka bir şeyi yoktu.
Hz. Ali, o zamanın dünyasında büyük bir ülkenin başkanı olduğu günler yaşadı. Halkın malının koruyucusuydu. Devletin hazinesi elinin altındaydı. İsteseydi her çeşit nimete ulaşabilir ve “Ben”ini her şekilde tatmin edebilirdi. Fakat ne her şey elinin altında olduğu zaman ve ne de hiçbir şeyi olmadığı zaman onun “ben”i, “ben” olmadı. O daima “biz” oldu. Daima kendini unutur ve başkalarını düşünürdü.
Demek ki bu felsefe doğru değildir, çünkü “ben”in biz olması için özel mülkiyetin ortadan kaldırılması lazım değildir.
MÜLKİYETTE “BENCİLLİĞİN OLMAYIŞININ SEBEPLERİ
Öte yandan sosyalizm okulune verilen başka bir cevapta şöyle söylüyorlar: İnsanın istediği ve ekonomik işler cinsinden olmayan o şeylerin hepsinin mülkiyetini ortaklığa dönüştürelim ki bir defa “ben” “biz” olsun. Hayatın bir bölümünde mülkiyetin sözkonusu olduğu ekonomik işler vardır. Ancak ekonomik işlere bağlı olmayan, mülkiyetin söz konusu olmadığı pek çok kısımlar da vardır, örneğin “makam” ve “Kadın” konusu. Bunların kıymeti insan için ekonomik işlerden çok olmasa da, az değildir.
Bazen insan parası, pulu ve her neyi varsa bir kadının uğruna harcamaya hazırdır veya bütün servetini ve varlığını, dünya çapında, sosyal hayatta çok şöhreti olan bir makam elde edebilmek için kaybetmeye hazırdır. Bunları ne yapacaksınız? Acaba eşitlik olsun diye bütün kadınları birbirinin üzerine döküp, onlardan biri diğerinin aynısı olan tek tip bir kadın mı üretelim? Cinsel ilişkide ortaklık sorun olmasa bile -oysa bugün bütün komünist ülkelerde yoktur- sonuçta herhangi bir evde güzel bir kadın ve başka bir evde çok çirkin bir kadın olduğunda; bu konu tekrar “Bencil”liği gündeme getirir.
Peki makam nasıldır? Birinin sosyalist bir ülkenin başkanı olduğunu varsayarsak (tekrar ediyorum ki bu bir gerçek değil, bir varsayımdır), o kişi beslenme ve ulaşım bakımından diğer insanlarla, halka eşit olsa, mesela falanca sosyalist ülkenin başbakanı ekonomik imkanlardan faydalanma bakımından, filan fabrikada çalışan bir işçi ve filan tarlada çalışan bir çiftçiyle aynı seviyede olsa. Gıda güvenlik ve otomobil bakımından aynı olsa. Faraza Çin başbakanı Amerika’nın Cumhurbaşkanından bir hediye kabul etmese ve onun hediyesiyle övünmese. Bütün bu varsayımlar doğru olsa bile o başbakanlık makamında bir hayat sürdüğü için her gün yüzlerce fotoğrafı gazetelerde yayınlanır, bir günde adı radyolardan bütün dünyaya duyurulur ve televizyonlardan defalarca onun filmi gösterilir. Şimdi, fabrikanın dibinde suskun oturan işçi de aynı imkanlardan yararlanır, başkaları o makamdan faydalanamaz, bunları onların aralarında paylaştırmak mümkün değildir. İşçi ile başbakanı eşitleyemeyiz.
Bir parti liderliği ister istemez bir kişiye mahsustur ve onun yardımcılığı başka birine, baş müdürlük de diğer birine… Böylece bir grup en üste diğer grup da onun altında olacaktır. İdari makamlar da böyledir.
Hal böyle ise “Ben”in, “Biz”e dönüşebilmesi için sadece özel mülkiyetlerin ortadan kaldırılması da yetmez. Biz özel mülkiyetin kaldırıldığı yerlerde “Ben”in “Biz”e dönüşmediğini gördük; savaşlar, kavgalar ve tasfiyeler onların içine girer ve rekabetler açığa çıkar. Hatta bunların iki büyük devi* hâlâ birbiriyle çatışma halindedirler** çatışmalarının sebebi de karşılarındaki emperyalizmdir*** kendileriyle dostluk kursun diye birbirleriyle yarışıyorlar.
Bunların hepsi “Ben”lerin “Biz”e dönüşmediğinin işaretiydi ve onların söyledikleri palavradır.
Şurası doğrudur ve biz de kabul ediyoruz; mülkiyetin “Benlik” yapan çok etkisi vardır. “Biz” olmayla çok çatışmaları vardır. Bunun için İslam da servetin yer değiştirmesi doğruluğu ve mülkiyetlerin bağışlanması çok mühimdir. Ancak bu meselenin (bu eşitsizliklerin) ortadan kaldırılması için ve “Ben”lerin “Biz”e dönüşmesi için yeterli değildir. Sonra bu “Biz” konusunun (onların arasında) lâfu güzaftan başka bir şey olmadığını ve kendi aralarında ihtiyaç baş gösterince konunun bundan başka bir şey olduğunu görmüyoruz.
Gerçek bir okul olarak burada “Ben”in “Biz”e dönüşmesinin insan-ı kâmil olmanın ilk şartlarından biri olduğunu biliyoruz ve bunu kabul ediyoruz, ama bir kimsenin “Ben”in “Biz”e dönüşmesiyle insan-ı kâmil olacağını sanması yanlıştır, doğru değildir.
Sosyalizm mektebi de tek değere sahip, tek boyutlu bir mekteptir. Buna göre: Bütün insanî değerlerin “Ben”in “Biz”e dönüşmesinde olduğu doğru değildir. “Ben”in “Biz”e dönüşmesinden başka birkaç değer daha vardır. Biz önceden incelediğimiz okullarda bunlardan en azından birine önem verildiğini açıklamıştık. Öyleyse yalnız bir şeyi insanlığın değeri olarak bilmek doğru değildir.
“BEN”LERDEN (KURTULUP) “BİZ” OLMANIN YOLU; İMAN
İkinci olarak bu “Ben”, daha önce “O”na dönüşmüş olursa, hakikaten “Biz” olur. Yani ariflerden dediği gibi “Ben”, “O”na dönmeden “Biz”e dönüşmez. “Ben”lerin “Biz” olmasının yolu “Ben”lerin önce “O” olmasıdır, yani Allah’a iman olmasıdır:
De ki: Ey kitap ehli: Aramızda ortaklaşa (ölçü ve adil dengeyi sağlayacak) bir kelimeye gelin; (o da): Allah’tan başkasına kulluk etmememiz hiçbir şeyi O’na ortak koşmamamız ve Allah’ı bırakıp kısmımızın bir kısmımızı RABB edinmememizdir.”
Muhatap kitap ehli olanlara: Ey kitap sahibi olanlar! Yahudiler, Hıristiyanlar, Mecusiler ve Zerdüştiler! Gelin hepimizin bir kelimenin etrafında hakikaten toplanalım.
Gerçekten de Kur’an’ın “Sevaun beynena ve beyneküm” tabiri bakınız ne kadar şaşırtıcıdır: Ne benden, ne senden; ne bizden* ne sizden bir gerçektir; O öyle bir gerçektir ki. Onun manasının kapsamı “Biz”i de içine alır, ondan daha geniştir. Biz ve siz her ikimiz ne onunla ortağız, o bizi ve sizi kapsar.
Ben peygamber olduğum için Allah yalnız benim Allah’ımdır, Hıristiyan olduğun için senin Allah’ın değildir, Yahudi olduğun için senin Allah’ın değildir, Zerdüşti olduğun için senin Allah’ın değildir, diyemem. Bu taşın, bu suyun ve havanın Allah’ı değildir diyemem. O her şeyin Allah’ıdır. Onun her şeyle irtibatı vardır. Eğer insan O’na bağlanırsa sınırlı bir amire bağlanmış olmayacağından “Benliği” sınırlandırılamaz.
O, benim veya senin bağlanacağın ve savaş çıkmasına sebep olacak bir para değildir.
O, her şeyi kendi etrafında toplayabilen bir gerçektir. Gelin topluca “Biz”, olalım, ama hangi araç vasıtasıyla?
Bir iman vasıtasıyla, bir fikir vasıtasıyla, bir kelime vasıtasıyla: Allah. Gelin topluca “Biz” olalım, ama önce hepimiz “O” olmalıyız
“O” olduğumuz zaman, “O”nun karşısında olan bu benlikler aradan kalkınca, hepimiz tek renk oluruz, “O” oluruz. İşte o zaman hepimiz “biz” olalım diyebiliriz.
“Aramızda ortaklaşa (ölçü ve adil dengeyi sağlayacak) bir kelimeye gelin” Yalnız O’na tapınalım ve O’na ortak koşmayalım. Sonra buyuruyor:
“Allah’ı bırakıp bir kısmımızın bir kısmınızı RABB edinmememizdir.” “O”na doğru gittiğimizde “O” oluruz. “O” olduğumuzda da “Biz” oluruz. İşte yalnız o zaman “Biz” olabiliriz (Bu esnada) bazılarımız, bazılarımızı kendi Rabbi (yani kendi Allah’ı) olarak seçmez. Hanlık, beylik ve uşaklık ortadan kalkar; sömüren ve sömürülen lafları ortadan kalkar, seviye farkları ortadan kalkar, ama bir şartla; oradan başlamak şartıyla:
“Aramızda ortaklaşa (ölçü ve adil dengeyi sağlayacak) bir kelimeye gelin; (o da): Allah’tan başkasına kulluk etmememiz, hiçbir şeyi O’na ortak koşmamamız ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız bir kısmımızı RABB edinmememizdir.”
İşte Kur’an-a inananların daima bahsettikleri “Biz” olma, budur.
Namazda, Allah’a hamd ettikten sonra O’nu övüyoruz “Hamd, alemlerin Rabbi Allah’adır” diyerek Allah’a hitab ediyoruz ve söz veriyoruz. Ben yalnız namaz kılıyorum ve benim namazım kişiseldir. Yani Allah’ım sana tapınıyorum, demek istiyoruz. Ancak bunu “yalnız, sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz” şeklinde söylüyoruz:
Ey Allah’ım “Biz” yalnız sana tapıyoruz ve “Biz” yalnız senden yardım istiyoruz.
“Ben” yalnız sana tapıyorum demiyoruz. Namazın sonunda; “Allah’ın selamı üzerimize ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun” diyoruz.
SADİ’NİN ŞİİRİNDE EKSİK OLAN MANA
Adem oğlu, birbirinin organı (gibi)dir. Ki aynı cevherden yaratılmıştır. Zamandan* birine bir dert gelse diğer organların da düzeni bozulur. Başkalarının derdine aldırmıyorsan sana insan adını vermek yakışmaz.
Sadi’nin bu şiiri çok önemli bir teşhiste bulunmuştur. Hem de haklı ve doğru bir teşhistir bu. Hz. Peygamberin bir hadisinin tam tercümesi gibidir. Ama biraz eksiktir ve o hadis-i şerifin tamamiyle aslı gibi değildir. O hadis-i nebevi şöyledir:
İman, karşılıklı dostluk ve karşılıklı şefkat bir vücudun organı gibidir. Acaba bir vücudun parçalarından olan bir organ rahatsızlandığı zaman, diğer organlar rahat uyuyabilirler mi? O organ ne kadar acı çekerse çeksin (Bize ne) diyebilir mi? Veya öteki organlar onunla beraber acı çeker mi?
Hz. Peygamber, diğer organların bu dertli organın acısını iki şekilde paylaştıklarını buyuruyor: Biri uykusuzluk diğeri de ateş (hararet)tir. Diğer organlar uyumuyor ve daima ateş içinde yanıyorlar. Örneğin bağırsakta bir rahatsızlık olsa veya böbrekte bir taş olsa, el de uyumuyor, baş da uyumuyor kalp de uyumuyor; beden asla istirahat etmiyor, çünkü bir organ acı çekmektedir. Ateş, bir organda ortaya çıkan bir rahatsızlığa karşı, bedenin tümünün bir tepkisidir.
Ancak Hz. Peygamber bir nükteye dikkat çekiyor. “Mü’minin misali, bir vücut gibi olmasıdır “şeklinde buyurduğu zaman vücudun bir ruh istediğine dikkat çekiyor. Bir vücudun bütün organlarının “O” olması sonra da “Biz” olması için bir ruh lazımdır.
Acaba vücut ölmüşse siz bir organı kıtır-kıtır doğrasanız, diğer organlar bunu hiç hisseder mi? Hayır. Çünkü vücutta ruh yoktur. Bütün mü’minleri bir yapan bu ruhtur. Çünkü bunlar o ruhta bir olmuşlar, “Biz” olmuşlar ve birbirleriyle, dertleşmektedirler. İşte o ruh imandır; “Aramızda ortaklaşa (ölçü ve dengeyi sağlayacak) bir kelime”dir.
Çünkü mü’min iman sahibidir ve “Aramızda ortaklaşa (ölçü ve dengeyi sağlayacak) bir kelime” onlara hükmetmektir. Onların “ben”leri “O” olmuştur. Zaten gönüldaş ve derttaş olmuşlardır. Ama “Ortak bir kelimesi” olmayan insanlar böyle değildirler.
Hz. Peygamber buyuruyor:
“Mümin, yani bir ruhu paylaşanlar, yani Aramızda ortaklaşa (ölçü ve dengeyi sağlayacak) bir kelime hükmü üzerinde olanlardır.”
Sadi, “Ademoğlu birbirinin organıdır” demekle hata etmiştir. Ademoğlu, “Aramızda ortaklaşa (ölçü ve dengeyi sağlayacak) bir kelime” olmadıkça asla bir vücudun organı olamazlar ve değildirler. Ademoğlunun birbirinin organı olduğu yalandır.
Acaba Amerikalılar ve Vietnamlılar, Ademoğulları mıdır? Yoksa değil midir? Eğer Vietnamlıların Ademoğlu olduğunu, Amerikalıların Ademoğlu olmadığını veya tam aksini söylersek doğru değildir. Hayır, her ikisi de Ademoğludur ama Ademoğlunun bir vücudun organı olduğu yalandır.
Ademoğlu ne zaman bir ruh ve biri men onlara hükmederse, yani onların “Ben”leri bir “O”da çözülürse, hallolursa,bir imanda hallolursa onlarda hiç “Ben” kalmadıysa, o zaman birbirleriyle dertleşirler. O zaman:
“Zamandan birine bir dert gelse
Diğer organların düzeni bozulur.”
Demek ki bu ekolde insan-ı kâmil konusunda yanlış bir hüküm vardır. Bütün değerler unutulmuş ve yalnız bir değer kalmıştır, o da “Biz” olmaktır. Bu “Biz olmak” doğru bir sözdür, yani bir insanın “Ben”i “Biz”e dönüşmedikçe insan-ı kâmil değildir, ama “Ben”i “Biz”e dönüşen bir insanın, insan-ı kâmil olacağını sanırsanız doğru değildir. “Biz” olmak insan-i kâmil’in simasındaki hatalardan sadece biridir, onun simasının bütün çizgileri değildir.
Onun başka bir hatası da “Ben”leri “Biz” yapan şeyin özel mülkiyet olduğunu sanmasıdır. Eğer özel mülkiyet ortadan kaldırılıp, ortak mülkiyet hakim kılınırsa, “Ben”ler “Biz” olur ve hiç kimse ”Benlik” hissetmez sanmak hatalarından diğeridir.
TİLKİ İLE DEVENİN HİKAYESİ
Birkaç yıl önce derginin birinde bir hikaye okumuştum. O hikayede bir deve ile bir tilki arkadaş oluyorlar ve tilki deveye, gel ortak bir hayat sürelim, yaşadığımız bu hayatın şahsiliklerini, özel mülkiyeti ortadan kaldıralım, bir birimizle dost, müttefik olalım ve hatta birbirimizi “Yoldaş” diye çağıralım. Ben sana “Deve yoldaş” diyeyim; sen de bana “Tilki yoldaş” de; “ben” aramızda söz konusu olmasın. Hatta ben hiçbir zaman “benim çocuğum” demeyeyim; “Bizim çocuğumuz” diyeyim ve sende kendi yavruna “benim deve yavrum” deme, “bizim yavrumuz”de.
Gel “Ben”i tamamiyle ortadan kaldırıp “Biz”e dönüştürelim. Ben bundan sonra senin palanına “bizim palanımız” sen de benim kuyruğuma “bizim kuyruğumuz” de, böylece aramızda benlik sözkonusu olmaz, dedi.
Zavallı deve buna inanmıştı. Birkaç gün ortak bir hayat sürdükten sonra bir olay meydana geldi. Tilki birkaç gün avlanamadı. Çok huzursuz ve sinirli olduğu bir gün ortak evlerine geldi, açlıktan midesi kazınıyordu gözüne devenin yavrusu ilişti onu bir köşeye sıkıştırıp parçalayarak karnını afiyetle doyurdu.
Eve dönen deve yavrusunu aradı, tilkiye sorunca, bilmiyorum haberim yok dedi. Deve, yavrusunun cesedini görünceye kadar aradı. Yorgun düşmüştü ve kim benim yavrumu bu hale getirdi diye başını vuruyordu.
Deve “benim yavrum” deyince, tilki hemen: sen hâla akıllanmamışsın “benim yavrum” diyorsun? “Bizim yavrumuz” de, dedi.
“Ben” bu şekilde “Biz”e dönüşecek olursa o zaman “tilki ile deve”nin şekli ortaya çıkar.
Öyleyse bu mektep insan-ı kâmil konusunda yeterli değildir. Bu mektepte yalnız bir değere -o da eksik bir şekilde- yönelinmiştir.
EGZİSTANSİYALİZM TEORİSİNİN ÖZETİ
Bu oturum sonunda başka bir mektepten kısaca bahsedeceğiz: Onun ayrıntılarını ise gelecek oturumda açıklayacağız.
Bugün pek revaç gören bir okuldur bu. İnsan-ı kâmil için çizdiği resimden ve onların bahsettiği insanî değerler bakımından sosyalizm okulunun karşısında olan bir okul olduğunu söyleyebiliriz.
Sosyalist okulda daha çok toplumsal yönlere önem verilmiştir. Sosyalizme göre insan, bütün insanlar arasında eşitlik, ortaklık ve birlik olduğu zaman, insan-ı kâmildir. Bahsettikleri “Ortak mülkiyet” (yalandan) toplumsal istikametlere yönelmektedir.
Arz edeceğimiz gibi bu mektepte ne kişisel değerlere ne de toplumsal değerlere yönel inmiştir. Dikkat çekilen konular: Hür irade sorunu, hür düşünce sorunu, kişisel hakimiyet ve bağımsızlık sorunu bu okulun en çok önem verdiği şeylerdir. Bu okula göre insan-ı kâmil, “Ben”i her türlü baskıdan uzak bulunan, hür olan hiçbir gücün ona etki etmediği, mutlak bir hürriyet içinde hayat süren, iradesi hür olan insandır.
Bu mektepte gerçek insanlık için bir ölçü söylemek lazım gelirse, o da “hürriyet”tir ve hürriyetin başlangıcının da “bilgi” olduğunu söylerler.
Onlara göre insan-ı kâmil, yani hür insandır, insan ne kadar hür olursa o kadar daha kâmil olur; ne kadar başka şeylerin etkisinde kalırsa, onun insanlığı o kadar azalır.
Hatta bu okula göre iman sahibi olmak, Allah inancı ve Allah’a kulluk insanın insanlığını eksik eder. Çünkü insanı Allah karşısında boyun eğmeye, Allah’a kul olmaya zorlar. Allah’a karşı kulluk, insandan hürriyetini ortadan kaldırır. Çünkü kâmil olan bir insan hürdür. İnsan-ı kâmil her şeyden bağımsız olan bir insandır. Onun için dini bağlardan da kurtulmuş olmalıdır. Hafız şöyle söylüyor:
“Masmavi göğün O’nun himmetinin kölesiyim ki O, her rengi alabilen şeyden hürdür.”
Eğer bu masmavi göğün altında yaşayan birinin hiçbir şeye bağlılığı yoksa o kâmildir.
“Ay yanaklar yüzünden ortaya çıkan
Bütün gamlar onun sevgisiyle sevinç olur.
Veya başka bir yerde şöyle söylüyor:
Açıkça söylüyorum ve dediğim için sevinçliyim
Aşkın kölesiyim ve her iki dünyada âzâdım.”
Egzistansiyalizm mektebi diyor ki: Hayır. “Aşk kölesiyim” demek yanlıştır, her iki cihandan azadım, aşktan da azadım ve hatta o ay yanaklara ilgili olan şeylerden de. İnsanlık, yani hürriyet, hürriyeti ortaya çıkaran, gerektiren şey, insaniyet, yani baş kaldırma, isyan her şeye karşı asi olma ve hiçbir şeye teslim olmamak… İnşallah gelecek oturumda bu okuldan çokça bahsedeceğiz.

13. Bölüm
EKSTANSİYALİZM OKULUNUN İNCELENMESİ VE TENKİDİ
“Hamd, bütün varlıkları yaratan alemlerin Rabb’ı Allah’a mahsustur. Dua ve selam Allah’ın kulu, resulü, habibi, (günah ve kirlerden) arındırılmış, Allah’ın sırrını koruyan, O’nun elçiliğini tebliğ eden efendimiz, Peygamberimiz, Ebu’l Kasım Muhammed’e ve Onun (günahlardan) arındırılmış temiz ve güzel yakınlarına olsun.”
“Ey iman edenler! Allah’tan saygı ile korkun; her kişi yarın için önceden ne göndermişse ona dikkatle baksın. Allah’tan saygı ile kokun. Şüphesiz ki Allah, yapa geldiklerinizden haberlidir. Artık siz Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onları kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar ilâhî sınırları aşıp yazan kişilerdir.
Önceki oturumumuzda insan-ı kâmil konusunda, bugünün yeni okullarından biri olan bir okuldan bahsetmiştik.
Bu mektep, insan-ı kâmile ölçü olarak ve insanın gerçek cevheri olarak; insanın değerlerinden biri hürriyeti kabul eder.
Onlara göre yalnız insan bu alemde hür yaratılmıştır; yani hiçbir güce ve zarurete, hiçbir şeye boyun eğmeye mecbur değildir. Bizim eskilerin tabiriyle, insan bu hilkat aleminde muhtar bir varlıktır, mecbur bir varlık değildir ve bazılarının tabiriyle insandan başka varolan bütün mevcudat her şey mecburdur; yani bir zorunluluklar zincirinin etkisi altındadır. Ama yalnız insan mecbur değildir ve hiçbir güç onu idare edemez.
EGZİSTANSYALİZMDE “VÜCUDUN KÖKENİ”
Bu okulun başka bir iddiasına göre, bu dünyaya hür ve bağımsız gelen insandır, alemin diğer varlıklarının aksine onun kendine has bir tabiatı yoktur. Dünyada yaratılan her varlığın kendine göre bir tabiatı vardır, taş-taş olarak yaratılmıştır ve taştan başka birşey olamaz, kerpiç olamaz; kedi, kedi tabiatında yaratılmıştır; at, at tabiatında yaratılmıştır. Ama insanın hiçbir şekilde kendine has bir tabiatı yoktur, sadece insan tabiatını kendi kendine edinir. Hür ve bağımsız bir varlık olan insan, kendi ihtiyarının ve hürlüğünün sınırlarını kendinde edindiği tabiatının mahiyetiyle çizer. Buna “vücudun kökeni” veya “vücudun aslına önceliği” adını vermişlerdir.
Vücudun kökeni aslın önceliği bizde nisbeten eski bir deyimdir. Yaklaşık üç yüz elli yıl (yani Sadrü’l- Müteellihîn devrinden) geçmiştir. Ama filozoflar vücudun kökeni ve aslın önceliği konusunu dikkate almamışlardı, belki bunu bütün eşyalar hakkında kullanıyorlardı. Ondan başka bir mana, vücudun kökeni adında yeni bir terim meydana getirilmişti.
Fakat insanın başka varlıklara göre daha üstün bir imtiyazı olduğu için belirli bir tabiatının olmadığı ve kendi kendisine bir tabiat edindiği -ki onlar bunun adını vücudun kökeni ve vücudun asla önceliği koymuşlardır- konusu bu sebeple bizim felsefemizde ve bilhassa Saadrü’l müteellihin felsefesinde-pek tabii ki başka bir tabirle- çok daha sağlam açıklanmıştır.
Onlar (yani eksiztansiyalistler) başka bir tabirle ve başka bir yoldan bu konuyu tesbit etmişlerdir ve söyledikleri doğrudur; insanın kendine has, sabit bir tabiatı olmadığı ve kendi kendine tabiat edindiği bir gerçektir.
Bu konu, bizim dini tabirimizle geçmiş ümmetlerin meshiyle* ilgili veya bugünün insanlarının ahlakları hakkında ya da kıyamet günü insanların tekrar diriltilmesiyle ilgili (bahislerde zikredilmiştir) -insanlar kıyamet gününde yalnız bir şekilde haşredilmeyeceklerdir; insanların bazıları insan olarak haşredileceklerdir, pek çoğu ise insanda başka suretlerde; hayvan olarak haşredileceklerdir- bu konu aynı esas üzerindedir, insanlardan herhangi bir insan fıtratına sahip olarak doğar, insan zekasına sahip olarak doğar ama hayatın akışı içinde onun aslının insandan başka bir hayvana dönüşmesi mümkündür ve bir hakikattir.
Her halde bu okulun tek aslı olan, “insanın hür ve bağımsız ve kendi kendinden sorumlu olarak yaratılmış olması” doğru bir sözdür.
Müslümanlar arasında iki ayrı grubun olduğunu biliyoruz: Eşair-i ** cebri ve Mutezile-i*** tefvizi Şiaya göre “Emrün beynel amirin”dir; ne Cebr-i Eş’ari ne de Tefviz kabul edilir.
Existansyalizmin söylediği, “sonradan tabiat edinme”; Mutezile’nin söylediği “Kendine sonradan huy edinme”nin aynısıdır.
İslam’a göre edinme yoktur,ama ihtiyar vardır. İmamlar şöyle söylemişlerdir:
(Bugünkü materyalistlerin dediği gibi:) beşeri iradeyi inkar etme yoktur ve (yine bugünkü existansiyalistlerin söylediği gibi) sonradan tabiat edinme de yoktur. İhtiyar, “emir iki emrin arasında”dır.
Demek ki insanın ihtiyarı meselesi hakkında söylenen; insana bir gücün hükmetmediği ve ondan ihtiyarını almadığı, sözleri hariç diğerleri doğrudur, yani insanın, bütün yaratıkların aksine -canlı ve cansızların hepsi- sabit ve değişmez bir tabiatı olduğu doğrudur ve kabul edilmez bir deyim değildir. İnsanın kendi kendine tabiat edinen ve şekil verebilen bir varlık olduğuna şüphe yoktur.
İNSANIN BAĞLILIĞI VE SONUÇLARI
Fakat bu okulun insanın hürlüğü hakkında başka bir görüşü vardır. Burada insanın hürriyeti kelimesini felsefî manada şöyle açıklıyorlar:
İnsan hür ve muhtar yaratılmıştır hatta kendi tabiatını kendi kendine edinmesi lazımdır. Daha sonra şöyle diyorlar: Özgürlüğün zıddı ve ona olumsuz olan her şey insanı insanlığından çıkarır ve onu insanlıktan yabancılaştırır.
İnsan özellikle hür yaratılmıştır. İnsandan hürriyetiyle ilgili bütün bağlılıkların sebeplerinin alınması mümkündür. Eğer insan kendini bir şeye bağlarsa, onunla ilgili bağlılıklar ortaya çıkar, bir şeye kul olur teslim olur, -bu istediği şey ne olursa olsun- bu okula göre insanlığın dışına çıkmış demektir. Çünkü artık hürriyeti ondan alınmıştır. İnsan hür ve bağımsız tek varlıktır; ancak kendini bir şeye bağlarsa, hürriyeti ve bağımsızlığı ondan alınmış olur.
İnsanın bağlılığı olan şeyler birkaç türlüdür:
İnsan önce para gibi bir şeye bağlanır, paraya bağlanmasının sonucunda insan kendini, kendi insanlığını unutur ve başka bir şekle yönelir.
İnsanın böyle bir şeye bağlanması, insandan hürriyetini geri alır, kendini unutturur, insanı o şeylere çeker, insan böyle olduğu zaman kendini hatırlamaz, hatırında ve gönlünde hep o sevdiği şey vardır. Bu, insanın kendisi için bir kendini unutmadır. Bu, hürriyeti ve uyanıklığı ondan kovar. Kendini bilen bir varlığın yerine, “kendinden habersiz ve bilgisiz bir varlık” gelmiş olur.
Bununla ilgili ikinci özellik de insanın kendindeki değerlerden, insani değerlerden gafil olmasıdır. Onun bütün dikkati sadece o şeyin değerine yönelmektedir.
Paraya tapan biri için, insanî değerlerden olan şeylerin hiçbir kıymeti yoktur; zaten onun kendisinde de değer yoktur. Onun zihninde şereften, bağışlamadan eser yoktur, hürriyet ve bağımsızlıktan da zihninde eser yoktur: Onun zihninde her şey paradır. Parasal değerlerin onun için bir kıymeti vardır, ama onun kendisi için kendinde bulunan değerlerin onun için bir kıymeti vardır, ama onun kendisi için kendinde bulunan değerlerin kıymeti yoktur.
Onun kendi değerleri onun nazarında ölmüştür ve o değer verdiği şey yaşamaktadır.
Üçüncü özellik de bir şeye bağlılığın esaret sayılmasıdır. İnsan kendini bir şey bağladığı zaman, genellikle onun tekamülü ve hareketi duraksar, çünkü o şeye; bir ağaca veya kazığa bağlanan bir hayvan gibi bağlanmış olur.
Siz eğer bir insanı, bir hayvanı veya bir otomobili bir ağaca bağlarsanız onun hareket etmesini engellemiş olursunuz. Ona ket vurursunuz, onu tutuklarsınız. Bugünkü tabirle, onu “olmak” halinde “edinmek” haline dönüştürmüş olursunuz.
Bizim filozoflarımızın tabiriyle “Sayruret”* hali olur yani asli niteliğini ondan alıp zaruret değil de belki “Keynûnet”** halinde dönüştürmüş olursunuz.
BU OKULA GÖRE “ALLAH’A İNANMA”
Demek ki insanın hakikati ve cevheri ve insanî değerlerin kıymeti, başka bir deyişle insanî değerlerin anası, bu okulda hürriyet ve ihtiyardır. İnsan eğer kendi insanî değerlerinin koruyucusu olmak isterse, insanlığının yok olmasını, başka bir hayvana dönüşmesini istemiyorsa, kendi hürriyetini korumalıdır. Eğer kendi hürriyetini korumak istemiyorsa “ay yanakların bağları”nı koparması veya “aşkının kölesiyim…” olmaktan kendini koruması lazımdır.
Dünya gülistanından bir gülizar bize yeter
Bu çemenden bir selvi boylunun gölgesi bize yeter
Yarabbim kendi kapından beni cennetine gönder
Kevnü Mekan köyünden yaratılmış olmak bize yeter.
“Gülizar”, “Selvi boylunun gölgesi”, “Cennet”, “Senin kendi köyün” gibi bağlardan kurtulmak lazımdır.
Bu okula göre insanın “mutlak hür” olması lazım. Bunun isbatı da, aralarında çok büyük zıtlıklar olmasına rağmen diyalektik materyalizmlerdir. Ama bu iki güruhtan existanyalistler Allah’a inanmanın iki açıdan bu okula uyuşmadığına inanmaktadırlar. Bunların biri, Allah’a inanma Kaza ve Kadere inanmayı ve insanın belirli bir tabiatı olduğuna inanmayı gerektirir.
Çünkü gerçekten eğer bir Allah varsa o Allah’ın ilminde insanın belirli bir tabiatının olması lazımdır; “Belirsiz” olması mümkün değildir. İşte bunun için eğer bir Allah varsa, kaza ve kader ve sonuçta da insana bir güç hakim olur. O zaman onun bağımsızlığı ve hürriyeti kalmaz. Öyleyse biz hürriyeti kabul ettiğimiz için Allah’ı kabul etmiyoruz.
İkinci olarak, Allah’a inanma ile hürriyete inanma çeliştiği için -bunların inanışına göre- olumsuzdur; Allah’a inanma, Allah’a iman etmeyi gerektirir. Allah’a bağlılığı, bu bağlılık her ne şekilde olursa olsun gerektirdiğinden insanın hürriyetine terstir; Özellikle bu bağlılık Allah’a iman etme olursa. Çünkü Allah’a inanma bütün bağlılıkların üstünde bir bağlılıktır.
Şairin deyişiyle:
“Ben sana bağlıyım başka bir bağa muhtaç değilim
Ahdi seninle bağladım asla kırmış değilim.”
Eğer bağlılık Allah’a olursa onu başka hiçbir şekilde inkar etmeyeceği için, bu okula göre insan-ı kâmil’in ölçüsü onun bağımsızlığıdır.
Bu okul hakkında iki yönden bahsedilebilir. Biri, Allah’a inanmanın bağımsızlığa ters olduğuna inanmalarıdır. Bu onların bir hatasıdır. “Materyalizme Yönelmenin Sebepleri* adlı kitapta ve ayrıca “İnsan ve Macerası” adlı kitapta bu konuyu açıklamış ve bunun böyle olmadığını söylemiştim.
Bunların kaza ve kader hakkındaki düşünceleri, ihtiyar kadınların kaza ve kader hakkındaki fikirlerinden farksızdır. Bunlar kaza ve kaderin İslamî kültürde nasıl oluğunu hiç anlamamışlardır. İslam’a göre, insanın hürriyeti ile kaza ve kadere inanmanın hiçbir tersliği yoktur. İşin bu yönü şimdilik bizim konumuz değildir. Bizim bahsimiz ikinci kısımdadır.
Bu okulun ikinci hatası da, bağlılık neye olursa olsun hürriyetin tersidir, hatta bu bağlılık Allah’a olsa bile, demeleridir. Ben burada sizin için bir başlangıç yapacağım:
KENDİNDEN KENDİNE HAREKET, KEMAL
Bir tekamül seyrini kat eden bir varlığı göz önüne alın. Bir çiçek, topraktan filizlendiği andan, olgunlaşıp tekrar bir çiçek olana ve nihaî sınırına ulaşana kadar nereden nereye seyreder? Veya bir hayvanın yaratılışının kaynağı olan bir hücre, başlangıç anından mükemmel bir hayvan olana; yani kamilleşmiş bir varlık, en zayıf hallerden en güçlü hale erişinceye kadar nereden nereye seyrediyor?
Acaba “kendi”nden, “başkası”na mı seyrediyor? Acaba “kendi”ne yabancılaşıyor mu? Veya “başkası”ndan “kendi”ne mi seyrediyor? Ya da “başkası”ndan “başkası”na mı seyrediyor? Yoksa nihayetinde “kendi”nden “kendi”ne mi seyrediyor?
Eğer “kendi”sinden “başkası”na seyrettiğini söylersek; hareket etmediği gelişmediği zaman kendisi olduğunu, fakat hareket etmeye başladığı andan itibaren kendine yabancılaştığı, kendinden ayrıldığı ve artık kendisinin kendinde olmadığı manası anlaşılır. Aynı şekilde çok eski filozoflardan bazıları “hareket kendinden başka bir doğuştur” demişlerdir, yani “hareket, kendinden başkalaşmaktır”. Tabii ki, bular doğru bir söz değildir.
Mesele şudur: Bir çiçek tohumu veya bir insan nutfesi, ilk hareket etmeye başladığı andan, kemâle eriştiği son lahzaya kadar, “kendi”nden “kendi”ne hareket eder. Yani o, “kendi” ve gerçekliği devam eden bir gerçekliktir. Onun “kendi” ve gerçekliği devam eden bir gerçekliktir. Onun “kendi”sin ne ilk an, ne orta, ne son andır; o, baştan sona kadar “kendi”dir.
Acaba hangi sona erirse en çok “kendi”si olur? Yani onun “kendi”si daha kâmil olur? Evet “kendi”nden “kendi”ne doğru hareket eder ama, eksik olan “kendi”nden kâmil olan “kendi”ne hareket eder.
Az önceki çiçek şuur sahibi olduğundan kendi kemâline doğru hareket eder. Şimdi eğer bu çiçek şuurlu bir şair olsaydı acaba kendi kemâlinden başka bir şeye aşık olabilir miydi?
Bütün varlıklar kendi nihai kemâllerinin aşık fıtratına yaratılmışlardır. Çiçeğin kendi kemâlinin aşkı olduğu gibi cansız varlıklar da, bazı deyişlere göre, kendi nihai kemallerin aşkına sahiptirler. Her varlık kendi kemaline aşıktır.
Buna göre bir varlığın kendi nihai kemaline olan bağlılığı Sartre efendinin teorisinin aksine, “kendine yabancılaşmak” değildir, daha çok kendine dalmaktır; yani daha çok “kendi kendisi olmak”tır.
Eğer insanın bağımsızlığı kendi kemalini aşarsa, yani kendi kemalinin sınırını aşan bir aşamaya erişirse, kendi kendinden bağımsız olur. Bu tür bir hürriyet kendine yabancılaşmayı doğurur. Bu tür bir hürriyet bir insanın kemalin zıddıdır. Hürriyet eğer varlığın kemaline şamil olacaksa yani o varlığın tekamül aşamasını kapsayan bir şeyse, onu ihtiva ediyorsa, ben kendi tekamül merhalemden daha hürüm manası anlaşılır. Yani ona da bağımlı değilim.
Bunun manası şudur ben “kendi”mden daha mükemmelim ve benim “kendi” kamilliğimden “kendi” eksikliğim bağımsızdır, hürdür.
Bu hürriyet insanı kendinden daha çok uzaklaştırır. Yani bu sefer bağlılık kendinin kemaline ve daha kamilliğine olur.
Bu okulda yabancıya ve başkasına bağlılık ile kendine bağlılık arasında -yani kendi kemala aşamasındaki bir şeye bağlılık- birbirinden ayrılmamıştır.
Biz de, kendisine yabancı bir zata bağlılığın insanın başka bir şekil olmasına sebep olacağını kabul ediyoruz. Peki neden dinlerin hepsi dünyanın maddiyatına bağlılığı yasaklamıştır?
Çünkü (maddiyat) yabancıdır. Gerçekten de insanî değerlerin yok olmasına sebep olur. Ama insanın nihaî kemaline bağlılık, yabancı bir şeye bağlılık değildir, “kendi”ne bağlılıktır; insanın kendine bağlılığı, insanın kendine yabancılaşmasını gerektirmez, kendinden habersiz olmasına, kendindeki insanî değerleri unutmasına sebep olmaz. Veya hareketsiz kalmasına oluşunun edilişe dönüşmesine sebep olmaz. Çünkü, o kendini bir şeye bağladığı zaman ona doğru seğirtir ve ona doğru hareket eder.
ALLAH İLE İNSANIN İLİŞKİSİ KONUSUNDA BU OKULUN HATASI
Sartre Efendi! Allah insana iki şekilde yabancı değildir. Birincisi insanın Allah’a olan bağlılığı zata ters düşecek bir şey değildir ki insan Allah’a inanmakla kendini unutsun. Bilakis Allah’ı hatırlamıştır. Varlığının sebebi, oluşunun sebebi her şeyi yapan ve her şeyin başlangıcı O’dur, her şey O’na doğrudur. O, bir şeye kendinden daha yakın olan şeydir.
İslam felsefesinde bunun delilleri çok açık bir şekilde beyan ve isbat edilmiştir.
Kur’an “Biz ona sizden daha yakınız…”  buyurmaktadır.
Biz size, sizin kendinizden daha yakınız; bizim bilgimiz, sizin kendiniz hakkındaki bilginizden, daha çoktur ve muhakkak ki bizim zatımız sizden daha çok size yakındır.
Herkes ben kendime her şeyden yakınım der ama Kur’an, Allah her şeye o şeyin kendisinden daha yakındır buyuruyor. Çünkü Allah her şeye rağmen o şeyin kendisinden daha kendisidir. Bu konunun çok yüksek bir seviyesi olduğuna şüphe yoktur.
Hz. Ali Nehcü’l- Belağa’da bu konuda şöyle buyuruyor: Allah eşyanın kendisinin dışında değildir ve onlardan ayrı değildir, ama eşyanın içinde de değildir.”
İkinci olarak Kur’an, insanın Allah’a bağlanması lazım geldiğini buyurmaktadır. Çünkü Allah insanın kemal seyrinin sonu olduğu gibi, insanın yolu Allah’a doğrudur. Öyleyse insanın Allah’a yönelmesi, kendi kemalinin nihayetine yönelmesi demektir. Bir tohum misalinde olduğu gibi kendinin kemalinin sonuna yönelmesidir.
İnsanın Allah’a doğru gitmesi, insanın “kendi”ne doğru gitmesidir; İnsanın kusurlu eksik “kendi”nden daha kâmil olan “kendi”ne gitmesidir. Öyleyse, Allah’ı başka şeylerle kıyaslayan ve insanın Allah’a yöneldiği zaman kendini unutmuş olacağını, hareketinin duraksayacağını sanan kişi yanılmaktadır.
“KENDİNİ BİLME” VE “RABBİNİ BİLME”
Allah insana öylesine yakındır ki insanın Allah’ı bilmesi tıpkı onun kendini bilmesi gibidir. İnsan ancak kendini bildiği zaman Allah’ı bilebilir. Bir insanın “kendini bilme”den “Allah’ı bilme”si imkansızdır. Kur’an, kendini unutan kimse Allah’ı unutmuş olur, buyurmaktadır. Ancak insan ne zaman tekrar kendine dönerse o zaman Allah’a döner, Allah’ı bulmuş olur. Eğer insan Allah’ını unutmuş ise kendini de unutmuştur.
Kur’an Exisiztansiyhalistlerin iddialarının aksini buyuruyor. Onların iddialarına göre insan Allah’a yönelirse “Allah’ı bilmiş” olur “kendini bilmiş” değil. Kur’an ise, insan ancak “kendini bilebildiği zaman Allah’ı bilmiş olur” buyurmaktadır. Bunun için Kur’an-da ki ruh ve insan konusu çok yüce ve hakikaten çok şaşırtıcıdır.
Kur’an insanın bazen kendini kaybettiğini buyuruyor. Kur’an’ın tabiriyle, büyük kaybı olan bütün parasını kaybeden kimse değildir, hatta bütün hürriyetini kaybederek başka birinin kölesi olan kimse de değildir; hatta bütün şerefini kaybeden kimsede değildir, büyük kayıp, belki insanın kendini kaybetmesidir. İnsan kendini kaybettiği zaman her şeyini kaybetmiş olur; eğer insan kendini bulursa o zaman her şeyi bulmuş olur.
İbadetin felsefesi nedir? İbadetin felsefesi, insanın kendini buluncaya kadar Allah’ı bulma isteğidir; ibadettin felsefesi “kendini tekrar bulma” ve Kur’an’ın buyurduğu manada gerçekten “kendini bilme”dir.
Kur’an İslam okulundan ilham alanlar hariç insanlığın hâlâ bu gerçeği idrak edemediğini söylemektedir.
Eğer siz Muhyiddin-i Arabî’ye bakarsanız; insanın kendini bilmesini talebelerinden Mevlana Celaleddin-i Rumi ve benzerlerinin ortaya çıktığını görürsünüz. Bunlar Kur’andan altı yüzyıl sonra yaşadıkları halde, O’ndan ilham almayı becerebilmişlerdir.
Kur’an-dan altı yüz sene sonra yaşadıklarına şüphe yoktur, ama onlar asrımızın felsefesinin yedi yüz yıl ilerisinde olmanın şerefine sahiptirler.
Mevlana, “kendini bilme” konusunun hiçbir zaman “Allah’ı bilme”den ayrı olmadığını söylüyor:
“Ey gönül, canın* iktizası** uyanık olmaktır
Kim daha uyanıksa onun canı daha güçlüdür.”
Canın gerçekten bilgili olma olduğunu söyledikten sonra, daha çok bilgili olanların canlarının daha güçlü olacağını söylüyor.
İşte bunun için insanın ruhu, daha bilgili olduğundan, hayvanın ruhunda daha güçlüdür. Konu yavaş-yavaş kendinden haberdar olduğu zaman kendi Allah’ından haberdar olana kadar, daha ince bir hal almaktadır.
Buna rağmen, bunlar hürriyet konusunda her bağlılığın bağımsızlığa ters düştüğünü zannediyorlar. Belki Allah’a bağlılığın dışındaki her bağlılığın hürriyetini zıddı olduğu, oysa insanın kendi kemalatına bağlı olmasının Allah’a bağlılıktan başka bir şey olmadığını ve hürriyeti ortadan kaldırmadığını söylemek lazımdır.
Öyleyse Allah’ı bilme, kendini daha çok bilmeyi gerektirir; insan gerek ibadette, gerekse halvette Allah’ın zikrine ne kadar dalarsa, Allah’a ne kadar çok yönelirse, o zaman kendi nefsini o kadar güzel tanımış olur.
Bazı büyük kimseler, bu irfani yollardan kendini bilmeye erişmişlerdir. Yaklaşık elli yıl kadar önce, büyük müçtehitlerden Necef’te ilim tahsil edenlerden Merhum Hüseyin Kalî Hemedanî’nin talebesi ve yarım asır öncesinin çok büyük fıkıh ve şeriat alimi olan bir zat yaşamıştır. Bu Merhum kişi elli yıl kadar önce bu dünyadan göçen Mirza-Cevad Melekî Tebrizî idi. Sağlığında Kum’da ikamet ediyordu bir sürü kitabı vardı.
Bu zatın kendileri o zaman “kendini bilme” konusunu bir mukaddimeyle şerh etmiştir ve “kendini bilme” merhalesine irfanî yoldan -zaten onun kendisi de kendi nefsini anlamış ve tanımış- erişir.
Bunu şöyle anlatıyor: Ben birini tanıyorum.* Bu kendini bilmeyi ilk defa rüya aleminde kendisinde keşfetmiş ve artık onun için uyanıklık devam etmiştir. Daha sonra durumu kendi kitabında şöyle açıklıyor:
Bu “kendine aydınlanma” gerçekte “Allah’ı bilme”nin ikinci derecesidir, bir aslın neticesidir. İbadetten başka bir yoldan gerçekleşemez, bir psikolog yüzyıl psikoloji ile uğraşsa yine gerçek bir kendini bilmeye erişemez.
Hz. Ali’(a.s) nin bir cümlesi vardır:
“Bir şeyini -mesela bir eşyasını- kaybettiği zaman onu bulana kadar peşinde koşan, fakat kendini kaybetmiş olduğunu hiç düşünmeyen adama şaşarım! Neden kendini bulmaya koşuyor?! Ey insan! Sen kendini kaybettiğini biliyor musun? Git kendini bul, (çünkü) bu senin için kaybettiğin herhangi bir şeyden daha kıymetlidir…”
DİĞER BİRKAÇ PROBLEMİN CEVABI
Değerler konusunda Allah’a iman etmenin insanî değerleri unutturduğunu söylüyorlar. Oysa biz, yabancı bir şeyde boğulmanın insanın kendi zatındaki insanî değerlerini unutmasına sebep olduğunu söylüyoruz.
Ama eğer bu boğulma, “kendi”si ve kendi kemaliyle aynı şeyde olursa, insandaki değerlerin dirilmesine ihya olmasına sebep olur. Buna delil olarak kulluk makamında çok yüksek seviyelere ulaşan bazı kimseler gösterilebilir; onlardaki akıl güçlüdür Onlardaki aşk daha güçlüdür. Onların gücü daha fazladır, onlarda insanlarla olmak daha güçlüdür. Onların izzet ve kerameti (bağışlama) daha güçlüdür. Çünkü bunların hepsi Hakk’ın zatının tezahürüdür.
Allah’a inanmanın, insanın duraksamasına ve hareketsiz kalmasına sebep olacağını söyleyenlere şöyle demek lazımdır:
Onlar, Allah’ın ağaç gibi bir şey olduğunu, böylece Allah’a bağlanan bir kişinin sınırlı, bağlı ve artık hareket kabiliyeti olmayan bir varlık olacağını zannediyorlar.
Existansiyalist efendiler! Allah sonsuz, uçsuz bucaksız bir gerçektir. Eğer insanı sınırlı bir uzayda, mesela yüz fersahlık* bir fezada hapsettiğiniz zaman, bu insan için bir sınırlamadır, çünkü insan, benim kat ettiğim bu fezanın sonu sınırlıdır, der.
Ama eğer insanı sonsuz bir uzaya hapsederseniz, onu sınırlayamaz; sonsuz uzayda duraksama yoktur. Yani ey insan! Bu sonsuzluğa hareket edersen yine kemaline doğru gidersin. Allah sonsuz olan tek varlıktır. Eğer insanların en mükemmeli olan, yani Hatemü’l-Enbiya (s.a.a), ebediyete kadar ileri gitse yine O’nun seyrinin sonu yoktur.
Allah sonu olan bir varlık değildir, bu sonsuz alan yalnız insan içindir.
Salavat konusunda ulema arasındaki bir bahse dönelim. Bizim Hz. Peygambere gönderdiğimiz salavatın manası nedir- Allah’tan peygamberin üzerine rahmet ve hayır taleb ediyoruz bunun ne etkisi vardır? Bazıları, peygamber insan-ı kâmil olduğuna göre, onun için rahmet ve hayır dilemenin anlamı nedir? diyorlar. Bunlara cevap olarak şöyle söylemek lazımdır: Hz. Peygamber sürekli bir gitme ve hareket etme halindedir ve bu gidiş sonsuza kadar olsa bile, bu yolun sonu yoktur. Öyleyse Allah’ın zatına olan bağlılık, insanın “Sayruret”inin “Keynunet”e dönüşme sebebi ve kaynağı olamaz.
“BİR HEDEFİN KEMALİ” İLE “BİR VESİLENİN KEMALİ”
Bu existansihyalist efendilerin hata ettikleri başka bir konu da hedef ile vesile arasındadır. Hürriyet insan-ı kâmil içindir, ama hürriyet “bir vesilenin kemali”dir, “bir hedefin kemali” değildir.
İnsanın hedefi hür olmak değildir, ama insanın kendi kemalatına erişinceye kadar hür olması lazımdır.
Hürriyet yani bağımsızlık insan içindir, çünkü insan bütün varlıklar arasında yolunu kendi kendine seçmesi lazım gelen tek varlıktır. Hatta çok daha ince bir tabirle insanın kendisini seçmesi lazımdır.
Öyleyse insan, hürdür ve bağımsızdır, ama acaba “kendi kemaline ulaştığı zaman mı hürdür” yoksa “kendi kemalini seçtiği zaman mı bağımsızdır?” Hürriyetle insanın kemalatının en yüce makamlarına erişmesi mümkün olduğu gibi “Esfele Safilin”e * düşmesi de mümkündür.
Muhtar, yani yuları kendi boynuna atılmış bir varlık. Ey insan! Sen bu tabiat aleminin erişkin tek varlığısın; diğer bütün oğullar erişkin değildir, onlar bakıma muhtaçtır, ancak sen erişkin ve hür bir varlıksın.
“Gerçekten biz, insana yol gösterdik; o ya şükredici ya da nankör olur.”
Biz sana yol gösteriyoruz, kendi yolunu senin seçmen lazımdır.
Hürriyet insanlığın kemalinin kendisi değildir, insanlığın kemalinin vesilesidir. Yani eğer insan hür olmazsa, insanlığın kemalatını tahsil edemez. Çünkü bir gücün hükmünde olan bir varlık oraya erişemez. Öyleyse hürriyet bir vesilenin kemalidir, bir hedefin kemali değildir.
İsyan da böyledir. Bunlar burada insanın hür olduğu zaman isyankâr ve serkeş olabileceğine inanmışlardır; yani bir gücün karşısında durabilen onu inkar da edebilir. Sonra onlar, isyan ve baş kaldırmanın insanın kendisi için kemal olduğunu sandılar. Onlara göre hür insan, hiçbir şeye teslim olmayan ve her şeye baş kaldıran insandır.
İsyanı zati bir değer saydıkları için sonucunda bu okul anarşiyi elde etti. Eğer bir okulda isyanın zati bir değeri varsa anarşiyi gerektirir.
Sartre bu töhmeti kendi okulundan uzak tutabilmek için çok çalışmış ama becerememişti. İsyanın zati bir değere sahip olduğu okulda anarşinin olmaması mümkün değildir.
İslam okulunda “İsyan mümkün”dür. Zaten insan için bir değerdir. Yani insan itaat de edebilir, isyan da; yükselebildiği gibi, alçalabilir de. Acaba isyan etmeyen biri insandan üstün müdür? Hayır. O isyan edemiyor, etmiyor. İsyan ve itaat edebilme kabiliyeti insanda birbirinde eşittir. İnsanın kemalinden sayılır. Başka varlıkların böyle bir kabiliyetleri olmadığı için sorumlu ve hür değildirler.
Evet, isyandan sonra Allah’a yönelme, insan için bir kemaldir. İsyandan dönmek, Hak Teala’nın esma-i hüsnasından -yani “Gafur” ve “Bağışlayıcı” isminden- birinin tahakkuk etmesi, gerçekleşmesidir.
Eğer bir tövbe ve bir isyan olmasaydı bir gufran da olmayacaktı. O zaman, Allah’ın gufranı, bağışlaması olmayacaktı; bu, eğer isyan olmasaydı Allah “Gafur” olmayacaktı demek değildir.
İsyan küfür, tövbe de küfürden dönmektedir. Bu küfürden dönmekle Allah’ın furganı ortaya çıkar.
Hak Teala bir rivayette şöyle buyuruyor: “Eğer yeryüzünde yarattığım insanlar isyan etmeseydi, tekrar isyan etsinler, tövbe etsinler de onları bağışlayayım diye yeni bir mevcudat yaratırdım.” Öyleyse isyanın kendisi zatî bir değer değildir.
Hürriyet, yani engel olmaması, mecburiyetin olmaması, yolun başında hiçbir bağlılığın olmamasıdır. Öyleyse hürüm ve kemal yolunu kendim kat edebilirim demek; hür olduğum zaman kemale kendim ulaşmışımdır demek değildir. Hürriyet kemalin başlangıcıdır, kendisi değildir. Bir yolu kat etmesi gereken hür ve bağımsız yaratılmış bir varlığın yolunun üzerindeki bütün engelleri alınmış, hürriyet aşamasına gelmiştir ama hürriyet aşamasına erişmek, kemalin başlangıcına erişmektir; yani kendi kemal yolunu kat edebilmesi için hürdür. Öyleyse bu okulun ilk hatası insanın hürriyetinin en bağımsızlığının Allah’ın varlığıyla çeliştiğini sanmasıdır.
İkinci hatası İman ve Allah’a bağlılığın, herhangi bir eşyaya olan bağlılık gibi insanın değerlerini yitirmesine, hareketsiz kalmasına, duraksamasına ve donmasına sebep olacağını sanmasıdır. Bu okulun üçüncü hatası da hürriyeti insanın nihai kemali olarak bilmesidir. Oysa aslında hürriyet, insanın “kemalinin başlangıcı”dır.
Acaba hürriyet kemal midir? Şüphesiz. Çünkü -eğer hürriyet olmasa bir insanın kendi kemaline ulaşması mümkün değildir. Allah insanı, hürriyeti ve bağımsızlığı sayesinde kemale ulaşabilecek şekilde yaratmıştır. Kemal yolunu, insanın kendi ihtiyarıyla adım atarak geçmesinden başka türlü kat etmesi mümkün değildir. Bu kadar güçlülüğü aştıktan sonra bu yoldan başkasına gitmemelidir.
İSLAMÎ TABİRLERDE HÜRRİYET
İslamî tabirlerde geçen hürriyet kavramına biraz değineceğim. İslam, hürriyet konusunun insanın insanî değerlerinden biri olduğunu açıkça itiraf etmiştir. Ama sade bir kişiye mahsus bir değer değildir. Hürriyet, yanlış tefsirler ve tabirlerdeki manalar da değildir. Hürriyetin gerçek anlamı, Nehcü’l Belağa’da Hz. Ali’nin, Malik Eşter’e yazdığı ayrıntılı mektuptan sonra gelen, Hz. Hasan’a bir vasiyeti vardır ki bu mektup İmamın en ayrıntılı mektubudur, o mektuptadır.
O mektubun cümlelerinden biri şöyledir: “kendi canını ve ruhunu, her türlü pis işten ve kötülükten aziz tut; her türlü alçaklık ve adilikten muhterem say.”
Kendi canını tut demiyor, “Ekrem tut” diyor. Yani alçaklığa ve adiliğe sebep olacak vücudundan, kendi zatının ihtiramını muhafaza et diyor.
Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor: “Yenilgilerin en büyüğü, kendine yenilmektir.”
Buradaki anlamın aynısını Hz. Ali başka bir tabirle şöyle buyuruyor.
“Oğlum kaybedeceğin veya satacağın her şeye bir değer biçmek mümkündür. Senin neyin varsa, onun, satıldığında karşılığını alacağın bir değeri vardır. Ama bir şeyin var ki onu satmaya kalksan bütün dünyada ona bir değer bulamazsın, o kendindir. Yani bu canın, nefsin ve ruhundur; eğer ruhunu satarsan karşılığında sana dünyanın tamamını ve onda bulunanları verseler ona denk düşmez.”
O’nun saygı değer oğlu İmam-ı Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Benim kendi ruhuma ve nefsime karşılık olan yalnız bir şey var ki o da Allah’tır.
Ruhu Allah’a satıp, Allah’ı alabilirsin ama nefse karşılık bütün varlıklar aleminin, melekler aleminin, dünya ve ahiretin hiçbir kıymeti yoktur.”
Hz. Ali aynı mektubunda şöyle buyuruyor:
“Oğlum! Asla başkasının kulu olma, çünkü Allah seni bağımsız, hür yaratmıştır.”
Size Nehc’ül Belağa’dan başka bir örnek arz ederek sözlerime son vereceğim. Hz. Ali (a.s) ibadetlere kıymet (bu tabir çok sayıdaki hadislerde vardır) biçerken şöyle buyurmuştur:
“Allah’a ibadet eden insanlar üç gruptur: Bazıları, Allah’a korktukları için ibadet ederler. Çünkü bir cehennem ve azap olduğunu işitmişlerdir. Allah’a kendilerini muazzep etmesin diye ibadet ederler.
Bunların vasıfları, sahiplerinden korktukları için bir iş yapan ve başka bir değeri bulunmayan kölelerin özellikleri gibidir.
Bazıları da Cennete tamah ettikleri için Allah’a ibadet ederler. Çünkü Allah’ın “altlarından ırmaklar akan” cennetleri olduğu ve orada “canlarının çektiği cinsten kuş eti; ve iri kara gözlü eşler ki, sedefinde saklı iniler misali”  hurilerin olduğunu işittiklerinden: Ancak hatırlarına bir kuş eti veya zümrüt, inci, mercan ya da kara gözlü bir huri geldiği zaman bunlardan paylarını alabilmek için ibadet etmeye başlarlar. Bu ibadet de tacirlerin ibadetidir.
Ama bir başka grup vardır ki onlar Allah’a şükrederek ibadet ederler. İbadetlerinde ne cennet hevesi ne de cehennem korkusu vardır; yalnız ve yalnız Allah’ı görürler.”
İnsanı insan eden, insanî değerlerden biride onun “şükredici” olmasıdır. Onun vicdanı, Allah’a şükretmesi gerektiğine hükmeder; ve o da cennet ve cehennem olsun veya olmasın, ben Allah’a ibadet ederim, der.
Mübarek ayakları şişinceye kadar ibadet eden Hz. peygamber değil miydi? Ey Allah’ın Resulü! (s.a.a) Siz, “Allah’ın senin geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlaması”… olan bir varlıksınız, niçin bu kadar ibadet ediyorsunuz?… diye sordukları zaman şöyle buyurdu:
“Acaba herkesin ibadeti Cehennem korkusundan veya Cennet hevesinden midir?! Acaba benim şükredici bir kul olmam gerekmez mi?”
Demek ki birinci grubun ibadeti, kölelerin ibadeti; ikincilerin ibadeti tacirlerin ibadeti; üçüncü grubun ibadeti ise hürriyet sahibi olanların ibadetidir.
Hz. Ali’nin (a.s) mantığına göre, hür ve bağımsız insanın cennet ve cehenneme bağlılığı yoktur. O, cennet ve Cehennemden azadeder, ancak kendi Allah’ına bağlıdır.
Başlangıçta nihayetim şimdiye kadar söylediklerimin hepsini ayrı-ayrı birer celsede anlatmaktı. Bütün konuları bir yerde. İslam’ın örnek insanını bir yerde göstermek istiyordum. Ama bu okulların hepsini aynı anda anlatmış ve İslam’ın görüşünü açıklamış oldum.
Önce, İslam’ın tek değerli olmadığı; her yeri gören bir bakış açısı olduğu; filozofların söyledikleri şeyleri İslam düşünürlerinin daha önceden söylediği; Ariflerin gördüğü şeyi İslam’ın daha iyi gördüğü; Muhabbet okulunun dediklerini İslam’ın daha çok dediği; Kudret okulunun gördüğünü, İslam’ın daha güzel gördüğü, Sosyalizm okulunun gördüğünü, islam’ın daha iyi gördüğü ve onlarda bulunan bütün zayıf noktalardan hiçbirinin İslam’da bulunmadığı anlaşılmalıdır.
Mantık bize çok somut ve çok aydınlık bir şekilde İslam okulunun mükemmel ve toplayıcı olduğunu gösteriyor ve bütün bunlar. İslam’ın Allah tarafından bize gönderilmiş olduğunu ispatlıyor.
Burada bahsettiğimiz ve dünyanın en meşhur adamlarının söyledikleri okulların hepsinin, İslam okulu karşısında renk verdiği doğru değil mi? Hz. Peygamber ne kadar meşhur biriydi -Yani meşhurlardan biri gibi ne okula gitti ne de yazı yazdı-
Böyle sözleri kendi zihninden söyleyebilmesi imkansızdı; kendinden daha güçlü, insanlardan daha güçlü bir kudretten ilham aldığı ortadadır, gerçekten de onun ilhamı Allah katındadır. Bu okul diğer bütün okulları geçmiştir. Böylece, diğer ekollerle mukayese edilerek, bu okulun değerinin açıklanmış olduğunu söyleyebiliriz.

Yazan: Şehid Ayetullah Murtaza MUTAHHARİ

Çeviren: Bahri AKYOL


more post like this