Bilgisizlik, yoksulluk ve doğru bir hayat düzeninin olmayışı, Arabistan bölgesini vahşilik, yırtıcılık, tembellik ve canilik gibi nice kötü huyların karanlığına gömmüştü. Çok utanç verici, ahlak dışı şeyler dahi, halk arasında yasal ve övünç kaynağı sayılmıştı.
O dönemin en önemli özelliklerinden biri de,  sarhoş edici içkilerin çok miktarda tüketilmesiydi. Öyle ki, şairler, içki ve içki âlemlerinden ilham alarak, şiirler yazar, bu şiirleri meydanlarda büyük bir keyifle halka sunarlardı.
Yağmacılık, kumar, faiz ve köle tüccarlığı o dönemlerin en vazgeçilmez alışkanlığı haline gelmiş, ahlak kavramını da kendi zevk ve nefsi duygularına, yaşama biçimlerine göre anlamlandırmışlardı. Onların ahlaki düşüncesine göre, kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek, gayretin, fazlaca adam öldürüp kan dökmek yiğitliğin göstergesiydi.
Sapkınlık ve özden uzaklaşma o kadar sınırı aşmıştı ki, kendi elleriyle yaptıkları putlara tapıyor, o putlar için kurbanlar kesiyorlardı. Kâbe, cahiliye Araplarının put hanesiydi. Her kabilenin orada bir putu vardı. Ayrıca her ailenin de taptığı kabile putunun yanı sıra, bir de aile putu vardı. Ayrıca yıldızlar, ay, güneş, taş, tahta, toprak ve çeşitli heykellere kadar birçok sembol, o dönemdeki kabilelerce kutsal sayılıp, tapılmış dini mabutları haline gelmişti. Onlar için tavaf ve kurban kesme merasimleri düzenlenirdi. Her kabile, her yılbaşı merasimlerle bir adam seçer, onu kendi ilahları önünde kurban keserek, kanlı bedenini kurban kesildiği yerin yakınında bir yere gömerlerdi.
Araplar arasında puta tapmak, akli ve ilmi ölçüleri o kadar aşmıştı ki, insanlar kendi elleriyle yaptıkları ve koruma ihtiyacı duydukları putlardan, kendilerini korumalarını bekliyor, kendilerine bile faydaları olmayan o aciz nesnelerden medet umuyorlardı. Bu çok çeşitli işe yaramayan boş mabutlara tapınmanın sonucunda tezatlar, uyuşmazlıklar, savaşlar, ihtilaflar, kan dökmeler ve birçok maddi ve manevi yıkımlar yaşanmıştır.
Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) hutbelerinden birinde, İslam’dan önceki Araplar hakkında şöyle buyurmuştur:
“Allah, Hz. Muhammed’i (s.a.a) dünya ehlini sakındırmak ve onu, kendi Semavi emirlerinin emini kılmak ve gönderilmek üzere seçti. O halde siz ey Arap halkı! En kötü dinlere sahiptiniz, en kötü topraklarda yaşardınız, sert taşlıklar arasında vahşi yılanlarla birlikte yatardınız. Kirli sular içer, hoş olmayan yemekler yerdiniz. Birbirinizin kanını döker, akrabalık bağlarını keserdiniz. Putlar sizin aranızda değerliydi ve günahlar baştanbaşa vücudunuzu sarmıştı.”
Hz. Ali (a.s) başka bir hutbesinde de Arap halkının inanç durumunu şöyle beyan etmektedir:
“O günün halkı, çeşitli mezheplere, bidatlere ve farklı taifelere sahiptiler. Bir grup, Allah’ı yaratıklara benzetirlerdi. (Allah’ın bazı organları olduğuna inanırlardı.) Bazıları Allah’ın isminde tasarruf ederlerdi. Bir grup, O’ndan başkasına işaret ederdi. Daha sonra Allah, onları Resulü Ekrem’in (s.a.a) vesilesiyle hidayet etti ve ilahi emirlerle tanıştırdı.”
Öyle bir dönem ki, hakkı tanımamanın vermiş olduğu şuursuzluk, insanları tamamıyla hayvansal içgüdülerinin esiri etmişti. Yüce Allah’ın kendilerine bahşettiği aklın o nurani ışığından yoksun, zifiri bir karanlığın içinde insanı insan yapan ve yaratıcının huzurunda değerli kılan bütün özelliklerden bihaber yaşıyorlardı.
O dönemde kadın, bir mal gibi alınıp satılırdı. Her türlü sosyal haktan, hatta miras hakkından dahi mahrumdu. Arapların aydın olanları dahi kadını bir hayvan olarak görür ve onu sıradan bir araç olarak değerlendirirlerdi. “Kadınlar erkeklerin nütfeleri için ancak birer kaptırlar” cümlesi dillerinden düşmezdi. Bu yüzden de kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Kız çocuklarına karşı takınılan bu tavır, kıskançlığın en yüksek derecelerinden sayılıyordu.
İşte bütün bu yaşananlar, insanı insan yapan değerler bütününden ve Allah’ın insana yüklediği anlam ve ölçülerden sapmaktır. Bu sapkınlık, birçok hurafenin de ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Yağmur yağması için ateş yakılması, inek su içmediğinde, öküzün dövülmesi, kabir sahibinin kıyamet günü hasrolunduğunda, yaya kalmaması için kabrin yanına bir devenin hapsedilmesi, kabir yanında devenin damarlarının kesilmesi v.b boş inanış ve hurafeler, o dönemdeki yaşamın çarpık inanç temellerini gözler önüne sermektedir.
Yukarıda değindiğimiz sapkınlıklar ve haktan kopuş, insanları kendi benliklerinden kopararak onları, kendi uydurdukları boş bir inanışın ve safsatalarla şekillendirdikleri, zalimane bir yaşamın kurgusuna hapsetmişti. Bu yaşama biçimi zamanla insanları büyük bir vahşet ve şuur yitimine itmekte, yaratılış gayelerinden koparmaktaydı. Allah’ın adını zikretmenin bile suç sayıldığı, taştan ve tahtadan yapılan putlar uğruna kanların akıtıldığı, ahlaki değerlerin ayaklar altına alındığı ve sapkınlığın haddini aştığı böylesi bir zamanda, insanlara kurtuluş yolunu gösterecek, onlara hakkı söyleyecek ve güzel ahlakıyla insanları Allah’ın dinine çağıracak bir elçinin gelmesi kaçınılmaz olmuştu artık.

HZ. MUHAMMED’İN (S.A.A) DOĞUMU
Siyaha kesmiş cahiliye bulutları, Arabistan Yarımadası’nın her tarafını kaplamıştı. Kötü huylar, kanlı savaşlar, yağmacılık, azgınlık, evlat katli v.b. kötülükler, her türlü ahlaki faziletleri ortadan kaldırmış, Arap halkını helakin eşiğine sürüklemişti. Ölüm ile yaşam arasındaki o gizemli çizgide neredeyse yok olmak üzereydiler. İşte böyle bir zamanda; Miladi 570 yılında mutluluk sabahının yıldızı doğdu ve zifiri karanlığa bürünen Arabistan yarımadası, Hz. Muhammed’in (s.a.a) doğumuyla eşsiz bir aydınlığa uyandı. Böylece, zillet kaplamış bir milletin yüzüne saadet kapıları açıldı ve çok geçmeden bu nurun ışınları, dünyanın dört bir yanını aydınlattı. Bu nurla birlikte, bütün dünyada büyük bir insanlık medeniyetinin temelleri atılmış oldu.
Peygamberimizin (s.a.a) doğumu, birçok olağanüstü olayın gerçekleşmesine vesile olmuştur. O kutlu doğum esnasında, Kisra Sarayı’nın on dört sütunu yıkıldı, Fars ateşgedesinin ateşi söndü, Sava Gölü kurudu. Mekke Put hanesindeki putlar devrildi. Peygamber’in (s.a.a) mübarek vücudundan bir nur, göklere yükseldi ve fersahlarca yol, o nurun ışığıyla aydınlandı. Ayrıca Peygamberimiz (s.a.a), sünnetli ve göbeği kesilmiş olarak doğdu ve doğduğu anda “Lailahe İllallah, Muhammeden Resulullah” diye kelime-i Şahadet getirdi.

AD KOYMA MERASİMİ
Peygamberimizin (s.a.a) dedesi Abdulmuttalip (a.s) torununun doğumundan yedi gün sonra, Allah’a karşı duyduğu minnet ve şükrünü yerine getirmek için, bir koyun kesti ve Kureyşlileri davet ederek görkemli bir merasim düzenledi. Abdulmuttalib, Kureyş’lilerin hepsinin bulunduğu bu merasimde torununu kucağına alarak:
“Ey Kureyşliler! Dedi. Biliyorsunuz ki bu merasimi torunuma isim koymak ve onu bana hediye eden Allah’a minnet ve şükür duygularımı sunmak için hazırladım. Ve onun adını Muhammed koydum.”
Kureyşlilerden biri:
“Neden Muhammed koydunuz torununuzun adını? Hâlbuki bu ad Araplar arasında pek adet değil” diye sorunca, Abdulmuttalip (a.s) şöyle cevap verdi:
“Adını Allah’ın inayetiyle Muhammed koydum. Bu adı koydum ki, göklerde ve yerde beğenilsin, övülsün diye…”
Abdulmuttalib’in torununa Muhammed ismini koymasında hiç şüphesiz, gaybi ilhamın tesiri olmuştur. Çünkü Araplarda Muhammed ismi, pek yaygın değildi. Pek az kişi bu adla adlandırılmıştır.

HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.A) SÜT EMME ÇAĞI
Havası çok sıcak olan Mekke, çocukların sağlıklı büyümesi için pek uygun değildi. Bu yüzden Mekke’deki çocuğu olan birçok aile, yeni doğan bebeklerini sağlıklı büyümeleri için daha elverişli hava koşullarına sahip, Mekke’nin dışındaki obalardaki sütannelere verirlerdi. Bu durum Mekke’de bir gelenek haline gelmişti. Oba ve köylerde ise sütannelik bir gelir kaynağıydı. Birçok aile bu yolla geçimini sağlıyordu.
Hz. Muhammed (s.a.a) doğalı bir hafta olmuştu. Âmine de bu geleneğe uyarak çocuğunun daha sağlıklı bir ortamda büyümesi için ona uygun bir sütanne aramaya karar verdi. Bu kararı, belki onu biricik yavrusundan belli bir süre ayrı yaşamak zorunda bırakacaktı ama oğlunun sağlığı onun bu annelik içgüdüsünün önüne geçmişti bir kere. Bu düşüncesini Abdulmuttalib’e açtı. Abdulmuttalib de onay verince, uygun bir sütanne arayışları başladı. Ancak hiçbir sütanne yetim bir çocuğa bakmak istemiyordu. Çünkü babası olmadığı için bekledikleri ücreti alamayacaklarını düşünüyorlardı. Tam Hz. Muhammed’e (s.a.a) bir sütanne bulmakta ümitsizliğe düşmüşken, sütannelik yapacak bir bebek bulmak için çırpınan bir kadına rastladı. Kadının adı Halime idi. Sadoğulları boyundandı. Obalarında kıtlık vardı ve hayvanları sütten kesilmiş, otlakları kurumuştu. Bu kıtlık, Sadoğulları kabilesini büyük bir yokluğun eşiğine getirmişti. Halime de bu yokluk çıkmazını az da olsa aşabilmek için, sütannelik yapabileceği bir çocuk bulabilmek ümidiyle Mekke’ye gelmişti. Ama sütü az olduğu için, kimse çocuğunu ona vermek istememişti. Birkaç gün Mekke’de dolaşmış ve sütannelik yapabileceği bir çocuk bulamadan, ümitsizce obasına geri dönmeğe hazırlanmıştı. İşte bu ümitsizlik anında karşılaşmıştı o nur parçasıyla. Halime, sırf obasına eli boş dönmemek için Hz. Muhammed’i (s.a.a), dedesi Abdulmuttalip’ten (a.s) alarak, obasına geri dönmüştü.

Halime, Hz. Muhammed’i (s.a.a) obasına getireli birkaç gün olmuştu. Yetim bir çocuğun bakıcılığını üstlenmek ve az miktarda dünyalık alma korkusu, yerini muazzam bir keramete bırakmış, Halime’nin tek çocuğuna bile yetmeyen sütü, olağan üstü bir şekilde artmıştı. Kerametler bununla sınırlı kalmayıp, Sad oğulları kabilesi adeta bolluk ve berekete boğulmaya başlamıştı. Hayvanların sütleri bereketlenmiş, dölleri çoğalmıştı. Ağaçlar meyveleri taşıyamaz olmuştu.  Doğa, bütün cömertliğiyle bereket kapılarını ardına kadar açmış, büyük bir bollukla Sad oğulları kabilesini ödüllendirmişti.
Bu durum, kabile halkının dikkatini çekmiş, kabile halkı arasında Muhammed, bu kerametin, bu bereketin kaynağı olarak görülmeğe, bu şekilde inanılmaya başlanmıştı. Doğal olarak da Hz. Muhammed (s.a.a), bütün oba halkı tarafından çok sevilmiş, Halime’ye gurur ve iftihar kaynağı olmuştu.
Hz.Muhammed (s.a.a), Halime’nin yanında tam iki yıl kaldı. Bu iki yılsonunda, tekrar Mekke’ye annesinin yanına getirildi. Halime o hazrete, o kadar alışmış, onu o kadar benimsemişti ki, sanki kendi çocuğundan ayrılıyormuş gibi, Hz. Muhammed’i (s.a.a) annesine teslim ederken gözyaşlarına boğuldu. Tekrar kendisiyle götürmek ve Muhammed’e birkaç yıl daha bakmak için annesi Âmine den izin istedi. Âmine, kadıncağızın sadakat ve ilgisi karşısında daha fazla direnemeyerek, bu isteği kabul etti. Halime, büyük bir sevinçle Hz. Muhammed’i (s.a.a) alıp tekrar obasına geri döndü. Rivayete göre bu defa Hz. Muhammet (s.a.a) üç yıl kaldı Halime’nin yanında. Bu süre içerisinde, Hz. Muhammed (s.a.a), hızla büyümeğe, etrafındaki canlı ve cansız varlıklara anlamlar vermeğe, her şeyi yorumlamaya başlamıştı. Sütkardeşleri Şeyma ve Abdullah’la koyun otlatmaya gidiyor, günlerini köyün temiz ve sağlıklı ortamında bu yeni ailesiyle sevgi ve muhabbetle geçiriyordu.
Hz. Muhammed (s.a.a), beş yaşlarındayken yeni ailesinden ayrılmak zorunda kalmış, hayatın felsefesini çözmeğe mazhar, akıl süzgeci açık, yüreği nur-i iman ile yıkanmış bir şekilde, anne ve dedesinin yanına, Mekke’ye dönme zamanı gelmişti.

YESRİB’E YOLCULUK VE AMİNE’NİN VEFATI
Hz. Muhammed’in (s.a.a) babası Abdullah (a.s), Yesrib denen yerde vefat edip, oraya defnedilmiştir.  Hz. Muhammed’in (s.a.a) annesi Âmine, hem merhum eşinin kabrini ziyaret etmek, hem de uzun zamandır ziyaret edemediği akrabalarını görmek amacıyla, oğlunu da alıp Ümmü Eymen ile beraber Yesrib’e doğru yola çıktılar. Bir ay Yesrib’de kaldıktan sonra, hazırlıklarını tamamlayıp, geri dönmek üzere Mekke’ye doğru tekrar yola koyuldular.
Daha anne karnındayken yetim kalan Hz. Muhammed (s.a.a), bu yolculuk esnasında hayatının en büyük yıkımlarından birini daha yaşadı.  Mekke yolu üzerinde bulunan ve adına Ebva denen yerde, biricik annesini de kaybetmiş, bir anda kendisini öksüzlüğün zemheri kollarında buluvermişti.
Annesini de yitiren Hz. Muhammed (s.a.a), artık dedesi Abdulmuttalib’in (a.s) gönül bahçesinden yudumladığı sevgi ve şefkatle avunmak durumundaydı. Zaten Abdulmutallib (a.s) torununa karşı o kadar sevecen ve içten davranıyordu ki, Hz. Muhammed (s.a.a) bir an dahi yetim ve öksüz olduğunu hissetmiyordu. Öyle ki zamanının çoğunu dedesiyle geçiriyor, arta kalan zamanlarında da, tabiatı inceliyor, tabiatta meydana gelen olayların sırrını düşünerek, hamt ve şükür terennümleri gönderiyordu Rabbine. Yetimlik ve öksüzlük duygusu, Hz. Muhammed’in (s.a.a) kişilik yapısını geliştirmiş, onu olgunluğa ve kendine güvenli olmaya hazırlamış, karşılaştığı güçlük ve nahoş olaylar karşısında tahammül etmesini ve sabırlı olmasını sağlamıştı. O da yaşadığı bu olaylar karşısında kendisine düşen payı alarak, olgun ve kâmil kişiliğiyle etrafındakilerin dikkatini cezp ederek, hak edilmiş bir saygınlık kazanmıştı.

ABDULMUTTALİB’İN (A.S) VEFATI
Hz. Peygamber’in (s.a.a) kalbine hüzün dalgalarının hükmettiği bu çağda, o nur parçasının kalbine yine ateş düşmüş, dedesinin ölüm haberiyle sarsılmıştı bir kez daha. Abdulmuttalib’in (a.s) vefatı, onun ruhunu o kadar sıkmıştı ki, onun vefat ettiği gün, dedesinin kabrinin başına varıncaya kadar gözyaşlarına hâkim olamamış, o günden sonra da dedesini asla unutamamıştı.
Unutamazdı da… İki yıl boyunca dedesinin o şefkat denizinde teskin etmişti yetim duygularını. Dedesi, onun için hiç görmediği babasının timsaliydi bir nevi. Öyle bir dede ki; imanla yoğrulmuş yüreğini azgın Ebrehe ordusuna siper edip, takvasıyla çaresiz insanlara ilham kaynağı olmuştu. Emaneti korumak adına ölümü dahi göze alacak kadar sadık ve Kâbe gibi mukaddes bir evin korumasını sahibine havale edebilecek kadar da Allah’a inancında sabit biriydi.
Hz. Muhammed (s.a.a), işte böyle bir dedenin torunuydu. O yüce peygamber (s.a.a), dedesinin timsalinde hem babasını kaybetmişti yeniden, hem de annesini. Hem yetim kalmıştı yeniden, hem de öksüz…
Yüce Allah, Kuran-ı Kerim’de Hz. Peygamber’in (s.a.a) yetimlik dönemini hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:
“Bir yetimken seni bulup barındırmadı mı?”

EBU TALİP’İN HİMAYESİ VE ŞAM SEYEHATİ
Ebu Talip (a.s), bazı nedenlerden dolayı iftiharla, Hz. Peygamber’in (s.a.a) himayesini üstlenmiştir. O, iyilik ve cömertliğiyle meşhur olmuş bir şahsiyettir. Bu yüzden Abdulmuttalip (a.s), torununa bakması ve onu himaye etmesi için Ebu Talip’i (a.s) görevlendirmiştir.
Ebu Talip (a.s), görevinin ve sorumluluğunun bilincinde, kendisine emanet edilen Hz. Muhammed’i (s.a.a) çocukluğundan başlayarak malı ile canı ile itibarı ile koruyor, her an ve her yerde onu eli ve dili ile destekliyordu. Genellikle onun isteklerine hassasiyet gösteriyordu.
Ebu Talip (a.s), hanımı Fatıma’nın yardımı ve desteğiyle, yeğeninin himaye ve bakımını büyük bir hassasiyetle yapmaya çalışıyor, onu kendi çocuklarından bile ayrı tutmuyordu. Gerek fiziksel, gerekse duygusal gereksinmelerini karşılayabilmek için, karı koca el birliğiyle uğraş veriyor, Muhammed’e yetimlik ve öksüzlük duygusunu hissettirmemeğe çalışıyorlardı. Bunu da başarıyorlardı. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.a), amcasını öz babasından, yengesini de öz anasından ayrı tutmuyor, onların çocuklarını da öz kardeşleriymiş gibi gönülden seviyordu.
Kureyş’lilerin adetlerinden biri her yıl ticaret maksadı ile Şam’a gitmekti. Çünkü o dönemde kazanç elde etmenin başta gelen kaynağı ticaretti. Ebu Talip de (a.s) bu yolculuklardan birine çıkmaya karar vermiş, hazırlıklara başlamıştı. Ancak, bir an bile yanından ayırmadığı yeğeni Hz. Muhammed’i (s.a.a) bu sefere götürme yanlısı değildi. Bu yüzden de güvendiği dostlarından bazılarını onu korumakla görevlendirdi.
Kervanın hareket saati yaklaşmıştı artık. Hz. Muhammed (s.a.a), amcası ve tek hamisinden ayrılacağı için duygulanmış ve gözleri dolmuştu. Yeğenini o halde gören Ebu Talip (a.s), bütün zorlukları göze alarak, Hz. Muhammed’i (s.a.a) yanında götürmeğe karar verdi.
Hz. Muhammed (s.a.a), amcasının bu kararı karşısında sevinçle hazırlıklarını tamamlamaya, yolculuk için gerekli olan ihtiyaçlarını toparlamaya koyuldu. Nihayet Hz. Muhammed’in (s.a.a) Şam’a ilk yolculuğu başlamıştı. Şam yolculuğu Hz. Muhammed (s.a.a) için bir keşif yolculuğu mahiyetindeydi. Yolculuk boyunca, çölde yolculuk yapmanın sırlarını çözdü. Kervanların güzergâhlarını, hangi yollardan geçtiklerini, nasıl yolculuk yaptıklarını öğrendi. Çölün sıcağına ve çöl gecelerinin keskin ayazına karşı direnmeği, çöl koşullarıyla nasıl baş edebileceği konusunda amcası ve yol arkadaşlarının tecrübelerinden faydalanmaya çalıştı.
Yolculuk ettikleri kervan Basra denen yere yaklaşmıştı. Basra’nın yakınlarında eski bir manastır vardı. O manastırda, bazı kerametler göstermesi ve gaipten haberler vermesiyle ün salmış Hıristiyan bir rahip yaşıyordu. O rahip, o bölgeden Şam’a ve Hicaz bölgesine doğru giden hiçbir ticaret kervanıyla ilgilenmez, onlara önem vermezdi. Ta ki Ebu Talip (a.s) ve Hz. Muhammed’in (s.a.a) yolculuk ettikleri kervanı görünceye kadar… O kervanın yaklaştığını görür görmez hemen aşağı inip kervanı karşıladı. Kervan manastıra vardığında,  kervanın önünü keserek:
-Buyurun! Dedi. Sizleri ağırlamaktan onur duyarım. Lütfen beni kırmayın.
Kervanda yolculuk edenlerin hepsi, beklemedikleri bu ilgi karşısında şaşkına dönmüşlerdi. Cevap alamayınca, rahip teklifini yineledi:
-Buyurun Lütfen! Sizler için özel bir bölüm hazırlayayım. Bu gece burada kalıp, iyice dinlenin. Yarın yola devam edersiniz.
Nihayetinde kervan o geceyi kendilerine hazırlanmış olan Manastırın özel bölümünde geçirmeği kabul etti. Hayvanlarını sulayıp yemledikten sonra, rahibin kendileri için hazırladığı akşam yemeğini yemek için, yukarı çıktılar. Kendilerine gösterilen bu özel ilginin sebebini daha anlayamamışlardı. Ta ki Rahip kendisini tanıtıp, onları misafir etme nedenini açıklayana kadar.
Yemek esnasında Rahip, hayranlık dolu bakışlarla Hz. Muhammed’i (s.a.a) süzüyordu. Titreyen ellerle Hz. Muhammed’in (s.a.a) başını okşadıktan sonra kendini tanıttı:
-Hoş geldiniz. Benim adım Bahira…
Onun bu içten selamı ve tavrı karşısında Ebu Talip (a.s):
-Hoş bulduk, hoş bulduk, diye cevap verdi. Benim adım Ebu Talip.
Rahip, hayranlık dolu bakışlarını Hz. Muhammed’den (s.a.a) ayıramadan, Hz. Muhammed’e (s.a.a) sordu:
-Ya senin adın nedir?
-Benim adım Muhammed…
Rahip, karşısında oturan o olgun çocukta bambaşka bir hal gözlemiş, onun diğer insanlardan farklı bir yanının olduğunu duyumsamıştı. Açıkçası onda Allah’ın özel kullarına bahşettiği alametleri görmüştü. Bu nedenden ötürü, Hz. Muhammed’e (s.a.a) dönerek:
-Lat ve Uzza hakkına, sorduğum sorulara cevap verir misin? Diye sordu.
Hz. Muhammed (s.a.a), yüzünü ekşiterek:
-Beni Lat ve Uzza’ya ant içirme, diye tersledi. Benim için dünyada bu iki puta tapmak kadar çirkin ve kötü bir şey olamaz.
Rahip tekrar sordu. Bu defa ağzını değiştirmişti.
-Seni Allah’a ant veriyorum. Sorduğum sorulara cevap ver.
-Ne istersen sor o zaman…
Rahip, zoraki gözlerini Hz. Muhammed’in (s.a.a) ay cemali yüzünden alarak, yeniden Ebu Talib’e (a.s) döndü:
-Yolculuğunuz nereye?
-Şam’a…
Rahip tekrar parıldayan gözlerle Hz. Muhammed’i (s.a.a) incelemeğe başladı. Onda, Hz. İsa’nın (as) müjdelediği son peygamberin belirtilerini tespit etmişti. Zira bu rahip, Tevrat’ın, İncil’in ve son peygamberin geleceğini müjdeleyen diğer kaynakların içeriklerinden haberdardı. Bu bilgiler ışığında, kaygılarını dile getirme adına:
-Yo, Yo! Şam’a gitmeyin, diye çıkıştı. Bakın bu kasabada ticaret yapabilecek çok çeşitli olanaklar var. Nasibinizi bu kasabada bulabilirsiniz.
Rahibin sözleri Ebu Talib’in (a.s) garibine gitmişti. Şaşkınlığını saklayamadan:
-Neden? Diye sordu. Şam’a gitmemizde ne gibi sakınca var anlayamıyorum. Sizi tedirgin eden şey nedir söyleyebilir misiniz?
Rahip, sesini yükseltmeden, fısıltıyla şöyle devam etti:
-Bu çocuğun parlak bir geleceği var. Bu çocuk, ilahi kitapların, peygamberliğinden bahsettiği, dünyada geniş bir hükümetinin olacağını haber verdiği, geleceği müjdelenen ve beklenen peygamberdir. Bu çocuk, adını, baba adını ve soyadını din kitaplarında okuduğum peygamberdir. Dinin nerede doğacağını ve dünyaya nasıl yayılacağını biliyorum. Size düşen, onu Yahudilerin gözünden uzak tutmaktır. Eğer onlar, bu gerçeği anlarlarsa, onu asla sağ bırakmazlar.
Ebu Talib’in (a.s) içine korku düşmüştü. Yeğeninin sağlık ve selameti onun için her şeyden, her türlü kârdan daha önemliydi. Neticede bu endişeler nedeniyle, kervan o kasabada alışverişlerini tamamlayıp, büyük bir kârla Mekke’ye geri döndüler.

HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.A) GENÇLİK DÖNEMİ
Bir toplumun lideri, dayanıklı, sabırlı, kuvvetli, cesur, korkusuz ve büyük bir ruha sahip olmalıdır. Aksi takdirde lideri olduğu toplumu yönlendiremez ve düştükleri çıkmazlarda onların yoluna ışık tutamaz. Daha da önemlisi, kendi şahsiyetini ve üslendiği misyonun değerlerini koruyamaz.
Hz. Peygamber (s.a.a), işte bu sıfatları kuşanarak, daha çocuk yaşından itibaren toplum içinde, o mükemmel şahsiyetine yakışır bir nam kazanmıştı. Öyle ki, çocukluk ve gençlik döneminden beri bakışlarında, güç, cesaret ve yüreklilik eserleri belirgindi.
Hz. Peygamber (s.a.a), gençlik yıllarının bir kısmını çobanlık yaparak değerlendirmiştir. Çobanlık yapmış olması bile, onun üstlendiği o yüce görevin bir gereğiydi. İnsanların terbiyesinde sabırlı ve başarılı olabilmek, bütün zorluk ve musibetlere rahatlıkla katlanabilmek için bir müddet otlaklarda hayvanların terbiyesiyle meşgul olmuşlardır. Çünkü bir şahıs, akıl ve idrak bakımından insanlarla kıyaslanamayacak derecede olan hayvanların terbiyesi konusundaki zorluklara katlanabilirse, mutlaka Allah’a iman üzere yaratılmış, ancak yoldan sapan ve temiz fıtratlarını kirleten insanları hidayet etme görevini üstlenebilir.
Bu konuyla ilgili şöyle bir hadis nakledilmiştir: “Allah, seçtiği bütün peygamberlere, insanların terbiye edilmesini bu yolla onlara öğretmek için çobanlık yaptırmıştır.”
Ayrıca siyer yazarlarının çoğu, Resulullah’tan (s.a.a) şu hadisi nakletmişlerdir: “Bütün peygamberler, nübüvvet makamına yetişmeden önce, bir müddet çobanlık yapmışlardır.”

HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.A) TİCARET HAYATI
Hz. Muhammed (s.a.a), artık yirmi beş yaşında, yetişkin bir delikanlıydı. Yanında yetiştiği Ebu Talib (a.s) ve değerli eşi Fatıma’nın ilgi ve teveccühleriyle büyümüş, hayata bakışı, yaşama felsefesi ve inanç bağlamındaki farklı yaklaşımı ve samimiyeti ile insanların yüreklerinin çekim merkezi olmaya başlamıştı. Hz. Muhammed’in (s.a.a) kişiliği, Mekke toplumunda parlamaya, sahip olduğu yüksek ahlak, ciddiyet, gayret, güvenirlilik ve doğru sözlülük erdemleri, her kesin dikkatini çekmişti.
Ebu Talib (a.s), halk arasındaki itibarı ve saygınlığına karşılık, yoksulluk içinde yaşamını sürdürmeğe çalışıyordu. Doğal olarak bu ağır yaşam koşulları, Hz. Muhammed’i (s.a.a) de etkiliyordu. Ailenin sorumlusu sıfatı ile bu durum, Ebu Talibi (a.s) oldukça rahatsız ediyordu. Çalışıp çabalaması ailesindeki yoksulluğa pek de çare olmuyordu. Hz. Muhammed’in (s.a.a) yetişkin bir delikanlı olarak, Mekke halkının ve varlıklı kimselerin ona aşırı güvenmelerini de göz önünde tutarak, Hz. Muhammed’e (s.a.a) Mekke’nin hatırı sayılır, saygın bir yeri olan hanımlarından Hatice B. Huveylid’in mallarını ortak sıfatı ile satma girişiminde bulunmasını teklif ederek şöyle bir öneride bulundu:
-Kureyş’in tacirlerinden olan Huveylid’in kızı Hatice, ticari işlerini kendisine emanet edebileceği, onun adına Kureyş’in ticaret kervanına katılabilecek, onun mallarını Şam’da satabilecek, emin ve güvenilir bir adam aramaktadır. Ey Muhammed! Kendini ona tanıtsan iyi olur.
Hz. Muhammed’in (s.a.a) yüce karakteri ve eşsiz kişiliği, hiçbir ön görüşme olmadan direkt olarak Hatice’nin yanına gidip böyle bir öneride bulunmasına izin veremezdi. Bu yüzden değerli amcasına dönerek:
-Hatice’nin kendisi bana birini gönderse! Diye buyurdu.
Bunun üzerine Hatice, Ebu Talip’in (a.s) Hz. Muhammed’e (s.a.a) yaptığı teklifi duyunca, hemen birini göndererek Hz. Muhammed’e (s.a.a) teklifi bizzat tekrar yineledi:
-Benim size alaka duymamı sağlayan sebep, dürüst, emin ve güzel ahlaklı oluşunuzdur. Ben, diğerlerine verdiğim ücretin iki katını size vermeğe ve her durumda sizin emrinize riayet edecek iki kölemi de yanınızda göndermeğe hazırım.
Hz. Muhammed (s.a.a), Hatice’nin kendisine yaptığı teklifi ve gelişen olayları amcası Ebu Talip’e (a.s) bildirdi ve o da Hz. Muhammed’e (s.a.a) dönerek:
-Bu, Allah’ın senin tarafına yönlendirmiş olduğu güzel bir rızıktır, diyerek yapılan teklifi onayladığını dile getirdi.
Böylece Hz. Muhammed (s.a.a), kendisine emanet edilen malları alarak, Hatice’nin kölesi Meysere ile Şam’a doğru yola çıktı. Yolculuk boyunca ince duyguları ve güzel ahlakı sayesinde, Meysere’nin saygı ve sevgisini kazanmayı başarmış, güvenilirliği ve zekâsı sayesinde de kısa zamanda ettiği ticaretten en büyük kârı elde ederek, Mekke’ye geri dönmüştü.
Meysere, Mekke’ye döndüğünde Hz. Muhammed’le (s.a.a) yaşadıklarını, onun ticaret ahlakını ve o yolculuk boyunca gördüğü kerametleri bir bir Hatice’ye anlattı. Meysere, Hz. Muhammed’le (s.a.a) yaşadıklarını şu cümlelerle dile getiriyordu:
-Emin, bir konuda tacirlerden biriyle anlaşmazlığa düştü. O adam Emin’e dönerek: “Lat ve Uzza’ya yemin et de sözünü kabul edeyim” dedi. Emin, ona şöyle cevap verdi: “Benim yanımda en kötü ve aşağılık şey, senin kendilerine taptığın Lat ve Uzza’dır.”
Meysere, daha sonra şöyle devam etti:
-Emin, Basra’da istirahat etmek için bir ağacın gölgesine oturdu. O sırada ibadetgâhında oturmuş olan bir rahibin gözü ona takıldı ve gelip bana onun adını sordu. Adını öğrendikten sonra da şunları söyledi: “Ağacın gölgesinde oturmuş olan o adam, hakkında Tevrat ve İncil’in birçok yerinde müjdelendiğini okuduğum peygamberdir.”
Kölenin anlattıkları, Hatice’nin Hz. Muhammed’e (s.a.a) karşı hissettiği güven ve saygı hislerini körüklemiş, Hz. Muhammed’in (s.a.a) kendi nezdindeki önemini arttırmıştı. Öyle ki zaman geçtikçe, o ulvi ve iffetli kadın, ilahi bir yazgıya teslimiyet duygularıyla yüklenen yüreğini, Hz. Muhammed’in (s.a.a) kişiliği ve güzel ahlakında mabetleştiriyordu. Artık Hatice’nin Hz. Muhammed’e (s.a.a) karşı beslediği duyguların rengi değişmeye, ona bakışının ve ilgisinin sebebi, sadece ticaret ortaklığı olmaktan çıkmaya başlamıştı.

HZ. MUHAMMED’İN (S.A.A) EVLİLİĞİ
Hz. Muhammed’in (s.a.a), Hatice tarafından vekil ve temsilci olarak Şam’a yapmış olduğu son yolculuk, onun maddi olarak toparlanmasını sağlamıştı. Kureyş Gencinin sergilediği cesaret ve başarı, Hatice’yi hayrete düşürmüştü. Bu başarılı çalışmalar neticesinde, ekonomik açıdan rahatlayan Hz. Muhammed (s.a.a), elde ettiği gelirin tamamını amcası Ebu Talip’e (a.s) verdi. Daha sonra Hz. Muhammed (s.a.a), kendisine hayat arkadaşı olabilecek bir eş seçmeğe karar verdi.
Hz. Muhammed’in (s.a.a) aldığı kararın üzerinden fazla bir zaman geçmemişti ki Hatice’nin evlenme teklifi geldi. Bu, Allah’ın bir lütfüydü. Daha önce, Ukbe b. Ebu Muayt, Ebu Cehil ve Ebu Süfyan gibi Kureyş’in en zengin ve şöhretli adamlarının evlilik tekliflerini reddeden Hatice, böylesine bir teklifle Hz. Muhammed’in (s.a.a) gönül kapısını çalmıştı. Hatice ki, namuslu ve iffetli bir kadındı. Sürekli takvalı ve kötülüklerden çekinen bir eş arıyordu kendine. Bu bakımdan Hz. Muhammed (s.a.a), onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Hatice, cennetin faziletli hanımlarından biridir.”
Hatice, Hz. Muhammed’e (s.a.a) iman eden ilk kadındır. Hz. Ali (a.s), hutbelerinin birinde şöyle buyurmaktadır:
“Hz. Peygamber (s.a.a) ve Hz. Hatice’den oluşmuş olan bu ailenin dışında, Müslüman bir aile yoktu ve ben, onların üçüncüsüydüm.”
Başka bir rivayette İbn-i Esir şöyle nakletmektedir:
“Afif adında bir tacir, Mescidu’l Haram’a girdi. Üç kişiden oluşan bir grubun ibadetini görünce çok şaşırdı. Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Hatice (s.a) ve Hz. Ali’nin (a.s) birlikte, o bölge halkının Tanrılara yönelip de unutmuş oldukları, Allah’a ibadetle meşgul olduklarını gördü. O, araştırmak amacıyla Hz. Peygamber’in (s.a.a) amcası Abbas ile görüştü. Gördüklerini ona anlattı. Olayın gerçeğini ondan sordu. O da cevaben şöyle dedi:
-Birinci kişi, peygamberlik ve nübüvvet iddiasında bulunan kişidir. Kadın, onun eşi Hatice ve üçüncü kişi de kardeşimin oğlu Ali’dir. Yeryüzünde bu dinin takipçisi olarak, bu üç kişiden başka hiç kimseyi tanımıyorum.

HZ. HATİCE’NİN İSTENMESİ
Ebu Talib (a.s), Hz. Muhammed’in (s.a.a) büyüğü olarak, ailesini ve birkaç Kureyşliyi yanına alarak Hatice’yi, o sırada velisi olan amcası Amr B. Esed’den istemeğe gitti. Ebu Talib (a.s), o toplantıda, bu evlenme teklifi karşısında, Amr B. Esed’e şunları söyledi:
-Şu Beytullah’ın Rabbine hamt olsun. O Rab ki, bizi İbrahim’in çocuklarından kıldı ve İsmail’in soyundan türetip, güvenli bir hareme yerleştirdi. Bizi insanlar üzerinde hükümdar kıldı. Bize içinde yaşadığımız bu beldeyi, bereketli ve kutsal yaptı. Görmüş olduğunuz bu kardeşimin oğlu, kendisiyle ölçüleceği her Kureyşli erkekten mutlaka baskın, karşılaştırılacağı başka her erkekten üstündür. Her ne kadar malı mülkü az ise de, ahlak yönünden hiç kimse ona denk gelemez. Mal mülk gelip geçici bir nasip, kaybolmaya mahkûm bir gölgedir. Yeğenimde Hatice’ye karşı bir arzu olduğu gibi, Hatice’nin de ona karşı arzusu vardır. Hatice’nin arzusu ve emri ile onu senden istemeğe geldik. Mihir malı hemen verilecek olanı ile sonraya kalacak olanı dâhil olmak üzere, benim yükümlülüğümdedir. Şu Beytullaha yemin ederim ki, bu yeğenimde büyük bir nasip, yaygın bir inanç ve olgun bir görüş vardır.
Sonuçta o mukaddes evlilik, her iki tarafın da istek ve arzusuyla gerçekleşmişti. Yüce Allah’ın inayetiyle, Hatice’nin kalbi, bütün duyguları ile Hz. Muhammed’e (s.a.a) yönelmiş ve onun yüce şahsına bağlanmıştı. Hz. Muhammed (s.a.a), Hatice’nin evlat edindiği, kız kardeşi Hale’nin iki kızı, Zeynep ve Rukiye’yi de oldukça benimsemiş, onları öz babalarını aratmayacak bir sevgi ve olgunlukla bağrına basmıştı.

HZ. ALİ’NİN (A.S) DOĞUMU
Recep ayının on üçüydü. Ebu Talib’in ( a.s) eşi Fatıma, gebeliğinin son günlerini yaşıyordu. Ani bastıran doğum sancılarıyla kıvranan Fatıma, Allah’ın inayeti ve Lütfüyle gaipten duyduğu ve kendisini Kâbe’ye davet eden bir sesin peşine takılarak, o mübarek beldeye doğru yola çıkmıştı. Kâbe’ye geldiğinde, ortalıkta kimsecikler yoktu. Amansız bastıran doğum sancılarının acısıyla kendini zor atabilmişti Kâbe’nin duvarının dibine. Doğum sancıları tamamen şiddetini arttırmıştı ki, Allah’ın hikmeti tecelli etmiş, Kâbe’nin duvarı bir kapı aralığı kadar yarılmıştı. Fatıma’yı Kâbe’ye davet eden o esrarengiz ses, aralanan duvardan içeriye davet ediyordu bu defa o mübarek kadını. Fatıma, yaşadığı olayların şaşkınlığından, çektiği acıları unutmuştu. Zoraki kendini toparlayarak açılan duvardan içeri girdi. Sonra duvar tekrar kapandı.
Fatıma, orada tam üç gün kaldı. Yeni doğmuş oğluyla Kâbe’den çıktığında onu ilk karşılayan Hz. Muhammed (s.a.a) olmuştu. Yengesinin yanına yaklaşarak,  amcasının o taze goncasını kucağına aldı. Sonra bağrına basıp, kulağına bir şeyler okudu.
Bu yeni doğan bebek, anne babası ile amcasının oğlu Hz. Muhammed’in (s.a.a) kucaklarında, her geçen gün biraz daha serpilerek büyüyor, Hz. Muhammed’in (s.a.a) kendisine gösterdiği özel ilgi ve sevgiden dolayı, günden güne o yüce peygambere vazgeçilmez bir bağ ve muhabbetle bağlanıyordu. Öyle ki, bir an bile Hz. Muhammed’den (s.a.a) ayrı kalmıyor, sık sık onun evine gidiyordu. Hz. Muhammed de, o nur parçasına hiç kimseye göstermediği duygu ve ilgi ile yaklaşıyordu. Uyanıkken ona okşayıcı sözler söylüyor, onu göğsünde taşıyor ve uyutmak için kendisi bizzat onun beşiğini sallıyordu. Uzun yıllar boyunca devam eden bu ilgi, o küçük çocuğun davranışlarında ve zihni yapısında etkisini göstermeğe başlamıştı.

HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.A) HZ. ALİ’Yİ (A.S) KENDİ EVİNE GÖTÜRMESİ
O yıl Mekke bölgesinde kuraklık nedeniyle büyük bir kıtlık yaşanmış, aileler geçimlerini sağlayamaz bir hale gelmişlerdi. Özellikle kalabalık aileler için bu durum daha da vahim bir hal almıştı. Hz. Muhammed de (s.a.a) kalabalık bir aileye sahip olan ve durumu pekiyi olmayan amcasına yardımcı olmayı düşünmüş, bu amaçla konuyu diğer amcası Abbas’a açmıştı.
—Sevgili amcacığım! Biliyorsun ki Amcam Ebu Talib’in durumu pekiyi değil. Hele bu kıtlık durumunu iyice vahim kıldı. Sizin durumunuz da iyi sayılır. Diyorum ki, amcamın çocuklarının bakımını üstlenerek ona yardımcı olabiliriz.
Abbas, Hz. Muhammed’in (s.a.a) bu mantıklı çözümü karşısında:
—Çok güzel düşünmüşsün, dedi. Hamza’yı da bu durumdan haberdar edelim. Elimizden ne geliyorsa yapalım.
Hiç zaman kaybetmeden Hamza’ya da durumu açtılar. Hamza’nın da onayını aldıktan sonra, Abbas, Ebu Talib’in oğlu Talib’i, Hamza, Cafer’i yanına alarak bakımını üstlendiler. Ebu Talib, Akil’in kendi yanında kalmasını istedi. Bu durumda Hz. Muhammed (s.a.a), amcasına dönerek:
—İyi o zaman, ben de Ali’yi alıyorum yanıma, dedi. Yüce Allah’ın benim için sizin üzerinize seçtiği kişiyi alıyorum.
Böylece Hz. Ali (a.s), amcasının oğlu Hz. Muhammed’in (s.a.a) evine taşınarak onun gözetimine girdi. Hz. Muhammed (s.a.a) her ne kadar zahiren Ebu Talib’e yardımcı olmak amacıyla Hz. Ali’yi (a.s) yanına aldıysa da, asıl hedef farklıydı. Asıl hedef, Hz. Ali’nin (a.s) Hz. Muhammed’in (s.a.a) yanında yetişip, terbiye görmesi ve onun azminden faydalanmasıydı. O dönemde Hz. Ali (a.s), Hz. Muhammed’in (s.a.a) sevgisinden, şefkatinden nasiplenerek, güzel ahlakının ve yüksek meziyetlerinin örneklerini kişiliğine aktarmaya, Hz. Muhammed’in (s.a.a) siyasi ve ilmi birikimiyle donanmaya başlamıştı.  Öyle ki, bir an olsun Hz. Muhammed’den (s.a.a) ayrılmıyor, onun olaylara ve tabiata karşı gösterdiği tepkileri, sergilediği tavırları gözlemleyerek, hayatı idrak etmeğe, Hz. Muhammed’in (s.a.a) felsefesini özümlemeğe çalışıyordu. Bu yüzden Hz. Muhammed’i (s.a.a) en iyi tanıyan, onu en güzel şekilde anlayan ve onun ahlakını layıkıyla hayatına tatbik eden kişi, hiç şüphesiz Hz. Ali’ydi. Bu donanım, onu ileriki hayatında, Hz. Muhammed’in (s.a.a) üstleneceği ilahi misyonunu yaşama geçirme konusunda, Hz. Muhammed’e (s.a.a) en büyük destekçi ve yardımcı kılacaktır.
Hz. Ali (as.), bu konuyla ilgili Nehcu’l Belağa’da şöyle buyurmaktadır:
“Hepiniz, benim Hz. Peygamber (s.a.a) ile olan yakınlığımı ve mevkiimi biliyorsunuz. O, beni kendi kucağında büyütmüştü. Ben daha çok küçükken, beni bağrına basar, yatağımı kendi, yatağının yanına sererdi. Ben, onun gül kokusunu hissederdim ve her gün onun güzel ahlakından bir şey öğrenirdim.”

İLK VAHİY
Hz. Muhammed (s.a.a), genellikle ibadet etmek, Yaradan’ı düşünmek ve ruhunu teskin etmek için Ali’yi de alarak Nur Dağı’na çıkar, saatlerce orada bulunan Hira Mağarasında kalırdı. Bu durum hemen hemen her gün tekrarlanan bir farz halini almıştı onun için. Genellikle Ramazan ayının tamamını orada geçirirdi. Değerli eşi Hatice, aziz kocası eve gelmediği zamanlarda, kesinlikle Hira Mağarası’nda ibadetle meşgul olduğunu biliyordu.
O gürültüden uzak noktayı kendisine ibadet ve Allah’a tapmak için seçmişti. Genellikle orada, Allah’a tefekkür ediyor, her varlığın yüzünde Allah-u Teâlâ’nın nurunu, Allah’ın kudretini ve ilmini müşahede ediyor ve bu yolla kendi yüzüne gayb âleminden bazı pencereler açıyordu.
Onu en çok üzen ve meşgul eden bir başka konu da, Mekkelilerin içine düştüğü küfürdü. Bu yüzden, Mekkelilerin fesat ve ayyaşlığını görüp, onları nasıl ıslah edeceğini düşünüyordu. İnsanların ruhsuz ve iradesiz putlar karşısında eğilip ibadet etmelerine çok üzülüyordu. Hakikatleri söylemeğe henüz memur olmadığı için de, onları bu işten sakındırmaya kalkışmıyordu.
Recep ayının yirmi yedisiydi. O gün yine yanına Hz. Ali’yi (a.s) de alarak ibadet etmek için Nur Dağı’na çıkmıştı. Fakat bu sefer, o mübarek halinde farklı duyumlar,  bazı değişiklikler hissediyordu. Öyle ki, varlığını bürüyen yeni bir ruh hali, yeni bir bilinç, bütün bedenini kaplamıştı. Bu duygularla Hira Mağarasına vardı. Kâbe’ye dönüp ibadet etmeğe, Yaradan’a yakarmaya başladı. İbadet ederken Allah’a o kadar teslim olurdu ki, tamamıyla yaşadığı dünyayla bağlantısını keserdi. Yüce Allah’ın kâinata yansıyan varlık belirtileri üzerine düşünceye dalar ve Allah’a gerçek anlamı ile ibadet ederdi.
Tam kırk yaşındaydı ki, Allah’ın emri, Cebrail’in (as) aracılığıyla o ilahi görevi üstlendi. Allah-u Teâlâ, Hz. Muhammed’in (s.a.a) kalbine bakıp da, onu kalplerin en erdemlisi, en yücesi, en itaatkârı, en korkanı, en boyun eğeni olarak bulunca, gök kapılarına izin verdi. Gök kapıları açıldı ve o aziz peygamber göğe baktı. Allah-u Teâlâ meleklere izin verdi ve melekler inip, Hz Peygamber’in (s.a.a) önünde saf saf durdular. Sonra açılan gök kapılarından Cebrail (as) indi ve Hz. Peygamber’e (s.a.a):
— Ey Muhammed Oku! Dedi.
Hazret, Cebrail’in (as) sözü karşısında:
—Ne okuyayım? Diye sordu.
Cebrail (as):
—Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı donmuş bir parça kandan (embriyodan) yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir. Ki O, kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.
Cebrail (as), Vazifesini yerine getirdikten sonra, Hz. Muhammed (s.a.a), hakikatleri söylemeğe memur edildiği, insanlığı gafletten kurtarıp, kurtuluşa erdirecek olan son dinin peygamberi sıfatıyla, nübüvvet makamı ile şereflenmiş olarak evine, sevgili eşi Hatice’nin yanına doğru yola koyuldu.
Hz. Peygamber (s.a.a), eve geldiğinde haletindeki değişikliği hemen fark etmişti Hz. Hatice. Allah’a karşı beslediği ululaştırma duygusu benliğini kuşatmış, yüce Allah’ın şanının büyüklüğünün etkisiyle vücudunu ateş ve titreme basmıştı. Hz. Hatice (r.a) ,durumunun nedenini sorduğunda, Hz. Muhammed (s.a.a), Nur dağında yaşadıklarını sevgili eşine bütün ayrıntılarıyla anlattı.
Hidayet ve saadet kitabının ilk ayeti Hz. Peygamber’e (s.a.a) Cebrail (as) tarafından okunduğunda, Hz. Ali (as) da Hz Peygamber’in (s.a.a) yanındaydı. Hz. Ali (as), o anı şu şekilde anlatmaktadır:
“Peygambere vahiy indiği zaman, Şeytan’ın feryat sesini duydum. Allah’ın Resulüne, bu feryadın ne olduğunu sorduğumda:
—Bu Şeytanın feryadıdır, dedi. Feryat etmesinin sebebi ise, dünya üzerinde kendisine itaat edilmesinden ümidini kesmesidir. Benim duyduğum sesi sen de duyuyorsun, benim gördüğümü sen de görüyorsun ama ne var ki sen peygamber değilsin. Benim hayır ve iyilik üzere vezirimsin.”

HZ. PEYGAMBER’E (S.A.A) İMAN EDEN
İLK ERKEK VE İLK KADIN
Tarihin tanıklığı üzere kuşkusuz Hz. Hatice (s.a), iman eden ilk kadındır.
Bu konuyla ilgili Hz. Peygamber’in (s.a.a) hanımlarından biri olan Ayşe’den şöyle nakledilmektedir:
“Ben her zaman Hz. Hatice’nin zamanını görmedim diye çok üzülür, Hz. Peygamber’in (s.a.a) ona karşı olan sevgi ve alakasına oldukça şaşırırdım. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.a) onu çok anardı. Bir koyun kurban ettiğinde, Hz. Hatice’nin dostlarına da ondan gönderirdi. Bir gün Hz. Peygamber (s.a.a) evden çıkarken, Hz. Hatice’yi andı ve ondan bahsetti. Sonunda iş, öyle bir yere vardı ki, ben artık kendimi kontrol edemedim ve büyük bir cüret ile şöyle dedim:
-O, sadece yaşlı bir kadındı ve Allah, size ondan daha iyisini nasip etmiştir.
Söylediklerim Allah Resulü’nün (s.a.a) rahatsız olmasına neden olmuştu. Rahatsızlığı ve gazabı yüzünden okunuyordu. Bana dönerek şöyle buyurdu:
-Kesinlikle öyle değil. Ondan daha iyisi bana nasip olmadı. Bütün halk baştan aşağı küfür ve şirk içinde yaşarken, o bana iman etti, en zor durumlarda servetini ve malını bana bıraktı. Allah, ondan bana diğer eşlerime vermediği evlatlar nasip etti.
Hz. Hatice’nin bütün dünya kadınlarından önce İslam’a girdiğine dair diğer bir delil ise, vahyin başlangıcında vuku bulan hadiseler ve Kuran-ı Kerim’in nazil olmasıdır. Çünkü Allah Resulü (s.a.a), Hira Mağarası’ndan indiğinde, başından geçenleri eşine anlatmış ve hemen ardından eşinin iman ettiğine şahit olmuştu.
***
Şia ve Sünni tarihçiler arasında ezici bir çoğunluk, Hz. Peygamber’e (s.a.a) ilk iman eden erkeğin Hz. Ali (a.s) olduğunu savunur.
Hz. Ali’nin (a.s) kendisi de “Kasia” adlı hutbesinde, konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“O zamanlar İslam Dini, Allah Resulü (s.a.a) ile Hz. Hatice’nin (s.a) evinden başka bir eve girmemişti ve ben onların üçüncüsüydüm. Vahiy ve risalet nurunu görürdüm ve nübüvvet kokusunu alırdım.”
Yine aynı hutbede şöyle buyurmuştur:
“Allah’ım! Ben sana ilk dönen, çağrını ilk işiten ve ilk kabul eden kimseyim. Resulullah (s.a.a) dışında hiç kimse namaz hususunda benden öne geçmemiştir.”

GİZLİ DAVET-AKRABALARI DAVET
Hz. Muhammed (s.a.a), peygamberlik görevini üstlenir üstlenmez İslam dinini tebliğ ederek, genel bir davet yapmamış, tam üç yıl gizli davetle meşgul olmuştur. Bu müddet içinde, halkın genelini davet yerine fertleri yetiştirmeğe özen göstererek, genel bir davetin koşullarını ve ortamını hazırlamaya çalışmıştır. Çünkü zamanın şartları, daveti açık bir şekilde yapmamayı, gizli davetlerle insanları İslam dinine davet etmeği icap ettiriyordu.
Kureyş büyükleri, bu üç yılda zevk-u sefa ve eğlencelerle meşgul idiler. Resulullah’ın (s.a.a) gizli davetinden az çok haberdar olmalarına rağmen her hangi bir tepki göstermiyorlardı.
Mekke Firavunu Ebu Süfyan ve yandaşları, peygamberin davetiyle ilgili bir şey duyduklarında, alay edercesine gülümseyerek, kendi kendilerine:
—Onun da tebliğinin ışığı, Varaka ve Ümeyye’nin daveti gibi uzun sürmez. Sönüp gider. O da unutulmuşlar diyarına kavuşur, diyerek peygamberin (s.a.a) davetini pek de ciddiye almıyorlardı. Bu ciddiyetsizliğin yanı sıra o dönemde peygambere (s.a.a) karşı her hangi bir saygısızlık da yapmadılar. Peygamber efendimiz (s.a.a) de bu müddet zarfında, onların put tanrılarına açıkça tenkit etmiyor, sadece kalbi aydın kişilerle hususi temaslarda bulunuyordu.
Peygamber efendimizin (s.a.a) yaptığı o gizli davetlerde,  az da olsa kendisine yâren bulabilmişti.  Resulullah ve yâreninden bazıları, genellikle Mekke vadilerinin birinde veya Erkam’ın Evinde günlük ibadetlerini yapıyor, gizli toplantılarda bulunuyorlardı.  Ammar-ı Yasir de bu evde Resulullah’a (s.a.a) iman edenlerdendir.
Nitekim yapılan bu gizli davette, Peygamber’in (s.a.a) davetini ilk kabul eden erkek, zaten ilk vahiy geldiğinde Peygamber’in yanında bulunan Hz. Ali (as), ilk kadın da, sevgili eşi Hz. Hatice olmuştu. Bu iki mübarek zat, Hz. Muhammed’e (s.a.a) vahiy inmeden önce bile, onda peygamberlik işaretlerinin varlığına ve gök âlemiyle bir bağlantısının olduğuna inanıyorlardı. Bu yüzden onları İslam dinine davet etmek, peygamberi (s.a.a) pek sıkıntıya koymamıştı.
Allah-u Teâlâ, Peygamber’e (s.a.a) öncelikle yakın akrabalarını davet etmesini emretti. Bunun üzerine Peygamber (s.a.a), bir ziyafet tertipleyerek, Ben’i Haşim’in ileri gelenlerinden kırk beş kişiyi davet etti. Ziyafetten sonra gizli sırrı açmak, oradakilere Allah’ın tek ve benzersiz olduğunu, kendisinin de onun elçisi ve Peygamberi olduğunu açıklamak, oradakileri İslam dinine davet etmek istiyordu. Fakat yemek yendikten sonra amcası Ebu Leheb, seviyesiz sözleriyle mecliste risalet konusunun gündeme gelmesine engel oldu. Peygamber efendimiz de konuyu ertesi güne ertelemeği daha faydalı gördüğünden, ertesi gün yine bir ziyafet tertipledi. Yemek yendikten sonra, akrabalarına dönerek Allah’a hamt ve vahdaniyetini itiraf ettikten sonra, şu şekilde konuşmaya başladı:
—Şüphesiz bir toplumun rehberi, o toplumdakilere karşı yalan söylemez. Kendisinden başka bir ilah olmayan Allah’a ant olsun ki, ben size ve tüm insanlara gönderilen Allah’ın peygamberiyim. Bilin ki sizler uyuduğunuz gibi öleceksiniz. Uyandığınız gibi de dirilecek ve yaptıklarınızla hesaba çekileceksiniz. Ondan sonra yeriniz ya ebedi cennettir, ya da ebedi cehennem…
Mübarek gözleriyle etraftakileri teker teker süzdü. Sonra konuşmasına kaldığı yerden devam etti:
—İnsanlardan hiç kimse, akrabaları için benim size getirdiğimden daha iyisini getirmemiştir. Ben, dünya ve Ahiret hayrını size getirdim. Rabbim, sizleri ona doğru çağırmamı bana emretti. Şimdi hanginiz, benim kardeşim, vasim ve halifem olmak üzere bu konuda beni desteklemek istersiniz?
Peygamber efendimizin sözleri bitince, kimseden ses çıkmadı. Her kes bir sessizlik gafletine yakalanmışçasına, sus pus olmuş, başlarını öne eğerek derin bir fikre dalmış gibiydiler. Kimseden ses çıkmayınca, daha çok genç bir yaşta olan Hz. Ali ayağa kalktı. Kararlı bir eda ile:
—Ya Resulullah! Dedi. Ben size yardımcı olmaya hazırım.
Peygamber efendimiz (s.a.a), Hz. Ali’ye (a.s) oturmasını emretti. Oradakilere dönerek tekrar sordu:
—Şimdi içinizden kim bu davetimi kabul edip, benim kardeşim, vasim ve halifem olarak beni himaye etmeği kabul ediyor?
Yine kimseden ses çıkmamıştı. Bunun üzerine Hz. Ali (as), tekrar ayağa kalkarak peygamberin sorusuna cevap verdi.
—Ey Allah’ın Resulü! Ben size yardımcı olmaya hazırım.
Peygamberimiz (s.a.a) sorusunu tekrarladı ama Hz. Ali’den (as) başka kimse cevap vermeyince, Hz. Peygamber(s.a.a), Hz. Ali’yi (a.s) göstererek:
—Bu genç, sizin içinizde benim kardeşim, vasim ve halifemdir, diye buyurdu. Onu dinleyin ve ona itaat edin.
Peygamberimiz(s.a.a), daha risaletin başlarında Hz. Ali’nin (as) kendisine vasi ve halife kılarak, nübüvvet ve imamet makamlarının birbirinden ayrılamayacak bir bütün olduklarına işaret etmektedir.
Bu sözlerden sonra, meclis toplantısı sona ermişti. Mecliste bulunan Ebu Süfyan Ebu Talib’e dönerek, alaycı bir tavır ve aşağılayan bir ses tonuyla:
—Duydun mu Ebu Talib, dedi. Muhammed’in emriyle bundan böyle oğlun Ali’nin sözüne bakmalı ve ondan emir almalısın. Muhammed onu senin büyüğün kıldı.
Ebu Süfyan’ın alaycı ve aşağılayan sözleri karşısında, Ebu Talib sessiz kalmıştı. Çünkü yeğeninin selameti ve ona gelebilecek zararları önlemek için, risaleti kabul ettiğini herkesten gizli tutuyor, tagiyye yapıyordu.
***
İslam Peygamberi (s.a.a), bir savunma hattı ve çekirdek hücre oluşturabilmek için, umumi davetten önce akrabalarına çağrıda bulundu. Bu vesileyle her türlü tehlikeye karşı eksik olan ikinci gücü ve önemli bir cepheyi elde etmiş oldu. En azından bu davetin faydası şuydu; akrabaları dinini kabul etmeseler bile, hiç olmazsa kabilecilik taassubu, akrabalık bağları ve duyguları, onu savunmaya yöneltecekti. Kaldı ki, bazı kabile reisleri etkilenmiş, bazılarının da hoşgörüsü kazanılmıştı.
Bundan dolayı yüce Allah, akrabaları davet hakkında Hz. Peygamber’e (s.a.a) şöyle buyurdu:
“Yakın akrabalarını ilahi azapla korkut”

GENEL ÇAĞRI
Hz. Peygamber(s.a.a), davetini kabul edenlerle beraber, gizli toplantılar yapıyor,  genel bir davetin koşullarını oluşturmaya çalışıyordu. Her geçen gün risaleti kabul edenlerin sayısı artıyordu. Sayılar arttıkça,  toplantı alanları da genişliyordu.
Artık umumi davet için gerekli olan koşullar tamamlanmaya başlamıştı. Bu yüzden Allah-u Teâlâ, Peygamber efendimize: “Artık sen emrolunduğun şeyi açıkça bildir ve müşriklere aldırış etme; şüphesiz alay edicilere karşı biz sana yeteriz”  ayetiyle umumi daveti emretti.
Allah’ın emriyle Peygamber efendimiz (s.a.a) Umumi davete başlamış, hususi temaslarla İslam’a hidayet ettiği sahabeleriyle İslam dininin esaslarını ve Allah’ın kendisine lütuf ettiği risaleti yayma girişimlerini hızlandırmıştı. Artık insanların hepsini, dil, din, ırk ayırt etmeksizin Tevhit dinine davet etme sırası gelmişti.
Bu amaç ve şevkle Safa Dağının kenarında yüksek bir kayanın üstüne çıkarak yüksek sesle şu şekilde buyurdu:
—Ya Sabahah!
Araplar, bu kelimeyi korkunç olayları haber verirken bir tehlike çanı olarak kullanırlardı.
Peygamberin (s.a.a) nidası her kesin dikkatini çekmişti. Kureyş’in muhtelif kabilelerinden bir grup hemen peygamber efendimizin huzuruna koştular. Meraklı gözlerle peygambere bakıyorlardı. İçlerinden biri korku dolu gözlerle peygambere bakarak:
—Neler oluyor Muhammed? Diye sordu. Bizi hangi konuda uyarmaya çalışıyorsun ki o şekilde feryat ettin?
Peygamber efendimiz (s.a.a) sorulan suale karşılık şöyle buyurdu:
—Ey insanlar! Düşmanlarınız Safa dağının ardında bir yerde saklanmış ve sizin can ve malınıza kastetmek için bekliyorlar desem, bana inanır mısınız?
Orada toplananlar hep bir ağızdan:
—İnanırız, diye haykırdılar. Çünkü bu güne kadar senden her hangi bir yalan söz duymadık.
—Ey Kureyş Topluluğu! Kendinizi ateşten kurtarın. Ben Allah’ın katında sizin için bir şey yapamam. Ancak sizi acıklı bir azap ile korkutuyorum. Sizin içinizde benim durumum, düşmanı görüp de kavmine koşarak gelen, fakat düşmanın kendisinden daha erken geleceğinden korkarak, sizleri uyarmak için “ Ya Sabbahah” diye bağırarak tehlikeyi bildiren kişinin durumudur.
Peygamber efendimizin (s.a.a) şeraitinden az çok haberi olan Kureyş eşrafı bu cümleyi duyunca, büyük bir dehşete kapıldılar. Fakat küfrün başlarından biri olan, Ebu Lehep, peygambere dönerek:
—Yazıklar olsun sana! Bizi bunun için mi topladın, diyerek oraya toplanan kalabalığı dağıttı.
Evet, elbette ki hedefe ulaşmak yolunda Peygamberimiz (s.a.a), bu ve buna benzer birçok zorluk ve engellerle karşılaştı. Ama karşılaştığı her engel onun ve hidayet ettiği insanların gayretini kamçıladı. Bu gayret ve inanmışlık, Allah’ın inayetiyle küfür ve putperestlik safının karşısında, Müslümanlardan oluşan sıkı bir saf vücuda getirmişti. Umumi davetten önce hidayet eden kimselerin, nübüvvetin açığa vurulmasından sonra Müslüman olan kimselerle tanışması, birleşmesi, Mekke’nin küfür ve şirk çevrelerinde tehlike çanını seslendirmişti. Önceleri Peygamberin davetini önemsemeyen,  aksine alay ederek eğlenen Ebu Süfyan ve yandaşları,  günden güne genişleyen ve itibar gören bu ilahi inkılâp karşısında telaşlanmaya, endişelenmeye, kendi çıkar ve menfaatlerini kaybetme korkusunu derinden hissetmeye başlamışlardı. Hz. Muhammed (s.a.a), artık onlar için bir tehdit unsuru, ciddiye alınması gereken bir inkılâpçıydı.
Daha yeni yeni filizlenmeğe başlayan bir inkılâbı bastırmak, güçlü ve donanımlı Kureyş için elbette kolay bir işti. Fakat ne var ki bu kıyamın erleri, bir kabileden değillerdi. Çeşitli kabilelerden İslam’a inananlar vardı. Bu yüzden böyle bir grup hakkında kesin bir karar almak çok zordu.
Ne yapacağını şaşıran Kureyş büyükleri, endişelerini Mekke firavunu Ebu Süfyan’a sundular. Uzun istişareler sonucunda Ebu Süfyan bir karara varmıştı. Etrafına toplanan endişeli bakışlara dönerek:
—Ey Kureyş’in seçkinleri! Dedi. Muhammed,  tanrılarımıza hakaret ediyor, onların insanlar tarafından yapılmış, ellerinden hiçbir şey gelmeyen taş parçalarından başka bir şey olmadıklarını telkin ediyor. Bu gidişle yaptığımız tanrıları pazarlayacak insan bulamayacağız. Hele soy- boy, ırk tanımaksızın bütün insanların eşit olduğunu söylüyor ki, yakında kölelerimiz ayaklanırsa hiç şaşırmayalım.
Mecliste oturan bir Kureyşli Ebu Süfyan’ın sözünü kesti:
—Nasıl yani, şimdi Araplarla Acemler eşit mi yani.
—Muhammed öyle söylüyor.
—İyi de Ebu Süfyan, onun uydurduğu hikâyeleri elimiz kolumuz bağlı bir şekilde dinleyecek miyiz? Ne yapmamız gerekiyor sen onu söyle.
—Ben diyorum Muhammed’i çeşitli vesilelerle bu işten alıkoymak için, iş birliği yapalım.
—Ne yapmamız gerekiyorsa söyle. Yeter ki Muhammed bu işten vazgeçsin. Üstümüze ne düşüyorsa fazlasıyla yaparız.
—Çeşitli vaatlerle onu davetinden vazgeçirmeğe çalışalım. Mesela ona mal, mevki verelim.
Orada toplanan Kureyşliler, hep bir ağızdan Ebu Süfyan’ın önerisini kabul ettiler. Hz. Peygamber‘i (s.a.a) kandıracaklarına o kadar inanmışlardı ki, her defasında türlü bahanelerle sarıldıkları şarap kadehlerine yeniden sarılıp, keyifli naralar atmaya, kahkahalar savurmaya başladılar. Ama yanıldıklarını çok geç olmadan anlamışlardı. Tekliflerini Hz. Peygamber’e (s.a.a) götürdüklerinde, hazret, hiç düşünmeden tekliflerini geri çevirmişti.
Yaptıkları plan, hiç beklenmedik bir şekilde geri tepen Kureyşliler, son çare olarak Durumu o günlerde Beni Haşim’in başkanı olan Ebu Talib’e sunmaya, ondan yardım istemeğe karar vermişlerdi. Bu düşünce ve emellerle Ebu Talib’in yanına gelerek durumu izah ettiler:
—Ey Ebu Talib! Senin yeğenin bizim tanrılarımıza küfür ediyor. Dinimizi kınıyor, düşüncelerimize gülüyor. Babalarımızı sapık sayıyor. Ya onu bizzat kendin önle, ya da onu bize bırak.
Ebu Talib, yeğenine bir zarar gelmesinden endişelenerek,
—Tamam, dedi. Siz onu bana bırakın. Ben kendisiyle konuşurum.
Kureyş’in büyüğü, özel bir tedbir ile konuşarak, onları yumuşatmış, giriştikleri o işten caydırmayı başarmıştı. Ne var ki, İslam’ın nüfuzu günden güne artmaktaydı. Peygamber’in şeriatının manevi cazibesi, sözlerinin çekiciliği, insanları sırf insan oldukları için onore eden yaklaşımı ve telkinleri, Kuran’ın fesahat ve belağatı, İslam’ın yayılmasını kolaylaştırıyordu.
Peygamberin (s.a.a) bütün kabilelerin kalplerinde kendine bir yer açması, birçok kavimin içinden de kendisine taraftar bulması, yeniden Mekke Firavunlarını harekete geçirmişti. Tekrar Ebu Talib’in huzuruna gelerek,
-Ey Ebu Talib, dediler. Sen bizim büyüğümüzsün. Bizim nazarımızda şerefin ve saygınlığın var. Daha önce yeğenin hakkında seninle konuşup, onu bu işten vazgeçirmeni istemiştik senden. Fakat görüyoruz ki, bu işin önünü alamadınız. Artık sabrımız tükenmeğe başlıyor. Tanrılarımıza, babalarımıza, dinimize hakaret eden birine tahammül edemeyiz artık. Yeğenine önlem al. Aksi takdirde ikinizle de, iki gruptan biri helak oluncaya kadar savaşırız.
Ebu Talib, kendine has bir ferasetle, varlıklarını tehlikede gören bir gruba karşı sabırlı olması gerektiğini anlamıştı. Bu yüzden barışçı bir tavır takınarak onların sözlerini yeğenine ileteceğini söyledi.
Elbette ki, Ebu Talib’in yaklaşımı, o anda onların hışım ve gazap ateşlerini söndürüp, daha sonra müşkülü halledecek daha doğru bir yol bulmak için zaman kazanmaktı sadece. Bunun için onlar kalkıp gittikten sonra, yeğeniyle görüşmek için kalkıp hemen yeğeninin evine gitmeği uygun bulmuştu. Çünkü yeğeninin bir zarar görmesinden endişeleniyordu. Bu yüzden Muhammed’in (s.a.a) huzuruna vararak:
—Selam olsun sana Ey Allah’ın Peygamberi! Dedi. Bunu bilesin ki senin için endişelenmekteyim. O küfür ehli insanların sana bir kötülük yapmalarından korkuyorum. Senden ricam, ne olur biraz daha dikkatli ol.
Amcasının sözleri karşısında Resulullah (s.a.a), hayatının parlak satırlarından birini teşkil eden şu sözleri buyurdu:
—Amca! Ant olsun Allah’a, eğer güneşi sağ elime, ayı da sol elime verip, bütün bir dünyanın saltanatını bana bıraksalar, bu davadan vazgeç deseler, ben yine davamdan vazgeçmem. Ya Allah dinini aşikâr eder, ya da bu yolda canımı veririm.
Peygamberin nüfuzlu ve tesirli sözleri Ebu Talib’i o kadar etkilemişti ki, bütün tehdit ve tehlikelere rağmen:
—Ant olsun Allah’a! Dedi. Seni yalnız bırakmayacağım. Ben sağ oldukça sana bir şey yapamazlar. Sen vazifeni yapmaya devam et.
***
Her insanın hedefine ulaşması iki unsura bağlıdır. Biri hedefe olan iman, diğeri de hedef yolunda atılan sağlam adım ve yılmaksızın direnmektir.
Başarının sırrının hedefe inanmak ve o yolda direnmekten geçtiğini, Kuran’ı Kerim şu cümlelerle beyan etmektedir:
“Şüphesiz: “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu), onların üzerine melekler iner. (Ve şöyle derler:) “Korkmayın ve hüzne kapılmayın! Size vaat olunan cennetle sevinin.”

KUREYŞ’İN VAATLERİ
İslam’ın günden güne fazlalaşan nüfuzu ve Ebu Talib’in yeğenini gözleyip kollaması, Kureyşlileri daha bir endişelendiriyor, onları çare bulmaya sürüklüyordu. Bu uğurda, Peygamber efendimize İslam’ı yaymaması şartıyla para, pul, hatta Kureyş boyunun reisliğini bile teklif etmişlerdi. Fakat o, bütün bunlara rağmen inancını yaymaya, inandığına inandırmaya devam etmişti.
Ne yapacağını şaşıran Ebu Süfyan ve yandaşları, tekrar toplanıp istişarelere başladılar. Ebu Süfyan, kalabalığın arasında düşünceli ve tedirgin bir biçimde dolaşıyordu. Kendi kendine:
—Bir çaresi olmalı, Muhammed’i caydıracak bir yol olmalı, diye sayıklıyordu. Tam o sırada Haşim oğlu Ebu Cehil, ayağa kalkarak:
—Bir yolu var, diye bağırdı. Muhammed’i Ebu Talib’in himayesinden kurtarırsak onu durdurabiliriz.
Ebu Süfyan merakla sordu:
—Neler düşünüyorsun yine Ebu Cehil? Muhammed’i Ebu Talib’in himayesinden nasıl kurtarmayı düşünüyorsun? Yaptığımız onca baskı ve ihtara rağmen, yeğenini korumaktan vazgeçmedi. Hangi sebep onu vazgeçirecek söyler misin?
Ebu Cehil, Şeytanvari bakışlarını Ebu Süfyan’a dikerek:
—Ebu Talib’in Muhammed’i savunması, onu evlatlık edinmesinden dolayı olamaz mı, diye sordu.
—Diyelim ki öyle. Bu neyi halledecek şimdi?
—O halde gençlerimizin içinden güzel birini seçip, Ebu Talib’e onu evlatlık edinmesini önerelim. Belki onu Ebu Talibe verirsek, o da himaye etmemiz için Muhammed’i bize verir.
Ebu Cehil’in sözü Kureyşlilerce kabul görmüştü. Bu düşünceyle hemen işe koyulup, Mekke gençlerinin güzel simalılarından olan, İmare B. Velid B. Muğire’yi alıp Ebu Talib’in huzuruna vardılar. Bu akıl almaz planı yapan Ebu Cehil, yanlarında getirdikleri genci göstererek:
—Ey Ebu Talib! Dedi. Velid’in oğlu şair, hatip, güzel ve akıllı bir gençtir. Biz onu sana evlatlık olarak verelim, sen de yeğenini himaye etmek üzere bize ver.
Bu sözleri duyunca, Ebu Talib’in damarlarında gayret kanı devran etmeğe başladı.
—Bu ne çirkin ve akıl almaz bir muameledir böyle? Sizin evladınızı alıp yetiştireyim, öz evladımı da size vereyim de onu idam edesiniz öyle mi? Allah’a ant olsun ki, ben sağ olduğum müddetçe, bu iş mümkün olmayacak, Muhammed’in kılına zarar veremeyeceksiniz.
Ebu Talib’in bu beklenmedik çıkışı karşısında, Mutim B. Adiy ayağa kalktı.
—Kureyşin önerisi gayet adilane bir öneridir. Fakat görüyorum ki sen bunu da kabul etmiyorsun.
Ebu Talib Mutim’e dönerek:
—Biraz insaflı konuş, dedi. Bundan eminim ki sen benim zilletimi istiyorsun. Kureyşi benim aleyhime kışkırtmaya çalışıyorsun. Fakat elinden geleni esirgeme.
Kureyşlilerin yaptıkları son plan da geri tepmişti. Ebu Talib’i razı edemeyeceklerini ve onun açıkça İslam’ı kabul ettiğini söylemese de, batında yeğenine karşı büyük bir imanı, bağlılığı olduğunu anlayınca, artık onunla müzakere yapmamaya karar vermişlerdi. Artık peygamberi (s.a.a) ikna etme yollarına başvurmaya karar vermişlerdi.
Bir gün peygamberin de (s.a.a) Amcası Ebu Talib’in evinde bulunduğu bir esnada, Kureyşliler tekrar toplanıp Ebu Talib’in evine gittiler. Cemiyetin sözcüsü göreviyle orada bulunan Utbe, sözlerine şöyle başladı:
—Ey Ebu Talib! Muhammed, bizim sıkı ve tek safımızı parçaladı. Aramıza ihtilaf saldı. Bizi ve putlarımızı ayaklar altına alarak inancımızla dalga geçti. Şayet onu bu işe sürükleyen sebep yoksulluksa biz ona çokça servet verelim. Eğer makam istiyorsa, onu kendimize emir yapalım, sözünü dinleyelim. Eğer hastaysa, tedaviye ihtiyacı varsa, en iyi doktorları tedavisi için gönderelim ve…
Ebu Talib, çaresiz çırpınışlarla söylediği her lafın altında küçülen ve çirkinleşen Utbe’nin sözünü keserek, Yanında oturan Peygambere (s.a.a) döndü:
—Kavmin büyükleri gelmiş, dedi. Senden onların putlarına karışmamanı istiyorlar, sen ne dersin?
Resul-i Ekrem (s.a.a), amcasına hitaben:
—Ben onlardan hiçbir şey istemiyorum, buyurdular. Fakat benden bir söz dinlesinler ve o sözün ışığında Arap ve gayrı Araba hükümet etsinler.
Bu sırada Utbe yerinden kalktı.
—Biz değil senden bir söz, on söz dinlemeğe hazırız.
—Benim tek sözüm, Allah’tan başka ilah olmadığını itiraf etmenizdir.
Peygamberin (s.a.a) bu sözü, soğuk bir su gibi onların sıcak ümitlerine dökülmüştü. Peygamberin (s.a.a) sağlam mantığı ve kararlı sözleri karşısında söyleyecek bir söz bulamayan Utbe:
—Şimdi bizden üç yüz altmış tanrıyı bir kenara itip, tek bir tanrıya tapmamızı mı istiyorsun? Diye sordu.
Peygamber (s.a.a), gayet kararlı bir şekilde:
—Evet, diye buyurdu. Kendi ellerinizle taştan, tahtadan yaptığınız tanrıları bırakıp, yalnızca Allah’a tapmanızı istiyorum. Neticede sizin el yordamınıza muhtaç olan tanrılardan, ne gibi bir medet umarsınız, bunu da anlayamıyorum.
Resul-i Ekrem(s.a.v)’in sözleri karşısında söyleyecek hiçbir söz bulamayan Kureyşliler, öfkeli bir halde kalkıp orayı terk ettiler.
Bu vakayı Allah-u Teâlâ, Sad Suresinde şu şekilde anlatmaktadır.
“Kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine hayret ettiler. Kâfirler (şöyle) dediler: “Bu, çok yalancı bir büyücüdür… İlahları, tek bir ilah mı yaptı? Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir.” Onlardan ileri gelen bir grup ortaya atılıp (şöyle dedi): “Gidin ve ilahlarınız üzerinde kararlılık gösterin. Çünkü bu gerçekten, (bizden) istenen bir şeydir… Biz son dinde böyle bir şey duymadık. Bu, bir düzmeceden başka bir şey değildir.”

KUREYŞ’İN İŞKENCELERİ
Planladıkları bütün dalavereleri, oyunları geri tepen Kureyşliler, Ebu Talib’in himayesinde olan Peygamber efendimize (s.a.a) güç yetiremeyeceklerini anlamışlardı. Ebu Talib’den çekiniyorlardı. Çünkü ona karşı gelerek Peygambere (s.a.a) bir kötülük etmeye kalkışsalar, Haşimoğulları’nın işe karışacağını ve bunun neticesinde de ortalığı kan kaplayacağını biliyorlardı. Yine de zulüm ve işkenceden geriye kalmamışlardı. İslam dinini kabul eden soyca ve boyca zayıf olan Müslümanlara etmedikleri zulmü, yapmadıkları çirkinliği bırakmamışlardı.
Peygambere (s.a.a) istinaden uydurdukları yalanlar yetmezmiş gibi,  yeni Müslüman olan ailelerin evlerini ve mallarını talan ediyor, onlarla alışverişi keserek dirençlerini kırmaya çalışıyorlardı. Bütün bu zulümler, yalnızca o zulmü görene yapılmıyordu; her ağlayanın gözyaşı, Hz. Muhammed’in (s.a.a) gönlüne damlıyordu. Her acı çeken Müslüman’ın sızısını, o mübarek gönlü de duyumsuyordu. Ama yapılan zulüm ve baskılar, Allah’ın hikmetiyle risaletin yayılmasını hızlandırıyordu. Ezilen ve haksızlığa uğrayan yürekler, ihtiyaç duyulan bir sığınak aşkıyla, daha da bağlanıyorlardı kendilerine bahşedilen o sevgi ve rahmet dinine.
***
Hz. Peygamber (s.a.a), sessizliğini bozup da Kureyş büyüklerinin yaptıkları öneriler karşısında onları ümitsizliğe düşürüp: “Davamdan dönmem için sağ elime güneşi, sol elime ay’ı verseniz, Allah dinimi yayana veya O’nun yolunda başımı feda edene kadar yine davamdan dönmeyeceğim” sözünü dedikten sonra, hayatının en zor dönemleri başlamış oldu. Kureyşliler, sevgili Peygamber’i (s.a.a) ne zaman ve nerede yalnız görseler, ona zarar vermekten, onun o yüce şahsiyetini aşağılamaktan kesinlikle çekinmiyorlardı artık.
***
Peygamberimiz (s.a.a), Allah’ın dinini yaymak, insanları kurtuluşa davet etmek adına birçok eziyet ve hakarete maruz kalmıştı. Muhakkak bu eziyetlerin en içler acısı olanlarından biri, Mekke şeytanlarından biri olan Ebu Cehil’in peygamber efendimize (s.a.a) hakaret etmesi ve onu kalabalık bir topluluğun önünde aşağılamaya çalışmasıdır.
Bir gün Hz. Peygamber efendimiz (s.a.a) yine Safa’da toplanan küçük bir kalabalığa İslam’ın hakikatlerini anlatıyor, onları Allah’ın sunduğu kurtuluş yoluna çağırıyordu. Oradan geçen Ebu Cehil, bu olaya şahit olunca, damarlarında dolaşan şeytanın dürtüklemesiyle yolunu değiştirip, kalabalığın arasına daldı. Büyük bir küstahlıkla peygamberin (s.a.a) sözünü keserek, yüksek sesle:
—Yeter Muhammed! Diye bağırdı. Nereden uydurduğunu bilmiyorum ama tanrılarımızı rahat bırak artık. Dinimize ve tanrılarımıza hakaret etmene daha fazla izin veremem. Yalanlarınla ve söylediğin sihirli şiirlerle insanları kandırmaktan vazgeç, yoksa ben vazgeçirmeği bilirim.
Hz. Peygamber (s.a.a) , ona hiçbir şey demedi. Hiçbir cevabın onun taşlaşmış kalbine çare olmayacağını biliyordu. Bu yüzden, sessizce evine döndü.
Bunun üzerine Ebu Cehil, orada toplanan kalabalığa dönerek:
—Gördünüz işte, dedi. O sihirli sözlerle sizi etkilemeğe çalışıyor. Ama sıkıya da gelince arkasına bile bakmadan kaçıyor. Uyanın artık. Tanrılarınıza ve dininize sahip çıkın. Onun uydurma dinine girenlerin akıbetini gördünüz. Bizim tanrılarımız bizleri bolluk ve refah içinde yaşatırken, onların Allah’ı niye onlara yardım etmiyor, niye onları sıkıntıdan kurtarmıyor, düşünün artık.
Orada toplanan kalabalığı dağıttıktan sonra, büyük bir keyifle Mekke’nin yakınında Kureyşlilerin toplandığı yere gitti.
Aynı gün Peygamber efendimizin (s.a.a) amcası ve sütkardeşi olan Hz. Hamza, yayı omzunda avdan dönüyordu. Her zaman yaptığı gibi, yine Kâbe’yi ziyaret ve tavaf etmek, Kâbe’nin etrafındaki toplantılara başvurmak için Kâbe’ye yöneldi. Kâbe’deki işlerini halledip eve dönerken, Ebu Cehil’in Peygambere (s.a.a) karşı sergilediği küstahlığa şahit olan Abdullah B. Cüd’an’ın cariyesi karşıladı Hz. Hamza’yı:
—Ya Hamza! Dedi. Ebu Cehil’in Yeğenin Muhammed’e yaptıklarını duymadın mı?
Hz. Hamza, merakla kadıncağızın sözünü kesti:
—Ne yapmış, çabuk anlat.
—Ne yapmamış ki, kalabalık bir topluluğun önünde Muhammed’e küstahlık ederek onu azarlamış. Onu aşağılamış ve dinine sövmüş.
Cariyenin sözleri karşısında Hz. Hamza iyice çileden çıkarak, atını tekrar Kâbe’ye sürdü. Kâbe’nin etrafında toplanan kalabalığı uzun uzun süzdükten sonra, kalabalığın arasında Ebu Cehil’i fark etti. Hiçbir şey söylemeden yanına yaklaştı. Avda kullandığı yayını çıkararak, Ebu Cehil’in kafasına indirdi. Sonra yerde kanlar içinde yatan o şeytana dönerek yüksek sesle:
—Sen mi Muhammed’e sövüyorsun? Diye bağırdı.
Korkudan ne yapacağını şaşıran Ebu Cehil:
—Evet, evet, diye kekeledi. Ama bir daha olmayacak. Çok pişmanım. Ne olur acı bana. Acı bana Ya Hamza!
Hz. Hamza, sesini daha fazla yükselterek, etrafta toplanan kalabalığın da dikkatini sözlerine çekmek istermiş gibi:
—Bundan böyle ben de ona iman ediyorum, diye haykırdı. Onun dediğini ben de söylüyorum. Gücün yetiyorsa ona yaptıklarını bana da yap.
Hz. Hamza’nın tehdidi karşısında, korkudan titriyor, cevap verecek takatı kendinde bulamıyordu. Çünkü o dönemin en hatırı sayılır pehlivanlarından biriydi Hz. Hamza. Kolay kolay hiç kimse onunla hasım olmak istemezdi bu yüzden.
Hz. Hamza, oradan uzaklaştıktan sonra, kalabalığın arasından biri, yerde yatan Ebu Cehil’e:
—Ey Ebu Cehil! Dedi. Hamza galiba başını kırmış. Baksana kanıyor.
Ebu Cehil, bir türlü sükûn bulmayan şeytani hislerinin tesiriyle:
—Başımın kırılması falan umurumda değil, diye cevap verdi. Beni en çok üzen Hamza’nın Müslüman olmasıdır. Eyvahlar olsun ki korktuğum başıma geldi.
Korkmakta da haklıydı. Çünkü Hz. Hamza gibi bir dayanak, onun gibi bir yiğit, İslam’ın yayılması ve Peygamberin emniyeti açısından önemli bir unsurdu. Öyle ki onun Müslüman olması demek, Kureyşlilerin önemli bir güç kaybına uğramaları demekti. Bir o kadar da Peygamber (s.a.a) ve ona inanan Müslümanların güçlenmesi ve itibarının artması anlamına geliyordu.

MÜSLÜMAN OLANLARA YAPILAN EZİYETLER
Kuşkusuz Bi’setin ilk yıllarında İslam’ın ilerlemesi, bazı etkenlerin sonucunda gerçekleşmişti. Bu etkenlerden biri, Resulullah’ın (s.a.a) sevenlerinin ve yarenlerinin kararlılığıydı şüphesiz. Şirk ve putperestlik hükümetinin merkezi olan Mekke’de yaşayan ashabın, sabır ve tahammülü de oldukça dikkat çekicidir. Bu sabır ve tahammül çemberinde, Peygamber’i (s.a.a) yalnız bırakmayan ve İslam uğrunda her türlü eziyete göğüs geren sahabeler çoğaldıkça, Kureyş’in azgınlığı daha da artıyordu. Öyle ki Kureyşliler, artık zulmetmekte sınır tanımıyorlardı. Müslümanların mallarına yaptıkları saldırıların onları caydırmadığını, aksine daha da güçlendirdiğini görünce, bu defa canlarına kastetmeğe başlamışlardı.
Şimdi kısaca Kureyş’in dayanılması güç zulmüne maruz kalan sahabelerin ders niteliğindeki mücadelelerine değinmek istiyorum.
BİLAL HABEŞİ
Anne ve babası Habeş’ten esir alınıp Arap Yarımadasına getirilmişti. Sonraları Hz. Resulullah’ın (s.a.a) müezzini olan Bilal, Ümeyye b. Hanef’in kölesiydi.
Ümeyye, İslam önderinin en büyük düşmanlarından biriydi. Aşireti, Allah Resulü’nün (s.a.a) korumasını üstlendiğinden, o da intikam almak kastıyla yeni Müslüman olmuş kölesi Bilal’a, herkesin gözü önünde işkence eder, onu en sıcak günlerde çırılçıplak kızgın kumlara yatırırdı.
***
Ümeyye B. Halef, çılgına dönmüş bir şekilde, Bilal’ı çıplak bedenle kızgın çakılların üzerine yatırıp göğsünün üzerine kızgın bir taşı koyarak şu şekilde haykırıyordu:
—Ya bu vaziyette öleceksin, ya da Muhammed’in rabbine inanmaktan vazgeçip, Lat ve Uzza’ya tapacaksın.
Gördüğü bu acımasız işkenceye rağmen Bilal:
—Allah birdir ve ben şirk ve putperestliğe asla dönmem, diye haykırıyordu.
Taş yürekli birinin elinde esir bulunan bu siyah kölenin mukavemetine herkes hayret ediyordu.
Ümeyye B. Halef, Bilal’ın verdiği bu cevap ve gösterdiği mukavemet karşısında zayıflıyordu sanki. Sinirine hâkim olamayarak, daha da cani bir hareketle, Bilal’ın göğsünde bulunan o kızgın taşı eliyle bastırarak:
—Söyle, diye bağırdı. Muhammed’in dinine değil, Lat ve Uzza’ya tapıyorum. Hadi söyle yoksa seni bu şekilde öldürürüm.
Bilal, çektiği dayanılmaz acılara rağmen, sözlerini tekrarladı:
—Allah birdir ve ben şirk ve putperestliğe asla dönmem.
Orada bulunan Varaka B. Nevfel, gördüğü manzara karşısında ağlayarak, Ümeyye’ye döndü:
—Allah’a ant olsun ki, onu bu şekilde öldürürsen, onun kabrini ziyaretgâh yapacağım, diyerek, Ümeyye’yi ağır bir dille kınadı.
Ama Ümeyye oralı bile olmadı. İşkence yapmaya, kölesini inandığı dinden döndürmek adına zulmüne devam etti.
***
Ümeyye, bazen daha kötü işkenceler de yapardı. Bilal’ın boynuna bir ip bağlar, onu sokaklarda dolaştırsınlar diye çocukların eline verirdi.
İslam’ın ilk savaşı olan Bedir Savaşı’nda, Ümeyye ve oğlu esir oldular. Müslümanlardan bazıları, Ümeyye’nin öldürülmesini onaylamıyorlardı. Bunun karşısında Bilal:
-O, küfrün önderidir ve öldürülmelidir, diye ısrar ediyordu.
Onun ısrarı sonucunda baba ve oğlu, yaptıkları zulmün karşılığını görerek öldürüldüler.

AMMAR-I YASİR VE ANNE- BABASININ FEDAKÂRLIKLARI
Kureyşlilerin zulümleri hız kesmeden sürmekte, kadın erkek demeden yeni dine mensup olanları canice emellerine meze yapmaya devam ediyorlardı. Nihayetinde Ammar’ı Yasir ve ailesinin de Hz. Muhammed’in (s.a.a) dinine girdiğini öğrenmişlerdi. Bunun üzerine Ebu Cehil, birkaç kişiyle birlikte, yanlarında o küfür ordusunun askerleriyle Ammar’ın evine geldiler. Kapıya dayanıp dışarı çıkmalarını, aksi takdirde kapıyı kırıp zorla içeri gireceklerini söylediler. Ammar ‘ın babası Yasir, korkarak kapıya yaklaştı. Asla kendisi için değildi korkusu. Oğlu ve biricik eşi Sümeyye’ye zarar gelmesinden korkuyordu. Dışarıdakilerin tehditkâr haykırışları karşısında, kapıyı açmak zorunda kalmıştı.
Ebu Cehil, askerlerin de yardımıyla içeri girip, Ammar ve anne- babasını dışarı çıkardı. Onları ellerinden ve ayaklarından bağladı ve ilk olarak Sümeyye’ye:
—Söyle bakıyım, diye haykırdı. Senin rabbin kimdir?
Sümeyye, gayet kararlı bir şekilde:
—Allah-u Teâlâ, dedi. Muhammed (s.a.a) de onun elçisi ve peygamberidir.
Ebu Cehil, daha da hiddetlenerek, elinde tuttuğu putu uzattı:
—Hayır, tanrım Lat ve Uzza’dır diyeceksin.
Sümeyye tekrar aynı cümleyi tekrarladığında, Ebu Cehil şeytani bir atiklikle yanında duran askerin elindeki mızrağı kapıp, Sümeyye’nin karnına sapladı.
Ammar ve babası Yasir gördükleri manzara karşısında dehşete düşmüşlerdi. Öyle ki Ammar artık olanlara bakamıyordu bile.
Sümeyye aldığı darbe sonucunda, Kelime-i şehadet getirerek İslamı’n ilk şehidi olarak oracıkta Allah’ın rahmetine kavuşmuştu.
Kâfirler aynı şekilde Yasir’i de oğlunun gözleri önünde canice şehit etmişlerdi. Sıra Ammar’a gelmişti. Müşrikler, bu defa daha da acımasız davranıyorlardı. Ammar’a en ağır işkenceleri yapıyor, aynı suallerle onu yolundan ve imanından saptırmaya çalışıyorlardı. Ammar, yapılan canice işkencelere daha fazla dayanamayacağını anlayınca, canını kurtarmak için, zahiren İslam’dan dönmeği kabul etti. Bunun üzerine Müşrikler Ammar’ı öylece orada bırakıp boş heveslerle geri döndüler.
Belli bir müddet sonra, kendine gelen Ammar,  pişmanlık dolu duygularla ağlayarak peygamberin (s.a.a) huzuruna vardı ve durumu bütün ayrıntılarıyla o Hazrete anlattı. Peygamber efendimiz (s.a.a), Ammar’ı iyi tanıyor, onun ne kadar sadık bir Müslüman olduğunu biliyordu. Pişmanlık dolu bir edayla başını önüne eğmiş bir vaziyette oturan Ammar’ın omzunu okşayarak:
—Kalbinde bir sarsılma vücuda geldi mi? Diye sordu.
Ammar, kendinden emin bir şekilde:
—Kalbim imanla doludur Ya Resulullah! Diye cevap verince, peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:
—O halde hiç korkma ve kâfirlerin şerrinden kurtulmak için imanını gizle.
Yaşanan bu olay üzerine Yüce Allah, Ammar’ın imanı hakkında Nahl suresinde şöyle buyurdu:
“İman ettikten sonra Allah’ı inkâr eden; -kalbi imanla yatışmış olduğu halde zorlanan (ve bu yüzden küfür sözü söyleyen) hariç- ama göğüslerini küfre açan kimselerin üzerine Allah tarafından gazap vardır. Ve onlar için büyük bir azap vardır.”
ABDULLAH B. MESUT
Gizli davet döneminde İslam safına katılmış olan Müslümanlar, kendi aralarında yaptıkları bir konuşmada:
-Kureyş henüz bizim Kuran’ımızı duymamıştır. Aramızdan biri kalkıp Mescidu’l Haram’da yüksek bir sesle Kuran’dan birkaç ayet okursa çok iyi olacaktır, dediler.
Abdullah b. Mesut, ayağa kalkarak böylesine güzel bir iş için hazır olduğunu beyan etti ve Kureyş’in büyükleri Kâbe’nin kenarındayken, yüksek ve güzel bir sesle Kuran’dan birkaç ayet okudu.
Fesahat ve belagat dolu bu surenin cümleleri, Kureyş büyüklerinin kalbinde inanılmaz bir korku yaratmıştı. Bir savunmasız kişi tarafından kulaklarına ulaşan ilahi nidanın yaptığı etkiyi önlemek için, hep birlikte yerlerinden kalkarak Abdullah b. Mesut’u fena halde dövdüler. Her yeri kanlar içinde kalan Abdullah b. Mesut, Peygamber’in (s.a.a) yarenlerinin yanına döndü ama onlar, cana can katan Kuran sesinin düşmanların kulağına ulaşmasından dolayı sevinçliydiler.
EBUZER-İ GIFARİ
Ebuzer, İslam’ı seçen dördüncü veya beşinci kişidir.  Dolayısıyla o, İslam’ın doğuşunun ilk günlerinde Müslüman olmuş ve “Öncüler” grubunda yer almıştır.
Kuran-ı Kerim’in de açıkladığı gibi, Hz. Peygamber’in (s.a.a) risaletinin başlangıcında iman eden kimseler, büyük bir makama sahiptirler.  Ayrıca Mekke’nin Fethi’nden önce iman edenler de maneviyat ve makam bakımından, Mekke’nin Fethi’nden sonra iman edenlerle bir değildir. Kuran-ı Kerim’de bu gerçek şu şekilde dile getirilmiştir:
“Neden Allah yolunda infak etmiyorsunuz (harcamıyorsunuz)? Oysa göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Sizden, fetihten önce infak edenler ve çarpışanlar, (elbette fetihten sonra Allah yolunda infak edenlerle) bir olmazlar. Onların dereceleri, daha sonra infak eden ve çarpışanlarınkinden daha büyüktür. Bununla beraber Allah, hepsine de en güzel olanı vaat etmiştir ve Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

Müşriklerin zulümleri ve Hz. Peygamber’i (s.a.a) karalama girişimleri her geçen gün daha da artarak devam ediyordu. Bu zulüm çemberinde biri vardı ki; yüreğine hükmedip imanıyla, İslam’ın münadiliğini üstlenmişti. O, Ebuzer-i Gıfari’ydi.
Ebuzer, İslam’ı ilk haykıran kişiydi. Hareketçi ve mücadeleci bir ruha sahipti. Batıl karşısında muhalefet bayrağını çekip sapıklıklarla savaşmak için yaratılmıştı sanki. İnsanların bir parça tahta ve taş karşısında eğilip ibadet etmeleri gibi büyük bir batılın karşısında susabilir miydi Ebuzer? Bu yüzden kısa bir süre Mekke’de kaldıktan sonra, gayretine yenik düşmüştü. Peygamber efendimizin (s.a.a) huzuruna varıp:
—Ey Allah’ın Resulü! Dedi. Bunca batıl iş karşısında artık gayretimin coşkusuna karşı duramıyorum. Ben ne yapmalıyım? Vazifem nedir?
Hz. Peygamber (s.a.a), Ebuzer’in o coşkulu ve sabırsız girişimi karşısında şunları buyurdu:
—Artık kavminin arasına dön ve onları İslam’a çağır. Benim ikinci bir emrime kadar kavminin arasından ayrılma.
—Ant olsun Allah’a! Ben kendi kavmimin arasına dönmeden önce, İslam nidasını bu insanlara duyuracağım.
Verdiği bu karardan sonra, Kureyşlilerin Mescid-ül Haram’da sohbetle meşgul oldukları bir sırada, mescide girerek:
—Ey insanlar! Diye haykırdı. Bırakın artık kendi ellerinizle yaptığınız putlara tapmayı. Sizi yaratan ve nimetleriyle sizleri şereflendiren, göklerde ve yerdeki bütün sırları bilen Allah’ın önünde eğilin. Bırakın bu sapıklıkları. Bilin ki, Allah birdir ve Muhammed onun elçisi ve Peygamberidir.
Bu feryat, Kureyşin kudretini açıkça mücadeleye çağıran ilk feryattı. Mekke de hiçbir akrabası ve ona destek olabilecek kimsesi olmayan birinin bu feryadı edecek cesareti gerçekten de mescitteki Kureyşlileri dehşete düşürmüştü. Nihayetinde o savunmasız adamın nidasından sonra, bütün Kureyşliler zalimane darbelerle Ebuzer’i dövmeye başladılar. Haber Peygamber efendimizin (s.a.a) amcası Abbas’a ulaşmıştı. Abbas hemen mescide koştu. Yerde takatsız yatan Ebuzer’i görünce, Kureyşlilere dönerek:
—Yeter artık! Diye bağırdı. Adamı öldürecek misiniz?
Kureyşin ileri gelen şeytanlarından biri ileri atılarak:
—Bırak öldürsünler, dedi. O haddini aştı.
—Haddini aşacak ne yaptı ki?
—Daha ne yapsın? Gelip tanrılarımıza, dinimize hakaret etti. Ölümü çoktan hak etti o. Bırak sen karışma.
Kureyşlilerin azgın hışmından Ebuzer’i nasıl kurtaracağını şaşıran Abbas,  latif bir çare düşünmüştü.
—Ey Kureyşliler! Dedi. Sizin hepiniz ticaretle uğraşıyorsunuz. Ticaret yolunuzda bu adamın kabilesi olan Gıfar Kabilesi’nin içinden geçiyor. Eğer bu genci öldürecek olursanız, Kureyşin ticareti tehlikeye düşer ve hiçbir ticaret kervanı o kabileden geçemez.
Abbas’ın sözleri Kureyşlileri bir hayli etkilemişti. Menfaatlerini tehlikeye sokmak istemeyen Kureyşliler, bu sözlerden sonra Ebuzer’i Abbas’a teslim etmeği kabul ettiler. Abbas da o hareketli ve fevkalade yürekli genci alarak Peygamber’in (s.a.a) huzuruna getirdi. Olup bitenleri anlattıktan sonra, Peygamber efendimiz (s.a.a), bu yeni talebesinin kabiliyetini ve mücadele sahasında batıla karşı gösterdiği şaşırtıcı gücünü görmüş ve mücadele zamanı henüz gelmediği için de ona kabilesine dönerek onları İslam’a çağırmasını tekrar emretti.
Ebuzer, Peygamber’in (s.a.a) emri ile kendi kabilesine geri dönerek,  insanları Allah’a ibadet etmeğe ve insanları iyi huylara davet eden bir peygamberin zuhur ettiğini, yavaş yavaş gündeme getirmeğe, kendi kavmini İslam’a çağırmaya başladı.
Bu tebliğ kısa zamanda sonuç vermeğe başlamış, ilk önce Ebuzer’in annesi ve kardeşi İslam’ı kabul etmişti. Kısa bir zaman içerisinde Gıfar Kabilesinin yarıdan çoğu İslam’ın hükümlerini kabul etmişti artık. Gıfar Kabilesi’nin diğer yarısı da Hz. Peygamber’in (s.a.a) Medine’ye hicretinden sonra İslam Dini’ni kabul ettiler.
Ebuzer, Bedir ve Uhud Savaşlarından sonra, Medine’de Hz. Peygamber’e (s.a.a) katıldı ve orada ikamet etmeğe başladı.

İLK HİCRET
Artık Müslüman olanlara karşı yapılan eziyetler, tahammül edilemez bir hal almıştı. Müslümanlar, Kureyşin eza ve cefasından kurtulmak ve İslami şiarları tutabilecekleri sakin bir muhit aramak için işlerinden, çocuklarından, akrabalarından ayrılıp, Mekke’yi terk etmeği düşünmüşlerdi. Fakat nereye gideceklerini bilemiyorlardı. Çünkü Arap Yarımadasını baştanbaşa putperestlik kapsamış, hiçbir noktasında tevhit nidasını yükseltme imkânı kalmamıştı. İçine düşmüş oldukları bu karmaşadan kurtulmak için, konuyu Hz. Peygamber’e (s.a.a) açmayı uygun bulmuşlardı. Onun kendilerine bir yol göstereceğinden emindiler. Çünkü Hz. Peygamber’in (s.a.a) dini: “Allah’ın arzı geniştir. Kendinize öyle bir yer seçin ki, orada Allah’a ibadet etme imkânına sahip olun”  esası üzerine kurulu olduğunu biliyorlardı.
Müslümanların içinde bulunduğu zor koşullar ve gördükleri zulümden Hz. Peygamber’in (s.a.a) haberi vardı ve bu durum kendilerini bir hayli üzüyordu. Beni Haşim kabilesi tarafından himaye olunduğu için kendisi her hangi bir tehdit ve zarar görmüyordu ama yaranının arasında, hiçbir desteği olmayan, cariye, köle ve kimsesiz kişiler çoktu. Kureyş eşrafı böyle kimseleri bir an bile rahat bırakmıyordu. Bu yüzden kendisine açılan başka bir yere hicret etme konusuna sıcak bakmıştı. Ashabını güvenli bir yere göndermek amacıyla, onlara şu şekilde buyurdu:
—Habeşistan’a gidin. Orada hiç kimseye zulmedilmez. Çünkü orada güçlü ve adil bir hükümdar vardır. Doğruluk ülkesidir orası. Allah-u Teâlâ yüzünüze bir kurtuluş kapısı açıncaya kadar gidin orada kalın.
Hz. Peygamber’in (s.a.a) bu sözleri üzerine, Müslümanlardan dördü kadın, on, on beş kişi, kimisi yaya, kimisi de atlı olarak müşriklerin haberi olmadan geceleyin Cidde yoluna koyuldular.  Müslümanlar, Cidde limanına vardıklarında Allah’ın inayetiyle iki ticaret gemisi Habeşistan’a doğru hareket etmek üzereydi. Müslümanlar Kureyşin korkusuyla adam başı yarım dinar ödeyerek hemen gemiye atladılar.
Müslümanlardan bir grubun Habeşistan’a doğru yola çıkma haberi, Mekke eşrafının kulağına ulaşmıştı. Hiç zaman kaybetmeden bir grubu onları Mekke’ye geri döndürmek için görevlendirdiler. Fakat görevliler oraya yetiştiğinde gemiler çoktan Cidde kıyılarında uzaklaşmıştı.
Bu hicretin ardından başka bir grup daha Habeşistan’a hicret etti. Bu grubun başında Cafer b. Ebu Talib vardı. Böylelikle Habeşistan’daki Müslümanların sayısı seksen küsür olmuştu.
Müslümanların Habeşistan’da serbest ve rahat bir hayat sürdüklerini öğrenen Mekke eşrafı, bu duruma çok öfkelenmişlerdi. Aralarında bu duruma çözüm ararken Ebu Cehil ayağa kalkarak:
—Ey Mekke’nin seçkinleri! Dedi. Umarım ne kadar ciddi bir meseleyle karşı karşıya olduğumuzun farkındasınızdır. Bildiğiniz üzere Muhammed, Müslümanları yavaş yavaş Necaşi’nin sarayına nüfuz ettiriyor. Kim bilir yine neler planlıyor?
Ebu Cehil’in sözleri üzerine Ümeyye telaşlı bir biçimde araya girdi:
—Ne planlayacak canım. Belli ki yandaşlarını bizden korumaya çalışıyor.
—Hayır! Korkarım ki durum zannettiğinden daha ciddidir. Beni korkutan şey, Müslümanların orada Necaşi’yi etkileyerek Müslümanlığa meylettirmeleri ve tüm Habeşistan’ı Müslümanlığın sağlam bir üssü haline getirdikten sonra, donanmış bir ordu tertipleyerek Arap yarımadasında putperestlik hâkimiyetine son vermeleridir.
Ebu Cehil’in bu şeytanca sözleri, oradakileri dehşete düşürmüştü. Hicreti bu şekilde düşündüklerinde kendilerini korkudan alamıyorlardı. İşin ciddiyetini kavramaya çalışan Ebu Süfyan, endişeli bir edayla Ebu Cehil’e döndü:
—Ne yapmamızı önerirsin? Eğer durum anlattığın gibiyse, sonumuz vahim demektir. Tanrılarımızdan da oluruz, saltanatımızdan da…
—Hemen Dar-ün Nedve  başkanları toplansın, Habeşistan şahına elçi gönderelim. Şahın ve vezirlerin gönlünü almak için de, onlara değerli hediyeler hazırlayalım.
Zaman kaybetmeden Dar-ün Nedve toplanıp, Habeşistan’a gönderilecek elçileri ve onların Habeşistan şahına sunacakları metni belirlediler. Habeşistan’a gönderilecek kişileri seçerken ince eleyip sık dokumuşlar, bu iş için pişkinlik ve düzenbazlıkta ün salmış Amr B. As ve Abdullah B. Rabia’yı seçmişlerdi.
Bu işi tezgâhlayanların başı sayılan Ebu Cehil, Elçileri yanına çağırarak gerekli talimatları vermeğe başladı.
—Habeşistan hükümdarıyla görüşmeden önce, vezirlerin hediyelerini verin. Şahın huzurunda sizi desteklemeleri için olumlu görüşlerini kazanmaya çalışın. Şahın huzuruna çıktığınızda ise, orada bulunan Müslüman muhacirlerin birer düzenbaz olduklarını söyleyerek, onları akılsızlık, cahillik ve kendilerince yeni bir din uydurarak onları kandırmaya çalıştıklarını söyleyin. Böylece onları Habeşistan şahının gözünden düşürmeye çalışın.
Amr B. As ve Abdullah B. Rabia, bu emirleri aldıktan sonra, Habeşistan’a doğru yola koyuldular.
Habeşistan’a varan Kureyş elçileri önce vezirlerle görüşüp,  hediyeleri takdim ettikten sonra, onlara şöyle hitap ettiler:
—Sayın vezirler! Bizim gençlerimizden bir grup, atalarının dinini bırakıp, sizin de bizim de dinimize aykırı yeni bir din çıkarmışlar. Hal-ı hazırda sizin ülkenizde bulunmaktadırlar. Kureyş eşrafı ve büyükleri, Habeşistan kralından onların ülkeden çıkarılma emrini vermesini rica ediyorlar. Siz vezirlerden de ricamız, sultanın huzurunda bizleri teyit etmenizdir.
Tamahkâr ve ileriyi görmekten gaflete düşmüş olan vezirler, padişahın huzurunda onları destekleyeceklerine dair söz verdiler. Ertesi gün şahın huzuruna çıkan, Kureyş elçileri, hediyeleri takdim ettikten sonra şunları ilettiler şaha:
—Sayın Habeşistan hükümdarı! Akılları başlarında olmayan gençlerimizden bir grup, atalarının dinini terk etmiş, ne sizin ne de bizim dinimizle bağdaşmayan yeni bir din uydurmuşlardır. Bu grup son zamanlarda sizin ülkenize iltica etmiş ve sizin sunduğunuz özgürlükten istifade etmektedirler. Onların büyüklerinin sizden ricası, onların bu ülkeden çıkarılıp, kendi ülkelerine geri gönderilmeleridir.
Bu sırada vezirlerin sesi yükselmeğe başladı:
—Doğru diyorlar. Mültecilerin ülkemizden çıkarılması gerekiyor.
Fakat bilgili ve adil bir şahsiyete sahip olan şah, vezirlerin söylediklerine de itimat etmeyerek:
—Hayır! Dedi. Ben tahkik etmeden ülkeme sığınan o insanları bu iki insanın sözüne güvenerek kimseye teslim etmem. Önce mültecileri de dinleyeceğim. Eğer elçilerin söyledikleri doğru çıkarsa, o zaman onları size teslim ederim. Ama yalansa, onları himaye etmeğe devam edeceğim.
Sözlerini bitirdikten sonra, bir memur görevlendirerek muhacirleri saraya çağırttı. Şah Müslümanlara dönerek:
—Aranızda soracağım sorulara cevap verebilecek bir sözcünüz var mı? Diye sordu.
Diğer Müslümanların da onayıyla Cafer bir adım öne çıktı.
—Ben sözcülük etmeği kabul ediyorum.
Habeşistan padişahı Cafer’e dönerek:
—Soracağım sorulara cevap verebilecek misin, diye tekrar sordu.
Cafer, kendinden emin bir şekilde:
—Ben, ancak Peygamberimden (s.a.a) duyduklarımı söyleyeceğim, diye cevap verdi.
Habeşistan padişahı, tekrar Cafer’e dönerek sormaya başladı:
—Niçin atalarınızın dinini terk edip, bizim ve babalarınızın dinine aykırı bir dine meylettiniz?
Şahın sorusuna Cafer şöyle cevap verdi:
—Bizler cahil ve putperest bir topluluk idik. Boğazlanmamış hayvanları yemekten kaçınmıyorduk. Daima kötü işlerin peşindeydik. Komşuya saygımız yoktu. Düşkünler, güçsüzler zorbalara esir idi. Akraba akrabaya düşman idi. İşte böyle bir hayat sürdürüyorduk. Derken içimizden doğruluk ve temizlikle tanınan birisi kalkıp, Allah’ın emriyle bizleri tevhide çağırdı. Putperestliği kınadı, emaneti eda etmemizi, kötülüklere yaklaşmamamızı, akraba ve komşularımızla iyi geçinmemizi, kan dökücülük, zina, yalancı şahitlik, yetim malı yemek ve kadınları kötü işlere itham etmekten kaçınmamızı emretti. Namaz kılmamızı, oruç tutmamızı, mallarımızın vergisini vermemizi emretti. Biz de ona iman ettik, putperestliği bırakıp, tek bir Allah’a taptık. Onun haram dediğine haram, helal dediğine helal dedik. Fakat Kureyş bize tahammül edemedi. İnancımızdan dönüp tekrar taşlara, tahtalara tapmamızı, yeniden kötü işlerin peşinde gitmemiz için karşımıza dikildiler. Gece gündüz demeyip, bizi dinimizden döndürmek için bize işkence ettiler. Bir müddet onların karşısında direndik. Nihayet dinimizi korumak için her şeyimizden vazgeçip, Peygamberimizin tavsiyeleriyle Habeşistan’a iltica ettik.
—Peygamberiniz buraya gelmeği size hangi sebepten dolayı tavsiye etti?
—Burada hiç kimseye zulmedilmediğini ve sizin de adaletli ve güçlü olduğunuzu, bizleri himaye edeceğinizi söyleyerek, buraya gelmemizi tavsiye etti.
Cafer’in, tatlı ve gönül okşayıcı sözleri kralı bir hayli etkilemişti. Tekrar Cafer’e dönerek, Peygamberinin semavi kitabından biraz okumasını istedi. Cafer orada okumak için Meryem Suresini uygun görmüştü. Bu sureyi okuyarak İslam’ın Hz. İsa ve Hz. Meryem hakkındaki görüşünü açıklamış oldu.
Meclis bir süre sükûnetle geçti. Daha sonra kral gelen Kureyş elçilerine dönerek:
—Bunların peygamberi ile benim peygamberim İsa aynı şeyleri söylüyor, dedi. Demek ki ikisinin de getirdiklerinin kaynağı aynıdır. Bırakın gidin. Ben bunları size teslim edemem.
Bu meclis, vezirler ve Kureyş elçilerinin zannettiklerinin aksine, kendi zararlarına olmuştu. Cafer, Allah’ın inayetiyle Habeşistan kralı Necaşi’yi adeta büyülemiş ve aleyhte esen rüzgârı lehlerine çevirmeği başarmıştı.
Politikacı ve düzenbaz bir kişi olan Amr B. As,  uğradığı hezimeti hazmedememiş olacak ki, akşamleyin arkadaşı Abdullah B. Rabia’ya:
—Yarın neye mal olursa olsun, dedi. Muhacirleri kralın gözünden düşürmeliyiz. Yarın kralın huzuruna çıkıp, aslında Müslümanların İsa hakkında Hıristiyanlık ilkelerine ters düşen bazı inançlar taşıdıklarını söyleyeceğim.
Amr B. As’ın sözleri karşısında Abdullah B. Rabia ayağa kalkarak:
—Sakın öyle bir şey yapma, dedi. Onların içerisinde bizimle akrabalık bağı olanlar var. Bu iddia onların canlarını tehlikeye sokabilir.
Abdullah’ın muhalefetine rağmen Amr. B. As sözünde kararlıydı.
Ertesi gün bütün vezirlerin eşliğinde tekrar kralın huzuruna çıktılar. Amr B. As, Krala hitaben Müslümanları göstererek:
—Bunlar Hz. İsa hakkında Hıristiyanlık âleminin hüküm ve inançlarıyla asla bağdaşmayan bazı özel inançlara sahiptirler, dedi. Böylesi insanların varlığı ülkenizin resmi dini için oldukça büyük bir tehlike arz etmektedir. Bu konuda kendilerini sorgulayabilirsiniz.
Oldukça akıllı ve sağduyulu biri olan kral, bu defa da tahkik etmeden herhangi bir girişimde bulunmadı. Tekrar muhacirleri saraya çağırttı. Cafer, tekrar Müslümanların sözcüsü olarak öne çıktı. Necaşi, Cafer’e dönerek:
—Kureyş elçileri sizin Hz. İsa hakkında, Hıristiyanlığın hüküm ve inancına aykırı, özel bir inanç taşıdığınızı söylediler, dedi. Bana anlatır mısın, sizin Hz. İsa hakkındaki inancınız nedir?
—Cafer şu şekilde cevap verdi:
—Hz. İsa hakkındaki bizim inancımız, peygamber efendimizin (s.a.a) bizlere aktardıklarıdır. O Allah’ın kulu, resulü, ruhu ve kelimesidir. Allah-u Teâlâ onu tertemiz, bakire Meryem’e ihsan etti.
Cafer’in sözleri Necaşi’nin çok hoşuna gitmişti.
—Ant olsun Allah’a, dedi. İsa’nın makamı bundan fazla değildi.
Daha sonra Kureyş’in kendisine gönderdiği hediyeleri geri vererek:
—Allah-u Teâlâ, bu kudreti bana verdiği zaman ben den rüşvet almadı ki, ben de bu yolla geçineyim, dedi.
Bunun üzerine kral, Müslümanlara tam bir serbestlik vererek, onların inançlarını beğendiğini dile getirdi.

EKONOMİK AMBARGO
Delegeleri Habeşistan’dan hayal kırıklığı ile dönünce, Kureyşliler Müslümanları geri almayı amaçlayan çabalarının başarısızlığa uğradığını kesinlikle anlamışlardı. Bunun üzerine, Kureyş kabilesinin şefleri, çevrelerinde yaşayan Müslümanlara yönelik baskıları çeşitlendirmeğe yöneldiler. Bu amaçla Müslümanların yiyeceksiz ve içeceksiz bırakılmalarına, onlarla her türlü sosyal ilişkinin yasaklanmasına yöneldiler. Çünkü Ebu Talib ve Haşimoğulları, Hz. Peygamber’i (s.a.a) yaygın biçimde desteklemekten,  ona her türlü yardımı yapmaktan vazgeçirilememişti.
Bunun üzerine, Mekke eşrafı Müslümanlarla alış veriş yapmayı, sosyal ilişki kurmayı ve evlenmeyi boykot etmeyi içeren, zalimane bir belge hazırlamayı tasarladı. Bu boykot belgesi Kureyşli firavunlardan kırk kişilik bir heyetçe imzalanarak yürürlüğe sokuldu.
Durumun ciddiyetini kavrayan Ebu Talib, amcaoğulları Haşimoğulları ve Mutalliboğulları’yla birlikte Mekke’nin yanı başında bulunan dar bir vadiye sığınmayı uygun görmüştü. O vadide bütün kabile mensupları bir araya toplanarak,  son nefeslerini verene kadar Allah Resulüne ulaşılmasına fırsat vermeyeceklerine dair söz verdiler.
Peygamberimizin amcalarından olan Ebu Leheb, gerçek niyetini açığa vurarak, Mekkeli müşriklere gidip onları desteklediğini söyledi. Müslümanlar sırf inançlarından dolayı yokluk ve musibetin kuşatması altında kalmışlardı.
Bu kuşatma sırasında Müslümanlara hiçbir şey ulaşmıyordu. Bir tek vadiye gizlice girebilen Kureyşliler, birkaç parça şey getirebiliyorlardı. Kureyşlilerin bu yardımlarının sebebi ise, akrabalık, hemşerilik ve acıma duygusundan kaynaklanıyordu.
Müslümanlara ve Resul-u Ekrem’e uygulanan bu dayanılması zor boykotun üzerinden tam üç yıl geçmesi üzerine Yüce Allah’ın inayeti ve kerametiyle, bir ağaç kurdu gelerek, Kâbe’nin iç duvarına asılmış olan boykot belgesini “Senin adın ile Allah’ım” kelimeleri dışında kalan kısmını kemirerek yedi. Yüce Allah’ın, olup bitenleri peygamberine bildirmesi üzerine Peygamber (s.a.a), Allah’tan gelen bu vahyi Ebu Talib’le paylaştı. Bunun üzerine Ebu Talib, Peygamberimizi (s.a.a) de yanına alarak, Mescidü-l Haram’a gitti. Kureyş ileri gelenleri büyük bir saygı gösterisiyle Ebu Talib ve Peygamberi (s.a.a) karşıladılar. Çünkü Müslümanların teslim olup, ilahi risalet ile ilgili tutumlarından vazgeçtiklerini sanmışlardı. Ebu Talib, oradakilere hitaben şunları söyledi:
—Amcamın oğlunun bana verdiği habere göre, yüce Allah boykot belgeniz üzerine bir ağaç kurdu saldı ve bu kurt Allah’ın adı dışında kalan yazılı yerleri kemirip yedi. Eğer bu haber doğru ise amcamın oğluna karşı başlattığınız bu olumsuz tutuma son vereceksiniz. Yok, eğer yalan söylüyorsa onu size kendi ellerimle teslim ederim.
Kureyş şeflerinden Ümeyye, Ebu Talib’in bu sözleri karşısında keyiflenerek:
—Ey Ebu Talib! Dedi. Nihayet bize karşı insafa geldiğini görüyorum.
Ebu Talip, kendinden emin bir edayla:
—Sen bunları boş ver de kalk boykot belgesini getir, diye cevap verdi.
Hemen boykot belgesini getirip, muhafazasını açtılar. Gördükleri manzara karşısında dehşete düşmüşlerdi aynen Peygamber efendimizin (s.a.a) dediği gibi boykot belgesinin Allah’ın ismi dışında kalan kısmı yenmişti.
Nihayetinde Kureyş firavunları verdikleri sözü tutmadılar ama Yüce Allah onları bir kez daha rezil etti. Gördükleri hiçbir şeyden sükûn bulmayan o şeytanlar, Hz. Peygamber’e (s.a.a) ve Peygamberin (s.a.a) risaletine karşı güttükleri düşmanca tavırdan vazgeçmediler. Aksine daha da şiddetli bir biçimde baskılarını ve zulümlerini arttırdılar.

EBU TALİB’İN (A.S) VEFATI
Kureyş’in uygulamış olduğu ekonomik ambargo, Allah’ın inayetiyle kırılmıştı. Hz. Peygamber (s.a.a) ve ona tabi olanlar, üç yıl süren dışlanma ve sıkıntının ardından Şi’b-i Ebu Talip’ten çıkmış ve evlerinin yolunu tutmuşlardı. Artık ekonomik ambargo kalktığı için, Müslümanların durumu her geçen gün iyiye gidiyordu. Ama Hz. Peygamber (s.a.a), acı bir durumla karşı karşıya kalmış, en önemli müdafisini, amcası Ebu Talib’i (a.s) kaybetmişti. Bu içler acısı musibet, sığınmasız Müslümanların ruhunda kötü bir eser bırakmıştı.
O hassas dönemde bu hadisenin yarattığı boşluk, hiçbir şeyle kıyaslanamazdı. Çünkü bir din veya ideolojinin gelişimi, iki temel etkene bağlıdır. Beyan özgürlüğü ve düşmanın haince hamlelerini önleyebilecek savunma gücü…
Müslümanlar, beyan özgürlüğünü elde ettikleri bu dönemde, ikinci etkeni kaybetmişlerdi. Yani İslam’ın yegâne hamisi olan Hz. Ebu Talib’i (a.s) kaybetmişlerdi.
***
Ebu Talib’in (a.s) alnından ölüm terleri döküldüğü anlarda Resul-i Ekrem(s.a.a), geçmişte kalan acı ve tatlı günleri yâd ederek kendi kendine şöyle diyordu:
—Benim şefkatli Amcam! Benim için her türlü zahmete katlandın. Abluka döneminde gelip beni yatağımdan kaldırıp, başka bir yere götürüyor, orada uyumamı istiyordun. Ciğerinin köşesi Ali’yi de götürüp benim yatağıma yatırıyordun. Şayet Kureyş, beni yatağımda yakalayıp bana bir zarar vermek isteseydi, ben sağ kalayım, oğlun benim için feda olsun diye…
Sonra gözyaşlarını silerek şöyle devam etmişti:
—Hatta bir gece Ali sana: “ Babacığım sonunda ben bu yatakta öldürüleceğim” dedi. Sen de ona:” Sabret oğlum! Dedin. Sabır aklın alametlerindendir. Her canlı ölüme doğru ilerlemektedir. Peygamberin sağ kalabilmesi için kendini feda etmelisin. Bu senin için büyük bir imtihandır.” Ali de sana şöyle hitap etmişti: “Babacığım, peygambere yardım etmekte beni mi sabretmeğe davet ediyorsun? Söylediklerimi sana karşı çıkmak maksadıyla söylemedim. Peygamberi desteklemekte ne kadar azimli olduğumu bilmen için söyledim.”
—Aziz ve vefalı amcam benim! Sen benim uğrumda üç yıl avare oldun. Bütün akrabaların rahatını kaçırdın. Hepsinin benimle birlikte vadiye inmesini emrettin. Makam ve mevkiinden vazgeçtin. Kısacası her şeyini feda ettin ama beni vermedin. Kureyşe beni yalnız bırakmayacağını açıkça bildirdin. Onlara : “Ey Muhammed’in düşmanları, dedin. Muhammed’i yalnız bırakacağımı sanmayın. O bizim hepimizin yanında azizdir. Haşim oğulları, her şeye rağmen onu koruyup gözetecektir.”
Ebu Talib’in ölümü kesinleşince, evden ah-u figanlar yükseldi. Dost düşman herkes, defin merasimine katılmak için Ebu Talib’in evinin etrafında toplandılar. Peygamber efendimiz (s.a.a) amcasının ölümü üzerine şöyle buyurdu:
—Ebu Talib’in ölümüne kadar, Kureyş kabilesi karşımda hep korkak ve çekingen kaldı.
Ebu Talib’in ölümünden birkaç gün sonra da Resul-i Ekrem’in ikinci dayanağı olan eşi Hz. Hatice de vefat etti. Bu iki ölüm olayının İslam Risaleti üzerindeki etkisinden dolayı, Hz. Peygamber o yılı “Hüzün Yılı” olarak adlandırdı.
Bu iki ölüm olayı, Kureyşlilerin Hz. Peygambere (s.a.a) karşı cüretlerini arttırmıştı. Nitekim bir gün Hz. peygamber (s.a.a) evine giderken bir Kureyşli karşısına dikildi ve:
—Şimdi ne yapacaksın Muhammed? Artık seni koruyacak, gözetecek kimsen kalmadı. Ne Ebu Talib’in itibarı var artık, ne de Hatice’nin serveti… Diyerek, o mübarek başına toprak attı.
Bunu gören kızı Hz. Fatıma(as), gözyaşları dökerek koşup babasının başına dökülen toprağı silkelemeğe başladı. Hz. Peygamber kızına dönerek:
—Ağlama kızım! Dedi. Unutma ki babanın koruyucusu Allah’tır.

Ebu Talip (a.s), tarihi insaflı ve objektif bir yaklaşımla inceleyenlerin de şahit olacağı üzere, İslam’a ve İslam Peygamberi’ne (s.a.a) önemli hizmetlerde bulunmuş, İslam’ın yayılması için çekilen eziyetlere bizzat ortak olmuştur.


more post like this