Kendini Tanımak Allah’ı Tanımak mıdır?

Allah’ı tanımak, kendini tanımakla mümkün olduğundan, Marifet-i Nefs veya Kendini tanımak ne demektir ve onu elde etmenin yolu nedir?

Bu soru, Hz. Ali’den (as) nakledilen meşhur rivayete binaen ortaya atılmıştır. O hazret şöyle buyurmuştur: «Kim nefsini tanırsa, Rabbini tanır»[1] Bu hadis-i şerif ve insan’ın tanınmasıyla Allah’ın tanınması arasında ilintinin varlığından tekitle bahseden diğer hadisler üzerine çok sayıda tefsirler yazılmış, bilim adamlarının konuyla ilgili geniş çaplı çalışmalar yapmalarına neden olmuştur.

Kendini Tanımak Allah’ı Tanımak mıdır?

Makalat kitabının yazarı da bu konuda akıcı bir üslup ve cezzap bir dille aynı zamanda ilmi derinliği ve sarsıcı beyanıyla bu konuya açıklık kazandırmıştır. Biz de bu yazının bir kısmını özetle burada nakledeceğiz:

“Ben” hakkında düşünmek: Allah şöyle buyuruyor: «Biz ayetlerimizi hem afakta, hem de kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde senin Rabbinin şahit olması yetmez mi?»

İnsandaki “Benlik” (ego, enaniyet), fikir ve düşünce kaynaklarından biri olduğundan, Kuran-ı Kerim tekitle ona davet etmektedir. Benlik üzerine düşünmenin farklı boyutları ve birçok suretleri mevcuttur. Eğer bunların hepsi gerektiği gibi yerine getirilecek olursa, “Halktan Hakk’a”[2] halkasının gereklerinden biri olarak, yararlı olacaktır.

Genel bir taksimle, “Benlik” üzerine düşünmek, iki kısma taksim olmaktadır:

1-     Kendi “Benlik” vasıflarımızın varlıksal özellikleri üzerinde düşünmektir. Öyle ki, kendi varlığımızın derinliklerine eğilmek suretiyle, varlığın en yüce noktasını ve tevhidin esrarını keşfedebilmektir.

2-     Kendi “Benlik” varlığından yola çıkarak, onda seyretmektir. Yani etrafımızda bulunan her şeyden kesilmek ve dış varlıkları yok saymak kaydıyla,

kendi varlığımızın (Benliğimizin) özüne dönelim. Böylece varlığımızın özünü teşkil eden nurun hakikati tecelli edecektir. Bu durumda marifet ve şuhud kapıları yüzümüze açılıverir. Bu düşünce tarzı, seyr-i sulukta oldukça önemli bir makam olup, özel ve olumlu sonuç verecek bir özelliğe sahiptir.

Bir yol izle ki, Kevn-u Mekândan üstün ol;

Cihanı boş ver, Kendin kendinde cihan ol.[3]

“Ben” in varlık özellikleri üzerinde düşünmek: “Ben” üzerinde düşünmenin birinci kısmı, kendi benliğinin varlıksal özellikleri ve vasıfları üzerinde düşünmektir. Bu düşünce, bizi kendi varlığımızın oldukça derin eserleri ile aşina kılmakta ve

kendi gerçeğimizin ne denli sırlarla dolu olduğunu anlamamız hususunda yardımcı olmakla birlikte, Hak Teâlâ’nın varlığı, sıfatları ve fiilleri hususunda marifet ve basiret sahibi olmamıza bir başka deyişle, Tevhit ve mertebelerinin bilinmesine ve aynı zamanda varlık ve varlıksal gerçekler konusunda bilinçlenmeğe neden olmaktadır.

Müminlerin Emiri hz. Ali’den (as) rivayet edildiğine göre, şöyle buyuruyor: «Kim nefsini (kendini) tanırsa, bütün ilimlerin ve her türlü marifetin sonuna ulaşmıştır.»[4]

Anlaşılan şu ki, “Ben” üzerine yoğunlaşmak, ne denli derin ve ne kadar çok olursa, onu tanımak da daha kâmil olacaktır. Dış âlemdeki varlıkları tanımak da aynı oranda daha derin ve daha kâmil bir surette hâsıl olacaktır. İnsan ancak “Ben” üzerinde düşünmekle varlık âleminin gerçeğini tanımak ve gerçek bilgiye ulaşmağa kadir olabilir.

Kendi “Benliğimiz” üzerinde ne kadar çok düşünür ve kendimizi de kadar çok tanırsak, ilmen varlık gerçeğine el atabilir ve onu gerçek yüzüyle tanıyabiliriz. Aksi halde, kendi benliğimiz üzerinde düşünmekten ne kadar uzaklaşır ve ondan habersiz yaşarsak, varlık âlemini gerçek anlamda tanımaktan da mahrum ve bu konuda cahil kalmış olacağız.

O hazretten rivayet edilen bir başka rivayette de bu anlamda işaret edilmektedir: «Kendini tanıyan, başkalarını (kendilerinden) daha iyi tanır. Kendini tanımayan ise, başkalarını hiç tanıyamaz.»[5]

Bizim gerçeğimiz, kimdir ve Nedir?  Bu, insanın kendine sorabileceği ilk sorudur. Ancak, bu sorunun doğru cevabını bulabilmek o kadar da kolay değil. Bizim, bir bedenden ibaret olmadığımız ve fizyolojik yapımızla özetlenemeyeceğimiz, bu makamda ne bir delil ve ne de bir açıklama isteyen bir konu değildir.

Bütün taassup ve taklitçiliklerden uzak ve iyi bir tefekkür sonucu, kendimizin bir bedenden ibaret olmadığımızı açıkça anlayabiliriz. Böylece bir bedenden ibaret olmadığımızı anlamakla birlikte, aslında gerçek varlığımızın, fizyolojik varlığımızın ötesinde bir şey olduğu bize aşikâr olacaktır. İşte bu fizik ötesi varlık, bedenle iç içe ve bir çeşit ittihat/birliktelik içindedir.

Her halükarda, “Bizim gerçeğimiz kimdir ve nedir?” sorusuna cevap vermek için, herkesin kendinde varlığını hissettiği şeye dikkat etmek gerekir. Yani bu makamda ne bulduğumuza dikkat etmek gerekir.

Birinci merhalede, her birimiz kendi gerçeğimizin, “Ben” kelimesiyle ifade edilen bir gerçek olduğunu açıkça görmekteyiz. Herkesin açıkça bildiği gerçek şu ki, bizlerin kendi gerçeğimize, “Ben” ile işaret etmekte olduğumuz konusunda hiçbir ipham ve tereddüt söz konusu değildir. Sözün özü şu ki, “Ben” kelimesi neye işaret ediyor, bu kelimeden maksat ve murat nedir?

Bazılarına göre, bu kelime «Ruh»a işaret etmektedir. Bizim gerçeğimiz de ruhumuzdur. Bazılarına göreyse bu kelime, ruh ve beden ötesinde daha yüce bir gerçeğe işaret etmektedir. O, öyle bir gerçektir ki, ruh ve beden, onun çeşitli mertebelerinin zuhuratından ibarettirler. Örneğin, beden, bu hakikatin çok aşağı ve en düşük mertebesinin ve ruh ise onun en yüce,

cami ve kâmil mertebesinin bir zuhurudur. Onun asıl mazharı, Ruh’tur. Beden ise her ne kadar onun varlık mertebelerinden ve aşağı mertebelerde zuhuratından olsa da, Ruh’un işlevlerini yerine getirebilmesi için bir alet görevi üstlenmektedir.

Bir başka değişle, onun kâmil ve cami zuhuru ve tam cilvesi, ruhtur. O üstün varlığı da bu kâmil cilvede görmek ve Onun yüce cemalini bu aynada müşahede etmek gerekmektedir. Sonuç olarak diyebiliriz ki; Ruh, o yüce hakikatin asıl ve birinci dereceden tecellisidir.

Bu görüş gereğince şöyle demek gerek: bizim gerçeğimiz, yalnız bedenimiz olmadığı gibi, hatta ruhumuz dahi değildir. Gerçi ruhumuz, kendi makamında, o asıl gerçeğin en yüce tecellisi ve ona en yakın durumda olsa da, bizzat o değildir.

«Benim Ruhum», «Benim bedenim» dediğin zaman, ruh ve bedeni «Ben»e nispet ettiriyorsun. Bu, senin işaret ettiğin hakikatinin, ne ruh, ne de beden olmadığını, belki onların her ikisinden daha üstün bir varlık olduğunun apaçık delilidir.

Gülşen-i Raz’ın yazarı şöyle diyor:

Sen her ibaretinde «Ben» lafzını dile getiriyorsun.

Bununla ruhuna işaret ediyorsun.

Aklı kendine önder kıldığından,

Benliğinden bir parça olan şeyin farkında değilsin.

Ey Hace, git de kendini iyice tanı,

Ki, şişmanlıkla şişkinlik, aynı şey değil.

«Ben» ve «Sen», can ve ten’den daha yücedir.

Ki, bunların her ikisi de «Ben»in eczalarıdır.

Biz burada, «Ben» sözcüğü ile kendisine işaret ettiğimiz gerçek üzerinde düşünceleri değerlendireceğiz. Burada kendisine işaret edilen gerçek’ten maksat, ister Ruhumuz olsun, ister Ruhtan daha üstün bir şey olsun,

öyle ki Ruh’un, onun ilk zuhuru, kâmil, tam ve cami bir cilvesi olduğunu farz edelim; fark eden bir şey olmayacaktır. Zira biz kendimiz üzerine düşünmek istiyoruz ve bunu “Ben” sözcüğü ile ifade ediyoruz. Bu kelimeden maksat, yukarıdaki anlamlardan hangisi olursa olsun aynı sonuca varacaktır. Çünkü ikisi arasındaki fark, cilve ile mütecelli (cilvelenen) ve zahir ile mazhar arasındaki farktır.

Biz şimdilik fikri esas alarak, kendimiz üzerinde düşünelim. Fikir ve düşünce, gerçekte bir seyirden ibarettir. Gerçeğe ulaşmak için en sağlam yol olduğundan, daha çok vicdan esasınca yol kat etmeğe çalışıyoruz. Bir başka deyişle, Husuli ilimler yoluyla değil, Şuhudi ilimler yoluyla ilerleyeceğiz.

«Ben» deki vahdet (birlik) gerçeği:  kendi varlığımız üzerinde düşündüğümüzde, “Ben” sözcüğü ile kendisine işaret ettiğimiz bu hakikatin tek bir gerçek varlıktan ibaret olduğunu gözlemlemekteyiz.

Bütün bunlarla birlikte, bu tek parça olan kendi hakikatimizi, muhtelif zuhurlar ve çok çeşitli eserlerle birlikte müşahede etmekteyiz. Yani zuhuratın her birine dikkat ettiğimiz zaman, onun diğer zuhurlardan farklılık arz ettiğini ve eserlerinin de diğer zuhuratın eserlerinden farklılık gösterdiğini görmekteyiz.

Bu zuhurattan her birine müracaat ettiğimizde, açıkça kendimizi bulmaktayız. Veya onu kendimiz ve kendimizi de o, olarak bilmekteyiz.

Ancak, onu kendimizden bir cüz veya kendimizi ondan bir cüz olarak değil, belki kendimizi onun tamamı ve onu da kendimizin tamamı olarak görmekteyiz. Yani zuhuratımızın her birinde, kendi hakikatimizi ve

“Ben”in tamamını, bütün gerçekliğiyle onda bulmaktayız. Hatta bunların her birini, kendine özgü eserleriyle, yani mücerret (fizik ötesi) bir varlık olan “Ben” in tamamını, bütün eserleriyle birlikte, adı geçen zuhuratın her birinde tam ve kâmil bir surette görmekteyiz. (elbette bu zuhuratın her biri de mücerrettirler.)

Kendimize dönüp baktığımızda, varlığımızın tek bir şeyden ibaret olduğunu gözlemliyoruz. Daha sonra dönüp zahiri ve Bâtıni kuvvelerimize (duyular, hisler) bakıyoruz ve kendimize dönüp soruyoruz: işitme nedir; işiten kimdir? İşitme kalıbında gelen bu şey nedir? İşi nedir? İşitme ismini kendine alan ve bu işlevi yerine getiren hakikat neyin nesidir?

Bu sorgulamalarla bu kalıpta kendini gösteren gerçeğin, kendimizden başka bir hakikatinin olmadığını göreceğiz. Yani “Ben” bizzat “İşitme” kalıbında zuhur etmiş ve işitme işlevini yerine getiriyor. Böylece kendi benliğimizi, işitme işlevinde hazır bulmaktayız.

Yani mütecelli, işitme işlevinde bizzat cilvelenmektedir. Bu makamda “İşitmek” işlevini “Ben” ve “Ben” i de “İşitmek” olarak algılayacağız. O da bir cüz’ün tecellisiyle değil, bütün varlığıyla hazır olmaktadır.

Kendi görme duyumuza dönüp bakıyoruz, “Görme” kalıbında kendi gösteren hakikat kimdir? Bu libas içinde cilvelenen şey nedir? Görme işlevini üstlenen ve bu isimle kendini gösteren hakikat aslında nedir?

Bütün bu soruların cevabında yine bu mazharda zuhur eden ve görme işlevini üstlenen kendimizi bulacağız. Bilahare, kişi kendi benliğini bütün bu zahiri ve Bâtıni kuvvelerde bulacaktır. Yani kendimizi, “İşitici”, “Görücü”, “Tadıcı”, “Koklayıcı”, “Akledebilen”, “Hafıza sahibi”, “Hayal edebilen” vs kalıplarda cilvelenir göreceğiz. Her cilvenin de kendine özgü varlıksal eserlerinin olduğunu müşahede edeceğiz.

Daha açık bir tabirle, örneğin: eğer duyduğumuz zaman, kendi işitme duyumuza dönüp dikkat edersek, gerçekte işitme işlevini yerine getirenin, bizzat “Ben” olduğunu bütün varlığımızla ve apaçık bir şekilde kendi benliğimizde buluruz. Yani bu duyu organı vasıtasıyla duyma eylemini gerçekleştiren, o işitme duyusu veya herhangi bir şey değil belki “Ben” in bizzat kendisidir.

Güya işitme duyusu, bu işitme organı için sadece bir isimden ibarettir. Sanki “Ben” den başka işitme adına bir varlık yoktur veya işitme duyusu “Ben” in ta kendisidir ve onun zuhuratından biridir.

Aynı şekilde idrake ait batıni ve zahiri güçlerin her birine dikkatle müracaat ettiğimizde, onun da aynı durumda olduğunu görürüz. Görme duyusunda, gören bir “ben”, tatma duyusunda da tadan bir “ben” i müşahede ederiz. Diğer duyularda da aynı durum tekrar etmektedir.

Bu durumda, bir şeyin, birçok şey olduğunu, yani bir şeyin birçok işle birden meşgul olduğunu müşahede ederiz. Bir şeyin farklı boyutlarda cilvelendiğini ve her bir cilvede farklı eserler ortaya koyduğunu görürüz. Bu konu üzerine ne kadar yoğunlaşırsak, o denli hayrete düşeriz.

O zaman bu yolla “Tevhid” konusunda daha derin hakikatlere ulaşırız. (Elbette tenzih’e riayet ve teşbih’ten kaçınmak kaydıyla.)

Bu yolla, Hak Teala’yı her türlü kayıttan, ayıp, eksiklik ve sınırlamadan tenzih etmek, ayrıca hak talanın zatından, sıfat ve ef’alinden teşbihi nefyetmek şartıyla, bir hadde kadar şu gerçekleri idrak etmek mümkündür:

a)      Gaybi zat, tecelli makamında, Esma ve sıfat mazharında tecelli etmektedir. Bu makamda, her bir ismin kendine has hükmü ve her sıfatın bir eseri vardır.

b)      Hak ve mutlak olan Zatın vahdeti, Esma’nın tecellilerinde mahfuzdur. Aynı zamanda Esma’nın kesreti, zatta kesrete sebebiyet vermemektedir.

c)      Esma ve sıfatların tamamının gerçekte mısdakı tek bir şeydir. O, Gaybi Zattır.

d)      Hazreti hakkın bir seri tecellileri vardır ki her tecellinin de kendine has şanı vardır.

e)      Seyir makamında bu hakikatlerin çoğu bir biri ardınca İrfan (seyr-i süluk) ehline açılmaktadır.

«Ben» cilvelerinin fanilik makamı: “Ben” ve onun cilveleri üzerinde düşünmeğe devam ederek, bu konuda neler elde edebileceğimize bir bakalım. “Ben”i, kendi idrak gücümüzün her mertebesinde bulmaktayız. Zira her mertebe, ben’in bir cilvesinden ibarettir.

Ne zaman bu zahiri veya batini olan idraki güçlerden birine müracaat edecek olsak, “Ben” in onda olduğunu veya ta kendisi olduğunu görürüz. İşitme duyusunda “Ben” gerçeğini duyucu sıfatıyla; görme duyusunda, görücü sıfatıyla; tat alma duyusunda, tat alıcı vasfıyla;

Akılda, akledici ve hayalde, hayal kurucu ve diğer duyularda da onlara ait vasıflarla, her birinde kendimizi ilgili duyuya ait sıfatlarla vasıflanmış ve onun eserleriyle müteessir olarak buluruz. Bu buluş, istidlal ve akli hareket yoluyla değil, gerçek Şuhut yoluyla hâsıl olur.

Bu idrake ait güçlerin cilvelerinde görülen şey, “Ben” in cilveleri değil, aslında bizzat kendisidir. Yani ne cilveleri ve ne de onların varlıksal eserlerini görüyoruz. Yani eserde ve tecellide müşahede edilen şey, müessir ve mütecelli’nin ta kendisidir.

Bu da eser ve cilvenin, zatta fani olduğu anlamını ifade eder. Her cilvenin zatını mütecellinin zatında ve her sıfat ve fiilin özünü de onun zatında görürsek, zattan başka bir hakikatin olmadığı açıkça kendini gösterecektir.

Bilahare, ortada zattan başka bir şey görülmeyecektir. Bu anlamda şöyle buyuruyor: «Aslında bu putlar sizin ve atalarınızın uydurduğu, kuru isimlerden, boş lafızlardan başka bir şey değildir. Allah onların tanrılıklarına delil olabilecek hiçbir şey indirmemiştir.

Onlar sadece zanlarına ve nefislerinin heva ve heveslerine uyarlar. Hâlbuki onlara Rab’leri tarafından uyacakları mükemmel Rehber çoktan gelmiş bulunuyor!»[6] Elbette bu, zikredilen cilvelerin sırf yokluktan ibaret olduğu anlamına gelmez. Bunların hepsi bir çeşit varlıktan nasiplerini almışlardır. Ancak kendine has anlamıyla varlık kastedildiğinde, her şey vardır ama nasıl bir varlık?!

Keşke varlığınla, dilin de olsaydı

Ta varlıklardan perdeler kalksaydı.[7]

Bu konu iyice anlaşıldıysa, bu yolla zatta, sıfatta ve ef’alde tevhidi, bir başka tabirle, eşyanın zevatının, hakkın zatında fani oluşunu ve eşyanın sıfat ve fiillerinin de onun sıfat ve fiillerinde fani olduklarını bir nebze anlayabilir ve bu hakikatlere yol bulabiliriz.

Elbette bunu teşbih anlamında algılamamak kaydıyla. Zira hak taala, zatında, sıfat ve ef’alinde yaratılmışlara benzemekten münezzehtir. Belki bu manada, mahlûkatta görülen bu örneklerle, tevhidin hakikatini ve eşyanın onda fenasını bir hadde kadar idrak edebilir, ondan doğru bir tasvire sahip olabilir ve «Onun yüzü dışında her şey helak olucudur»[8] ayetinin hakikatini daha iyi anlayabiliriz.

Usulen, eğer hazreti hakkı zatında, sıfatında ve fiillerinde herhangi bir şeye benzetecek olursak, yalnızca doğru yoldan sapmakla kalmaz, yanlış yollara saptığımızdan, onu hakkıyla tanıyamayız. İmam Ali b. Musa er-Rıza (as), babaları tarikiyle hz. Peygamber’den (s.a.a) şöyle buyurduklarını naklediyor:

«Allah’ı yaratıklarından birine benzeten, onu tanımamıştır.»[9]  Bu babda “Ben” hakkında zikredilenlerle “Hak Teala” hakkında zikredilenler, halık ile mahlûk arasında fark kadar birbirinden fasılalıdır.

Eğer bu nükteyi iyice anlayıp, teşbihten tamamen uzak kalmak istersek, şu gerçeğe dikkat etmek gerekmektedir: “Ben” kelimesiyle tabir ettiğimiz kendi varlığımızın, gerçekte batında bir başka “Ben” den akseden bir tecelliden başka bir şey olmadığını müşahede ederiz.

O da daha üstün bir ben’in ve o da hazreti Ehadiyete ulaşıncaya kadar, bir üst mertebedeki ben’in tecellisidir. İlgili ayeti kerimelerde şöyle buyrulmaktadır: «O, Evvel, Ahir, Zahir ve Batındır.», «O, hay ve kayyum’dur.»,

«Yerde ve Göklerde olan her şey ona aittir.», «Bütün işlerin dönüşü Allah’a dır.», «Muhakkak ki, her şeyin sonu rabbine varır.» bütün bu ayetlerden anlaşılan, yalnızca o kendi zatıyla kaimdir ve ondan gayrısı, onunla kaimdir ve onun tecellilerinden ibarettirler.

Aslında tecelli eden (mütecelli), bir tek şeydir. Varlığın aslı ve özü de odur. Diğer şeyler, yalnızca onun tecellisinden ibarettirler. Şöyle buyuruyor: «Bu âlemi deveran eden ondan başkası değildir.» bu manada onun ne zatta, ne sıfatta ve ne de ef’alinde bir benzerinin olması mümkün değildir. Zira buyuruyor: «Onun misli ve benzeri yoktur.»

Kendimizi bunca zorluklara atarak söylediğimiz bu sözler, o hazretin marifetine bir nebze yaklaşabilmek içindi. Yoksa kesinlikle hak taalayı teşbihe yeltenmek gibi bir gayemiz yoktur. Zira o, bu tabirlerden çok daha yücedir.

Noksanların Rabbe yaptıkları bu kıyas,

Terki edepten değil, aşka geliştendir.

Edepsiz aşığın nabzı durmadan atar,

Kendini maşukunun ellerine bırakır.

Âlemde herkesten daha edepsiz görünen,

Batında herkesten daha edeplidir. [10]

Her halükarda, bu marifet yoluyla, Zatta, sıfatta ve ef’alde tevhit gerçeğini bir hadde kadar idrak edebiliriz. Diğer bir tabirle, kendi cilvelerimizin, kendi “Ben”liğimizde nasıl fena olduklarına dikkat edersek, bir hadde kadar eşyanın da hak taala’da nasıl fani olduklarını anlayabiliriz.

Tevhid’i anladığımız vakit, birçok ayetin anlamı, gizli hakikatleri bizim için aydınlanmış ve ince nükteleri bize tefsir edilmiş olacaktır.

”Ben”in Çeşitli Mertebeleri:  Kendi “Ben”liğimiz üzerine bir başka açıdan düşündüğümüzde, onu şöyle görüyoruz: İşitme cilvesiyle duyan, görme cilvesiyle gören, tad alma cilvesiyle tadan, dokunma cilvesiyle dokunan;

aynı zamanda Akıl cilvesiyle akleden, hayal cilvesiyle hayal kuran ve diğer cilvelerle farklı boyutlarda işler gören “Ben”, aynı zamanda farklı durumlarda, farklı işlerde ve farklı oluşlarda karar kılmaktadır. Bir iş, onu diğer işlerden ve bir durumda oluş, onu diğer durumlardan alıkoymamaktadır. Onun hiçbir işi diğerine engel teşkil etmemektedir.

Bu durum yalnızca idrake ait güçlerle de sınırlı değildir. İdrak ile ilgili güçlerin her biriyle bir işe meşgul olduğu gibi, aynı zamanda bedenin tedbiriyle ilgili işlerin her biriyle de tedbire ait işlerle meşgul olmaktadır. Öyle ki bütün bedeni nazara alarak,

her bir uzvuyla ilgili özel tedbirde bulunmaktadır. Bu cilvelerin her birinde özel bir duruma sahiptir ve aynı zamanda bu durumların hepsine birden sahiptir. Bu özel hallerden hiç birisi diğerine engel teşkil etmemektedir.

Kendi “ben”liğimiz üzerine düşünerek vardığımız nüktelerden hareketle, Allah taala hakkında söylenen: «Bir işle meşgul olması, onu diğer işlerden alıkoymaz.»[11]  sözünü bir hadde kadar anlamak ve bu durumu daha doğru tasavvur etmek mümkündür.

Bu, Allah’ın yarattıklarından aczi ve fakrıyla meşhur, aynı zamanda sınırlı ve zayıf bir mahlûkunun bir takım özellikleridir. Böyle bir varlık, birbirinden farklı durumlarda karar kılabiliyor ve bir durumu diğerine engel teşkil etmiyorsa, yani yüce Rabbin meşiyyeti gereği kuluna verdiği bir özellik sayesinde, yaratılmış

bir varlıkta böyle bir kemalden söz edilebiliyorsa; onun yaratıcısı olan yüce Rabbin kim olduğu ve nasıl yüce bir kemale sahip olduğu konusunda ve «Bir işle meşgul olması, onu diğer işlerden alıkoymaz.» sözü hakkında yol gösterici, o hazretin cemal ve kemalinin niceliği ve sonsuzluğunu idrak konusunda yol göstermektedir.

Şimdi bir bakalım, onun yaratıcısı olan Rab, kimdir ve bu yaratıcının varlık kemali nedir? Ayrıca o hazretin sonsuz cemal ve kemali hakkında söylenen «Bir işle meşgul olması, onu diğer işlerden alıkoymaz.»  bu sözün anlamı nedir?

Bu anlamda, “Ben” de gördüğümüz özellikler, Rabbin ona bahşettiği, sınırlı varlığıyla uyumlu bir nimettir. Ancak bu sıfatlar yüce Rabbin kendi zatından kaynaklanmaktadır. Onun şanına layık ve sınırsız varlığıyla münasebet halindedir. Zira o, her türlü sınırlamalardan, eksiklikten, ayıp ve noksanlıklardan pak ve münezzehtir.

Aynı zamanda muhtelif durumlarda karar kılmak ve bir durumda bulunmanın, diğer durumlara engel teşkil etmemesi, varlık kemallerinden bir kemaldir ki, bu kemalin mutlak, sınırsız, asil ve zati olanı, hazreti hakka aittir. Bizlerde görülen bu vasıf ise, aslında o hazretin rahmet ve inayetiyle bahşettiği, bu kemal sıfatının sınırlı ve küçük bir sızıntısından ibarettir ki bizim varlığımızda gözlemlenmektedir.

“Ben”in İhata ve İstilası:  Burada “Ben” in, beden üzerindeki ihata ve istilası üzerine düşüneceğiz. Kendi “Ben”liğimizi bedenle ilişkilendirdiğimizde, onun bedene tam bir istila ile has bir ihatası olduğunu görmekteyiz.

Onun ve onunla ilgili olan her bir şeyin üzerinde düşüncemizi derinleştirdikçe, hayretimiz de aynı oranda artmaktadır. Bu ihata ve istilanın nitelik ve niceliğini tam olarak anlayamadığımız gibi, onun sırlarla dolu boyutlarını da keşfedemiyoruz.

Yalnızca ortada derin, oldukça dakik ve ince hesaplara dayalı bir istila ve ihatanın varlığını anlayabiliyoruz.

“Ben” kelimesiyle işaret ettiğimiz kendimizin, beden üzerinde esrarengiz bir ihata ve istilasının varlığını müşahede ediyoruz. İrade ettiğinde, (gerçekte bu irade denilen şeyin ne olduğunu anlayamıyoruz), bedenin istediği organını hareket ettiriyor ve gücü miktarında istediği şekilde beden azalarında tasarrufta bulunuyor.

Siz kendiniz düşünün ve bakın ki, istediği zaman kalkıyor, oturuyor, elini hareket ettiriyor, gözünü kapatıyor v.s. gücü oranında her istediğini yapıyor. Daha sonra bu fiillerin her birinde derin düşüncelere dalınız.

Örneğin: sakin halde duran elinizi hareket ettirmeği irade edin ve elinizi hareket ettirin. Daha sonra iradeniz ve irade sonucu elinizin hareketi üzerinde derin derin düşünün. Gerçekte neler oluyor? İrade eden kimdir? Bu irade gerçekte nedir?

Onun elinizle nasıl bir bağı var? Elinize karşı nasıl bir ihata ve istilaya sahip ve onunla nasıl bir irtibatı vardır? Bu irtibatın niceliği ve niteliği nedir? Aslında irade edince ne oluyor ve icat olan nedir ve bütün bunlar nasıl oluyor? Bilahare bu arada dönüp dolaşan esrar nedir? Bir bakın aynen ve şuhuden ne görüyorsunuz, ne anlıyorsunuz? Acaba bu durumu derinlemesine keşfedebilecek ve bu işin hakikatini bulabilecek misiniz?

Ancak bu hakikatin mahiyeti her ne ise ve onun tefsirinden aciz, künhüne varmakta özürlü ve onun boyutlarının incelikleri size örtülü olsa da, siz bu ihata ve istilayı gözle görülür bir açıklıkla idrak ediyorsunuz.

Bu ihata ve istiladan haberdar olup, onun üzerinde yoğunlaştığınızda, bunun aciz bir mahlûk ve fakir bir varlık tarafından gerçekleştiğine dikkat ediniz. Bu yolla Rububiyet makamının irade ve istilasını bir hadde kadar anlamanız ve yüce yaratıcının ihata ve istilasının niceliği ve niteliği konusunda bir fikir edinmeniz mümkün olacaktır.

Şimdi böylesine aciz ve fakir bir mahlûk, böyle esrarengiz ve hayret verici bir ihata ve istilaya sahip olursa, acaba yüce yaratıcının kahredici gücünden kaynaklanan ihata ve istilası nasıl olur? «İyi bil ki onlar, Rablerine kavuşmaktan kuşku içindedirler. İyi bil ki O, her şeyi kuşatmıştır.»[12]

Bu makamda şunu da düşünün ki, sizin “Ben”liğiniz nerdedir? Bedeninizin içinde mi, dışında mı? Yoksa bunların hiçbiri değil, belki durum bunların üzerinde bir şey midir? Daha sonra teşbihten uzak, tenzih makamına riayetle, şu gerçeğe dikkat ediniz ki, hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: «Allah, Eşyanın içindedir ama onlarla karışım halinde değil, eşyanın dışındadır, ama onlardan ayrı değildir.»[13]

Kendi “Ben”liğimizde seyir ve yolculuk: Düşüncemizin ikinci kısmı, kendi benliğimiz üzerine seyir ve seferden ibarettir. Bu özel düşünce tarzı, Allaha doğru yapılan seyr-u sulukta, arifin vaslını sağlayacak en yakın yoldur.

Özel bir yol ve has bir nitelikle hâsıl olan bu düşünce tarzında, salik, her şeyden yüz çevirmek ve eşyadan kesilmek suretiyle kendi özüne döner.

O, böylece kendi hakikatine dönüş yapar ve onun nurani hakikati tecelli eder. İşte o zaman marifet ve şuhud kapıları yüzüne açılıverir ve seyr-i süluk başlamış olur. Bu durumda sözle ifade edilemeyecek şeyler hasıl olur.

Bu yolculuğun veya bu düşüncenin ister başlangıcında, ister merhalelerinin nitelik ve tertibinde olsun, kişinin yolunu doğru giderek istenen sonuca ulaşması için, bu yolu önceden gitmiş kâmil bir rehber üstadın talim ve terbiyesine ihtiyacı vardır.

Bu yolda kendi başına hareket etmek doğru olmadığı gibi, kemal iddiasında bulunan yol kesiciler ve saptırıcı nitelikte yalancı ariflerin peşine takılmak da doğru değildir.

Hızır’a arkadaş olmadan bu yola gitme,

Sapma tehlikesinden kork ki, Zulmettir.[14]

Bu özel düşünce gerçekte, kendi “Ben”liğinde yapılan özel bir yolculuktan ibarettir. Bir yolculuk ki, sonu şuhud’a varıyor. Dolayısıyla bu yola düşmüş maneviyat yolcusunun (salik’in) özel bir tarzda hazırlıklı olması gerekmektedir. Yani ruhsal açıdan gereken yeteneğe sahip olması gerekir.

Bu durumda eğer Rabbin inayeti salikin elinden tutacak olur ve şu “fikir ve düşünce” hususunda da başarılı olursa, hak taalaya doğru yapacağı manevi seferinde, en yakın yol önüne açılacaktır. Buna ilaveten, sayısız hakikatler ve acayip sırlarla karşı karşıya kalacaktır.

Bu hususta en yakın yol, insanın kendisindedir. Öyle ise kişi en yakın yolu kendi “Ben”liğinde aramalıdır. Bir başka tabirle, hazreti maksuda varan en yakın yol, kişide var olan “Ben”dir. Demek ki maksada ulaşabilmek için,

“Ben”de adım atmak ve onda seyretmek gerekir. Ayeti kerimede buyrulan şu cümle: «Ey iman edenler, üzerinizdeki (yükümlülük) kendi nefislerinizdir. Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez. Tümünüzün dönüşü Allah’adır.

O, size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.»[15]  bu manaya işaret etmektedir. Bu ayetin kendine özgü terkip ve söyleyiş tarzı, şunu vurgulamaktadır: Kendinizden gaflet etmeyin ve onda seyredin ki, maksada götüren en yakın yoldur.

“Ben”in Cüz’i idrakleri:  Bu makamda, bir konuyu kitabın hacmine uygun ve öz bir tarzda beyan edeceğiz. Konuyla ilgili söylenenlere yeterince dikkat edileceği ümidiyle, kendi nefislerinde yolculuğa çıkan seyr-i süluk ehline yararlı olacağını umuyoruz. Zira söylenenlerin tamamını anlamak için, gerekli basirete ve dikkate sahip olmak gerekir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, bizim, mahsusat, mütehayyilat ve makulata dayalı olarak bunca söylenen ve yazılan ilimlerimiz, insanların birçoğunun zannettikleri gibi değildir. İlim veya idrak konusu ve onun muhtelif boyutları, oldukça karmaşık, derin ve esrarengiz bir durumdur. İnsan onda ne kadar derinleşirse, onun acayip ve garip boyutlarına daha çok aşina olacak ve onun hayreti daha çok artacaktır.

Maalesef, insanların çoğu, varlığın özü ve onunla ilgili konulardan habersizdirler. Dolayısıyla da bu konuda düşünmüyorlar. İdrak ve ilmin hakikati konusunda da gaflette olduklarında, bunların mahiyeti üzerinde düşünme zahmetine de katlanmamaktadırlar. Bilakis, akılları, fikirleri ve himmetleri, öyle yerlerde ve öyle şeyler uğruna harcanıyor ve öylesine batıp gidiyor ki, hatta insan’ın şanına da yakışmıyor.

Aslında insanın aklı ve fikri, bu gördüğümüz durumdan ibaret değildir. Eğer insanın düşünce ve fikirsel yapısının nasıl olduğunu, nerelere ulaşabileceğini, hangi âlemleri seyredebileceğini ve insanın yüzüne nice yollar açabileceğini bir bilseydik,

daha sonra da onun ve sahibinin kara gününe ve düşüşüne bir göz atsaydık; İnsanların kendilerine nasıl zulmettiklerini çok iyi anlardık. Bu nedenle, böyle bir durumda olan kimselere varlık gerçeğinden ve varlıksal konulardan bahsetmek imkânsız yahut oldukça zordur.

Akıl altının, çok küçüktür ey müttehem,

Bu külüstüre, nasıl sikke mührü basarım.

Senin aklın, yüz mühimme taksim olmuş,

Her biri binlerce yaş,kuru arzuyla dolu.

(Senin altın misali değerli aklın, küçük ve külüstürdür. Böylesine küçük ve külüstür bir madene nasıl sikke mührü basılabilir. Zira senin aklın, yüzlerce arzu ve istek arasında ve peşinde olduğun büyük-küçük, iyi-kötü nice işler uğruna taksim ve paramparça olmuş.

“Nesr şerhi, 4.c; 197.s.” «Yani, Elinde olan çok değerli akıl hazinesini, yersiz kullanmak suretiyle, değerden düşürmüş ve külüstürleştirmişsin. Zira bir parayı parçalarsanız, amblemini kaybettiği için, artık para değeri taşımaz. Akıl da para misalidir. Yüzlerce iyi – kötü, küçük – büyük arzular uğruna aklı paramparça edersen, artık akıl değeri taşımaz. Müt.)

Filozoflar, araştırmacılar ve bu konuda görüş sahipleri, “İlim” ve “idrak” konularında çok şeyler söylemiş ve yazmışlardır. Konuyla ilgili oldukça çok ve kapsamlı tahkikler yapılmış, güzel nüktelere ve değerli hakikatlere parmak basılmış ve bazı meçhuller aydınlığa kavuşmuştur. Ancak, bu işin gerçeğine olması gerektiği şekilde varamamışlardır.

Bu sözler ve görüşler arasında, bazı araştırmacıların, filozof ve ariflerin görüşleri, bir hadde kadar bazı hakikatleri gösterecek derecede perde aralayabilmiş, asıl konuya bir miktar işaret edebilmişlerdir. Ayrıca bazı mukaşefeler de bu durumu teyit ve tekmil etmiştir.

Bu görüş sahiplerine göre: Duyulara, hayal gücüne ve onların çeşitli kısımlarına dayalı bir takım cüz’i idraklerimizi, kendi benliğimizde bulmaktayız. Yani bu idrak edilen şeyler, aslında “Misal-ı Asgar/Küçük misal âlemi” veya “Bize muttasıl misal âlemi” diye tabir edilen kendi öz varlığımızda mevcuttur.

Kendi “Ben”liğimizin dışında var olan bir şeyleri elde ettiğimizi ve bu vasıtayla kendimizin dışında bir şeylere vardığımızı düşünmek, doğru olmayan, batıl bir zandır. Bizim duyular yoluyla dış âlemle bağlantı kurmamız; gerçekte,

dışarıda mevcut varlıkların benzerleri kendi misal âlemimizde de mevcut olduğundan, dış varlıklarla temas, aslında kendi misal âlemimizde bulunan benzer varlıkları keşfetmeğe ortam hazırlamaktadır. Bu bağlantı ve irtibat, bizim kendi dışımızda algıladığımız varlıkların misali suretlerini, kendi misal âlemimizde icat etmemize neden olmaktadır.

Bir başka deyişle, duyular vasıtasıyla dışarıyla temasa geçtiğimiz anda, ruhumuz için, yaratıcılık ortamı doğmaktadır.

Bu durumda, duyular yoluyla dış âlemle irtibata geçmek suretiyle, oradan elde ettiği hakikatlerin benzer suretlerini kendi misal âleminde yaratmakta ve onları kendi varlığında huzuri ve şuhudi suretleriyle bulmaktadır.

Bütün bu söylenenler, duyular ve hayal gücüyle idrak edilenlerle sınırlıdır. Yani bunların hepsi cüz’i idraklerle elde edilen malumatlardır.

“Ben”in Külli İdrakleri:  Külli (tümel) malumatların idraki, (Bizim makulata ve her boyuttan fizik ötesi hakikatlere olan ilmimiz), bir çeşit fizik ötesi nurani varlıklara uzaktan uzağa bir aşinalık niteliği taşımaktadır. Gerçekte bizim yüce hakikatlerle uzaktan aşinalığımız,

onlara karşı idrakimizin zayıflığına delalet ettiğinden, tabiatıyla ibham ve külliyat babından bir takım mefhumları ve kendine has bir takım eserleri de kendisiyle birlikte getirmektedir. Ancak bu yüce hakikatler, belirgin dışsal varlıklardır ve her biri kendi mertebesinde belirgin bir gerçekliğe ve kendine has varlıksal bir vüs’ate sahiptirler.

Bu nurani hakikatleri uzaktan telakki etmek, bizim nazarımızda, ona buna intibak edebilecek cinsten bir seri külli mefhumları ve müphem manaları anladığımız şeklinde cilvelenmektedir. Hâlbuki bu nurani hakikatleri uzaktan hissetmemiz neticesinde,

onları müphem, külli ve ona buna intibak edebilir cinsten bir takım anlamlar olarak algıladığımızın farkına bile varmamaktayız. Eğer bu fasıla ortadan kalkar da perdeler aralanacak olursa, onların her birinin belirgin, nurani hakikatler olduğunu, aynı zamanda çok sayıda zuhuratta cilvelenecek varlıksal bir vüs’ate sahip olduklarını görecektik.

Ayrıca onlardaki külliyetin, aslında birçok ferdinde çeşitlilik gösteren farklı tecellileri ve ona buna intibak eder cinsten anlamsal bir intibak olmadığını, aksine varlıksal vüs’ate ait bir külliyet olduğunu anlayacaktık.

Aslında bir hakikatin efrad veya cüz’iyatıyla karşı karşıya gelerek, onlardan külli mefhumların çıkarımında bulunmak, gerçekte mücerret (fizik ötesi, gayri maddi) bir hakikatin çeşitli cilveleriyle yüzleştiğimizi göstermektedir.

Biz onları uzaktan müşahede ediyor ve uzaktan onlara el atmaya çalışıyoruz. Buna binaen, elde ettiğimiz her şeyi, gerçekte kendi “Ben”liğimizde buluyoruz. Bu, ister kendi misali mertebemizde algıladığımız, duyulara ve hayal gücüne dayalı idrakler olsun; ister akıl mertebesinde algıladığımız, akla dayalı külli hakikatler babından olsun, fark etmiyor.

“Ben”liğimizdeki Misal âlemi: Eğer buraya kadar söylenenler üzerinde iyice düşünürsek; bizim, duyular vasıtasıyla dış âlemle temas kurmamızın, aslında kendi misal âlemimize yönelmemize ve dış dünyada var olan hakikatlerin fotoğraflarını kendi iç âlemimizde bulmamıza neden olduğunu anlarız. Bu, doğadan misal âlemine bir intikalden ibarettir.

Daha sonra, mücerret bir hakikatin çeşitli fertlerini ve onların muhtelif zuhurlarını kendi misal âleminde müşahede etmek, kendi varlığımızda bulunan varlıksal vüs’ate ve mutlakıyete sahip akıl yahut tecerrüt âlemine teveccüh etmemize ve o

mücerret ve nurani hakikati uzaktan fark etmemize neden olmaktadır. Uzaktan uzağa fark ettiğimiz bu nur, oldukça zayıf ve müphem kalacaktır. Öyle ki bu nur, misal âleminden tecerrüt âlemi olan akıl âlemine intikal etmektedir.

Biz kendi misal âlemimize oldukça yakın olduğumuzdan, bu âlemde karar kılmak da oldukça kolaydır. Duyular vasıtasıyla dış dünyayla kurulan irtibat veya hayal kurduğumuz an, bizim için kendi misal âlemimizde karar kılmak için ortam hazırlanmakta ve biz kendimizi bu âlemde bulmaktayız.

Aslında şöyle denilebilir: Daima kendi misalimizdeyiz ama bunun farkında değiliz. Bilahare kendi misalimizde karar kıldığımızdan ve daima onda olduğumuzdan, duyular veya hayal vasıtasıyla onda bulduklarımızın hepsini yakından ve aydınlık bir surette, hiçbir ipham olmaksızın idrak ve müşahede etmekteyiz.

Ancak, Akıl âleminden, bir başka tabirle kendi mücerret âlemimizden, maddiyatla iştigal ve misale teveccüh nedeniyle, oldukça uzak kalmışız.

Dolayısıyla bu âlemde karar kılmak ve ona yetişmek oldukça zordur. Bu nedenle, akli idrakler her zaman oldukça zayıf ve eksik kalmaktadır. Mücerret bir hakikatin çok sayıda efradının muhtelif zuhurlarını müşahede ettiğimizde,

bunlarda bir açıdan vahdet cihetini, diğer açıdan farklılıkları görüyoruz. Bu durum, bizim kendi akıl alemimize dönüp, farklı zuhuratlarla tecelli eden şu hakikati, mutlak suretiyle bulmamıza yardımcı olacak ortamı hazırlamaktadır.

Bizim, kendi akıl âlemimize dönüşümüz ve onda karar kılmamız, oldukça zayıf ve eksik bir şekilde gerçekleştiğinden, çeşitli şekillerde tecelli eden bir hakikati de kendi misal âlemimize yansıdığı şekliyle yakından, apaydın ve olduğu gibi değil, oldukça zayıf ve eksik bir şekilde algılamaktayız.

Eğer kendimizi maddi âlemle ve kendi misal âlemimizle olan iştigalden azat kılabilirsek, işte o zaman; zamandan, mekândan ve cihetten sıyrılmış bir nur âlemi olan kendi mücerret varlığımızdan ibaret olan akıl âleminin sınırsızlığına ulaşmış oluruz.

Bu durumda, eşyanın zahirinde cilvelenen bu hakikat ve diğer külli hakikatleri olduğu gibi elde eder ve onları artık yakından ve apaydın bir surette müşahede ederiz. Elbette bu defa idrak edilen akli değerlerin, önceki durumda uzaktan ve zayıf gölgeler suretinde idrakleri arasında, yerden göğe fark vardır.

Bizzat kendimiz bu merhaleye ayak basmayıncaya kadar, onun niteliğini idrak etmek mümkün değildir. Zira bu merhale, tecerrüt ve şuhud-u ayni idrakin vatanıdır. Burada hakikatlerin her biri kendi mertebesinde,

hak teala’nın esma ve sıfatlarının zuhuratı, celal ve cemalinin ayineleri ve hakkın yüzünün cilveleridirler. Uzaktan uzağa zayıf ve eksik algılar nerde, aydınlık nurları aynen müşahede nerde?!.. Uzaktan algıladığımız şeyler, nazarımızda öylesine zayıf cilvelenmektedirler ki, onlara “Külli mefhumlar/Genel kavramlar” adını vermişiz. Aslında bunlar, hakkın yüzünün cilvelerinden başka bir şey değildirler.

Sonuç: Buraya kadar zikredilenlerden anladık ki, bizim dış dünyaya olan teveccühümüz ve algıladıklarımızın tamamen dış dünyaya ait oldukları zannıyla, kendi misal âlemimize teveccüh etmekten ve bulgularımızın tamamen kendi misalimizde mevcut olduğundan gaflet etmişiz.

Bir taraftan da hem dış dünyayla ve hem de kendi misal âlemimizle olan iştigalimiz, bizim kendi tecerrüt mertebemiz olan akıl âlemimizden uzaklaşmamıza ve gafil kalmamıza neden olmuştur. Bu durum bizi şuhud’un vatanı olan nuraniyet mertebesinden de mahrum kılmıştır.

Dolayısıyla “Düşünsel” seferimizde, öncelikle dış dünyadan başlayarak, hayal alemine yani kendi misal alemimize bir yolculuk edip dönmek gerekir.

Daha sonra hayal/misal âleminden, kendi akıl âlemimize doğru bir yolculuk yapmak gerekir. Bu kendi nuraniyet makamımıza bir dönüştür ve “Şuhud” merhalesinin başlangıcıdır. Daha sonra yolculuğa devam ederek, akıl âleminden de geçmek suretiyle “Fena” ve “Beka” merhaleleri hâsıl olur.

Bu makamda birkaç hakikat:

Bu makamda birkaç hakikate işaret edeceğiz. Bu işin ehlinin gereken dikkati göstermesi ve üzerinde derin düşünmek kaydıyla elde etmesi gereken şeyleri dikkatle tespit etmesi gerekmektedir. Bu hakikatler, kendine has unvanlar altında ve sırasıyla şöyledir:

1-     Yalnızlık Halveti:

Kendimize dönüp, “Ben”liğimiz üzerine düşündüğümüzde, yalnız olduğumuzu anlarız. Kendimizi bağımlı hissettiğimiz ve kendileriyle birlikte olduğumuzu zannettiğimiz her şeyden gerçekçe kopmuş olduğumuzu müşahede ederiz. Daima kendine has bir “Yalnızlık Halveti” içindeyiz ve yalnızca kendimiz ve kendi benliğimize ait olanlarla varız.

Bu noktada bazı kuran ayetleri bir hadde kadar aydınlık kazanmaktadır. Bu ayetler, bizim yalnızlığımızdan haber vermektedirler. Yalnızız ancak bunun farkında değiliz. Ölüm anında ve Rabbimizin huzuruna vardığımızda veya kıyamet gününde bu gerçeği anlayacağız. İlgili ayetlerden birkaç örnek:

«Onun söylemekte olduğuna biz mirasçı olacağız; o bize, ‘yapayalnız tek başına’ gelecektir.»[16]

«Kıyamet günü onların her biri Allah’ın huzuruna tek başına çıkacaktır.»[17]

«Onlara: «And olsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi size verdiklerimizi ardınızda bırakarak bize birer birer geldiniz; içinizde Allah’ın ortakları olduğunu sandığınız şefaatçılarınızı beraber görmüyoruz. And olsun ki aranızdaki bağlar kopmuş, ortak sandıklarınız sizden ayrılmışlardır» denecek.»[18]

Bütün bu ayetler, insanın yalnız olduğunu ve kendinden gayrisinden kopuk ve kesik olduğunu ve hiçbir şeyin kendisiyle birlikteliğinin olmadığını vurgulamaktadırlar.

Bu yalnızlık onun için, bütün hakikatlerin tamamıyla zuhur ettiği ölüm anında ve kıyamet gününde aydınlığa kavuşacak ve herkes kendi yalnızlığını bütün çıplaklığıyla idrak edecektir. Böylece dünya hayatında kendisinin onunla bununla olduğuna dair kuruntuları tamamen ortadan kalkacaktır.

2-     Hazreti Hak ile Halvet:

Yalnızlık halvetinde, kendimizi yalnızca kendi “Kayyum”umuz ile birlikte görürüz. Yani her ne kadar yaratıcımız, tedbir edicimiz ve varlığımıza kıvam bahşeden olduğunu bilsek de bu durumda yalnızca o hazretle birlikte olduğumuzu ve

oldukça sıkı bir bağla bağlı olduğumuzu bizzat müşahede ederiz. Hatta halvet halinde o hazretle birlikte olduğumuzu ve gayrın değil, yalnızca onun bizimle olduğunu görürüz. Ayeti kerimede şöyle buyuruyor: «Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir.»[19]

Onu kendimizle ve kendimizi de onunla birlikte bulacağız. Sıkı bir irtibat ve yakın bir nispet kendini gösterir. Zira o cenap, her mahlûkun yaratıcısı ve varlığının devam sebebidir. Bizim hakikatimiz de onun mahlûkatından değil midir? Öyle ise bizim hakikatimizin kayyumu da odur. O zaman “Ben”, ondan neş’et etmiş ve onunla birliktedir.

Bu makamda, eğer düşünce/tefekkür seferimizde başarılı olursak, batınımızda Tevhit nuru tecelli etmeğe başlayacak ve şirkin tezgâhı toparlanacaktır; İman hükümleri kendini gösterecek ve hakikatin yüzünü örten perdeler aralanacaktır; böylece gafletten uyanacağız.

Bu durumda kendimiz için o hazretten başka veli ve müdebbir tanımayız. Kar ve zararın tamamını ondan bilerek, hükmün tamamını ondan bilip, mutlak cemal ve celali onda görür ve yalnızca onu mabudumuz olarak tanırız.

Bu hak ile halvet makamında, düşünsel seyir ve seferimizde ne kadar derinlere inersek, o miktarda şuhudi hakikatlerin kapıları ve ayetlerin sırları yüzümüze açılacaktır. Özellikle Allahtan başka Dost, tasarruf sahibi, yardımcı ve mabut olmadığını vurgulayan ayetler daha güzel anlaşılacaktır.

İnsanlar kendi batıl hayalleri peşinde ondan başkasını tasarruf sahibi ve yardımcı olarak seçtiklerinden, başka varlıkları mabut olarak algılamışlar ve yoldan sapmışlardır. Konuyla ilgili birkaç ayet zikredeceğiz:

«Göklerin ve yerin Hükümdarlığının Allah’a ait olduğunu bilmez misin? Allah’tan başka dost ve yardımcınız yoktur.»[20]

«Allah’ın bırakıp kendilerine yarar da, zarar da sağlayamayacak şeylere ibadet etmektedirler. Kâfir, (asıl) kendi Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır.»[21]

«Allah’ı bırakıp taptığınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı putlardan başka bir şey değildir. Allah onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hüküm vermek ancak Allah’a aittir; kendisinden başkasına değil, O’na tapmanızı emretmiştir. Bu, dosdoğru dindir, fakat insanların çoğu bilmezler»[22]

Bu ayetleri, diğer Kuran ayetleri misali, gerektiği gibi anlayıp idrak ettiğimiz kuruntusuna kapılmamak gerekir. Elbette bu ayetlerin zihinsel manalarını bir hadde kadar anlıyoruz ve kabul ediyoruz; lakin onların hakikatlerini ayni bir şuhud ile göremiyoruz.

Hâlbuki zihinsel anlamlarla şuhudi hakikatler arasında büyük fark vardır. Öyle bir fasıla vardır ki, söz ve yazıyla ifade edilemez ve ibaretlere sığmaz; bu fasılayı ancak ehli olanlar bilirler.

Düşünsel anlamda ve hak ile halvet makamında bulduğumuz şeyler, bu ayetlerin zihinsel manaları değil, ayni ve şuhudi hakikatleridirler.

3-     “Ben” Vatanından Uzaklaşmak:

Düşünce makamında ve yalnızlık halvetinde, kendimize dönüp, “Ben”liğimizde seyrettiğimiz zaman, kendimizi kayyumumuzla birlikte yapayalnız buluruz.

Bu arada kendi kurb (yakınlık) makamımızdan ve olmamız gereken konumdan oldukça uzak kaldığımızı ve birçok şeyi elden verdiğimizi ayni bir şuhud ile anlarız. Diğer bir tabirle, oldukça zorlu ve ıstırap verici bir gurbet hissi varlığımızı sarar.

Kendimizle asıl mekânımız olan kurb ve şuhud-u kâmil makamından oldukça uzaklaştığımızı ve asıl makam ve mekânımızla aramızda nice hicapların oluştuğunu ve fasılaların çoğaldığını müşahede ederiz.

Bir yandan kendimizi mabut ve matlubumuz olan o cenap ile birlikte ve onunla munis, hem dem ve samimi görürken, diğer yandan kendimizi ondan fasılalı ve perdeler ardında buluruz.

Gurbet sıkıntısı ve ayrılık acısını bütün varlığımızla hissederiz. Bu duyguların niteliğini ancak ehli bilir. Bu gibi şeyler dile getirilir, yazıya dökülür cinsten değillerdir. Eğer cezbe halinde bir şeyler söylenebilirse, ancak Hafız’ın tabiriyle söylenebilir:

Anılsın o demler ki senin civarın konağımdı,

Kapının toprağı gözümü aydınlatıyordu.

İkimiz de tıpkı gül gibi, susen gibi tertemiz bir sevgiyle yaşardık.

Duygularımız, düşüncelerimiz birdi, benim dilim, senin kalbinden geçenleri söylerdi.

Gönül, akıl pîrinden manalar nakleder, müşkil olanlarını, aşk, şerh edip söylerdi.

Ah o tuzak yurdundaki cevirden, sitemden… feryat o meclisteki yanıp yakılmadan, niyazdan!

Asla sevgiliden ayrılmam derdim, gönlümde bu niyet vardı.

Fakat ne yapayım ki benim çalışmam da boşa çıktı, gönlün çabası da![23]

4-     Visal ve “Ben”in Hicranı:

Düşünce ve seyirle, ondan ayrı ve hicap arkasında olmamıza rağmen, o hazrete oldukça yakın olduğumuzu da anlarız. Yani hem o bize yakın ve hem biz ona yakınız. Bu yakınlık, oldukça şiddetli ve derindir. Ayeti kerimede şöyle buyuruyor:

«And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz; Biz ona şah damarından daha yakınız.»[24] şu ana kadar içinde bulunduğumuz zanların, bizi daha fazla hicaplar ardına itmekten ve hedefe ulaşmayı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramadığını görüyoruz.

Hak olan, şah damarından yakın,

Sen düşünce okunu uzağa attın.

Ey yay ve oklar yapan kimse,

Avın yakın, sen ise uzağa attın.

Her kim onun yüzünden uzak olsa,

Onun bilek gücü de işe yaramaz.

Kim daha uzağa atsa, daha uzaktır,

Böyle bir hazineden de daha mahrumdur.[25]

Özetle söylemek gerekirse, bizim bütün uzaklığımıza rağmen, o, her şeyden daha yakındır. Hatta bizim kendimizden bize daha yakındır.

Ayeti kerimede şöyle buyuruyor: «Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin.

Allah’ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve sonunda O’nun katında toplanacağınızı bilin.»[26] Bu ayetten anlaşılan, eğer arada engeller ve perdeler varsa, bizim kendi “Ben”liğimizdedir ve bizdeki “Ben”in kendisi hicaptır. Aksi halde, yakın olduğumuz halde neden hicap ardında ve onu müşahededen mahrum olalım?

Eğer arada hicap ve perde yoksa bu hicran ve mahrumiyet neyin nesidir ve kimin içindir? Meğer o hazret, bize kendimizden daha yakın, her yeri ve her şeyi kuşatan (muhit) ve her yerde ve her şeyin yanı başında hazır ve nazır değil midir?

Rivayette şöyle buyuruyor: «Sensin münezzeh olan, her şeyi ve her boşluğu dolduran sensin ve hiçbir şey senden mahrum değildir.»[27]

Acaba bütün bu hicaplar, ameller, niyetler, bağımlılıklar ve diğer taalluklar; bütün bunlara ilaveten, ona buna, aynı zamanda kendi “Ben”liğine teveccüh etmekten mi kaynaklanmaktadır? Acaba zikir ve talep makamında, kendimizi amellerin,

niyetlerimizin, ahlaki sorunlarımızın ve benzeri bağımlılıklarımızın hicaplarından temizlememizin yanı sıra, kendimizi ona buna ve de kendi “Ben”liğimize olan teveccühümüze karşı da temizlememiz gerekiyor mu?

İşin gerçeği budur. Bu sayılan şeyler hicaptırlar ve bunlardan kurtulmanın yolu ise, bütün bunları temizlemekten geçer. Kendimizi bütün bunlardan uzak tutmak, temizlik ve ondan gayrisinden kesilmek suretiyle, o hazreti zikir ile her şeyi ondan istemek suretiyle, batına doğru bir sefer ve şuhud vatanına doğru koşmaktır.

Müminler emiri hz. Ali şöyle buyuruyor: «Arif, kendi nefsini tanıyan, daha sonra onu hür kılıp uzaklaştırarak, her şeyden kendisini temizleyen kimsedir.»

Bu beyan, oldukça derin manalar içermektedir. Bu cümlede birçok hakikatler ve sırlar yatmaktadır. Elinizden geldiğince bu beyana ve onun has tabirlerine dikkat ediniz. Nefislerinde seyreden kimseler için bu cümle üzerine derinlemesine düşünmesi zorunludur.[28]

Sonuç olarak, nefsi tanımayı, Allah’ı tanımağa bir yol ve köprü gibi görenler, ameli ve şer’i süluk yolunu takip etmek zorundadırlar. Bu yol, ancak dinin ve mukaddes şeraitin desturlarına amel etmekle tahakkuk eder.

Gerçekte, insanı, hak tealanın vechini müşahede etmeğe götüren şey, kendi hakikatini tanımak ve kendi “Ben”liğinin asıl makamına doğru hareket etmekten ibarettir. Bu iş, takva yolunu tahsil etmekten başka bir şekilde elde edilemez.[29]

Attar, bu birkaç beyitte, takvayı nasıl elde etmek gerektiğini çok güzel beyan etmiştir:

İstek vadisine böyle iniş yaparsan,

Her an yüzlerce hastalığa yakalanırsın.

Her nefeste yüz bela buradadır,

Sinek avına çıkmış papağan buradadır.

Yıllar sürecek ciddiyet ve çaba burada,

Bu nedenle haller değişir burada.

Burada mülkü atmak gerek,

Burada mülkü batırmak gerek.

Kanına bulanmış bir halde gelmeli,

Herkesten dışlanmış olarak gelmeli.

Zira elinde hiçbir malumat kalmamalı,

Kalbi olan, her şeyden temizlemeli.

Kalbin sıfatlardan temizlenirse şayet,

O hazretin zatının nuru içeri yansır.

O nur kalbe aşikâr olursa eğer,

Senin kalbinde bir istek bine döner.[30]

Muhammed Rıza Kaşifi

ABNA.İR

[1] – Abdulvahid b. Muhammed Temimi, Gürer-ül -Hikem ve Dürer-ül –Kelim şerhi, 232.s.

[2] – “Halktan Hakka”, Molla Sadra’nın meşhur felsefi eseri olan “Esfar-ı Erbaa”nın ilk halkasına işaret etmektedir.

[3] –  Gülşen-i Raz.

[4] – Mizanu’l- Hikme, 3.c; 1877.s; Gürer ve Dürer-i Amidi.

[5] – Aynı kaynak.

[6] – En-Necm, 23

[7] – Mesnevi, 3. Defter.

[8] – Kasas, 88

[9] – Tevhid, (Tevhid ve teşbihi ret babı), 47.s.

[10] – Mesnevi, 3. Defter.

[11] – Misbahu’l – Müteheccid, Ebu Cafer Muhemmed b. Hasan b. Ali b. Hüseyin et-Tusi, Tahkik, Ali Asgar Morvarid, (Fıkhu’ş-Şia Müessesesi, Beyrut, 1411) 203.s.

[12] – Fussilet, 54.

[13] – Muhammed Salih Mazenderani, Usul-u Kafi Şerhi, 5. C; 109. S.

[14] – Hafız divanı.

[15] – Maide, 105

[16] – Meryem, 80

[17] – Meryem, 95

[18] – En’am, 94

[19] – Hadid, 4

[20] – Bakara, 107

[21] – Furkan, 55

[22] – Yusuf, 40

[23]-  Abdulbaki Gölpınarlı, Divan-ı Hafız, 140. Gazel Tercümesi. (Asıl Farsça nüshalarından birinde 207. Ve diğer bir nüshada 271. Gazel olarak geçmektedir.)

[24] – Kaf, 16

[25] – Mesnevi, 6. Defter.

[26] – Enfal, 24

[27] – Bihar-ul Envar, 25. C, 28. S, 46. H.

[28] – Makalat, Suruş, Tahran, Birinci baskı, 1992, 3.c, 223-253. S. (özetleme ve katkılarla)

[29] – Bkz. Makalat, 2. Ve 3. C.

[30] – Attar, Mantıku’t-Tayr, 180-181. S.

 

 


more post like this