İÇİNDEKİLER

Müellifin Önsözü    5
ÖNSÖZ    5
Rahman Ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla    5
İmam Humeyni’nin (R) Kısa Biyografisi    6
1- NEFSLE CİHAD    8
Şerh    8
Birinci Makam    8
Nefsin Zahirî ve Mülkî Makamı    8
Tefekkür    9
Azim    9
Azmin Afatı    10
Muşarete, Murakabe ve Muhasebe    10
Tezekkür    10
İkinci Makam    11
Nefsin Batıni ve Melekutî Makamı    11
Nefsin Batındaki Şeytanî ve Rahmanî Ordularının Nizası    11
Bazı Batınî Kuvvetlere Kısaca Bir İşaret    12
Enbiyanın, Tabiatların Aşırılığını Önlemesinin Beyanı    13
Hayalin Önlenmesi    14
Muvazene    14
Ahlakî Fesadların Tedavisi    17
2- RİYA    18
Şerh    18
Birinci Makam    18
Riyanın Kısımları    18
İlmin İmandan Ayrı Olduğu Beyanında    19
Riyanın Vehameti    20
Riya Hastalığını Giderebilmek İçin İlmî Bir Deva    20
İhlasa Davet    21
İkinci Makam    22
Fasıl    23
Üçüncü Makam    23
Riya Konusuna Dikkat Hususunda    24
İhlasa Davet    25
Hadis-i Ulvinin Beyanı Hakkında    27
4- UCB    28
Şerh    28
Ucb Mertebelerinde    29
Bazen Fesad Ehli Kimselerin de Fesadları Hakkında Ucba Kapıldıklarının Beyanı    30
Şeytanın Hilelerinin Ölçü Ve Mizan Üzere Olduğu Beyanında    31
Ucbun Fesadları    31
Ucbun Menşeinin Nefs Sevgisi Olduğu Beyanında    33
3- KİBİR    35
Şerh    35
Kibrin Dereceleri    36
Tekebbürün Asıl Sebebi    37
Kibrin Fesadları    39
Kibrin Bazı Sebepleri    40
Tekebbürün Tedavisi    42
Hasedin de Bazen Tekebbürün Mebdei Olduğu Beyanında    45
5- HASED    46
Şerh    46
Hasedin Bazı Sebepleri    46
Hasedin Bazı Fesadları    47
Ahlakî Fesadların Kökleri    49
Hasedin Amelî İlacı    50
Ref Hadisinin Zikri Beyanında    50
6- DÜNYA SEVGİSİ    51
Şerh    51
Mevlanâ Meclisî’nin (r.a) Kınanmış Dünyaya İlişkin Sözlerinin Açıklanmasına Dair    51
Dünya Sevgisinin Artış Nedenlerine Dair    52
Dünyevî Hazların Kalbe Te’siri ve Bunun Fesatlarına Dair    53
Dünyayı Sevmenin Fesatlarına Dair    54
7- GAZAB    55
Şerh    55
İbn Miskeveyh’in Gazab ile İlgili Tanımı    55
Gazab Kuvvesinin Faydalarına Dair    56
Öfkede Aşırıya Gitmenin Kötülüğüne Dair    56
Alevlenmiş Durumdaki Öfkenin Tedavisine Dair    58
Öfkenin Sebeplerini Yok Etme Yoluyla Tedavi Edilmesine Dair    58
8- ASABİYET    59
Şerh    59
Asabiyetin Fesatlarına Dair    60
Asabiyetin Melekutî Suretine Dair    61
İlim Ehlinin Asabiyetine Dair    62
9- MÜNAFIKLIK    63
Şerh    63
Nifakın Aşamalarına Dair    63
Nifak ve İkiyüzlülüğün Pekçok Fesada Kaynaklık Ettiğine Dair    63
Nifakın Tedavisine Dair    64
Nifakın Bazı Kısımlarına Dair    65
10- NEFSİN AMEL VE HEVASI    66
Şerh    66
Nefsin Hevasına Tabi Olmanın Kötülüğüne Dair    66
1. Bölüm: İnsanın Başlangıçta Fiilen Hayvan Olduğuna Dair    66
2. Bölüm: Hevaya Tabi olmanın Kötülüğüne Dair    67
3. Bölüm: Nefsanî Hevaların Çeşitlerine Dair    68
Uzun Emelliliğin Kötülüğüne Dair    69
1. Bölüm: Uzun Emelliliğin Ahireti Unutturduğuna Dair    69
2. Bölüm: Uzun Emelliliğin Tedavisine Dair    69
11- FITRAT    70
Şerh    70
1. Bölüm: Fıtratın Anlamına Dair    70
2. Bölüm: Fıtratın Ahkâmına Dair    71
3. Bölüm: Dinin Fıtrî Oluşuna Dair    71
Allah Celle Ve Alâ’nın Varlığının Aslının Fıtrîliklerden Olduğuna Dair    71
Hakk’ın Tevhid Ve Diğer Sıfatlarını Fıtrî Olduklarına Dair    72
Meâd’ın Fıtrîliklerden Olduğuna Dair    73
12- DÜŞÜNMEK    74
Şerh    74
1. Bölüm: Düşünmenin Faziletine Dair    74
Tamamlama: Hakk’ın Zâtını Düşünmenin Uygun Ve Yasak Yanlarına Dair    75
2. Bölüm: Yaratılmışlar Hakkında Düşünmeye Dair    76
3. Bölüm: Nefsin Hallerini Düşünmeye Dair    77
4. Bölüm: Gece İbadetinin Faziletine Dair    79
5. Bölüm: Takvaya Dair    80
6. Bölüm: Halk Genelinin Takvasına Dair    80
13- TEVEKKÜL    82
Şerh    82
1. Bölüm: Tevekkülün Anlam ve Derecelerine Dair    82
2. Bölüm: Tevekkül İle Rıza Arasındaki Farka Dair    83
3. Bölüm: Tefviz, Tevekkül ve Sıka Arasındaki Farka Dair    84
14- HAVF VE RECA    84
Şerh    84
1. Bölüm: Arif İnsanın İki Bakışı Olduğuna Dair    85
2. Bölüm: Havf Ve Reca’nın Aşamalarına Dair    85
3. Bölüm: Reca İle Gurur Arasındaki Farka Dair    87
4. Bölüm: Havf Ve Recâ’nın Yekdiğerine Denk Olması Gerektiğine Dair    88
15- MÜMİNLERİN İMTİHAN EDİLİP DENENMESİ    88
Şerh    89
1. Bölüm: İmtihanın Anlamı, Sonucu Ve Hak Teala’yla İlgisine Dair    89
2. Bölüm: Enbiya, Asfiya ve Mü’minlerin İptilasının Şiddetine Dair    90
3. Bölüm: Peygamberlerin Nefret Edilen Hastalıklara Mübtela Olmalarına Dair    91
4. Bölüm: Dünyanın Hak Teala’nın Mükafat Ve Ceza Diyarı Olmadığına Dair    92
5. Bölüm: Ruhsal İptilanın Şiddetin İdrakin Şiddetine Tabi Olduğuna Dair    93
16- SABIR    93
1. Bölüm: Şehvete Esir Olmanın Bütün Esaretlerin Kaynağı Olduğuna Dair    93
2. Bölüm: Nefse Esir Olmanın Kötü Sonuçları ve Fesatları    95
3. Bölüm: Sabrın Anlamına Ve Sabrın Nefsin Boyunduruğundan Kurtulmanın Sonucu Olduğuna Dair    95
4. Bölüm: Sabrın Sonuçlarına Dair    96
5. Bölüm: Sabrın Derecelerine Dair    97
6. Bölüm: Ma’rifet Ehlinin Sabır Dereceleri Dair    98
17- TEVBE    99
Şerh    99
1. Bölüm: Önemli Bir Nokta    99
Önemli Bir Husus    100
2. Bölüm: Tevbenin Rükünlerine Dair    100
3. Bölüm: Tevbenin Şartlarına Dair    101
4. Bölüm: İstiğfarın Sonucuna Dair    102
5. Bölüm: Tevbe-i Nasûh’a Dair    103
Bütün Varlıkların İlim ve Hayat Sahibi Olduklarına Dair    103
18- ALLAH’I ZİKRETMEK    104
Şerh    104
Hak Teala’nın Kuyyûmî Kuşatıcılığına Dair    104
1. Bölüm: Allah’ı Zikretmenin Faydalarına Dair    104
2. Bölüm: Düşünme İle Zikretmenin Arasındaki Farka Dair    105
3. Bölüm: Mükemmel Zikrin, Hükmü Bütün Beden Ve Varlığa Egemen Olan Zikir Olduğuna Dair    105
4. Bölüm: Allah’ı zikretmeye İlişkin Bazı Hadislere Dair    106
19- GIYBET    107
1. Bölüm: Gıybetin Tanımına Dair    107
2. Bölüm: Gıybetin Haramlığına Dair    107
3. Bölüm: Gıybetin Toplumsal Zararlarına Dair    110
4. Bölüm: Bu Hastalığın Tedavisine Dair    110
5. Bölüm: Caiz Olan Durumlarda Bile Gıybete Yanaşılmamasına Dair    111
6. Bölüm: Gıybete Kulak Vermenin de Haram Olduğuna Dair    112
Şehid Sani’nin (Rahimehullah) Sözleri    112
20- İHLAS    113
Şerh    113
1. Bölüm: Belaların Hak Teala’ya Nisbet Edilmesinin İzahına Dair    113
2. Bölüm: Amelin Sevabının Allah Korkusu Ve Halis Niyete Bağlı Olduğuna Dair    113
3. Bölüm: İhlasın Tanımına Dair    114
4. Bölüm: İhlasın Amelden Sonra Geldiğine Dair    115
KIRK HADİS ŞERHİ

Müellifin Önsözü

Allah’ım, Muhammed ve Ehl-i Beyti (salavatullahi aley¬him) hakkı için gönül aynamıza ihlas nuruyla aydınlık bağış¬la. Gönül levhasından şirk ve seneviye pasını gider. Bu dala¬let ve hayret çölünün çaresizlerine, saadet ve necatın ana yo¬lunu göster. Bizleri kerimane ahlak ile ahlaklandır. Dergahı¬nın velilerine mahsus kıldığın o has cilve ve esintilerini biz¬lere de nasib et. Cehalet ve şeytan ordusunu kalpler memle¬ketinden dışarı çıkar ve onların yerine ilim, hikmet ve rah¬man ordularını yerleştir. Bizleri bu dünyadan kendinin ve dergahına has kullarının sevgisiyle al. Ölüm anında ve on¬dan sonra bizlere rahmetinle davran. İşlerimizin sonunu sa¬adetle eş kıl!
Zayıf ve sermayesiz olan bu kul, bir müddettir ashab ve ulemanın -Allah onlardan razı olsun- muteber kitaplarında yer alan ismet ve taharet Ehl-i Beyt’inden (aleyhimi’s-selam) menkul 40 hadisi bir araya toplamayı ve umumun haliyle bir münasebeti olsun diye de bu hadislerden her birini münasib bir şekilde şerhetmeyi düşünüyordum. Farsça konuşan in¬sanların da faydalanabilmesi için bu eseri Farsça olarak ka-leme aldım. Umulur ki, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve alihi):”Ümmetimden kim kırk hadis hıfzederse…”  Hadisi¬ne şamil kılınırım.
Allah’a hamdolsun, vermiş olduğu güzel tevfîkiyle işe ko¬yuldum. Allah Teala’dan bu eserin tamamlanması için de inayet ve muvaffakiyet dilerim. Şüphesiz ki tevfik ve başarı Allah’tandır.
Ruhullah el-Musavî el-Humeynî
ÖNSÖZ

Rahman Ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

“Erbain” (40 hadis) kitapları kırk hadisi veya hadiste kırk babı içe¬ren kitapların adıdır, zahiren bu tür yazımlar H. 4. asırda başlamıştır. Bu kitapların yazım felsefesi ise “ümmetime faydalı olacak kırk hadisi hıfzeden kimseyi Allah Teala kıyamette fakihler ve alimlerle hasreder”  hadisi olmuştur. Ebu Bekir Kelabazî (Ö. 380) Ebu Abdurrahman Sele¬mi, Ebu Naim Isfehanî, Şeyh Behaî vb. alimler bu babda değerli eser¬ler kaleme almışlardır. Bazıları tevhid, bazıları zühd ve bazıları da iba¬detlerle ilgili hadisleri cem etmiştir.
İmam Humeyni (r)’in bu “Kırk Hadis Şerhi” de aslında kendi takriratı olup mezaminini Feyziye ve Molla Sadık medresesinde kendi öğ¬rencilerine irad buyurmuşlardır. Daha sonra bu konuda bir kitap yaz¬mayı kararlaştırdı ve “Kırk Hadis Şerhi” kitabini 1979 yılında sona er¬dirdi. Bu hadislerden 33 tanesi ahlakî diğer yedi tanesi ise itikadı ha¬dislerdir.
İmam (r)’in ahlakî ameli sahasında kaleme aldığı bu eser aslında kendi alanında bir şaheser durumundadır. İmam sadece ahlakî değer ve öğretileri bilen bir ahlak bilgini değil, aynı zamanda bir mürebbi ve pedagog konumundaydı.
Hayatı boyunca asla kendisinden bahsetmemiş hatta kendisiyle il¬gili özel hususların zikrini bile hoş görmemişti. İmam, “Ben diyen şey¬tandır” buyurarak Hürremşehr gibi önemli bir şehrin Saddam uşakla¬rının elinden geri alınmasının karşısında da “Hürremşehri Allah kur¬tardı” demiş ve ameli ahlakın en büyük tecellisini sergilemiştir.
İmam (ra) ümmetin rahmet ve şefkat dolu bir mürebbisiydi. Terbi¬ye ettiği binlerce genç şehadet şerbetini içerek lika cennetine koşmuş, mahbubun visaline ermişlerdi. Tarikatla gerçek İslamî bir irfanın ka-rıştırıldığı ve bu yüzden İslamî mücadelede büyük yenilgi ve gerileme¬lere şahid olunduğu Türkiye’de böyle bir eserin faydasını, olumlu etki¬lerini ve yapıcı yönlerini tartışmaya bile gerek görmüyoruz. Nitekim bu kitabın Farsçasını görür görmez çok beğenmiş sevmiş ve tercüme etmeye başlamıştım. Ama sadece bir bölümünü tercüme ettikten sonra bazı sebeplerden Ötürü tercümesinden el çektim. Uzun bir müddet geç-tikten sonra bu değerli eserin Türkiye müslümanlarına kazandırılma¬sının gereğine inandım. En küçük bir fırsatını da elde edince yeniden tercüme etmeye başladım. İnşaallah 1. cildinin hemen ardından 2. cildi de yayınlanacak ve bu önemli eser Türkçeye kazandırılacaktır.
Aslında tercüme de bir sanat ve kabiliyet işidir, insan bir mütercim olarak yetişir ve tercüme ederse faydalı olur. Yoksa “dostlar pazarda görsün” kabilinden yapılan tercümelerin İslamî bir sorumluluk da ge¬tirdiği bilenen bir gerçektir. Hayatı boyunca bir tek irfanî ve felsefî ki¬tap okumamış insanların kalkıp da bu dalda önemli eserler yazması muhal olduğu gibi böylesi ilmi kitapları sağlıklı tercüme etmesi de im¬kansızdır. “Körler diyarının şaşı kralları bazı mütercimler ne yazık ki piyasaya büyük ölçüde hakim durumda. İmam, Mutahhari, Ali Şeriati vb. mütefekkir insanların eserleri birbiri ardınca tercüme edilmekte¬dir. Uzun bir zamandır Farsçaya aşina olduğum, kırkın üzerinde kitap tercüme ettiğim ve bazı kitapların derkinde dahi zorlandığım halde bir de bakıyorsun bu kitaplar tercüme edilip piyasaya sürülüyor. İmam, Mutahhari, Şeriatı vb. şahsiyetlerden haberi olmayan ve hatta onları sevmeyen insanlar kalemi eline alıp tercümeye koyuluyorlar.
İnsanın bilmediği işe burnunu sokmaması da bir erdemdir ki günü¬müz Türkiye’sinin tercüme dünyasında bu erdemden mahrum durum¬dayız. Şüphesiz ki günümüzdeki kavram ve terimler kargaşasında bu sözde mütercimlerinde payı vardır. İran’da bile imam, Mutahhari, Tabatabaî vb. insanların kitaplarını büyük ayetullahlar ve hücctülislamlar tercüme edip şerhederken Türkiye’de bunun tam tersi durum sözkonusudur. Edebiyat zevkinden bile mahrum insanlar har vurup harman savuruyor ortalığı veryansın ediyorlar.
Allah-u Teala tüm müslamanları gösteriş ve yersiz cehdden sakın¬dırsın.
Kadri Çelik

İmam Humeyni’nin (R) Kısa Biyografisi

İmam Ruhullah al-Musavi el-Humeyni 24 eylül 1902’de İslamî geleneğe sıkı sıkıya bağlı ve alimlerin olduğu bir ailenin çocuğu ola¬rak Humeyn kasabasında dünyaya geldi. Humeyn kabasabı Tahran’ın birkaç yüz kilometre güney batısına düşen küçük bir kasaba¬dır. Hem büyük babası ve hem de babası alimdi. Ailesi köken olarak Hindistan’dan geliyordu. Nitekim ailesinin bir bölümü hala Hindis¬tan’da yaşamaktadır. Ayetullah Mustafa Ruhullah’ın doğumundan beş ay önce katledilmiş, bu nedenle Ruhullah’ın bakım ve terbiyesi¬ni annesi ve teyzesi üstlenmişti. 16 yaşma geldiğinde hem annesini ve hem de teyzesini kaybetti. Eğitimini, daha sonraki yıllarda aye¬tullah Pesendide adıyla tanınacak olan büyük ağabeyi Seyyid Mürteza üstlendi. Ayetullah Pesendide daha sonraları bu yılları anlatır¬ken Ayetullah Humeyni’nin ciddiyeti ve zekasına herkes tarafından takdirle karşılandığını da büyük bir övgüyle anlatacaktı, Ayetullah Humeyni 19 yaşına gelince dini bilimler alanında eğitim görmek üzere Şeyh Abdulkerim Hairi’nin yanına Arak kentine gitti. Hem Arak şehri ve hem de Şeyh Hairi, Şii mezhebinin en önemli eğitim merkezi ve en önemli Şii bilginiydi Özellikle de burada tedrisatta; bulunan Mirza Hasan Şirazi daha sonraki dönemlerinde İmam’ı etkileyecek olan en önemli şahsiyetlerin başında geliyordu. Şeyh Hairi genç Humeyni üzerinde geleneksel bilgi donanımı yönünden etki ettiği gibi siyasal aktivite açısından da oldukça etki gösterdi. İmam’ı bu yüksek değerdeki hocalarından aldığı bilgileri kafasının süzgecinden geçirerek pratiğine yansıtıyordu.
Hairi daha sonraki yıllarda eğitim merkezini İran’daki Kum kentine taşıdı, kum kenti tarihi boyunca dini bilimler merkezi olmuştu. Ama Hairi Kum’a ulaştığında buradaki eğitim düzeninde bir dizi değişiklik gerçekleştirerek burada alınan din eğitimini en üst seviyeye çıkardı. Onun yaptığı değişiklikler sonucunda Kum kenti İslamî İran’ın ruhu haline geldi. Tüm bu incelemelerin sonucu İmam’ın Şah’ın monarşisine karşı 1962 yılında başlattığı kıyam ile alındı.
İmam’ın daha sonraki yıllarda elde ettiği başarının özünde bu¬rada aldığı eğitimin büyük payı vardı kuşkusuz. Hairi’nin öğrencile¬ri içinde aklı, zekası ve kavrayış gücüyle hemen ön sıralara çıkan Humeyni özellikle irfan konusunda yaptığı araştırma ve bu alanda ileri sürdüğü görüşleriyle tanındı. 27 yaşına geldiğinde ise ilk telif eserini kaleme aldı. Arapça kaleme alınan bu eser Misbah el-Hidaye adını taşımaktaydı. Ayetullah Humeyni bu döneminde daha son¬ra devrim yıllarında ve sonrasında yakınında olacak birçok insanı da çevresine toplamış, onlarla sık sık felsefî sohbetler yapmaya baş¬lamıştı. Bu sohbetlere yüzlerce insan katılarak fikir adamlarından ileri sürdüğü görüşlerden yararlanmıştı.
İmam’a bir “Devrim Önderi” sıfatı verecek özellikler bu yıllarda ortaya çıkmaya başlamıştı. O hem iyi bir öğretmen hem iyi bir alim olurken aynı zamanda siyasi aktivitesi ile bir lider olarak kendini yetiştirmeye çalışıyordu.
İmam’ın devrime kadar geçen hayatını kapsayan belli başlı çizgi de özünü İslam ahlak ve irfanının belirlediği çizgi olmuştur. O daha 1930’lu yıllarda yaptığı konuşma ve münazaralarda sık sık bu temel öğelerden bahsederek bir müslümanın hayatını oluşturacak çizgi¬nin ne olması ve nasıl olması gereğini anlatmıştır. Dinleyicilerin sorduğu sorulara verdiği cevaplarda ve onların herhangi bir konu¬daki problemlerini çözerken izlediği yöntemle de bu çizgiyi koruma¬ya gayret göstermiştir. İmam Humeyni’nin Kum ketinde aktif an¬lamda faaliyet gösterdiği yıllar İran’da Rıza Han Pehlevi Hanedanı¬nı kurduğu yıllara rastlamaktadır. Rıza han İran monarşisinde yap¬tığı değişikliklerle bu monarşiyi acımasız çağdaş bir diktatörlük ha¬line getirmiş. İslam’a karşı geliştirilen bu komplo üzerine İmam Kum kentinden Meşhed, İsfehan, Tebriz kentlerine gönderdiği araş¬tırmaları, fetvalarıyla karşı bir tavır alıyordu. İmam o yıllarda bu tür bir yönetimin nerelere gelebileceğini tahmin ederek kendini uzun soluklu bir mücadele için hazırlıyordu. Pehlevi Hanedanının ikinci ve son temsilcisine karşı yürüttüğü mücadele taktiklerini kullandı. Yani oğul Şah’a karşı yürüttüğü mücadelenin derslerini baba Şah’a karşı yürütürken geliştirmişti. İmam’ın politik içerikli ilk kitabı da 1941 yılında kaleme aldığı keşful Esrar adlı kitabı idi. Bu kitapda dine karşı olan akımların bir eleştirisini yapıyor, ama satır aralarında verdiği mesajlarda Pehlevi hanedanını eleştirip yerden yere vuruyordu.
1937 yılında Şeyh Hairi vefat etti. Kum kentinde ki din eğitimi¬ni yürütmek üzere Ayetullah Sadr Hüccet ve Hansari’den oluşan bir üçlü alimler kurulu oluşturuldu. Daha sonra Hairi’ni rolünü üst¬lenebilecek yetenekte bir alim olan Ayetullah Burucerdi din eğitimi¬nin liderliğini üstlendi. Ayetullah Burucerdi döneminde imamın si¬yasal aktivitesi durmadı, aksine daha da gelişti. Burucerdi hem en üst düzeyde bir alimde ve hem de öğrencilerini monarşiye karşı po¬litik anlamda bilinçlendiren bir liderdi. Burucerdî’nin bu açık şah muhalefetine karşı imam kendi mücadelesini Burucerdî’nin vefatı¬na kadar kapattı sadece Burucerdî’nin muhalefet hareketine destek oldu. 1962 yılında Burucerdi vefat edince O’nun tüm görevlerini üstlendi.
Bu tarihte Ayetfullah Humeyni dışında en üst dini makama ge¬çecek başka kimse yoktu ve dolayısıyla bu makama o seçildi. Bu ay¬nı zamanda Şah monarşisine karşı yürütülecek mücadeleni de gide¬rek artan boyutta öne alınması anlamına da geliyordu. İlk adım şa¬hın ülkeye getirmek istediği İslam dışı bazı düzenlemeler nedeniyle başlatıldı, imam her tarafa gönderdiği mesajlarıyla yeni hazırlanan ve İslam’ın özüne karşı olan hukuksal düzenlemenin toptan redde¬dilmesini istiyor, bu konuda halkı direnmeye çağırıyordu. Bir anda ülkenin her tarafında öyle bir muhalefet rüzgarı esmeye başladı ki şah bile halkına böyle bir tepki beklemediği için tasarıyı geri çekti ama ilerisi için karşısında olacak kişiyi de tanımıştı artık.
İkinci adım ise çok geçmeden geldi. 1963 yılında Şah, adına “Be¬yaz Devrim” dediği bir dizi değişikliği gerçekleştirmek üzere ülke¬nin sosyal, ekonomik, siyasal ve dini kurallarını değiştirmek istedi.
26 Ocak 1963 yılında bu değişikliğe ilişkin bir referandum yapıla¬cağı açıklandı. Bu aslında İran’ın ABD güdümünde bir devlet olması için uygulamaya konulmak istenen bir değişiklikti. Başbakan Musaddık bir CIA darbesiyle devrilince ülkede halk ayağa kalktı. İmam o dönemde Kum kentinde yaptığı bir konuşmayla halkı ayağa kaldırdı. Verdiği mesajda özellikle “devrim” kelimesi arkasına sığı¬narak gerçekleştirilmek istenenlerin ne olduğunu anlattı.
Şah rejimi buna kayıtsız kalamazdı. 22 Mart 1963 yılında askeri güçleriyle Feyziye medresesine saldırma emri verdi. Bu saldırı sıra¬sında birçok öğrenci katledildi. Artık imam bu olayla birlikte müca¬delenin yeni bir boyut kazandığını görüyordu. Çünkü mücadelede Şah silah kullanma emri vermiş ve kan dökülmüştü. Aslında medreseye yaptığı saldırıyla Şah müslüman halkın bağlı olduğu sembo¬lik değerlerin tümüne saldırabileceğini, asıl amacının İslamî değer¬leri yok etmek olduğunu göstermişti.
1963 sonbaharında İmam Şah’a karşı yayınladığı bir bildiriyle ülkenin bir ABD kuklası olması için ne gerekiyorsa yapıldığını buna karşı çıkılması gerektiğini, ABD ve İsrail ile müslüman İran’ın hiç¬bir şart altında bir araya gelemeyeceğini belirtti. Aynı yılın 10 Mu¬harrem günü Şah’a gönderdiği bir mektupta bunları anlattı ve Şah¬’tan ya İslamî ilkelere dönmesini ya da sonunu babası gibi olacağını belirtti. Mektubun gönderilmesinden iki gün sonra evinde iken tu¬tuklanıp Tahran’a götürüldü.
İmam’ın Şah’a karşı başlattığı muhalefet hareketi her yerde yan¬kısını buluyordu. Kum’da, Meşhed’de, Şiraz’da, İsfahan’da, Tahran’da, Kaşan’da yapılan gösterileri Şah yine ordusunu kullanarak bastırmaya kalktı. Ordu birliklerinin halkın üzerine açtığı ateş so¬nunda en az 15.000 kişi hayatını kaybetti. Bu, tarihe 15 Hordad olarak geçecek olan büyük katliamdı. Bu andan sonra artık İmam Şah’a karşı muhalefetin güçlü sesi ve lideri durumuna geldi. Öyle ki yaptığı konuşmalar ülkenin içinde ve dışında binlerce kişiyi hareke-te geçirmeye yetiyordu. 1978-79 İslam Devrimine kadar 15 Hordad artık İran için önceden planlanmayan fakat en çok kişinin katıldığı eylem günü haline geldi.
Bu olaylı yıllarda ülkeyi terketmek zorunda kalan Şah ABD’ni desteğiyle yeniden İran’a geldi. Artık ABD’nin direkt desteğini sağ¬layan Şah saldırganlığını daha da artıracak muhaliflerini ezmek için her türlü aracı kullanacaktı. 4 Kasım 1964 yılında İmam Türki¬ye’ye sürgüne gönderildi.
Önce Ankara’da tutulan İmam daha sonra Bursa’ya gönderildi. Türkiye’deki sürgün yıllarında da Şah’ın baskısı devam edince Ekim 1965 yılında İmam Irak’ın Necef kentine gitmeye karar verdi. Böy¬lece 13 yıl sürgün yaşamı süreceği Irak’ın Necef kentine yerleşti. Şah bu sürgün döneminde de İmam üzerinde baskısını artırarak  sürdürdü. İmam ise yaptığı açıklamalarıyla İran’da özellikle halk üzerinde etkinliğini giderek artırmaya devam ediyordu. Buradan halkı zalim Şah rejimine karşı kıyama davet etmeye devam etti.
Bu sürgün döneminde sık sık hacc görevini ifa etmek üzere Mek¬ke’ye giden İmam orada dünyanın her yerinden gelen müslümanlar ve alimlerle fikir teatisinde bulunuyor, dünyanın ve özellikle de müslümanların sorunlarıyla ilgilenerek çözüm yolları aramaya de¬vam ediyordu.
İsim olarak ve şahsiyet olarak imam Humeyni İran’da hiçbir za¬man unutulmamıştı. Halk onu seviyor ve onun gösterdiği ilkeler doğrultusunda yaşamaya gayret ediyordu. İmamın yerleştirdiği mu¬halefet hareketi giderek hem sayıca ve hem de nitelik olarak artma¬ya devam ediyordu. Yetiştirdiği öğrencileri sayesinde gençlik ve ilim okuyanlar arasında etkisi İran’da yaşadığı dönemden daha etkili hale geliyordu.
23 Kasım 1977’de İmam’ın oğlu Hac Mustafa Necef’te aniden öl¬dü, aslında olay ABD’nin gizli servisi CIA ve onun güdümünde olan İran gizli servisi SAVAK tarafından gerçekleştirilmişti. Gerçi bu olay İmam’ı çok fazla etkilememişti ama İran’da halk sokaklara dö¬külerek durumu protesto etti.
8 Ocak 1978 yılında ABD başkanı olan Jimmy Carter İran’ı ziya¬ret etti ve bu ülkenin bölgede ABD’nin jandarması olduğunu açıkla¬dı. Bu dönemde Şah’ın kontrolündeki basın yayın organları İmam’ı yabancı güçlerin ajanı ilan etti.
Akabinde Kum kentinde protesto gösterileri başladı ve birçok insan yaşamını yetirdi. 1978 yılının yaz ve bahar aylarında İmam çeşitli vesilelerle yapmış olduğu açıklamaları, demeçleri ve kutlama mesajları sayesinde ülke içindeki muhalefet hareketlerine direktif¬ler vererek onları yönlendirmeye devam etti.
Nihayet İmam yaptığı açıklamalarında İran’da şah monarşisinin yıkılmasından sonra İran’da bir İslam Cumhuriyeti kurulacağını açıkladı. Artık imam Devrim hareketinin odağı haline gelmişti. Halk ayağa kaldıran sloganlar hep imam lehine olan onu yücelten sloganlardı. Irak’taki BAAS rejimi şahın da bakışıyla İmam’ın Irak’tan ayrılmasını istedi. Bunun üzerine İmam Fransa’ya gitmek zorunda kaldı. İran’da ise bu dönemde artık muhalefet hareketi bir devrim hareketine dönüşerek Şah’ın iktidarını sarsmaya başlamıştı. İmam Fransa’dan yolladığı mesajlarla İslam Devriminin önderliğini yerine getiriyordu. İran’da kıyam eden halk adeta kulağını Fran¬sa’ya açmış oradan, İmam’dan gelecek işareti bekliyordu.
Şah’ın ülkeyi terketmesiyle artık İslam Devrimi başarıya ulaş¬mış ve Devrimin önderinin işaret ettiği gibi ülkede bir İslam Cum¬huriyeti kurulma çalışmaları başlamıştı. Doğumundan vefat ettiği güne kadar İmam’ın hayatı incelendiğinde görülür ki onu başarıla¬rında temel çizgi İslam’la kendi arasında “kurduğu sıkı ve kopmaz bağdır. Hayatının her alanında, gündelik yaşamından ailesiyle olan ilişkilerine kadar her noktada bu bağın örnekleriyle hareket etmesi onun başarısının temel motifi olmuştur. İmam hem bir önder, hem bir devlet idarecisi hem müctehid hem arif hem filozof hem ahlak mürebbisi hem de şefkat dolu bir babaydı.
Nihayet 4 Haziran 1989 yılında mahbubunun çağrısına lebbeyk diyerek icabet etti. Fena aleminden beka alemine göçtü.
Allah bizleri onunla mahsur kılsın, şefaatine nail kılsın.
Cennet olsun mekanı, nur içinde yatsın.
KADRİ ÇELİK

1- NEFSLE CİHAD

Sekunî’nin Ebu Abdullahi’s-Sadık’tan naklettiğine göre hazret şöyle buyurdu:
Rasulullah (günün birinde) bir seriyye gönderdi. Seriyye geri döndüğünde onlara şöyle buyurdu:
“Aferin küçük cihadı yerine getirip de (üzerinde) büyük cihadı baki kalanlara.” Denildi ki:
“Ya Rasulullah! Büyük cihad da neyin nesi? Hazret:
“nefs ile cihad”   buyurdu.

Şerh

Bil ki insan iki ayrı neş’et ve aleme sahip ilginç bir var¬lıktır. Onun bedeni olan zahirî, mülkî ve dünyevî neş’et ile diğer bir aleme ait olan batınî, gaybî ve melekutî neş’et ile gaybî ve melekûtî alemine ait olan nefs ise birçok makam ve derecelere sahiptir ki, bazen genel olarak yedi, bazen dört, bazen üç ve bazen de iki kısma ayırmışlardır.
Bu makam ve derecelerden biri için kendisini en yüce melekut alemi ile saadete davet ve cezbeden rahmanı ve aklanî ordular olduğu gibi, kendisini en alçak melekût alemi ile şekavete davet ve cezbeden şeytanî ve cehlanî ordular da var¬dır. Bu iki ordu arasında daima cidal ve niza vardır. İnsan bu iki taifenin savaş meydanı konumundadır. Eğer rahmani ordular galip gelecek olursa insan saadet ve rahmet ehli olur. Melekler sulukunda bulunur, enbiya, evliya ve salihler zümresine katılır ve onlarla mahsur olur ama cehalet ordusu galip gelirse, gazap ve şekavet ehli olur ve şeytanlar, kafirler ve (Allah’ın rahmetinden) mahrumlar zümresiyle haşrolur. Bu sayfalarda Allah izin verirse tafsilata kaçmadan nefsin bazı makamlarına işaret edecek, onun saadet ve şekavet şe¬killerini icmalen beyan edecek ve aynı makamda nefsle ciha¬dın keyfiyetini de açıklamaya çalışacağız.

Birinci Makam

Nefsin Zahirî ve Mülkî Makamı

Bil ki, nefsin ilk makamı ve en düşük menzili, mülk, za¬hir ve dünya menzilidir ki, bu hissedilir beden ve zahirî bün¬yeye O’nun gaybî nurları ve ışıkları saçılmış, bu da ona yer¬sel bir hayat bağışlamış ve bu bedende ordular teçhiz etmiş¬tir. Nefsin savaş meydanı işte bu bedendir. Zahirî kuvvesi ise yedi mülkiye iklimine yayılan ordu, yani kulak, göz, dil, mide, tenasül organı, el ve ayaktan ibarettir. Bu yedi iklime yayılan bütün dağınık güçler ise vehm makamından nefsin tasarrufunda bulunmaktadır. Zira vehm, nefsin bütün zahirî ve batını kuvvetlerinin sultanıdır. O halde eğer vehm şeyta¬nın veya kendisinin tasarrufuyla onların üzerinde hükümet kuracak olursa bu kuvvetler şeytan orduları şekline dönüşür. Bu memleket şeytanın sultası altına girer, akıl ve rahman orduları izmihlale uğrar, insan dünya ve mülk neş’etinden yenik olarak ayrılır, hicret eder ve orası şeytana ait bir memleket haline gelir. Ama eğer vehm, akıl ve şeriat nezaretinde bu güçler üzerinde tasarrufta bulunur, bu güçlerin hareket ve sükunetleri akıl ve şeriatın disiplini altına girerse o za¬man da bu memleket rahmanı ve aklanı olur ve şeytan tüm ordularıyla birlikte ayrılır, çekip gider. Öyleyse büyük bir cihad olup Allah yolunda öldürülmekten de yüce olan nefsle cihad, bu makamda insanın kendi kuvvetlerine galebe çal¬masından, onları yaratıcısının emir ve fermanı altına sokma¬sından ve bu memleketi şeytan güçlerinin ve ordusunun pis¬liklerinden temizlemesinden ibarettir.

Tefekkür

Bil ki, nefsle mücadele ve Hak Teala’ya doğru hareketin ilk şartı tefekkürdür. Ahlak alimlerinden bazısı, kitaplarının Bedayet   kısmında tefekkürü beşinci mertebede ele almış¬lardır ki, bu da kendi makamında doğru bir davranıştır. Bu makamda tefekkür, insanın her gece ve gündüz az da olsa bir miktar, kendisini bu dünyaya getiren, rahatlığı için her türlü vesileyi hazırlayan, kendisine salim bir beden ve her birinin kendine has bir faydası olan bunca kusursuz güçleri ve herkesi hayrete düşüren aklı ihsan eden mevlamız Maliku’1-Mülûkun (Allah) bunca rahmet ve nimetleri gönderdiği bunca peygamberleri, nazil kıldığı kitapları, ettiği kılavuzluk ve davetleri karşısında ne gibi bir vazife ve sorumluluğu ol¬duğunu düşünmesi ve derince bir fîkretmesinden ibarettir.
Acaba bütün bu işler, tüm hayvanlarla ortak yönümüz olan bu şehvetlerin tatmini ve dünyevî hayat için mi öngörülmüştür? Yoksa başka bir maksat mı var işin içinde? Acaba mükerrem nebilerin, muazzam velilerin, büyük hakimlerin, milleti akıl ve şeriat kanunlarına davet eden ve onları hayvani şehvetler ve bu fani dünyadan sakındıran değerli alimlerin insanlara bir düşmanlığı mı vardı veya vardır? Yoksa şehvetlere dalmış biz çaresizlerin ıslah yolunu bizim kadar mı bilmiyorlardı? Akıl sahibi bir insan biraz düşüne¬cek olsa bütün bu işlerden maksadın başka bir şey olduğunu hemen anlar. Bu yaratılıştan maksat, daha yüce ve büyük bir alemdir. Bu hayvani hayat asıl maksat değildir. Akıllı in¬san kendini düşünmeli, çaresizliğine acımalı ve kendisine şöyle hitap etmelidir. Ey uzun yıllar boyunca şehvetler pe¬şinde koşmakla ömrünü tüketen şaki nefs! Şimdiye kadar eline ne geçti ki? Biraz da kendine acı, Maliku’l-Mülük’tan haya et ve biraz da ebedi hayat ve daimî saadete sebep ola¬cak olan aslî maksad yolunda yürü. Ebedî saadeti, büyük zahmetler ve takat sınırını aşan meşakkatler sonucu ele ge¬çen ve fani olan birkaç günün şehvetleriyle değiştirme ve on¬ların çektiği zahmet ve meşakkatlerin, elde ettikleri rahatlıklar karşısında ne kadar da büyük ve yüce olduğunu müla¬haza et. Halbuki bu rahatlık ve boşluk da herkes için müyes¬ser değildir. İnsan suretinde, (ama) şeytan ordusundan ve onun elçisi olan insan, seni şehvetlere doğru çağırmakta ve “maddî hayatımızı temin etmeliyiz” demektir. Biraz da onun halini göz önünde bulundur ve onu sorguya çek, bak bakalım kendisi bu durumdan razı mıdır? Yoksa kendisi mübteladır da başka birisini de mübtela kılmak mı istiyor? Her halinde, tam bir acziyet ve yakarışla Allah Teala’dan seninle O’nun arasında amaç olması gereken vazifelerine seni aşina kılma¬sını temenni et. Şeytan ve nefs-i emmare ile mücahede maksadıyla yapılan bu tefekkürün senin için başka bir yol açması ve böylece de mücahede menzillerinden bir diğerine geçmekte muvaffak olman ümid edilir.

Azim

Tefekkür menzilinden sonra mücahid bir insan için azim menzili söz konusudur. (Bu menzil, Şeyhu’r-Reis’in îşarat’ta  ariflerin derecelerinin ilki olarak kabul ettiği iradeden başka bir şeydir.)
Bazı şeyhlerimiz -Allah ömür versin- buyuruyorlar ki, azim insaniyetin cevheri ve insanın imtiyaz ölçüsüdür. İnsa¬nın derece farklılığı da işte bu azim farklılığından kaynak¬lanmaktadır. Bu makamda söz konusu olan azim ise, günah¬ları terketmek üzere karar almak, farzları yerine getirmek ve hayattayken vaktinde eda edemediği ibadetlerini kaza et¬mekten ibarettir. Bilahare azim, insanın kendi suret ve zahirini aldı ve şer’i bir insan şekline sokabilmesidir ki, şeriat ve akıl da zahire hükmederek bu şahsın bir insan olduğunu söyleyebilsin. Şer’î insan, şeriatın istediği tarzda hareket eden, zahirini Resul-i Ekrem’in (sav) zahiri gibi kılan ve tüm hareket ve sükûnetinde, bütün fiillerinde ve terkettiklerinde hazrete uyabilen kimseden ibarettir. Bu, herkes için müyes¬ser olan bir şeydir. Zira zahirini efendimiz gibi kılmak, Al¬lah’ın tüm kulları için makdur (güç yetirilebilecek) bir şeydir. Bil ki insan ilk etapta şeriatın zahiriyle işe başlamadığı müddetçe ilahî marifet yolunda bir tek adım olsun ileri gide¬mez. Hak şeriat adabıyla edeblenmediği müddetçe de güzel ahlaklardan hiç birisine (hakkıyla) sahip olamaz ve ilahî ma¬rifet nurunun onun kalbinde tecelli etmesi, batın ilminin ve şeriat sırlarının ona keşfolması da mümkün değildir. Haki¬katin keşfi ve marifet nurlarının kalbinde tecelli etmesinden sonra da zahirî adabla edeblenmiş olarak kalması gerekir. Öyleyse bazılarının, “zahir terkedilse de batın ilmi elde edile¬bilir” veya “batın ilmi elde edildikten sonra artık zahirî edeblere riayete gerek yok” diye iddia etmeleri yanlış ve batıl bir şeydir. Bu iddia, sahibinin ibadet makamlarına ve insani¬yet derecelerine olan cehaletini göstermektedir. Ben de Al¬lah’ın izniyle muvaffak olursam bu sayfalarda onun bazı ma¬kam ve derecelerini beyan etmeye çalışacağım.

Azmin Afatı

Ey aziz, azim ve irade sahibi olabilmek için (ciddi bir şe¬kilde) çalışmalısın. Allah göstermesin, eğer bu dünyadan azimsiz olarak göçecek olursan, batın’ın keşif ve sırların zuhur mahallif olan o alemde akılsız, şeklî bir insan olursun. Günah işlemeye cüret etmek ise, insanı yavaş yavaş azimsiz kılar ve bu değerli cevheri insandan çekip alır. Değerli üsta¬dımız -gölgesi başımızdan eksik olmasın- buyuruyorlardı ki, “insanın irade ve azmini her şeyden daha fazla yok eden şey, tağanniyata kulak vermesidir.” Öyleyse ey kardeş, günahlar¬dan sakın. Allah’a doğru hicret etmeye azmet, zahirini, insan zahiri kıl, şeriat ehli kimselerin sulûkuna koyul, halvet köşe¬lerinde Allah Teala’dan bu maksadında sana yardımcı olma¬sını dile. Sana tevfik vermesi ve meydana gelmesi muhtemel sürçmeler karşısında elinden tutması için de Resul-i Ekrem’i (sav) ve Ehl-i Beyt’i şefaatçi kıl. Zira insanın hayatında o kadar derin sürçmeler vardır ki, bir an içinde felaket uçuru¬muna düşmesi ve böylece de kendisi için hiçbir şey yapamaz bir hale gelmesi mümkündür. Belki de artık kendisi için bir çare bile düşünemez hale gelir ve o zaman da Allah korusun şefaatinden mahrum kalır.

Muşarete, Murakabe ve Muhasebe

Mücahid bir insan için gerekli ve lüzumlu işlerden biri de muşarete, murakabe ve muhasebe’dir. Muşarete, insanın, mesela her günün başlangıcında “bugün Allah Tebarek ve Teala’ya karşı muhalefet etmeyeceğine” dair kendisiyle şart¬laşması ve bu hususta ciddi bir karar alması demektir. Ma¬lumdur ki, insanın bir gün muhalefet etmemesi oldukça ko¬lay bir şekilde uhdesinden gelebileceği bir iştir. Sen azmet, şartlaş ve tecrübe et de bunun ne kadar kolay bir şey olduğu¬nu gör.
Şeytan ve bu mel’un orduları mezkur işi senin gözünde abartıp büyütmeye çalışabilir, ama bil ki bu şeytanın bir hilesidir. Ona kalben ve gerçek bir şekilde lanet et, batıl evhamları kalbinden dışarı sür ve bir gün (olsun) tecrübe et, o zaman (bu işin ne kadar da kolay olduğunu) sen de tasdik edeceksin.
Bu muşareteden sonra da murakabe menziline girmelisin. Bu da kararlaştırıldığı üzere amel etmeye dikkat etmek ve kendini bu hususta yükümlü bilmekten ibarettir. Allah göstermesin eğer Allah’ın emrinin hilafına olan bir işe bulaşmak gönlünden geçerse, bil ki şeytan ve onun ordusundandır ve seni şartlaştığın husustan saptırmak, kaydırmak istemektedirler. Onlara lanet et ve şerlerinden Allah’a sığın. O batıl hayalleri kalbinden çıkar şeytana deki:
“Ben bu gün Allah Teala’nın emrinin hilafına davranmayacağıma dair kendimle şartlaştım. Velinimetim uzun yıllardır ki bana nimet vermiş, sıhhat, selamet ve emniyet bağışlamış ve ebediyete kadar kendisine hizmet edecek bile olsam şükrünün uhdesinden gelemiyeceğim merhametler ihsan etmiştir. Ümid edilir ki Allah’ın izniyle şeytan tardedilsin, el çektirilsin ve böylece de rahman orduları galip gelsin.”
Bu murakabenin, kazanç, seyahat, tahsil ve benzeri işlerinden hiç birisiyle herhangi bir zıddıyet ve aykırılığı yoktur. Akşama kadar da bu hal üzere kal ki artık muhasebe vaktidir. Bu da “Allah ile şartlaştığın hususlara riayet ettin mi veya bu cüz’i muamelede velinimetine ihanette bulundun mu?” Diye nefsini hesaba çekmenden ibarettir. Eğer gerçek bir şekilde vefa etmişsen bu Tevfik sebebiyle Allah’a şükret ve bil ki bir adım ilerledin, ilahi nazar altına girdin. Artık Allah Teala dünya ve ahiret işlerinin ilerlemesi için sana kılavuzluk edecek, böylece de yarın ki işin daha kolaylaşacaktır. Bir müddet bu hal üzere kal. Ümid edilir ki, bu artık senin için bir meleke olsun ve oldukça rahat ve kolay bir iş haline gelsin. O zaman da artık Allah’a itaat etmek ve günahlardan kaçınmaktan (bu dünyada) lezzet alırsın. Burası mükafat ve eza alemi olmamakla birlikte yine de lezzet alırsın ve ilahi mükafat işe karışıp seni lezzetlere boğar adeta.
Bil ki, Allah Teala sana ağır tekliflerde bulunmamış, uh¬desinden gelemeyeceğin ve güç yetiremeyeceğin şeyleri sana tahmil etmemiş, yüklememiştir. Ama şeytan ve ordusu bu işi senin gözünde büyütmekte ve zor bir şeymiş gibi göstermek¬tedir. Allah göstermesin, muhasebe esnasında şartlaştığın hususta bir gevşeklik ve zaaf gösterecek olursan Allah Teala’dan özür dile ve artık yarın için şartlaştığın üzere amel edeceğine dair yeniden söz ver. Bu hal üzere kal, ta ki Allah Teala tevfîk ve saadet kapılarını üzerine açsın ve seni insan¬lığın doğru yoluna ulaştırsın.

Tezekkür

Nefs ve şeytanla mücahedede insana tam bir destek sağ¬layan ve mücahid bir insanın daima dikkat etmesi gereken şeylerden birisi de tezekkürdür. Ve biz onu da zikrederek, birçok konuya değinilmediği halde, bu makamın beyanına son vereceğiz. Bu makamda tezekkür, insanın daima Allah Teala’yı yad etmesi ve kendisine merhamet buyurduğu ni¬metleri hatırlatmasıdır.
Bil ki, insanın ihsan sahibi birine ihtiram göstermesi, fıtrî ve yaratılıştan gelen bir özelliktir. Kendi zat kitabını iyice bir mütalaa eden herkes, orada insanın kendisine herhan¬gi bir nimet ihsan eden kimseye karşı ihtiram ve saygı gös¬termesi gerektiğinin yazılmış olduğunu görür. Malumdur ki, ihsan edilen nimet ne kadar büyük olur ve ihsan sahibi kim¬senin de bunda (herhangi bir) garazı olmazsa fıtrat gereği böyle bir kimseye ihtiramın da aynı oranda fazla ve gerekli olduğuna hükmedilir. Mesela size bir at veren kimsenin ihti¬ram ve saygınlığı ile minnet bile etmeden size bir köy ver¬mek isteyen birinin ihtiram ve saygınlığı arasında oldukça bariz fark vardır. Mesela eğer bir doktor sizi körlükten kur¬taracak olursa fıtrat gereği hemen ona ihtiram gösterirsiniz. Eğer sizi ölümden kurtaracak olsa daha fazla ihtiram ve say¬gı gösterirsiniz. Ama gel gör ki, tüm cin ve insanlar Maliku’l-Müluk’un bizlere ihsan ettiği zahirî ve batını nimetlerden sa¬dece birini bile veremezken bizler yine de kalkmış tüm bunlardan gaflet etmekteyiz. Mesela gece gündüz teneffüs ettiği¬miz şu hava ve kâinattaki tüm mevcudatın hayatı da ona bağlıdır. Eğer hava on beş dakika kadar kısa bir zaman bile olmayacak olsa hiçbir canlı hayatta kalmaz. Bu (hava) o ka¬dar büyük bir nimettir ki bütün cin ve insanlar onun bir ben¬zerini bizlere vermeye kalkışsalar şüphesiz ki bundan acze düşerler. Biraz da, beden selameti kabilinden ilahi nimetleri, zahirî kuvvetler kabilinden göz, kulak, tatma ve dokunma organlarını ve batıni kuvvetler kabilinden hayal, vehm, akıl ve sayısız faydası bulunan diğer ilahi nimetleri hatırla. Maliku’1-Müluk bütün bu nimetleri bizler istemeden ve üzerimize hiçbir minnet de koymadan inayet etmiştir. Hiçbir itaat ve ibadetimize ihtiyacı yokken ve kendisi için bizlerin itaat ve masiyeti de hiç mi hiç fark etmezken yine de verdiği bunca nimetlerle yetinmemiş, bizlere enbiya ve peygamberler göndermiş, kitaplar nazil buyurmuş, saadet ve şekavet ile cen¬net ve cehennem yolunu göstermiştir. Dünya ve ahirette ihtiyaç duyduğumuz şeylerin tümünü bizlere inayet etmiş ve sadece bizim yararımıza olan bir takım emir ve nehiylerde bulun¬muştur. Cüz’iyyatı şöyle dursun, külliyatını bile saymaktan tüm insanlığın aciz kaldığı bu nimetleri ve diğer binlerce ni¬meti zikrettikten sonra acaba sizin fıtrat (ve vicdanınız da) böyle bir ikram sahibine ihtiram ve saygı göstermek gerekti¬ğine hükmetmiyor mu? Acaba böyle bir velinimete hıyanette bulunmanın akla göre hükmü nedir?
Büyük ve azamet sahibi şahıslara ihtiram gösterilmesi hadisesi de fıtrat kitabında sabit ve yazılı olan bir şeydir. Halkın dünyaya, servete, sultanlara ve büyük şahsiyetlere karşı kail olduğu ihtiram ve saygı da onları büyük ve azim olarak teşhis ettikleri sebebiyledir. Acaba Maliku’l-Müluk’un azamet ve büyüklüğünden daha üstün bir azamet düşünüle¬bilir mi? O’nun değersiz ve en alçak yaratığı olan şu dünya bile en küçük bir alem ve en dar neş’etler (diyarı) olmasına rağmen şimdiye kadar hiç bir mevcudun aklı ona ermemiş, hakikatine ulaşamamıştır. Diğer güneş sistemlerinden daha küçük ve öbür güneşlere nisbeten hisedilir bir değere de sa¬hip olmayan şu bizim güneş sistemi karşısında bile dünya¬nın en büyük kâşifleri hiçbir şey söyleyememiş ve şimdiye kadar da hakikati hususunda yeterli bir malumat edineme¬mişlerdir. Acaba bir tek işaretle bütün bu alemleri ve diğer binlerce gaybî alemi yaratan azim ve azamet sahibi bir kud¬rete ihtiram ve saygı göstermek akıl ve fıtrat nazarında ge¬rekli ve lüzumlu bir şey değil midir?
Hatta inşama huzurunda hazır bulunan bir kimseye ihti¬ram göstermek de fıtrat kitabında yer alan bir husustur. Mesela, Allah göstermesin insan birisinin gıyabında kötü laflar etse de huzurunda kendisine fıtrat gereği ihtiram göster¬mekte ve karşısında sükût etmektedir. Malumdur ki, Allah Tebarek ve Teala her yerde hazır ve nazırdır ve tüm varlık memleketi onun nazarı altında sevk ve idare olmaktadır. Belki hepsi de bizzat huzur olup tüm alemler onun nazarı altında idare edilmektedir. Bütün alemler rububiyyet mah-zarıdır.
Şimdi söyle bakayım ey yazarın habis nefsi, böyle aza¬metli ve büyük bir zatın mukaddes huzurunda bizzat kendi¬sinin ihsan etmiş olduğu bir nimet olan şu kuvvelerinle gü¬nah ve maşiyet işlemekten daha büyük bir zulüm ve suç dü¬şünülebilir mi? Acaba bir tek hardal tanesi kadar bile hayan olsa utançtan erimen ve yere yıkılman gerekmez mi?
Öyleyse ey aziz, Allah’ının azametini daima hatırında tut. O’nun nimet ve merhametlerini an ve her zaman-mekan içinde O’nun huzurunda olduğunu aklından çıkarma. O’na karşı günah işlemeyi ve isyankarlığı terket. Bu büyük savaş¬ta şeytan ordularına galebe çal, kendi memleketini rahmani ve hakkanî bir memleket kıl ve şeytan orduları yerine Hak Teala ordularının karargahı haline getir. Böylece Allah Te-barek ve Teala başka bir makamda yapacağın mücahedede ve önünde duran daha büyük bir savaş meydanında sana tevfik inayet etsin. Bu da (mezkur meydan) nefsin ikinci ma¬kam sayılan batın aleminde nefsle cihad’dan ibarettir ki Al¬lah izin verirse biraz da ona işaret etmeye çalışacağız. Şunu da yine hatırlatmalıyım ki, Allah Teala’dan başka hiç kimse¬nin elinden bir şey gelmez diyerek kendi kendine ümitlenmemelisin, tam tersine, ağlayıp yakararak bizzat Allah Tea¬la’dan bu mücahedede sana tevfik inayet etmesini dile, olur ki inşaallah galib gelirsin.
Şüphesiz ki, tevfîk verici sadece Allah’tır.

İkinci Makam

Nefsin Batıni ve Melekutî Makamı

Nefsin Batındaki Şeytanî ve Rahmanî Ordularının Nizası

Bil ki, insan nefsi için başka bir memleket ve makam da¬ha vardır. O da batın memleketi ve melekut neş’etidir ki, nefs orduları oradan daha fazla ve zahir memleketine nisbeten daha da bir öneme sahiptir. Orada rahmanî ve şeytanî ordular arasında var olan niza ve cidal daha da büyük ve o neş’ette galibiyetler daha fazla ve ehemmiyetlidir. Hatta za¬hir memleketinde var olanlar da oradan inmiş ve mülkte zu¬hur etmiştir. Şeytanî ve rahmani ordulardan birisi orada ga¬lib gelecek olursa bu memlekette de galib gelmiş demektir. Ahlak ve sülük ehli büyük şeyhlerin nezdinde bu makamda nefsle cihad, oldukça büyük bir öneme sahiptir. Belki bu ma¬kamı bütün saadet ve şekavetlerin, derece ve basamakların kaynağı olarak değerlendirmek de mümkündür. Dolayısıyla da insan bu cihadda kendisine oldukça dikkat etmelidir. Al¬lah göstermesin bu memlekette rahmanî ordular mağlub olur da iş bu mekan şeytan ordusundan birtakım gasıp ve ehliyetsizler tarafından işgal edilecek olursa insan daimi bir helakete doğru sürüklenir ki, artık bunu telafi edebilmek de müyesser olmaz, şefaatçilerin şefaati kendisine şamil kılınmaz. Allah korusun Erhamu’r-rahimin ona gazab ve öfke na¬zarıyla bakar ve belki de şefaatçiler bile sonunda onun düş¬manları oluverir.
Şefaatçisi onun düşmanı olan kimsenin vay haline! Allah biliyor ya, bu ilahî gazab ve gerçek velilerin düşmanlığının ardında o kadar azaplar, zulmetler, zorluklar ve bahtsızlık¬lar vardır ki cehennemin tüm ateşleri bütün zakkumla yılan¬lar ve akrepler bile onun yanında bir hiç kalmaktadır. Allah göstermesin de hakimler, arifler, riyazet ve sülük ehli kimse¬lerin bu azaplar hakkında verdikleri haberler biz mustaz’af ve çaresizlerin başına gelmesin. Öyle ki tasavvur edebildiği¬niz tüm azaplar onun yanında kolay ve rahattır. Duyduğu¬nuz tüm cehennemler onun yanında rahmet ve cennettir.
Genellikle Allah’ın kitabı ile enbiya ve evliyanın haberle¬rinde vasfedilen cennet ve cehennem, amel cenneti ve cehen¬nemidir ki, iyi ve kötü amellerin cezası (karşılığı) için hazır¬lanmıştır. Bazen örtülü bir şekilde daha önemli olan ahlak cenneti ve cehennemine, bazen de herşeyden daha mühim olan lika cenneti ile firak (ayrılık) cehennemine işaret edil¬miştir. Ama hepsi de perde arkasında ve o da ehli için… Ben ve sen ise ehli değiliz, ama hiç olmazsa inkar etmeyelim ve Allah Teala ile velilerinin dediklerine iman edelim. Olabilir ki, bu icmalî imanın da bizler için bir faydası olsun. Bazen de mümkündür ki, yersiz inkar ile ilim ve idrak olmaksızın za¬mansız edilen redler insan için büyük zararlara yol açabilir. Ve bu dünya zaten o zararlara iltifat alemi değildir. Mesela falan hakim ya da falan arif veya falan dervişten senin be-ğenmediğin ve hoşlanmadığın bir şey söylediğini işitecek olursan hemen batıl ve hayal olduğunu söyleme. Olabilir ki, o konunun kitab, sünnet ve aklî bir menşeî vardır da siz ona rastlamamış, görmemişsinizdir. Ne farkeder ki, bir fakih me¬sela az gördüğünüz diyetler babında bir fetva veriyor, ama siz kaynağına müracaat bile etmeden hemen onu reddediyor¬sunuz veya salik-i ilallah ya da arif-i billah olan kimselerden biri ilahi marifetler veya cennet ve cehennemin hali hakkın¬da bir söz söyleyince sizler medrek ve kaynağını bile araştır¬madan hemen onu red ve inkar etmeye kalkışıyorsunuz. Yoksa hakaret ve cesarette bulunmak daha mı kolaydır? Olabilir ki o vadinin ehli ve o fennin sahibi olan mezkur şah¬sın Allah’ın kitabından veya hidayet imamlarından (masum imamlar) nakledilen hadislerin birinden bir medrek ve kay¬nağı vardır da sizler ona rastlamamışsınız dır. O zaman da siz Allah ve rasulünü inkar etmiş olursunuz. Dolayısıyla öz-rünüz de kabul edilmez. “Bana göre doğru değildi” veya “il¬mim buraya ermemişti” ya da “minber ehlinden onun hilaf ve aksini işitmiştim” gibi özürler kesinlikle makbul değildir. Biz yine de maksadımızdan uzaklaşmayalım; ahlak ve mele¬keler cenneti ile ahlak ve melekeler cehennemi hakkında söylenenler, duymaya bile takatimizin olmadığı büyük bir musibet konumundadır.
Öyleyse ey aziz, biraz olsun düşün, bir çaresine bak, ken¬din için necat yolunu ve kurtuluş vesilesini bul, “Erhamu’r-rahimîn” olan Allah’a sığın. Karanlık gecelerde ağlayıp yakararak o mukaddes zattan bu nefs cihadında sana yardım inayet etmesini iste, böylelikle inşaallah galip gelesin; memleketi rahmanı kalasın, şeytan ordularını oradan dışarı çıkarıp evi sahibinin eline veresin. Böylece Allah da sana saadet, mutluluk ve rahmetler ihsan etsin ki, cennet, köşklerin nitelikleri hakkında duyduğun her şey onun yanı da hiçbir değer ifade etmesin. Bu (rahmet), evliyaullah’ın bu hak dine bağlı olan millete haber verdiği genel ilahî salta¬nattır ve aslında o şeylerden daha da yücedir ki ne bir kulak işitmiş, ne bir göz görmüş ve ne de bir insanın kalbinden geç¬miştir.

Bazı Batınî Kuvvetlere Kısaca Bir İşaret

Bil ki, Allah Tebarek ve Teala kendi kudret eli ve hikmetiyle gayb aleminde ve nefsin batınında sayısız menfaatleri bulunan bir çok kuvvetler yaratmıştır. Bizim burada bah¬setmek istediğimiz ise vahime, gazabiyye ve şeheviyye kuv¬vetleridir, Bu kuvvelerden her birinin, tür ve şahsın muhafa¬zası ile dünya ve ahiretin imarı hususunda ulemanın da zik¬rettiği sayısız menfaatleri vardır ki şu anda onları zikretme¬yi gerekli görmüyoruz. Uyarı makamında söylenmesi gere¬ken şey ise bu üç kuvvenin, tüm güzel ve kötü melekelerin kaynağı ve gaybî-melekutî suretlerin menşeî olduğudur. Bu¬nun kısaca izahı şudur: Allah Tebarek ve Teala’nın nihaî bir güzellik, zerafet ve harika bir terkible yarattığı bu insanın dünyada mülkî-dünyevî bir sureti vardır ki, bütün filozof ve büyük şahsiyetlerin aklını hayrete düşürmüş, anatomi ilmi ise şimdiye kadar onun hakkında sağlıklı ve yetkin bir bilgi edinememiştir. Allah insana yaratıkları arasında belirli bir imtiyaz, boy-pos ve oldukça güzel görünümlü bir cemal ihsan etmiştir. Aynı şekilde insanın melekutî- gaybî bir suret ve şekli de vardır ki (ister berzah alemi olsun isterse kıyamet) ölümden sonraki alemde nefsin melekeleri ile batını huyları¬na tabiidir.
İnsanın batınî hulku (huyu) ve derunî melekesi insanî olursa, onun melekutî sureti de insanî bir suret olacaktır. Ama eğer melekeleri insanî olmazsa (melekutî sureti de) insanî olmaz ve derunî melekeye tabi olur. Mesela eğer in¬san, batini şehvet ve hayvanlık melekesine mağlub düşecek olursa batın memleketinin hükmü de hayvani bir hüküm ha¬line gelir. İnsanın melekutî sureti de hulk ve huyuyla münasib bir hayvan şekline bürünür. Ve eğer batınına gazap ve yırtıcılık melekesi galebe çalacak olursa, batın memleketinin hükmü yırtıcılık hükmü olur ve gaybî-melekutî sureti de yır¬tıcı hayvanlardan biri haline gelir. Eğer vehm ve şeytanlık onda meleke haline gelir, batını şeytanî melekelere sahip olur ve derunu hile, sahtekarlık, koğuculuk ve gıybet kabi¬linden şeytanî melekeleri haiz bulunursa o zaman gayb ve melekutî sureti de onunla münasib şeytanlardan biri sureti¬ne bürünür. Bazen de iki veya birkaç melekenin terkibi, melekutî suretin menşeî olabilir. O zaman artık hiçbir hay¬vanın şekline bürünmez; tam tersine oldukça garib bir sure¬te bürünür ki bu alemde ondan daha korkunç ve vahşetli bir suret bulabilmek mümkün olmaz. Peygamber (s.a.v) bir hadi¬sinde şöyle buyuruyor:
“Bazı insanlar kıyamet gününde maymun ve şempazeden daha çirkin bir surette haşrolacaktır.”
Bazen de mümkündür ki, bir insan için o alemde birkaç suret peydahlansın. Zira o alem, herşeyin sadece bir surette göründüğü bir alem gibi değildir ve bu mesele burhan ile de mutabıktır, bu ayrıca açıklama getirilmesi gereken bir konu¬dur.
Bil ki, sadece birinin insan olduğu bu muhtelif suretler hususunda ölçü, nefsin bu bedenden çıktığı ve berzah mem¬leketi ile evveli berzahta olan ahiret sultanının galebesi pey¬dahlandığı zaman söz konusudur. (Nefs) bedenden çıktığı zaman dünyadan hangi melekeyle ayrılmışsa ahiretteki sureti de o melekeye göre şekillenir ve melekutî-berzahî gözü onu görmektedir. Eğer gözü olursa bizzat kendisi de berzahı gö¬zünü açtığında olduğu gibi bizzat kendisini müşahede et¬mektedir, insanın bu dünyada sahip olduğu surete ahirette de sahip olması diye bir zorunluluk yoktur. Allah Teala haşr zamanında bazılarının şöyle dediğini haber veriyor:
“Al¬lah’ım, niçin beni kör olarak hasrettin, halbuki benim dün¬yada gözlerim vardı.” Onlara şöyle cevap verilecek: “Sen ayetlerimizi unuttuğun için bugün de bizzat kendin unutul¬dun. ”
Ey zavallı, sen sadece zahiri gören mülkî göze sahiptin, ama batının ve melekutun kör idi, körlüğünü şimdi mi idrak ettin? Halbuki sen daha önce de kördün. Allah’ın ayetlerini gören batınî basiret gözünden mahrum idin. Ey zavallı, sen boylu-poslu ve mülkî endamlı birisin. Ama melekut ve batın ölçüsü başka bir şeydir. Batınî istikamete sahip olmalısın ki, melekutte de doğru endamlı biri olabilesin. Berzah ve ahiret aleminde insanî bir surete sahip olabilmek için ruhun insanî bir ruh olmalıdır. Yoksa sen sırların keşfi ve melekelerin zu¬hur alemi olan batın ve gayb aleminin de karışıklık ve yan¬lışlıklarla dolu iş bu zahirî dünya alemi gibi olduğunu mu sanıyorsun? Göz, kulak, el, ayak ve sair organların hepsi melekutî suretlerle yaptıklarını bir bir haber verecektir.
Uyan ey aziz, kalb kulağını aç, himmet kemerini kuşan ve kendi bahtsızlığına acı ki, kendine insanî bir suret edinebilesin, necat ve saadet ehli olabilmek için bu alemden insanî bir surette ayrılabilesin. Sakın bunları salt bir öğüt ve hitabe olarak değerlendirme. Bütün bunlar büyük fılozofların felsefî burhanı ve riyazet sahibi kimselerin keşfi ile sadık ve masumların verdiği haberlerin bir neticesidir. Ama bu sayfalarda burhan ikamesine, haber ve eserlerin nakline ni¬yetli değiliz.

Enbiyanın, Tabiatların Aşırılığını Önlemesinin Beyanı

Bil ki vehim, gazab ve şehvet kuvvelerini akl-ı selime ve büyük enbiyaya teslim edecek olursan bu kuvveler rahmanı ordular arasına katılır ve insanı saadet ve mutluluk sahibi bir insan kılar. Eğer başıboş bırakır ve dizginlerini kaçırarak vehmi bu iki kuvveye hakim kılacak olursan o zaman da şeytanî ordulardan olur. Şu da açıklanmalıdır ki, büyük en¬biyadan (as) hiç biri gazab, vehm ve şehveti tamamıyla önle¬memiş ve Allah yolunun davetçilerinden hiçbiri de şimdiye kadar “şehveti tamamen yok etmek gerekir, gazab ateşi tama¬mıyla söndürülmeli ve vehm tedbiri bütünüyle terkedilmelidir”  diye bir şey dememiştir. Tam tersine hepsi de “akli mizan ve ilahî kanun gözetiminde vazifesini hakkıyla yapabil¬mesi için sadece önü alınmalıdır” diye buyurmuşlardır. Zira bu kuvveler, velev ki fesad ve karışıklığa sebep olsun kendi işini yapmak, kendi maksadına erişmek istemektedir. Al¬lah’ın evi Kabe’de evli bir kadınla zina etmek pahasına bile olsa şehvete gömülü hayvani nefis, dizginlerini koparmak ve kendi maksadına erişmek istemektedir. Gazablı nefs de, evli¬ya ve enbiyanın katline sebep bile olsa kendi başına buyruk istediğini yapmak istemektedir. Şeytanî vahime sahibi nefs ise, yeryüzünde fesada ve alemin alt-üst olmasına sebep olsa da kendi istediğini yapmak istemektedir.
Enbiya (a.s) geldiler, kanunlar getirdiler ve onlara sema¬vi kitaplar da nazil oldu ki, tabiatların kayıtsızlık ve aşırılı¬ğını önlesinler, insanî nefsi, akıl ve şeriat kanunu altına sok¬sunlar ve akıl ve şeriat ölçüsüne muhalif davranmasın diye de onu zahid ve edebli kılsınlar. Öyleyse kendi melekelerini ilahî kanun ve aklî ölçülere uydurabilen kimse saadetli ve necat ehli bir kimsedir. Aksi takdirde kendisini bekleyen şe-kavetler, bahtsızlıklar, zulmetler ve zorluklar ile iliğine işle¬miş fasid bir ahlak ve melekelerin tabii bir neticesi olup ber¬zah, kabir, kıyamet ve cehennemde de kendisiyle birlikte olacak olan o korkunç ve dehşet dolu suretlerden Allah’a sığınmalıdır.

Hayalin Önlenmesi

Bil ki, bu makamda ve diğer makamlarda mücahid için şeytana ve şeytan ordusuna galibiyetin menşeî olabilecek ilk şart hayal kuşu’nun kontrol altına alınmasıdır. Zira bu ha¬yal her an yeni bir dala konan ve uçmakta mahir olan bir ku¬şa benzemektedir. Bu ise birçok bahtsızlıkların kaynağı ve sebebi olmaktadır. Hayal, şeytanın bir bahanesidir ki, insanı onunla zavallılaştırmakta ve şekavete davet etmektedir. Kendisini ıslah etmek isteyen, batınını sefalı kılıp, İblis or¬dusundan temizlemek isteyen mücahid, hayalin dizginlerini ellerine almalı, onu istediği yere uçmaktan alıkoymalı ve (kendisini) günah ve şeytanlık gibi fasid ve batıl hayallere kapılmaktan korumalıdır. Hayalini daima şeref ve izzet dolu işlere yöneltmelidir. Bu iş ilk başlarda biraz zor gözükse veya şeytan ve orduları onu (gözlerde) büyük gösterse de az bir murakebet ve kollama sayesinde oldukça kolay bir iş haline gelecektir.
Tecrübe olarak sen de bir müddet hayalini disipline ede¬bilir ve sıkı bir denetim altına alabilirsin. Alçak ve hasis bir emre yöneldiğini görünce onu bu işten alıkoymaya çalış ve onu helallere veya asil-tercih edilir işlere yönelt. Eğer bir ne¬tice aldığım görecek olursan bu tevfîk sebebiyle Allah Teala’ya şükret ve bu işi sürdürmeye çalış. Belki Allah kendi rahmetiyle sana melekut aleminden bir yol açar da insanlı¬ğın doğru yoluna hidayet edilirsin ve Allah’a doğru sülük işi senin için daha da bir kolaylaştırılır.
Dikkatli ol ve bil ki, kabih ve fasid hayaller ve batıl ta¬savvurlar şeytanın ilka ve telkinleridir ve senin batın memleketine kendi ordularını yerleştirmek istemektedir. Şeytan ordularıyla savaşan bir mücahid olduğun ve nefs sayfasını ilahî-rahmanî bir memleket kılmayı istediğin için de o lanet¬linin (şeytan) hile ve tuzaklarına dikkat etmeli ve Hâk Teala’nın rızasının hilafına olan evhamları kendinden uzaklaştırmalısın. Ta ki, Allah’ın izniyle bu iç savaşta oldukça önemli olan bu mevziyi şeytan ve ordularının elinden alabilesin. (Zira) bu mevzi hudut konumundadır. Eğer burada galip gelecek olursan ümitli ol.
Ey aziz, her zaman Allah Tebarek ve Teala’dan yardım dile, mabud dergahında yalvarıp yakar ve tam bir acziyet ve ısrarla (şöyle) arzet: İlahî, şeytan öyle büyük bir düşmandır ki (hatta) senin büyük enbiya ve evliyanda dahi gözü vardır ve hala da var. Bizzat sen; kuruntu, batıl vehimler, hayaller ve atıl hurafelere kapılan bu zayıf kuluna yardımcı ol ki, bu güçlü düşmanın hakkından gelebilsin. Bu savaş meydanında saadet ve insanlığı tehdid eden bu güçlü düşman karşısında benimle ol ki, onun ordularını senin özel ve has memleketin¬den dışarı sürüp, bu gasıbın sana mahsus evine uzanan elle¬rini keseyim.

Muvazene

Bu sülukta insana yardımcı olan ve insanın da kollaması gereken şeylerden biri muvazene’dir. Muvazene, akıllı bir in¬sanın, kendi başına buyruk ve şeytanın tasarrufu altında olan, gazab ve vahimeden kaynaklanan, fasid ahlak ve alçak melekelerin fayda ve zararlarını, akıl ve şeriatın tasarrufun¬da bulunan güzel ahlak, nefsanî faziletler ve üstün meleke¬lerden kaynaklanan fayda ve zararlarla mukayese etmesi ve hangisi güzelse ona ikdamda bulunması (yönelmesi-çev) de¬mektir. Mesela insanın kendisinde kökleşmiş, yerleşik mele¬ke haline gelmiş, kendisinden birçok melekeler peydahlan¬mış ve sayısız rezilliklere meydan vermiş olan, kendi başına buyruk şehvetin sahip olduğu faydalar, ulaşabildiği her kö¬tülüğü irtikab etmesi, her ne yoldan olursa olsun eline geçen bir malı geri çevirmemesi ve fasid bir şeye sebep olsa da iste¬diği, arzuladığı herşeyi yapmasından ibarettir. Nefsin bir melekesi haline gelen ve birçok alçak melekeler vücuda geti¬ren gazabın faydaları da elinin ulaştığı herkese kahr ve gale¬beyle zulmetmesi, kendisine karşı gelen bir kimseye elinden geleni ardına koymaması, en küçük bir uygunsuzluk görünce savaş ve kargaşalık çıkarması ve alemde fesada sebep olarak her vesileyle kendi zarar ve uygunsuzluklarını kendisinden uzaklaştırmaya çalışmasıdır.
Aynı şekilde kendisinde bu melekenin kökleştiği şeytanî vahime sahibi olan nefsin faydaları da; her türlü şeytanlık ve hileye başvurarak gazab ve şehvetin isteklerini yerine ge¬tirmesi ve her türlü batıl planla, bir ailenin zavallılaştırılması veya bir şehrin, bir memleketin yoksullaştırılması pahası¬na bile olsa Allah’ın kulları üzerinde hakimiyet kurmasın¬dan ibarettir. Bunlar, bu kuvvetin şeytanın tasarrufu altın¬da bulunduğu bir zamanda sahip olduğu faydalardır. Ama iyice tefekkür edilir ve bu şahısların hali mülahaza edilecek olursa, her ne kadar güçlü olursa olsun ve her ne kadar da emel ve arzularına kavuşursa kavuşsun neticede bin bir arzu ve emelin daha olduğu ve onlara kavuşamadığı görülür. Bu alemde insanın kendi emellerine kavuşması ve herkesin ken¬di arzusuna erişmesi mümkün değildir. Zira bu dünya sür¬tüşmeler dünyasıdır. Bu alemdeki maddeler irademizin icra¬sına tabi ve musahhar olmadığı gibi arzu ve meyillerimiz de mahdud, sınırlı değildir.
Mesela, şehvet kuvvesi insanda o kadar güçlüdür. Farz-ı muhal bir şehrin tüm kadınlarına bile sahip olsa yine de doymaz, başka şehirlerdeki kadınlara yönelir. O memleket¬teki kadınlar da nasibi olsa, bu defa diğer şehirlere teveccüh eder. Daima sahip olmadığı şeyleri ister. Halbuki, bu söyle¬nilenler de farz-ı muhal ve ham bir hayalden ibarettir. Ama buna rağmen şehvet tandırı harıl harıl yanmakta ve insan kendi arzularına ulaşamamış bulunmaktadır. Aynı şekilde gazap kuvvesi de insanda öyle bir şekilde yaratılmıştır ki, bir memleketin mutlak hakimi bile olsa, bununla yetinme¬mekte, eline geçiremediği diğer memleketlere yönelmektedir. Belki eline her ne geçerse bu kuvve onda daha da bir güçle¬niş kaydetmektedir. İnkar eden herkes kendi haline ve bu dünya ehlinde sultanların, yöneticilerin, kudret ve haşmet sahibi kimselerin haline müracaat edecek olursa o zaman bizzat kendisi de bizi tasdik edecektir.
Öyleyse insan daima sahip olmadığı ve elinde bulunduramadığı şeylerin aşığıdır. Bu bir fırsat meselesidir ki, büyük şeyhler ve yüce İslam hakimleri (filozofları), hususen de ilahi marifetler dalında üstad ve şeyhimiz olan kâmil, arif Hz. Mirza Muhammed Ali Şahabadi -gölgesi başımızdan eksik olmasın- birçok ilahî marifetleri bununla sabit kılmaktadır ama, maksadımızla ilgisi bulunmadığından değinmeden ge-çiyoruz. İnsanın sözgelimi kendi maksatlarına eriştiğini ka¬bul bile etsek ondan ne zamana kadar faydalanabilmektedir? Acaba gençlik enerjisi ne zamana kadar söz konusudur? Öm¬rün baharı bitip de hazana uğradığında, azalardan neşat ve kuvvet gitmekte, zaikalar işlemez hale gelmekte, tatlar doğ¬ru dürüst alınamamakta, göz, kulak, dokunma organı ve di¬ğer kuvveler atıl duruma düşmekte, lezzetler tamamıyla na¬kıs veya yok olmakta, muhtelif hastalıklar akın etmekte, sin¬dirim ve teneffüs organları işlemez duruma gelmektedir. İn¬san için soğuk bir ah’tan, dert, hasret ve nedamet dolu bir gönülden başka hiçbir şey baki kalmamaktadır. O halde sağ¬lam ve salim bünyeli kimseler için bile bu cismanî kuvveler¬den istifade müddeti, temeyyüz, iyi-kötüyü anladığı andan itibaren bu kuvvelerin işlemez veya nakıs bir hale geldiği müddete kadar, yani takriben otuz, kırk yıllık bir zaman ol¬maktadır. O da hemen hemen her gün müşahede ettiğimiz ve gafil olduğumuz türden diğer hastalık ve belalara duçar ol¬mazsa.
Şimdilik senin için aslı olmayan hayal aleminde yüzelli yıllık bir ömür ve şehvet, gazab ve şeytanlık vesilelerinin tümünün temin edildiği bir ortam tasavvur edelim. Bir de se¬nin için hiçbir aksiliğin çıkmamış ve maksadına aykırı hiçbir şeyin meydana gelmemiş olduğunu farzedelim. Acaba rüzgar gibi geçen bu kısa müddet sonrasında akıbetin nasıl olacak? Acaba ebedî hayatın için bu lezzetlerden ne gibi şeyler zahi¬re kıldın? Özellikle de zavallılık fakirlik ve yalnızlık günü için? Allah’ın melekleri, velileri ve nebileriyle görüşmek için neler hazırladın? Berzah ve kıyamette sana suretinin verile¬ceği ve Allah’tan başka hiç kimsenin de suretinin ne olduğu¬nu bilmediği kabih ve münker bir amelden başka ne tedarik ettin? Duyduğun ve dünya ateşi ve azabıyla mukayese etti¬ğin bütün cehennem ateşi, kabir, kıyamet azabı ve diğer şey¬leri yanlış anlamışsın, kötü kıyas etmişsin. Bu alemin ateşi soğuk ve arızî bir şeydir. Bu alemin azabı oldukça rahat ve kolaydır. Bu alemin bütün ateşlerini bir araya toplasalar yi¬ne de insanın ruhunu yakamaz. Ama oradaki ateş, cismi yaktığı gibi ruhları da yakmaktadır. Kalpleri eritmekte ve yakmaktadır.
Bütün bu duydukların ve şimdiye kadar her kimden ne işittiysen (bir kenara), cehennem senin burada hazır gördü¬ğün amellerinden ibarettir. Nitekim Allah Teala şöyle buyur¬maktadır:
“Ve her ne yaptılarsa hepsini de hazır buldular.”
Burada yetim malı yedin ve lezzet aldın ama o alemde ce¬hennemde göreceğin suretin ve bu sebeple sana nasib olacak zilletin ne olduğunu sadece Allah bilir. Burada halka kötü laflar ettin, halkın kalbini kırdın, ama Allah’ın kullarının kalbini kırmanın o dünyada ne gibi bir azabı var Allah bilir.
Kendin için ne gibi bir azap hazırladığını bizzat gördüğün zaman anlayacaksın. Gıybet ettiğinde senin için hemen melekut bir suret vücuda gelir ve (o alemde) sana takdim edilir. O suretle mahsur olacak ve azabını da tadacaksın. Bu kolay, rahat, soğuk ve lezzetli cehennem olan ameller cehennemi, günahkâr kimseler içindir. Dünya, mal ve makam sevgisi, şirret, cidal, inkar, hırs, tamah ve diğer melekeler kabilinden fasid, rezil ve batıl melekeler edinen şahıslar için ise tasav¬vur bile edilemeyen kötü bir cehennem vardır. Bizzat nefsin kendi batınından zuhur eden öyle bir suretleri vardır ki, be¬nim ve senin kalbinden bile geçmesi mümkün değil. O cehen¬nemin ehli, onların (o suretlerin) azabından firar etmekte ve korku duymaktadır. Bazı güvenilir rivayetlerde yer almıştır:
“Cehennemde mütekebbir kimseler için bir vadi vardır ve adına sakar denmektedir. Bu vadi, şiddetli sıcaklık ve hara¬ret sebebiyle Allah’a şikayette bulundu ve kendisine nefes al¬ması için izin vermesini istedi. Kendisine nefes alması için izin verilince de bir nefes çekti ki, cehennem yandı.”
Bazen de bu melekeler insanın ebedi olarak cehennemde kalmasına sebep olmaktadır. Zira insandan imanı almakta, selbetmektedir. Mesela hased, nitekim sahih rivayetlerimiz¬de ateşin odunu yediği gibi hasedin de imanı yiyip bitirdiği   yer almıştır. Veya diğer sahih rivayetlerimizde geçtiği şekliyle,
“Biri önden, diğeri ise arkadan çobansız bir sürüye saldıran iki kurt daha sürüyü bitiremeden dünya ve makam sevgisi müminin dinini yer bitirir.”
Allah korusun günahla¬rın akıbeti zulmanî ve çirkin meleke ve ahlaka, onlar da in¬sanın imansız ve küfür üzere ölmesine sebep olabilir ki, kafîrin ve batıl akidelerin cehennemi o diğer iki cehennemden (ameller cehennemi ile çirkin ve zulmanî meleke ve ahlak ce¬henneminden) nisbeten daha zor, daha yakıcı ve daha zulmanîdir.
Ey aziz, ulum-i aliyye’de de sabit kılındığı üzere (azabın) şiddeti sonsuzdur. Her ne şekilde tasavvuf ediyorsan azabın şiddeti ondan da şiddetli ve çetindir. Sen, ya hükemanın bur¬hanını görmemişsin veya riyazet ehlinin keşfine inanmıyor¬sun.
Sen ki elhamdülillah mü’minsin, enbiyayı (salavatullahi aleyhim) sadık kabul ediyorsun.
Sen ki bizim muteber kitaplarımızda yer alan ve tüm imamiye alimlerinin de kabul ettiği haberleri doğru biliyorsun.
Sen ki masum imamlardan (selamullahi aleyhim) nakle¬dilen dualar ve münacatları sahih kabul ediyorsun.
Sen ki muttakilerin mevlası emiru’l-mü’mininin (salamullahi aleyh) münacaatını bizzat gördün.
Sen ki Seyyidu’s-Sâcidin’in (İmam Zeynu’l-Abidîn) Ebu Hamza duasındaki münacaatını müşahede ettin, biraz da onların mana ve içeriği hakkında teemmül ve tefekkür et. Uzun bir duayı bir defada ivedilikle ve manası hususunda hiç tefekkür etmeden okuman gerekli ve lazım değildir. Ben ve sizler Seyyidu’s-Sacid’in halet-i ruhiyesine sahip değiliz ki o mufassal duayı tam bir manevî huzur içinde okuyabile¬lim. Bir gecede, üçte veya dörtte birini oku ve üzerinde de¬rince bir tefekkür et ki, belki sen de hal sahibi olursun. Hep-sinden öte biraz da Kur’an üzerinde tefekkür et. Bak nasıl bir azab vadetmiştir ki cehennem ehli, Malik’ten (cc) kendi¬lerini öldürmesini istemektedir. Heyhat ki, artık ölüm diye bir şey söz konusu değildir.
Bak Allah Teala ne buyuruyor:
“Allah’a karşı aşırı gitmemden ötürü bana yazıklar olsun!”
Bu nasıl bir hasret ve arzudur ki, Allah Teala onu böylesi bir azametle tabir etmektedir. Kur’an’ın ayet-i şerifeleri üze¬rinde biraz tedebbürde bulun. Düşünüp taşınmadan öylece geçme.
“Onu gördüğünüz gün, bütün emzikli kadınlar, çocukları¬nı bile unutup bırakır. Her gebe kadın çocuğunu düşürür ve insanları sarhoş görürsün, fakat sarhoş değildir onlar, an¬cak Allah’ın azabı pek çetindir .
İyice bir düşün azizim! -neuzubillah- Allah’ın kitabı kıssa ve hikaye kitabı değildir. Seninle şaka yapmamaktadır. Bak ne buyuruyor! Bu nasıl bir azaptır ki, insana kendi azizlerini bile unutturmakta, bütün hamile kadınlar düşük yapmakta¬dır. Acaba bu ne azaptır ki, azametinin had ve sınırı olma¬yan, izzet ve saltanatı sonsuz olan Allah Teala bu azabı öyle¬sine şiddet ve azametle tavsif buyurmaktadır. Acaba ne ola¬cak? Allah biliyor ya, benim ve senin aklın ve tüm insanların fikri bunun hakikatini tasavvurdan aciz kalmaktadır. İsmet ve taharet Ehl-i Beyt’inin haber ve eserlerine müracaat eder ve üzerinde biraz olsun tefekkür edecek olursan o zaman alemdeki azab kaziyyesinin, bu alemde görüp de fikrettiğin azaplardan bambaşka bir şey olduğunu anlarsın. Bu alemin azabıyla mukayese etmek batıl ve yanlış bir kıyastır. Ben se¬nin için, kadri yüce Şeyh Sadik Taife’den bir hadis-i şerif nakledeyim de hakikatin ne olduğunu bilesin. Musibetin ne kadar büyük olduğunu anlayasın. Kaldı ki, bu hadis de diğer cehennemlerden nisbeten soğuk olan ameller cehennemi hakkındadır.
İlk önce bilmen gerekir ki, bu hadisi rivayet eden Şeyh Saduk’a tüm İslam alimleri tevazu göstermekte ve onu kadri yüce bir zat olarak kabul etmektedirler. Bu büyük zat, İmam’ın (as) duası üzere dünyaya gelmiş olup hazretin (aleyhi’s-selam ve accelallahu fereceh) özel lütuf ve ilgisine mazhardı. Ben de büyük imamiye alimlerinden (aleyhim ridvanullah) bir çok muhtelif yolla bu hadisi Şeyh Saduk’tan nak-lediyorum. Bizimle Saduk arasında var olan şeyh ve üstadların hepsi de ashabın güvenilir ve büyük olan zatlarıdır. Öy¬leyse iman sahibi bir kimse bu hadise de inanmalı, tasdik et¬melidir.
Es-Saduk, senediyle İmam Sadık’tan (as) naklediyor.
Hazret şöyle buyurdu:
“Bir gün Rasulullah (sav) oturmuş idi ki (birden) Cebrail (as) geldi. Oldukça üzgün ve mahzun olup rengi değişmişti. Peygamber (sav) buyurdu:
“Ey Cebrail, niçin üzgün ve mahzun görünüyorsun?” Cebrail:
“Ey Muhammed, nasıl böyle olmayayım ki, cehennemin nefesleri bu¬gün bırakıldı” dedi. Peygamber: “cehennemin nefesleri nedir?” diye buyurdu. Arzetti:
“Şüphesiz ki, Allah Teala ateşe emretti o da yandı. Kırmızı oluncaya kadar tam bin yıl geçti. Ondan sonra da yanmasını emretti ki, beyaz oluncaya kadar tam bin yıl geçti. Daha sonra da yeniden yanmasını emretti, si¬yah oluncaya kadar tam bin yıl geçti. (Şu anda da) o ateş si¬yah ve karanlıktır. Nitekim uzunluğu yetmiş zer’a olan zinci¬rin bir tek halkası dünyanın üzerine bırakılacak olsa şüphe¬siz ki, dünya onun hararetinden erir ve yok olur. Ve eğer zak¬kum ve zer’iden bir katre dünya ehlinin sularına düşecek ol-saydı, o zaman da insanlar onun pis kokusundan ölürlerdi.”
Daha sonra Rasulullah ve Cebrail birlikte ağlamaya başla¬dılar. Allah Teala onlara bir melek gönderdi ve buyurdu:
“Sizlere Allah’ınızdan selam var, o buyuruyor ki, ben her iki¬nizi de azab görmenize sebep olacak herhangi bir günah işle¬mekten korudum, masum kıldım.”
Ey azizim! Bu hadis-i şerifin benzeri oldukça fazladır. Ce¬hennem ve onun elim azabının varlığı bütün dinlerin zarurî bir ilkesi ve burhanla sabit kılınmış açık bir itikadıdır. Keşif ehli ve kalb erbabı kimseler bizzat bu alemde onun bir ben¬zerini bile görmüşlerdir. Bu bel büken hadisin mazmunu ve içeriği hususunda (biraz olsun) tasavvur ve tedebbür et. Aca¬ba bu hadisin sıhhatine ihtimal verecek bile olsan yine de de¬liler gibi çöllere düşmen gerekmez mi? Ne olmuş ki, bizler bu kadar da gaflet ve cehalet uykusundayız? Yoksa tıpkı Rasu¬lullah (sav) ve Cebrail (as) gibi bize de Allah’tan bir melek geldi de azaptan masun olduğumuzu mu bildirdi? Halbuki Rasulullah (sav) ve onun velileri ömürlerinin sonuna kadar Allah korkusundan bir an olsun rahat etmemiş, doğru dü¬rüst ne uyumuş ve ne de rahat bir yemek yemişlerdi. Al¬lah’ın (yarattığı şu) kainatın velisi, halifesi Allah korkusun¬dan dolayı bayılıyor, kendinden geçiyordu. Ali b. Hüseyin (ona selam olsun), masum bir imam olmasına rağmen ağla¬ması, yakarışı, münacaatı, acziyet ifadesi ve inlemeleri insa¬nın kalbini parçalamaktadır. Bizlere ne olmuş ki, haya bile etmeden rububiyet huzurunda böylesine ilahî mukaddesat ve değerleri çiğniyor ayaklar altına alıyoruz? Yazıklar olsun bize ve gafletimize.’ Eyvahlar olsun bize ve ölümümüzün şiddetli sekeratına. Eyvahlar olsun bize. Berzahta ve berzahın zorluklarında, cehennemde ve onun zulmetlerinde, cehennemde ve onun azabında eyvahlar olsun halimize…

Ahlakî Fesadların Tedavisi

Ey aziz! Uykudan uyan, gafletten kurtul ve kendine gel. Himmet kemerini kuşan. Daha vakit varken fırsatı ganimet bil. Daha ömrün bitmemiş, kuvvetin kendi tasarrufundan çıkmamış, gençliğin elden gitmemiş, fasid ahlak karşısında yenik düşmemiş ve alçak melekeler sana hakim olmamışken kendine bir çare ara, fasid ve kabih ahlakın tedavisi için bir deva bul, şehvet ve gazab ateşinin sönmesi için bir yol araş¬tır.
Ahlakî bozukluğun tedavisi için ahlak alimleri ve sülük ehli kimseler tarafından önerilen en iyi deva, insanın ken¬dinde gördüğü kötü melekeleri göz önünde bulundurması, bir müddet onun hilafına erkekçe kıyam etmesi, ikdamda bulunması ve nefsin aksi istikametinde himmet göstermesi¬dir. Bir müddet o alçağın isteklerinin aksine davranmalısın ve Allah Teala’dan tevfık taleb etmelisin ki sana bu mücahedede yardımcı olsun. Şüphesiz ki çok geçmeden o çirkin huy ortadan kalkacak, şeytan ve ordusu o siperden firar edecek ve onların yerine rahmanı ordular mevzilenecektir.
İnsanın helakına ve kabir azabına sebep olan, insanı her iki dünyada azaba uğratan kötü ahlaktan birisi de insanın kendi ev halkı, komşuları, meslektaşları, pazar veya mahalle efradından birine kötü davranması, ahlaksızlık etmesidir ki, bu da gazab ve şehvetten doğmaktadır. Mücahid bir kimse, karşısına uygun olmayan bir iş çıktığında veya gazab ateşi alevlendiğinde kendi batınını temizlemeyi kararlaştırırsa, kendisini yakışık almayan kötü sözler söylemeye davet etti¬ğinde nefsin hilafına teşebbüste bulunursa, hulk ve huyun kötü akıbetini hatırlar. Aksine uygun işlerde bulunur, ba¬tınında şeytana lanet edip Allah’ına sığınırsa ben söz veriyo¬rum ki, -bir kaç tekrardan sonra- çok geçmeden o kötü huy tamamıyla ortadan kalkacaktır. Batın memleketinde iyi huy istikrar bulacaktır. Ama eğer nefsin istediği şekilde davrana¬cak olursanız evvelen bizzat bu alemde de sizi helak ve yokluk diyarına çekmesi mümkündür. İnsanı bir anda her iki dünyada helak edebilen gazabın şerrinden Allah Teala’ya sı¬ğınırım. Gazab, (önü alınmadığı takdirde) pekala herhangi bir cinayete de sebep olabilir. İnsan gazap halinde ilahî mu¬kaddesata yakışık almayan sözler bile söyleyebilir. Nitekim gazab halinde küframiz laflar ederek mürted olan birçok in¬san görüp müşahede etmekteyiz.
İslam hakimleri; “dev dalgalarla boğuşan kaptansız bir geminin necat bulması, gazab halindeki bir insanın necatın¬dan daha kolaydır” demişlerdir. Veya eğer Allah göstermesin cidal ve münakaşa ehliysen -nitekim bizlerden bazı talebeler bu kötü huy ve tabiatın esiri olmuşlardır- bir müddet nefsin hilafına teşebbüste bulun. Alim ve sıradan insanlarla dolup taşan resmî meclislerde herhangi bir mevzu söz konusu edil-diğinde muhatabının doğru ve sahih dediğini görünce hemen kendi yanlışlığını itirafta bulun ve onu tasdik et. Ümid edilir ki, bu kötü huy kısa bir müddet sonra ortadan kalkar. Allah etmesin ki, “ben keşiflerimden birinde cehennem ehlinin bir¬biriyle tahasüm ve düşmanlığının -ki Allah Teala Kur’an’da haber vermektedir- ilim ve hadis ehlinin mücadelesi olduğunu keşfettim” diyen bazı ilim ehli ve mükaşefe iddiasında bu¬lunan kimselerin sözü doğru olsun.
Eğer insan bu hadisin sıhhatine ihtimal bile verecek olsa hemen bu kötü hasletin ortadan kalkması fikrinde olmalı, bunun için gece-gündüz bir yol düşünmelidir.
Ashabdan bazısından rivayet edilmiştir ki:
“Günün birin¬de oturmuş dini emirlerden biri hususunda ateşli bir şekilde münakaşa ediyorduk. Aniden Rasulullah yanımıza geldi ve bu halimizi görünce oldukça rahatsız oldu. Sonra şöyle bu¬yurdu:
“Sizden önce helak olanlar da işte bu yüzden helak ol¬dular. Cidali bırakınız. Zira müminler, cidal etmez. Cidali terkedin ki cidal edenler sonsuz bir hüsrana uğramıştır. Ci¬dali terkedin ki ben kıyamet gününde cidal edenlere şefaat etmeyeceğim. Ben sözü hak bile olsa cidali terkeden kimseye cennetin bahçesi, ortası ve üstünde üç evi tazmin ediyorum. Cidali terkedin ki, Allah Tela’nın putperestlikten sonra nehyettiği şey de oydu.”
Ve yine o hazretten (s.a.v) nakledilmiştir ki:
“Sözü hak bi¬le olsa, cidali terketmedikçe kulun imanı kemale ermez.”
Bu babda birçok hadis mevcuttur. İnsanın, hiçbir eser ve faydası olmayan cüz’î bir münakaşa yüzünden Resul-i Ek¬rem’in (sav) şefaatinden mahkum kalması ve sahih bir niyet¬le yapıldığı takdirde ibadet ve itaatlerin en efdali olan ilmî bir müzakereyi, putperestliğin hemen ardından yer alan en büyük bir günah haline getirmesi ne kadar da kötü bir şeydir.
İnsan her haliyle bu kabih ve fasid huyları bir bir göz önünde bulundurmalı ve nefsin hilafına davranarak onları ruh memleketinden dışarı etmelidir. Gasıb dışarı edilince de ev sahibi kendi evine geri dönecektir. Başka bir zahmete katlanmak veya vade istemek de gerekmez.
İnsan bu makamda nefsle mücadeleyi sona erdirir de İb¬lis ordusunu bu memleketten dışarı çıkarır ve (ruh) memle¬ketini melaiketullahın meskeni, Allah’ın salih kullarının bir mabedi haline getirirse artık o zaman Allah’a doğru sülük da kolaylaşır ve rahat bir iş haline gelir. İnsanlığın doğru yolu daha da bir aydın ve vazıh olur, onun yüzüne cennet ve bere¬ket kapıları bir bir açılır. Cehennem kapısı ise tümüyle ka¬panır. Allah Teala rahmet ve lütuf nazarıyla ona bakar, iman ehlinin arasına katılır, saadet ve ashabu’l-yemin ehlin¬den olur, ilahî marifetler kapısından kendisi için ins ve cinnin yaratılış gayesi olan bir yol açılır ve Allah Tebarek ve Te¬ala da o tehlikeli yolda kendisinin elinden tutar ve ona yar¬dım eder.
Nefsin üçüncü makamı ve onun mücahede keyfiyeti ile şeytanın o makamdaki hile ve düzenlerine de kısacık bir işa¬ret etmek istiyordum. Ama ortamı münasip görmedim. Bu yüzden de bundan sarf-ı nazar etmek zorunda kaldım. Allah Teala’dan bu babda ayrı bir risale yazmak hususunda bana teviîk ve te’yid inayet etmesini taleb ediyorum.

2- RİYA

Mezkur senedle Yezid b. Halife, Hz. Sadık’tan (a.s.) şöyle nakletmektedir:
“Riyanın her türlüsü şirktir. Şüphesiz ki in¬sanlar için amel eden kimsenin sevabı insanların üzerine, Allah için amel eden kimsenin sevabı ise Allah’ın üzerine¬dir.”

Şerh

Bil ki, riya insanın başkalarının kalbinde bir makam edinmek veya yanlarında, hiç bir ilahi maksat gözetmeksizin sadece iyilik, doğruluk, emanet ve diyanet ehli bir kimse ola¬rak şöhret kazanmak için iyi bir amelini veya beğenilmiş herhangi bir hasletini ya da hak inancını insanlara göster¬mesi ve başkalarına gösteriş yapması demektir. Bu, birkaç makamda tahakkuk etmekte, vücuda gelmektedir.
İlk makam: Bunun da iki derecesi vardır. İlki, insanın dindar olarak şöhret kazanmak veya kalplerde makam edin¬mek için kendi hak akide ve ilahî marifetlerini izhar etmesi¬dir. Mesela; “ben varlık aleminde Allah’tan başka hiç kimse¬ye tevekkül etmiyorum”   veya “ben Allah’tan başka hiç kimseye tevekkül etmiyorum” der ya da kinaye ve işaretle kendi¬sini hak inanç ve akide sahibi bir kimse olarak tanıtır, ikinci tür ise daha yaygındır. Mesela: Tevekkül ve ilahî takdire rızayet meselesi konuşulurken, riyakar kimse derin bir ah çe¬ker ve başını (hafif de bir) sallayarak kendisinin de o cemiye¬tin sülük ve yolunda olduğunu ima etmeye çalışır.
İkinci derece ise insanın lehçe serahatiyle veya işaret ve kinaye ile kalplerde makam ve mevki edinmek maksadıyla batıl akideleri kendisinden uzaklaştırması ve nefsini onlar¬dan tezkiye etmesidir.
İkinci makam: Bunun da iki derecesi vardır. İlki (insanın) övülmüş hasletler ve faziletli melekeler izharında bulunma¬sıdır. İkinci derecesi ise (insanın) malum olunan maksud üzere kendisini yerilmiş haslet ve kötü melekelerden teberri etmesi ve nefsini tezkiye edilmiş göstermesidir.
Üçüncü makam: Özellikle fakihler -Allah onlardan razı ol¬sun- indinde maruf olan riyadır. O da mezkur iki dereceye haizdir. İlki (insanın) şer’î ibadet ve amellerini veya aklî üs¬tünlüklerini sırf halka göstermek ve böylece de kalpleri ken¬disine celbetmek maksadıyla izharda bulunmasıdır. İster bu amelin bizzat kendisini, ister onun keyfiyet, şart veya cüz’ünü olsun, fıkıh kitaplarında yerildiği şekilde riya mak¬sadıyla yapmasıdır.
Aynı maksatla herhangi bir ameli terketmesi de böyledir. Biz bu sayfalarda üç mezkur makamdan her birinin bazı fesad ve bozukluklarını şerhetmeye ve muhtasar bir şekilde bunların deva ve ilacına da işaret etmeye çalışacağız.

Birinci Makam

Riyanın Kısımları

Bil ki itikad ve ilahî marifetler hususunda söz konusu olan riya, riyanın tüm çeşitlerinden daha zor, akıbeti hepsin¬den daha kötü, zulmeti tüm riyalardan daha fazla ve büyük¬tür.
Bu riyanın sahibi, hakikatte izhar ettiği hususa bizzat kendisi inanmıyorsa cehennemde ebedi olarak kalacak olan münafıklar cümlesinden sayılır. Ebedî helake uğrar ve azabı diğer azaplardan en şiddetlisi olur. Ama izhar ettiğini sırf halkın kalbinden mevkii ve makam kazanmak için izhar edi¬yorsa bu şahıs münafıklar cümlesinden sayılmaz, ama bu ri¬ya iman nurunun kalbinden çıkmasına ve onun yerine kalbi¬ne küfür zulmetinin yerleşmesine sebep olur. Zira bu şahıs, ilk etapta gizli şirk sebebiyle müşriktir. Çünkü sahibi bizzat Hak Teala olan ve sadece Allah’a halis kılınması gereken ilahî marifetleri ve hak inançları insanlara teslim etmiş, baş¬kalarını buna ortak kılmış ve şeytana onda tasarruf hakkı tanımıştır, dolayısıyla da artık bu kalbin Allah için olmadığı gün gibi aşikârdır.
İleride fasılların birinde de beyan edeceğimiz gibi, iman, kalbî amellerden ibarettir, salt ilimden değil… Öyle ki “riya¬nın her çeşidi şirktir”  diye buyuran hadis-i şerif de bu haki¬kati ifade etmektedir. Nitekim bu helak edici facia, karanlık ve zulmete gömülü fıtrat ve habis meleke, sonunda kalb evi¬nin Allah’tan başkalarına mahsus bir hale gelmesine ve bu rezil ve alçağın zulmeti de yavaş yavaş insanın bu dünyadan imansız olarak gitmesine sebep olmaktadır. Sahip olduğu hayalî imanı ise manasız bir suret, ruhsuz bir ceset ve akılsız bir kılıf konumunda olup Allah Teala indinde asla kat görmeyecektir. Nitekim Kâfî’de yer alan Ali b. Salim’den menkul hadis de buna işaret etmektedir.
Ravi, Hz. İmam Sadık’ın (a.s.) şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
Allah Teala şöyle buyuruyor:
“Ben en hayırlı şerikim. Her kim yaptığı herhangi bir amelde bana bir başkasını şerik kılacak olursa, ben sadece sırf halisane benim için olanını kabul ederim.”
Malumdur ki, kalbî ameller halis olmadığı takdirde Hak Teala tarafından kabul görmemekte, itina edilmemektedir. Allah Teala kendisi için olmayan amelleri aslî sahibine, yani insanın amelini, kendisine gösteriş olsun diye yaptığını kimseye iade etmektedir. Kalbî amelleri de o şahsa tahsis edildiğinden artık mezkur şahıs şirk sınırı aşmış ve salt küfre girmiş sayılmaktadır. Belki de denebilir ki, bu şahıs artık münafıklar cümlesine katılmış, onlara mülhak olmuştur. Şirk gizli olduğu gibi nifakı da gizlidir. Zavallı, mümin olduğunu zannetmiş, fakat hakikatte evvelen müşrik, sonra da müna¬fık olmuştur. Dolayısıyla münafıkların azabını da tatmalıdır. İşleri nifaka varan kimselerin vay haline.

İlmin İmandan Ayrı Olduğu Beyanında

Bil ki Allah, O’nun birliği, selbiye, subutiyye ve celaliye gibi diğer kemal sıfatları ile melaike, resullar, kitaplar ve kıyamet günü hakkında ilim sahibi olmak başka şey, iman ise başka şeydir. Zira bir kimsenin bu ilme sahip olduğu halde imandan mahrum olması da mümkün ve olasıdır. Nitekim şeytan, en azından benim ve senin kadar bu mertebeleri bil¬diği halde yine de küfretmiş, kafir olmuştur. İman kalbî bir fiildir ki, o olmadığı müddetçe iman da söz konusu değildir. Dolayısıyla, aklî delille veya dinlerin gerekliliği ve zarureti bürhanıyla herhangi bir mevzuda ilim sahibi olan bir kimse, kalben de o malumatlarına teslim olmalı ve bir nevi teslim, huzu, mesuliyet ve kabullenmekten ibaret olan kalbî fiilleri de yerine getirmelidir ki, mümin olabilsin. İmanın kemali itmi’nandır. Zira iman kuvvetlendikçe, haliyle ardından kalp¬te itmi’nan da hasıl olacak, vücuda gelecektir. Bütün bunlar ilim değil, tam tersine başka şeylerdir.
Aynı şekilde bir şeyi burhanla idrak ettiğin halde kalbi¬nin buna teslim olmaması da mümkündür. O zaman bu ilmin hiç bir faydası yoktur. Mesela sizler ölünün hiç kimseye zarar veremeyeceğini, dünyadaki bütün ölülerin bir sinek kadar bile duygu ve hareketinin olmadığını, bütün cismanî ve nefsanî kuvvetlerinin kendisinden ayrıldığını aklınızla anladığınız ve derkettiğiniz halde, sırf kalbiniz bu meseleyi kabullenemediği ve aklınız teslim olamadığı için bir tek gece olsun bir ölüyle aynı odada kalamazsınız. Ama kalb akla tes¬lim olur da bu hükmü kabullenecek olursa bu iş sizin için çok kolay olacaktır. Nitekim birkaç kez teşebbüsten sonra da artık kalb teslim olacak ve ölüden hiç bir şekilde korkmaya¬cak, ürkmeyecektir.
Anlaşıldığı üzere, kalbin hissesi olan teslim, aklın hisesi olan ilimden daha başka bir şeydir. Zira bazen olur ki insan yaratıcıyı, O’nun birliğini, ahiret gününü ve diğer hak inançları aklî burhan yoluyla isbatlar da buna rağmen bu akideye iman denmez. Ve bu insan da bir mü’min olarak kabullenil¬mez. Tam tersine ya kafirler, ya münafıklar ya da müşrikler cümlesine dahil edilir. Ne yazık ki bugün kalb gözleriniz gör¬müyor ve melekutî basiret sahibi de değilsiniz. Bu mülkî göz de idrak edemiyor. Ama sırların açığa çıktığı, ilahî hak salta¬natının zahir olduğu, tabiatın harab olduğu ve hakikatin ikame edildiği gün, gerçekte Allah’a iman etmemiş olduğu¬nuzu ve bu aklî hükmün de iman ile hiçbir ilişkisinin olma¬dığını çok açık bir şekilde anlayacak, derkedeceksiniz. “La ilahe illallah” hakikati akıl kalemiyle kalbin temiz ve halis levhasına nakşedilemediği müddetçe insan, Allah’ın vahdaniyyetine iman etmiş sayılmaz. Ama bu ilahî ve tayyibe keli¬me kalbe girince kalp saltanatı artık Allah’ın olur ve insan bundan böyle hak memleketinde (kalb) hiç kimseye söz hak¬kı vermez, müessir olarak kabullenmez. O’ndan başka hiç kimseden makam ve mevki beklentisi içinde olmaz, talepte bulunmaz. Makam ve dereceyi başkalarından istemez. Riya ve gösteriş içine girmez. Öyleyse kalbinizde herhangi bir riya görecek olursanız bilin ki kalbiniz aklınıza teslim olmamış, iman, kalplerinize nur saçmamış ve hakikatte siz tabiat ale¬minde Allah’ı değil, başka birini müessir olarak kabullenmiş bulunmaktasınız. Dolayısıyla da münafıklar veya müşrikler ya da kafirler zümresinde yer almış menzil edinmişsiniz de¬mektir.

Riyanın Vehameti

Ey hak inançları ve ilahi marifetleri Allah Teala’nın düşmanı olan şeytanın eline ısmarlayan, Hak Teala’ya özgü hakları başkalarına veren, ruh ve kalbin aydınlık sebebi, ebedî saadet ve necatın sermayesi, likaullah’ın kaynağı ve mahbuba yakınlığın tohumu olan nurları, korku dolu karan¬lıklar, şekavet, ebedî helaket, mahbubun mukaddes huzu¬rundan uzaklığın ve Hak Teala ile likadan uzak kalmanın sermayesi edinen münafık, ardında nur olmayan zulmetlere, genişliği olmayan darlıklara, şifası olmayan hastalıklara, ha¬yatı olmayan ölüme ve kalbin batınında zuhur edip nefs melekutu ile beden mülkünü benim ve senin kalbinden bile ge¬çemeyecek bir şekilde yakacak olan ateşe hazırlıklı ol. Nite¬kim Allah Teala kendi münzel kitabında bir ayet-i şerifede şöyle buyuruyor: “Allah’ın tutuşturulmuş bir ateşidir, Öylesi¬ne ateş ki, yürekleri arar kaplar.”
Yani Allah’ın ateşi kalpleri istila etmekte ve yakmakta¬dır. Allah’ın ateşinden başka hiçbir ateş kalbi yakamamaktadır. Fıtrat-ı ilahî olan tevhid fıtratı gidip de yerine şirk ve küfür yerleşecek olursa artık insan şefaatçilerin şefaatinden de nasiblenemez ve ebedî olarak cehennemde kalır. Hem de nasıl bir azab? Öyle bir azap ki, Allah’ın kahrından ve rububiyet gayretinden meydana gelmiştir.
Öyleyse ey aziz, boş bir hayal, Allah’ın zayıf kullarına cüz’î bir muhabbet ve çaresiz halkın bir tek teveccüh ve ilti¬fatı için kendini Allah’ın gazap ve öfkesine uğratma. O ilahî marifetleri sonsuz kerametleri, lütufları ve rububiyet rahmetlerini hiç bir eser ve faydası olmayan, pişmanlık ve hasretten başka bir şey getirmeyen, halk önündeki bir tek mahbubiyet ve sevgiye değiştirme. Zira kesb ve kazanç dün¬yası olan bu alemden göçer de amelin sona erecek olursa, artık pişmanlık ve tevbenin hiç bir faide ve neticesi olamaz.

Riya Hastalığını Giderebilmek İçin İlmî Bir Deva

Biz bu bölümde, mezkur makamda ve aynı şekilde diğer makamlarda bu kalbî hastalığı gidermede etkili olduğunu umduğumuz bazı şeyler çevresinde hatırlatmalarda buluna¬cağız. Bu noktalar, burhanla, mükaşefeyle, zahirle, masum¬ların verdiği haberlerle ve Allah’ın kitabıyla mutabık olduğu gibi, aklınızca da hemen kabul görecek ve tasdik edeceğiniz şeylerdir: Allah Tebarek ve Teala bütün mevcudatı kendi kudretiyle ihata etmiş, saltanatının genişliği tüm kainatı kaplamış ve güçlü ihatası tüm yaratıkları çepeçevre sarmış olduğundan, bütün kulların kalbi de onun taht-ı tasarrufu, saltanatı ve kudret eli altında bulunmaktadır. Kulların kalbi üzerinde, O’nun muhkem izni ve tekvini müsaadesi olmadığı müddetçe hiç kimse tasarrufta bulunamaz. Hatta kalbin sa¬hibi olan kimseler dahi Hak Teala’nın tasarruf ve izni ol-maksızın kendi kalpleri üzerinde tasarrufta bulunamazlar. Kur’an’da ve Ehl-i Beyt’in (s.a.) verdiği haberlerde bazen imayla bazen kinaye yoluyla ve bazen de sarih bir şekilde bu meseleye değinilmiş, işaret edilmiştir.
Demek ki kalbinizin gerçek sahibi ve onda tasarrufta bu¬lunan zat, Allah Tebarek ve Teala’dır. Zayıf ve aciz bir kul olan sizler ise O’nun izni olmaksızın kalplerde hiçbir tasar¬rufta bulunamazsınız. Tam tersine O’nun iradesi, sizin ve di¬ğer tüm mevcudatın iradesine galip ve kahir durumdadır. O halde eğer riya ve gösteriş, sırf insanların kalbini kazanmak, gönüllerini ısındırmak, kalplerde değer ve makam sahibi ol¬mak ve iyilik sahibi kimse olarak ün salmak içinse bu olay sizin tasarruf ve kudretinizin dışında olup tamamiyle Al¬lah’ın taht-ı tasarrufu altında bulunmaktadır. Kalplerin rabbi ve gönüllerin gerçek sahibi, insanların kalbini istediği kimseye doğru çevirir. Belki sizler böyle yaptığınızda tam tersi bir neticeyle de karşılaşabilirsiniz. Nitekim bizler bir¬çok riyakâr insan gördük ve duyduk ki kalpleri temiz ve pak olmadığından sonunda rüsva oldular ve elde etmek istedikle¬rinin tam tersiyle karşılaştılar. Kâfî’de yer alan bir hadis-i şerif de bu manaya işaret etmektedir. Cerrah-i Medainî’nin naklettiğine göre İmam Sadık (a.s.) Allah Teala’nın (c.c.): “Rabbi ile mülakat etmeyi ümid eden bir kimse salih amel iş¬lemeli ve rabbine ibadette hiç kimseyi ortak kılmamalıdır” sözünün tefsirinde şöyle buyurmuştur:
“İyi ve salih bir iş ya¬pıp da bununla rabbiyle mülakat etmeyi dilemeyen, sadece insanların kendisini pakize bir kimse olarak bilmelerini dile¬yen ve yaptıklarını tüm halkın duymasını isteyen bir kimse Allah’a ibadette ortak koşmuş sayılır.” Daha sonra şöyle bu¬yurdu:
“Bir kul iyilik yapar da bunu (halktan) gizlerse Allah günün birinde onun iyiliğini halk arasında yayar. (Hakeza) bir kul kötülük yapar da bunu gizlerse, Allah günün birinde onun da kötülüğünü açığa vurur.”
Öyleyse ey azizim, iyi adı Allah’tan iste, insanların kalbi¬nin seninle olmasını kalbin gerçek sahibinden dile. Sen işle¬rini Allah için yap. Allah uhrevî bereketler ve o alemdeki ni¬metlerinin yanı sıra bu dünyada da sana kerametler ihsan eder, seni insanlara mahbub ve sevgili kılar. Kalplerdeki makam ve konumunu daha bir arttırır, sabit kılar. Seni her iki dünyada da alnı açık ve izzetli tutar. Ama ilk önce büyük bir mücahede ve zahmetle kalbini bu sevgi ve alakadan ta¬mamıyla temiz ve halis kılmalısın. Amelinin bu cihetten ha¬lis olması için bâtının sefalı olmalı ve kalbin bütünüyle hak¬ka teveccüh etmelidir. Ruh, süs ve tezyinden uzak tutulmalı ve nefsanî bulanıklık giderilmelidir. Zayıf insanların sevgi ve kini ile naçiz insanların yanında meşhur ve ünlü olmanın hiç bir faydası yoktur. Faraza bir faydası olsa da birkaç günlük cüz ‘î ve değersiz bir faydadır. Bu sevgi, Allah korusun işlerin akıbetinin riyaya varmasına ve insanı müşrik, münafık ve kafir etmesine de sebep olabilir. Bu alemde rüsva olmasa da o alemde adl-i rububiyet huzurunda ve Allah’ın salih kulları, büyük peygamberler ve mukarreb melekleri yanında rüsva olur. Utancından başını önüne eğer ve çaresiz kalır. Üstelik o günde rezil ve rüsva olmanın nasıl bir şey olduğunu tasav¬vur bile edemiyorsun. Allah’ın huzurunda rezil ve rüsva ol¬manın ne gibi zulmetleri de peşinden getirdiğini ancak Allah bilir. Allah Teala’nın da buyurduğu gibi, o gün kafirin bile “eyvah keşke toprak olsaydım” dediği gündür.
Ey çaresiz, cüz’î bir muhabbet ve insanlar için de faydası olmayan boş bir şöhret için o büyük kerametlerden oldun. Allah’ın rızasından mahrum kaldın ve Hak Teala’nın gazabı¬na uğradın. Kendisiyle dar-ı keramet (keramet yurdu) edin¬men, ebedî mutluluğa ermen ve cennetin üst mertebesine erişmen gereken amelleri şirk ve nifak zulmetlerine çevirdin, kendin için hasret, nedamet ve şiddetli azablar satın aldın ve kendini zindan mahkumu kıldın. Kâfî’de yer alan bir hadis-i şerifte, İmam-ı Sadık’tan Peygamber’in şöyle buyurdu¬ğu nakledilmektedir: “Melek kulun iyi amelleri sevinç içinde yukarı götürünce Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:
Bu amelle¬rini siccîne (cehenneme) atın, zira bu amellerde istemediği, arzulamadığı tek şey benim.”
Ben ve sen bu halle siccîn’in ne olduğunu tasavvur ede¬meyiz. Facirlerin amel defterini anlayamayız. Ve bu amelle¬rin siccînde olan suretini (tecessüm etmiş halini, çev) göre¬meyiz.
İşlerin hakikatini gördüğümüz zaman ise, ellerimiz kesil¬miş, çaremizse tamamıyla yok olmuş olacaktır.
Ey aziz, kendine gel. Gaflet ve sarhoşluğu kendinden uzaklaştır. O alemde tartılmadan önce sen kendi amellerini akıl terazisiyle iyice bir tart. Senden hesap sorulmadan önce kendi kendini hesaba çek. Kalb aynanı şirk, nifak ve iki yüz¬lülükten arı ve temiz kıl. Bırakma fıtrat nuru küfür zulmeti¬ne tebdil olsun. Bırakma “Allah’ın fıtratı ki Allah insanları onun üzerine yaratmıştır.”  Ayetinde buyrulan ilahî fıtrat zayi ve heba olsun. Bu ilahî emanete bu kadar da ihanet et¬me. Kalbinin aynasını temiz tut ki, Hakk’ın cemal nuru onda tecelli etsin ve seni alemden ve içinde olanlardan müstağni kılsın, kalbinde öyle bir ilahi ateş tutuşsun ki diğer tüm mu¬habbetleri yakıp kül etsin. Öyle ki bir lahzasını tüm aleme değiştirmeyesin. Allah’ın yadı ve zikrinden öyle bir lezzet alasın ki, bütün hayvanı zevkleri oyuncak ve hoş bir şey ola¬rak göresin. Eğer bu makamın da ehli değilsen ve bu şeyler sana garib geliyorsa, hiç olmazsa Kur’an-ı Mecid ve masum imamların verdiği haberlerde yer alan o diğer alemdeki ilahî nimetleri elden çıkarma. İnsanların teveccühünü kazanmak için hayalî birkaç günlük şehvet karşılığında onca sevab ve nimetleri zayi ve heba etme, kendini onca kerametlerden mahrum kılma ve ilahî-ebedî saadeti, daimî şekavet mukabi¬linde satma.

İhlasa Davet

Bil ki, bizlere bütün bu kerametleri ihsan eden, bizler için bunca hazırlıklar yapan, biz daha gelmeden önce bu dünyada zayıf midemize uygun ve faydalı vitaminleri olan latif yiye¬cekler halk eden, bizler için mürebbilik yapan ve minnetsiz ve zatî sevgisiyle hizmet eden kimseler (anne ve baba) var eden, elverişli hava ve muhit, zahirî ve batını nimetler ve bizler için daha gitmeden ahiret ve berzah aleminde onca ha-zırlıklar yapan gerçek Maliku’l-Mülûk ve velinimetimiz, biz¬den sadece bu kalbi kendisi veya kerameti için halis ve temiz tutmamızı istemiştir. Bunun netice ve faydası da hakikatte kendimize dönmektedir. Ama biz yine kulak vermiyor, itaat etmiyor, O’nun rızasının hilafına davranıyoruz. Ne büyük zulme mürtekib olduk ve ne büyük bir maliku’l-mülûkle sa¬vaşa kalkıştık ki, kötü neticesi yine bize geri dönmekte ve O’nun saltanatına en küçük bir zarar bile vermemektedir. Her ne yapsak da O’nun sulta ve saltanatı altından çıkama¬yız, müşrik de olsak sadece kendimize zarar vermiş oluruz; “Şüphesiz ki Allah tüm mahlukattan müstağnidir.”
Bizim ibadetlerimize, ihlasımıza ve kulluğumuza hiçbir ihtiyacı yoktur. Bizim itaatsizlik, şirk ve ikiyüzlülüğümüz O’nun saltanat ve kudretine hiç bir zarar veremez. Ama mer¬hametlilerin en merhametlisi olduğundan geniş rahmet ve kamil hikmeti, bizlere hidayet etmeyi, hayır ve güzel ile şer ve çirkin yolları göstermeyi ve insanlık yolunun uçurumu ile saadet yolunun sürçmelerini bizler için gözler önüne sermeyi iktiza etmektedir. Allah Teala, bu hidayet ve yol göstericili¬ğinde, belki bu ibadetlerde, ihlaslarda ve kulluklarda bile bizlere o kadar büyük nimetler ihsan etmiş ve bizleri minnet altında bırakmıştır ki, basiret ve gerçekleri gören berzah gö¬zü açılmadığı müddetçe bunların hiçbirini anlayamaz ve derkedemeyiz.
Bu dar, daranlık ve zulmet diyarı tabiatta esir, zamanın teselsülünde mahkum ve mekanın uzunca karanlığında mahbus olduğumuz müddetçe Allah’ın büyük minnetlerini idrak edemeyiz, ibadet ve ihlastaki, hidayet ve yol göstericiliğindeki nimetlerini tasavvur edemeyiz.
Büyük enbiyanın, Allah’ın mükerrem velilerinin ve üm¬metinin gerçek alimlerinin bizlere minnet borçlu olduklarını düşünmemelisin. Zira onlar bizim saadet ve kurtuluşumu¬zun rehberi olup bizleri cehalet, zulmet ve perişanlıklardan kurtardılar.
Bizleri nur, mutluluk, sevinç ve azamet alemine davet ediy durdular. Batıl inanç ve cehl-i mürekkebin (bilmediğini bilmemenin -çev.-) ayrılmaz bir parçası olan zulmetlerden, kötü amel ve fiillerimizin melekutu olan korkunç, dehşetli suretlerden kurtuluşumuz ve o tasavvurunu bile edemediği¬miz nur, mutluluk, sevinç rahatlık, güzellik ile cennetteki huri ve köşklere kavuşabilmemiz ve terbiye olmamız için on¬ca meşakkat ve büyük zahmetlere katlandılar. Bu mülk ale¬mi, sahip olduğu bütün azametiyle cennette giyilen elbiseler¬den sadece birini bile içine alamayacak kadar dar ve küçük¬tür. Bu gözlerimizin, huru’l-ayn’ın bir tek saç telini bile görebilecek kadar takati yoktur. Bütün bunlar, büyük enbiyanın, özellikle de keşf-i küllî  ve destur-i cami sahibi olan hatemu’n-nebiyyin’in (s.a.v) ilahî vahiy aracılığıyla derkettiği gördüğü, duyduğu ve de bizleri de davet ettiği akaid, ahlak ve fiillerin melekutî suretidir. Biz zavallılar ise akıl sahiple¬rinin hükmüne kulak asmayan, tam tersine akıl sahiplerinin yanlış düşündüklerini kabul eden çocuklar gibi daima onlar¬la mücadele, savaş ve cidal etmekle meşgulüz. Ama o temiz ve mutmain nefis, tahir ve tayyibe ruhlar, Allah’ın kulları hususunda sahip oldukları şefkat ve rahmet sebebiyle bizim cehaletimiz karşısında kendi davetlerinden el çekmediler. Belki hiç bir ücret ve karşılık istemeksizin zorla-altınla biz¬leri cennet ve saadete doğru çekip durdular. Resul-i Ekrem (s.a.v) yaptıklarına ecir ve karşılık olarak bizlerden kendi ya¬kınlarını sevmemizi istiyorsa da bu sevgi ve muhabbetin biz¬ler için diğer alemdeki sureti belki bütün suretlerden daha nuranî ve aydınlıktır. Dolayısıyla o da bizim faydamıza, rah-met ve saadete ulaşmamız içindir. Yani risalet ücreti bile bizlere dönmekte ve bizlere nasib olmaktadır. Biz zavallılar o halde onlara niye minnet edelim ki? Bizim ihlas ve sevgimi¬zin onlara ne gibi bir faydası olur ki? Bizim ve sizin, ümme¬tin uleması üzerinde ne gibi bir hak ve minneti olabilir? Hal¬ka meseleleri açıklayan şahıstan Nebiyyi Ekrem’e ve Hak Teala’ya (c.c) kadar herkesin bizlere yol göstermek konusun¬da sahip olduğu mertebe ve makamı miktarınca üzerimizde hakkı vardır ki, karşılığını bu dünyada vermek mümkün değildir. Zira bu dünya onların hizmet ve ihsanlarının karşılı¬ğının verebilecek liyakata sahip değildir. “Minnet, Allah’ın rasulünün ve velilerin hakkıdır.”
Nitekim Allah Teala da şöyle buyurmaktadır:
“De ki, Müslümanlığınızdan dolayı beni minnet altında bırakmaya kalkışmayın, hayır, Allah’a karşı siz minnet altındasınız, sizi doğru yola sevk edip imanda başarı verdiğinden… Eğer doğru söylüyorsanız (bunu böyle kabullenmelisiniz). Şüphe yok ki Allah göklerin ve yeryüzünün gizli şeylerini bilir. Allah bütün yaptıklarınızı görür.”
Öyleyse eğer biz gerçekten de iman iddiamızda sadıksak, Allah Teala bizleri bu imanda da minnet altında bırakmıştır. Allah Teala gayb alemini biliyor, ayrıca gayb alemindeki iman, İslam ve amellerimizin suretlerinin ne olduğundan da çok iyi haberi vardır. Ama biz zavallılar hakikattan habersiz olduğumuzdan, meseleleri beyan eden bir şahıstan bir mesele soruyor, ilim öğreniyoruz, sonrada onu minnet altında bırakmaya uğraşıyoruz. Bir alimin arkasında cemaat namazı kılıyor, onu kendimize minnettar kabul ediyoruz. Halbuki onlar bizi minnet altında bırakmıştır. Ama bizim hiçbir şeyden haberimiz yok. Belki bu haksız ve yersiz minnetler amellerimizi baş aşağı etmekte, siccine atmakta ve yokluk rüzgarına savurmaktadır.

İkinci Makam

Bil ki, bu makamda söz konusu olan riya ilk makamdaki gibi şiddetli değildir, ama bir meseleye teveccüh ettiktet sonra bu makamdaki riyakar insanın işi de küfre varabilir ki netice itibariyle o ilk makamdaki riyakârla bir ve aynı olur. Önceki hadisin şerhinde de insan için melekût aleminde insanî olmayan birtakım suretlerin olduğunu beyan ettik. O suretler insanın nefs melekûtu ve melekelerine tabiidir. Eğer sizler üstün ve insanî melekelere sahip olur ve de itidal yolundan çıkmadan o melekelerle haşrolursanız, o zaman bu melekeler suretinizin insani bir suret olmasını sağlar. Mele¬kelerin üstün ve faziletli olması ise nefs-i emmarenin hiçbir tasarrufunun olmadığı ve (melekelerin) teşkilinde nefsin de¬halet etmediği surettedir. Nitekim üstad ve şeyhimiz de (göl¬gesi başımızdan eksik olmasın) şöyle buyuruyordu:
“Batıl ri¬yazet ile şer’l ve sahih riyazetler arasındaki ölçü ve mikyas, nefs kademi ile hak kademidir. Eğer sülük eden kişi nefs kademiyle hareket eder ve riyazeti, nefs kuvvelerinin zuhuru, kudret ve saltanat için olursa riyazeti batıl, sülûku da kötü bir akıbetle sonuçlanacaktır. Ama salık, hak kademiyle sülük eder ve Allah’a doğru hareket ederse o zaman da riya¬zeti hak ve meşrudur.” Allah Teala:
“Bizim yolumuzda mücahede eden kimseleri şüphesiz ki kendi yollarımıza hidayet ederiz.”  Diye buyuran ayet-i şerifenin de açık tasrih ve nassıyla böyle bir kimseye yardım eder ve elinden tutar. Do¬layısıyla da o kişinin işi saadet ve iyilikle sonuçlanır. Bencil¬likten kurtulur ve gösterişten uzaklaşır. Malumdur ki, kendi güzel ahlakı ile nefsinin üstün melekelerini halka gösteriş yapan bir kimsenin kademi, nefs kademidir. O şahıs da ben¬cil, hodgam ve nefisperest bir kimsedir. Allah’a ibadet ile bencillik ve hodgamlığın bir arada olabileceğini düşünmek boş ve yersiz bir hayal, batıl ve muhal olan bir şeydir. Sizin vücud memleketinizde nefs sevgisi, makam, celal, şöhret ve Allah’ın kullarına hükmetme arzusu hakim olduğu müddet¬çe melekelerinizin üstün ve alıl akınızın ilahî bir ahlak oldu¬ğu söylenemez. O zaman, memleketinizde çalışan şeytandır. Melekeler ve batınınız insan suretinde değildir. Berzah ve melekutî gözünüzü açtığınızda kendinizin gayr-i insan ve şeytanlardan biri suretinde olduğunuzu göreceksiniz. Dolayı¬sıyla ilahî marifetler ile sahih bir tevhidin, şeytanın yuva¬landığı böyle bir kalpte husul etmesi ve meydana gelmesi muhaldir. Melekutunuz insanî olmadığı müddetçe kalbiniz de bu sürçme ve sapıklıklardan arı kalmayacak, temizlenmeyecektir.
Allah Teala bir hadis-i kudsîde şöyle buyuruyor:
“Yer ve gök beni almaz, ama mü’min kulumun kalbi beni alır.”
Müminin kalbinin dışında hiçbir mevcut mahbubun ce¬mal aynası olamaz. Müminin kalbinde taarrufta bulunan, nefs değil Hak’tır. Onun vücudunda mahbub hakimdir, söz sahibidir. Mü’minin kalbi başıboş ve kendi başına buyruk de¬ğildir. Boş ve faydasız işlerle uğraşmaz.
“Mü’minin kalbi Rahman’ın iki parmağı arasındadır, onu istediği şekilde değiştirir.”
Mü’minin kalp memleketinde Hakk’ın eli ha¬kimdir. Kalbinin değişmesi/değiştirilmesi Hakk Teala’nın elindedir. Ey zavallı, senin ise nefsine ibadet ettiğinden dola¬yı kalbinde şeytan ve cehalet hakimdir. Hakk’ın tasarrufunu kalbinden kesip dışarı attın. Ne imanın var ki, Hakk’ın ve mutlak saltanatın tecellisine mazhar olabilesin.
Öyleyse bil ki bu hal üzere olduğun ve bu riyakârlık ve gösteriş rezaleti için bulunduğun müddetçe Allah’a kafir olmuş sayılırsın ve münafıklar safına katılırsın. Sen ise kendi ham hayalinle, Müslüman ve Allah’a mü’min bir kimse olduğunu zannediyorsun.

Fasıl

Ey aziz uyan, gaflet uykusundan ayıl ve kendine gel! Bil ki Allah Teala seni yalnız kendisi için yaratmıştır. Nitekim hadis-i kudside şöyle buyurmaktadır:
“Ey ademoğlu (insan), tüm kainatı senin için yarattım ve seni ise kendim için halkettim.”
Allah Teala senin kalbini kendine menzil edinmiştir. Sen ve kalbin ilahi namuslardan biri sayılmaktasınız. Allah Teala ise kendi namusuna karşı çok gayretlidir. İlahi namusa karşı bu kadarda hayasızlıkta bulunma, terbiyesizce el uzatma. Allah Teala’nın gayretinden kork ki seni rezil edecek olursa artık ne yapsan ıslah edemez, düzeltemezsin. Sen kendi melekutunda ve mükerrem melekler ile büyük peygamberlerin huzurunda ilahi değer ve namusu çiğnemektesin. Evliyanın, Hakk’a benzemekte vasıta edindiği üstün ve faziletli ahlakı, hak olmayana teslim ediyorsun ve melekut batınında Allah’a şirk koşuyorsun. Allah Teala’nın, senin melekut namusunu çiğnemesinden ve seni büyük peygamberler ile mukarreb melekler huzurunda rezil-rüsva etmesinden kork! Allah Teala’nın seni bu alemde de rezil etmesinden, telafi edilmeyecek bir bela ve rezalete düçar kılmasından ve ismet perdeni artık yamanmayacak bir şekilde yırtılmasından korkmalı, çekinmelisin. Allah Teala settar olduğu gibi eşeddü’l-muâkıbîn (ce¬zalandıranların en şiddetlisi) de kendisidir. Haddi aşmadığın müddetçe setretmekte, örtmektedir. Ama Allah korusun bu büyük iş ve bu uygunsuz rezalet, hadis-i şerifte de gördüğün gibi, gayyurluğun settarlığa üstün ve galip gelmesine sebep olabilir.
Öyleyse biraz kendine gel Allah’a dön ve O’na doğru dö¬nüş yap ki Allah Teala rahimdir ve birine rahmet edebilmek için adeta bahane aramakta, fırsat kollamaktadır. Eğer guf¬ranına dönecek olursan, eski ayıplarını setreder (örter). Hiç kimsenin senin o günahlarından haberdar olmasına izin ver¬mez ve seni fazilet sahibi kılar, kerim ahlakı sende tecelli et¬tirir. Seni kendi sıfatlarının aynası kılar. Bu alemde kendi iradesi nafiz ve geçerli olduğu gibi, senin iradeni de nafiz ve geçerli kılar. Nitekim hadis-i şerifte yer aldığı şekliyle cen¬net ehli kendi yerlerine yerleştiklerinde Allah Teala tarafın¬dan şu içerikte bir mektup gelir:
“Hayy ve kayyum olan Al¬lah’tan, ölmeyen ve ebedî olan yaratığa. Ben vücuda gelmesi¬ni islediğim her şeye ol derim, o da oluverir. Bugün ise senin istediğin her şeyin vücuda gelmesini kararlaştırdım. Öyleyse emret, vücuda gelsin.”
Sen bu kadar da bencil olma. Kendi iradeni hakka teslim et, Hak Teala da seni kendi iradesinin mazharı kılar. Bu iş, batıl olan tefviz de (işleri tümüyle Al¬lah’a havale etmek, -çev.) değildir. Bu mesele kendi yerinde açıklanmıştır.
Uyan ey aziz! Sen bilirsin, istersen bunu kabul et, ister¬sen de onu. Allah Teala bizlerden, tüm mahlukattan, bizim ve bütün mevcudatın ihlasından müstağnidir. O’nun bu gibi şeylere en küçük bir ihtiyacı yoktur.

Üçüncü Makam

Bil ki bu makamlarda var olan riya, diğer makamlarda var olan riya ve gösterişten daha çok ve yaygındır. Zira biz halk, tabiatıyla o iki makamın ehli değiliz. Dolayısıyla şey¬tan da o iki yoldan bize yaklaşmamaktadır. Ama halkın çoğu müteabbid ve şeklî ibadet ve farizeler ehli olduğundan şey¬tan bu makamda daha çok tasarrufta bulunmaktadır. Nefsin bu makamdaki hile ve desiseleri de oldukça çoktur. Diğer bir deyişle, halkın geneli cismanî-amelî cennete sahip olduğun¬dan ve iyiliklerle amel etmek ve kötülerden sakınmak sebe¬biyle uhrevî makamlara sahip olduğundan, şeytan da bu yol¬dan yaklaşmaktadır. İyiliklerini kötülüğe çevirmesi, onları iba¬det ve farizeler yolundan cehennem ve cehennemin en alt ta-bakalarına koyabilmesi ve dal-budak salması için riya ve gösteriş köklerini (onların amellerinde) sulamakta, yetiştir¬mektedir. İnsanın, kendisiyle ahiretini abad kılmak istediği şeyleri, bizzat onlar tahrib sebebi kılmaktadır. İlliyyînde yer alan şeylere öyle bir şey yapmaktadır ki neticede Allah’ın em¬riyle melekler tarafından siccîn’de yer verilmesine sebep ol¬maktadır. Öyleyse sadece bu cihete sahip olan ve amellerden başka hiç bir azık ve zahiresi bulunmayan kimseler, Allah korusun bunun da ellerinden çıkıp cehennemlik oluvermeleri, saadete açılan yollardan mahrum olmaları, cennet kapıla¬rının yüzlerine kapanması ve cehennem kapılarının açılması ihtimali karşısında oldukça dikkatli ve uyanık olmalıdırlar.

Riya Konusuna Dikkat Hususunda

Birçok defasında bizzat riyakâr şahsın kendisi bile amel¬lerine riyanın sızdığından ve amellerinin gösteriş için olup hiçbir değer ifade etmediğinden habersiz olur. Zira şeytan ve nefsin hile ve desiseleri oldukça dakik ve zariftir. Diğer yan¬dan insanlık yolu da o kadar ince ve karanlıktır ki insan kılı kırk yararcasına araştırmayınca kendisinin ne durumda ol¬duğunu anlayamaz. İnsanın kendisi tüm işlerinin Allah için olduğunu sanır, halbuki hakikatte şeytan içindir. İnsanın bizzat kendi fıtratında nefs sevgisi bulunduğundan bencillik perdesi tüm ayıplarını ondan gizlemekte ve örtmektedir. Al¬lah’ın izniyle bu konuda bazı hususlara bazı hadislerin zım¬nında değinecek, açıklamaya çalışacağız. Allah Teala’dan bu hususta tevfik diliyorum.
Mesela, itaat ve ibadetlerin önemlilerinden olan dinî ilim¬lerin tahsilinde bile bazen insan riya ve gösterişe kaçmakta¬dır. Aynı zamanda nefs sevgisinin kalın perdesi sebebiyle in¬sanın kendisi bunun farkına bile varamamaktadır. Mesela, insan, alimlerin, büyüklerin ve fazıl kimselerin huzurunda, önceden kimsenin çözemediği ve ilk defa o da sadece kendisi¬nin derkettiği önemli ve karışık bir meseleyi çözmek, hallet¬mek ister. Bu meseleyi ne kadar güzel beyan eder ve meclis ehlinin dikkatini kendi üzerine çekerse o kadar sevinir, mutluluk duyar. Aynı zamanda kendisine karşı olan kimseleri de altetmek ve onlara galebe çalmak ister. Naz ve eda ile akıl satmak duygusuna kapılır. Eğer büyüklerden biri de onu tasdik edecek olursa nur üstüne nur olur. Bu zavallı burada alim ve fazılların huzurunda bir makam edindiğini zanne¬der. Ama bunların Allah’ının, yani tüm alemlerin maliku’l-mülûku’nun nazarından düştüğünü ve bu amelin, Allah’ın emri üzere siccîne atıldığını bilemez, bundan gaflet eder.
Üstelik bu riya ile yapılan amel birkaç günahla da iç içedir. Mesela iman kardeşini rüsva ve zelil etmek ve ona eziyet etmek gibi… Halbuki mü’min bir insana cesaret ve onu rezil etmek tek başına insanın helak ve cehennemlik olmasına yetmektedir. Eğer nefsin sana yine tuzak kurar da, “benim maksadım şer’î hükümlerin açıklığa kavuşması ve hakkın ortaya çıkmasıdır. Bu da taallerin en üstünüdür. Ben kendi¬ni gösterme ve fazilet izharı niyetinde değilim.” derse sen buna inanma ve ona şöyle de:
“Eğer bu şer’î hükmü ben değil de dostum veya başka birisi demiş olsaydı ve bu zor meseleyi o halletmiş olsaydı da sen bu mecliste yenik düşseydin, aca¬ba senin için biraz olsun fark eder miydi? Eğer farketmiyorsa o zaman sen sadıksın demektir.”
Ama eğer yine nefsin başka bir hileye başvurur da sana “hakkı izhar etmek fazilettir ve Hakk’ın yanında sevabı var¬dır. Bu fazilete ben nail olmak istiyorum, ahiret yurdunu ümran kılmak arzusundayım” derse sen de hemen ona de ki, “farzedelim ki mağlubiyet ve Hakk’ın tasdiki olduğu za¬man da Allah Teala sana bu faziletleri ihsan edecektir. Aca¬ba yine de mağlub olmaya razı mısın?” Sonunda kendi batı¬nına müracaat eder de yine galebe ve istilaya meyilli olduğu¬nu, ulema önünde ilim ve fazilet ehli biri olmakla meşhur ol-mayı istediğini, taat ve ibadetlerin en üstünü olan bu ilmî müzakereyi onların kalbinde bir makam edinmek için baş¬lattığını görecek olursan, o zaman bil ki bu üstün ilmî müza¬kere hususunda riyakârsın. Bu amel, Kâfî’de nakledilen hadis hasebiyle “siccîn”dedir ve sizler Allah’a şirk koşan müş¬riklerdensiniz. Bu amel, makam ve şeref sevgisinden kaynaklanmıştır ve rivayet hasebince çobansız bir sürüye saldı¬ran iki kurttan daha fazla zarar vermektedir imana.
Öyleyse ıslah ve ilim ehli, ahiret kılavuzu ve nefsî hasta¬lıkların tabibi olan sizler ilk önce kendinizi ıslah etmelisiniz. Nefsî mizacınızı salim kılmalısınız ki halleri malumunuz olan amelsiz alimler cümlesinden olmayasınız.
Yarabbi, gönlümüzü şirk ve nifak bulanıklığından arı kıl. Kalbimizi bütün bu şeylerin menşeî olan dünya sevgisi pas¬larından tertemiz eyle ve daima bizimle ol. Nefsanî arzular, makam sevgisi ve şeref tutkusunun esiri olan biz zavallıların bu tehlikeli seyahat, bu zikzaklı yokuş, dar ve karanlıklar dolu yolda yardımcısı ol, ellerimizden tut, şüphesiz ki sen ka¬dir ve her şeye gücü yetensin.
İslam’ın büyük ibadetlerinden biri de cemaattir ve ima¬metin büyük bir fazileti vardır. Dolayısıyla şeytan da bu bü¬yük ibadete daha fazla sızmakta ve cemaat imamına daha çok düşmanlık etmektedir. Onu bu faziletten alıkoymak, mahrum kılmak istemektedir. Amellerini ihlastan uzaklaştı¬rıp siccîne koymaya çalışmakta ve onu Allah’a şirk koşan kimselerden etmek için uğraşmaktadır.
Bu yüzden çeşitli yollarla bazı imamların kalbine girmek¬tedir. Mesela kendini beğenmişlik -Allah izin verirse sonra¬dan zikredilecektir- veya kalplerde makam edinmek, aza¬metli ve büyük bir kimse olarak şan-şöhret kazanmak için ibadeti ile halka gösteriş yapmak ve iki yüzlülükte bulun¬maktan ibaret olan riyaya bulaşmaktadırlar. Mesela falan mukaddesatçı cemaat namazında hazır bulununca, imamın kalbini kazanabilmek için daha fazla huşu’ göstermekte ve muhtelif yollar ve birçok hilelerle onu tuzağına düşürmeye çalışmaktadır. İmam ise cemaatte bulunmayan kimselere de kendi makamını duyurmak için o mukaddesatçı kimsenin adını zikretmektedir. Halka herhangi bir yolla filanın da kendi cemaat namazlarına katıldığını bildirmektedir. Kal¬binde de o kimseye karşı kendi cemaat namazına katılan bir kimse olarak büyük bir sevgi beslemekte ve ömrü boyunca Allah Teala ve O’nun evliyasına göstermediği sevgi ve ihlası o şahsa izhar etmektedir. Özellikle de o mukaddesatçı, tüc¬car bir kimseyse Eğer Allah etmesin eşraf takımından biri yolunu kaybeder de cemaat saflarına katılacak olursa, o za¬man durum daha büyük ve musibet daha da fazla olur. Aynı zamanda şeytan, cemaati az olan imamlardan da el çekme¬mektedir. Onun da yanına giderek kendisine şöyle der:
“Hal¬ka zahid bir kimse olduğunu, dünyadan el etek çektiğini, fa¬kirler ve zayıflar mahallasinde küçük bir mescidde bulundu¬ğunu bildir.”
Bu şahıs da önceki şahıs gibi ya da ondan daha kötü ve alçaktır. Zira bunda hased rezilliği de vardır. Dünya¬dan nasibi olmadığı gibi, şeytan ahiret sermayesini de elin¬den almaktadır. Dünya ve ahirette hüsrana uğramaktadır. Bu şeytan, hiç bir cemaati olmayan ve vesilesizlik kaderiyle yıpranmış olan ben ve sizlerden de el çekmemekte ve bizleri, müslümanların cemaatini yaralamaya, kötülemeye, onlar için yalanlar uydurmaya, cemaatsizliğimizi uzlete çekilmek olarak göstermeye, kendimizi, dünyadan el etek çeken, ma¬kam ve nefis sevgisinden münezzeh bir kimse olarak göster¬meye zorlamaktadır. Dolayısıyla bizler bu her iki taifeden de kötüyüz. Ne birinci grubun tam dünyasına ne ikinci grubun nakıs dünyasına ve ne de ahirette bir şeye sahip değiliz. Hal¬buki bizim de elimizde bir şeyler olsa o iki gruptan daha makamperest ve mal, şeref açısından daha düşkün oluruz. Şeytan sadece imamla da yetinmemekte, onu cehennemlik et¬mekte şehvet ateşi sönmemekte ve dolayısıyla bu defa da me’munların safına girmektedir. Cemaatin ön safının fazileti çoktur. Sağ taraf da sol taraftan faziletlidir. Bu yüzden de şeytan hedef olarak buraları seçmektedir. Zavallı mukadde¬satçıyı evinden dışarı çekerek getirip ön safın sağ tarafına oturtmuş ve bu fazileti diğerlerine gösteriş yapması için ona vesvese etmektedir. O zavallı da bunun nereden kaynaklan¬dığını bilmeden naz ve eda ile kendisi için fazilet izharında bulunmaktadır. Gizli şirki ortaya çıkararak, amelini siccine göndermektedir. Şeytan daha sonra diğer saflara geçmekte ve onları da kinaye ve işaretle ön safı reddetmeye, zavallı mukaddesatçıya kötü söz ve sövgüler yağdırmaya ve kendile¬rinin bu durumdan münezzeh olduğunu belirtmeye teşvik et¬mektedir. Bazen görülüyor ki, şeytan özellikle de ilim ve fazilet ehli birini tutarak getirip en arka saflarda oturtmakta¬dır. Zira bununla “ben bu makama layık ve bu makamda na¬maz kılması gereken bir şahıs değilim, ama dünyadan el etek çektiğimden ve nefsanî arzulardan arındığımdan en son saflarda bile oturmaya razıyım”   demek istemektedir. Böyle şahısları hiçbir zaman ön saflarda göremezsiniz. Şeytan, imam ve me’munla da yetinmemekte bu defa da infiradı ve tek başına namaz kılanların sakalından tutmaktadır. Pazar ve evinden tutulup getirilen bu zavallı da büyük bir naz ve eda ile mescidin en dip köşesinde seccadesini sermekte ve hiç bir imamı adil kabul etmeyerek halkın huzurunda uzun sec¬de, rüku ve zikirlerle namaz kılmaktadır.
Bu şahıs da kendi batınında diğerlerine şunu anlatmak istemektedir:
“Ben o kadar mukaddesatçı ve ihtiyatla amel eden bir kimseyim ki, adil olmayan bir kimseye mübtela ol-mamak için cemaati bile terkediyorum.”
Bu kişi, riyakâr ve kendini beğenmiş bir şahıs olduğu gibi şer’î meseleleri de bil¬memektedir. Zira bu şahsın taklid mercii (müctehid) olan za¬tın, iktida etmenin sıhhati için zahirî takva dışında bir şeyi şart koşmuş olması da belli değildir. Ama mesele bu babdan değildir, kalplerde makam edinmek için halka gösteriş yap¬mak içindir. Diğer işlerimiz de aynı şekilde şeytanın tasarru¬fu altındadır. O melun şeytan nerede bulanık ve karanlık bir kalp görse hemen orada menzil edinmekte, batını ve zahirî amelleri yakmakta ve bizleri güzel ameller yolundan alıko¬yarak cehennemlik etmektedir.

İhlasa Davet

Öyleyse ey aziz, işlerinde dikkatli ol, kendi nefsini tüm iş¬lerde hesaba çek. Her olay ve meselede onu sorguya çek, ha¬yırlı ve şerefli işlerde ne için bulunduğunu sor. Gece namazı-meselelerini niçin sorup öğrenmek veya dualarını öğretmek istediğini araştır. Allah için mi meseleyi öğrenmek veya öğ¬retmek istemektedir, yoksa kendisinin o şeylerin ehli oldu¬ğunu bildirmek için mi? Ziyaret için yaptığın seferleri -hatta sayılarını dahi- neden halka anlatmak, sayılarını bildirmek istemektedir? Niçin gizli olarak verdiği ve verdiğini hiç kim¬senin de bilmesini istemediği sadakaları daha sonra müm¬kün olan her yolla söylemekte ve halka göstermektedir? Eğer bu Allah içinse, insanlara örnek olmak ve “hayır göstericisi, hayır ile amel eden kimse gibidir”   hadisinde meşmul olmak için ise bunun izharı güzeldir. Bu saf, derun ve tertemiz kalb sebebiyle Allah’a şükretmelidir. Ama kendi nefsiyle münaza¬rada onun oyununa gelmemiş olması için dikkat etmelidir. Riya karışmış ameli, mukaddes bir surette kendisine teslim etmemiş olmasına çok itina göstermeli, titiz davranmalıdır. Eğer o şey Allah için değilse, aksini izhar etmelidir. Zira bu, sum’a’dan (başkaları duysun ve bilsin diye yapılan) ve lanetli riya ağacından kaynaklanan birşeydir. Onun amelini mennan olan Allah kabul etmez, tam tersine siccine atmalarını emreder. Dolayısıyla da oldukça dakik ve gizli hileleri olan nefsin hilelerinin şerrinden Allah’a sığınmalıyız. Ama icmalen biliyoruz ki amelimiz halis değildir. Eğer biz Allah’ın halis kulu isek o zaman niçin şeytanın üzerimizde bu kadar ta¬sarruf ve hakimiyeti var? Halbuki şeytan Allah’ın halis muh¬lis kullarına dokunmayacağına ve onların mukaddes haremi¬ne el uzatmayacağına dair Allah’a kuvvetli söz vermiştir. (Şeytanın bizlerdeki tasarruf ve hakimiyeti, bizlerde İhlasın olmadığını gösteriyor. Çev.)
Büyük şeyhimizin   dediği gibi, şeytan, dergah-i ilahî’nin köpeğidir. Eğer birisi Allah’a yakın olur ve onu tanırsa köpek kendisine saldıramaz, havlamaz ve eziyet etmez. “Ev köpeği ev sahibinin dostlarına saldırmaz.” Ama köpek ev sahibinin dostu olmayan kimselerin eve girmelerine mü¬saade etmez. Öyleyse şeytanın seninle olduğunu ve işlerine karıştığını görecek olursan bil ki amelin ihlaslı değildir. Al¬lah için yapmamışsın. Eğer sizler muhlis iseniz niçin hikmet pınarları kalbinizden dilinize akmıyor? Halbuki tam kırk yıl¬dır Allah için ibadet ettiğini zannediyorsun. Hadis-i şerifte yer aldığı şekliyle:
“Allah için tam kırk gün ihlasla amel eden kişinin hikmet pınarları kalbinden diline akar.
Bizim amellerimiz Allah için değildir. Bunu kendimiz de bilemiyo¬ruz. Dermansız derd de işte buradadır. Eyvahlar olsun, kı¬yamet koptuğunda ve (ahirette) gözlerini açtığında kendileri¬nin büyük günahlar ehlinden, küfür ve şirk ehlinden daha kötü kimseler olduklarını ve amel kitaplarının simsiyah ol¬duğunu görecek olan taat, ibadet, ilim, diyanet, cuma ve ce¬maat ehli kimselere. Eyvahlar olsun namaz ve taatlarıyla ce¬henneme girecek olan kimselerin haline. Verdikleri sadaka zekat ve kıldıkları namazların suretleri (tecessümü) en çir¬kin suretlerden olan kimselerden Allah’a sığınırız.
Ey zavallı, sen müşriksin. İsyankâr ve masiyet ehli olan muvahhidleri Allah Teala kendi fazlıyla bağışlar. Ama Allah Teala şirki asla affetmeyeceğini söylemiştir. (Allah korusun) Tevbe etmeden gidecek olursan “riyakar müşriktir”  diye bu¬yuran hadis-i şerifin bir mısdakı olursun. Dini riyasetini, imametini, tedrisini, tahsilini, orucunu, namazını, bilahare herhangi bir salih amelini kalplerde yer edinmek için halka gösteriş yapan bir kimse müşriktir, Ehl-i İsmet’ten (salavatullahi aleyhim) nakledilen hadisler ve ayet-i şerife mucibin¬ce Allah’ın gufran ve rahmetine şamil olmayacaktır. Keşke büyük günahlar ehli, açıkça günah işleyen ve haramlara mürtekib olan bir muvahhid olsaydın da Allah’a şirk koşmasaydın. Öyleyse ey aziz, düşün ve kendine bir çare bul. Bil ki bu insanların yanında şöhret kazanmanın hiçbir değeri yok¬tur. Bir serçeyi bile doyuramayacak kadar küçük olan halkın kalplerinin hiçbir değer ve kabiliyeti yoktur. Bu zayıf mah¬luk kudret sahibi değildir.
Kudret sadece mukaddes rububiyyet makamında bulunmaktadır. Mutlak fail ve sebeplerin sebebi, o mukaddes zat¬tır. Bütün mahlukat el ele verseler bile tek sinek bile yarata¬maz ve eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa onu da geri alamazlar. Kudret Hak Teala’nın elindedir. Bütün mevcu¬datta tek müessir Allah’tır. Her ne kadar büyük zahmet ve riyazetle de olsa kalbine akıl kalemiyle “varlık aleminde Al¬lah’tan gayri bir müessir yoktur.” diye yaz. Tevhidin ilk de¬recesi oları tevhid-i ef alî (varlık aleminde Allah’tan başka bir müessirin olmadığını kabullenmek -çev.) derecesini mümkün olan her vesileyle kalbine yerleştir. Kalbini bu mübarek keli¬meye mümin ve müslim kıl ve kalbine la ilahe illallah müh¬rünü vur. Kalbinin suretini tevhid kelimesinin sureti haline getir ve itmi’nan derecesine ulaştır. Kalbine, halkın hiçbir zarar ve fayda veremeyeceğini, zarar ve fayda verenin (hakikatte) Allah olduğunu bildir. Bu körlük ve amalığı kendin¬den uzaklaştır. Aksi takdirde, “yarabbi, niye beni kör olarak haşrettin?”  ayet-i şerifesine meşmul olacağından korku¬lur. Hak Teala’nın iradesi bütün iradelerin üstündedir. Eğer bu mübarek kelimeye itmi’nan eder ve kalbini bu akideye teslim edecek olursan küfür, nifak, şirk ve riya köklerinin kalbinden sökülüp atılması ve işlerinin hayırla neticelenme¬si ümid edilir. Bil ki bu hak inanç, amel ve şeriatle de muta¬bık ve uyum içindedir. Bunda cebr ve ikrah meselesi söz konusu değildir. Ama bu işin aslından habersiz ve bazı mesele¬leri duymamış kimseler bunun cebr ve zorlama olduğunu zannedebilirler. Oysa bunun cebr ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu tevhiddir, cebr ise şirktir. Bu hidayettir, cebr ise dalalet… Burası cebr ve kader meselesinin beyanı için münasip değildir. Ama ehli olan kimselerin yanında bu mesele oldukça va¬zıh ve açıktır. Bu meseleye, ehil olan kimselerin dışındakile¬rin girmeye hakkı yoktur. Nitekim şeriat sahibi de bu mese¬leye öyle gelişi güzel girmeyi nehyetmiştir. Merhamet sahibi olan Allah’tan her zaman özellikle de halvet köşelerinde yal¬varıp yakararak tevazu, acziyet ve mezellet ile seni tevhid nuruna hidayet etmesini ve kalbini gaybî ve tevhidi nurlar ile münevver kılmasını iste ki tüm alemden azade ve her şeyi değersiz ve naçiz bilen kimselerden olasın. O mukaddes zat¬tan senin amellerini halis kılmasını ve seni ihlas ve gerçek sevgi yoluna hidayet etmesini dile. Bir zaman gelir de hal sa¬hibi olursan, ömrünü heva ve heves yolunda harcamış, kal¬bin günah kiri ve kalb hastalıklarıyla dolu olduğundan hiç bir nasihat, rivayet, ayet, burhan ve delilin tesir etmediği bu zayıf, güçsüz ve hakikatten yoksun hakir kulu da unutma ki, belki hiç olmazsa sizin duanızla bir kurtuluşa ve saadete erer. Zira Allah Teala mü’mini kendi dergahından boş çevir¬mez ve onun duasını kabul eder. Kendinin de önceden bildiği ve yeni bir şey olmayan bu gibi meselelerin tezekküründen sonra bir müddet kendi kalbini, amellerinin davranışlarını, hareket ve sekânatlarını gözaltına al, kalbinin gizliliklerini teftiş et, onu şiddetli bir şekilde hesaba çek. Dünya ehlinin kendi ortağını hesaba çektiği gibi sen de onu muhasebe et. Riya ve gösteriş olduğu şüphesi bulunan amelleri her ne ka¬dar şerif de olsa terket. Hatta eğer vacipleri bile açıkta ihlas ile eda edemiyorsan (her ne kadar açıkta eda etmek mustehab ise de) gizlice eda et. Belki vacibin aslı hususunda riya oldukça az vuku bulur. Riya daha çok hususiyatta, müstehablarda ve fazladan yapılan ibadetlerde meydana gelir. Vel¬hasıl tam bir ciddiyet ve şiddetli bir mücahedeyle kalbini şirk kirinden temizle, sakın Allah korusun bu halle bu dünyadan göçmeyesin. Aksi takdirde işin zordur. Senin için hiçbir şekilde kurtuluş ümid edilemez. Allah Tebarek ve Teala sana gazablanır. Vesail adlı kitapta, Kurbu’l-İsnad adlı hadis nakledilmiştir:
Rasullullah şöyle buyurdu:
“Allah’ın sevdiği bir şeyi insanlar için yapan ve gizlide ise Allah’ın sevmediği bir şeyi izhar eden kimse Allah’ı kendisine gazaplandığı ve öfkelendiği bir halde mülakat eder.”
Hadis-i şerifte iki ihtimal vardır. Birinci ihtimal, iyi ve Salih amellerini halka gösteren ve gizlide ise kötü ameller işleyen kimsedir. İkinci ihtimal ise, insanlara gösterdiği amellerini riya kasdıyla yapan kimsedir. Her iki surette de riya vardır. Zira vacipleri ve tercih edilir amelleri riya olmaksızın eda etmek gazabı gerektirmez. Belki de ikinci ihtimal daha iyidir denilebilir. Zira açıkta kötü bir amel işlemenin günah ve şiddeti çoktur. Velhasıl Allah korusun, Maliku’l-Müluk ve Erhemu’r-Rahimin, bir insana gazaplanmış olsun.
“Halim olan Allah’ın gazabından sana sığınırım.”

Hadis-i Ulvinin Beyanı Hakkında

Biz bu makama da Kafi adlı şerif kitabda yer alan müttakilerin mevlası Emiru’l-Mü’minin’den (a.s) nakledilen bir rivayetle son veriyoruz. Şeyh Saduk (rıdvanullahı aleyh) bu hadisin bir benzerini Hz. Sadık’tan (a.s) nakletmiştir ki, Resul-i Ekrem (s.a)’in vasiyetleri cümlesindendir. Hazret, Emiru’l-Müminin’den naklen Rasulullah’ın şöyle buyurdu¬ğunu söylüyor:
“Riyakâr kimsenin üç alameti vardır: insan¬lar kendisini gördüğü sürece neş’e ve sevinç içinde olur. Tek başına kalınca uyuşuk, Üzerine ağırlık çökmüş gibi olur. Ve tüm işlerinde övülmeyi takdir edilmeyi sever.”
Bu habis kötülük (riya) bazen o kadar gizlidir ki, bizzat insanın kendisi bile bundan habersizdir. Batında riya ehli olduğu halde amelinin halis olduğunu zanneder. Bu yüzden de insanın kendi batınından haberdar olması ve tedavisine bir çare araması için riya konusunda bazı alametler zikredil¬miştir. İnsan genellikle tek başına olduğunda taat ve ibadete meyilli olmadığını müşahede etmektedir. Bin bir zahmet ve¬ya alışkanlık sebebiyle ibadet edecek olursa da bunu hal ile ve tam bir gönül rahatlığı içinde eda etmemektedir. Tam ter¬sine amelin elini ayağını kırmakta ve onu pak ve temiz ola¬rak teslim etmemektedir. Ama mescid ve cemaatlerde hazır bulunur ve umumun huzurunda bir ibadetle meşgul olacak olursa onu tam bir neşat, kalb huzuru, sevinç ve içtenlikle eda eder. Rüku ve sücudlarını uzatmaya, müstehablarını gü¬zel bir şekilde yerine getirmeye, cüzlerini ve şartlarını doğru bir şekilde eda etmeye meyleder.
Eğer insan biraz dikkatli olur da nefsine bunun illet ve sebebini soracak olursa, hemen (nefs) tuzağını mukaddes bir yola kurar ve insanı kör ve basiretsiz kılarak mesela şöyle der:
“Mescid ve camide ibadetin sevabı daha çok veya cemaat şöyle böyle olduğundan neşat içindesin.” Eğer cami ve cema¬atin dışında bir yer ise o zaman da şöyle der:
“Başkalarına örnek olmak ve onlara dini sevdirebilmek için halkın önünde ibadetlerini güzel bir surette eda etmek mübtehabdır.”
İnsanı mümkün olan her vesileyle kandırmakta, aldatmaktadır. Halbuki bu neşat ve sevinç, çaresiz ve zavallı insa¬nın mübtela olduğu o kalbî hastalıklardan kaynaklanmıştır. Ama o kendisini salim ve afiyette bildiğinden tedavi olmayı aklından bile geçirmemektedir. Kendisini salim bilen bir hastanın iyileşmesi ümid edilemez. Zavallı, kendi batını ve kalbi içinde amellerini insanlara göstermek istemektedir de bundan haberi yoktur. Belki masiyet ve günahı ibadet sure¬tinde göstermekte ve gösteriş yapmayı dini yayma şekil ve kalıbında sunmaktadır. Müstehab ibadetleri gizlice kılmak müstehab olduğu halde niçin nefis daima alenen ve açıkta eda etmek istemektedir. Cemaat içinde Allah korkusundan tam bir neşat ve sevinç içinde ağlamaktadır. Ama gizlice ve halvet köşelerinde her ne kadar zorlanıyorsa da bir türlü gözleri yaşarmamaktadır.
Allah korkusuna ne oldu ki sadece cemaatlerde ortaya çıkıyor? Kadir gecelerinde binlerce insan içerisinde ah, vah et¬mekte, ağlayıp sızlamakta, yüz rekat namaz kılmakta, cevşenü’s-sağir, cevşenü’l-kebir ve birkaç cüz Kur’an-ı Kerim okumaktadır da en ufak bir yorgunluk ve bitkinlik duymamak¬tadır. Eğer insanın amelleri sadece Allah rızası ve rahmet vesilesinden veya cennet şevki ve cehennem korkusundan ise niçin insan yaptığı her işinde insanların kendisini övmesini istemektedir? Kulağı halkın dilinde ve gönlü onların yanında olup ne zaman kendisini öveceklerini beklemektedir: “Beyefendi ne kadar da dindar, namazlarını vaktinde kılan ve rnüstehablarına özen gösteren bir kimse.” demelerini veya “beyefendi ne kadar da dürüst ve doğru bir kimse! İşlerinde şöyle veya böyle.” diye kendisini övmelerini arzulamaktadır. Eğer maksat Allah’ın rızası ise o zaman bu aşırı sevgi de neyin nesi? Dikkatli ol ki bu sevgi habis riya ağacından kay-naklanmaktadır. Elinden geldiğince ıslah etmeye çalış ve eğer mümkün olursa kendini bu gibi muhabbetlerden halis kılmaya çalış.
Bu makamda bir meseleyi daha hatırlatmak gerekiyor ki o da şudur: İster iyi melekeler ve isterse de kötü melekeler olsun bu nefsanî sıfatlardan her birinin birçok dereceleri vardır. Bazen iyi melekelerin bazı dereceleriyle muttasıf ol¬mak ve kötü melekelerin de bazı (en küçük) derecelerinden münezzeh olmak Allah’ın velilerinin veya ilahî ariflerinin özelliklerinden sayılır. Sahip oldukları makam hasebiyle bi¬rinci grup (evliya) için bir eksiklik olan o sıfatlar, kendileri (halk) için bir eksiklik değildir. Belki de bir bakıma kemaldir de. Veya bir grup için iyi olanlar, diğer grup için de kötü ola¬bilir.
Bunlardan biri de şu anda bahsetmekte olduğumuz riya¬dır. Riyanın tüm mertebelerinden halis olmak, evliyanın özelliklerindendir. Ve diğer insanlar bunda şerik ve ortak de¬ğildirler. Mesela halkın genelinin riyadan bir makam ile muttasıf olmaları, sahip oldukları makam hasebiyle kendile¬ri için bir eksiklik ve naks değildir. Onların iman ve ihlaslarına bir zararı olmaz. Mesela halkın geneli, fıtratları gereği iyiliklerinin ve hayırlarının başkaları tarafından bilinmesini ister. Hayırları açığa çıksın niyetiyle yapmasalar da nefisleri fıtraten bu sevgiyi beslemektedir. Bu, amelin batıl olmasını veya küfür, şirk ve nifakı gerektirmez. Ama bu mesele evliya için bir eksikliktir ve velî veya ilahî ariflerin nazarında şirk ve nifaktır. Şirkin tüm makamlarından münezzeh ve berî olmak evliyanın makamlarından ilkidir. Onlar için başka ma¬kamlar da vardır ki burada zikretmek münasib değildir.
Hatta imamlarımız (aleyhimi’s-selam):
“Bizim ibadetlerimiz hürlerin ibadetidir. Yani sadece Allah sevgisi içindir, cennet ihtirası veya cehennem korkusu sebebiyle değildir” diye bu¬yurmuşlardır ki bu onların sıradan makamları ve velayetin ilk derecesidir. Onlar için ibadetlerde bazı haller de vardır ki benim ve sizlerin idrakine sığmamakta, aklımız almamakta¬dır.
Duyduğun bu beyan neticesinde Emiru’1-Mu minin vasıta¬sıyla Rasulullah’tan (s.av) naklettiğimiz mezkur hadis ve Zürare’nin Hz. Ebi Cafer’den (as) naklettiği hadisin arasını bir¬leştirmek de mümkündür. O hadis şudur:
“Zürare diyor ki, Hz. Bakır’a (as):
Adamın biri bir hayırlı iş yapıyor ve bu ha¬yırlı işi herhangi bir insan da görüyor. Bu da hayır yapan kimseyi oldukça sevindiriyor dedim. Hazret şöyle buyurdu:
“Bu hayrı insanlar için yapmadığı takdirde hiçbir mahsuru yoktur. Zira herkes halk içinde kendisi için bir hayrın zahir olmasını sever.”
İki hadisten birinde övülme ve takdir edilme sevgisinin riyanın alameti olduğunu, diğerinde ise hayırların ortaya çıkmasına sevinmenin hiç bir sakıncası olmadığı yer almak¬tadır. İşte bu, şahısların mertebe farklılıkları sebebiyledir. İki hadisin arasını birleştirmenin bir başka hikmeti de var¬dır ki ondan sarf-ı nazar ettik.
Son bir hatırlatma; bil ki insanların kalbini kazanmak ve kendi iyilik ve hasletlerini insanlara duyurmaktan ibaret olan suma, habis riya ağacındandır. İşte bu yüzden biz de ri¬ya ve süm’ayı bir babda zikrettik ve her birini ayrı ayrı zik¬retmekten ictinab ettik.

4- UCB

Ali b. Sevid diyor ki, Hz. Musa b. Cafer’den (as) ameli ifsad eden ucb (kendini beğenmek) hakkında sorunca, hazret şöyle buyurdu:
“Ucb’un birçok derecesi vardır. Bu dereceler¬den biri şudur, insana kendi kötü ameli süslü ve güzel gözü-kür, o da ucba kapılarak güzel amel ettiğini sanır. Bu derece¬lerden biri de şudur: Kul rabbine iman eder ve bununla Al¬lah’a minnet etmeye kalkışır. Halbuki bu imanında Allah’ın ona minneti vardır, kulun değil.”

Şerh

Ucb, ulemanın da (r.a) buyurduğu gibi salih amelleri bü¬yük ve çok saymak, bu yüzden oldukça sevinçli ve mutlu ol¬mak, nazlanmak, kendisini taksir ve kusur haddinden mü¬nezzeh ve uzak kabullenmektir. Ama bu sevinç ve şadlık, Al¬lah Teala için tevazu ve alçak gönüllülük, bu tevfîk sebebiyle Hakkın mukaddes zatına şükretmek ve bu nimet ve tevfîkin daha da bir artmasını istemek için olursa kesinlikle ucb de¬ğildir ve İslam’da övülmüş, medhedilmiştir.
Büyük muhaddis Meclisi (r.a), büyük alim Şeyh Bahauddin Amulî’den şöyle naklediyor:
“Oruç ve teheccüd namazı gibi bir takım salih amelleri yerine getiren kimse kalbinde bir sevinç ve mutluluk hisseder. Öyleyse eğer bu sevinç ve şadlık Allah’ın kendisine ihsanda bulunduğunun ve nimet inayet ettiğinin (ki bu ihsan ve nimet salih ameldir) ifadesi ve dolayısıyla da bu nimetin azalacağı veya kendisinden geri alınacağı korkusuyla Allah’tan bu nimetini daha da bir art¬tırmasını talep etmekle birlikte olursa bu sevinç ve şadlık ucb değildir. Ama bu sevinç ve şadlık bu amelin kendisinden sadır olduğu, bu sıfata sadece kendisinin sahib bulunduğu, amellerini büyük gördüğü, ona itimad ettiği, kendisini kusur ve taksir haddinden münezzeh ve uzak gördüğü içinse, neti¬cede bu salih amelleri sebebiyle Allah’a minnet etmeye kalkı¬şıyorsa bu ucbdur.”
Ama bu fakir diyor ki:
Ucbun, zikredildiği şeklindeki tef¬siri doğrudur. Ama bu amelleri kalbî ve kalıbı (zahirî) amel¬ler diye genelleştirmek gerekir. Aynı zamanda bu ameller kabih ve hasen (iyi ve kötü) amelleri de içine almaktadır. Zi¬ra ucb, cevarihî (dış organlardan sadır olan) amellere varid olup onları fasid ve batıl kıldığı gibi, cevanihî (kalbî) amelle¬re de sızmakta ve onları da aynı şekilde fasid ve batıl kıl¬maktadır. Aynı şekilde iyi haslet sahibi kendi hasletlerinden ucba kapıldığı gibi, uygunsuz amellerin sahibi de kendi has¬letlerinden ucba kapılmaktadır. Nitekim bu hadis-i şerif de her iki amel çeşidini tasrih etmiş ve özellikle zikretmiştir. Zi¬ra insanların çoğu bundan habersizdir. Bu zikirden sonra Alah’ın izniyle her ikisinden de bahsedilecektir.
Yine bilinmelidir ki, ucb olmadığı ve övülmüş sıfatlardan sayıldığı söylenen sevinç de kişiden kişiye değişen nisbî birşeydir. Nitekim ilhak edilmiş fasılların birinde de beyan edi¬lecektir.
Bil ki ucb için, hadis-i şerifte de yer aldığı gibi, bazı dere¬celer vardır. Birinci derece: İman ve hak marifetler hususun¬da var olan ucbdur. Bunun mukabilinde ise küfür, şirk ve batıl inançlar hususunda var olan ucb yer alır.
İkinci derece: Fazıl melekeler ile övülmüş sıfatlar ucbudur. Bunu mukabilinde de kötülük, ahlak ve kabih melekeler ucbu yer almaktadır.
Üçüncü derece: Salih ameller ve güzel fiiller ucbudur. Bu¬nun mukabilinde de kabih ameller ve uygunsuz fiiller ucbu yer alır.
Bunların dışında da bazı dereceler vardır ki, bu makam¬da zikredilmeye değmez. Biz de inşaallah fasılların zımnında bu derecelere, bu derecelerin menşeîne ve bu dereceler için ilaç olabilecek şeylere kısaca bir işaret etmeye çalışacağız.

Ucb Mertebelerinde

Daha önceden zikredilen derecelerde ucb için birçok mer¬tebeler vardır. Bu mertebelerden bazısı oldukça açık ve belli¬dir ki, insan çok az bir teveccüh ve iltifat neticesinde hemen anlayıp derkedebilir. Ama bu mertebelerden bazısı o kadar dakik ve zariftir ki, insan tam bir teftiş ve sahih bir dikkatle üzerine eğilmediği müddetçe derkedemez. Aynı şekilde bu mertebelerden bazısı diğer bazısından daha şiddetli, zor ve helak edicidir.
Hepsinden büyük ve helak edici olan birinci mertebe öyle bir haldir ki, insanda ucbun şiddeti vasıtasıyla peydahlan¬maktadır. Burada insan, kendi kalbinde velinimetine ve Maliku’l-mülûk’a karşı imanı veya diğer hasletleri sebebiyle minnet etme duygusuna kapılır. İmanı sebebiyle hak memle¬ketinde bir genişlik ve Allah’ın dininde bir aydınlık vücuda gelince ya da şeriatı yayma, hidayet, irşad, emri bi’1-ma’ruf ve nehy ani’l-münker, had icrası, mihrab ve minberi sebebiy¬le Allah’ın dininde bir terakki oluşunca ya da müslümanların onun cemaatine gelmesi ve Hz. Hüseyin için matem ve yas tutmasıyla diyanette bir canlılık peydahlanınca, hemen bu sebeple Allah’a, mazlumların efendisi Hz. Hüseyin’e ve Resul-i Ekrem (s.a)’e karşı minnet etme duygusuna kapılıyor. Bunu her ne kadar izhar etmese de kalbinde minet etmeye kalkışıyor. Dinî işlerde Allah’ın kullarına minnet etmeye kalkışmak da bu babdandır. Mesela insan, vacip ve müstehab sadakalar veya fakir ve zayıfların elinden tutma husu¬sunda onlara minnet etmeye kalkışır. Bazen bu minnet etme duygusu bizzat insanın kendisinden bile saklı ve gizli kal¬maktadır. (İnsanların Allah’a minnet edemeyeceği, tam ter¬sine Hakk Teala’nın mukaddes zatının onların üzerinde min¬neti olduğu bahsi, ikinci hadisin şerhinde söz konusu edilmiş¬tir). Bir diğer mertebe de şudur: Bazen de insan kalbinde va¬r olan ucb sebebiyle Allah Teala’ya karşı nazlanmakta, işve lenmektedir. Bu, minnet etmekten başka birşeydir. Gerçi ba¬zıları bu ikisi arasında hiçbir farkın bulunmadığına kail ol¬muşlardır. Bu makamın sahibi, kendisini Allah Teala’nın mahbubu saymakta ve sulukta mukarrebîn ve sabıkîn kim¬selerden olduğunu düşünmektedir. Hakk’ın velilerinin adı zikredilince veya mahbublar ve muhiblerden ya da cezbe kapılmış salikten bahsedilince kendisini onlardan saymakta¬dır. Aynı şekilde riya olarak kendi nefsini küçültmesi ve onun hilafını izharda bulunması da mümkündür. Veya ken¬disi için ispatlasın diye o makamı öyle bir şekilde kendisin¬den selbetmektedir ki, neticede isbatı gerektirmektedir. Eğer Allah Teala kendisini bir belaya duçar edecek olursa hemen “bela, yakınlık ve dostluk yüzündendir” davulunu çalmaya başlar. Arifler ile tasavvuf, sülük ve riyazet ehli olanlar, sair insanlara nisbeten bu tehlikeye daha çok yakındırlar.
Ucbun diğer bir derecesi de insanın iman veya melekeler ve amelleri sebebiyle Allah’ı kendine borçlu zannetmesi ve kendisini sevaba müstehak kabullenmesidir. Aynı şekilde Allah’ın, kendisini bu alemde aziz, ahirette de makamlar sa¬hibi etmesi gerektiğini düşünmesi ve kendisini pak ve saf bir mü’min olarak bilmesidir. Böyle bir insan gaybe inanan müminlerin bahsi edilince başını şöyle bir sallar ve kalbinde şöyle düşünür:
“Eğer Allah Teala bana adaleliyle bile mua¬mele edecek olursa ben sevab ve ecre müstehak biriyim.”
Hatta bazıları kabahat ve küstahlıkta daha da bir ileri gede¬rek bu batıl kelamı açıkça dilleriyle de izhar ederler. Eğer kendisine herhangi bir bela ve rahatsızlık gelecek olursa, o zaman da kalbinde Allah’a itirazda bulunur. Mümini belaya mübtela eden, münafıka ise rızık veren adil Allah’ın işleri karşısında şaşkınlığa düşer. Batınında Allah Teala’ya ve O’nun takdirine karşı gazaplanır, öfkelenir, durur. Ama za-hirde riyazet ve teslimiyet izharında bulunur. Kendi velini¬metine gazabını, mahlukata ise kaza ve kadere riyazetini takdim eder. Allah Teala’nın bu dünyada müminleri bela ve zorluklara mübtela kıldığını duyunca kendi kalbine, kendine adeta başsağlığı dilemektedir. Ama münafıklardan da mübtela olanların çok olduğunu ve her mübtela olanın mü’min olmadığını bilememekte, idrak edememektedir.
Ucbun diğer bir mertebesi de insanın kendisini başkala¬rından üstün ve mümtaz kabullenmesidir. Böyle bir insan da mümin olmayanlara İman, müminlere imanın kemali, güzel sıfatlarla muttasıf olmayanlara bu sıfatlara sahip olma, va¬cipleri yerine getirmeyen ve haramlara mürtekip olanlara vaciplerle amel ve haramları terketme, sıradan insanlara ise müstehabları yerine getirme, cum’a ve cemaati kaçırmama, mekruhları terketme ve diğer menasıkları eda etme husu¬sunda üstünlük taslamakta, kendisini üstün ve kamil ka¬bullenmekte dolayısıyla da kendisi için bir imtiyaz ve ayrıca¬lığa kail olmaktadır. Kendisine ve amellerine itimad etmek¬te, diğer mahlukları ise değersiz ve nakıs saymaktadır. Tüm insanlara tahkir ve aşağılayıcı bir gözle bakmakta ve Al¬lah’ın kullarını kalp veya diliyle ayıplamakta, kınamaktadır. Herkesi herhangi bir vesileyle Hakk’ın rahmet dergahından dışarı edip uzaklaştırarak rahmeti sadece kendisine ve kendisi gibi olanlara has kılmaya çalışmaktadır. Bu maka¬mın sahibi öyle bir yere varır ki, artık başkalarından sadır olan tüm salih ameller hususunda dahi onlarla münakaşada bulunur ve kalbinde herhangi bir şekilde onu karalamaya, kendi amellerini ise münakaşa ve karalamadan uzak ve mü¬nezzeh bilmeye başlar. İnsanların güzel amellerini değersiz sayar. Ama aynı amel eğer kendisinden sadır olursa onu bü¬yük görür. Başkalarının ayıp ve eksikliklerini çok dakik bir şekilde derkeder. Ama kendi ayıplarından gaflet eder. Bun¬ların hepsi de ucbun alametlerindendir. Gerçi bizzat insanın kendisi de bundan gaflet etmektedir. Ucb için diğer bazı de¬receler de vardır ki, bazılarını zikretmedik, diğer bazılarından ise mecburen sarf-ı nazar ettik.

Bazen Fesad Ehli Kimselerin de Fesadları Hakkında Ucba Kapıldıklarının Beyanı

Ehl-i küfür ve nifak, müşrikler, mülhidler, kötü ahlak ve rezil meleke sahipleri, masiyet ve isyan ehli kimselerin işleri o noktaya varır ki, kendi küfür ve zındıklıklarıyla veya kötü ahlak ve helak edici amelleri sebebiyle de ucba kapılır, mut¬luluk izharında bulunurlar. Kendilerini bu sebepler taklidden uzak, özgür bir ruha sahip ve mevhumlara inanmayan kimseler olarak lanse ederler. Şehamet ve mertlik ehli ol¬duklarını sanırlar ve Allah’a imanı vehmiyat, şeriatın emir¬leri doğrultusunda hareket etmeyi ise küçüklük bilirler. Gü¬zel ahlak ve üstün melekelerin, nefsin zayıflığından ve zaval¬lılığından olduğunu söylerler. Güzel ameller, menasık ve iba¬detlerin, idrakin zayıflığı ve şuurların eksikliğinden olduğu¬na inanırlar. Dolayısıyla da kendilerini, vehmiyata inanma¬yan özgür bir ruha sahip olmak ve şeriatlere itina gösterme-mek sebebiyle medh ve senaya müstehak kimseler olarak ka¬bullenirler. Kötü ve uygunsuz hasletler kalplerinde kökleş¬miş ve ünsiyet edinmiş, göz ve kulaklarını doldurmuş, gözle¬rinde süs ve ziynet olarak tecelli etmiş olduğundan, bunların tümünün kemal olduğunu zannederler. Nitekim:
“Ucbun de¬recelerinden biri de, kula kötü amellerin süslü gözükmesi ve bu sebeple o amelinin iyi olduğunu zannetmesidir”  diye bu¬yuran hadis-i şerif de işbu manaya işaret etmektedir. Bu ha¬dis de şu ayete istinad etmektedir:
“İşlediği kötü amel kendi¬sine bezenen ve onu iyi gören adam, iyiyi kötüyü bilen gibimidir?”
Nitekim “İyi amel ettiğini zannediyor” ifadesi de Allah Teala’nın şu sözüne işaret etmektedir:
“De ki: İşledikleri iş¬ler bakımından en fazla ziyan edenler kimlerdir haber vere¬yim mi size? Onlardır en fazla ziyan edenler ki, dünya yaşa¬yışında bütün çalışmaları boşa gider. Halbuki onlar gerçek¬ten de kendilerinin iyilik ettiklerini, iyi işlerde bulundukları¬nı sanırlardı. Onlardır kafir olanlar, rablerinin delillerini ve O’na ulaşacaklarını inkâr edenler. Bütün yaptıkları boşa gitmiştir ve biz kıyamet günü onları hiç bir ölçüye vurmayız, onlara hiç bir değer vermeyiz.”
Halkı cahil ve habersiz, ama kendisini alim ve haberdar zanneden bu kesim, insanların en zavallısı ve kulların en bahtsızıdır. Nefs tabibleri böyle kimseler için ilaç bulabilmiş değiller. Davet ve nasihat bu şahıslara etki etmemektedir. Belki bazen ters etki bile yaratmaktadır. Bunlar burhan ve delile kulak vermiyorlar. Göz ve kulaklarını enbiyanın hida¬yeti, filozofların burhanı ve alimlerin nasihati karşısında ka¬pamakta, işitmek dahi istememekteler. İnsanı günahtan küf¬re, küfürden de küfrü sebebiyle ucba düşmeye sürükleyen nefsin hile ve şerrinden Alah’a sığınmak gerekir. Nefs ve şeytan, bazı günahları küçümsemek sebebiyle insanı o büyük masiyet ve günaha mübtela kılmaktadır. Kalpte kökleştikten ve insanın da onu küçümsemesinden sonra, ikinci ve nisbeten biraz daha büyük olan bir başka günaha mübtela kıl¬maktadır insanı. Bir kaç kez tekrardan sonra o günah da in¬sanın gözünden düşer küçümsenir ve daha sonra da daha büyük günahlara mübtela olur.
Böylece insan adım adım yukarılara çıkmaktadır. Gitgide büyük günahlar da artık insanın gözünde küçülmektedir. Ni¬tekim sonunda artık tüm günahlar gözünden düşmekte ve küçülmektedir. İlahî kanun ve şeriat, peygamber ve hatta Allah dahi gözünde küçülmekte ve sonunda insanı küfür ve zındıklığa, oradan da küfür ve zındıklığı ile ucba kapılmaya sürükler. Belki ileride bu konuda bazı hatırlatmalarda bulu-nulur.

Şeytanın Hilelerinin Ölçü Ve Mizan Üzere Olduğu Beyanında

Günahları sebebiyle ucba kapılan kimselerin mertebe mertebe ileri gidip küfür ve zındıklığa varması gibi itaat ve taatte ucba kapılan kimseler de ucbun nakıs derecesinden ucbun en üstün mertebesine dek terakki etmektedirler. Nefs ve şeytanın kalpteki hile ve düzeni, ölçü ve mizan esası üze¬redir. Nefs, takva ve Allah korkusu melekesine sahip olan sizlere hiç bir zaman cinayet ve zinayı teklif etmez. Hakeza, şerafet ve nefsanî taharet hasletine sahip kimselere de hır¬sızlık ve yol kesicilik işini salık vermez.
İşin başında sizlere bu amel ve imanınız sebebiyle Allah’a minnet etmeye kalkışmanızı söylemez. Kendinizin mahbublar, muhibler ve ilahî dergâhın mukarrebleri zümresinden olduğunuzu ilan etmenizi de teklif etmez. İlk önce en küçük dereceden işe başlamakta ve kalbinize nüfuz edebilmenin yollarına başvurmaktadır. Sizleri müstehablar, zikirler ve virdler hususunda oldukça duyarlı ve hassas olmaya mecbur etmekte ve bunun zımnında masiyet ehli birisinin amelini de halinize münasip bir şekilde tecelli ettirmektedir. Sizlere şer”î ve aklî hükümler gereğince bu şahıstan üstün ve daha iyi olduğunuzu ilka etmektedir. Amellerinizin sizin necat ve¬sileniz olduğunu, elhamdülillah pak ve pakize bulunduğunu¬zu ve günahlardan uzak ve berî olduğunuzu telkin edip durur.
Bundan da iki netice almaktadır, biri Allah’ın kullarına karşı kötümserlik ve diğeri de kendini beğenmişlik.. Ki her ikisi de insan için helak edici ve fesadların kaynağı duru¬mundadır. Nefs ve şeytana deyin ki, bu günaha mübtela olan şahsın belki de öyle bir meleke veya ameli vardır ki, Allah Teala bu sebeple onu kendi rahmetine mazhar kılar ve hulk ve melekenin nuru o şahsa hidayet eder de sonunda akıbeti hayırlı olur. Belki bu şahsı Allah Teala günaha mübtela kıl¬mıştır ki günahtan daha kötü olan ucba mübtela olmasın. Nitekim Kafî’de yer alan şu hadis-i şerif de bunu işaret et¬mektedir: “İmam Sadık (a.s) buyurdu ki:
Allah Teala mümin için günahı ucbdan daha hayırlı bilmiştir. Aksi tak¬dirde hiç bir mü’mini günaha mübtela kılmazdı.”
Ve belki ben bu kötümserliğim sebebiyle akıbeti kötü kimselerden olurum. Büyük şeyh ve kâmil arifimiz Şahabadî (ruhum ona feda olsun) buyuruyorlardı ki:
“Kalbinizde kafiri kınamanız da böyledir. Olabilir ki, fıtrat nuru ona hidayet eder de siz bu kötümserliğiniz sebebiyle akıbeti kötü kimse¬lerden olursunuz.”
İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, kalben kı¬namaktan başka birşeydir. Tam tersine buyuruyorlardı ki, “Bu alemden küfür üzere göçeceği malum, olmayan kafire lanet etmeyiniz. Belki giderken hidayet bulmuştur. O zaman onların ruhaniyeti sizlerin terakkiyatınıza mani olur.”
Vel¬hasıl nefs ve şeytan sizleri ucbun ilk mertebesine girmeye zorlamaktadır. Daha sonra da yavaş yavaş bu mertebeden başka bir mertebeye, o dereceden de bambaşka dit dereceye çıkarır. Sonunda insanı öyle bir dereceye vardırır ki, amel ve imanı sebebiyle kendi velinimetine ve Maliku’l-Mulûka min¬net etmeye kalkar ve böylece de (ucbun) en son mertebesine ulaşmış olur.

Ucbun Fesadları

Bil ki ucb, zatı gereği insan için helak edici, yokluk getiri¬cidir, insanın amel ve imanını yokluk rüzgarına vermekte ve fasid kılmaktadır. Nitekim ravi de bu hadisi şerifte, ameli fasid eden ucbu sormuştur. İmam (a.s) onu bu derecesinin iman hususunda ucba kapılmak olduğunu belirtmiştir. Ge¬çen hadis-i şerifte de okudun ki, ucb Allah katında günahtan daha büyüktür. Allah Teala da işte bu yüzden bazen mümini günaha mübtela kılmaktadır. Böylece onun ucbdan emanda olmasını istemektedir. Resul-i Ekrem de (sav) ucbu insanı helak edici şeylerden saymıştır; “Emali-yi Saduk”da yer al¬dığı şekliyle Emiru’l-Mü’minin’e ulaşan bir senedle Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Ucba mübtela olan kimse he¬lak olur.”
Bu ucb ve sevincin berzah ve ölüm sonrasındaki suret ve tecessümü o kadar korkunçtur ki, diğer hiç bir korkuya ben¬zememektedir. Galiba Resul-i Ekrem (sav)’in Emiru’l-Mü’minin’e ettiği vasiyetinde yer alan ifadesi de buna işaret etmek¬tedir:
“Hiç bir yalnızlık ucbdan daha korkunç değildir.”
Musa b. İmran (ala nebiyyina ve âlihi’s-selam) şeytana şöyle sordu:
“Bana, ademoğlu işlediği takdirde kendisine musallat ve hakim olduğun günahın ne olduğunu söyle.” Şeytan şöyle cevap verdi:
“Kendi nefsi sebebiyle ucba kapıl¬dığı, amellerini büyük, günahlarını ise küçük saydığı za¬man.”
Allah Teala Davud’a (as) şöyle buyurmaktadır:
“Ey Davud, günahkarlara müjde ver ve sıddıkları korkut! Davud (as) arzetti: “Nasıl olur da onlara müjde vereyim, bunları ise korkutayım?” Allah Teala buyurdu: “Günahkârlara müj¬de ver ki, ben tevbeleri kabul ediyorum ve günahkarları ba¬ğışlıyorum. Sıddıkları da korkut ki, amellerinden ucba ka¬pılmasınlar. Zira ki ben kullarımdan her kimi (adaletimle) hesaba çekecek olursam mutlaka helak olur.”
Sıddıkları ve onlardan daha da büyükleri helak eden hesab hususunda münakaşadan Allah’a sığınırım. Şeyh Saduk’un Hisal’inde    Hz. Sadık (as) vasıtasıyla nakledilen bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
“Şeytan diyor ki:
Eğer üç şeyde ademoğluna galib gelecek olursam, artık her ne yaparsa yapsın kork¬mam. Zira ki, artık hiçbir şeyi kabul edilmez ondan! Amelle¬rini büyük ve çok sayar, günahlarını unutur ve ucba mübtela olur.”
Ucb, duyduğun mefasidlerin yanısıra öyle de bir habis ağaçtır ki, meyvesi birçok büyük günah ve helak edicilerden sayılmaktadır. Kalpte şöyle bir yer edip kökleşince insanı küfür, şirk ve daha yukarılara sürüklemektedir.
Ucbun bir fesadı da günahları küçümsemektir. Bu yüz¬den de ucba mübtela olan bir insan kendini ıslah etmeyi ak¬lından bile geçirmez ve kendini daima pak ve pakize olarak kabullenir. Hiçbir zaman kendini günahların pençesinden kurtarmayı düşünmez. Kendini beğenmişliğin kalın hicabı ve ucb perdesi, onu kendi kötülüğünü görmekten alıkor. Bu da insanı bütün kemallerden alıkoyan ve nakıs birtakım şey¬lere mübtela kılan büyük bir musibettir. İnsanı ebedî helaka duçar kılan ve nefs tabiblerini ilaç bulmaktan aciz bırakan feci bir felakettir.
Ucb, insanı kendi nefs ve amellerine itimad etmeye sevkeder. Bu da zavallı ve cahil insanın kendisini Hakk Teala’dan müstağni ve niyazsız görmesine ve Hakk Teala’nın fazlına teveccüh etmemesine sebep olur. Kuş kadar küçük beyniyle Allah Teala’nın kendisine ecir ve sevab vermesi ge¬rektiğini düşünmektedir. Kendisine adalet üzere bile mua¬mele edildiği takdirde (lütufla değil- çev.) sevaba müstehak olduğunu zannetmektedir. (Bundan sonra biraz da bu konu hakkında bahsedilecektir inşaallah).
Ucbun diğer bir fesadı da insanın Allah’ın kullarına ha¬karet gözüyle bakması, onların amellerini değersiz saymasıdır. Onların amelleri kendi amellerinden ne kadar iyi de olsa beğenmemekte, küçük saymaktadır. Bu da insanın helak yollarından biri olup yolunun dikeni konumundadır.
Ucbun diğer bir fesadı da insanı riyaya zorlamasıdır. Çünkü tabiatıyla kendi amellerini değersiz sayan, ahlakının bozuk ve fasid olduğunu kabullenen, imanının eksik olduğu¬na inanan ve zat, sıfat ve amelleriyle ucba kapılmayan bir kimse kendisini ve var olan her şeyini değersiz sayar, dolayısıyla da gösteriş yapmaktan ve onları başkalarına göster¬mekten şiddetle ictinab eder. Fasid ve bozuk metaını fuarda sergilemeye kalkışmaz. Ama kendisini kamil ve amellerini değerli kabullendiği takdirde hemen onu tecelli ettirmeye ve diğerlerine göstermeye kalkışır.
İkinci hadisin şerhinde riyanın fesad ve bozuklukların¬dan uzun uzadıya bahsettik. Onların tümünü ucbun fesadları olarak da kabullenmek gerekir.
Ucbun diğer bir fesadı da bu rezil sıfatın insanda helak edici kibre yol açmasıdır. İnsanı tekebbür musibetine duçar kılmaktadır. (İnşaallah bundan sonra biraz da bundan bah¬sedilecektir). Ucbun bizzat kendisinden kaynaklanan (direkt-endirekt) bazı fesadlarının şerrinden ise, bahsin uzama¬sına sebep olacağından dolayı sarf-ı nazar ediyoruz.
Ucba mübtela olan şahıs bilmelidir ki, bu rezil sıfat, bir¬çok rezail ve kötülüklerin tohumu konumundadır. İnsanı ebedî felaket ve azabın kucağına düşürmede müstakil ve ye¬terli bir sebep olan sayısız meselelerin menşe ve kaynağı du¬rumundadır. Bu fesadları hakkıyla anlar, dikkatle mülahaza eder ve ardından da Resul-i Ekrem ve büyük zatın Ehl-i Beyt’inden (salavatullahi aleyhim ecmain) varid ve menkul olan hadis ve haberlere müracaat edecek olursa, elbette ki, kendi nefsini ıslah etmeye niyetlenecek, Allah etmesin bu çirkin ve rezil sıfatın diğer aleme sirayet etmemesi için de kendini bu rezil sıfattan temizlemeye ve köklerini kendi nef¬sinden söküp atmaya çalışacaktır.
Bir zaman gelir de bu dünyevî-mülkî göz kapanır, berzah ve kıyamet sultanı zuhur edecek olursa, büyük günahlar eh¬linin durumunun kendi halinden çok daha iyi olduğunu gö¬recektir. Allah Teala, sahip oldukları nedamet veya Hakk Teala’nın fazlına varolan itimadları sebebiyle onları bağışla¬mıştır. Bu zavallı ise kendisini müstakil ve özerk kabullendi¬ğinden, batınında kendisini Hak Teala’nın fazlından müstağ¬ni gördüğünden Allah Teala da onu hesaba çekecek, onu ken¬di isteği üzere adalet mizanı karşısına alacak. Hakk için hiç bir ibadet etmediğini, tüm ibadetlerinin O’nun dergâhından uzak olduğunu, amel ve imanının da batıl ve değersiz olduğunu bildirecektir. Belki bizzat bunlar onun helaket, elim azab ve cahîmde (cehennem) ebedî olarak kalma¬sına sebep olacaktır. Allah Teala hiç kimseye adaletiyle mu¬amele etmesin. (Belki lütuf ve merhametiyle davranacak ve muamele edecek olursa hiç kimse için bir kurtuluş yolu kal-maz. Hidayet imamları (aleyhimi’s-selam) ve büyük peygam¬berler dua ve münacaatlarında Allah’ın fazlını temenni edi¬yorlardı. Adalet ve hesapta münakaşa hususunda oldukça korku içinde idiler. Hakk dergâhının hasları ve masum imamların (salavatullahi aleyhim) dua ve münacaatları, kendi kusur ve taksirlerini itiraf ve hakkıyla ubudiyetten aciz olduklarının beyanıyla doludur, öyle ki mevcudatın en efdali ve mümkünü’l-vücudun Allah’a en yakın olanı (Pey¬gamberimiz (sav) çev.) bile, “Seni hakkıyla tanıyamadık ve sana hakkıyla ibadet edemedik”   diye buyurmaktadır. O hal¬de diğer insanların hali ne olacaktır bir düşün.
Evet, onlar Hakk Teala’nın azametini ve mümkün’ün va¬cip ile olan nisbetini çok iyi anlamışlardır. Onlar biliyorlar ki, dünyadaki tüm ömürlerini ibadet, taat, hamd ve teşbih ile geçirecek olsalar bile Hakk’ın nimetinin şükrünü eda edemezler. Nerede kaldı ki, O’nun zat ve sıfatının hamd ü se¬na hakkını yerine getirebilsinler… Onlar biliyorlar ki, mevcudlardan hiçbirisi kendiliğinden bir şeye sahip değildir. Hayat, kudret, ilim, kuvvet vesair kemallerin tümü O’un kemal gölgesi altında bulunmaktadır. Mümkün ise fakir, belki salt fakirlik ve bağımlılıktır, müstakil değil. Mümkün’ün ne gibi bir kemali olabilir ki, onunla övünmeye ve diğerlerine üstün¬lük taslamaya kalkışsın! Ne kudreti vardır ki, amellerini di¬ğerlerine gösteriş etsin. Onlar Allah’ın celal ve cemalinin arifleridir. Onlar ayan ve şuhûd ile kendi acziyet ve noksan¬lıklarını ve kemal-i vacib’i müşahede ediyorlardı. Ama biz zavallıların göz, akü, idrak vesair müdrikatı, cehalet, bilgi¬sizlik, gaflet, kendini beğenmişlik ve kalbi ve kalıbı (organik) günahların hicab ve perdesiyle örtülü kaldığından Hakkın üstün ve kabir saltanatı mukabilinde arz-ı endamda bulunu¬yor ve kendimiz için bir istiklal ve değere kail oluyoruz.
Ey kendinden ve halikıyla kendisi arasında var olan nisbetten habersiz olan zavallı mümkün!
Ey Maliku’l-Mülûk karşısında ne gibi bir sorumluluk ve görevi olduğundan gafil olan talihsiz mümkün! Bizler için birçok felaket ve bahtsızlığa sebep olan ve bizleri bunca zul¬metler ve bulanıklıklara mübtela kılan da iş bu cehalet ve bilgisizliktir. İşin bozulduğu baştan ve pisliği kaynaktandır. Bizim marifet gözümüz kör ve kalplerimiz ölmüştür. Bu da bütün bu musibetlerin sebebidir. Ama biz ıslah fikrinde dahi değiliz.
Yarabbi, sen bizlere tevfik inayet eyle, Sen bizlere vazife ve sorumluluğumuzun ne olduğunu bildir, arif ve evliyanın kalbini dolduran kendi marifet nurlarından bize de nasib et. Kudret ve saltanat ihatanı bana da göster. Bizlere kendi ek¬siklik ve noksanlıklarımızı göster. Biz çaresiz ve zavallılara elhamdülillahi rabbi’l-alemin’in (ki biz tüm güzellik ve iyi¬likleri mahluka nisbet ediyoruz) manasını öğret. Sen kalplerimizi mahluklardan hiç birisinin hamde layık olmadığına aşina kıl. Sen bizlere:
“Sana gelen iyilikler Allah’tandır. Sa¬na gelen kötülükler ise nefsinden”   hakikatini göster. Sen mübarek tevhid kelimesini bizim kasvetli ve bulanık kalple¬rimize sok. Biz hicab, zulmet, şirk ve nifak ehliyiz. Biz bencil ve kendini beğenmiş kimseleriz. Sen nefs ve dünya sevgisini kalplerimizden dışarı çıkar. Sen bizleri Allah’ı isteyen ve sa¬dece Allah’a ibadet edenlerden eyle, “Şüphesiz ki sen her şe¬ye kadirsin.”

Ucbun Menşeinin Nefs Sevgisi Olduğu Beyanında

Bil ki ucb rezilliği nefs sevgisinden kaynaklanmaktadır. Zira insan, nefs sevgisi fıtratı üzere yaratılmıştır, insanî tüm hataların ve ahlakî rezilliklerin menşeî nefs sevgisidir. İşte bu cihettendir ki, insan kendi küçük ve değersiz amellerini büyük olarak görmekte, bu vesileyle Hakk dergahının iyileri ve has kullan arasında olduğunu sanmakta ve bu değersiz amelleri vasıtasıyla sena ve medhe layık bulunduğunu ta¬savvur etmektedir. Hatta bazen kötü ve kabih amelleri bile gözünde iyi ve güzel olarak tecelli eder. Eğer başkalarından kendi amellerinden daha iyi ve büyük ameller sudur edecek olursa, onlara yeterince ehemmiyet vermemekte ve daima halkın iyi amellerini kötülükten bir mertebeye te’vil ve tev¬cih etmektedir. Öte yandan kendi çirkin ve uygunsuz işlerini ise iyilikten bir mertebeye te’vil etmektedir. Allah’ın kulları konusunda kötümserdir. Ama kendisi söz konusu olunca
iyimser. Bu nefs sevgisi vasıtasıyla, binlerce pislik ve Hak’tan uzaklaştırıcı kötülüklerle yoğrulmuş küçücük bir ameli karşılığında Hakk Teala’yı kendisine borçlu kabul et¬mekte ve rahmete mazhar olması gerektiğini hayallemektedir. Şimdi de kendi güzel ve iyi amellerimiz üzerinde tefek¬kür edecek olursak iyi olur sanırım. Bizlerden sudur eden ibadî amellerimizi biraz da olsun aklımızla ele alıp insaf gö¬züyle değerlendirelim.
O zaman da görelim bakalım bizler bu amellerimiz sebe¬biyle medh, sena, sevab ve rahmete mi müstehakız, yoksa kı¬nama, ceza, gazab ve azaba mı? Ve eğer Hakk Teala bizim nazarımızda iyi olan bu ameller sebebiyle bizleri kahır ve ga¬zab ateşinde yakacak olursa, bu yerinde ve adaletli birşey midir?
Ben şu anda sizleri, sormak istediğim şu soru hususunda hakem kılıyorum. Ve sizlerden -tefekkür ve teemmülden son¬ra da tasdik etmenizi istiyorum. Sualim şu:
Eğer sadık ve musaddık olan Nebiyy-i Ekrem (sav), farzen sizlere dese ki:
“Tüm ömrünüz boyunca ister Allah’a ibadet edin, O’nun emirlerine itaat gösterin, şehvetleri ve nefsanî istekleri terkedin, isterse de tüm ömrünüz boyunca O’nun emirlerinin hila¬fını yapın, nefsanî meyil ve şehvetleriniz doğrultusunda ha¬reket edin. Sizin ahiretteki derece ve mevkiniz açısından hiç farketmez, her iki surette de sizler necat ehlisiniz, cennete gi¬deceksiniz ve azaptan emanda olacaksınız. Namaz kılın veya zina edin hiç farketmez. Ama Hakk Teala sizin kendisine ibadet etmenizi, medh-u senada bulunmanızı, şehvet ve nefsanî arzularınızı bu dünyada terketmenizi istemektedir. Buna karşılık olarak da sizlere hiç bir mükafat vadetmemekte, hiç bir sevab vermemektedir.”   Şimdi soruyorum, acaba sizler günah ve masiyet ehli mi olurdunuz, yoksa ibadet ve takva ehli mi? Sizler Hakk Teala’nın hatırı ve rızası için nefsanî lezzetleri kendinize haram kılar mıydınız? Sizler yi¬ne de müstehablar, cum’a ve cemaat hususunda bu kadar rağbetli olur muydunuz? Yoksa şehvetlere dalıp işret meclislerinde eğlence, müzik ve benzeri şeylerle mi meşgul olurdu¬nuz?
Riyakârlık ve gösterişten uzak tam bir insaf nazarıyla düşünüp de öyle cevap verin.
Ben kendi adıma ve benim gibi olanlar adına diyorum ki masiyet ve günah ehli, itaati terkeden ve nefsanî şehvetlere dalan kimselerden olurdum. Bu neticeden de anlaşıldığı gibi, bizim tüm amellerimiz nefsanî lezzetler ile mide ve tenasül organımızı tatmin ettirmek içindir. Biz mideperest ve şehvetperest kimseleriz. Bazı lezzetleri terkediyorsak da bu da¬ha büyük lezzetleri tatmak içindir. Nazarımızın veçhesi ve arzularımızın kıblesi şehvet güdülerimizi tatmin etmektir. İlahî yakınlaşmanın miracı olan namazı bizler cennet hurile¬rine kavuşabilmek için kılıyoruz. Namazlarımızın Hakk’a yakın olmakla uzaktan yakından bir ilgisi bulunmamakta¬dır. Emre itaat ile de bir ilgisi yoktur. Allah’ın rızasını gözet¬mekten binlerce fersah uzaklardadır.
Ey şehvet ve gazabını dindirmekten başka hiçbir şeyi dü¬şünmeyen ve ilahî marifetlerden habersiz olan zavallı ve se¬fil! Zikir, vird, müstehablar ve vaciblerle amel, mekruhu ve haramları terketmek, güzel ahlakla ahlaklanmak ve kötü ahlaktan uzak durmak gibi amellerinin tümünü insaf terazi¬siyle tart. Yapmış olduğun bu amellerin hepsi de nefsanî şehvetlere ulaşmak, zümrütten tahtlara oturmak, güzel manzaralı kasırlarda sükûnet etmek, güzel ve zarif cennet hurileriyle oturmak, parlak ve ipek elbiseler giymek ve nefsanî arzulara nail olmak içindir. Acaba baştan sona ben¬cillik ve nefisperestlikten kaynaklanan bu amellerin Allah için ve Hakk’a ibadet aşkıyla olduğunu söylemek yakışık alır mı? Acaba sadece ücret için çalışan ve “ben işveren için ça¬lışıyorum” dediğinde herkesçe tekzib edilen işçiden ne farkı¬nız var ki? Acaba, “ben sadece Allah’a yakınlaşmak için na¬maz kılıyorum” demekle yalan söylemiyor musunuz? Acaba sizin bu namazınız Allah’a yakın olmak için midir, yoksa cennet hurileri ve nefsanî şehvetlere nail olmak için mi?
Açıkça söyleyeyim ki, Allah’ın arif ve evliya kullan indin¬de bizim bütün bu ibadetlerimiz dahi büyük günahlardan sa¬yılmaktadır. Seni zavallı seni, Hz. Hakk’ın (c.c) huzurunda ve O’nun mukarreb meleklerinin önünde Hakk’ın rızasının hila¬fına hareket etmektesin. Hakk’a yakınlaşmanın miracı olan ibadeti bile nefs-i emmare ve şeytan için eda etmektesin. Bu¬na rağmen kalkmış bir de utanmadan ibadetinde, rububiyet ve mukarreb meleklerin huzurunda onca yalan atıyor ve ifti¬rada bulunuyorsun. Minnet etmeye kalkışıyor, ucb ve tekeb¬büre kapılıyorsun. Benim ve senin yaptığın bu ibadet ile en büyüğü riya olan isyan ehlinin günahlarının ne farkı var ki? Zira riya şirktir. Büyük bir günah olmasının sebebi de ibade¬tini Allah için eda etmediğindendir. Bizim bütün ibadetleri¬miz salt şirktir. Biraz olsun ihlas ve hulus şekki dahi yoktur. Belki Allah’ın rızası (başkalarıyla ortaklık şeklinde dahi ol¬sun) amellerimizde mevcud değildir. Tam tersine hepsi de şehvetler ile mide ve tenasül organının tatmini içindir.
Ey aziz, kadın için kılınan namaz -ister dünyadaki kadın olsun, ister cennetteki farketmez- Allah için kılınan namaz değildir. Dünyevî veya uhrevî emel ve arzular için kılman namaz ilahî bir namaz değildir ve Allah’la hiçbir ilgisi yok¬tur. Öyleyse niçin bu kadar kabarıyor nazlanıyorsun, işvelenip tekebbür ediyorsun? Allah’ın kullarına hakaret gözüyle bakıyorsun, kendini Hakk dergahının has kullarından sayı-yorsun? Zavallı seni, bizzat bu namazın yüzünden azaba müstehak ve yetmiş zer’alık zincire vurulmaya layıksın. Öy¬leyse niçin kendini alacaklı zannediyor ve kendin için bu ala¬caklı zannetme, tekebbür ve ucb sebebiyle başka bir azap da¬ha hazırlıyorsun. Sen yapmaya memur olduğun amelleri ye¬rine getir, ama bil ki amellerin Allah için değildir. Ve yine bil ki, Allah Teala seni kendi fazl ve rahmetiyle cennete götüre¬cektir. Şirkin bir bölümünü Allah Teala kullarının zayıflığı sebebiyle onlar için bağışlamış, gufran ve rahmetiyle üzerine settariyet perdesini örtmüştür. Bırak da bu perde yırtılma¬sın. Adına ibadet dediğimiz bu kötülük ve günahlar üzerin¬deki Hakk ve gufran perdesi Öylece kaladursun. Allah koru¬sun sayfa çevrilir de adalet sayfası çıkacak olursa ibadetleri¬mizin kötü kokusu, günahkârların insanı helak eden günah¬larının kokusundan daha az değildir.
Biz daha önce de Sıkketül-İslam Kuleynî’nin Kafi’de Hz. Sadık (as) senediyle Rasulullah’dan naklettiği bir hadise işa¬ret etmiştik. Şimdi de o hadisin bazı bölümlerini teberrük olsun diye aynı şekilde ibaresiyle naklediyoruz.
İmam Sadık (as) naklediyor ki, Rasulullah şöyle buyurdu:
“Allah Teala Davud’a şöyle dedi: Ey Davud, günahkârlara müjde ver ve sıddıkları ise korkut. Davud arzetti:
Nasıl olur da günahkârlara müjde verir, sıddıkları ise korkuturum? Al¬lah Teala buyurdu: Günahkarlara müjde ver ki, ben tevbele¬ri kabul ederim. Günahları ise bağışlarım. Sıddıkları ise korkut ki, amellerıyle ucba mübtela olmasınlar. Zira ki ben kullarımdan her kimi (lütfumla değil de) adaletimle hesaba çekecek olursam mutlaka helak olur.”
Sıddıklar günah ve masiyetten uzak ve pak olmalarına rağmen hesapta helak olduktan sonra benim ve senin halin ne olacak? Üstelik bunlar da benim ve senin amellerinin, he¬lak edici ve aynı zamanda haram olan dünyevî riyadan an ve halis olduğu zaman söz konusudur. Halbuki riya ve nifaktan an ve halis olan çok az amellerimiz var. En iyisi söylemeye¬lim de öylece kalsın.
Şimdi eğer ucb, tekebbür, naz ve işveye yer kalmışsa sen yine yapmaya devam et, ama insaf olarak artık utanma, mahcubiyet ve kusurlarını itiraf zamanıdır. Ciddi ve doğru bir şekilde eda ettiğin her ibadetten sonra Hakk Teala huzu¬runda attığın onca yalan ve yersiz olarak kendine verdiğin onca nisbetler yüzünden Allah’a tövbe ve istiğfar et. Acaba namaza başlamadan önce Hakk Teala’nın huzurunda:
“Hiç şüphem olmaksızın mabudumu tek tanıyarak, yüzümü gökle¬ri ve yeryüzünü yaratana döndüm ve ben şirk koşanlardan değilim. Şüphesiz ki namazım ibadetlerim, hayatım ve ölü¬müm alemlerin rabbi olan Allah içindir..”
Dediğin için bile olsa tevbe etmen gerekmez mi? Acaba gerçekten de na¬zar cihetiniz göklerin ve yerin yaratıcısına mıdır? Acaba siz müslüman mısınız yoksa müşrik mi? Acaba, namaz, ibadet, hayat ve ölümünüz gerçekten de Allah için midir? Acaba na¬mazda “Elhamdulillahi rabbi’l-alemin” dediğin için utan¬man gerekmez mi? Acaba siz hamd ve övgülerin Hakk’a mahsus olduğuna mı inanıyorsunuz, yoksa kullara mı?
Belki O’nun düşmanları için dahi iyiliklere ve güzel has¬letlere kailsiniz. Acaba bizzat bu alemde de rububiyeti baş¬kaları için sabit kıldığın halde namazda rabbu’l -alemin de¬men yalan değil midir? Tevbe etmen gerekmez mi? “Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım dileriz” demekten utanmıyor musun? Acaba sen Allah’a mı ibadet ediyorsun yoksa mide ve tenasül organına mı? Acaba sen Allah’ı mı is¬tiyorsun yoksa hurü’l-ayn’ı mı? Acaba sen gerçekten de Al¬lah’tan mı yardım istiyorsun yoksa işlerinde nazar-ı itibara almadığın tek kimse Allah mı? Sen Beytullah’ı ziyaret etme¬ye giderken maksat ve maksudun Allah, istek ve arzun bey¬tin sahibi midir ve kalbin şairin şu sözünü terennüm ediyor mu? “Evin sevgisi kalbime girmedi.” Sen şimdi gerçekten de Allah’ı mı istiyorsun? Hakk’ın cemal ve celal eserlerini mi taleb ediyorsun? Acaba sen mazlumların efendisi Hz. Hüse¬yin için mi yas tutuyor ve dövünüyorsun, yoksa kendi arzu ve emellerine kavuşmak için mi? Miden mi seni yas meclisle¬ri düzenlemeye zorluyor? Şehvetlerine nail olma arzusu seni cemaat namazlarına katılmaya zorluyor. Nefsanî heva ve he¬vesler seni ibadet ve menasiklere doğru çekmektedir. Ey kar¬deş, nefs ve şeytanın hileleri huusunda oldukça dikkatli ol. Bilki bunlar, senin bir tek halis amelinin olmasını istemez¬ler. Hatta Allah Teala’nın kendi fazlıyla kabullendiği bu ha¬lis olmayan amelinin bile menzile ulaşmasını arzulamazlar. Öyle bir şey yaparlar ki bu ucb ve yersiz tekebbür sebebiyle tüm amellerini yok etmeye çalışırlar. Allah’tan ve O’nun rızasından uzaksın, cennet ve huru’l-ayn’a kavuşmamak da kolay birşeydir. Belki üstelik ebedi olarak kahır ateşinde de yanacaksın. Sen bu çürümüş ve kokmuş, eli kolu kırık riya, süm’a ve amellerin sebebiyle Hakk Teala üzerinde bir hakkı¬nın olduğunu mu zannediyorsun? Yoksa mahbub ve muhibler zümresine mi katıldın? Ey muhiblerin halinden habersiz olan zavallı! Ey muhiblerin kalbinden ve kalplerinin ateşin¬den habersiz olan zavallı! Ey muhlislerin yangısından ve on¬ların amellerinin nurundan habersiz olan gafil ve çaresiz! Yoksa sen onların amellerinin de benim ve senin amellerin gibi olduğunu mu zannediyorsun? Yoksa sen Hz. Emiru’l-Mü’minin’in namazının bizim namazlarımızdan üstünlüğü¬nün sadece “vele’d-dâllîn…” ayetini daha bir uzatarak oku¬ması olduğunu mu zannediyorsun? Yoksa kıraati mi daha doğruydu. Yoksa rükû ve sücudu daha uzun, zikir ve virdleri mi daha çoktu? Veya O hazretîn bizlerden ayrıcalığı bir gece¬de bilmem kaç yüz rekat namaz kılması mıydı? Yoksa Seyyidu’s-Sacidîn’in (a.s) münacaat ve duası da bizim dualarımız gibi midir? O, hurü’1-ayn, armut ve nar için mi bu kadar ağlı¬yor, inleyip duruyordu? Onlara kasem “ve innehu le kasemun azîm” tüm, melekler ve Rasulullah dışındaki nebiler hep birlikte elele verseler bile Emiru’l-Müminin’in bir tek la ilahe illallah sözünü söyleyemezler. Ali’nin (as) velayet ma-kamına olan kısır marifetim sebebiyle toprak olsun başıma!
Ey aziz! Bu kadar da Allah lafını tekrarlayıp durma. Bu kadar da Allah sevgisinden dem vurma. Ey arif, ey sofu, ey filozof, ey mücahid, ey derviş, ey fakih, ey muinin, ey muhafazakâr, ey zavallı bahtsızlar, ey nefsin heva ve hilele¬rine mübtela olan çaresizler, ey emeller, arzular ve nefs sev¬gisinin esiri sefiller, bilin ki hepiniz çaresiz ve zavallısınız. Hepiniz ihlas ve Allah’ı istemede oldukça uzaksınız. Kendi kendinize bu kadar hüsn-ü zannınız olmasın. Bu kadar da naz ve işve etmeyin. Kendi kalplerinize sorun bakın, Allah’ımı istiyor yoksa benciliği mi? Muvahhid midir yoksa müşrik mi? Öyleyse bu ucblar da neyin nesi? Amelleriyle bu kadar iftihar etmenin manası da ne? Farzen tüm ayrıntı ve şartları doğru, şirk, riya ve ucbdan arı ve uzak bir amel bile olsa mi¬de ve tenasül organını tatmin etmekten başka bir garizesi ol¬mayan amelin ne değeri olabilir ki bu kadar gururla meleklere takdim ediyorsun? Halbuki bu amelleri gözlerden saklı ve gizli tutmak gerekir. Bu ameller çirkin ve feci şeyler cinsindendir. Dolayısıyla da insan bu amellerinden utanmalı ve saklı gizli tutmaya çalışmalıdır.
Yarabbi, şeytanın ve nefs-i emmarenin şerrinden biz za¬vallılar koşup sana sığınırız. Muhammed ve Ehl-i Beyt’i (s.a) hakkı için sen bizleri şeytanın ve nefs-i emmarenin şerrin¬den kurtar.

3- KİBİR

Hakim diyor ki, İmam-ı Sadık’a (a.s):
“İlhadın en alçak de¬recesi nedir?” diye sordum. Şöyle buyurdu:
“İlhadın en aşa¬ğı ve alçak derecesi kibirdir.”

Şerh

Kibir öyle bir nefsani halettir ki, insanı kendisinin büyük ve yüce olduğuna inandırmakta ve dolayısıyla da diğer in¬sanlara karşı büyüklük taslamaya teşvik etmektedir. Kibrin eseri ise insandan sadır olan ameller ve dış alemde zuhur e-den belirtileridir. Nitekim ‘şu şahıs tekebbür ediyor” derler. Bu sıfat, ucbdan başka birşeydir. Belki önceden de zikredil-diği gibi bu çirkin sıfat ve habis, rezil haslet ucbun semere ve ürünü konumundadır. Zira ucb kendini beğenmişliktir. Kibir ise başkalarına büyüklük ve üstünlük taslamaktır. İnsan kendisinde bir kemal ve üstünlük görünce öyle bir naz ve iş¬ve içine girer ki, buna ucb derler. Aynı şekilde diğerlerinin bu kemalden yoksun olduğunu zannedince de onlardan üstün ve mukaddem olduğu nazarına gelir, işte bu nazardan diğerlerine karşı büyüklük ve üstünlük taslama haleti orta¬ya çıkar ki buna da “kibir” derler. Bunların hepsi de insanın kalbinde ve bâtınında vaki olmaktadır. Ama eser ve belirtile¬ri dışarıya yansımakta, hariçte zuhur etmektedir. Bu ister beden heyeti, ister fiiller ve isterse de kavil ve sözlerde olsun fark etmez, hepsi de kibirdir.
Bilcümle sadece kendini düşünen egoist insan bencil olur, bencillikte aşırı gidince kendini beğenmeye başlar ve kendini beğenmişlikte de ifrata varınca başkalarına karşı üstünlük taslamaya kalkışır.
Bil ki nefsanî sıfatlar (ister noksanlık ve rezail cihetinden olsun ve isterse de kemal ve fezail) oldukça dakik ve karma¬şık bir şeydir. Dolayısıyla da bazıları ile diğer bazıları ara¬sında belirli bir fark ve ayrıcalık tesbit edebilmek oldukça zordur. Çoğu kez büyük alimler arasında bu nefsanî sıfatla¬rın sınırlandırılması hususunda oldukça şiddetli ihtilaflar bi¬le baş göstermiştir. Belki de vicdanî sıfatları noksansız bir şe¬kilde tarif edebilmek mümkün değildir. Dolayısıyla da bu iş¬leri vicdanın bizzat kendisine havale edelim, kendimizi bir¬takım mefhum ve ıstılah üretimi kaydından kurtararak asıl maksat ve meramımızdan uzaklaşmamaya çalışalım.
Velhasıl bilmek gerekir ki kibrin de, ucb için zikrettiği¬miz derecelere benzer birtakım derece ve mertebeleri vardır. Ucbda da bir benzerinin olduğu ve orada sırf önemli olmadı¬ğından zikretmediğimiz bazı dereceleri, buradaki önemine binaen zikredeceğiz. Ama ucbda zikredilenlerin bir benzeri altı dereceden ibarettir.
Kibrin derecelerinden biri insanın iman ve hakk inançları sebebiyle tekebbür etmesidir ki, bunun da mukabilinde küfür ve batıl inançları sebebiyle insanın tekebbür etmesi yer almaktadır.
Kibrin diğer bir derecesi de insanın üstün melekeler ve övülmüş sıfatları sebebiyle tekebbür etmesidir ki, mukabilin¬de insanın ahlakî rezillikler ve uygunsuz melekeleri sebebiy¬le tekebbür etmesi yer almaktadır.
Kibrin bir diğer derecesi de insanın kendi menasik iba¬detler ve salih amelleriyle tekebbür etmesidir ki, mukabilin¬de insanın günahlar ve kötü amelleriyle tekebbür etmesi yer almaktadır. Bunlardan her biri nefste var olan ucb derece¬sinden kaynaklanmış olabileceği gibi, başka birtakım sebep¬leri de olabilir ki, bundan sonra ona işaret edilecektir.
Ama burada özellikle üzerinde durmak istediğimiz insa¬nın haseb, neseb, mal, evlad, siyadet, riyaset vb. birtakım haricî şeyler sebebiyle tekebbüre kalkışmasıdır. Aynı şekilde Allah’ın izniyle birkaç faslın zımmında kibrin rezil fesadları ile gücümüz yettiği bu fesadların ilacına da işaret etmeye çalışacağız. Allah Teala’dan kendime ve okuyuculara tesir etmesini taleb ediyorum.

Kibrin Dereceleri

Bil ki, kibrin başka bir itibarla bazı dereceleri daha var¬dır.
Birincisi: Allah Teala karşısında kibirlenmek
İkincisi: Enbiya, resuller ve evliya (salavatullahi aleyhim) karşısında kibirlenmek.
Üçüncüsü: Allah Teala’nın emirleri karşısında kibirlen¬mek ki bu da Allah’a kibirlenmeye dönmektedir.
Dördüncüsü: Allah’ın kullarına kibirlenmek ki, marifet ehli indinde bu da Allah’a kibirlenmeye dönmektedir.
Ama hepsinden daha kabihi, helak edicisi ve üstün dere¬cesi, Allah Teala’ya kibirlenmektir ki bu, küfür ve fücur ehli ile uluhiyet iddiasında bulunan kimselerde peydahlanmak¬tadır. Bazen bunun bazı numuneleri diyanet ehli kimselerde de görülmektedir, ancak zikri münasib değildir. Bu, cehale¬tin, bilgisizliğin, mümkünün kendi haddini ve vacibu’l-vücu¬dun makamını bilmemesinin sonucudur.
Ama enbiya ve evliyaya kibirlenmek, enbiya zamanında oldukça fazla vaki oluyordu. Allah Teala onların şöyle dediği¬ni haber veriyor:
“Biz, bizim gibi iki insana mı iman edece¬ğiz?”
Ve bu dinin ehli olanlara şöyle diyorlardı:
“Ve bu Kur’an dediler, iki şehirden birinin en büyük en ileri gelen adamını inseydi ne olurdu?”
Sadr-ı İslam’da Allah’ın evliya kullarına kibirlenmek ol¬dukça fazlaydı. Günümüzde de İslam ile süslenen bazı kim¬selerde örnekleri mevcuttur.
Ama Allah’ın emirleri karşısında kibirlenmek bazı gü¬nahkar kimselerde peydahlanmaktadır. Bu tür bir insan, mesela ihram elbisesi ve benzeri amellerini kendine yakıştı¬ramadığı için haccı bile terketmektedir. Secde etmeyi guru¬runa yediremediği için namazı terketmektedir. Bazen menasik, ibadetler; ilim ve diyanet ehli kimselerde de bu durum görülmektedir. Mesela tekebbüre kapıldığından ezam terkeder ve kendisi gibi veya kendisinden aşağı olan kimselerden hak bir söz bile işitmeyi asla kabullenmez.
Bazen de olur ki, insan herhangi bir meseleyi kendi dost veya arkadaşlarından duyunca büyük bir şiddetle reddeder ve bu sözün sahibini kınar, şiddetle eleştirir. Ama aynı meseleyi bir din büyüğünden işitince hemen kabullenir. Hatta ilk önce ciddi bir şekilde reddedip sonra da ciddi bir şekilde kabul ediyor da olabilir. Bu şahıs, hakkın talibi değildir. Sa¬hip olduğu tekebbür, hakkın üzerine perde örtmektedir. Bü-yüklere yaltaklanmak -ki övülmüş tevazu sıfatından başka bir şeydir- onu sağır ve kör kılmıştır. İşte bu tekebbür yüzün¬den, kendi makamına yakıştıramadığı bazı ilim ve kitapları tedris ettirmeyi, zahiren hiç bir unvanı olmayan kimselere veya sayısı az olan bir cemaate ders vermeyi, küçük mescidlerde cemaate katılmayı ve Allah’ın rızasının onda olduğunu bilse bile az bir topluluk ve cemaatle kanaat etmeyi dahi terketmekte, şiddetle reddetmektedir. Hatta bazen bu mesele o kadar dakik ve zarif olmaktadır ki, bu sıfatın sahibi bile amelinin kibir bir hulkü üzerine olduğunu anlayamamakta¬dır. Meğerki kendi nefsini ıslah etmeyi istesin ve nefsin hile ve desiseleri hususunda oldukça dakik ve dikkatli davranmış olsun.
Ama Allah’ın kullarına daha da kötüsü ilahî alim ve bil¬ginlere tekebbür etmenin fesadı hepsinden daha çok ve zara¬rı hepsinden daha fazladır. Fakirlerle oturmaktan çekinmek, meclis ve mahfillerde amel ve davranışlarda daima önde bu¬lunmayı istemek işte bu kibirden kaynaklanmaktadır. Ve bu, ayan ve eşref takımından tut, alimlere ve konuşmacılara, zenginlerden tut fakirlere kadar -Allah’ın hıfzettiği kimse hariç- birçok insan arasında yaygın ve revaç halindedir. Ba¬zen tevazu, yaltakçılık ve tekebbürü birbirinden ayırabilmek oldukça zordur. İnsan Allah Teala’ya sığınmalıdır ki, kendisine hidayet yolunu göstersin. İnsan kendisini ıslah etmek isterse ve maksuda doğru hareket edecek olursa Hakk Teala’nın mukaddes zatı kendi geniş rahmetiyle ona hidayet ve kılavuzluk eder ve bu seyri onun için oldukça kolay ve rahat bir hale getirir.

Tekebbürün Asıl Sebebi

Kibrin birçok sebebi vardır ve bu sebeplerin hepsi de as¬lında bir şeye dönmektedir. İnsan, kendisinde bir kemalin bulunduğunu vehmedince ucba kapılır, bu, nefs sevgisiyle de karışınca başkalarının kemalini görmesine hicab teşkil eder ve dolayısıyla da onların kendisinden çok geride ve nakıs ol¬duklarını zanneder. Bu da neticede kalbî veya zahirî büyüklenmeye sebep olmaktadır. Mesela bazen irfan alimlerinde vücuda gelmektedir. Bir kimse kendisini marifetler ve şuhud ehli kabul etmekte, kalb ehli ve geçmişi güzel kimselerden olduğunu zannetmektedir. Başkalarına büyüklük ve üstün¬lük taslamaktadır. Filozof ve hükemayı kışrî (kabukçu) fakih ve muhaddisleri ise zahirî ve halkı da hayvan gibi görürler. Allah’ın tüm kullarına hakaret ve tahkir gözüyle bakarlar. Bu zavallı, “fena fîllah” ve “beka billah” lafını edip tahak¬kuk davulunu çaldığı halde böyle tasavvur etmektedir. Hal¬buki ilahî marifetler, insanın Allah’ın kullarına güzel bir gözle bakmasını iktiza etmektedir. Eğer marifetullah’ın ko¬kusunu dahi almış olsaydı, hakkın cemal ve celalinin mazharlarına tekebbürde bulunmazdı. Nitekim beyan ve ilim makamında kendisi de kendi haletinin hilafını tasrih etmek¬tedir. Bütün bunlar aslında kalbine marifetlerin girmemiş olmasından ve bu zavallının daha iman makamına dahi er¬meden irfan makamından dem vurmasından ve irfandan hiç¬bir nasibi olmadığı halde tahakkuk’tan söz etmesinden kaynaklanmaktadır.
Bazen filozoflar arasında da bazı şahıslar ortaya çıkmak¬tadır ki, kendilerini burhan ve hakikatlerin alimi bildiklerin¬den ve Allah’a, melaikeye, resullere ve kitaplara yakîn eden kimselerden olduklarını düşündüklerinden dolayı diğer in¬sanlara hakaret gözüyle bakarlar ve diğer ilintleri ilim ola¬rak bile değerlendirmezler. Tüm insanların ilim ve imandan yana nakıs olduğunu düşünürler. Bu yüzden de kalplerinde onlara karşı kibirlenir ve zahirde de onlara karşı tekebbür ile muamelede bulunurlar. Halbuki rububiyet makamı ve mümkün’ün fakirliği hususunda ilim sahibi olmak bunun tersini gerektirmektedir. Aslında filozof, mebde ve meada (evvel ve sona) var olan ilmî vasıtasıyla tevazu melekesine sahip olan kimse demektir. Allah Teala Lokman’a hikmet verdi. Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de o büyük zatın kendi oğ¬luna şöyle nasihatta bulunduğunu haber vermektedir:
“Ululanıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde kendini beğe¬nerek kibirle yürüme. Şüphe yok ki, Allah ululanıp övünenle¬rin hiç birini sevmez.”
İrşad, tasavvuf ve nefs tehzibi iddiasında bulunan kimse¬ler arasında da bazı şahıslar çıkar ki, halka karşı kibirlenir tekebbür ederler, alimlere, fakihlere ve onlara tabi olan kimselere karşı kötümser olurlar. Alim ve filozoflara dil uzatır kendilerinin ve kendilerine bağlı olan kimselerin dışındakile¬rin helak ehli olduklarına inanırlar. Eli ilimden boş olduğu için de ilimleri yol dikeni sayar ve ilim ehlini de salikin yolunun şeytanı kabullenirler. Halbuki kendi makamlarını iddia ederken bütün bu sözlerin iktizasının hilafını söylemekteler. İnsanların hidayetçisi ve sapıkların mürşidi olan kimselerin, insanı helak eden şeylerden müberra olması gerekir. Dünya¬dan geçerek Hakk’ın cemalinde fani olması, Allah’ın kulları¬na tekebbür etmemesi ve onlara karşı kötümser olmaması gerekir.
Fakihler, fıkıh ve hadis alimleri ve talebeleri arasında da bazen öyle kimseler çıkmaktadır ki, diğer insanlara tahkir gözüyle bakmakta, onlara karşı üstünlük taslamakta ve ken¬disini bütün ikram ve büyüklüklere müstehak bir kimse ola¬rak bilmektedir. Tüm halkın kendisine itaat etmesi gerekti¬ğini ve dediği her şeyin harfî harfine yerine getirilmesi lazım geldiğini tasavvur etmektedir. Kendisinin de:
“O yaptıkla¬rından sorulmaz, fakat onlardır sorumlu olanlar.”  oldu¬ğunu zannediyor. Kendisi ve kendisi gibi olan bir kaç kişi dı¬şında hiç kimsenin cennete giremeyeceğine inanır. Çeşitli ilimlerin mensuplarından söz edilince onlara hemen dil uza¬tır, kâfi ölçüde nasiplenmediği kendi ilminin dışındaki tüm ilimleri görmeden, ölçüp-biçmeden tardetmeye kalkışır ve in¬sanın helak sebepleri olduğunu söyler. Ulema ve sair ilimleri cehalet ve bilgisizliği yüzünden tardeder ve onları böylesine tahkir edip aşağılamasını da dinî bir vecibeymiş gibi göste¬rir. Halbuki ilim ve diyanet, böylesi davranış ve ahlaktan münezzeh ve müberradır.
Herhangi bir hususta ilmi olmadan görüş izharında bu¬lunmayı mutahhar şeriatımız haram kılmış ve müslümana ihtiramı farz kılmıştır. Bu zavallı ise din ve ilimden habersiz Allah ve Rasulünün kavlinin hilafına davranmış, ama buna dinî bir şekil vermeye çalışmıştır. Halbuki halef ve selef alim¬lerinin siyer ve adeti asla bu olmamıştır.
Şer’î ilimlerin hepsi de alimlerin tevazu sahibi olmaları gerektiğini ve tekebbürü kalplerinden söküp atmaları lazım geldiğini söylemektedir. Aslında hiç bir ilim tekebbüre sebep olmaz ve tevazuya muhalif değildir. Bundan sonra, bu şahıs¬ların ilminin amellerine muhalif olmasının sebebini beyan etmeye çalışacağım. Tıp, matematik ve tabiî ilimler ile elekt¬rik ve mekanik gibi dakik ve kompleks ilimlerin sahibi kim¬selerde de büyüklük taslama hastalığı bazen peydahlanmak¬tadır. Bunlar da diğer alimleri değersiz kabul etmekte ve eh¬line tahkir nazarıyla bakmaktadırlar. Bunlardan her biri, asıl ilmin kendi yanlarında bulunan ilim olduğunu düşünür¬ler. Zahirde ve kalplerinde insanlara kibriyalık taslamaya kalkışırlar. Halbuki ilimleri bunu gerektirmemektedir. İlim ehli olmayan bazı menasık ve ibadetler ehli de insanlara ba¬zen tekebbür etmekte onları hakir görmekte ve tahkir etmektedirler. Bunlar da sair insanları ve hatta alimleri dahi necat ehli olarak kabullenmezler. İlimden bahsedilince, “amelsiz ilmin ne faydası var? Asl olan ameldir” derler. Özellikle de kendi meşgul oldukları amele oldukça ehemmi¬yet verirler ve tüm insanlara kibir ve ucb nazarıyla bakarlar. Halbuki hakiki ibadet ve ihlas ehli olmuş olsalardı amelleri¬nin kendilerini ıslah etmiş olması gerekirdi. Namaz, insanı fesad ve münkerden alıkoymakta ve müminin miracı konu¬munda bulunmaktadır. Bu, elli yıllık namaz kılan, farz ve müstehab amellerini yerine getiren zavallı, ilhad olan kibre ve diğer fesadlardan daha büyük olan ucba mübtela olmuş ve şeytana ve şeytanın hulkuna daha da bir yakınlaşmıştır. İnsanı kötülükten nehyetmeyen ve kalbi korumayan namaz (belki kesret ve çokluğu sebebiyle kalbi zayi’ bile edebilen namaz) namaz değildir. Oldukça ehemmiyet ve önemle kıldı¬ğın halde seni şeytana ve kibirden ibaret olan şeytanî sıfata yakınlaştıran namaz, aslında namaz değildir. Namaz asla bu gibi şeyleri iktiza etmemektedir. Bunlar ilim ve amelden ha¬sıl olan kibirdendir.
Bunların dışında hasıl olan benzeri şeyler de aslında in¬sanın kendisinde bir kemal görmesi ve başkalarının bu kemalden yoksun olduğunu düşünmesi neticesinde vücuda gel¬mektedir. Mesela haseb ve neseb sahibi bir kimse böyle ol¬mayan kimseye karşı tekebbür etmektedir. Veya cemal ve güzellik sahibi kimse de böyle olmayan veya böyle olmak is¬teyen kimseye karşı kibirlenir, tekebbürde bulunur. Veya tabiîleri, taraftarları, dostları, kabilesi, talebeleri ve benzeri şeyleri olan kimse de bundan yoksun olan bir kimseye karşı tekebbürde bulunur. Demek ki genel olarak kibrin sebebi, in¬sanın kendisinde hayalî bir kemal görmesi, bu sebeple ucba kapılması ve başkalarını bu sıfattan ve kemalden yoksun bilmesindendir. Hatta bazen fasid ahlak ve çirkin ameller sahi¬bi kimseler de başkalarına karşı tekebbürde bulunur. Zira kendisinde var olanı kemal olarak değerlendirmektedir de ondan.
Bil ki kibir sıfatına sahip olan kimse bazen bazı cihetler¬den ötürü kibir izharında bulunmaktan sakınır, el çeker. Bu¬nu hiç kimseye belli ettirmez. Ama bu habis ve alçak ağaç, kalbinde kök salmıştır. Bu yüzden de kişi tabii halini kaybe¬dince hemen ortaya çıkar. Mesela kızdığında ve öfkelendiğin¬de hemen kibriya ve azamet izharında bulunur ve ilim, amel veya sahib bulunduğu diğer şeylerini diğerlerinin yüzüne vu¬rur ve onunla iftihar eder.
Bazen de kibrini açığa vurur ve dış cihetlerin hiç birine itina göstermez. Kibrinin şiddeti, onu ipini koparmışa dön¬dürür. Velhasıl bazen kibir, ameller, hareketler ve sekenatlarda da zuhur eder. Mesela meclislerde daima başköşede olmaya, giriş-çıkışta diğerlerinden önde bulunmaya çalışır. Fakirleri kendi meclisine koymaz, onlarla oturmaktan, mec¬lis kurmaktan şiddetle kaçınır. Kendisi için bir harim ve dokunmazlığa kail olur. Yol yürümek, bakmak, halkın sorunla¬rını cevaplandırmak ve benzeri amellerinde tekebbürde bu¬lunur. Bu hadisin şerhinde yer alan meselelerin aslını kendi¬sinden alıp tercüme ettiğimiz bazı muhakkikler diyorlar ki:
“Alimde kibrin en düşük ve alçak derecesi insanlardan yüz-çevirmesi ve onlara hakkıyla teveccüh etmemesidir. Abidde ise insanlara surat asması, yüzünü ekşitmesidir.”
Adeta inanlardan uzaklaşıyormuş veya onlara gazaplanıyormuş gi¬bi bir hali vardır. Ama bu zavallı, vera’nın (günahlardan sa¬kınmanın); alında, alnın kırışıklarında, suratını asmasında, başkalarından yüz çevirmesinde, halktan uzaklaşmasında, boynunu büküp başını aşağı salmasında ve kendisine şöyle bir çekidüzen vermesinde olmadığını, tam tersine kalpte ol¬duğunu bilemiyor. Peygamber (sav) göğsüne işaret ederek; “takva buradadır”  buyurmuştur.
Bazen de kibir insanın dilinde zahir olur, başkalarına karşı övünür, iftiharda bulunur ve nefsini temize çıkarmaya çalışır. Abid kimse iftihar makamında:
“ben falan işleri yap¬tım” der, başkalarının bu hususta nakıs olduğunu düşünür ve kendi amellerini büyük sayar. Bazen de diliyle açıkça bu¬nu tasrih etmemektedir; ama bu sözlerinin lazımesi ve gere¬ği, nefsin tezkiye edilmesi ve temize çıkarılmasıdır. Alim ise diğerlerine:
“Sen ne biliyorsun’? Ben falan kitabı bilmem kaç defa okudum. Yıllar yılı ilmî camiada hazır bulundum. Bir sürü üstad ve büyük şahsiyetleri gördüm, ne kadar zahmet çektim. Bunca kitap yazdım. Tasnif ve teliflerim var vb…” şeyler söyler. Velhasıl nefsin şer ve hilelerinden Allah’a sı¬ğınmak gerekir.

Kibrin Fesadları

Bil ki, bu uygunsuz ve çirkin sıfatın hem bizzat kendisi birçok fesadları haizdir ve hem de birçok fesadların vücuda gelmesine sebep olmaktadır. Bu rezil sıfat, insanı zahirî ve batını kemal ile dünyevî ve uhrevi nasiblerinden de mahrum kılmakta, alıkoymaktadır. Çoğu kere buğz ve düşmanlık vü¬cuda getirmekte, insanı başkalarının gözünden düşürmekte ve değersiz kılmasına sebep olmaktadır. Diğer insanları ken¬disine aynı şekilde karşı koymaya ve onu hor görmeye ve tahkir etmeye zorlamaktadır.
Kafî’de yer alan bir hadiste İmam Sadık (a.s) şöyle buyur¬muştur:
“Her kulun başının üstünde bir dizgin ve yular var¬dır ve bir melek de onun dizginlerini elinde tutmaktadır. Tekebbür ettiğinde melek o şahsa:
‘Alllah seni aşağı indirir. Çabuk aşağı in’ der. Velhasıl o kendi nazarında insanların en büyüğüdür. Ama halkın nazarında ise insanların en de¬ğersiz ve küçük olanıdır. Tevazu ettiğinde ise onun başının üzerinde var olan dizginlerden tutup çekerek ona:
‘büyük ol, Allah Teala seni büyük ve yüce kılar’ der. Bu ise kendi ya¬nında insanların en küçüğü, halkın nazarında ise insanların en büyüğü ve yücesidir.”
Ey aziz, sende olan akıl diğerlerinde de var. Eğer sen tevazu gösterecek olursan, mecburen halk da sana ihtiram gös¬terecek ve seni büyük tutacaktır. Ama eğer tekebbür edecek olursan hiçbir yere varamazsın. Ellerinden gelse seni hor ve hakir eder ve sana hiç mi hiç itina göstermezler. Bir şey yap¬masalar bile kalplerinde hor, gözlerinde zelil ve hiçbir maka¬mı olmayan bir kimse haline gelirsin. Sen tevazu ile halkın kalplerini fethetmeye çalış, kalpler sana yönelince hemen eserlerini zahir eder ve eğer kalpler senden yüz çevirecek olursa o zaman da senin istediğinin tersine birtakım eserler zahir edecektir.
Öyleyse sen farzen ihtiram delisi ve büyüklük isteyen bir kimse dahi olsan, mutlaka insanlarla iyi geçinmek ve tevazu göstermek zorundasın. Tekebbürün neticesi senin maksud ve taleb ettiğin şeylerin tam tersidir. Öyleyse dünyevî hiç bir neticesini alamadığın gibi, belki beklediğinin de tam tersini göreceksin. Üstelik bu haslet ve hulk insanın ahirette de hor ve zelil olmasına sebep olmaktadır. Bu alemde insanları ha¬kir gördün, onlara büyüklük tasladın, azamet, celal, izzet ve haşmet izharında bulundun, bütün bunların ahiretteki suret ve tecesümü, zillet ve horluktur. Nitekim Kafî’de yer alan şu hadis-i şerif de bu meseleye işaret etmektedir:
“Davud b. Ferkad’ın kardeşi diyor ki, Hz. Sadık’ın (as) şöyle buyurdu¬ğunu işittim:
(Ahirette) Mütekebbirler zayıf karıncalar ha¬linde tecesüm edecekler ve insanlar, Allah Teala hesaptan el çekinceye kadar onları ayakları altında çiğneyecektir..”
Hz. Sadık’ın (a.s), kendi ashabına ettiği vasiyet ve tavsiye¬lerinde de şöyle yer almıştır.
“Azamet ve kibir izharından sa¬kının. Zira kibir Allah’a (c.c) mahsustur. Bu hususta Allah’a niz’a etmeye kalkışanı ise Allah Teala kıyamet gününde zelil ve hakir kılar.”  Allah Teala’nın zelil ettiği bir kimseye ne yapacağını ve onu ne gibi bir hale koyacağını ise bilemiyo¬rum. Zira ahiret işleri ile dünya işleri arasında büyük farklı¬lıklar vardır. Ahiretteki zillet, dünyadaki zilletten bambaşka bir şeydir. Nitekim o alemin nimet ve azabı da buraya göre farklıdır. Nimetleri bizim tasavvurlarımızın çok üstünde, idrakimizin ötesindedir. Hakeza ashabı da öyle. Kerameti de bizim hayal ettiğimizden başka bir şeydir ve mütekebbir in¬sanın işlerinin akıbeti ise cehenneme varmaktır. Bir hadis-i şerifte de yer almıştır ki.
“Kibir ateşin bineğidir.”
Kibir bineğine binen bir kimseyi ise bineği ateşe götürür ve onda bu sıfattan en küçük bir eser olduğu müddetçe de cennet yüzünü göremeyecektir. Nitekim Rasulullah (sav)’tan şöyle nakledilmiştir:
“Kişi, kalbinde hardal tanesi kadar da¬hi kibir olduğu müddetçe cennete giremez.”
İmam Bakır ve İmam Sadık (aleyhima’s-selam) hazretleri de buna yakın izharlarda bulunmuştur. Nitekim Kafî-i Şe¬rifte yer alan bir hadiste Hz. Bakır (a.s) şöyle buyurmakta¬dır:
“İzzet ve kibriya Allah’a mahsustur. Bunlardan birşeye sahip olmaya kalkışanı Allah Teala yüzüstü cehenneme atar.”
Üstelik mütekebbirler için hazırlanan cehennem ile sair insanlar için hazırlanan cehennem arasında da büyük farklılıklar vardır. Daha önceden’ de tercüme ve naklini yaptığımız, insanın belini kıran mezkur hadis yeterlidir ve bu¬rası mahalli olduğundan yeniden naklediyoruz.
Hadis oldukça muteber bir hadistir. Hatta sahih hadisler gibidir. İbn-i Bekir, Hz. Sadık’tan (as) naklediyor ki, Hazret şöyle buyurdu:
“Şüphesiz cehennemde mütekebbirler için bir vadi vardır ki adına sakar derler. Bir defasında hararetinin şiddetinden Allah (aze ve celle)ye şikayette bulundu. Ve Al¬lah’tan bir nefes alabilmek için kendisine izin vermesini iste¬di. (Allah Teala da ona izin verince) bir nefes aldı ki cehen¬nem yandı.”
Kendisi azab yurdu olmasına rağmen hararetten şikayet¬te bulunan ve nefesiyle de cehennemi yakan yerden Alah’a sığınırım, ahiretteki ateşin hararetini, şiddetini bu alemde idrak edemeyiz. Zira azabın şiddet ve za’fının ihtilaf sebeplerinin biri idrakin kuvvet ve za’fıdır. Kuvve-i müdrike ne ka¬dar fazla güçlü ve idrak ne kadar daha kamil ve halis olursa, elem ve derdi de o kadar fazla his ve idrak eder.
Bu ihtilafın sebeplerinden biri de harareti kabulde hissin dayandığı maddelerdir. Zira haraketi kabullenmede madde¬ler farklılık arz etmektedir. Mesela altın ve demir, harareti kurşun ve kalaydan daha fazla kabullenmektedir. Hakeza kurşun ve kalay da tahta ve kömürden, tahta ve kömür de et ve deriden daha olarak harareti kabullenmektedirler.
Bunun başka bir sebebi de idraki kuvvetinin mahall-i ka¬bul (harareti kabullenen mahal) ile var olan irtibatının şid¬detli olmasıdır. Mesela insanın beyni kemiklerden daha az harareti kabul ediyor olmasına rağmen, teessür ve etkilen¬mesi daha fazladır. Zira idrak kuvveti beyinde daha güçlü ve hassastır.
Bunun başka bir sebebi de bizzat hararetin kendi noksan¬lık ve kemalidir. Mesela, eğer haraket 100 derece olursa 50 derecelik haraketten daha fazla elem vermektedir.
Bunun başka bir sebebi de hararetin fail maddesi ile ha¬rareti kabullenen madde arasında irtibatın farklılığıdır. Me¬sela ateşin ele yakın olması ile ele değmesi arasında oldukça büyük farklılık vardır.
Bütün bu zikredilen beş sebebin hepsi de bulunduğumuz alemde tam anlamıyla nakıs ve noksandır. Ama ahiret ale¬minde tam anlamıyla kuvvetli ve kamildir. Bu alemde var o¬lan bütün idraklerimiz nakıs, zayıf ve zikri bahsin uzaması¬na sebep olacak olan ve aynı zamanda da bu makamda zikri münasib görülmeyen birçok hicab ve perdelerle örtülüdür. Bugün gözlerimiz melekleri, cennet ile cehennemi görme¬mektedir. Kulaklarımız berzahı, berzah aleminde olanları kı¬yamet ve ehlinin sesini duymamaktadır. His ve duyu organ¬larımız, orasının hararetini idrak edememektedir. Bunun se¬bebi de bizzat kendilerinin nakıs ve noksan olmasındandır. Ehl-i Beyt’in (salavatullahi aleyhim) haber ve sözleri de imaen veya açık bir şekilde bu mevzuya işaret ile doludur.
Ama insanın bedeni bu alemde harareti kabul etmemek¬tedir. Bir saat bile bu dünyanın soğuk ateşinde yanacak olsa kül olur gider. Ama kadir olan Allah Teala kıyamette insa¬nın bedenini, cehennem ateşinden (ki Cibril-i Emin’in haber verdiğine göre cehennem ehlinin 70 zer’alık zincirinden bir halkasını bu dünyaya getirecek olsalar bütün dağlar onun hararetinden erir gider) daima baki kalacak, erimeyecek ve bitmeyecek bir şekilde yaratacaktır. İnsanın kıyametteki be¬deni de bu alemdeki bedeniyle kıyas edilemez.
Bu alemde nefs ile beden arasındaki irtibat da oldukça zayıf ve nakıstır. Bu alem, nefsin kendi kuvvetiyle kendisin¬de (alemde) zahir olmasına izin vermemektedir. Ama o alem nefsin zuhur diyarıdır. Nefsin bedenle olan nisbeti, faaliyetin hallakiyet ile var olan nisbeti gibidir. Nitekim bu mesele ken¬di mahallinde sabit ve müşahhastır. Bu nisbet, nisbetler ve irtibatların en kamili ve tamam olanıdır.
Bu dünyanın ateşi, soluk ve de soğuk bir ateştir. Halis ol¬mayan haricî maddeler ile karışık arazî (cevheri değil. çev) bir şeydir. Ama cehennem ateşi halis, katıksız, zatıyla kaim olan cevher, canlı ve irade sahibi bir ateştir ki, ehlini tam bir şuur ve idrak ile yakmaktadır. Me’mur olduğunca kendi ehli¬ni şiddetle sıkmaktadır. Sadık-ı Musaddık Cibril-i Emin’in cehennemi vasfını okudun, ayrıca Kur’an-ı Kerim ve nakledilen haberler de cehennemi vasfeden ifadelerle doludur.
Ama cehennem ateşinin bedene ilişme irtibatının bu alemde şebih ve benzeri yoktur. Bu dünyadaki tüm ateşler insanı ihata edecek olsa, sadece satıh ve yüzeysel olarak iha¬ta edebilir. Ama cehennem ateşi batıni, zahirî müdrikatı ve müdrikatla ilgili her şeyi ihata etmektedir. O öyle bir ateştir ki, kalb, ruh ve kuvveleri yakmakta ve onlarla bir nev’i itti¬hat ve birlik meydana getirmektedir ki bu alemde bir benze¬rini bulabilmek mümkün değildir.
Velhasıl malum oldu ki, bu dünyada azabın esbab ve vesi¬leleri hiç bir surette mevcut değildir. Ne buranın maddesinin kabul liyakati vardır ve ne de hararetin faili tammu’l faaliyedir ve ne de idrakler kâmil ve tamdır. Cehennemin dahi ken¬disinin bir tek nefesiyle yandığı ateşi ne derk edebiliriz ve ne de tasavur. Meğerki, Allah etmesin mütekebbirlerden ola¬lım, bu çirkin ve uygunsuz hulkumuzu ıslah edemeden bu alemden göçelim ve ahirette bizzat muayene ve müşahede edelim.
“Mütekebbirlerin yurdu ne de kötüdür.”

Kibrin Bazı Sebepleri

Bil ki, daha önceden de zikredildiği gibi tekebbür etmenin sebeplerinden biri de aklın küçüklüğü, kabiliyetin zayıflığı, alçaklık, düşkünlük, sabırsızlık ve tahammülsüzlüktür. Kişi bilcümle kapasitesiz ve sabırsız bir insan olduğundan kendi¬sinde bir kemal görünce veya bir üstünlük ve imtiyaz müşahade edince hemen bir mevki ve makam sahibi olduğu veh¬mine kapılır. Halbuki sahip olduğu her branşa ve muttasıf olduğu her kemale insaf ve İbret gözüyle bakacak olsa, ke¬mal sandığı ve kendisiyle iftihar ve tekebbürde bulunduğu her şeyin ya aslında hiç mi hiç kemal olmadığını ya da kemal olsa bile diğer kemaller karşısında kayda değer bir değer ifa¬de etmediğini ve zavallının suratının tokatla kıpkırmızı ol¬duğunu (şişmanlıktan değil- çev.) hemen anlayacak, derkedecek, “şişkinliği, şişmanlık zannetmiş” olduğunun farkına varacaktır.
Mesela sahip olduğu irfan ilmi sebebiyle diğer insanlara hakaret gözüyle bakan, tekebbürde bulunan, onların kışrî (kabuğa önem veren) ve zahirî olduğunu söyleyen bir arifin; tamamıyla hakikatlerin hicabı ve yolunun engeli olan bir avuç mefhumdan, ilahî marifetlerle hiç bir ilgisi olmayan ila¬hiyat ve ilahî isim ve sıfatlar ilminden fersahlarca uzakta bulunan tumturaklı, debdebeli ve kandırıcı bir miktar ıstılahat ve kavramlardan başka neyi var ki? Marifetler kalbin sıfatıdır ve bu satırların yazarının inancına göre bütün bu ilimler aslında amelîdir, mefhumları bilmek ve kendinden habire ıstılah ve kavramlar çıkarmak değil. Ben kısa ve her şeyden habersiz yaşadığını bu ömrümde dahi ıstılahı arifler ile sair ilimlerin alimleri arasında öyle şahıslar gördüm ki, irfan ve ilmin hakkına andolsun ki bu ıstılah ve kavramlar onların kalbine olumlu yönde etki etmemiş, belki tam tersi yönde tesir ettiği bile olmuştur.
Ey aziz, ilahî irfan, senin de dediğin ve kabullendiğin gi¬bi, kalbi, ilahî esma ve sıfatların tecellisi, zatı-ı mukaddesin cilvesi ve hakiki sultanın giriş mahalli kılmaktadır ki, tüm eserleri mahvetmekte, renkleri silmekte, makam ve mevkile¬ri, büyüklük ve ululanmaları tamamıyla yok etmektedir:
“Şüphesiz ki padişah ve melikler bir şehre girdiler mi o şehri harab ederler ve halkının azizlerini zelil bir hale getirirler.”
Kalbi, Ahmedî tevhide erdirir. Öyleyse niçin kalbini ce¬malinde mahvetmiş, renkleri daha da bir arttırmış, makam ve mevkileri büyüklük ve yücelikleri çoğaltmış, kendini Hakk Teala’dan ve isimlerinden mahrum bırakmış, kalbini şeytanın barınağı kılmışsın ve de Allah’ın kullarına, Hakk dergahının hasslarına ve mahbubun cemalinin cilvelerine tahkir ve aşağılık gözüyle bakıyorsun? Eyvahar olsun senin gibi arifin haline ki, herkesin halinden daha kötü bir hale sa¬hipsin, hüccet sana tamam olmuş, hiç bir özür ve mazeretin de kalmamış! Sen Hakk’a tekebbür ediyorsun, O’nun mu¬kaddes zatının tecellilerine, sıfat ve isimlerine karşı firavun¬luk taslıyorsun!
Ey mefhumlar talibi, ey hakikatleri kaybetmiş zavallı, bi¬raz olsun düşün. Marifetlerden neye sahip olduğuna bir bak. Hakk ve sıfatları hususunda kendinde ne gibi bir eser görüyorsun? Musiki ve müzik ilmi belki senin ilminden daha da dakiktir. Hey’et, mekanik, riyazi vs. tabiî ilimler de ıstılahlar ve dikkat açısından senin ilminle omuz-omuzadır. Onlar in¬sana ilahî irfan hibe etmedikleri gibi, senin ilmin de ıstılah¬lar hicabı, mefhumlar ve itibarlar perdesi arkasında kaldığı müddetçe ne bir keyfiyet ve ne de bir hal verebilir insana. Belki ilim kanununda, tabiî ilimler ve ilm-i riyazî dahi sizin ilimlerinizden daha iyidir. Zira o ilimler bir netice vermekte¬dir, ama sizlerin ilmi hiç bir müsbet netice vermediği gibi belki bazen aksi netice vermektedir.
Mühendis, hendese ilminin neticesini ve sarraf da kendi sanatının neticesini almaktadır. Ama sizler, dünyevi netice¬den mahrum kaldığınız gibi marifetlere de ulaşamamış bu¬lunmaktasınız. Belki sizin hicablarınız daha da bir galiz ve kalındır. Hazret-i esma ve sıfatlar hususunda bir söz işitince sonsuz bir kesret canlanmaktadır gözünüzde. Dolayısıyla da bu ıstılahlar sayesinde hakikatlere ve marifetlere ulaşama¬dığınız gibi, bizzat bu ıstılahlar, hak alimlerine karşı tekeb¬bür ve iftihara da sebep olmaktadır. Kalbî bulanıklık ve kir¬lilikleri arttıran marifet, marifet değildir. Eyvahlar olsun o marifetlere ki, sonunda sahibini şeytanın varisi kılmaktadır. Kibir, şeytanın ahlakî özelliklerinden biridir. O senin baban Adem’e karşı tekebbür etti ve dergâhtan kovuldu. Sende tüm Adem ve ademoğullarına karşı tekebbür ettiğinden, kovulmuş ve tardedilmişsin. Şimdi gel de diğer ilimlerin halini bir düşün! Hekim eğer gerçekten de hekim ise, halk ile Hakk ve Hakk ile kendisi arasında var olan nisbeti anlamış ve derketmişse kibriya ve ululuk onun kalbinden dışarı çıkar ve nihayet özgür olur. Ama bu mefhumlar ve ıstılahlar talibi zavallı, hikmetin bunlardan ibaret olduğunu ve hekimin de bunları bilen insandan ibaret olduğunu zannetmiştir. Bazen de kendisinin vacip sıfatlarla muttasıf olduğunu söyler. Hekim’in Hakk’ın sıfatlarından biri olduğunu ifade eder; “Hik¬met (kendisini) ilaha benzetmektir. (İlahî ahlakla ahlaklanmaktır. Çev.)
Bazen de kendisini enbiya ve mürselin zümresindenmiş gibi göstermeye çalışır,
“Onlara kitap ve hikmeti öğretir.”  Ayetini tilavet edip durur. Bazen de “hikmet müminin yiti¬ğidir.”   Hadisini ve “Ve kime hikmet ihsan edilirse şüphesiz ki o çok hayra nail olmuş demektir.”  Ayetini kıraat eder. Halbuki kalbi hikmetten habersiz, hayırlardan fersahlarca uzak ve hikmetten mahrumdur.
İlahî hekim ve büyük İslam filozofu Muhakkik Damad (r.a) buyuruyor ki:
“Hekim o kimsedir ki, beden kendisi için bir elbise gibi olsun, islediği anda onu soyup çıkarabilsin,” O ne diyor, biz ne diyoruz? O hikmetten ne anlamış ve bizler ne anlıyoruz? Öyleyse sen ki, birkaç mefhum ve bir avuç ıstılah ile övünüyor ve insanlara üstünlük taslıyorsun, bu senin kapasitesizliğini, tahammülünün azlığını ve kabiliyetinin noksanlığını göstermektedir.
Kendisini mahlukatın mürşid ve hidayetçisi bilenlerin ve varlığını tasavvuf makamında karar kılanların hali bu iki¬sinden daha kötü, tekebbür ve nazı da daha fazladır. Bu iki grubun ıstılahlarını çalmış, kendi pazarının cinslerine şöyle bir çeki düzen vermiş, Allah’ın kullarının kalbini Hakk’tan döndürerek kendisine cezp etmiş, o saf ve sade zavallıyı alim¬lere ve diğer insanlara karşı kötümser kılmış, kendi pazarı¬nı genişletmek için, anladığı veya anlamadığı bir avuç cazib ve ilgi çekici ıstılahı zavallı halka yutturmuş ve “şaha meczub”, “şaha mahbuh” lafzıyla cezbe ve hübb halinin elde edileceğini zannetmiştir.
Ey dünya talibi ve mefhumlar hırsızı! Seni bu işinin o ka¬dar da kibir ve iftihar edilecek yanı yoktur. Zavallı seni. Sa¬bırsızlık ve aklının küçüklüğünden bazen sen de oyuna geli¬yor, kendinin bir makam sahibi olduğunu düşünüyorsun. Nefs ve dünya sevgisi, çalıntı malı mefhumlar, nisbetler ve itibarlarla eklenmiş ve uygunsuz bir netice vermiştir. Bunla¬rın inzimam ve eklentisiyle de ilginç ve acaib bir macun vü¬cuda gelmiş, sen de kalkmış kendini bütün bu ayıplara rağ¬men mahlukatın mürşidi, ümmetin necatının hidayetçisi ve şeriat sırrının sahibi ve belki bazen daha da bir küstahlaşarak, velayet-i külliye makamının maliki olduğunu düşünü¬yorsun. Halbuki bu da istidad ve kabiliyetin eksikliği, göğ¬sün darlığı ve kalbin genişlikten mahrum olmasındandır.
Sen; fıkıh, hadis ve diğer şer’i ilimlerin talebesi de usul ve hadis ilminde sana öğrettikleri bir avuç ıstılahtan başka bir şey bilmiyorsun. Eğer baştan sona amelle ilgili bulunan bu ilim de sen de bir şeyler oluşturamamış, nefsini ıslah etme¬miş, tam tersine ahlakî ve amelî fesadlar vücuda getirmişse senin işin zordur ve diğer ilimlerin alimlerinden daha aşağı ve değersiz sayılırsın. Belki sıradan insanlardan da daha aşa¬ğısın. Bu arızî mefhumlar, harfi manalar, Allah’ın diniyle hiçbir ilgisi olmayan ve ilmî semereleri var diye tavsif edebi¬leceğin bir ilimden dahi sayılamayacak olan faydasız niza ve ihtilaflar için bunca naz ve tekebbür de neyin nesi? Allah şahiddir ki eğer ilmin neticesi bu olursa ve sana hidayet etmez, ahlakî ve amelî fesadları senden uzaklaştırın azsa, en aşağılık ve iğrenç iş ve mesleklerden daha aşağı ve iğrençtir. Zira bu iş ve mesleklerin seri ve acil neticeleri vardır. Dünyevî-uhrevî fesadları da daha azdır. Ama zavallı sen günah ve ve¬balden başka bir netice elde edemezsin, ahlakî fesadlar ve uygunsuz amellerden başka bir şey hasılın olmaz. Öyleyse senin ilmin de ilmî itibar nazarıyla dahi bakacak olursan hiç bir değer ifade etmemekte ve dolayısıyla tekebbür edilecek bir yönü bulunmamaktadır. Ama ilmî ufukların oldukça dar ve küçük olduğundan hemen birkaç kavram ve ıstılah öğrenince kendini alim, halkı ise cahil görmeye başlıyorsun. Mukarreb meleklerin kanadını ayakların altına seriyor, meclis¬lerde yeri, sokaklarda ise yolu Allah’ın kullarına daraltıyor, küçültüyorsun.
Bunlardan daha aşağı ve düşük olanı ise mal, evlad, ak¬raba ve taifesi gibi dış ve haricî işlerde tekebbür eden kimse¬dir. Zavallı, ademi ahlak ve insanî edeblerin hepsinden mah¬rum ve uzaktır. Eli tüm ilim marifetlerden boştur. Ama elbi¬sesi koyunyününden ve babası falan oğlu filan olduğu için insanlara tekebbürde bulunuyor. Ne kadar küçük bir aklı, dar ve karanlık bir kalbi var ki, tüm kemalleri terketmiş, gü¬zel bir elbise ile kanaat etmekte, tüm güzellikleri külah ve aba ile değişmektedir. Zavallı, hayvanî bir makam ve hayvanı lezzetlerle iktifa etmiş, akıldan yoksun bir suret ve hakikatten mahrum bir şekil karşılığında tüm insanî mevki ve makamları terketmiş, kendisinin bu vasıfla makam sahibi biri olduğunu zannetmektedir. O kadar aşağılık ve liyakat¬sizdir ki, birisi ondan dünyevî olarak bir derece yukarıda ol¬sa, ona kölenin efendisine davrandığı gibi davranmaktadır.
Elbette ki, tüm arzu ve gayesi dünya olan kimse, dünyanın kulu ve ehlidir. Taptığı şey (dünya) kimin yanındaysa onun önünde zelil ve hakir düşmektedir.
Velhasıl tekebbürün en kuvvetli sebeplerinden biri, fikir ufuklarının küçüklüğü ve kabiliyetin eksikliğidir. Kemal ol¬mayan veya tam bir kemal olmayan şeyler ona şiddetli bir şekilde tesir etmiş ve onu ucb ve kibre zorlamıştır. Dünya ve nefis sevgisi fazla olan kimselerden bu denilenler daha fazla tesir uyandırmaktadır.

Tekebbürün Tedavisi

Şimdi de kibrin fesadlarını bildiğin için, nefs ilacını bul¬mayı düşün. Himmet kemerini kuşan. Kalbi bu bulanıklar¬dan ve gönül aynasını bu galiz tozdan temizlemeye çalış. Eğer nefs kuvveti ve kaîb genişliğine sahip isen, dünya sev¬gisi kalbinde kök salmamışsa, dünya güzellikle kalbinde faz¬la cilve etmemiş, insaf ve ibret alma gözün açık ise önceki fa¬sılda beyan edilenler en iyi ilmî ilaç konumundadır.
Ama eğer bu merhalede de kendine gelmezsen biraz da kendi haletlerini düşün, belki kalbin uyanır da kendine ge¬lirsin. Ey İlk önceleri bir hiç olan ve sonsuz yılların yokluk gizinde saklı duran insan! Yokluk ve vücud sayfasında mah¬volmaktan daha değersiz ne olabilirdi ki? Hakkın iradesi se¬ni yaratmayı dileyince, kabiliyetin nakıs, alçak ve değersiz olduğundan ve feyz-i ilahiyi kabullenme isti’dadından mah-rum bulunduğundan seni salt kuvve ve za’fdan ibaret olan alemin heyulasından, mevcudun ve kainatın en alçak ve de¬ğersiz varlığı olan cismî ve unsurî bir şekle büründürdü, oradan da bir nutfe -ki elinle dokunacak olursan şiddetle tiksi¬nir ve hemen büyük bir zahmetle de olsa temizlemeye çalı¬şırsın- haline getirdi ve seni oldukça dar ve pis bir yerde (ka¬dın ve erkek cinsel organlarında) karar kıldı. Daha sonra da idrar mecrasından fec’i ve çok çirkin bir halde anne rahmine yerleştirdi ve seni, adını dahi anmaktan nefret ettiğin bir menzilde müstakar kıldı. Orada da seni kan pıhtısı ve bir parça et haline getirdi ve seni adını duymaktan dahi korktu¬ğun gıda ve besinlerle besledi ve büyüttü. Bütün bunlardan utanman, ar etmen gerekir. Ama herkes bu belalara duçar olduğundan artık utanç ve ar da kendiliğinden kalkmış olu¬yor: “bela umumî olursa güzeldir.”
Sen bütün bu merhalelerin hepsinde de mevcudatın en rezil, zelil ve alçağı durumundaydın, Zahirî ve batını bütün idraklerden yoksun ve tüm kemallerden beri idin. Daha son¬ra kendi geniş rahmetiyle sana hayat bağışladı. Hayat orta¬mında bir kurtçuktan daha aşağı ve nakıs olduğun halde sa¬na hayat verdi. Kabiliyetinin noksanlığı ve kendi rahmetinin genişliği ile sende hayatı ve hayati özellikleri daha da bir fazlalaştırdı. Dünya muhitine gelme liyakatini elde edince de seni en alçak mecralar ve en rezil haletlerde bu fezaya soktu. Halbuki tüm kemaller ve hayati özelliklerde diğer tüm hay¬vanların yavrusundan daha zayıf ve değersiz idin. Daha son¬ra da kamil kudretiyle seni zahirî ve batını kuvvelerle donat¬tı ama yine de o kadar değersiz ve zayıfsın ki, kuvvelerinden hiçbiri senin tasarrufunda değildir. Kendi sıhhatini dahi hıf-zedemiyor, kudret ve hayatını koruyamıyorsun. Gençliğini ve cemalini hıfzedemiyorsun. Eğer bir afet ve hastalığa mübtela olursan onu kendinden def edemiyorsun. Bilcümle kuvvelerinden hiçbirinin şekil ve itibarlarına dahi sahip değilsin.
Eğer bir gün aç kalacak olursan en kokmuş murdarı bile yemekten çekinmezsin. Eğer susayacak olursan en pis ve kokmuş suyu bile rahatça içmeye kalkışırsın. Velhasıl tüm hususlarda zelil ve çaresiz bir kulsun ki, hiçbir şeye kadir değilsin. Vücud ve vücudun kemallerinde sahip olduğun his¬seyi, diğer mevcudatın sahip olduğu hisselerle mukayese edecek olursan, senin ve bütün yeryüzünün, belki bütün gü¬neş sisteminin en alçak ve basiti tüm neşetlerin en küçüğü olan cismanî alem mukabilinde hiçbir değer ifade etmediğini, hissedilir bir öneme sahip bulunmadığını göreceksin.
Azizim, kendinden başkasını görmemiş, gördüğün şeylere ise ibret ve muvazene gözüyle bakmamışsın. Hayatta sahip olduğun hayatî itibarlar ve dünyevî zinetleri şehrinle, şehri¬ni ülkenle ve onu da yüzde birini dahi görmediğin dünya ül¬keleriyle mukayese et. Tüm ülkeleri yeryüzüyle, yeryüzünü güneş manzumesi ve güneşin nurlu ışığından faydalanan ge¬niş kürelerle, benim ve senin fikir muhitinden hariç olan gü¬neş manzumesini de diğer manzumelerle kıyas et ki bizim güneşimiz tüm gezegeni eriyle, onlardan birinin tek bir geze¬geni kadar dahi değildir. Onlardan hiçbiri bizim güneşimiz ve gezegenleriyle kıyas dahi edilemez. Dediklerine göre şim¬diye kadar keşfedilenler bilmem kaç milyon kehkeşandır ki, bu küçük ve yakın saman yolunda bile bilmem kaç milyon gü¬neş sistemi vardır. Onlardan en küçüğü ise bizim güneş sis-teminden milyonlarca defa daha büyük ve nuranîdir. Bunla¬rın tümü cismanî acemdir ki, miktarını onların halik ve ya¬ratıcısından başka hiç kimse bilmemektedir. Keşf erbabı olanlar ondan sadece az bir bölümünü keşfedebilmişlerdir. Tüm cisimler alemi ise tabiat ötesi alem mukabilinde hiç bir değer ifade etmemektedir. Orada öyle alemler vardır ki, beşerin akıl ve havsalasına dahi sığmaz.
Bütün bunlar, hayatımızın itibarları ve bu vücud alemin¬de sahip olduğumuz hisselerdir. Allah Teala senin bu alem¬den alınmanı irade edince de tüm kuvvetlerine zayıflamala¬rını, tüm idraklerinin çalışamaz hale gelmelerini emreder. Vücud fabrikanı bozmalarını buyurur. Duyu ve görme organ¬ları ile kuvvet ve kudretini alınca da sen bir cemad haline gelirsin ve birkaç gün geçmeden çıkaracağın koku tüm halka eziyet eder. Suret ve heyetin insanların kaçacağı bir hale ge¬lir. Tüm ecza ve azaların kısa bir müddet sonra dağılır, dar¬madağın olur. Bunlar senin cisminin akıbeti, mal, akraba ve çocuklarının hali ise mal’undur.
Ama eğer berzahının ıslah edememişsen, Allah biliyor, orada nasıl bir suret ve halete sahipsin. Bu alemin ehlinin idrakleri, bu suret ve halin keyfiyetini ve niteliğini derkten acizdir. Zulmet, korku ve kabir azabı hakkında her ne işittiysen bu alemin karanlık, korku ve azablarıyla mukayese edi¬yorsun. Halbuki bu kıyas batıldır. Kendi ihtiyarımızla kendi¬miz için o alemde hazırladığımız şeyler sebebiyle Allah ferya¬dımıza yetişsin. Kabir azabı ahiret azabının çok bariz bir numunesidir. Bazı rivayetlerden de anlaşıldığı üzere orada şefaatçilerden de mahrum bulunmaktayız. Nasıl bir azab ol¬duğunu sadece Allah biliyor. Bizim ahiretteki neşet halimiz, adı geçen hallerden daha kötü ve korkunçtur. O gün haki¬katlerin zuhur ettiği gündür. Sırların keşfedildiği gündür. Ameller ve ahlakın tecessüm ettiği gündür. Hesaba erişme günüdür. Cehennem duraklarında zillete duçar olunduğu gündür. İşte bunlar da kıyametin hali.
Ama kıyametten sonra olan cehennemin hali ise zaten malumdur. Cehennem hususunda bir şeyler işitiyor ve biliyorsun. Cehennem azabı sadece ateş değildir. Yüzüne öyle korkunç bir kapı açılacak ki, eğer bu alemde açılacak olsa tüm dünya ehli helak olur. Aynı şekilde bir cehennem kapısı kulağına ve biri de burnuna açılacak ki, bunlardan herhangi biri bu dünya ehli için açılacak olsaydı şiddetli azabı yüzün¬den hepsi helak olurdu.
Ahiret alimlerinden biri diyor ki, cehennem ateşi sonsuz şiddetli olduğu gibi, soğuğu da oldukça şiddetlidir. Allah Teala soğuk ve sıcağı bir araya toplamaya da kadirdir. Bu da akıbetimizin hali! Öyleyse işinin evveli sonsuz yokluk, vücu¬da geldiği andan itibaren tüm haletleri çirkin ve kabih, tüm hal ve durumu utanç verici, dünya berzah ve ahireti, biri di¬ğerinden daha feci ve rezalet olan bir kimse neyi ile tekebbür ediyor? Hangi cemal ve kemal ile iftihar ediyor?
Öyleyse anlaşıldığı üzere tekebbür sonsuz cehalet ve bil¬gisizlikten kaynaklanmaktadır. Her kimin cehaleti fazla ve aklı az ise kibri daha fazladır. Ve aynı şekilde her kimin ilmi daha fazla, ruhu daha büyük ve göğsü daha geniş ise daha Çok mütevazi ve alçakgönüllüdür,
Rasulullah (sav)’ın ilmi ilahî vahiyden kaynaklandığın¬dan ve ruhu da oldukça büyük olduğundan tek başına milyarlarca insanın ruhiyatına galib geldi. Tüm cahili adetleri ve batıl dinleri ayaklar altına aldı. Tüm kitapları neshetti ve nübüvvet dairesinin hatmini mübarek vücudu kıldı. Dünya ve ahiretin sultanı ve Allah’ın izniyle tüm alemlerde tasarruf sahibi biriydi, ama buna rağmen herkesten daha fazla müte¬vazi idi. Ashabın kendisine ihtiram için ayağa kalkmasını kerih görüyordu. Bir meclise girdiğinde daima alt köşede otururdu. Yemeğini yerde yer ve yerde otururdu ve “ben de bir köle gibiyim, bir köle gibi oturur ve bir köle gibi de yerim…”   derdi.
Hz. Sadık (a.s)’dan nakledildiği üzere Rasulullah (s.a.v) pa¬lanı olmayana merkebe binmeyi severdi ve Allah’ın kullarıyla daima alçak bir yerde oturur, yemek yerdi. Fakirlere iki eliyle ihsanda bulunurdu. O hazret merkebe biniyor ve kendi kölesi ile veya diğer kölelerle bir arada oturuyordu.
Ailesine ev işlerinde yardımcı olmak, hazretin siyeri ve adetiydi. Kendi mübarek eliyle koyunları sağıyor, elbise ve ayakkabısını dikiyordu. Kendi kölesiyle el değirmenini çevi¬riyor ve hamur yoğuruyordu. Kendi geçimini kendisi sağlı¬yor, fakir ve miskinlerle oturuyor ve onlarla yemek yiyordu. Bunlar ve bunlardan daha büyük işlerin tümü o hazretin si¬yeri, ahlakı ve tevazusudur. Halbuki manevî makamların yanı sıra hazretin zahirî saltanat ve riyaseti de kemale er¬mişti.
Aynı şekilde, Ali b. Ebi Talib de (salavatullahi aleyhi) o büyük zata uymuş ve tamamıyla Rasulullah (s.a.v)’ın ahlakıy¬la ahi aklanmıştı.
Öyleyse ey aziz, eğer tekebbür manevi kemal içinse, onun manevi kemali herkesten daha fazlaydı, eğer riyaset ve sal¬tanat içinse o da buna sahipti. Ama buna rağmen herkesten daha çok mütevazi idi. Öyleyse bil ki tevazu, ilim ve marife¬tin ürünüdür. Kibir ve tekebbür ise cehalet ve bilgisizliğin, bu cehalet, ar ve aşağılık utancını kendinden uzaklaştırır. Enbiyanın sıfatıyla muttasıf ol, Hakk ile çekişen kimse ise O’nun gazabına uğrayıp ateşe girecektir.
Eğer nefsini ıslah etmeyi istersen onun amelî ve pratik yolu da az bir dikkat ve kollama ile oldukça kolay ve rahat bir hale gelmektedir. Bu yolda erkekçe himmet, fikir hürri¬yeti ve görüş yüceliği sayesinde hiç bir tehlike ile karşılaşmazsın. Nefs-i emmareyi altetme, nefse galebe çalma ve in¬sanın necat yolu, onların arzu ve isteklerinin hilafına dav¬ranmaktır.
Nefsi yok etmek için tevazu sahibi kimselerin sıfatıyla muttasıf olmak ve onlar gibi davranmaktan daha iyi bir yol yoktur. Tekebbürün hangi mertebesinde bulunursan bulun ve hangi ilmî, amelî ve diğer dalların ehli olursan, ol, bir müddet nefsanî arzularının hilafına hareket et. İlmî uyanık¬lık ve dünyevî-uhrevî akıbeti tefekkür neticesinde yolun ko¬lay ve rahat olması ve güzel bir sonuç elde etmen ümid edi¬lir. Eğer nefsin senden meclisin başköşesinde oturmanı ve başkalarından öne geçmeni temenni ederse sen bunun hilafı¬na davran. Eğer nefsin fakir ve miskinlerle oturmayı ar ka¬bul ediyorsa sen onun burnunu yere sürterek fakirlerle otur, onlarla yemek ye, yolculuk et ve onlara katıl. Nefsin bazen de münazara yoluyla önüne çıkıp der ki:
“Sen makam sahibi¬sin, şeriatın yayılması ve tebliği için makamını hıfz etmen gerekir, fakirlerle oturmak senin kadr-u menziletini kalpler¬den siler. El altındaki kimselere karışmak insanı hafif kılar. Meclislerde oturmak senin makamını küçültür, o zaman da kendi şer’î vazifelerini hakkıyla yerine getiremezsin.”
Bil ki bütün bunların hepsi şeytanın tuzakları ve nefsin hileleridir. Resul-i Ekrem (sav) dünyadaki makam ve mevkisi senden daha fazlaydı. Siyer ve yaşam tarzı da okuduğun gibiydi.
Ben kendi zamanımdaki bazı alimleri de bizzat gördüm ki, bir memleketin veya şia beldesinin tam riyasetine sahip oldukları halde siyer ve davranışları Rasulullah’ın kinin ay¬nısıydı.
1340 yılından 1355 yılına kadar şia nahiyesinin tam riya¬seti ve kamil merciiyeti makamına sahip olan Üstad-ı Azam ve Fakih-i Mükerrem Hacı Şeyh Abdülkerim Yezdî Hairî’nin nasıl bir ahlak ve siyere sahip olduğunu hepimiz gördük. Hizmetçi ve uşağı ile birlikte oturur yemek yerdi. Yere otu¬rur ve küçük talebelerle ilginç bir şekilde kaynaşır, onların arasına katılırdı. Son yıllarda epey yaşlanınca da akşam na-mazından sonra cübbesiz, başına sade bir parça sarmış, aya¬ğına çarık giymiş vaziyette sokaklarda yürüyordu.
Kalplerdeki makamı daha da bir büyümekteydi ve bu iş¬leri yüzünden makamına hiç bir zarar gelmiyordu.
Bu merhumun dışında Kumun bazı oldukça muhterem alimleri de vardı ki, şeytanınızın sizler için yonttuğu bu ka¬yıtlardan hiç birisi onlarda yoktu. Kendi ihtiyaçlarını bizzat kendileri pazardan alıyor, sarnıçlardan su çekiyor, ev işlerin¬de ailelerine yardımcı oluyorlardı.
Onların pak nazarında mukaddem ve muahher ile baş ve alt köşenin hiçbir farkı yoktu. Mütevazi insanların alçakgö¬nüllü oluşları insanı şaşırtıyordu. Ama buna rağmen ma¬kamları mahfuz idi ve kalplerindeki yerleri gittikçe daha da bir büyüyordu.
Velhasıl Nebiyy-i Ekrem (sav)’in ve Ali b. Ebi Talib’in (as) sıfatı insanı küçük kılmamaktadır. Ama burada nefsine etti¬ğin muhalefette de oldukça dikkatli ve uyanık olmalısın. Zira bazen nefs insan için başka bir yoldan tuzak hazırlamakta ve insanı gafil avlayarak sırt üstü yere vurmaktadır. Mesela bazılarını görürsün, meclisin en alt köşesinde öyle bir otu¬rurlar ki, orada hazır bulunanlara, “benim makam ve mevkim buradan çok daha yüksek ve yücedir. Ama ben tevazu gösteriyorum” demek ister. Makamı belli olmayan biri ken¬disinden önce geçirilince, güya bu yanlışlığı ortadan kaldır¬mak ve bunun sadece tevazudan olduğunu göstermek için makamı nisbeten düşük olan diğer birini de kendisinden ön¬ce geçirir. Bunlar ve buna benzer binlercesi hep nefsin hile¬leridir. Bütün bunlar ise kibri fazlalaştırmak ve buna da ri¬yakarlık ve dalkavukluğu ilave etmektir.
Halis bir niyetle mücahedeye girişmek gerekiyor. Elbette o zaman nefs mutlaka ıslah olacaktır. Tüm nefsanî sıfatlar, ıslah edilir cinstendir. İlk önceleri biraz zordur. Ama ıslah’a kalkıştın mı rahat ve kolay bir hale gelir. Asıl olan insanın tasfiye ve ıslaha niyetlenmesi ve uykudan uyanmasıdır. İn¬sanlığın ilk menzili “yakza,” “uyanmak”dır. İnsanın gaflet uykusundan uyanması ve tabiat sekrinden kendine gelmesi¬dir. İnsanın, kendisinin bir yolcu olduğunu ve yolculukta in¬sana azık ve binek lazım geldiğini, azık ve bineğin ise insanın kendi hasletleri olduğunu bu tehlike ve korku dolu sefe¬rin bu karanlık, oldukça dakik, kılıçtan daha keskin ve kıl¬dan daha ince yolun merkebinin ise erkeklik himmet ve gay¬reti olduğunu bu karanlık yolun nurunun ise iman ve övül¬müş hasletler olduğunu anlamasıdır. Eğer gevşeklik eder ve gecikirse bu sırattan geçemeyip yüzüstü ateşe düşecektir. Zillet toprağıyla yeksan olacak ve helaket uçurumuna yuvarlanacaktır. Bu sırattan geçemeyen insan, ahiret sıratından da asla geçemeyecektir.
Ey aziz! Cehalet ve bilgisizlik perdesini yırt. Bu korkunç uçurumdan kendini kurtar. Muttakîlerin mevlası ve bu yolun tek salihi ve gerçek kılavuzu mescidde feryad ediyordu. Öyle ki, mescide yakın olanların tümü bunu açıkça duyuyordu.
“Mücehhez olun. Allah sizlere rahmet et¬sin, şüphesiz ki sizler bir yolculuğa çağrılmışsınız.”
Sizler için en iyi ahiret teçhizatı ise nefsanî kemaller, kalb takvası, salih ameller, batın temizliği ile ayıb ve pislik¬ten beri bulunmaktır.
Farzen şekli ve nakıs bir iman ehli bile olsan saadetliler ve salihler zümresine katılmak için bu pisliklerden temizlen¬men ve halis olman gerekiyor. Bu manevî pisliklerin gideril¬mesi ise tevbe ve pişmanlık ateşi, nefsi kınamak ve melamet ocağına atmak, pişmanlık ateşiyle yakıp yok etmek ve Al¬lah’a dönmek iledir. Bu işi bu dünyada kendin yap. Aksi tak¬dirde ilahî azab ocağında “Allah’ın yakılmış ateşi”   kalbini yakar, eritir. Ve bu ıslahın ahiret asırlarıyla kaç asır çekece¬ğini ise Allah biliyor. Ama bu dünyada temizlenmek ve ıslah olmak kolaydır. Bu neş’ette değişiklik ve tağyirat, oldukça seri ve çabuk gerçekleşmektedir. Ama o alemde tağyir ve değişiklik başka bir şekilde vaki olmakta ve nefsin melekele-rinden bir tek melekenin zevali asırları almaktadır.
Öyleyse ey kardeş, ömür, gençlik, kuvvet ve ihtiyarın elinde baki bulunduğu müddetçe kendi nefsini ıslah etmeye çalış. Bu makam ve şereflere önem verme. Mümkündür ki, şeytan bu rezile diğer rezailden daha çok önem vermiş olsun. Bu onun bir sıfatı olduğundan ve Allah’ın dergahından ko¬vulmasının sebebi bu bulunduğundan, arif, sıradan halk, alim ve cahili de kendisine yoldaş kılmak istiyor. O alemde kendisini bu rezil melekeyle karşılayınca onun da melametine uğramanı arzu ediyor. Der ki, ey ademoğlu! Enbiyalar sa¬na demediler mi ki, ben Hakk dergahında baban Adem’e te¬kebbürde bulunduğum için kovuldum. Adem’in makamını tahkir ve kendi makamını büyüttüğüm için de mel’un oldum. Ama sen niye kendini bu rezilliğe mübtela kıldın?
O zaman zavallı sen, azabların, belaların, hasletlerin ve nedametlerin (ki insan bunları duymak bile istemiyor) yanı sıra mahlukların en zelili ve mevcudatın en aşağısı tarafın¬dan eleştirilecek, kınanacaksın.
Şeytan Allah’a tekebbür etmemişti ama Hakkın mahluku için kibirlenmiş tekebbür etmiş ve şöyle demişti:
“Beni ateş¬ten, onu ise balçıktan yarattın.”
O, kendisini büyük, Adem’i ise küçük saydı. Sen de adem oğullarını küçük, kendini ise büyük sayıyorsun. Sen de; “Alçakgönüllü ol. Allah’ın kullarına tevazu göster” diyen ilahî emirlere muhalefet ediyor ve tekebbürde bulunuyorsun. Üstünlük taslıyorsun. Öyleyse sadece niçin şeytana lanet ediyorsun? Habis nefsine de lanet etsene. Nitekim onunla bu rezil haslette de ortak değil misin? Sen şeytanın mazharlarındansın. Mücessem şeytansın. Belki berzahî ve kıyameti suretin de şeytandır. Ahiret suretlerinde mizan ve ölçü nefs melekeleridir. Ahiret aleminin ölçü ve mizanları burada olanlardan başkadır.

Hasedin de Bazen Tekebbürün Mebdei Olduğu Beyanında

Bil ki, bazen bir kemale sahip olmayan kimse de kemal sahibi olan kimseye tekebbürde bulunabilir. Mesela, fakir zengine ve cahil alime karşı kibirlenebilir. Bilinmelidir ki, bazen ucb tekebbürün mebdei olduğu gibi, bazen de hased tekebbürün mebdei olabilir. İnsan kendisinin sahip olmadığı bir kemali diğerlerinde görünce ona karşı hasette bulunabilir. Bu da o kimseye karşı tekebbürde bulunmasına ve neti-cede onu zelil ve hor kılmaya çalışmasına sebep olabilir.
Kafî’yi şerifte Hz. Sadık’ın (as) “kibir, halktan her sınıfın kötü ve şerir fertlerinde bulunur”  diye buyurduğu yer almış¬tır. Hazret daha sonra şöyle buyuruyor:
“Rasulullah (sav) Medine sokaklarının birinden geçiyordu. Siyah bir kadın da yolun üstünde durmuş hayvan gübresi topluyordu. Kendisi¬ne:
“Rasulullah’ın yolu üzerinden çekil” denilince:
“yol geniş¬tir’ diye cevap verdi. Ashab kadına taarruzda bulunmaya kalkışınca, Peygamber:
“Onu bırakın, zira o bir mütekebbirdir.”   Diye buyurdu.
Bazen de kibir, ilim sahibi kimselerde ortaya çıkmakta¬dır. Bunlar da tevazünün zenginler için güzel olmadığından dem vururlar. Nefs-i emmare ona zenginler için tevazünün imanı eksilttiğini söyler durur. Zavallı, zenginlere zenginliği için tevazu ile gayrisi arasında hiç bir fark bırakmamakta¬dır. Bazen dünya sevgisi, mevki ve makam arzusu insanı mütevazi olmaya zorlar. Bu hulk, tevazu değildir. Bu, dalka¬vukluk ve yağcılıktır. Nefsanî rezailden biridir. Bu hulkun sahibi fakirlere hiç mi hiç tevazu göstermez. Meğerki, onlar¬da bir fayda ve menfaatin var olduğunu görsün.
Bazen de tevazu hulku, insanı başkalarına karşı ihtiram¬lı ve alçakgönüllü olmaya davet eder. Fakir olsun veya zen¬gin tamah nazarı olsun veya olmasın. Yani onun tevazusu gösterişten uzaktır. Ruhu temiz ve paktır. Makam ve şeref sevgisi kalbini kendisine cezbe dememiştir. Bu tevazu fakir¬ler için iyi olduğu gibi, zenginler için de iyidir. Herkese ken¬dine yakışır bir şekilde ihtiram göstermektedir. Ama senin makam ve şeref sahibi kimselere tekebbürde bulunman ve onları tahkir etmen sadece dalkavukluk ve yağcı bir kimse olmadığın için değildir. Belki bu, hased ettiğinden dolayıdır. Çok büyük hata ediyorsun. Dolayısıyla, o kişi sana beklen¬medik bir şekilde ihtiram edecek olursa o zaman sen de he¬men tevazu gösterecek ve ihtiramda bulunacaksın. Velhasıl nefsin hile ve şaheserleri o kadar dakik ve gizlidir ki, insanın Allah’a sığınmaktan başka çaresi yoktur.
“Başta da sonda da hamd Allah’a mahsustur.”

5- HASED

Davud, Hz. Sadık’ın şöyle buyurduğunu naklediyor:
Rasulullah buyurdu ki:
“Allah (azze ve celle) Musa b. İmran’a şöyle dedi:
Ey İmranoğlu, kendi fazlımdan insanlara verdi¬ğim şey sebebiyle onlara hased etme, gözünü ona dikme ve nefsini onun ardı sıra gönderme. Zira hased eden kimse as¬lında benim nimetlerime gazablanır ve kullarım arasında yaptığım taksimden razı olmaz da yüz çevirir. Böyle olan bir kimse benden değildir ve ben de ondan değilim…”

Şerh

Hased, nefsanî bir halettir. Bu haletin sahibi, nimet ve kemal diye vehmettiği şeylerin başkalarından alınmasını ar¬zu eder. Kendisi de bu nimete sahip olsun veya olmasın, kendisine de nasib olsun veya olmasın hiç farketmez. Bu, gıbtadan başka bir şeydir. Zira gıbta eden kimse, başkasında ni¬met diye vehmettiği şeyin, onda zevalini arzu etmeksizin kendisine de nasib olmasını istemektedir. “Vehmî kemal” ve “nimet” dememizin sebebi ise, hased eden kimsenin zevalini arzuladığı o şeyin hadd-i zatında kemal ve nimet olması ge¬rekmediğindendir. Hased eden kimse bazen bizzat nakıs ve rezil olan bir şeyi bile kemal zannetmekte ve de zevalini ar¬zulamaktadır. Veya insanlığın noksanlığı ve hayvanlığın kemalindendir ve hased eden kimse hayvanlık mertebesinde ol¬duğundan onu kemal bilmekte ve dolayısıyla da zevalini iste-mektedir. Mesela halk arasında bazıları vardır ki, kan dök¬me ve cinayeti hüner olarak kabullenmekte ve böyle olan bir şahsa da hased etmektedir. Veya boş konuşmayı kemal zan¬netmekte ve bu sıfata sahip kimseye hased etmektedir, öy¬leyse burada mizan kemal bulunduğunu vehmetmek ve o işi bir nimet olarak düşünmektir.
Başkalarında bir nimet görüp de (gerçekten de nimet ol¬sun veya olmasın) bunu zevalini isteyen kimse hased sahibi¬dir.
Bil ki hased hususunda da, hased edilen, hased eden ve bizzat hased hasebiyle bazı derece ve kısımlar vardır.
Hased edilen kimsenin hali açısından, aklî kemaller, övülmüş hasletler, menasık, salih ameller ya da mal, evlad, azamet, haşmet vb. dış ve haricî meselelerde hased edildiği gibi kemal olduğu vehmedilince bunlardan her birinin muka¬biline de hased edildiği görülür.
Hased eden kimsenin hali açısından: Hased, bilindiği gibi düşmanlık, tekebbür, korku ve sonradan zikredilecek olan birtakım benzeri meseleler yüzünden ortaya çıkmaktadır.
Bizzat hased hali itibarıyla: Denebilir ki, hasedin gerçek taksimat ve dereceleri bunlardır, eskiden zikredilenler değil. Öyleyse şiddet, za’f dereceleri içinde birçok mertebeler vardır ki, sebepler açısından farklılık arz etmektedir. Aynı şekilde etkileri itibariyla muhtelif halde bulunmaktalar. Biz de inşallah birkaç fasıl zımnında hasedin fesadları ve ilacına, makdur olduğu kadarıyla değinecek, açıklık getirmeye çalı¬şacağız. Tevfık Allah’tandır.

Hasedin Bazı Sebepleri

Hasedin birçok sebebi vardır, ama başlıca sebeplerinden biri, insanın kendi nefsini zelil, hor ve aşağılık görmesidir. Nitekim kibirde, halin farklılığı hasebiyle bunun aksi söz konusuydu. İnsan kendisinin bir kemali olduğunu ve başkala¬rının da bu kemalden yoksun olduğunu görünce nefsinde bir nev’i üstünlük ve yücelik duygusu uyanır ve tekebbürde bu¬lunur. Başkalarını kamil gördüğünde ise bir nevi aşağılık kompleksine kapılır, dış amiller ile nefsanî maslahatlar ol¬madığı takdirde bu onda hasedin meydana gelmesine sebep olur. Bazen de bu zebunluğunu başkalarının kendisiyle eşit¬liğinde düşünür. O zaman da kemal ve nimet sahibi kimse kendisi gibi veya kendisinin ardından gelen kimselere karşı hasedde bulunur. Dolayısıyla da denebilir ki hased, etkisi başkalarından nimet ve kemalin zeval bulmasını istemek olan nefsin zebunluk ve aşağılık kompleksine kapılmasıdır. Allame Meclisî (kuddise sırruhu) gibi bazıları da hasedin sebeblerinin yedi şey olduğunu söylemişlerdir:
1- Adavet: Düşmanlık.
2- Taazzuz: Hased edilen kimsenin sahip olduğu nimet ve kemal sebebiyle kendisine tekebbür ettiğini görünce buna dayanamayıp bu nimetin ondan zevalini arzu etmek.
3- Kibir: Hased eden kimsenin, nimet ve kemal sahibi kimseye karşı tekebbürde bulunmayı istemesi ve bunun da sadece o nimetin zevaliyle mümkün olması.
4- Taaccub: Bu büyük nimetin herhangi bir şahsa verildiğini görünce taaccüb edip şaşkınlığa düşmek. Nitekim Allah Teala önceki ümmetlerin şöyle dediklerini haber veriyor:
“Sizler de bizim gibi beşersiniz ancak.”  Aynı şekilde:
“Bi¬zim gibi beşer olan bu ikisine mi iman edeceğiz.”  diyor¬lardı. Kendileri gibi olan kimsenin risalet ve vahiy sahibi ol¬masına taaccüb ediyor ve dolayısıyla da hasedde bulunuyor¬lardı.
5- Havf (korku): Nimet sahibi kimsenin, sahib olduğu ke¬mal ve nimet sebebiyle kendisinin mahbub bulduğu maksadları hususunda rahatsızlık çıkarmasından korktuğu için o nimetin zevalini ister.
6- Riyaset sevgisi: Şahsın riyasette bulunması sadece başkalarının nimette kendisiyle müsavi ve ortak olmamasına bağlıysa böyle bir şahıs kendisi dışında hiç kimsenin mez¬kur nimete sahib olmasını istemez.
7- Yaratılış habisliği: Hiç kimseyi nimet içinde görmek is¬temez.
Ama bu satırların yazarının inancına göre bu sebeplerin çoğu, belki de hepsi aslında insanın aşağılık kompleksine düşmesi ve kendisini zebun olduğunu tasavvur etmesine dönmektedir, Hasedin direkt sebebi, meşhurun hasede getirdiği tarif üzere bundan ibarettir. Ama bizim hasede mana verirken, bizzat bu haletin hased olduğunu söylememiz ise zikredilen şeyin sıhhatini zorlaştırmak ve sıkı tutmak demek değildir. Velhasıl bu manalar etrafında bahiste bulunmak bi¬zim maksadımız olmadığı gibi bu sayfalar için de müsait de¬ğildir.

Hasedin Bazı Fesadları

Bil ki hased, insanı helak eden kalbî bir hastalıktır ve ondan, birçok kalbî hastalıklar, kibir ve insanı helak eden amillerden olup insanın helak olması hususundaki birer müs¬takil sebep konumunda olan amellerin fesadları vücuda gel¬mektedir. Biz de oldukça açık olan bazılarını zikretmeye çalı¬şacağız. Çaresiz bazı gizli fesadlar da vardır ki, yazarın na¬zarından da saklı ve örtülüdür. Hasedin bizzat fesadı olduk¬ça fazladır. Muaviye b. Veheb’in sahihinde Hz. Sadık-ı Musaddık şöyle buyuruyor:
“Dinin afeti, hased, ucb ve övünmek¬tir.”
Hz. Bakır (as), Muhammed b. Müslim’in sahihinde şöyle buyuruyor:
“Kul hangi sürçme ile -gazab sebebiyle fiilî veya dilinden sadır olan- gelirse gelsin bağışlanır. (Ama) hased, ateşin odunu yediği gibi o da imanı yer bitirir,”
Malum olduğu gibi iman, kalbi Hakk’ın (azze ve celle) te¬celli ve cilvelerine mazhar kılan bir nurdur. Nitekim hadis-i kudsîde şöyle yer almıştır:
“Yer ve göklerim beni almadı. Ama mü’min kulumun kalbi beni aldı.”
Kalbi tüm mevcudattan daha geniş karar kılan bu ilahî nur ve manevî ışık, kalpte bu rezil hasletin bulanıklığından vücuda gelen darlık ve karanlık ile çelişki içindedir. Kalb mahzun ve bitkin, sine tutulmuş ve dar, çehre somurtkan ve asık olur. Bu haller iman nurunu batıl kılıyor, insanî kalbi öldürüyor ve ne kadar kuvvet kazanırsa o kadar iman nuru zayıflıyor, sönmeye yüz tutuyor.
Zahir ve batında hased sebebiyle vücuda gelen eserler, mü’minin manevî ve zahirî vasıflarıyla çelişki içindedir. Mü’min Allah Teala’ya nisbeten iyimser ve kulları arasında yaptığı taksimattan ise razı olan kimsedir. Hased eden kim¬se ise Hakk Teala’ya nisbeten gazablı, O’nun takdirlerine küskün ve yüz çeviren kimsedir. Hadis-i şerifte de yer aldığı gibi mü’minin kötülüğünü istemez. Onun aziz ve kerim ol¬masını arzu eder. Hased eden kimse ise bunun tersinedir. Mü’min dünya sevgisinin mağlubu, hasud ise dünya sevgisi-nin şiddetinden bu rezil haslete mübtela olmuştur. Mü’minin hiçbir korku ve hüznü yoktur. Hakk Teala’dan başka hiç kimseden çekinmez. Ama hasudun hüzün ve korkusu hased ettiği şey etrafında döner dolaşır. Mü’minin alnı geniştir. Yüzünden müjde okunur. Hasudun ise yüzü asık ve somurtkan¬dır. Mü’min mütevazidir, ama hasud birçok zamanlar tekeb¬bür eder. Hased imanın afetidir ve ateşin odunu yediği gibi imanı yer bitirir.
Ahiretteki necatın sermayesi ve kalplerin hayatı olan imanı insanın elinden alması ve onu müflis kılması bile bu rezil hasletin çirkinlik ve kötülüğünü göstermeye yeter de artar bile. Hasedin ayrılmaz bir parçası olan büyük fesadlardan biri de Halık’a, hakiki velinimete gazablanmak ve O’nun takdirlerine küsmek ve yüz çevirmektir. Bugün tabia¬tın zulmanî hicabları ve onunla meşguliyet, tüm müdrikatımız, mahcub (hicablı), göz ve kulaklarımızı ise kor ve sağır yapmıştır. Ne Maliku’l-Müluk’a gazablı ve küskün olduğu-muzu biliyoruz ve ne de bu gazab ve küskünlüğün melekût ve aslî-daimî meskendeki suret ve tecessümün ne olduğunu biliyoruz. Sadece Hz. Sadık’ın (a.s) şu sözünü işitiyoruz:
“Benden yüz çeviren ve bana gazablı olan kimse benden değil¬dir ve ben de ondan değilim.” Ama Hakk Teala’nın bizler¬den beraati ve bizarının nasıl bir musibet olduğunu ve altın¬da nelerin bulunduğunu bilemiyoruz? Hakk’ın velayetinden dışarı çıkan ve erhamu’r-rahiminin rahmet perçemi altından dışarı sürülen kimse için hiç mi hiç necat ve kurtuluş ümid edilemez. Şefaatçilerin şefaati de ona nasib olmayacaktır:
“O’nun izni olmadan Allah katında kim şefaat edebilir.”
Allah’a gazablanan, velayet sığınağından, dışarı çıkan ve kendisiyle maliki arasında dostluk bağını koparmış olan kimseye kim şefaat edebilir? Yazıklar ve eyvanlar olsun, biz¬zat kendimiz kendi başımıza neler getirdik! Enbiya ve evliya ne kadar feryad edip bizleri uykudan uyandırmak istediyse de biz daha da bir gaflet uykusuna daldık ve şekavetimiz gün geçtikçe daha da bir fazlalaştı.
Bu hulkun fesadlarından biri de ahiret alimlerinin de bu¬yurduğu gibi kabir azabı ve zulmetidir. Zira buyuruyorlar ki ruhî baskı ve kalbî bulanıklığı olan bu alçak ve fasid ahlakın berzahı ve kabri suret ve tecessümü, kabir azabı ve zulmeti¬dir. Kabrin darlık ve ferahlığı, göğüs genişliğinin varlık ve yokluğuna tabiidir.
Hz. Sadık’tan (a.s) rivayet edilmiştir ki, Rasullah bir gün dışarı çıkarak Sad’ın teşyi merasimine katıldı. Rasullullah (s.a.v) başını semaya kaldırarak şöyle dedi:
“Sad gibi kabir azabı gören var mı?” Ravi İmam’a (a.s) arzetti:
“Fedan olayım, bizlere Sad’ın sadece idrardan sakınmadığı nakledilmişti.” Hazret şöyle buyurdu:
“Maazallah, onun hukunda sadece bir kötülük vardı, o da ev halkına karşı kötü davranırdı.”
Hased sebebiyle kalpte vücuda gelen darlık, baskı, bulanıklık ve zulmet, fasid hulkların sadece çok az bir kısmında mevcuttur. Velhasıl bu hulkun sahibi hem dünyada azab görmekte ve mübtela bulunmaktadır, hem de kabirde baskı ve zulmet içindedir ve hem de ahrette zavallı ve çaresiz kalacaktır. Bunlar hasedin bizzat sebeb olduğu fesadlardır, o da başka bir fasid hulk ile batıl ve fasid amelin vücuda gelmesine sebeb olmazsa.
Başka bir fasada sebeb olmaması ihtimali ise oldukça azdır. Belki ondan ahlaki ve ameli birçok kötülükler vücuda gelir. Önceden de zikredildiği gibi, bazı yerlerde kibre, gıybete, koğuculuğa, sövmeye, eziyete ve insanın helakına sebeb olmaktadır.
Öyleyse her akıllı insanın himmet kemerini kuşanarak kendisini bu utançtan ve imanını bu yakıcı ateş ve büyük afetten kurtarması gerekir. Kendisini daimi ve ebedi bir azab olan bu alemde, fikri baskı, kalp darlığı, berzah ve kabir zulmetleri ve ilahi gazabdan kurtarması lazım gelir. Biraz düşünürsen, bunca fesadı olan bir şeyin mutlaka tedavi edilmesi gerektiğini anlarsın. Üstelik senin bu hasedinin hased edilene de hiçbir zararı yoktur. Senin hasedin sebebiyle ondaki nimet zail olmamaktadır. Belki onun için dünyevi ve uhrevi bir faydası bile vardır. Kendisinin nimetler içinde olduğunu senin ise bundan azab çektiğini görmesi bile kendisi için bir nimet sayılır.
Eğer sen bu ikinci nimetin farkına varsan, o zaman da senin için başka bir azab ve fikir baskısı hasıl olur. Bu azabın da onun için bir nimettir. Demek ki, sen daima gam, baskı ve derd içindesin, o ise nimet, ferah ve genişlik. Ahirette de senin bu hasedinin ona faydası dokunacaktır. Özellikle de işi gıybet, iftira ve benzeri eziyetlere vardırmışsan o zaman senin iyilik ve hasenatlarını ona verirler ve sen de zavallı ve iflas etmiş olursun o ise nimet ve azamet sahibi. Eğer biraz olsun bu hususta tefekkür edecek olursan kendini bu rezil hasletten kurtarır ve nefsini bu helaketten azade kılarsın.
Zannetme ki bu nefsani rezillikler ve ruhi hulklar asla değişmez, ortadan kalkmaz. Bunlar şeytan ve nefs-i emarenin sana ilka ettikleri bir takım boş hayallerdir ki, seni nefsini ıslahtan ve ahiret yolunun sülukundan alıkoymaya çalışmaktadır. İnsan bu değişiklikler diyarı ve tebdilatlar neş’etinde olduğu müddetçe tüm vasıf ve hulkları değişebilir. Melekeler her ne kadar sağlam ve muhkem olsalar da bu alemde olduğu müddetçe zail ve yok edilebilirler. Ama şiddet ve za’f ihtilafı sebebiyle tasfiye ve tezkiyenin zahmeti de farklılık arzetmektedir.
Neftse yeni yeni vücuda geldiği sıralarda az bir zahmet ve riyazetle nefsani bir sıfatı zail ve izale etmek pekala kolaydır. Bu haliyle kökleşmiş ve yere çakılıp kalmamış bir fidana benzemektedir adeta. Ama bu sıfat nefste kökleşir ve nefsin yerleşik melekelerinden biri haline gelirse zevali mümkün olsa da biraz zor ve zahmetlidir. Yaşlanmış ve kök¬leşmiş bir ağacı sökebilmek biraz zordur. Sen kalb ve ruh fesadlarının kökünü söküp atma fikrinde ne kadar geç hareket edersen, bir o kadar daha fazla zahmet ve riyazet çekmen ge¬rekir.
Ey aziz ilk olarak zahir ve batın memleketinde ahlakî ve¬ya amelî fesadın vücuda gelmesine izin verme. Başlangıçta vücuda gelmesine izin vermemen, girip kökleştikten, tüm vücudunu kapladıktan sonra yok etmeyi ve dışarı çıkarmayı istemenden daha kolaydır. Bu rezilliği yok etmede ne kadar gecikirsen bir o kadar da fazla zahmet çekmen gerekir. Zira dahilî kuvveler gittikçe zayıflamakta, kuvvetten düşmekte¬dir.
Büyük şeyhimiz ve değerli arif Şahabâdî (ruhum ona feda olsun) şöyle buyuruyordu:
“Gençlik kuvveti ve neşat olduğu müddetçe insan ahlakî fesadlara karşı daha iyi kıyam edebi¬lir ve insanlık vazifesini daha iyi yerine getirebilir. Bu kuv¬venin elinizden çıkıp ihtiyarlığın gelip çatmasına dek gaflet etmeyin. Zira o zaman muvaffak olmak oldukça zordur. Farzen muvaffak olursa da ıslah için çok zahmet çekmek gerekir. Akıllı bir insan herhangi bir şeyin fesadını görecek olursa -eğer ona bulaşmamışsa- kesinlikle onun etrafında dönüp do¬laşmaz ve kendisini o işe bulaştırmaz. Eğer Allah korusun bulaşmışsa da hemen ıslahına çalışır ve kökleşmesine izin vermez. Eğer kökleşmişse büyük bir zahmet ve meşakkate katlanarak berzahı ve uhrevî meyvesini vermesin diye hemen onu söküp atmaya çalışır.”
Maddî tebdilatlar ve tağyirler neş’eti olan bu alemden bu fasid hulk üzere göçecek olursa bu habis ağaç meyve verecek ve onu söküp atma işi de artık elinden gelmez olacaktır. Böy¬lece ahiret ve berzah alemine kadar da nefsanî hınklarından birisinin dahi değişmesi çok uzak ve gayri mümkün hale ge¬lecektir.
Rasulullah (sav) bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor:
“Cen¬net ehli cennette ve cehennem ehli de cehennemde kendi ni¬yetleri vasıtasıyla ebedî olarak kalacaklardır. Rezil ahlakın bir neticesi olan fasid niyet, menşe ve kaynağı zail olmadığı müddetçe asla zail olmaz.”
O alemde melekeler o kadar kuvvetli ve şiddetli bir şekil¬de zuhur edecektir ki, ya asla zail olmayacak -ki o zaman ebedî olarak cehennemde kalacaklar- ya da zail olsa bile ilahî asırlar sonunda, o da birçok sıkıntı zorluk ve ateşten sonra olacaktır.
Öyleyse ey akıllı, dünyevî bir aylık veya bir yıllık cüz’i bir zahmet neticesinde ıslah edilmesi mümkün olan ve aynı za¬manda dünyevî ve uhrevî bela ve musibetlere de son verecek olan bu meseleyi sonraya bırakma ki helak olursun.

Ahlakî Fesadların Kökleri

Daha önceden de zikredildiği üzere kalb nasibi olan iman, akıl nasibi olan ilimden başka bir şeydir. Tüm ahlakî ve amelî fesadlar, kalbin imansız oluşundan ve aklın, aklî bur¬han yoluyla veya enbiyanın haber vermesiyle derk ve idrak ettiği şeyleri kalbe ulaştırmamasından ve kalbin o şeylerden habersiz bulunmasından vücuda gelmektedir.
Filozof, mütekellim ve şeriat ehli olan tüm herkesin kabul ve tasdik ettiği ve hiç kimsenin şek etmediği bir mesele şudur: Mutlak Hakim’in (cellet kudretuh) vücud, kemalat, nimet genişliği, rızık ve mühlet taksimi gibi hususlarda kud¬ret kalemiyle cereyan eden her şey en iyi program ve en güzel nizamdır. Ve tam maslahatlarla mutabıktır. Tasavvur edilen nizamların en kamili olan küllî bir nizamdır. Ama herkes kendine has bir dil ve mesleğine uygun bir ıstılahla bu ilahi latife ve kamil hikmeti beyan etmeye çalışmışlardır.
Arif diyor ki mutlak Cemil’in gölgesi de mutlak cemildir. Filozof ise şöyle diyor:
Tabiat aleminde var olan nizam ilmi, nizam ile mutabık olduğu gibi naks ve şerden de beridir. Vehmedilen cüz’î şeyler, mevcudatı layık olduğu kemallere ulaştırmak içindir. Mütekellim ve şeriat ehli ise şöyle diyor: Hekim’in fiilleri, hikmet ve salah üzeredir. Beşerin cüz’i ve mahdud aklı ise ilahî takdirati ardaki tam maslahatları id¬rakten acizdir. Bu mesele hepsinin dilinde cereyan etmekte olup herkes ilmi ve aklî kapasitesince onun için bir burhan ikame etmektedir. Ama kil-ü kal (söylenti) haddini aşmadı¬ğından ve kalble hail mertebesine ulaşamadığından dolayı itiraz dilleri açıktır ve iman nasibi olmayanlar ise bir dille kendi burhan ve kavlini tekzib eder. Ahlakî fesadlar da bu zemin üzerindedir. Hased eden, başkalarından nimetin zail olmasını arzu eden ve nimet sahibine karşı kalbinde kin bes¬leyen kimse Hakk Teala’nın tam salah üzere bu nimeti o şahsa nasib ettiğini ve bizim idrakimizin bunu derk etmek¬ten aciz olduğuna iman etmediğini bilmelidir. Hakikatte Al¬lah Teala’nın adline ve yaptığı taksimatın adilane olduğuna imanı olmadığını bilmelidir. Halbuki sen akaid usullerinin birinde, Allah’ın adil olduğunu söylüyorsun. Bu, lafızdan başka bir şey değildir. Adalete iman ve hased, birbiriyle çelişmektedir. Eğer onu adil biliyorsan, yaptığı taksimi da adila¬ne bil. Nitekim mezkur hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur: “Allah Teala buyuruyor ki, Hasud, kullar arasında yaptı¬ğım taksimden razı değildir ve nimetlerim için de gazablanmıştır.”
Kalb, fıtratı gereği adilane taksimat karşısında huzu etmekte ve zulüm ile sitemden, fıtratı gereği kaçmakta uzaklaşmaktadır. Beşerin zatının derinliklerinde yoğrulmuş olan ilahî fıtrat, adalet sevgisi ve adalet karşısında huzu et¬mek, zulümden nefret etmek ve önünde teslim olmamaktır. Eğer bunun hilafına bir şey görecek olursa mukaddime ve başlangıçta bir noksanlığın olduğunu bilmelidir. Eğer nimet¬lere gazablı ve kısmetlerden razı olmayan bir kimse haline gelecek olursa bu O’nu adil kabul etmediğindendir. Belki de neuzu billah, zalimce bir taksim olduğunu düşünüyor, kıs¬meti adilane bildiği halde yüz çeviren ve programı en kâmil nizam ve tam maslahatların mutabıkı olarak bildiği halde gazablanan bir kimse değildir. Eyvanlar olsun ki, imanımız nakıstır ve aklî-bürhanî meseleler, akıl ve idrak merhalesin¬den kalb merhalesine ulaşmamıştır. Söylemek, işitmek, oku¬
mak, bahis ve kil-u kal ile iman söz konusu değildir. Burada niyetin halis olması gerekiyor. Allah’ı arayan Allah’ı mutla¬ka bulacaktır. Marifetleri taleb eden de mutlaka O’na ulaşa¬caktır.
“Burada kör olan ahiretle de kördür ve yolunu da tam sapılmıştır, şaşırmış gitmiştir.”
Allah’ın kendisine nur vermediği kimsenin artık hiç bir nuru olamaz.

Hasedin Amelî İlacı

Çok az bir bölümünü zikrettiğimiz ilmî ilacın yanı sıra bu rezil ve fezahet dolu haslet için amelî ilaçlar da söz konusudur. O da, hased ettiğin kimseye zorla da olsa sevgi ve mu¬habbet izharında bulunman ve kendisine ihtiram göstermendir. Bundan maksadın, batınî hastalığı tedavi etmek olsun. Nefsin seni ona eziyet etmeye, hakarette bulunmaya ve ona düşmanlık etmeye davet ediyor. Onun kötülük ve fesadlarını sana takdim ediyor. Ama sen nefsanî arzularının hilafına ona merhamet et, teclil ve ihtiramda bulunmaya çalış. Dilini onu hayırla anmaya zorla. Onun iyiliklerini kendine ve baş¬kalarına arzet. Güzel ve cemil sıfatlarını göz önünde bulun¬dur. Gerçi ilk Önceleri bu mesele icbarı bir şeydir. Gerçek ve hakikati yoktur. Ama maksadın nefsin ıslahı olması bu naks ve rezilliğin bertaraf edilmesi olduğundan bilahare hakikate yakınlaşacak, yavaş yavaş icbarî olma durumu ortadan kal¬kacak, nefs tabii haline kavuşacak ve gerçekliğe erişecektir.
En azından nefsine bunun da Allah’ın bir kulu olduğunu ve Allah Teala’nın ona lütuf nazarı olduğundan dolayı kendi¬sine nimet verdiğini ve kendi özel ihsanına mahsus kılmış olabileceğini inandırmaya ve anlatmaya çalış. Özellikle de hased edilen bir kimse ilim ve diyanet ehli bir kimseyse ve hased de ilim ve diyanet hususundaysa bu iş daha da bir çir¬kin ve onlara düşmanlık etmek daha da bir kötüdür. Nefsi¬ne, bunların Allah’ın has kulları olduğu için ilahi tevfike mazhar olduklarını ve büyük nimetlere nail olduklarını an¬latmaya çalış. Bu nimetler insanın bu nimetlerin sahibine karşı daha da bir sevgi ve muhabbet duymasına vesile olma¬lıdır. İnsani arı muhterem kılmalı ve bu nimet sahiplerine karşı mütevazi ve alçakgönüllü olmaya çağırmalıdır. Öyleyse nefsinde huzu1 ve muhabbet vücuda getirmesi gereken şeylerin bunun aksi şeylere sebep olduğunu görünce büyük bir şekavete düştüğünü anlamalı ve hemen ilmî ve amelî yollarla ıslah etmeye çalışmalıdır. Ve bilmelidir ki, muhabbet icad et¬mek isteyen kimse sonunda mutlaka muvaffak olur. Zira muhabbet nuru zulmet ve bulanıklıklara kahir ve galibdir. Allah Teala mücahedeye yardımcı olacağını, kendi gizli lütuflarıyla tevfîk inayet edeceğini vadetmiştir. “Şüphesiz ki o tevfik ve hidayet sahibidir.”

Ref Hadisinin Zikri Beyanında

Bil ki bazı hadis-i şeriflerde Rasulullah (sav şöyle buyur¬maktadır:
“Ümmetimden dokuz şey kaldırılmıştır. Bunlar¬dan biri de (el veya dil ile zahir olmadığı müddetçe) haset-tir.”  Elbette bu ve benzeri hadis-i şerifler insanın kendi nef¬sinden bu habis ağacı sökme hususunda ciddiyet göstermesi¬ne engel olmamalı, ruhu ve imanı yakan ateşten ve dinin afeti olan bu hasletten kurtarmaya mani olmamalıdır. Zira bu fasid maddenin, nefsi ayaklar altına alarak çeşitli fesadların önünü alması, hiç bir eserin vücuda gelmesine izin ver¬memesi ve insanın imanını mahfuz kılması oldukça az görül¬müştür.
Aynı zamanda diğer sahih hadisler de bu sıfatın imanı yi¬yip bitirdiği, dinin afeti olduğu, Allah Teala’nın bu hasletin sahibinden beraat ettiği, kendisinin ondan, onun da kendi¬sinden olmadığını bildirdiği yer almıştır.
Öyleyse insan, bu kadar büyük bir iş ve mühim bir fesad olan bu hasletten gaflet etmemeli ve ref hadisi (hasedin üm¬metten kaldırıldığını bildiren hadis-i şerif -çev.) ile mağrur olmamalıdır.
Öyleyse sen oldukça ciddi ol. Ve onun dallarını koparmaya çalış. Islah niyetinde ol. Ondan hiç bir eserin zahir olmasına izin verme. O zaman kökleri gevşeyecek, büyüme ve terakkiden geri kalacaktır. Eğer ıslah ve riyazet esnasında birden ölüm gelip çatacak olursa ilahî rahmeti sana da şam olacak ve geniş rahmeti ile Rasulullah’ın (s.a.v) ruhaniyet nuruyla af ve bağışlanmaya mazhar olursun. Rahmaniyet nuru, onun bakî kalmış olması muhtemel olan tüm eserleri yakmakta ve nefsi temiz ve pak kılmaktadır. Âma Hamza Hamran’ın naklettiği hadiste İmam Sadık (as) şöyle buyuruyor:
“Şu üç şeyden, Nebi de dahil hiç kimse kurtulamamıştı Yaratılışta vesveseye kapılmak. Uğursuzluğa inanmak ve hased. Ama mü’min hasedini kullanmaz.”
Bu rivayette ya mübalağa edilmiştir ve maksad ona ibtilanın kesret ve çokluğudur veya bu terkib, ibtila kesretinden kinaye olup maksud bizzat cümlenin mazmunu değildir ya da mecazen hasedi gıbtadan daha geniş bir anlam ifade ettiğini buyurmaktadır. Belki küffarın kendi batıl dinlerini yaymada kullandıkları nimetlerin zevalini istemeye de hased itlak edilmiş olabilir. Zira enbiya ve evliya, hakiki hasedden uzak ve berîdirler. Ahlakî kötülük ve batınî pisliklere bulaşan bir kalb, ilahî ilham ve vahye nail olamaz. Hak Teala’nın zati ve sıfata tecellilerine mazhar olamaz. Öyleyse bu hadis zikredildiği şekilde veya başka bir şekilde tevcih edilmelidir. Ya da ilmî kailine (s.a.v) havale edilmelidir. “Evvelde ve sonda da hamd Allah mahsustur.”

6- DÜNYA SEVGİSİ

İbn Ebi Ya’fur, Hazreti Sadık’ın (as) şöyle dediğini nakle¬diyor:
“Sabah akşam en büyük derdi dünya olan kişiyi Allah yoksulluğa mahkum eder, işlerini sonuçsuz bırakır ve dünya¬dan kendisine kısmet olanın dışında hiçbir şeyi ona nasib et¬mez. Sabah akşam en büyük derdi ahiret olan kişiyi ise Al¬lah gönlü ganî, gözü tok kılar ve işlerini düzene koyar.”

Şerh

Bil ki, ilim ehli açısından ve onların maarif ve ilimleri ha¬sebiyle dünya ve ahiret hakkında kimi değerlendirmeler var¬dır ki, bunların ilmî açıdan gerçekliğini tartışmak bizim güttüğümüz maksad bakımından önem taşımamaktadır. Onların terimlerinin anlaşılması, red veya kabul edilmesi ve eleştiri¬lip düzeltilmesi için gayret sarfetmek yolcuyu yolundan alı¬koymaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Burada asıl önemli olan husus, ahireti taleb eden insanın kendisinden sakınması gereken kınanmış dünyanın ve ona bu kurtuluş yolunda yardımcı olacak şeylerin ani aşılmasıdır ki biz bunu inşaallah birkaç bölüm halinde açıklayacağız. Bu yolda ilerlemek için Allah Teala’dan başarı niyaz ediyoruz.

Mevlanâ Meclisî’nin (r.a) Kınanmış Dünyaya İlişkin Sözlerinin Açıklanmasına Dair

Büyük muhakkik ve eşsiz muhaddis Mevlanâ Meclisî (aleyhibirrahme) hazretleri buyuruyor ki:
“Bil ki, bizim anla¬dığımız kadarıyla ayet ve rivayetler toplamından çıkan sonu¬ca göre kötülenmiş dünya, insanı Allah’a kulluktan, O’un sevgisinden ve ahiretin kazanılmasından alıkoyan şeyler toplamıdır. O halde dünya ve ahiret birbirinin karşısında yer almaktadır. Velev zahiren dünyevî bile olsa, Allah Teala’nın rızasına ve O’na yakınlaşmaya yol açan her şey de ahirete ait sayılır, mesela ticaret, ziraat ve zanaat gibi. Her ne ka¬dar halk bunları dünyevî saysa ve bunlarla meşgul olmaktan maksat aile bireylerinin geçimini sağlamak olsa bile, bu açıdan, Allah’ın buyruğuna uyulmakta, bu kazanç hayırlı işlere harcanmakta, muhtaç olanlara yardım edilmekte, sadaka ve¬rerek halkın sorunları giderilmekte ve benzeri işler gerçek-leştirilmektedir ki, bütün bunlar ahirete taalluk etmektedir. Oysa gösteriş ve ikiyüzyülük maksadıyla gerçekleştirilen riyazetler, her ne kadar zühd ve taat gibi görünseler de aslın¬da dünyevîdirler. Çünkü bunlar kişiyi Allah’tan uzaklaştır¬makta ve O’na yakınlaşmaya yol açmamaktadırlar, tıpkı kâfir ve muhalif kişilerin (hayırlı gibi görünen) işlerinde ol¬duğu gibi.”
Ve başka bir muhakkikten de şunu nakil buyurmaktadır:
“Senin dünya ve ahiretin, kalbinin iki halinden ibarettir. Ya¬kın ve ölümden önce olanının adı dünyadır, bundan sonra ge¬len ve ölümden sonra olanının adı ise ahiret. Şu halde ölüm¬den önce senin için lezzet nasib, şehvet ve tat kaynağı olan herşey, senin dünyan demektir.” Ben fakir de derim ki:
Denilebilir ki dünya, şekillenme değişim ve dönüşüm diyarı olan varlığın aşağı kademesidir, ahiret ise bundan, sebat, ebediyet ve kararlılık diyarı olan melekûta ve kendi batınına dönmek demektir. Ve bu iki alan her nefs ve şahıs için gerçeklik taşır. Her varlık için aşağı ve dünyevî olan, zuhur, mülk ve şuhûd makamı mevcut olduğu gibi, yüce ve ahiret makamı olan batın, melekût ve ğaybî bir makamda mevcuttur. Ve aşağı dünyevî konum her ne kadar varlık mertebelerinin geri ve nakıs bir noktası ise de, kudsî nefsin terbiye beşiği, yüce makamların tahsil diyarı ve ahire¬tin tarlası olması bakımından evliya ve ahiret yolunun yolcu¬ları açısından varlığının en güzel ve en yararlı hallerinden biridir. Eğer Allah Teala bu durumu meydana getirmemiş ve bu değişim ve dönüşüm ortamını var etmemiş olsaydı, hiç kimse kemale, karar ve sebat diyarına ulaşamazdı ve mülk ve melekutta genel bir noksanlık ortaya çıkardı. Ve Kur’an ile hadislerin bu alemi kınayıp aşağılamaları da aslında biz¬zat dünyaya yönelik birşey değil, ona yönelmeye, ona gönül¬den bağlanmaya ve onu sevmeye yönelik bir durumdur.
Şu halde insanın iki dünyası olduğu anlaşıldı. Biri övül¬müş olan, öbürü de yerilmiş olandır. Övülmüş olanı, terbiye, tahsil, ticaret, makam ve kemalatı elde etme diyarı olan ve içinden geçmeden elde edilmesi mümkün olmayan ebedî saa¬detin elde edildiği yerin bir mahsulüdür. Nitekim muvahhidlerin velisi ve müminlerin emiri (salavatullahi aleyh), bir şahsın dünyayı kınadığını görünce bir hutbesinde şöyle bu-yurdu:
“Muhakkak ki dünya, ona sert davrananın sadakat diya¬rı, onu anlayanın afiyet diyarı, ondan yararlanmak isteyenin zenginlik diyarı, ondan öğüt almak isteyenin öğüt diyarı, Al¬lah’ın dostlarının mescidi, Allah’ın meleklerinin namazgahı, vahyi ilahînin nüzul yeri, veliyullah’ın ticaretgâhı ki onda rahmeti kazandılar ve cennete eriştiler.”
Ve Allah Teala’nın “Muttakîlerin yurdu ne güzeldir.”   sözü de Ayyaşî’nin Hz. Bakır’dan (a.s) rivayet ettiğine göre “dünya” şeklinde tefsir edilmiştir. Şu halde güzellik ve yüce¬liğin mazharı olan bu dünya kınanmış değildir. Asıl kınanan şey, kişinin sevip bağlandığı ve bütün kalbi ve dışsal fesat ve hataların kaynağı anlamındaki kendi dünyasıdır (kendi ale¬midir). Nitekim Kafi’de Hz. Sadık’tan (a.s) şöyle rivayet edil¬miştir:
“Dünya sevgisi her kötülüğün başıdır.”
“Mal ve şöhret sevgisinin mü’minin dininde yaptığı tahribat, iki aç kurdun çobansız bir koyun sürüsüne sağdan soldan saldıra¬rak vereceği zarardan daha fazladır.”
O halde kınanan dünya, gönül verilip bağlanılan dünya¬dır ve kişi ne oranda gönül verip bağlanırsa bu dünyaya, kendisiyle Hak Teala arasındaki perdeler de o oranda artıp kalınlaşır. Bazı hadis-i şeriflerde ifade edildiği kadarıyla bu perdeler yetmiş bin aydınlık ve karanlık perdedir. Karanlık perdelerin dünyaya duyulan bu ilgi olması mümkündür ve il¬gi ne kadar fazla olursa, örtüler de o kadar çok olacak, ilgi ne kadar şiddetli olursa, örtü de o kadar kalın olacaktır.

Dünya Sevgisinin Artış Nedenlerine Dair

Bil ki, insan bu tabiat aleminin evladıdır. Bu dünya bu su ve toprağın çocuğu olduğu için, dünya sevgisi daha başlangı¬cından itibaren gönlünde mevcuttur. Büyüdükçe bu sevgi de gönlünde gelişip serpilir. Allah Teala’nın ona lütfettiği şeh¬vet kuvveleri ve lezzet araçları sayesinde, şahsını ve türünü koruması için bu sevgi gün be gün artar. Bu alemi lezzetler mekanı olarak değerlendirdiği için de, ölümü bunlardan mahrum kalmak olarak değerlendirir. Bu nedenle de velev filozofların delilleri ve peygamberlerin (salavatullahi aley¬him) haberleri aracılığıyla ahiret alemine ve ondaki nitelik, hayat ve mükemmeliyete inanmak istese bile gönlü buna ra¬zı olmaz ve bırakınız mutmain olma derecesine erişmeyi, ka¬bul etmeye bile yanaşmaz ve dünyaya duyduğu sevgi güçlenerek devam eder.
Ayrıca insanlar fıtraten ebediyen yaşamaya meyilli olan, yok olmaktan sakınıp nefret eden ve ölmeyi yok olmak sa¬nan bir yapıya sahip olduğundan, velev bu dünyanın fanî ve gelip geçici öte dünyanın ise bakî ve sürekli olduğuna aklen kabul etseler bile asıl önemli olan kalben kabul ve bunun en mükemmel aşaması da itmi’nan mertebesi olduğundan ve Hz. İbrahim Halilurrahman da Hak Teala’dan itmi’nan mer¬tebesini taleb edip bu lütfa nail olduğundan, kalpleri ahirete inanç beslemediği için bu durum bir fayda sağlamaz. Bizim kalplerimizde olduğu gibi. Her ne kadar aklen tasdik ediyor olsak bile. İtmi’nana sahip olmadıkları için bu dünyada ebediyyen yaşamak isterler ve ölümden yani bu alemden ayrıl¬maktan korkarlar.
Ama eğer bu dünya aleminin alemlerin en aşağısı, yok¬luk, değişim ve dönüşüm alemi ve helak ve noksanlık diyarı olduğunu ve ölümden sonraki alemlerin her birinin ebedi ol¬duğunu, mükemmellik, hayat ve huzur diyarı olduğunu kal¬ben idrak edecek olurlarsa, o aleme fıtraten sevgi beslemeye başlar. Ve dünyadan kaçmaya başlarlar. Ve eğer bu alemde yükselip şuhûd ve vicdan makamına erişir ve bu alemin ve ona ilgi duymanın batını suretini görecek olurlarsa, bu alem onların gözünde sıkıntı diyarına dönüşür ve ondan nefret ederler, bu karanlık zindandan, zaman ve mekanın zincir ve bukağılarından kurtulmaya can atarlar ki, velilerin sözlerin¬de de bu anlama işaret edilmektedir.
Ali (a.s) buyuruyor ki:
“Allah’a yemin olsun ki, Ebu Talib’in oğlu Ali bir çocuğun annesinin memesine duyduğu iştiyaktan daha fazla ölüme iştiyak duyar.”  Çünkü o yüce insan bu alemin hakikatini velayet gözüyle müşahede etmiş¬ti. Ve Hak Teala’ya yakın olmayı her iki aleme bile değiş¬mezdi. Eğer durum bunu gerektiriyor olmasaydı, onların o pâk nefsi bu karanlık tabiat ortamında bir an bile durmazdı ve bu çokluk, zahir ve mülkî işlerle meşgul olmak şöyle dursun, melekûtî te’yidler bile aşıklar ve meczublar için birer sı¬kıntı ve acı kaynağıdır ki, bizler bunu tasavvur etmekten bi¬le aciziz.
Velilerin inleyip ağlamalarının çoğu, sevgili’den ve kere¬minden ayrı düşmüş olmaktan kaynaklanmaktadır. Nitekim onlar da bunu dualarında dile getirmişlerdir. Halbuki onlar mülkî ve melekûtî herhangi bir ihtiyaca da sahip değillerdi. Tabiat cehenneminden geçmişler ve dünya bağlarından kur¬tulmuşlardı ve kalpleri tabiî hayata sahip değildi ama tabiat aleminde bulunmanın bizatihi kendisi tabii bir haz olduğun-dan; velev bu zoraki haz çok sınırlı olsa bile bu onları utan¬dırmaya yetiyordu. Nitekim Hz. Resul-i Ekrem’in (s.a.v) şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
“Ben günde yetmiş kez Allah’a tevbe istiğfarda bulunuyorken kalbim yine sıkıntılı.”
Ve belki de insanların babası Hz. Adem’in hatası, mülkî tedbir ve buğday ile sair tabiî şeylere duyduğu tabiî ilgiydi ki bu, Allah’ın velileri için bir hata sayılır. Ama eğer Hz. Adem o ilahı cezbeyle kalır ve mülke girmeseydi, dünya ve ahiretteki bunca imkan ortaya çıkmazdı.

Dünyevî Hazların Kalbe Te’siri ve Bunun Fesatlarına Dair

Bil ki nefsin bu alemden aldığı bir haz, kalpte etki bırakır ki bu, mülk ve tabiatın ve bunların dünyaya bağlılıklarının etkisidir. Haz ne oranda artarsa, kalbin etkilenmesi ve sevip bağlanması o oranda fazlalaşır ve kalp her yönden dünyaya ve içindeki değersiz şeylere bağlanmış olur. Ve bu, pek çok fesatlara kaynaklık eder. İnsanın bütün hataları, masiyet ve kötülüklere yönelmesi, bu sevgi ve bağlılıktan gelmektedir. Nitekim bu durum Kafi’den aktarılan hadiste de geçti.
Hz. Şeyh ve arifimizin (ruhî fedahu) de buyurduğu gibi, bunun en büyük fesadı da şudur ki, eğer dünya sevgisi insa¬nın kalbinin sureti haline gelir. İnsan dünyaya şiddetli bir şekilde bağlanırsa, ölüm anında Allah Teala’nın onu sevdi¬ğinden ayırdığını ve kendisiyle istekleri arasına ayrılık sok¬tuğunu sanacak ve O’nun öfkesine muhatab kalarak dünya¬dan ayrılacaktır. Ve bu yıkıcı durumun kişiyi uyarıp kalbini korumaya çalışmasını sağlaması gerekmektedir.
Allah etmesin ki insan velinimetine ve hakiki Maliku’l-Mülûk’a düşman olup O’nun öfkesine muhatap kalsın ki bu öfke ve düşmanlığın suretinin ne olduğunu Alah Teala’dan başkası bilemez.
Büyük şeyhimiz (dâme zilluhu) dedelerinden naklediyor¬lar ki, ömrünün sonunda çocuklarından birini çok sevdiği için büyük bir korkuya kapılmış ve riyazet çekip bu bağlılık¬tan kurtularak ebedî hayata intikal etmişti, (rıdvanullahi aleyh).
“Hz. Sadık (a.s) buyurdu ki:
“Dünyanın durumu deniz su¬yunun durumuna benzer. Ne kadar çok içilse susamıştık o oranda artar ve içeni öldürür.”
Dünya sevgisi insanı ebedi helake sürükler ve batınî ve zahirî bağımlılık ve kötülüklerin kaynağıdır.
Hz.Resul-i Ekrem’den (s.a.v) şöyle buyurduğu nakledilmiş¬tir:
“Dirhem ve dinar sizden öncekileri öldürdü, sizin katili¬niz de bunlardır.”
Gerçi uzak bir ihtimal ve hatta mümkün olmayan bir şeydir; ama insan başka hiçbir masiyete mübtela olmasa bile dünyaya bağlanıp sevmek bile tek başına bir iptila kayna¬ğıdır. Ve kabir ile berzah aleminde çekilenlerin ölçüsü de as¬lında bu bağlılıkla ilgilidir. Bu sevgi ve bağlılık ne kadar az olursa insanın berzah ve kabri o kadar aydınlık ve geniş ve insanın orada çekeceği sıkıntılar o kadar az olur. Bu nedenle de evliyaullah için kabir alemi (bazı rivayetlerde de geçtiği gibi) üç günden fazla değildir. Ve bu üç gün de onların o tabii ilgi ve bağlanmalarından ötürüdür. Dünya sevgisinin fesadlarından biri de insanı ölümden korkar hale getirmesidir. Dünya sevgisinin ve ona kalbi bağlılığın doğurduğu bu korku, oldukça kınanmış birşeydir. Bu, müminin sıfatlarından biri olan ‘dönüş korkusu’ değil, bağlılığın kopması ve ölüm korkusunun kendisidir.
Büyük İslam araştırıcı ve incelemecisi, şanı yüce Hz. Seyyid Damâd (keremmellahu vechehu) eşsiz bir kitap olan Qabasat’ın ilgili bölümünde şöyle buyurmaktadır:
“Ölüm seni korkutmasın, çünkü onun acılığı korkusudur.”
Dünyayı sevmenin büyük fesatlarından biri de insanın şer’î riyazet, ibadet ve menasikten alıkoyması, tabiat yönünü güçlendirmesi ve tabiatın ruha itaat etmeyip ona isyan etmesini sağlaması, insanın azmini gevşetmesi ve iradesini zayıflatmasıdır. Oysa şer’î ibadet ve riyazetlerin büyük sırların¬dan biri de beden, tabiat güçleri ve mülkî yönün ruha tabi ol¬masını ve iradenin bedene istediğini yaptırıp istediğinden alıkoymasını sağlamaları, beden mülkünün ve mülkî-zahirî (güçlerin melekûtun emrine girmesini ve isteklerine boyun eğmesini gerçekleştirmeleridir. Zahmetli ibadetler sayesinde insanın azmi bilenir, tabiata galebe çalar ve ona egemen olur. Ve eğer irade tam ve mükemmel olur ve azim kavî ve sağlam olursa, beden mülkü ve onun zahirî ve batıni güçleri, meleklerin durumu gibi olur ve Allah’a isyana yeltenmez. Onlara ne buyurursa yerine getirir ve onları hangi şeyden sakındırırsa hiçbir güçlükle karşılaşmadan ondan sakınırlar. İnsanın mülkî güçleri ruha tabi olursa sıkıntı ve zahmet¬lerin yerini rahatlık alır, mülkün yedi iklimi melekûta teslim olur ve bütün kuvveleri onun hizmetine girer.
Ve bil ki ey aziz! O alemde azim ve irade çok gereklidir ve çok işe yarar. Cennetlerin en yükseklerinden biri olan bir cennet mertebesi var ki, ona ulaşmanın ölçüsü irade ve azimdir ve insan güçlü bir irade ve azme sahip olmadıkça o cennete ve o yüksek makama erişemez.
Rivayetlerde vardır ki, cennet ehli makamlarına yerleş¬tiklerinde mukaddes ilahî makamdan (cellet azametuhu) kendilerine bir ferman gelir ki muhtevası şudur:
“Bu mektup, ebedî ve ölümsüz olandan ebedî ve ölümsüz olan canlıyadır. Ben neye ol dersem, olur. Seni de bu gün ne¬ye ol dersen olacak bir imkana sahip kıldım.”
Bir bak ki ne büyük bir makam ve saltanattır bu ve ne büyük bir ilahi güçtür ki iradesi Allah’ın iradesinin mazharı olmakta ve yok olana varlık giysisi giydirebilmektedir! İra¬denin bu güç ve kudreti bütün cismanî cennetlerden daha iyi ve yücedir. Ve bu fermanın saçma ve uydurma olmadığı ga¬yet açıktır.
İradesi hayvanı şehvetlere tabi ve azmi ölü olan kişi bu makama erişemez. Hak Teala’nın işleri belirli bir ölçüye sa¬hiptir. Bu alemde ölçü, sebep ve etkenlerdir. O alemde de du¬rum budur. Ama o alemde sebep ve etkenler sistemi daha keskindir. Ahiret aleminin bütün nizamı uyum ve sebeplere dayalıdır. Bu iradenin bu dünyadan sıyrılması gerekmekte¬dir. Dünya ahiretin tarlası ve bütün cennet nimetleri ve ce¬hennem sıkıntılarının hammeddesidir.
Şu halde şer’î menasik ve ibadetlerin her biri, (delil ve hadislere mutabık olarak) cismanî cenneti kazandıran melekûtî ve uhrevî bir surete sahip olmalarının yanısıra, ay¬nı şekilde, her ibadet nefsi etkilemekte ve onu güçlendirmek¬tedir. Bu nedenle de ibadetlerin zor olanları tercihe daha la¬yıktır. Ve:
“Efzalu’l-e’ mâli ehmazuhâ”
Mesela kış soğuğunda tatlı uykudan vazgeçip geceleri Hak Teala’ya ibadet etmek ruhu bedene egemen kılar ve ira¬deyi güçlendirir. Ve bu her ne kadar başlangıçta bir miktar güç olsa da yavaş yavaş kolaylaşır ve bedenin nefse itaati fazlalaşır. Nitekim bu işin ehli olanların hiç zorlanmadan kalkıp ibadet ettiklerini görüyoruz. Eğer bizler tembellik edi¬yor ve zorlanıyorsak bu, girişimde bulunmamamızdandır. Eğer birkaç kez buna kalkışırsak, zahmetin yerini rahatlığın aldığım göreceğiz. Hatta bunun ehli olanlar yaptıkları amel¬den bizim dünya lezzetlerinden aldığımız taddan daha fazla tad almaktadırlar. Şu halde “el-hayru âdetun”; “Hayır adet¬ten ibarettir.” yani girişimde bulunmak kolaylık sağlar.
İbadetlerin pekçok meyvesi vardır. Bir tanesi bizahitihî bunların ahiretteki suretleridir ki, bu güzel suretleri dünya¬da görmek mümkün olmadığı gibi, tasavvur etmek bile mümkün değildir. Ayrıca ibadetler sayesinde nefs, azim ve güce kavuşur. Bunun da pek çok semeresi vardır ki bunlar¬dan birini yukarıda izah etmiştik.
Bir diğeri de kişiyi yavaş yavaş zikir, fikir ve ibadetlere yakınlaştırmasıdır. Ve bu, insanı hakikate yakınlaştırıp Maliku’l-Mülûk’a kalbî bir ilgi doğurur, gerçek sevgiliye ve gü¬zelliğine sevgi duyulmasını sağlar, kalbin dünyevî ve uhrevî bağımlılık ve sevgisini azaltır.
Rabbani cezbe vücuda gelince ibadet, hatırlama ve dü¬şünmenin hakikati ortaya çıkar, her iki alem gözden düşer. Dost’un cilvesi gönül ikilemi tozunu siler geçer ve Allah’ın böyle bir kula ne tür kerametler bağışlayabileceğini Al¬lah’tan başka hiç kimse bilemez. Ayrıca azim, şer’î ibadetler¬le ve şehvetlerin terkiyle güçlenir ve insan azim ve irade sa¬hibi olur. Oysa masiyetlere yönelmek insanın iradesini zayıf¬latır. Buna yukarıda kısaca değindik.

Dünyayı Sevmenin Fesatlarına Dair

Vicdan sahibi herkes bilir ki insan aslî yapısı ve fıtratı gereği tam ve mutlak olan kemale aşıktır ve gönlü mutlak güzel ve her açıdan mükemmel olana yöneliktir. Ve bu, Al¬lah Tebarek ve Teala’nın insanoğluna bağışladığı ilahî fıtrat nimetidir ki, insan bu kemal sevgisiyle mutlak güzelliğe eriş¬sin.
Ama herkes kendi hal ve konumu icabı farklı şeyleri ke¬mal sayar ve gönlü ona yönelir. Ahiret ehli, uhrevî makam ve dereceleri kemal saydığından, gönülleri bunlara yönelik¬tir. Allah ehli ise Hakk’ın güzelliğinde kemali ve kemalinde güzelliği bulmuş ve “Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri var edene çevirdim”   derler.
“Li ma’alîahi hal”   buyururlar. O’na varmanın sevgisi ve O’nun güzelliğinin aşkına sahiptirler. Oysa dünya ehli, kemali dünyevî lezzetlerde sandıklarından ve bunların gü¬zelliği gözlerini bürüdüğünden, fıtraten ona yönelmişlerdir. Ama her şeye rağmen, fıtrî eğilim ve zatî aşk mutlak kemale yönelik olduğundan ve diğer ilgiler arızî ve uygulama hatası olduklarından, dünyadan elde ettiği her haz ve eline geçen herşeye rağmen açlığı günden güne çoğalır ve aşk ateşi gün¬begün daha da palazlanır.
Mesela şehvet sahibi bir nefis bu doğrultuda hangi lezzeti tadsa, elinde olmayan bir başkasına yönelir ve iştiyak ateşi daha da tutuşur. Aynı şekilde lider olma sevdasındaki nefs de bir yere egemen oldu mu başka bir yerin peşine düşer. Ve eğer bütün yeryüzünü egemenliği altına alsa, başka gezegen¬lere uçup onları da sahiplenmek ister. Ama biçare insan bil¬mez ki fıtrat başka birşeyi talep etmektedir aslında. Fıtrî aşk, mutlak sevgiliye yöneliktir. Onlar bilmeseler de bütün cevheri, tabii ve iradî hareketler ve bütün kalbî ve nefsî eği¬limler aslında mutlak güzelin güzelliğine yöneliktir. Ama bunlar bu miraç Burak’ı ve visal refrefi olan sevgi, arzu ve aşkı yersiz bir şekilde kullanmakta ve bağlayıp, zincirleye¬rek sınırlamaktadırlar.
Asıl maksadımızdan uzaklaştık gibi. Maksat şu: İnsan as¬lında kalben mutlak kemale eğilimli olduğu için, dünyevî her neyi toplasa açlığ: artar. Dünya ve içindeki güzelliklerin ke¬mal olduğunu sanınca hırsı artar, aşkı şiddetlenir, dünyaya duyduğu ihtiyaç fazlalaşır, fakirlik ve ihtiyaç onun devamlı nasibi olur. Oysa ahiret ehlinin durumu bunun tamamen tersinedir. Dünyaya ilgileri azalır ve ahirete ilgileri artıkça bu aleme olan meyilleri ve kalbî ilgileri azalır ve sonunda bu dünyaya ihtiyaç sizi aşırlar, kalplerini zenginlik bürür ve dünya ile dünyevî süsleri naçiz birşey sayarlar. B.una karşı¬lık Allah ehli ise her iki dünyadan da müstağnidirler, biricik ihtiyaçları mutlak gani olandır ve zatıyla gani olanın cilvesi onların kalplerinin sureti haline gelmiştir. “Ne mutlu onla¬ra.”
Şu halde:
“Sabah akşam en büyük derdi dünya olan kişiyi Allah yoksulluğa mahkum eder, işlerini sonuçsuz bırakır ve dünyadan kendisine kısmet olanın dışında hiçbir şeyi ona nasib etmez. Sabah akşam en büyük derdi ahiret olan kişiyi ise Allah gönlü ganî, gözü tok kılar ve işlerini düzene koyar.”   hadis-i şerifinin anlamı budur.
Açıktır ki kalbi ahirete yönelik kişi dünyavî işleri ve dün¬yanın zor sorunlarını hakir ve kolay görür, bu dünyayı kay¬pak ve değişken, geçici ve talim diyarı sayar hiçbir hoşluk ve zorluğuna itibar etmez, ihtiyaçları azalır ve dünyevî işler ile dünya halkına ihtiyacı azalır. Öyle bir aşamaya varır ki ihtiyaçsızlaşır, işleri düzene girer, durumunu toparlar, kalbî ve zatî zenginliğe erişir.
O halde bu aleme ne kadar büyüklük ve muhabbet gözüy¬le bakarsan ve kalbin ona ne kadar ilgi duyarsa, sevginin aşamalı oluşundan ötürü ihtiyacın artar, yoksulluk zahirin¬de ve batınında serpilir, işlerin birbirine girer, kalbin sarsın¬tılı, gamlı ve korkulu olur, işlerin arzulanan sonuca erişmez, arzu ve hırsın günden güne artar, gam ve hasret seni çepe¬çevre kuşatır, gönlünü yeis ve şaşkınlık kuşatır. Nitekim ha¬dis-i şerifte de bunların bir kısmına işaret buyurulmuştur:
“Kişi dünyaya ne oranda bağlanırsa ondan ayrıldığında hasret ve ızdırabı o oranda fazla olur.”
“Kalbi dünyaya bağlanan kişinin kalbi üç şeyle karşıla¬şır. Bitmeyen gam, erişilmez arzu, gerçekleşmez umut.”  Ama ahiret ehli, Hakk’ın keramet diyarına ne kadar yak¬laşırlarsa kalpleri o oranda mutmain ve huzurlu olur, dünya ile içindekilerden o oranda bağımsızlaşır ve ondan nefret edip kaçarlar. Ki eğer Allah Teala onlara bir ecel belirlemiş olmasaydı, bu dünyada bir an bile durmazlardı; Hz. Mevla’yi Muvahhiddin’in buyurduğu gibi. Şu halde onlar bu alemde ehl-i dünya gibi sıkıntı ve eziyette olmadıkları gibi ahirette de Hakkın rahmet deryasına gark olacaklar. “Allah bizi ve sizi onlardan kılsın, inşaallah.”
Şu halde ey aziz! Artık bu muhabbet (dünyayı sevme) ve ilginin fesatlarını anladığına ve bu sevginin insanı helake sürüklediğini, insanın imanını elinden aldığını ve insanın dünya ve ahiretini darmadağın ettiğini öğrendiğine göre, himmet kemerini kuşan, bu dünyaya olan bağımlılığını azal¬tabildiğin ölçüde azalt. Muhabbet bağlarını gevşet, şu birkaç günlük Ömrü naçiz say, elem, hüzün ve gama dönüşecek olan bu nimetleri küçük gör. Allah Teala’dan başarı niyaz et ki sana yardım edip bu utanç ve sıkıntıdan kurtarsın ve gönlünü kendi keramet diyarının munisi kılsın:
“Allah’ın katında bulunan ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”

7- GAZAB

“Ferkad oğlu Davud naklettiği üzere “Hz. Sadık (a.s) de¬di ki:
“Öfke, bütün Şerlerin anahtarıdır.”

Şerh

İbn Miskeveyh adıyla tanınan büyük düşünür Ahmed b. Muhammed, Taharet el-A’raq adlı o güzel ve eşi az bulunur nefis kitabında birşeyler buyurmaktadır ki, mazmunu şudur:

İbn Miskeveyh’in Gazab ile İlgili Tanımı

Gazab: İntikam arzusuyla meydana gelen bir coşku ve nefsanî bir harekettir. Bu hareket kızıştığında öfke ateşini tutuşturup palazlandırır ve ortaya çıkan kara duman aklı acizleştirip görevini tam ifa edemeyecek hale getirir. Bu du¬ruma mübtela olmuş insanın durumu, filozofların da ifade ettikleri gibi, içinde ateş yanan dumanla dolu bir mağara gibidir ki, bu insan, içinde yanan ateşin şiddetinden ne yapa¬cağını bilemeyecek bir hale gelir. Tedavi edilmesi gittikçe güçleşir, ateşin söndürülmesi gitgide zorlaşır ve sonunda öy¬le birhal alır ki, söndürmek maksadıyla üstüne atılıp dökü¬len her şey onu söndürecek yerde daha da alevlenmesine ne¬den olur. Bu sebeple de insan o durumda olgunluk ve hidayet karşısında körleşip sağırlaşır ve onu kurtaracak bütün çare¬ler etkisini yitirir.”
(Ibn Miskeveyh) daha sonra da şöyle buyurmaktadır: Hipokrat diyor ki:
Ben fırtına ve dalgaların pençesinde savrulup duran bir gemiden, ökesi kabarmış kişiye oranla daha umutluyum. Çünkü o durumdaki gemiyi usta denizci¬ler kurtarabilirler. Oysa öfke ateşine yakalanmış bir nefsin kurtuluş umudu kalmamıştır. Hangi çareye başvurup hangi vaaz ve nasihatta bulunsan hiçbir fayda sağlamaz ve öfkenin daha da kızışmasına yol açar.

Gazab Kuvvesinin Faydalarına Dair

Bil ki gazab kendisi aracılığıyla dünya ve ahiretin kazanı¬labileceği, onun sayesinde şahıs, tür ve aile düzeninin koru¬nabileceği ve faziletli bir medeniyet ve genel bir nizamın ku¬rulabileceği büyük bir ilahî nimettir.
Eğer bu şerefli kuvve hayvanlarda bulunmasaydı, doğal güçlüklere karşı koyamazlardı ve yok olup giderlerdi. Ve eğer insanda bulunmasaydı, yukarıdaki duruma ilaveten, pek çok kemal ve ilerlemelerden de mahrum kalır ve pek çok fesatlarla da yüzyüze gelirdi. Korku, zaaf, gevşeklik, tembel¬lik, tamah, sabırsızlık ve gereken yerde sebatsızlık, rahatlık arzusu, boyunduruğu benimseyiş ve kendisine veya ailesine yönelik bir tehlikeyi savmak maksadıyla rezil kişilere boyun eğiş, utanmazlık ve gayretsizlik gibi.
Allah Teala mü’mini vasfederken şöyle buyurmaktadır:
“Kâfirlere karşı şiddetli kendi aralarında ise merhametli dirler.”
İyiliği emredip kötülükten sakındırma, dinî ve aklî emir ve yasakların uygulanması şerefli gazab kuvvesi olmadan gerçekleştirilemez. Şu halde gazab kuvvesinin öldürülmesi veya söndürülmesinin nefsin kemal ve miracı olduğunu sa¬nanlar büyük bir yanılgı içindedirler ve kemalin sınırı ile itidal makamından habersizdirler.
Bu biçareler bilmiyorlar ki, Allah Tebarek ve Teala bü¬tün hayvanlardaki bu değerli kuvveyi boş yere yaratmamış ve onu adem oğulları arasında mülkî ve melekutî yaşantının sermayesi ve hayır ve bereketlerin kaynağı kılmıştır. Din düşmanlarıyla cihad, insanlık ailesinin korunması, can, mal, namus ve sair ilahî özelliklerin muhafazası ve insanın baş düşmanı olan nefsle cihad bu şerefli kuvve olmadan mümkün olmaz. Tecavüz ve eziyetlerin savulması ve toplum ile fertlerden zararlı ve tehlikeli durumların bertaraf edil¬mesi ancak bu kuvvenin bayrağı altında gerçekleştirilebilir.
Bu nedenledir ki filozoflar onun sönmesi ve etkisini yitir¬mesini önlemek maksadıyla tedavi yolları geliştirmişler ve onu uyandırıp harekete geçirmek için ilmî ve amelî ilaçlar önermişlerdir ki, savaş meydanlarına gitmek ve gerektiğin¬de Allah’ın düşmanlarıyla cihad etmek bunlardan birkaçı¬dır. Hatta bazı felsefecilerin (bile bile) korkutucu yerlere gittikleri, canlarını büyük tehlikelere attıkları, fırtınalı havada gemiye binip denize açıldıkları ve bu yolla nefislerinin korkudan kurtulmasını ve gevşeklikten sıyrılmasını sağla¬maya çalıştıkları bile nakledilmektedir.
Her halükarda hayvan ve insanın batınında bu gazab kuvvesi mevcuttur ama bazılarında üstüne kül örtülmüş ateş gibi sönük durumdadır. İnsan kendinde sönüklük, gev¬şeklik ve gayretsizlik hissetti mi bunu zıtlarıyla tedavi etmeli ve bu durumdan kurtulup nefsini itidale itmelidir ki bu, yiğitliktir ve yiğitlik faziletli kuvvelerden ve güzel sıfat¬lardan biridir. Ve bundan sonra ona işaret edilecektir.

Öfkede Aşırıya Gitmenin Kötülüğüne Dair

İtidal noksanlığı ve tefrit halinin rezil sıfatlar olduğu ve pek çok fesada yol açtığı gibi, aynı şekilde itidali aşma ve if¬rat hali de ahlakî rezilliklerdendir ve büyük fesada yol aç¬maktadır. Bu fesadı anlatmaya Kafi’nin şu hadis-i şerifi ye¬ter: Hz. Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
“Rasulullah (sav) buyurdu ki:
“Sirkenin balı bozması gibi, öfkede imanı bozar.”
Bazen insanın şiddetli öfkesi onu Allah’ın dininden çıka¬rır, iman nurunu söndürür, öfkenin zulmet ve ateşi hak iti¬kadı yakar ve insanı derin bir küfre sürükleyip onu ebedî helake ulaştırır, insan öyle bir noktada gafletten uyanır ki artık pişmanlık hiçbir yarar sağlamaz. Böyle bir öfke ateşi¬nin tutuşturduğu kalb, Hz. Bakır el-Ulûm’un (as) da buyur¬duğu gibi, şeytanın boy hedefi haline gelir:
“Muhakkak ki şu öfke, şeytanın edamoğlunun kalbine attığı bir ateştir.”
Ve o alemdeki sureti, ilahî öfke ateşinin sureti şeklinde ola¬caktır. Nitekim Hz. Bakır el-Ulûm (as) Kafi’de yer alan bir hadiste şöyle buyurmuştur:
“Tevrat’ta Allah Teala’nın Mu¬sa’yı uyarıp ona şöyle buyurduğu yer almıştır:
“Ey Musa! Senin emrine verdiğim kişilere öfkelenmekten sakın ki ben de öfkemi senden uzak tutayım.”
Ve bil ki hiçbir ateş, ilahî öfke ateşinden daha yakıcı de¬ğildir. Nitekim rivayet edilmiştir ki, havarileri Hz. İsa b. Meryem’e (aleyhima’s-selam) sordular:
“En kötü ve şiddetli şey nedir?” Buyurdu:
“En kötü ve şiddetli şey, Allah’ın öfkesidir”. Dediler:
“Ne ile koruyalım kendimizi ondan?” Dedi ki:
“Öfkelenmemekle”
Şu halde anlaşıldı ki Allah’ın öfkesi her şeyden daha teh¬likeli ve daha şiddetlidir, onun öfke ateşi (bütün ateşlerden) daha yakıcıdır ve bu alemdeki öfkenin sureti o alemdeAllah’ın öfke ateşinin suretidir, ve nasıl ki öfke kalpten kay¬naklanmaktadır, öfke ve sair kalbî rezaletlerin şimşeklerini üstüne çektiği ilahî öfke ateşi de belki kalbin batınından kaynaklanıp zahirî idrak kaynaklarından o ateşin şiddetli alevleri fışkırır. Ve belki de bu (göz, kulak, dil vb) kuvveler cehenneme açılan birer kapı olur ve amellerin cehennem ateşi ile eserlerin cismanî cehennemi önce insanın bedenini kuşatır ve oradan batınına geçer.
Şu halde insan, biri kalbin batınından palazlanan ve oradan yükselip bedeni tutuşturan ve öbürü amellerin iğrençliğinin sureti ve fiillerin somutlaşmış hali olan zahirden başlayıp batını etkisi altına alan iki cehennemin baskı ve azabına maruzdur. Ve bunun nasıl bir baskı ve azab olduğu¬nu Allah Tebarek ve Teala bilir. Sen cehennemin kuşatma biçimini, bildiğin kuşatma gibi mi sanıyorsun? Oysa bura¬daki kuşatma sadece zahire yöneliktir. Oradaki kuşatma ise hem zahiri, hem batını, hem de sathı ve hem de derunu içi¬ne almaktadır. Ve eğer, Allah göstermesin öfke insanın çok etkin kuvvelerinden biri haline gelirse, musibet şiddetlenir, berzah ve kıyametteki sureti yırtıcı hayvana döner. Öyle bir yırtıcı hayvan ki, bu dünyada eşi benzeri yoktur. Çünkü bu durumdaki bir insanın canavarlığını hiç bir hayvanla kıyas¬lamak mümkün değildir.
Nasıl ki kemalde hiçbir varlık insanın dengi olamıyorsa noksanlık ve kötü sıfatlara sahip olmada da hiçbir varlık onunla boy ölçüşemez. “İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapkın…”   Ayeti onu nitelemektedir. “Şimdi o (kaibleriniz) taş gibi, hatta daha da katı..”  Ayeti de in¬sanların katı kalplerini nitelemek için nazil olmuştur.
Bu duydukların öfke ateşinin fesadından sadece küçük bir bölümdür ki, bu eğer ondan başka fesatlar ortaya çıkmazsa böyledir. Zulmanî-derunî ateş ise batında tütüp pa¬lazlanarak iman nurunu boğar, dumanı nuru söndürür. Ve insanın, öfke ateşi palazlandığında sair günahlar ve helak durumlarından uzak durması ise pek uzak bir ihtimaldir.
Bir dakikalık öfke ateşi yüzünden insanın yokluk ve he¬lak uçurumuna yuvarlanması, peygamberlere ve mukadde¬sata (neuzu billah) hakaret etmesi, suçsuz bir nefsi öldürüp haramları çiğnemesi ve dünya ile ahiretini yokluk rüzga¬rına savurması bile mümkündür. Nitekim “Kafî’de yer alan bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
Hz. Sadık (a.s) buyurdu ki:
“Babam şöyle buyurdu:
“Han¬gi şey öfkeden daha şiddetlidir! Kişi öfkelenince ve bu öfkey¬le Allah’ın haram kıldığı bir nefsi öldürür ve namuslu bir kadına iftira eder.”
Büyük fitneler ve feci işlerin çoğu, Öfke ve onun alevlen¬mesi neticesinde meydana gelmişlerdir. Nefsi salim olan in¬sanın, kendi öfkeli halinden çok korkması gerekmektedir, öfke ateşine yakalanmış kişinin ise sakinleştiğinde duru¬munu tedavi etmeye yönelmesi ve öfkesi şiddetlendiğinde meydana gelen fesatları ve bu fesatların etkilerini düşünüp kendini bu ateşten kurtarmaya çalışması lazımdır.
Allah Teala’nın nizamı alemin korunması, kişi ile türü¬nün bekası, aile nizamının tertib edilmesi, insanoğulunun varlığını sürdürmesi ve hukukun muhafazası için lütfettiği ve kendisi sayesinde zahir ve batın, gayb ve şuhûd aleminin ıslah edilmesi gereken bu öfke kuvvesinin insan tarafından Hak Teala’nın arzu ve maksadının hilafına kullanılmasının ne büyük bir ihanet olduğu ve bunun ne kötü sonuçlara yol açacağını düşünmelidir. Ne kadar zalim ve cahildir ki in¬san, Hak Teala’nın emanetini reddetmemiş ve tutup bu emaneti düşmanlık yolunda ve onun öfkesini üzerine çek¬mekte kullanmaya kalkışmıştır. Ve böyle birinin ilahî öfke¬den masun kalmayacağı da gayet açıktır. Şu halde öfkeden kaynaklanan ahlak ve amelleri ve her biri insanı ilelebed yakabilecek etkilerini bir an önce düşünmeli ve düıyada sı¬kıntı ve belaya mübteîa olmamaya ve ahirette azabla yuzyüze kalmamaya bakmalıdır.
Allah’ın kullarına kin gütmek gibi, bu öfke huyundan kaynaklanan şeyler ve bunu kimi zaman enbiya ve evliya ve hatta bazen zat-ı mukaddes ve Vacibu’l-Vücud ve Velinimet’e (Allah’a) yönelik kine dönüşmesinin ne büyük fesat ve iğrençlik olduğu gayet açıktır.
Allah Teala’ya sığınırım asi nefsin şerrinden ki eğer gemleri bir an bile gevşetilse insanı zillet çukuruna sürük¬ler ve ebedî helake mahkum eder. Ve kıskançlığın şerrinden ki iğrençliği beşinci hadisin yorumunda dinledin ve benzeri diğer fesatlardan…
Öfkenin amelî fesatları da pek çoktur, kişi o durumda in¬kara sürüklenebilir, (neûzu billah) enbiya ve evliyaya haka¬ret edebilir, ilahî haramları çiğneyip saygıdeğer namusları ayaklar altına alabilir, suçsuz birini öldürebilir, namuslu kadınlara iftira edebilir, aile düzenini bozabilir ve sırları açığa vurup bu imanı yakıp insanın evini viran eden ateş yüzünden bunlara benzer daha birçok fesada sürüklenebilir. Şu halde bu huyun bütün nefsanî hastalıkların anası ve bü¬tün serlerin anahtarı olduğu söylenebilir.
Bunun karşısında ise, öfkenin dizginlenmesi ve öfke ate¬şinin söndürülmesi yer alır ki bu da güzelliklerin sebebi ve kerametlerin kaynağıdır. Nitekim Kafî’de şöyle bir hadis-i şerif vardır: Hz. Sadık (a.s) buyurdu ki:
“Babamın şöyle bu¬yurduğunu işittim: “Bir bedevi Rasulullah’ın (s.a.v) huzuru¬na geldi ve dedi ki:
“Ben çölde ikamet ediyorum. Bana kela¬mın genel hatlarını öğret. (Yani sözü az, anlamı çok şeyleri). Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v) buyurdu ki:
“Sana, öfkelen¬memeni emrediyorum.” Bedevi, sorusunu üç kere daha tek¬rar etti (ve her defasında aynı cevabı alınca) nefsine dönüp dedi ki:
“Bundan sonra hiçbir şey sormayacağım. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve alihi) bana hayırlı olandan başka birşey emretmedi.” Hz. Sadık (a.s) buyuruyor ki: “Babam şöyle buyurdu:
“Hangi şey öfkeden daha şiddetlidir, insan öfkele¬nince Allah’ın haram kıldığı bir nefsi öldürür ve namuslu bir kadına iftira eder.”
Akıllı insan, nefs sükûneti ve öfkenin sönük olduğu bir zamanda öfkenin fesatlarını ve ondan kaçınmanın yararla¬rını düşündükten sonra bu yakıcı ateşi kalbinde ne pahası¬na olursa olsun yatıştırmaya ve gönlünü onun zulüm ve sı¬kıntısından kurtarmaya ahdetmelidir.
Ve bu, küçük bir girişim, nefsin arzularının hilafına dav¬ranmak ve sonucu kontrol altında tutup nefsine nasihat et¬mekle gayet mümkün birşeydir.
Aynı şekilde, bütün fasit ahlak ve çirkin melekelerin nefs sahasından kovulması ve bütün güzelliklerin ve güzel melekelerin kalbe yerleştirilmesi ve ruhun bunlarla donatıl¬ması da mümkündür.

Alevlenmiş Durumdaki Öfkenin Tedavisine Dair

Alevlenmiş durumdaki öfkenin tedavisi için de ilmî ve amelî ilaçlar vardır.
İlmî ilaç: Belirtilen hususları düşünmektir ki, bu da ameli tedavi yollarından biridir.
Amelî ilaç: Bunun en önemlisi, öfkeyi daha başlangıç noktasındayken terketmektir. Çünkü bu kuvve ateş gibi ya¬vaş yavaş tutuşur ve ağır ağır alevlenip yakıcı bir hal alır, gemi insanın elinden kapıp alır, akıl ve iman nurunu ve hidayet nurunu söndürür, insanı biçare ve zelil kılar.
Daha alevlenmemişken, insan dikkatli davranmalı, bir-şeylerle oyalanmalı veya öfkelenmesine yol açan sebeplerin bulunduğu yerden ayrılmalı yahut halini değiştirmeli, oturuyorsa kalkmalı, ayaktaysa oturmalı veya Allah’ın zikriyle meşgul olmaldır. Bazıları öfke anında Allah’ı zikretmeyi farz saymaktadırlar. İnsan ya da başka işlerle meşgul olma¬lıdır.
Her halükarda başlangıcında ondan korunmak çok ko¬laydır ve bunun iki neticesi vardır:
Birincisi nefsi sakinleştirip öfke ateşini dindirmesi, ikin¬cisi de nefsin esaslı tedavisine sebep olması. Eğer insan bir¬kaç sefer nefsine böyle davranırsa durumu tamamen değişir ve itidale yönelir ki Kafî’nin bazı hadis-i şeriflerinde bu an¬lama işaret edilmiştir:
Hz. Bakır el-Ulûm (a.s) buyurdu ki:
“Muhakkakk ki şu öfke şeytanın adem oğlunun kalbine ilka ettiği bir ateştir. Eğer sizden biri öfkelenecek olursa gözleri kızarır, boyun damarları kabarır ve ona şeytan dahil olur. Kendini bu du¬rumda hissedeniniz hemen yere otursun, çünkü o durumda şeytanın ilka ettiği pislikten kurtulur.”
Ravi diyor ki: “Hz. Bakır’ın (a.s) huzurunda öfkeden söz açıldı, buyurdu ki:
“Muhakkak ki öfkelenen kişi ateşe gir¬medikçe yatışmaz. (Yani öfkesini onu cehennem ateşine sürüklemedikçe yatışmaz.) O halde kim bir topluma öfkelenir¬se ayaktaysa hemen otursun ki bu ondan şeytanın vesvese¬sini giderir. Ve kim bir yakınına öfkelenirse, yanına gidip ona dokunsun, çünkü merhamet kendi benzerine dokunduğunda sakinleşir.”
Öfkenin yatıştırılması maksadıyla bu hadisten amelîbir ilaç olarak istifade edilmelidir. Bu, oturmak ve durumunu değiştirmektir. Ayrıca başka bir hadiste de oturuyorken öf¬kelenecek olursa, insanın kalkması tavsiye edilmiştir. .
Bir özel ilaç da vardır ki kişi bir yakınına öfkelendiğinde gidip ona dokunursa Öfkesi yatışır.
Bunlar, öfkeli şahsın kendini tedavi etme yolları… Ama eğer başka biri öfkelenen kişiyi tedavi etmek isterse, öfke¬nin başlangıcında, belirtilen ilmî ve amelî yöntemlerden bi¬risiyle bunu gerçekleştirebilir. Ama eğer öfke şiddetlenip alevlenmişse, nasihat tamamen ters bir etki yapar. Bu du¬rumun tedavisi çok zordur. Meğerki kendisinden çekineceği biri tarafından korkutulsun. Çünkü öfke, kişinin kendim karşısında güçlü ve galib hissettiği veya en azından kendi dengi olan kişilere karşı alevlenir. Oysa nefsin kendini kar¬şımda mağlub hissettiği kişilere karşı öfke kendini açığa vurmaz, kalpte mahsur kalır ve orda hüzünlenmeye yol açar.
Demek ki, öfkenin feveran ve şiddet hali, çok tehlikeli bir durumdur. “Neûzu billah minh.” (Ondan Allah’a sığınırız.)

Öfkenin Sebeplerini Yok Etme Yoluyla Tedavi Edilmesine Dair

Öfkenin en esaslı tedavisi, onu alevlendiren sebepleri yok etmektir ki bunlar pek çoktur. Biz bu sayfaların gerektirdiği kadarını zikretmekle yetineceğiz.
Bunlardan biri, nefs sevgisidir ki bundan da, mal, ma¬kam, şeref ve egemen olma sevgisi doğar ve bütün bunlar öfke ateşini kızıştıran şeylerdir. Çünkü bu sevgilere sahip insan bunlara çok önem verir ve kalbindeki mevkileri ol¬dukça büyüktür. Bu nedenle de bunlara yönelik herhangi bir müdahale ve saldırı onu öfkelendirip harekete geçirir, nefsine hakim olamayacak bir hale getirir ve nefs sevgisin¬den kaynaklanan tamah, hırs ve sair fesatlar gemlerini onun elinden kurtararak nefsin işlerini akıl ve şeriat cadde¬sinden çıkarırlar. Ama eğer insanın bu sevgisi şiddetli değil¬se, bu hususlara fazla önem vermez, makam, şeref ve sair hususları sevmekten uzak kalması nefsinin adaletten uzak¬laşmamasına yol açar. İnsan hiç zahmet ve sıkıntı çekme¬den soğukkanlılığını muhafaza eder, sabır bağları gevşemez ve gereksiz yere öfkeye kapılmaz. Ve eğer dünya sevgisi gönlünden uzaklaşır ve bu fesat kaynağı etkisiz hale gelirse bütün fesatlar kalpten göç eder ve bütün ahlakî güzellikler kalbe yerleşir.
Öfkeyi kızıştıran bir diğer sebep de insanın, en büyük kabahat noksanlık ve rezillik olan öfke ve ondan kaynaklanan fesatları cehalet ve anlayışsızlığından ötürü birer ke¬mal ve güzellik sanmasıdır. Nitekim bazı cahiller bunları mertlik, yiğitlik ve kahramanlık saymakta ve bunlarla övü¬nüp “şöyle ettik, şöyle yaptık” diye böbürlenmekte ve mü’minlerin en büyük ve en güzel sıfatlarından biri olan kahramanlığı bu helaka sürükleyici rezalete benzetmekte¬dirler.
Oysa bilinmelidir ki kahramanlık bunlardan çok başka bir şeydir ve gerekleri, sebepleri, etki ve özellikleri bu rezil¬likten tamamen farklıdır.
Kahramanlığın kaynağı, nefs kuvvet ve itmi’nanı, itidal, iman, dünya süsüne ve onun aşağılık ve yüce yanlarına çok az bulaşmış olmaktır. Oysa öfke, nefs zayıflık ve zilleti, iman gevşekliği, itidalsizlik, dünya sevgisi, dünyaya önem verme ve insanî lezzetlerin elden gitmesinden kaynaklan¬maktadır. Bu nedenle de bu rezalet (yani öfke) kadınlarda erkeklerden, hastalarda sağlamlardan, çocuklarda büyük¬lerden ve yaşlılarda gençlerden daha fazladır. Oysa kahra¬manlık bunun tamamen tersinedir. Ahlakî rezilliklere sahip olanlar daha çabuk öfkelenirken, üstünlük taslayanların da çok daha çabuk öfkelendiklerini görmekteyiz.
Bunlar kahramanlık ve öfkenin kaynakları. Ayrıca, meydana getirdikleri eserler bakımından da birbirlerinden farklıdırlar.
Şiddetli öfke feveranına kapılmış öfkeli şahıs, deliler gibi akılsızca davranır, hayvanlar gibi sonucunu göz önünde bulundurmaksızın vahşice saldırır, iğrenç ve pis amel ve tavır¬lar gösterir, diline, eline, ayaklarına ve sair azalarına ha¬kim olamaz. Gözleri, dudakları ve ağzı öylesine kötü bir hal alır ki, eğer o haldeyken eline bir ayna tutuşturulsa kendi durumundan hayrete düşüp utanç duyar.
Bu rezil huyun sahipleri, bilinçsiz hayvanlara ve hatta cansızlara bile öfkelenirler. Hava, zemin, kar, rüzgar, yağmur ve sair tabiat olaylarına bile, kendilerinin arzularına aykırı bir şekilde gerçekleştiklerinde küfrederler. Kimi za¬man kalem, kitab kase ve testiye öfkelenip kırar parçalar¬lar. Oysa kahramanın tutumu bunun tamamen tersinedir. İşleri akla, belirli bir düzene ve nefs itminanına göredir. Yerinde öfkelenir ve yerinde yumuşak davranır. Herşeye öf¬kelenmez. Öfkelenmesi halinde de ölçülü öfkelenir ve intikamını makul biçimde alır. Kimden intikam alacağını, ne oranda ve nasıl intikam alacağını ve kime yumuşak davra¬nıp göz yumacağını bilir. Öfke anında aklının yularları ken¬disinin elindedir, bu nedenle de kötü söz sarfetmez ve kötü amellere yeltenmez. Bütün işleri akıl, şeriat, adalet ve insaf ölçüleri dahilindedir. İşin nihayetinde pişmanlık duymaya¬cağı bir şekilde hareket eder.
Şu halde bilinçli insan, enbiyanın, evliyanın ve mü’minlerin vasıflarından ve nefsin kemallerinden biri olan huy (kahramanlık) ile şeytanın, vesvas-ı hannâs’ın nefsanî rezil¬liğin ve kalbî noksanlığın eseri olan diğerini (öfkeyi) birbiri¬ne kanştırmamalı ve yanılgıya sürüklenmemelidir. Ama ce¬halet ve bilinçsizlik örtüsü ve dünya ile nefs sevgisi hicabı, insanın gözünü kulağını örtüp kapatır ve onu biçarelik ve helake sürükler.
Öfkenin bunlardan başka sebepleri de zikredilmiştir. Kendini beğenmişlik, böbürlenme, büyüklük taslama, ikiyüzlülük, laubalilik ve benzerleri.. Ki bunlardan söz etmek sözün uzamasına ve bıkkınlığa yol açacaktır. Ve belki de bunların bir kısmı veya tamamı yukarıda zikredilen sebep¬lerle ilintilidir ve dolaylı olarak o sebeplere rücû etmekte¬dirler. “Övgü Allah’a özgüdür.”

8- ASABİYET

“Sekûnî, Hz. Sadık’ın (as) şöyle buyurduğunu nakletmek¬tedir: “Rasulullah (sav) şöyle buyurdu:
“Kimin kalbinde bir hardal tanesi kadar olsun asabiyet (tarafgirlik, ırkçılık) var¬sa, Allah onu kıyamet günü cahiliyet Araplarıyla bir arada haşredecektir.”

Şerh

“Hardal”a eski Farsça’da “espendân”, günümüz Fars¬ça’sında ise “hardal” derler. Birçok özelliğe sahip bir ilaçtır ve muşamba üretiminde hammadde olarak kullanılır. “Asabî” ise zulümde yakınlarına ve akrabalarına yardımcı olan kimsedir. “Asaba”da baba tarafından akraba (soydaş) demektir. Onlar kendisini kapsar (içine alır) ve o, onlar saye¬sinde güçlenir. “Asabiyet” ve “taasub” ise himaye etmek ve savunmak (müdafaa etmek) demektir.
Ben fakir derim ki:
(Asabiyet), batınî-nefsanî bir ahlaktır ki, eseri, yakınları, akrabaları ve kendisiyle ilintisi olanları müdafaa ve himaye etmektir. İster dinî taallukat olsun, ister mezhebi meslekî, vatanî, bölgesel ve benzerleri. İş, üstadlık, öğrencilik ve benzerleri ilintiler… Ve bu, pek çok ahlakî ve amelî fesadlara kaynaklık eden bir ahlakî fesad ve rezil me¬lekedir. İster hak adına yapılıyor olsun, ister dinî bir gerek¬çeyle, maksat hak olmadıktan ve şahsî, meslekî ve ilintisel üstünlük sağlamak hedeflendikten sonra, bu durum zatı ge¬reği kınanacak, kötü bir durumdur. Ama hakkın izhar edil¬mesi, hakikate revaç kazandırılması, hak olan şeylerin isbatı ve bu amaçlarla himayeye yeltenilmesi ya “asabiyet” değil¬dir veya “kınanmış asabiyet” değildir.
Burada ölçü, hedef ve maksat, yani nefs ile şeytanın giri¬şimi olması ya da Hak ve Rahman’ın girişimi olmasıdır. Baş¬ka bir ifadeyle insan, akraba veya yakınlarına gösterdiği asabiyet ve himayede ya hakkı ortaya koyup batılı defetmeyi hedefler ki bu tür asabiyet övgüye değer bir şeydir. Hak ile hakikati himaye etmek demektir ve insanın en iyi kemalidir, enbiya ve evliyanın ahlakıdır ve alameti, kim haklıysa velev yakınlarından ve akrabalarından olmasa ve hatta düşman¬lardan biri bile olsa onu desteklemektir. Ve bunu yapan kişi, hakikati himaye eden, fazilet taraftarları zümresinde yer alan ve medine-i fazılayı koruyan biri sayılır. Toplumun salih bir elemanı ve cemiyet fesadlarının ıslah edicisidir. Veya asabiyette bulunan insanı nefsiyet ve ırkçılık tahrik etmiş ve velev akrabası batıl ve haksız bile olsa ondan yana tavır ta¬kınır, haksız da olsalar akrabalarının yanında yer alır, onla¬rı her halükarda himaye eder ki böyle bir kişi iğrenç ve cahili bir asabiyete sahiptir, toplumun fasid elemanlarındandır. Salih ahlakın müfsitlerindendir, cahiliyye Arapları zümresi içinde yer alır ki onlar İslam’dan önce çölde yaşayan bir grup Arap idiler. O karanlık, cehalet ve bilinçizlik çağın¬da ve onlar bu iğrenç asabiyet ahlakına ve bu uygunsuz özel¬liğe tam anlamıyla sahiptiler. Ve hatta bütün araplarda (an¬cak hidayet nuruyla muhtedî olanlar müstesna) bu huy diğer ırklara oranla daha fazladır. Nitekim Hz. Emir’den (Ali’den) nakledilen bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
“Allah Teala altı taifeyi altı şeyden ötürü azablandıracaktır: Arapları asabiyetlerinden ötürü, çiftçileri büyüklük tas¬lamalarından ötürü, yöneticileri zulümlerinden ötürü, fakihleri kıskançlıklarından ötürü, tüccarları ihanetlerinden ötü¬rü ve köylüleri cehaletlerinden ötürü…”

Asabiyetin Fesatlarına Dair

İsmet ve paklık Ehl-i Beyt’inin hadislerinden anlaşılan odur ki, asabiyet huyu, insanı imandan çıkaran helak edici ve kötü akıbete uğratıcı bir durum ve şeytanî ahlaklardan biridir.
“Kim asabiyet ederse ve kime asabiyet edilirse (kendisin¬den yana haksız yere tavır alınırsa) onun boynundan iman bağı çözülür. (Yani, imandan çıkar, imansızlaşır.) Kendisine asabiyet edilen de (asabiyet edenin bu fiiline rıza gösterdiği için) bu cezaya ortaktır.”    Nitekim başka bir hadiste de:
“Kim bir kavmin yaptığından hoşnut ise, onlardandır” buyrulmuştur. Ama eğer hoşnut değilse ve ahlaklarından rahat¬sızlık duyup nefret ediyorsa, böyle bir kimse bu hadisin kapsamı dışındadır.
Hz. Sadık (a.s) buyurdu ki:
“Kim asabiyet ederse, Allah onun başına ateşten bir bela sarar.”
“Hz. Ali İbn el-Huseyn (aleyhiselam) buyurdu ki:
“Hiçbir hamiyyet (koruyuculuk, himayecilik) cennete girmeyecektir. Hamza b. Abdulmuttalib’in hamiyetinden başka ki o Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve alihi) olan hamiyyetinden ötü¬rü müslüman olmuştu.”
Hz. Hamza’nın müslüman olma biçimi birkaç şekilde nakledilmiştir ki bunlardan söz etmek konumuzun maksadı¬na uygun düşmemektedir. Bununla birlikte nur-i ilahiden ve Hak Teala’nın has kullarına ve özellikle de insanlık kesimi¬nin muhlislerine bağışladığı gaybî ödüllerden olan imanın, hak ve hakikati ayaklar altına alıp doğruluk ve dürüstlüğü cehalet ve bilinçsizliğe çiğneten böyle bir huyla (asabiyetle) herhangi bir münasebetinin olamayacağı gayet açıktır.
Elbete ki bencillik ve cahili yersiz asabiyyet pası ile örtü¬len bir kalb aynasında iman nuru tecelli edemez ve Zülcelali Teala’nın has halvetgahı olamaz o kalb. İnsanın kalbi iman ve marifet nurunun tecelligâhı olur. Ve boynu iman habli metin’i (sağlam iman ipi) ile bağlı olursa böyle bir insan haki¬katler ve marifetlerin rehinesi olur ve dinî prensiplere bağlı bir kimsedir, aklî esaslara dayanmaktadır ve akıl ile şer’in gösterdiği doğrultuda hareket etmekte ve onu hiçbir adet ve ahlak, yolundan saptıramamaktadır. İnsan o zaman iman ve İslam iddiasında bulunabilir ki, hakikatlere teslim olmuş, onlara boyun bükmüş, ne kadar büyük olurlarsa olsunlar kendi maksatlarını velinimetinin maksatlarında fani kılmış ve kendini ve iradesini Hakiki Mevlasının iradesine feda etmiş olsun. Elbette ki böyle bir şahıs cahili asabiyetten uzak olacak, kalbi hakikatlere yönelik olacak ve karanlık cahiliyet ve asabiyet perdesi onun gözlerini kör edemeyecektir. Hakkı uygulayıp hakikati dile getirme konumunda bütün akraba ve yakınlık bağlarını ayaklar altına alacak, bütün yakınları¬nı ve geleneklerini velinimetin maksadı uğrunda kurban edecek ve eğer cahiliyyet asabiyeti ile İslamiyet asabiyeti karşı karşıya gelirlerse o İslamiyet asabiyetini ve haktan ya¬na olmayı tercih edecektir.
Hakikatlerin arifi insan bilir ki bütün asabiyetler, taallukat ve irtibatlar arızî ve yok olmaya mahkum şeylerdir. Ya¬ratıcı ile yaratılan arasındaki irtibat ile zati ve yok olması mümkün olmayan hakiki asabiyet ise bütün irtibatlardan daha sağlam ve bütün soy sop bağlarından daha yücedirler.
Resul-i Ekrem (sav) bir hadiste şöyle buyuruyor:
“Kıya¬met günü benim soyum ve nesebim hariç, diğer bütün soy ve nesepler sona erip parçalanacaktır.”
O yüce insanın soy ve nesebinin ruhanî ve bakî olduğu ve bütün cahili asabiyetlerden uzak olduğu gayet açıktır. O ruhanî soy ve nesebin o alemdeki zuhuru daha güçlü ve ke¬mali daha yücedir. Oysa bu mülkî cismanî irtibatlar (ki be¬şer oluşun icab ettirdiği adetlerdir) en ufak bir sarsıntıda da¬ğılır gider. İlahi melekutî nizam çerçevesi içinde bulunma¬dıkça ve şer’î ve aklî kurallar dahilinde yer almadıkça bütün bağlar kopmaya ve ayrılığa mahkumdurlar.

Asabiyetin Melekutî Suretine Dair

Geçen bazı hadislerin yorumunda herşeyin melekutî, berzahı ve kıyameti suret ölçülerinin, onların melekeleri ve güçleri olduğu ifade edildi. Ve o alem, beden mülkü kendisi¬ne isyan edemeyeceği nefs egemenliğinin ortaya çıkış diyarı¬dır. O alemde insanın hayvan veya şeytan suretinde diriltil¬mesi mümkündür. Ve şu yorumlamaya çalıştığımız, “Kimin kalbinde bir hardal tanesi kadar olsun asabiyet (tarafgirlik, ırkçılık) varsa, Allah onu kıyamet günü cahiliyyet Araplarıyla bir arada haşredecektir.”   hadis-i şerifi de bu anlama işaret ediyor olabilir.
Bu rezil huya sahip insan, bu alemden ayrıldığında ken¬dini belki de ne Allah Teala’ya iman eden ve ne de risalet ve nübüvvete itikad besleyen ve onlar hangi durumda iseler kendisi de aynı durumda bulunan cahiliyyet Araplarından biri şeklinde yaratılmış görecek ve dünyada hak bir itikad beslediğini ve peygamberlerin sonuncusunun (salallahu aley¬hi ve alihi) ümmetine mensup olduğunu kendisi bile unuta-caktır. Nitekim bir hadiste cehennem ehlinin Rasulullahın (sallallahu aleyhi ve alihi) adını unutacakları, kendilerini ta¬nıtmaktan aciz olacakları ve Hak Teala irade edip onları kurtarmadıkça bu durumun devam edeceği ifade edilmiştir. Ve bazı hadislerin belirttiğine göre bu huy şeytanın huyla¬rından olduğu için de cahiliyyet Arapları asabiyetine sahip kişiler belki de şeytan suretinde haşredileceklerdir.
“Melekler şeytanın kendilerinden olduğunu sanıyorlardı ama Allah’ın ilmine göre şeytan onlardan değildi. O (şey¬tan), nefsinde bulunan hamiyet (şeref, onur) ve asabiyeti (tarafgirlik ve üstünlük taslamayı) açığa vurdu ve: “Beni ateş¬ten yarattın, (oysa) Adem ‘i çamurdan..’ dedi.”
Şu halde ey aziz! Bil ki bu iğrenç şey (asabiyet) şeytan¬dandır ve o mel’unun yanılgısı ve batıl kıyası bu kalın hicap yüzünden idi. Bu hicab bütün hakikatlerin üstünü örtüp gö¬rünmezi eştirir, bütün rezaletleri güzellik olarak gösterir ve başkalarının bütün güzel yönlerini rezaletmiş gibi lanse eder. Ve herşeyi olduğundan farklı ve aykırı gören insanın sonunun nereye varacağı belli birşeydir. Bu rezillik, insanın helakına yol açmasının yanısıra, ayrıca daha pek çok nefsanî ve ahlakt ve amelî fesada da yol açmaktadır ki, bunların zik¬ri konuyu uzatacaktır.
O halde bu fasit huydan kaynaklanan fesatları anlayan ve Resul-i Ekrem ile muazzam ehl-i beytinin (salavatullahi aleyhim ve ecmain) dosdoğru şehadetleri ile, bu fesatların in¬sanı helaka sürüklediğini ve ateş ehli kıldığını öğrenen aklı başında insanın nefsini tedavi etmeye çalışması ve Allah göstermesin eğer kalbinde bu huydan bir hardal tanesi ka¬dar eser varsa kendini ondan arıtması gerekir ki bu alemden göç edip ahiret alemine intikal ettiğinde pak bir halde bulun¬sun ve arınmış bir nefisle intikal etmiş olsun. İnsan bilmeli¬dir ki vakit çok dar ve fırsat çok sınırlıdır, çünkü ne zaman öleceği belli değildir.
Ey, habis nefsim! Belki de sen şu yazıyla meşgul olduğun sırada ecel gelir ve seni bunca ahlaki rezillikle, dönüşü olma¬yan o aleme nakleder.
Ey aziz! Ey bu sayfalan okuyan kişi! Bu yazarın halinden ibret al ki şu anda toprağın altında ve başka bir alemde kendi çirkin amel ve uygunsuz ahlakının pençesindedir ve fırsat eldeyken aziz ömrünü, o ilahi sermayeyi boş yere kaybedip heva ve hevesine tabi oldu. Kendine dikkat et ki bir gün be¬nim başıma gelen senin başına da gelmesin ve o günün nasıl birşey olduğunu tahmin bile edemezsin. Belki de şu satırları okuduğun sırada gelir çatar. Eğer hemen davranmazsan fır¬sat elden gidebilir.
Ey kardeşim! Bu hususu geciktirme ki geciktirmeye ge¬len birşey değildir. Ne sağlam adamlar göçtü bu alemden ki şimdi ne haldeler bilmiyoruz. O halde fırsatı elden kaçırma ve her anı ganimet say ki iş oldukça önemli ve yol oldukça tehlikelidir. Bir kez elin şu ahiretin tarlası olan alemden koptu mu artık iş işten geçmiş demektir ve nefsinin fesatla¬rını ıslah etmen artık mümkün olamaz. Elinde hasret şaş¬kınlık, azab ve rezillikten başka birşey kalmaz. Allah’ın veli¬leri bir an bile rahat edip bu korkunç ve tehlikeli yolu düşün-mekten uzak kalmıyorlardı.
Masum İmam Ali b. Huseyn’in (aleyhima’s-selam) hali hayret vericidir, mutlak veli Emiru’l-Mü’minin’in (a.s) inle¬meleri şaşkına çeviricidir. Bize ne olmuş ki bu kadar gafil davranıyoruz? Şeytandan başka kim bize garanti vermiştir ki yarına sağ çıkabileceğiz? O (şeytan) dost ve ashabının sa¬yısını artırmaya ve bizi kendi zümresi ve bağlıları arasında kendi huyuyla haşrolmaya itmek istemektedir. O mel’un her zaman uhrevî durumları bize basitmiş gibi göstermeye çalış¬makta ve bizi Allah’ın rahmeti ve şefaatçilerin şefaati vaa¬diyle Allah’ı anmaktan ve O’na itaat etmekten gafil kılmak¬tadır. Ama ne yazık ki bu umut boşa çıkacaktır ve o mel’unun tuzaklarından biridir bu. Allah’ın rahmeti şu anda seni kuşatmış bulunmaktadır. O’nu sıhhat, selamet, hayat, emniyet, hidayet, akıl ve fırsat rahmeti ve nefsin nasıl ıslah edileceğinin yöntemini gösterme rahmeti şu anda seni kuşat¬mış haldedir. Hak Teala’nm binlerce rahmetine gark olmuş durumunda ama onlardan yararlanmıyor ve şeytana itaat ediyorsun. Eğer bu rahmetlerden bu alemde istifade etmez¬sen, bil ki o alemde de onlardan hiçbir paya sahip olamaz¬sın. Hakk’ın sonsuz rahmeti ve şefaatçilerin şefaatinden mahrum kalırsın. Şefaatçilerin şefaatinin bu alemdeki tecel¬lisi, onların hidayet yolunu gösterip hidayete eriştirmesidir ve o alemde bu hidayetin batını da şefaat olacaktır. Eğer bu hidayetten payına düşeni almazsan, şefaatten de nasibini alamazsın, hidayetin ne orandaysa, şefaate erişmen de o oranda olacaktır. Resul-i Ekrem’in (s.a.v) şefaati Mutlak Hakk’ın rahmeti gibidir. Gerekli yerde ondan yararlanmak icab etmektedir.
Eğer Allah göstermesin şeytan bu araçlarla imanını elin¬den kaparsa, artık rahmet ve şefaatin yok demektir. Evet, Hakk’ın rahmeti her iki dünyada da alabildiğinedir. Eğer rahmetin talibiysen, niçin öbür alemdeki rahmetin de tohu¬mu olan bu dünyadaki bunca ilahi rahmetten nasibini alma¬ya çalışmıyorsun? Allah’ın bunca peygamber ve velileri seni Allah’ın nimetine ve ilahi misafirhaneye davet ettikleri hal¬de davetlerine icabet etmedin ve Vesvas-i Hannâs’ın (şeyta¬nın) bir tek vesvese ve ilkasıyla hepsini bir yana ittin. Al¬lah’ın kitabının muhkemlerini, enbiya ve evliyanın mütevatir hadislerini, akıllı kişilerin akıllarının icaplarını ve filozof¬ların kesin delillerim tutup şeytanın ilkalarına ve nefsinin nevalarına feda ettin.
Eyvahlar olsun benim ve senin haline; bu gaflet, bu kör¬lük bu sağırlık ve bu cehaletten ötürü!

İlim Ehlinin Asabiyetine Dair

Cahiliyet asabiyetlerinden (tarafgirliklerinden) biri de ilmî hususlarda inat etmek, kendisine, hocasına veya şeyhi¬ne ait görüşü, hakkı açıklamak ve batılı iptal etmek maksa¬dının dışında savunup desteklemektir. Böyle bir asabiyetin sair asabiyetlerden daha çirkin ve iğrenç olduğu gayet açık¬tır. (Böyle olmasının) mutaasıb (asabiyetçi) açısından sebebi, ilim ehlinin insanoğlunun terbiyecisi olmaları gerekmesi, nübüvvet ve velayet ağacının dalları olmaları icab etmesi, bu durumun vehametini ve fasit ahlakın sonuçlarını bilmeleri ve Allah göstermesin, eğer kendileri cahiliyyet asabiyetine sahip olur. Ve şeytanın rezil sıfatlarıyla sıfatlanmış olurlarsa kabahatlerinin daha keskin ve durumlarının sonucunun da¬ha vahim olmasıdır. Kendini hidayet çırağı, insanlığın ışığı, saadetin kılavuzu ve ahiret yollarının göstericisi olarak tanı¬tan biri eğer, Allah göstermesin, kendi söylediklerine aykırı davranır ve batını zahirine muhalif olursa, böyle bir ikiyüzlülük (riya) ve nifak zümresinde yer alır ve ilminden suistifade eden, amelsiz bir alim sayılır ki, bunun cezası daha bü¬yük ve azabı daha elimdir. Bunların durumu Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmiştir:
“Kendilerde Tevrat yükletilip de onun gereğini yerine ge¬tirmeyenlerin durumu, kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibi¬dir. Allah’ın ayetlerini yalanlayanların durumu ne kötüdür. Allah zalimler topluluğunu hidayete eriştirmez.”  Şu halde ilim ehlinin bu makamları korumaları ve kendi¬lerini bu fesatlardan tam anlamıyla arındırmaları çok daha gereklidir, ta ki hem kendileri ıslah olsunlar hem de toplu¬mu ıslah etsinler, vaazları daha etkili olsun ve nasihatleri kalplerde yer etsin. Alimin fesadı, ümmetin fesadına sebep olur ve malumdur ki, başka fesatlara kaynaklık eden bir fe¬sat ve başka günahların doğmasına yol açan bir günah, Veliyyu’n-Ni’am’ın (Allah’ın) katında cüz’î ve başkalarını etkile¬meyen sair fesat ve günahlardan çok daha büyük ve tehlike¬lidir.
Bu huyun ilim ehlinde bulunmasının bir diğer iğrençlik ve kötülüğü de bizzat ilmin kendisinden ileri gelmektedir. Çünkü bu asabiyet, ilme hıyanet etmek ve ona karşı değer bilmezlik demektir. Bu emaneti (ilmi) üstlenen ve bu ödülle ödüllenen birinin onu saygınlığını muhafaza etmesi ve onu sahih ve salim bir şekilde iletmesi gerekir. Ve eğer taassub ve cahillik ederse ona hiyanet etmiş, zulüm ve eziyet etmiş demektir ki bu, çok büyük bir günahtır.
Diğer bir kötülüğü de muhatab açısındandır. Çünkü ilmi toplantılarda muhatab, ilim ehlidir. Bu ilahi ödülle donanmış kişilere saygısızlığın ise çok ağır bir sonucu ve cezası vardır. Çünkü yersiz asabiyetler kimi zaman insanın ilim ehlini hor¬layıp onlara hakaret etmesine yol açmaktadır. Bu büyük gü¬nahtan Allah Teala’ya sığınırım.
Bir diğer kötülüğü de “mutasseblar (kendisi uğrunda ta¬assub gösterilen) açısındandır ki bu, insanın ya hocası veya şeyhidir ve elbette ki bu tutum ters tepecektir. Çünkü değer¬li şeyh ve hocalar (nazarallahu vücûhehum) hakkın yanında yer alanlara ilgi gösterir ve cahiliyyet asabetiyle hakkı gü¬cendirip batılı güçlendirenlerden nefret edip kaçınırlar.
Şu halde ilim ehlinin (zadehumu’1-lahu şerefen ve azâmeten) kendilerini ahlakî ve amelî fesatlardan arındırmaları, güzel amellerle ve kerim bir ahlakla donanmaları ve kendilerini Allah Teala’nın onlara bahşettiği şereften uzaklaştırmamaları çok daha gerekli bir farzdır ki, bunun tersi¬ne olan bir durumun hüsranını Allah Teala’dan başkası bile¬mez. Vesselam.

9- MÜNAFIKLIK

Hz. Sadık (selamullahi aleyh) buyurdu ki:
“Kim müslümanlara ikiyüzlü ve iki dilli davranırsa, kıyamet günü ateş¬ten iki dil ile gelecektir.”

Şerh

Müslümanlara ikiyüzlü davranmanın anlamı, kişinin on¬lara zahirde, batınında bulunanın aksini göstermesidir. Me¬sela zahirde sanki onları seviyormuş ve onlara samimiyet gösteriyormuş gibi davranması, ama batında bunun tersine inanması ve yanlarında dostluk ve sevgi gösterisinde bulu¬nurken arkalarında bunun tersini yapması gibi.
İki dilli olmanın anlamı ise, kişinin kiminle konuşursa onu övmesi veya dostluk gösterisinde bulunup dalkavukluk etmesi ve o kişinin arkasından onu yalanlayıp gıybetini yap¬masıdır.
Bu yoruma göre, nifakın birinci sıfatı, ameldir, ikinci sıfa¬tı, lafzî (sözel) nifaktır. Belki de hadis-i şerif, nifakın çirkin sıfatlarına işaret etmektedir ve bu iki sıfat münafıkların en belirgin sıfatları olduğundan özellikle bunlara değinmiştir.
Nifak, nefsanî bir rezillik ve iğrenç bir melekedir ki bun¬lar (ikiyüzlülük ve ikidillilik) onun iki belirtisidirler ve bu hususun kimi derece ve aşamaları vardır ki biz, inşaallah birkaç bölüm halinde bunlara değinecek ve tedavi yollarını göstermeye gayret edeceğiz.

Nifakın Aşamalarına Dair

Bil ki, nifak ve ikiyüzlülüğün de sair kötü ve iyi özellik ve melekeler gibi şiddet ve zayıflığı bakımından kimi derece aşamaları vardır.
İnsanın tedavi etmeye kalkışmadığı ve ona olan bağımlılı¬ğını sürdürdüğü her rezil özellik, gitgide şiddetlenir ve fazi¬letlerde olduğu gibi rezilliklerde de şiddetlenme oranı son¬suzdur.
Eğer insan nefs-i emmaresini kendi haline terkederse, nefsin kötülüğe olan eğiliminden ve şeytanın yardımından ötürü fesada daha çok yönelir ve gün geçtikçe rezaletleri şid¬detini artırır; derken bu rezil özellik, nefsin temel unsurla¬rından biri haline gelir ve bütün zahiri ve batınî kuvvelerini egemenliği altına alır.
Şu halde eğer rezillik, şeytanî bir rezillikse (o melunun huylarından olan nifak ve ikiyüzlülük gibi) nitekim Kur’an-ı Şerif bunu haber vermiştir: “Ve onlara: “Elbette ben size öğüt verenlerdenim” diye de yemin etti.”  Adem ve Havva’ya (selamullahi aleyhim), “Ben size öğüt verenlerdenim” diye yemin ediyor ama aslında bunun tamamen tersini yapıyor¬du. Şeytanî bir rezillik olan nifak ve ikiyüzlülük yüzünden memleket şeytana teslim olur, nefsin ve zat ile cevherin batım sureti şeytanî bir suret olur, zahiri suretinin de her ne kadar bu dünyada insan şeklindeyse de o alemde şeytan su¬retinde olması da mümkündür.
O halde eğer insan bu sıfatı dizginlemez ve nefsi kendi haline bırakırsa, kısa bir süre zarfında öyle birhal alır ki, in¬san bütün zaman ve imkânlarını bu rezillik için harcar, ki¬minle konuşursa ikiyüzlü ve ikidilli konuşur. Karıştığı her topluluğa nifak tohumları eker, şahsî menfaat, bencillik ve kendine tapmaktan başka birşey düşünemez olur, sadakat, samimiyet, himmet ve mertliği ayaklar altına alır, bütün iş¬leri, hareket ve duruşları ikiyüzlülük kokar ve hiçbir fesat, kabahat ve alçaklıktan çekinmez.
Böyle bir şahıs beşeriyet ve insaniyet zümresinden uzak¬tır ve şeytanla birlikte haşrolacaktır.
Bu söylenenler, bizatihi nifakın cevherindeki şiddet ve zaafla ilgiliydiler ve bu, bu illete yakalananlar açısından da farklılıklar arzetmektedir, çünkü nifakçı bazen Allah’ın di¬ninde nifak saçar, bazen güzel melekeler ve ahlakî faziletler¬de, bazen salih amellerde ve ilahi ibaretlerde, bazen sıradan işlerde ve örfî yapıda, aynı şekilde bazen de Rasulullah’a (s.a.v) ve hidayet imamlarına (aleyhimusselam) nifak eder, bazen evliyaya, alimlere ve mü’minlere, bazen de müslümanlara ve Allah’ın sair milletlere mensup kullarına.
Elbette ki bu zikredilenler, iğrençlik, kötülük ve kabahat¬te birbirlerinden farklı bir yapı arzederler, ama aslında bun¬ların hepsi, iğrençlik ve kötlüğün içinde yer alırlar ve aynı habis ağacın dalları ve yapraklarıdırlar.

Nifak ve İkiyüzlülüğün Pekçok Fesada Kaynaklık Ettiğine Dair

Nifak ve ikiyüzlülük, şerefli insanın asla onunla sıfatla-namayacağı kötü ve iğrenç bir sıfattır. Bu sıfatın sahibi, in¬sanlık camiasının dışında yer aldığı gibi, hiçbir hayvana da denk değildir, akran ve emsalleri arasında rezalet ve rüsvaylığın mayası olduğu gibi, ahirette de zillet ve elim bir azapla yüzyüze kalacaktır. Ve hadis-i şerifte de belirtildiği gi¬bi, ahiretteki sureti, ateşten iki dili bulunan bir surettir ve bu durum onun Allah’ın yaratıkları arasında rezil rüsva ol¬masına ve peygamberler, resuller ve melâike-i mukarrabin huzurunda boynu bükük kalmasına yol açacaktır. Ayrıca bu rivayet, karşılaşacağı azabın şiddetini de göstermektedir; çünkü eğer bedenin cevheri, ateş cevherine dönüşürse, du¬yumsama daha da artar. (Şiddetinden Allah’a sığınırım).
Başka bir hadiste Resulullah (sav) şöyle buyurmaktadır:
“İkiyüzlü kişi kıyamet günü dillerinden biri başının arkasın¬dan, öbürü önünden çıkmış halde gelir. Her iki dili de yanar haldedir ve bütün bedenini ateş sarmıştır. Sonra da: “İşte dünyada ikiyüzlü ve ikidilli olan şahıs! diye tanıtılır.”   Kıya¬met günü şu ayet-i şerifenin kapsamına dahil olur:
“Allah’ın, birleştirilmesini istediği şeyi birbirinden ayıranlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar. İşte lanet onlara ve yurdun kötüsü onlaradır.!”
Nifak ve ikiyüzlülük pekçok helaka sürükleyici fesada da kaynaklık ederler ki bu fesatların her birinin insanın hem dünyasını hem ahiretini yokluk rüzgarına savurması müm¬kündür. “Fitne çıkarmak” gibi ki Kur’an-ı Kerim’in nasına göre bu, katilden de daha beterdir ve “kovuculuk, dedikodu” gibi ki Hz. Bakır (a.s) (bu hususta) şöyle buyurdu:
“İşleri güçleri söz taşımak ve kovuculuk etmek olanlara cennet haram kılınmıştır.”
(Ayrıca) “gıybet” gibi ki Peygamber’in (s.av.) buyruğuna göre zina etmekten de beterdir ve müminleri incitmek, ha¬karet etmek, sırlarını açığa vurmak, herbiri insanın helaki¬ne yeter sebeptir.
Ve bil ki, kimilerinin başkalarına yönelik kinaye, işmar ve göz kırpma gibi hareketlerde bulunurken öte yandan on¬lara sevgi ve samimiyet gösterisinde bulunmaları da nifak ve ikiyüzlülük kapsamına girmektedir.
İnsan hal ve hareketlerine çok dikkat etmelidir, çünkü nefs ve şeytanın tuzakları çok incedir ve çok az kimse onlara yakalanmaktan kurtulabilir.
İnsanın, uygunsuz bir tek işareti ve yersiz bir tek kinaye¬sinden ötürü ikiyüzlü ve ikidilli zümreye dahil olması ve ömür boyu bu rezalete mübtela olduğu halde kendini salim ve sağlam sanması da mümkündür.
Şu halde insan mükemmel bir doktor ve işinin ehli bir hastabakıcı gibi, nefsinin hallerini ve amel ve tavırlarını kontrol altında tutup tedavi etmeli, kontrolü hiçbir şekilde gevşetmemeli ve bilmeli ki hiçbir hastalık, kalbî hastalıktan daha gizli ve aynı zamanda daha öldürücü değildir. Ve bu hu¬susta hiçbir hastabakıcının insanın kendisinden daha müş¬fik ve daha bağrı yanık olmaması gerekir.

Nifakın Tedavisine Dair

Bil ki, bu büyük hata ve noksanlığın ilacı iki şeydir:
Birincisi; bu rezil huyun doğurduğu sonuçları düşünmek, bu dünyada bu huyla tanınan insanın başkalarının gözün¬den düştüğünü ve rezil rüsva olduğunu, bütün, dost ve ak¬ranları arasında utanılacak bir duruma düştüğünü, araların¬dan kovulduğunu ve kemale ulaşıp hedefe varmaktan uzak kaldığını unutmamaktır. Şeref ve vicdan sahibi bir insan, kendini bu şerefsizlikten uzak tutmalı ve bu zillet ve düşük¬lüğe yuvarlanmaktan kaçınmalıdır.
Sırların açığa vurulduğu ve bu dünyada halkın nazarın¬dan saklı kalan herşeyin ortaya serildiği alem olan öbür alemde ateşten iki dil ile yaratılacağını ve münafıklar ve şeytanlarla bir arada azaplandırılacağını düşünmektir.
Şu halde, bu fesatları, gören ve bu huyun iğrençlik ve re¬zaletten başka bir sonuç doğurmadığını anlayan akıllı insa¬nın bu huyu kendinden uzak tutmaya ahdetmesi ve nefsi te¬davi etmenin diğer yolu olan amel aşamasına geçmesi gerek¬mektedir. Bu da, insanı bir süre hal ve hareketlerini kontrol etmesi, dikkatli davranması, nefsinin arzularına aykırı hare¬ket etmesi ve onunla mücadele etmesi, söz ve davranışlarını zahirde ve batında güzelleştirmesi, gösterişten uzak durmasıdır. Allah Teala’dan kendisini nefs-i emmare ve onun hevalarına karşı başarılı kılmasını ve kendisine bu tedavi ve çaba¬da yoldaşlık etmesini niyaz etmesidir. Allah Teala’nın, kulla¬rına fazl ve rahmeti sınırsızdır, kim ona yönelip kendini ıs¬lah etmede bir adım ilerlerse, Allah ona yardım eder. Elinden tutar ve insan bir süre bu durumu sürdürürse, nefsin ıs¬lah olması ve nifak ve ikiyüzlülük sıkıntısının ortadan kalk¬ması, kalp ve batın aynasının bu rezillikten arınması ve Hak Teala’nın lütuf ve rahmetine mazhar olması umulur. Çünkü nefsin bu alemde bulunduğu sürece hem iyi ve hem de kötü huylarından vazgeçebildiği tecrübelerle sabittir. Her amel, nefste bir etki bırakır. Eğer amel iyi ve salih olursa, etkisi nurani ve kemali olur, yok eğer bunun tersine olursa, karan¬lık ve noksani bir etki bırakır. Ta ki nefs ya tam anlamıyla nurani olur veya tam anlamıyla zulmanî (karanlık) ya mut¬luluk yolunu izler veya eşkıyanın yolunu.
O halde şu amel diyarı ve ziraat alanında bulunduğumuz sürece, kendi irademizle, kalbimizi mutluluğa veya sıkıntıya yöneltebiliriz. Kendi amel ve fiillerimizden kendimiz sorum¬luyuz.
“Kim zerre miktarı hayır işlemişse onu görür. Ve kim zer¬re miktarı şer işlemişse onu görür.”

Nifakın Bazı Kısımlarına Dair

Bil ki ey aziz, nifak, ikiyüzlülük ve ikidilliliğin aşamala¬rından birisi, Allah teala’ya nifak etmek ve Maliku’l-Müluk’a iki yüzlülük etmektir ki bizler bu alemde bunun mübtelası¬yız ama bu durumumuzdan gafiliz; cehalet perdesi ve bencil¬lik ile dünya ve nefs sevgisinin karanlık hicapları bu durummuzu öylesine örtmüş ki, bu dünyadan göç edip bu gurur di¬yarını terketmedikçe uslanmamız çok uzak bir ihtimaldir.
Şimdi gaflet uykusu, tabiat sarhoşluğu ve heva ve heves mestliği bizi çepeçevre kuşatmış, bütün çirkinlikleri ve fasid ahlak, amel ve tavırları bize şirin göstermektedir. Bir an ge¬lecek ki bu uykudan uyanacak ve bu mestlik ve sarhoşluktan ayılacağız ama o zaman iş işten geçmiş olacak ve kendimizi münafıklar, ikiyüzlüler ve ikidilliler zümresi içinde bulaca¬ğız ve ateşten iki dil ve çirkin iki suretle haşrolacağız. Ne ka¬dar “Rabbî irci’unî” (Rabbim beni geri döndür)   diye feryad etsek de “Kella” (Asla!) cevabıyla karşılaşacağız. Ve bu ikiyüzlülük öyle birşeydir ki, ben ve sen bütün ömrümüz boyunca kelime-i tevhidi söylediğimiz ve İslam ve iman iddi¬asında bulunduğumuz halde buna mübtela olabiliyoruz.
Eğer halk genelinden ve avamdan isek, İslam, iman, zühd ve ihlas peşinde olduğumuzu, eğer ilim ehlinden ve fakihlerden isek kemal-i ihlas ve velayet ve Rasulün halefi ol¬duğumuzu iddia ediyor ve Resul-i Ekrem’den (s.a.v) rivayet edilen şu hadisin: “Allah’ım, halifelerime merhamet et.”   veya Emiru’l-Mü’minin’in (ruhî lehu’1-feda): “Onlar benim hüccetim, delilimdir.”  Sözünün veya hidayet imamla-rından (selamullahi aleyhim) nakledilen, alimler ve fakihlere ilişkin sözlerin mısdakı olduğumuzu söylüyoruz.
Ve eğer ilim ve akıl ehli isek, hakiki ve delile dayalı iman iddiasında bulunuyor, kendimizi ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn olarak kabul ediyor, başkalarının ilmi ve imanını noksan sayıyor ve ayetlerle hadis-i şerifleri kendimiz için söylenmiş kabul ediyoruz.
Ve eğer irfan ve tasavvuf ehli isek, maarif, cezbe, fenafîllah bekabillah, veliyyi emr ve buna benzer bütün güzellikler¬le donanmış olduğumuzu iddia ediyoruz.
Bu şekilde her kesimimiz söz ve amelleriyle kendine bir makam biçiyoruz. Eğer gerçekten batınımız da bu zahirimiz gibi ise ve bu iddialarımızda sadık isek ne mutlu bize.
Yok eğer benim gibi rüsva ve yanılgı içinde isek, bilinme¬lidir ki, münafıklar ve ikidilliler zümresindeniz ve hemen tedaviye yönelmeliyiz, daha fırsat eldeyken bu bedbahtlığı¬mızı ve zillet ve karanlık günümüz için bir çare bulmalıyız.
Ey İslam olma iddiasındaki aziz! Kafî’de yer alan bir ha¬dis-i şerifte Hz. Rasul (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “Müslü¬man o kimsedir ki, müslümanlar onun dilinden ve elinden selamettedirler.”
O halde bize ne olmuş ki ben ve sen eli¬mizden geldiğince, gücümüzün yettiği kimselere eziyet edi¬yor ve onlara cefa çektirmekten uzak durmuyoruz? Ve eğer elimizle onlara eziyet edemiyorsak, dil okumuzla huzurların¬da veya arkalarından onları çekiştirip gıybetlerini yapıyor ve sırlarını açığa vurup onları küçük düşürmeye çalışıyoruz. O halde müslümanlar bizim el ve dilimizden emanda olmadık¬larına göre demek ki bizim İslam olma iddiamız hakikate ay¬kırıdır, kalbimiz açığa vurduğumuzun muhalifidir ve müna¬fıklarla ikiyüzlüler zümresinin mensubuyuz biz.
Ey iman ve kalb temizliği iddiacısı! Eğer sen Allah’ın hu¬zurunda tevhide inanıyor ve tek olan’ı isteyip tek Olan’a ta¬pıyorsan ve eğer kalbin zahirine mutabık ise ve batının iddi¬ana muvafık ise, şu halde neden ehl-i dünyanın önünde bu kadar boyun büküyorsun? Niçin onlara kulluk ediyorsun? Acaba bunun, onları bu dünyada etken saymandan, iradele¬rini egemen ve para ve zorbalıklarını etkili kabul etmenden başka bir sebebi var mı? Bu dünyada etken kabul etmediğin şey, Hak Teala’nın iradesidir. Bütün zahiri sebeplerin önün¬de eğiliyorsun ama Hakiki etken ve bütün sebeplerin müseb¬bibini unutuyorsun? Sen buna rağmen bir de kelime-i tevhid’e iman ettiğini mi iddia ediyorsun? Şu halde sen mümin¬ler zümresinin dışmdasın ve münafıklar ve ikidillilerle bir¬likte haşrolacaksın.
Ve sen ey zühd ve ihlas iddiacısı! Sen Allah için mi ihlaslı davranıyorsan, yoksa dünyevî çıkarlar için mi? Sana ne ol¬muş ki halkın seni ihlaslı bilmesi bu kadar çok hoşuna gidi¬yor, dünya ehliyle bir arada oturmaya bu kadar can atıyor¬sun da yoksul ve yoksunlardan bu kadar firar ediyorsun?
Şu halde bil ki bu zühd ve İhlasın hakiki değildir. Dünya¬dan zühd etmen dünya içindir ve halis kalbin hak için değil¬dir. İddianda yalancısın ve ikiyüzlü ve münafıklardansın.
Ve ey Allah’ın velisinin (Mehdi) temsilcisi ve Rasulullah’ın (sav) halifesi olmanın iddiacısı! Durumun, “Nefsini zabteden, dinini koruyan, hevasına muhalefet eden, mevtası¬nın emrine itaat eden”   hadisine uyuyor, velayet ve risalet ağacının yaprağı ve dalı isen ve dünyaya mayii değilsen sul¬tanlara ve eşrafa eğilimli değilsen ve yoksulların arasında oturmaktan, iğrenmiyorsan Allah’ın halk arasındaki hüccetlerindensin demektir, yoksa kötü alimler ve münafıklar ve zikri geçen sair taifeler zümresine mensupsun. (Eğer bu so¬nunculara mensupsan bil ki) senin halin daha kötü, ilmin daha çirkin ve geleceğin daha karanlıktır. Çünkü alimler için deliller daha mükemmeldir.
Ve ey ilahi hikmet, hakikatler ve mebde ve mead ilminin sahibi olmanın iddiacısı! Eğer gerçekten berzahî suretlerin ve cennet ile cehennemin ahvalinin alimi isen, bir an bile dur durak bilmeden bütün vaktini bakî alemin tamiri için harcaman ve bu alem için içindekilerden firar etmen gerekir. Sen, Önünde ne tür musibetler olduğunu ve ne tür karanlık¬lar ve katlanılmaz azaplarla karşılaşabileceğini biliyorsun. Şu halde neden hala sözcüklerin ve geçmiştekilerin kavram¬larının hicabından sıyrılamamışsın ve onca delil ve hüccet kalbinde en ufak bir etki bile bırakmamıştır? O halde bil ki, sen bu durumunla mü’minler ve filozoflar zümresinin dışındasın ve münafıkların safında haşrolacaksm. Eyvanlar olsun o kişinin haline ki, bütün ömrünü tabiat ötesinin ilmine hasrettiğ halde, tabiat sarhoşluğu bir tek hakikatin bile kalbine yerleşmesine izin vermemiştir.
Ey marifet, cezbe, sülük, muhabbet ve fena (fani oluş) id¬diacısı! Eğer gerçekten Ehlulah’san, ashab-ı kulûb ve hasenât’san, “ne mutlu sana”. Ama nefs sevgisinden ve şey¬tanın vesveselerinden kaynaklanan bunca debdebe, keşme¬keş ve iddia, muhabbet ve cezbeye ters düşmektedir.
“Velile¬rim benim örtümün altındadır, benden başkası bilmez onla¬rı.”
Sen eğer Hakk’ın velilerinden sen ve muhibler ve meczublardansan, bunu Allah biliyor. O halde halka bu ka¬dar makam ve mertebe izharında bulunma, halkın zayıf kalplerini yaratıcılarından yaratıklara yönlendirme ve Allah’ın evini (müminin kalbini) gasb etme. Bil ki Allah’ın bu kulları değerlidirler ve kalpleri de pek değerlidir. (Bu kalp¬ler) Allah’ın sevgisi için harcanmalıdırlar. Allah’ın eviyle bu kadar oynama ve onun namusuna el uzatma: “Muhakkak evin bir rabbi vardır.”
Ve o halde eğer sen iddianda sadık değilsen, ikiyüzlüler ve nifak ehli zümresine dahilsin. Bırakalım, bundan fazla sö¬zü uzatmayalım ki bu, ben yüzü karaya uygun düşmemekte¬dir.
Ey kara gün için bir şeyler yapmak ve kendini bu bed¬bahtlıktan kurtarmak gerektiğini iddia eden benim kınanmış nefsim! Eğer sözünde sadıksan, kalbin diline yoldaşsa ve gizlin açığına muvafıksa, o halde niçin bu kadar gafilsin, ni¬çin kalbin bu kadar siyah, nefsanî şehvetlere neden bu kadar maglubsun ve tehlikeli ölüm yolculuğunu niçin hiç düşün¬müyorsun? Ömrün geçti gitti de sen heva ve hevesten el çek¬medin. Bütün bir ömrü, şehvet, gaflet ve şekavetle geçirdin.
Aniden ecel erişecek ve kötü amel ve ahlakın sana ayak bağı olacak. Sen va’za kulak vermeyen bir vaizsin ve müna¬fıklar ve ikiyüzlüler zümresine dahilsin. Eğer bu halinle dünyadan göçersen, ateşten iki dil ve iki suretle haşredilmenden korkulur.
Rabbimiz, bizi bu uzun uykudan uyandır, bizi bu mestlik ve gafletten uyandır, gönlümüzü iman nuruyla aydınlat ve halimize acıyıp bize merhamet buyur. Biz bu meydanın yiğit¬leri değiliz. Sen lütfunla ellerimizden tut ve bizi şeytanın ve nefsin nevasının pençesinden kurtar. Bihaqqi evliyaike muhammed ve âlihi’t-tâhirin (salavatullahi aleyhim ecma’în).

10- NEFSİN AMEL VE HEVASI

Yahya b. akil diyor ki: “Emirul’-Mü’minin (a.s) şöyle bu¬yurdu:
“Sizin için iki şeyden korkuyorum: Hevaya tabi olma¬nız ve uzun emelliliğiniz. Hevaya tabi olmak insanı haktan uzaklaştırır, emel uzunluğu ise ona ahireti unutturur.”

Şerh

“Heva”nm sözlük anlamı, “sevgi ve iştah” demektir. Bu sevgi ve iştah ister iyi ve güzel şeylere yönelik olsun, ister kötü ve çirkin şeylere, farketmez. Veya tabiatın bir gereği olarak, nefs, eğer akıl ve şeriat tarafından dizginlenmezse, batıl şehvetlere ve nefsanî nevalara eğimlilik arzeder.
Biz inşaallah iki makam içinde bu iki özelliği anlatacak, birincisinin haktan uzaklaştırmasının ve ikincisinin ahireti unutturmasının niteliğini açıklamaya çalışacağız. Allah’tan başarı niyaz ediyoruz.

Nefsin Hevasına Tabi Olmanın Kötülüğüne Dair

1. Bölüm: İnsanın Başlangıçta Fiilen Hayvan Olduğuna Dair

Bil ki, insan bir anlamda (ki bunun zikri konumuzun dı¬şında kalmaktadır.) fıtraten (yaratılış itibariyle) tevhide ve hatta bütün hak akaide eğilimlidir, ama dünyaya gelişinin başlangıcında ve bu aleme ilk adım atışında nefsanî ve hayvanı şehvetleri gelişir. Gerçi Allah tarafından desteklen¬miş olanlar bu kuralın dışında yer alırlar ama bunlar nadir olduklarından, bu hesabın dışındadırlar, çünkü biz bu türün genelini göz önünde bulunduruyoruz.
Kendi alanında delillerle isbatlandığı gibi, insan başlan¬gıçta ve bazı aşamalardan sonra da sair hayvanlardan insanî kabiliyetten başka bir imtiyazı bulunmayan zayıf bir hayvan¬dır. Ve bu kabiliyet, fiilen insan olmanın ölçüsü değildir.
Şu halde insan, bu aleme gelişi sırasında fiilen hayvandır ve şehvet ile öfkenin ifadesi olan hayvanlık kurallarının dı¬şında hiçbir ölçüye bağlı değildir. Bu zamanın ucubesi, zat-ı cami’ veya buna elverişli olduğundan, o iki kuvvetin idaresi için, yalancılık, aldatma, nifak, kovuculuk ve benzeri şeytanî sıfatları da devreye sokar ve bu fesat ve helakin temel pren¬sipleri olan üç kuvvet sayesinde kendisi terakki edip gelişirken aynı zamanda bu kuvvetler de onda güçlenip serpilirler. Eğer bir terbiyeci ve öğretmenin etkisi altına da girmezse buluğ aşamasını katettikten sonra, bütün bu zikredilen hu¬suslarda diğer hayvanları ve şeytanları geride bırakıp onlar¬dan ileriye geçen acaib ve garib bir hayvana dönüşür, hep¬sinden daha ileri düzeyde bir hayvan ve şeytan olur. Ve eğer bu hali devam eder ve o üç kuvvet hususunda nefsinin heva-sına tabi olmaktan başka birşey yapmazsa, onda hiçbir ila¬hi marifet, fazıl ahlak ve salih amel boy göstermez, hatta bü¬tün fıtrî (yaratılışsal) nurları da söner gider.
O halde şu zikredilen üç makamın (yani ilahî marifet, fa¬zıl ahlak ve faziletli melekeler ve salih amellerin) kapsamı içine giren bütün hak mertebeler nefsanî nevaların ayakları altında çiğnendiğinde, nefsanî eğilimler ve hayvanı istekler hakkın hiçbir mertebeye yansımasına izin vermezler. Nefsin hevasının sahip olduğu karanlıklar bütün akıl ve iman nur¬larını boğar. Böylece insaniyetin doğuşu olan ikinci doğumun gerçekleşmemesine yol açar ve o kişi o halde varlığını sürdü¬rür. Ta ki o haliyle bu dünyadan göçüp gider. Ve sırların açı¬ğa çıktığı o alemde kendini hayvan veya şeytan suretinde bu¬lur. İnsan veya insaniyet ortada kalmaz. Ve Allah’ın dilediği müddetçe o halde, karanlıklar, azablar ve sonsuz vahşetler içinde çırpınıp durur.
Şu halde bu durum, haktan tamamiyle alıkoyan nefsin hevasma tam anlamıyla tabi olma halidir. Burdan yola çıka¬rak, haktan uzak düşmenin ölçüsünün nefsin nevasına tabi-iyyet olduğunu ve uzak düşmek oranının bu tabiiyyet oranı kadar olduğunu anlayabiliriz. Ama eğer peygamberlerin eğitmesi ve alimlerle terbiyecilerin terbiyesi neticesinde bu insan yavaş yavaş enbiya ve evliyanın (aleyhimusselam) terbiye gücüne teslim olursa mümkündür ki, kendisine fikrî olarak bağışlanmış bulunan o mükemmel insaniyet kuvveti yeniden faaliyete geçsin, mükemmelleşsin ve insan yenibaştan insaniyetine kavuşsun. Şeytanı kendisine teslim olup iman etsin. Tıpkı Resul-i Ekrem’e (s.a.v) teslim olup iman et¬tiği gibi ki buyurdu:
“Şeytanım benim elimle imana geldi.”
Ve böylece hayvaniyet makamı insaniyete teslim olsun. Öyle ki kendisini ilerleme alemine ulaştıracak bineğe bin¬sin, semavî burak ve ahiret yolunu katetsin şehvet ve öfke¬nin adalet ve şeriat makamına teslim olmasının ardından bütün yapısını adalet sarsın ve hakimi Hak ile hak kanunlar olan adil bir hükümet tesis edilsin ki onda hakka aykırı bir tek adım bile atılmasın ve batıldan tam anlamıyla arınıp kurtulsun.
Nasıl ki hakkı engellemenin ölçüsü nefsin hevasına tabi olma oranı ise, hakkı isteyip gerçekleştirmenin ölçüsü de şe¬riata ve akla tabi olma oranıdır. Ve bu ikisinin arasında son¬suz derecede mesafeler vardır; öyle ki nefsin nevasına ne ka¬dar tabi olunursa, o oranda hakka engel olunur, hakikatten uzaklaşılır ve insaniyet kemalinin ve ademiyet sırlarının nu¬rundan o oranda mahrum kalınır. Aksine, nefsin hevasına ve ne kadar muhalefet edilirse, o oranda engeller ortadan kalkar ve insanda hakkın nuru tecelli eder.

2. Bölüm: Hevaya Tabi olmanın Kötülüğüne Dair

Nefse ve nefsin hevasına tabi olmanın kötülüğü hakkında Allah Tebarek ve Teala şöyle buyurmaktadır:
“Hevana uy¬ma, çünkü seni Allah’ın yolundan saptırır.”   Ve başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan bir yol göstericiye değil de, kendi hevasına uyandan daha sapkını var mıdır?”
Kafî’de senedi Hz. Bakır’a (a.s) ulaşan bir rivayet:
“Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: “Allah (azze ve celle) der ki:
“Andolsun izzetim, celalim, kibriyam, ulviliğim ve makamı¬mın yüceliğine ki, hiçbir kul kendi hevasını benim hevama üstün kılamaz, meğerki işlerini tefrikaya salayım, dünyasını birbirine katayım, kalbini dünyayla meşgul edeyim ve kendi¬sine ondan, takdir edilenin dışında hiçbir şey vermeyeyim. Ve izzetim, celalim, kibriyam, ulviliğim ve makamımın yüce¬liğine andolsun ki, hiç bir kul benim hevamı kendi hevasına üstün kılamaz, meğerki meleklerim muhafaza etsin onu. Gökler ve yerler rızkını sağlamakla yükümlü olsun onun ve ben olurum her tacirin ticaretinden sonra kazançlı kılan onu (yani ben onun yerine ticaret edip rızkını sağlarım) . Ve dünya zelil bir şekilde önünde eğilir onun (yani o dünyadan sıyrıl¬dıkça dünya ona boyun eğer ve kendisinin zelil bir şekilde teslim olur).
Bu hadis-i şerif, hadisin muhkemlerindendir ve muhteva¬sı onun Allah Tebarek ve Teala’nın o arı duru pınarından gel¬diğine tanıklık etmektedir ki biz şu anda onun yorumlama durumunda değiliz.
Ve Hz. Mevla Emirul-Mü’minin’den (a.s) şu anda yorumlamakta olduğumuz hadisten başka, şöyle buyurduğuna iliş¬kin bir rivayet de vardır:
“Sizin için korktuğumdan daha korkulu iki şey vardır. Biri hevaya uymak”   Daha sonraki buyurdukları, İbn Aqil’in hadisine mutabıktır.
Hz. Sadık’tan (as) da Kafî’de şöyle buyurduğu nakledil¬mektedir:
“Hevanızdan düşmanınızdan korkar gibi korkun, insan¬lar için hevaya tabi olmaktan ve dillerinin ürünlerinden (ya¬ni dillerinin kendilerine kazandırdığından) daha tehlikeli bir düşman yoktur.”
Ey aziz! Bil ki, nefsin istek ve temennilerinin sonu yoktur ve iştahı asla sona ermez. İnsan onun peşinde bir adım yürü¬dü mü birkaç adım daha atmak zorunda kalır. Bir nevasına yoldaşlık etti mi, pekçok temennisine de yoldaşlık etmeye mecbur olur. Nefsin isteklerine bir kapı araladın mı pekçok kapı daha aralayacaksın demektir. Nefse bir sefer itaat et¬mekle pekçok fesada ve o fesatlardan pekçok helak ediciye mübtela olursun. Ta ki, Allah göstermesin en sonunda Hak¬kın yolunu yüzüne kapatmcaya kadar. Nitekim Allah Teala’da Kitab-ı Kerim’inin nassında bunu haber vermiştir. Ve elbette ki Hz. Ali de bunu belirtmiş ve korkusunu dile getir¬miştir.
Resul-i Ekrem ve Hidayet İmamları’nın (sallalahu aleyhi ve alihi ve aleyhim ecmaîn) mükerrem ruhları ızdırap ve korku içindedir: Olmaya ki nübüvvet ve velayet ağacının yapraklanyere düşüp hazan olsun!
Hz. Peygamber buyuruyor ki:
“Evlenip çocuk sahibi olun ki ben sizin düşük çocuklarınız aracılığıyla bile diğer üm¬metler mukabilinde iftihar ederim.”
Bunun gibi korkulu ve insanı yokluk uçurumuna yuvarla¬yan ve hakiki validinin, yani Resul-i Ekrem’in (s.a.v) o “Alem¬lere rahmet olan’ın öfkesine muhatab kılan bir yola sürükle¬nen bir insanın ne kadar bedbaht olduğu ve onu ne musibet¬lerin beklediği malumdur.
Şu halde eğer Rasulullah’a aşina isen ve eğer Mevla Emiru’1-Mü’minin’e muhabbet besliyorsan ve onların o tahir evla¬dının dostu isen, onların o mübarek kalplerini korku, ızdırap ve sarsıntıdan masun bırak.
Hud suresinin bir ayet-i şerifesinde buyurulmuştur ki:
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol, seninle birlikte tevbe edenlerle beraber.”
Yani, görevlendirildiğin doğrultuda istikamet tut ve ye¬rinde karar kıl, seninle birlikte tevbe edenlerle beraber.”
Ve hadiste cenabı Rasulullah’ın (sav) şöyle buyurduğu menkuldür:
“Hud suresi bu ayetinden dolayı yaşlandırdı be¬ni.”
Şeyh arif-i kamil Şahabadî (ruhî fedahu) buyurdular ki:
“Her ne kadar bu ayet-i şerife Şura suresindede mevcut ise de orada içinde “Seninle birlikte tevbe edenlerle beraber” ifa¬desi bulunmamaktadır. Hz. Resul’ün Hud Suresini (söz konusu ayeti) direkt bir uyarı saymasının sebebi ise Allah Teala’ın ümmetin istikametini o yüce insandan istemesindendir. Ve Hz. Peygamber, bu görevi yerine getirememekten korku¬yordu. Değilse, o yüce insan zaten istikamet sahibiydi.”
O halde ey kardeşim! Eğer kendini o yüce insanın bağlısı kabul ediyorsan ve o zat-ı mukaddesin görevinin ne olduğun¬dan haberdar isen, gel o yüce insanın senin çirkin ve kötü amllerinden ötürü görevinde mahçub düşmesine sebep olma. Kendini onun yerine koy ve düşün ki eğer çocukların veya di¬ğer yakınların senin anlayışına aykırı kötü ve uygunsuz işler yaparlarsa halka karşı ne kadar mahcub olursun! Bil ki, o yüce zatın da buyurduğu gibi, Resul-i Ekrem (s.a.v) ve Emiru’1-muminin (a.s) ümmetin hakiki babalarıdır:
“Ben ve Ali bu ümmetin babasıyız”.
Dolayısıyla bizi Rububiyetin huzuruna çağırıp bu iki yüce insanın önünde hesaba çekerlerse ve amel defterimizde çir¬kinlik ve kötülükten başka birşey olmadığı ortaya çıkarsa bu, yüce insanlara sıkıntı verir. Hak Teala, melekler ve pey¬gamberlerin huzurunda mahcub olurlar. Bir bak ki bizler on¬lara ne büyük zulümler etmişiz, nasıl musibetlere mübtela olmuşuz ve Alah Teala nasıl davranacak bizlere!
Ey zalim ve cahil insan! Sen ki kendine zulmediyorsun ve ayrıca sadece kendine zulmettiğini sansan bile sen kendileri¬ne teşekkür etmen gereken, kendi can, mal ve rahatlarım se¬nin hidayete erişmen ve kurtulman için harcayan en şiddeüi musibetlerle öldürülen ve kadın ve çocukları esir ve tutsak edilen velinimetlerine de büyük zulüm ediyorsun. Şu gaflet uykusundan uyan da kendi nefsinden utan ve onlara din düşmanlarından gördükleri zulmü kafî say (bir de sen onlara zulmetme). Sen ki onların dostu olduğunu iddia ediyorsun. O halde zulmetme onlara, dostun ve dostluk iddiasında bulu¬nanın zulmü daha acı ve daha çirkindir çünkü.

3. Bölüm: Nefsanî Hevaların Çeşitlerine Dair

Nefsanî hevaların aşama ve ilgiler bakımından birbirle¬rinden oldukça farklı ve çeşitli oldukları bilinmelidir. Bazen öylesine ince ve belirsizdir ki, mübtelası olan insan bile onun şeytanın tuzaklarından biri olan nefsanî heva olduğunu bile¬meyebilir, meğer ki onu uyarsınlar ve gaflet uykusundan uyandırsınlar. Ama buna rağmen (nefsanî hevaların) tümü, hakk yolu tıkamak ve Allah’ın yoluna engel olmakla birleşir¬ler, aşama bakımından birbirlerinden farklı bile olsalar, bu böyledir.
Sözgelimi, nefsani hevalarına uyup altın ve benzerlerine ilah imişler gibi kulluk edenler vardır ki, Allah Teala onlar hakkında şöyle buyurmaktadır:
“Hevasını ilah edineni gör¬dün mü?”
Ve diğer ayetlerin de gösterdiği gibi, bunlar Al¬lah’tan uzak düşmüşlerdir. Hevalarma başka biçimlerde ve başka batıl şeytanî alanlarda tabi olan diğerleri de başka bi¬çimlerde haktan uzak düşerler.
Nefsanî hevaya tabi olmanın her biçimi farklı şekillerde halktan uzaklaştırır. Küçük ve büyük günahlar işleyerek nefsanî hevalarına uyanlar bir şekilde nefsanî iştahlarını tatmin için çırpınan ve vaktini bu işe harcayıp hevasına uyanlar başka bir şekilde, görünürde ibadet ve taatla uğra¬şanlar ve bu yolla daha yüksek mevkilere gelmeyi umanlar da daha başka birşekilde haktan ve Allah’ın yolundan uzak-laşmaktadırlar. Zikir ve zühdle uğraşıp bu yolla sıfatlar cen¬netine ulaşmaya çalışanlar ve nefislerini güçlendirenler de haktan ve likaullahtan uzaklaşırlar. Maksatları Hakk’ın likası ve O’na yakınlaşmak olmayan marifet ve sülük ehli de başka bir şekilde haktan uzak düşmektedirler, çünkü onlar¬da da benlik iddiası mevcuttur.
Daha başka mertebeler de vardır ama burda zikredilmele¬ri uygun değildir.
Şu halde bu mertebelerin mensuplarının her biri kendi halini kontrol etmeli ve kendilerini nefsanî hevalardan arındırmalılar ki Hakk’ın yolundan uzak düşmesinler, hakikat yolundan sapmasınlar ve hangi makamda bulunurlarsa rahmet kapıları yüzlerine açılsın. “Hidayete eriştiren Allah’tır.”

Uzun Emelliliğin Kötülüğüne Dair

1. Bölüm: Uzun Emelliliğin Ahireti Unutturduğuna Dair

Bil ki, insaniyet aşamalarının ilki, “yakza” (uyanıklık) ve bilinç aşamasıdır. Nitekim bunu ehl-i sülük şeyhleri, saliklerin aşamalarından sözederken açıklamışlardır ve bu aşama için büyük şeyh Şahabâdî (dame zilluhu) hazretleri de on be¬yit buyurmuşlar ki burada onları zikretmeye kalkışmayaca¬ğız. Burada asıl üzerinde durulması gereken husus şudur ki insan bir yolcu olduğunu idrak edip bu yolda ilerlemesi ge-rektiğini ve bir hedefinin olduğunu ve o hedefe doğru hareket etmesi icab ettiğini anlamadıkça azmi gelişmez ve irade sahibi olamaz. Ve bu hususların her biri uzun açıklamalara sahiptir ki eğer bu işe el atarsak söz çok uzayacaktır.
Bilinmesi gerekir ki bu uyanıklık ve bilinçlenmenin çok büyük engelleri vardır ki bunlar maksadı ve hedefe doğru ilerlemeyi unutturmakta ve insanın azim ve iradesini öldür¬mektedirler. Bu engellerden ilki de insanın ilerlemek için önünde çok zamanı bulunduğunu sanmasıdır. Eğer bugün hedefe doğru yürümezse yarın yürüyeceğini, bu ay sefer et¬mezse gelecek ay sefer edebileceğini düşünmesidir. Ve bu du¬rum, bu uzun emellilik ve ebedi oluş hissi, insanı asıl hedef olan ahiretten, ona taraf ilerleme gereğinden ve yanına yol¬daş ve azık alma lüzumundan uzaklaştırmakta, insan ahire¬ti bütünüyle unutmakta ve hedef tümüyle aklından çıkmak¬tadır. Ve Allah etmesin ki insan uzun ve oldukça tehlikeli bir yola sahip olsun ve vakti çok sınırlı olsun da asıl maksadını unutmuş bulunsun. Çünkü eğer bu durumda olursa ve yolcu¬luk için hiçbir araç ve erzak hazırlığına girişmemişse, ister istemez sefere çıkması gerektiğinde perişan olacak, yolda ka¬lacak ve bir yere ulaşmadan helak olup gidecektir.

2. Bölüm: Uzun Emelliliğin Tedavisine Dair

Şu halde ey aziz! Bil ki önünde binek ve azığı yararlı ilim ve amel olan zorunlu bir yol ve sefer var ve bu seferin vakti¬nin ne zaman olduğu belli değildir. Mümkündür ki vakit çok dardır ve fırsat elden gitmek üzeredir. İnsan ne zaman sefer çanının çalınacağını ve göç etmesi gerekeceğini bilmemekte¬dir. Şu benim ve senin sahip olduğumuz uzun emellilik İse nefs sevgisinden kaynaklanan şeytani bir tuzak ve o mel’unun şaheserlerinden biridir ki bize bu yolla ahireti ve ona hazırlanmayı unutturmaktadır. Eğer sefere çıkmamızı en¬gelleyecek özelliklere sahip ise bunları ıslah etmemize ve tevbe edip Hakk’a yönelmemize engel olmakta ve sefer için hazırlık yapmamızı önlemektedir. Vaad edilen ecel gelecek ve bizi hazırlıksız yakalayıp bineksiz ve azıksız bir şekilde sefere çıkaracaktır. Ne salih amelimiz var ne de yararlı ilmi-miz..O alemin ihtiyaçları bu ikisine dayalı olduğu halde biz hiçbirini hazırlamış değiliz. Velev amel etmiş bile olsak bu halis ve katışıksız değildir ve binbir kuşkuyla ifa edilmiştir. Eğer ilim tahsil etmişsek, bu ilim sonuçsuz ve etkisiz bir ilim olmuştur ki bizatihi kendisi ya oyalanmadır ve batıldır veya ahiret yolunun büyük engellerinden biridir. Eğer bu ilim ya¬rarlı olsaydı, senelerdir onu tahsil etmekle meşgul olan biz-lerde olumlu bir etkisinin görülmesi icab ederdi. Ne olmuş ki, kırk elli yıllık ilim ve amelimiz kalbimizde aksi tesir mey¬dana getirmiş ve gönüllerimizi taştan daha katı kılmişır.
Müminin miracı olan namazdan istifademiz nedir? İlmin gereği olan o korku ve haşyetten ne haber peki? Allah göster¬mesin eğer bu halimizle göç edersek, önümüzde telafi edil¬mesi imkansız çok büyük ziyan ve hasretler var demektir. O halde ahireti unutmak öylesine tehlikeli birşeydir ki, eğer Allah’ın en büyük velisi Emiru’l-mü’mininin (selamullahi aleyh) ondan ve onun gereği olan uzun emellilikten bizim için korkuyorsa revadır. Çünkü o (Hz. Ali) bu seferin ne tehli¬keli bir sefer olduğunu, insanın bir an bile gevşeyip rahat et¬meden yolculuk için azık toplaması ve bir an bile oturup din¬lenmemesi gerektiğini ve eğer o alemi unutarak ve gaflet uy¬kusuna dalıp böyle bir alemin varlığından ve kendisini bir yolculuğun beklediğinden habersiz kalırsa başına nelerin geleceğini ve ne tür bedbahtlıklarla karşılaşacağını biliyordu.
Eğer bir miktar o yüce insanın (Hz. Ali’nin) ve Hz. Resul-i Ekrem’in (s.a.v) ki onlar yaratıkların en şereflileri idiler ve hatadan, unutkanlıktan, keşmekeş ve tuğyandan masum idi¬ler, hallerini düşünürsek ve bizim ne halde bulunduğumuzu ve onların ne halde bulunduklarını anlamaya çalışırsak iyi olacak.
Onların seferin büyüklük ve tehlikeliliğine ilişkin bilgileri kendilerinde rahat huzur bırakmamıştı. Bizim cehaletimiz ise unutkanlığımızı artırmıştık. Hz.Peygamber o kadar iba¬det ediyor ve Hakk’ın huzurunda namaza duruyordu ki mü¬barek ayakları şişiyordu ve bu yüzden Hak Teala (celle celaluhu) şu ayeti inzal buyurdu:
“Taha, Biz Kur’an’ı sana sıkıntı çekesin diye indirme¬dik.”
Cenab-ı Emirul-mü’minin’in (a.s) Hak Teala’ya olan kul¬luk ve taatı ve ondan duyduğu korkunun oranı malumdur.
Şu halde bil ki sefer oldukça tehlikelidir ve bu bizdeki du¬rum bir unutkanlık değil, nefs ve şeytanın bir tuzağıdır ve bu uzun emeliiliğimiz ve umutluluğumuz iblisin büyük ka¬panlarından ve nefsin tuzaklarından biridir. O halde bu uy¬kudan uyan, ayınıklık ve bilinç kazan. Bil ki belirli hedefi olan bir yolcusun sen. Hedefin ve maksadın başka bir alem¬dir ve istesen de istemesen de bu dünyadan alınıp götürüle¬ceksin. Eğer hazırlıklarını yapar, azık ve bineğini hazırlar¬san bu seferde yolda kalmaz ve bu gidişte, perişan olmazsın. Ama eğer elinde avcunda hiçbir şey olmadan çekip gidersen, mutluluğu olmayan bir mutsuzluğa, izzeti olmayan bir zille¬te, sonu zenginliğe ulaşmayan bir yoksulluğa, rahmeti olma¬yan bir azaba, sönmeyen bir ateşe, ber taraf edilemeyen bir baskıya, saadetle sonuçlanmayan bir hüzün ve sıkıntıya ve sonu gelmez bir hasret ve pişmanlığa ulaşacaksın.
Ey aziz! Bak ki Mevla (Ali) Kümeyi Duasında ve Allah Teala’ya karışında neler arzediyor:
“Sen benim dünyamın şu küçücük bela ve sonuçları karşısındaki zaafımı biliyorsun”    Sonra da diyor ki: “Oysa bu, göklerin ve yerin bile taşı¬maktan kaçındıkları bir yüktür.”   Bu ne azaptır ki gökler ve yer bile ona takat yetirememektedir ve de senin için ha¬zırlanmıştır ama sen hala gafletten uyanmıyor ve gafletin gün geçtikçe daha da artmaktadır.
Ey gafil gönül! Uykudan uyan ve ahiret seferine hazır ol. “Göç kervanının sesi gelmekte. Hz. Azrail’in işçileri işbaşındalar ve seni anbe an ahiret mahalline doğru sürüklemekteler ama sen hala cahil ve gafilsin.
“Rabbimiz, beni bu gurur diyarını terketmeye, mutluluk diyarını elde etmeye ve ölüm erişmeden ölmeye muvaffak kıl¬manı niyaz ediyorum.”

11- FITRAT

Zurare diyor ki: “Hz. Sadık’tan (a.s) Allah Teala’nın:
“Al¬lah’ın fıtratı (yaratışı) ki insanları ona uygun yaratmıştır” buyruğunu sordum, buyurdu ki:
“Allah bütün insanları tevhid fıtratı üzere yaratmıştır.”

Şerh

Sözlük ve tefsir ehli der ki: “Fıtrat, hilkat (yaradılış) an¬lamındadır.” Sıhah’ta: “esreli haliyle “fıtrat”, “hilkat” (yara¬tılış) demektir” denilmiştir.
Fıtrat, yarmak, parçalamak anlamındaki “fatr”dan gel¬miş olması da mümkündür. Çünkü “yaratmak” bir nevi “adem” (yokluk) ve gayb perdesini parçalamaktır. Ve bu an¬lamda “iftar” (yarmak) olarak isimlendirilmiştir. Ama işin sözlük anlamıyla ilgilenmek bizim maksadımızın dışında kalmaktadır.
Hadis-i şerifte Rum suresinin şu ayetine işaret vardır:
“Sen yüzünü, Allah’ı birleyici olarak doğru dine çevir, (yani) Allah’ın yaratma yasasına ki, insanları ona uygun yaratmış¬tır. Allah’ın yaratışı değiştirilemez. İşte doğru din odur. Fa¬kat insanların çoğu bilmezler.”
Biz inşaallah birkaç makam ve bölüm halinde kısaca bu fıtrata ve niteliğine ve halkın ne şekilde tevhid fıtratı üzere olduğuna işaret etmeye çalışacağız.

1. Bölüm: Fıtratın Anlamına Dair

Bil ki Allah Teala’nın insanları kendisine uygun yarattığı ilahî fıtrat, insanların hamurunun esasına dayalı olarak yoğ¬rulduğu ve var oluşlarının lüzumu olan bir hal ve yapıdır. Bunun yamsıra, ilahî fıtratlar, Allah Teala tarafından bütün yaratıklar arasında sadece insanoğluna bağışlanmışlardır. Diğer varlıklar ya hiçbir şekilde bu sözü edilen fıtratlara sa¬hip değiller veya bu bakımdan noksandırlar ve daha az isti¬fade etmektedirler.
Şunun bilinmesi gerekir ki, her ne kadar bu hadis-i şerif¬te ve başka hadislerde fıtrat, “tevhid” şeklinde yorumlanmışsa da bu, söylenmek istenenin anlaşılmasını sağlamak veya bir şeyi en üstün özelliğiyle ifade etmek maksadını taşımak¬tadır. Nitekim İsmet Ehli’nden (Ehl-i Beyt) (selamullahi aleyhim) gelen yorum ve irade beyanları bu şekil dedir. Her¬hangi bir husus kastedilerek bir örnek verilmişken, cahiller bunu yanlış anlamaktadırlar. Bu hususta da durumun böyle olduğunun delili, ayet-i şerifede dinin Allah’ın fıtratından ibaret sayılmasıdır ki din, tevhid ve diğer maarifi de kapsa¬maktadır aslında. Abdullah b. Sinan’ın Sahih’inde de “İslam”, Hasene-i, Zurâre’de ise “marifet” biçiminde yorumlanmıştır. “Her do¬ğan kişi, fıtrat üzere doğar.”  meşhur hadisinde de “yahudi, hıristiyan veya mecusi olmanın karşıtı” olarak zikredil-miştir. Yine Hasene-i Zurâre’de Hz. Ebi Cafer, fıtrat hadisi¬ni “marifet” olarak tefsir buyurmuşlardır. O halde demek ki fıtrat sadece “tevhid” demek değildir, Hakk’ın (celle şe’nehu) bütün kullarını onların esası doğrultusunda fıtratlandırdığı bütün hak maarif fıtratın kapsamına girmektedir.

2. Bölüm: Fıtratın Ahkâmına Dair

Bilinmelidir ki, fıtrat, var oluş ve tiynetin esası olduğundan hiç kimsenin onda ihtilafa düşmemesi fıtratın ahkamındandır. Alim ve cahil, vahşi ve medenî, şehirde ikamet eden ve çölde ikamet eden herkes onda fikir birliği içindedir. Hiç bir gelenek, mezhep ve tarikat onda herhangi bir noksan tesbit edememiştir. Herşeyde, hatta aklî hükümlerde bile ihtilaf vesilesi olan bölge, iklim, gelenek ve adet farklılıkları, fıtrat alanında kesinlikle herhangi bir etkiye sahip değildir. Anlayış ve idrakin zayıf veya güçlü olması ona etki etmez. Ve bu durumda olmayan şeylerin fıtrat kapsamının dışında tutulması gerekir. Bu nedenle de ayet-i şerifede:”İnsanları o fıtrat üzre yaratmıştır” buyurulmuş ve fıtratın belirli bir kesime has kılınmadığı ifade edilmiştir. Ayrıca “Allah’ın yarat¬masında bir değişiklik yoktur” diye buyrularak (fıtratın) gelenek ve benzerleri yüzünden değişikliğe uğrayabilen şeyler¬den olmadığı ve onu hiçbir şeyin değiştiremeyeceği belirtil¬miştir. Ama alemin başlangıcından sonuna kadar hiç kimse fıtratlar hakkında ihtilafa düşmemekle birlikte, uyarılmadıkları takdirde insanlar ittifak içinde olduklarını bilmemek¬te, ihtilaf içinde olduklarını sanmakta ve bir kez uyarıldılar mı da ihtilafın içindeki ittifakı hemen kavramaktadırlar. Ni¬tekim ileride bu durum açıklığa kavuşturulacaktır inşaallah. Ve bu duruma, sözkonusu ayetin sonunda da işaret edilerek şöyle buyurulmuştur: “Ama insanların çoğu bunu bilmezler.”

3. Bölüm: Dinin Fıtrî Oluşuna Dair

Bil ki müfessirlerin her biri din ve tevhidin fıtrî oluşunu başka türlü açıklamıştır. Biz burada onların görüşlerini ele almayacak, ama bu alanda önemli bir konumu bulunan bü¬yük şeyh ve arif Şahabâdî’nin (dâme zilluhu) görüşlerinden yararlanarak konuyu açıklamaya çalışacağız. Gerçi bu açık¬lamaların bir kısmı kimi maarif ehlinin kitaplarında remiz ve işaret şeklinde mevcuttur ama geriye kalanı bu nakıs ya-zarın görüşüdür.
Bilinmelidir ki ilahî fıtratların biri, başlangıç Olan’ın (Teala ve tekaddese) varlığı esasına dayalı, diğeri tevhide da¬yalı, bir diğeri Zat-ı Mukaddes’in biraraya topladığı bütün mükemmelliklere dayalı, başkası meâd ve kıyamet gününe dayalı, bir başkası peygamberliğe dayalı, başka biri de me¬leklere, ruhsal varlıklara, kitaplar inzal edilmesine ve hida¬yet yollarının ilan edilmesine dayalı olan fıtratlardır ki bu belirtilerden bazısı fıtratın ahkamı, diğer bazısı da fıtratın gerektirdikleridir. Ve Allah Teala’ya, meleklere, kitaplara, rasullere ve kıyamet gününe iman, insanlık silsilesinin bü¬tün hayatı boyunca Hakk’ın dosdoğru, sağlam ve sarsılmaz dini ola gelmiştir. Biz burada bunların (yorumlamakta oldu¬ğumuz) hadis-i şerifin gerektirdiği kadarlık kısmına işaret etmekle yetineceğiz. Hak Teala’dan başarı niyaz ediyoruz.

Allah Celle Ve Alâ’nın Varlığının Aslının Fıtrîliklerden Olduğuna Dair

Bu, dikkat edilince anlaşılan, bütün insanoğulları silsile¬sinin kendisi doğrultusunda vücuda getirildiği fıtratlardan biridir ki bütün insanlar arasında bir tek şahıs yoktur ki bu¬na muhalif biryapı arzetsin ve hiçbir gelenek, ahlak, mez¬hep, meşrep ve benzeri oluşum bu yapıyı bozama; zira bu mükemmelliğe duyulan aşk fıtratıdır. Bütün insanlık tarihi¬ni karış karış araştırsan, bu aşk ve sevginin her insanın ha¬murunda yer aldığını ve her ferdin gönlünün mükemmelliğe eğilimli olduğunu görürsün. İnsanların her birinin bütün ha-reket, çaba ve gayretlerini bu mükemmellik aşkı vücuda ge¬tirmektedir. Ve eğer bir ihtilaf sözkonusuysa bu, mükemme¬lin ne olduğu ve mahbub ve ma’şukun nerde bulunduğu hususundadır. Sadece ve bu hususta, insanlar arasında sadece bu yönde ciddî bir ihtilaf sözkonusudur.
Herbiri bir şeyi sevgili edinmiş, sevgili olduğunu sanmış, emellerinin kabesi kılıp ona yönelmiştir ve içtenlikle onu is¬temektedir.
Dünya ve içindeki süslerin ehli, kemali dünyayı elde etmekte sanmış ve onu sevgili edinmişler ve canıgönülden onu elde etmek için çırpınmaktadırlar. Kim neye ilgi duyuyorsa, kemal saydığı için ona yönelmektedir, ilim ve sanat ehline mensup her şahıs da kendi kapasitesince birşeyi kemal say¬makta ve onu sevgili edinmektedir. Ahiret ve zikir ve fikir ehli başka bir şeyi. Hasılı herkes kemale eğilimlidir ve ne¬yi kemal sayıyorsa ona ilanı aşk etmektedir.
Ama bilinmelidir ki aslında onların hiçbirinin aşkını o vehimler doyuramaz ve sevgilileri o emellerinin kabesi o ve¬himleri değildir. Çünkü herkes fıtratına dönüp baktığında görecektir ki, neye ilgi duyup sevip bağlansa, ondan iyisini gördü mü bu aşkından kopup soğumakta ve bulduğu o daha mükemmeline yönelip bağlanmaktadır. Ve ondan da mü¬kemmelini buldu mu bu kez de ondan vazgeçip öbürüne yö¬nelmektedir. Aşk ve özlem ateşi bu şekilde günden güne ar¬tar ve kalb hiçbir durakta durmak istemez ve hiçbir sınıra boyun eğmez.
Sözgelimi siz eğer güzelliğe ve endama gönül vermişseniz ve bunu bir güzelde bulmuşsanız, gönlünüzle o yöne yol¬cu edersiniz, ama eğer ondan daha güzelini bulursanız der¬hal buna yönelirsiniz veya en azından her ikisini de istersi¬niz. Fakat buna rağmen özlem ateşiniz dinmez ve fıtratınız “isterim, hepsini isterim, hepsini!” diye inler. Her güzeli elde etmek istersiniz. Hatta muhtemel güzelliklere bile kavuşma¬yı hayal edersiniz. Eğer elinizde bulunandan daha güzelinin bir yerlerde bulunduğuna ihtimal verirseniz, kalbiniz o diya¬ra sefer eder. “Ben burda aranızdayım ama kalbim başka yerde” diye inlersiniz. Arzuya ve (Allah göstermesin) velev inanmıyor bile olsanız cennetin vasıflarına ve hurilere bile ilanı aşk edersiniz ve fıtratınız “Ah, keşke böyle bir cennet gerçekten var olsa da o endamlılar nasibimiz olsa!” diye hay-kırırsınız!
Aynı şekilde kemali, egemen olma, nüfuz, güç ve geniş mülklere sahip olmada varsayanlar ve bunlara gönül veren¬ler de bir memlekete sahip olsalar bir başkasına yönelirler ve eğer o memleketi de ele geçirseler, ondan da daha yükse¬ğini taleb ederler, bir kıtayı ele geçirdiler mi, bir başkasına yönelirler. Özlem ateşleri günbegün artar, eğer bütün yeryü¬zünü ele geçirseler, başka gezegenleri de elde etmeyi arzu-larlar ve kalpleri, “ah, keşke o alemlere doğru uçabilsem ve oraları da egemenliğim altına alabilsem!” diye çırpınır.
İlim ve sanat ehlinin durumu da bu doğrultudadır ve hangi kesimden olurlarsa olsunlar bütün insanlar hangi ar¬zularına nail olurlarsa ondan daha mükemmeline ilgi duyar¬lar. Özlem ateşleri dinmez, günbegün artar da palazlanır.
Şu halde bu fıtrat nuru bize, Afrika’nın en ücra köşelerin¬de bulunanlardan dünyanın en medenî kesimlerine ve her meslek ve meşrepten olanına kadar bütün insanların kalbi¬nin noksanı olmayan bir kemale eğilimli ve hiçbir ayıbı ol¬mayan güzellik ve kemale aşık, cehaleti olmayan bir ilme talib ve acizliği bulunmayan bir güç ve egemenliğe yönelik ol¬duğunu göstermektedir. Sonu olmayan hayat ve hasılı mut¬lak kemal hepsinin aşkı ve arzusudur. Bütün insanlık açık¬ça, tek dil ve tek gönül halinde diyor ki: “‘Biz mutlak kemale aşığız, biz mutlak cemal ve celale sevgi besliyoruz, biz mut¬lak güç ve mutlak bilginin talibiyiz.”
Acaba bütün tasavvur ve hayal varlıklarının arasında Zat-ı Mukaddes-i Mebdei Alem’den (cellet ve azâmetuhu) başka mutlak kemal ve mutlak güzelliğe sahip bir varlık da¬ha var mıdır? Kim ve ne vardır o Mutlak Sevgili’den başka mutlak güzel olan?
Ey şaşkınlık vadisini biçareleri ve ey delalet çölünün yo¬lunu yitirmişleri! Hayır, hayır! Ey Mutlak Güzellik Mumu’nun çevresinde dönüp duran pervaneler ve ey kusuruz ve yok olmayan sevgilini aşıkları! Şu fıtrat kitabına biraz dikat edin ve kendi benlik kitabınızın sayfalarını bir miktar çevi¬rip bakın ve görün ki ilahi fıtrat onda kudret kalemiyle ya¬zılmıştır: “Yüzümü dosdoğru gökleri ve yeri fatr edene, yara¬tana çevirdim.” “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıt¬rat” acaba mutlak sevgiliye yönlendiren bir fıtrat mıdır? Acaba o değişmez fıtrat: “La tebdile li-halqillah” ma’rifet fıt¬ratı mıdır? Ne zamana kadar batıl hayallerle bu Allah vergi¬si fıtrî aşkı ve bu ilahî armağanı şuna buna harcayacaksınız? Eğer sevgiliniz şu noksan güzellikler ve bu sınırlı mükem¬mellikler ise, şu halde niçin onlara eriştiğinizde arzu ateşiniz dinmemekte ve iştiyak ateşiniz daha da alevlenmektedir?
Uyanın şu gaflet uykusundan muştulayın ve düğün bay¬ram edin ki sizin yok olmaz bir sevgiliniz, noksanlığı bulun¬mayan bir mahbubunuz, ayıbı olmayan bir maksudunuz ve parlak nuru “Göklerin ve yerin nurudur Allah” olan bir he¬definiz vardır. Bir sevgiliniz var ki kapsayıcılığı ve ihatası “Yerin en derin noktasına bile inseniz Allah’ın ihatasından kurtulamazsınız” dır.
Şu halde sizin bu fiilî aşkınız, fiilî bir sevgili ister ve bu sevgilinin varsayımsal ve hayalî olması mümkün olamaz. Çünkü her varsayımsal ve vehmî şey noksandır ve fıtrat ke¬male yönelik ve eğilimlidir. O halde fiili aşık ve fiilî aşk sevgilisiz olamaz ve fıtrat, Zat-ı Kamil’den başkasında karar kı¬lamaz. Ve mutlak kemale aşık olmak, mutlak Kamil’in varlığının bir gerçeğidir. Böylece, fıtratın ahkamının ve gerekleri¬nin en vazıh ve belirgin hususlardan bile daha belirgin oldu¬ğu anlaşılınız oldu.
“Göklerin ve yerin fâtırı (yaratıcısı) olan Allah hakkında nasıl olur da kuşkuya düşersiniz?”

Hakk’ın Tevhid Ve Diğer Sıfatlarını Fıtrî Olduklarına Dair

Hakk’ın (teala ve şe’nuhu) tevhidi (birlik ve tebliği) ve o zatın bütün mükemmelliklere sahip olması fıtrîliklerdendir. Birinci makamda zikrettiğimiz hususlar bunu açık bir şekil¬de göstermektedir, ama biz burada başka hususlara da deği¬nerek bunu isbatlayacağız.
Bil ki, “İnsanları üzerinde yarattığı fıtrat” olan fıtratlar¬dan biri de noksanlıktan nefret etme” fıtratıdır ve insan han¬gi şeyden nefret etmişse, onda noksanlık ve ayıp bulundu¬ğundan dolayı nefret etmiştir. O halde ayıp ve noksanlık, fıt¬ratın nefretini celbetmektedir. Nitekim mutlak kemâl de onun ilgi duyduğu şeylerdendir. Şu halde fıtratın ilgi duyup yöneldiği şey, vahid ve ahad (tek ve bir) olmalıdır. Çünkü her çoğul ve bileşik (kesir ve mürekkeb) noksandır, çokluk sınırsız olamaz. Noksan olan her şey de fıtratın ilgisini değil, nefretini celbeder. O halde bu iki fıtrat, yani kemale ilgi duy¬ma fıtratı ile noksanlıktan nefret etme fıtratı, tevhidin kanı¬tıdır. Bu durum aynı zamanda Hakk’ın bütün mükemmellik¬leri bünyesinde bulundurduğunu ve Zat-ı Mukaddes’in bü¬tün noksanlıklardan beri olduğunu da isbatlamaktadır.
Büyük şeyhimiz (ruhî fedahu) de işaret buyurdukları gibi, mübarek Tevhid (ihlas) suresi, Hak’tan (celle ve ala) sözederken “Huve” (O) ifadesiyle başlamakta ve O’nun tekliğine de¬lalet eden altı sıfatından söz etmektedir. Çünkü onun mu¬kaddes zatı, mutlak bir hüviyettir (kimliktir) ve mutlak hü¬viyetin mutlak kamil olmaması halinde mahdud bir hüviyet sınırlı bir kimlik ve kişilik olur. O halde O, bütün mükem¬mellikleri ihtiva etmektedir, o halde O Allah’tır ve bütün mükemmellikleri ihtiva etmesine rağmen, O aynı zamanda basittir (mürekkeb, yani bileşik değildir), çünkü aksi takdir¬de mutlak hüviyet sahibi olamaz. O halde O “Ahad”dır (Tek’tir) ve Ahadiyet, Vahidiyeti (birliği) gerektirmektedir. Bütün mükemmelliklere sahip mutlak hüviyet, tümünün kaynağı mahiyete rücu eden bütün noksanlıklardan beri ol¬duğundan o Zat-ı Mukaddes (aynı zamanda) “Samed”dir. (içi dolu’dur), kof değildir. Mutlak hüviyet olduğu için O’ndan hiçbir şey doğup ayrılamadığı gibi O da hiçbir şeyden kopup ayrılmış değildir. Herşeyin kaynağıdır O ve bütün varlıklar O’na dönücüdür ama bu bir ayrılma ve bütünleşme olayı değildir. Çünkü ayrılma, noksanlığın gereğidir. Mutlak hüvi¬yetin aynı zamanda hiçbir dengi de yoktur, çünkü sırf kemal’de tekrar tasavvur edilemez. Şu halde bu mübarek sure (İhlas Suresi) fıtratın ahkâmındandır.

Meâd’ın Fıtrîliklerden Olduğuna Dair

Mead (dönüş) ve kıyamet günü, insanın yoğrulduğu hamurda mevcut fıtrîliklerden biridir. Geçen iki makamda de¬ğişik yollardan pek çok fıtrîlik isbat edildiği bu makamda da bazılarına işaret edeceğiz.
Bil ki insanların o hamur üzere yoğrulduğu fitrîliklerden biri de “rahat” duyulan sevgi” fıtratıdır ki, eğer bu türün bü¬tün medenilik, vahşîlik ve dindarlık dönemlerine başvurulsa ve alim, cahil, sıradan ve şerefli, bedevi ve şehirli bir kişiye “Bunca çaba ve farklılık ve çekilen bunca sıkıntı ve zahmet ne içindir?” diye sorulsa tümü tek dil ve tek sade apaçık fıtrî bir dil ile “Biz hepimiz kendi rahatımızı sağlamaya çalışıyo-ruz” diyeceklerdir. Maksadın gayesi, meramın sonu ve arzu¬nun nihayeti, mutlak rahatlık ve sıkıntısız bir istirahattır. Bu tür sıkıntı ve cefasız bir rahatlık ve istirahat herkesin gözdesidir. Ama herkes bu gözde sevgiliyi başka bir alanda varsaymakta ve ne ki ona bu rahatlığı sağlayacakmış gibi görünür, ona sevgi ve ilgii duymaktadır. Oysaki bu dünya¬nın hiçbir yerinde böylesi bir mutlak rahatlık elde edilemez ve bu tür cefasız bir rahatlık burada kesinlikle mümkün değildir. Bu alemin bütün nimetleri, elde edilebilmeleri için sı¬kıntı ve zahmet çekilmesini gerektirir. Bu dünyanın bütün lezzetleri bütün acılarla içiçedir. Dert, sıkıntı, zahmet, gam, hüzün ve keder bu alemi baştan başa kuşatmış durumdadır.
Bütün insanlık tarihi boyunca bir tek şahıs bulunamaz ki sıkıntıları rahatına zahmeti nimetlerine denk olsun. Nerde kaldı halis rahatlık ve mutlak istirahat. O halde insanoğlu¬nun bu gözdesi bu alemde elde edilemez. Bütün insanlık ta¬rihi boyunca varlığı mümkün fiili bir sevgili olmadan, “fiili bir fıtrî aşk” sözkonusu olmamıştır ve olmayacaktır da. (Eğer fiili ve fıtrî bir sevgi sözkonusuysa, o halde fiilî ve fıtrî bir sevgilinin de olması icab eder).
Şu halde tahakkuk ve varlık alanında bir alem bulunma¬lıdır ki rahatı, zahmet ve sıkıntıyla içice olmasın, insan dert¬siz ve zahmetsiz bir şekilde mutlak bir istirahata kavuşsun ve dertsiz tasasız bir mutluluğa kavuşsun ki o alem, Hakk’ın nimetler diyarı ve Zat-ı Mukaddes’in lütuf ve kerem alemidir (cennettir).
Bu alemi her insanın fıtratında mevcut irade gücü ve öz¬gürlük fıtratıyla isbat etmek mümkündür. Çünkü dünyanın eşya ve durumları, sıkıntıları, darlık ve sınırlılığı insanın öz¬gürlüğünü ve iradesini dizginlemekte ve sınırlamaktadır. O halde varlık alanında öyle bir alem bulunması icab eder ki insanın iradesi onda tam anlamıyla etkin olsun, eşya muhte¬viyatı insanın iradesine isyan etmesin ve insan o alemde fıtratının gerektirdiği şekilde her istediğini yapabilsin ve her dilediği yerine gelsin.
Şu halde rahatlık sevgisi kanadı ile özgürlük sevgisi ka¬nadı, Allah’ın değişmez fıtratı olarak insana bağışlanmış iki kanattır ki insan onlar sayesinde melekût-i alâ’ya ve kurb-i ilahî’ye doğru kanat çırpsın.
Bu makamda söylenecek başkaşeyler de vardır ama bu sayfalara mutabık düşmemektedirler. Peygamberlik ve rasullerin gönderilmesi ile kitapların indirilmesini isbat eden fıtratlar gibi. Ama aslında o zikredilen fıtratlar bile bütün bunları isbata yeterlidir. Ama biz sadece bu kadarıyla yeti¬niyoruz ki maksadımızın dışına çıkmış olmayalım ve hadi s-i şerif uygunsuz bir şekilde yorumlanmış olmasın.
Buraya kadar anlaşıldı ki, Allah’ın mebde’ (başlangıç ve başlatıcı) olması, bütün mükemmellikleri ihtiva etmesi ve vahdet (birlik, teklik) sıfatına sahip olması ilmi ile, maad gü¬nü ve ahiret alemine ilişkin ilim, fitrîliklerdendir. “Ve’l-hamdu lillah.”

12- DÜŞÜNMEK

“Hs. Sadık (a.s) buyurdu ki: “Emirulmü’minin (a.s) şöyle buyuruyordu:
“Gönlünü düşünmekle ikaz et. (tenbih et). Ge¬celeri az uyu ve Rabbin Allah’tan kork.”

Şerh

“Tenbih” kelimesi gafletten uyarmak ve uykudan uyan¬dırmaktır ve burada her iki anlam da uygun düşmektedir, çünkü kalpler düşünmekten önce gaflet ve uyku halindedir¬ler ve düşünmekle uyanlıp uykudan uyandırılırlar. Bedenin uyku ve uyanıklığı, gaflet ve gafletsizliği ile nefsinkiler birbi¬rinden farklıdır. Zahiri göz uyanıkken, batını gözün ve basi¬retin derin bir uykuda olması ve nefs melekûtunun gaflet ve bilinçsizlik durumunda bulunması mümkündür.
“Düşünmek” de düşünce üretmektir. Bilinen şeyleri tertip edip onlar aracılığıyla bilinmeyen sonuçlara ulaşabilmektir. Ve bu salikin’in (Allah yolunun yolcularının) makamların¬dandır.
“Bil ki düşünmek, rağbet edilip istenen bir hususun id¬rak edilmesi için, basiretin devreye girip çaba harcamasıdır.”
Ve kalplerin rağbet edip istediği şeyin “marifet” olduğu açıktır. Bu nedenle de bu hadiste sözü edilen düşünmenin kalplerle ve onların hayatıyla ilgili özel bir anlamı vardır.
Kalbin ne olduğuyla ilgili olarak da pekçok görüş ve de¬ğerlendirme mevcuttur. Tabibler ve halk genelinin nazarın¬da kalp, kasılıp gevşemesiyle kanın damarlarda hareket et¬mesini sağlayan ve hayatiyetin devamını sağlayan bir et par¬çasıdır. Filozoflar da kalbi, nefsin bazı makamları şeklinde tanımlarlar. İrfan ehli ise kalb için kimi makam ve mertebe¬lere kailler ki onların terimlerinin derinliklerine dalmak ko¬numuzun kapsamı dışında kalmaktadır. Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde de kalb bütün bu anlamlarda kullanılmış¬tır. Nitekim: “Zira kalpler (yürekler) gırtlaklara dayanmıştır.” Ayetinde tabiplerin kullandığı anlamda: “Kalpleri var, fakat onlarla anlamazlar.” Ayetinde filozofların kullan¬dığa anlamda ve: “Muhakkak ki bunda kalbi olan şahud şahid olarak (zihnini toplayarak dikkatle) kulak veren kimse için bir öğüt vardır”  Ayetinde de ariflerin kullandığı anlamdadır. Düşünmeyle ilgili hadis-i şerifteki maksad ise filozofların kullandığı anlamdadır. Çünkü ariflerin terimi olan kalbin düşünmekle bir ilgisi yoktur.
“Geceleri az uyu” ifadesine gelince “Câfî”, “ba’ude” (uzak¬laşmak, uzak durmak) anlamındadır. “Sıhah”ta ve büyük edip Ağa Şeyh muhammed Rıza İsfehanî’nin “Celliyet el-Hal’inde üzerinde ayrıntısıyla durulduğu gibi, bundan amaç, geceleri uyanıp ibadetle meşgul olmaktır.
Bundan sonra ise takva ve mertebeleri açıklanacaktır inşaallah. Şimdi birkaç bölüm içinde bu hadisi yorumlamaya çalışalım.

1. Bölüm: Düşünmenin Faziletine Dair

Bil ki, düşünmenin pek çok fazileti vardır. Düşünmek, marifet kapılarının anahtarı, kemaller ve ilimler hazinesinin kilidi ve insaniyetin sülük lüzumunun bir gereğidir. Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde pek çok önemi belirtilmiş ve yü¬celtilmiş onu terkedenler kınanıp reddedilmiştir.
Kafî’de senedi Hz. Sadık’a (a.s) ulaşan şöyle bir rivayet vardır:
“İbadetin en faziletlisi Allah’ı ve O’nun kudretini dü¬şünmektir. ”
Başka bir hadiste de bir saatlik düşünme, bir gecelik iba¬detten üstün sayılmıştır. Peygamber’in (s.a.v) bir hadisinde ise bir saatlik düşünmenin, bir senelik ibadetten daha hayır¬lı olduğu belirtilmiştir. Başka bir hadiste de “Bir saatlik dü¬şünme, altmış yıllık ibadetten üstündür”   buyurulmuştur. Bir diğer hadiste “yetmiş yıl” ve bazı fıkıh ve hadis alimlerinden “bin yıl” rivayeti de vardır.
Her halükarda düşünmenin pek çok derece ve mertebele¬ri vardır ve her mertebenin de bir sonuç veya sonuçları vardır ki biz bunlardan bir kısmını zikredeceğiz.
Birincisi: Hakk’ı ve O’nun isim, sıfat ve kemalatını dü¬şünmektir. Bunun sonucu ise, Hakk’ın varlığının ve tecellile¬rinin ilmine ermektir. Ve bu düşünmenin en faziletli merte¬besi, ilim mertebelerinin en yücesi ve delil mertebelerinin en keskinidir. Çünkü illetin (neden) zatına bakmak ve mutlak sebep üzerinde düşünmek malul ve müsebbebin ilmine er¬meyi sağlar ki bu, sıddıkların kalb tecellilerinin eseridir ve bu nedenle de ona “burhan-ı sıddıkîn” (sadıkların kanıtı) de¬nilmektedir. Zira sıddıklar, zat’ı müşahede ederek isim ve sıfatların müşahedesine ererler ve isimler aynasında görün¬tü ve zahirleri müşahede ederler. Bu tür kanıta “burhan-ı sıddıkîn” (Sadıkların kanıtı) dememizin sebebi, bu kanıt nok¬tasına ulaşanların artık hiçbir kanıta gerek duymamaları, kalın ilim ve kanıt örtüsünden sıyrılıp düşünmeksizin ve herhangi bir delile gereksinim duymaksızın ve hatta başka hiçbir şeyi aracı kılmaksızın Mutlak Güzel’in güzelliğini mü¬şahede edebilmeleri, daimi lezzete ermeleri, dünyadan ve içindekilerden sıyrılmaları ve küllî faniliğin o yüce örtüsü¬nün altına girip bakîleşmeleri ve onlardan hiçbir isim ve res¬min baki kalmaması ve mutlak birer meçhul olmalarıdır. Meğerki Hakk’ın yardımı imdatlarına koşup kendi memle¬ketlerine döndürsün ve Zat’m aynasında isim ve sıfatları müşahede etmeleri sağlayıp onları yeniden zahire döndür¬sün. Böylece, nübüvvet beratıyla ödüllendirilmiş olur böyleleri. Ve nebiler ile rasuller arasındaki fark bu makamda be-lirginlik kazanır. Ama bu hususun ayrıntısına girmek, konu¬muzun dışında kalmaktadır. Şu halde onlardan ve “burhan-ı sıddîkîn”den de sarfı nazar ediyoruz. Çünkü bunları anlat¬mak sözün çok fazla uzamasına yol açacaktır.

Tamamlama: Hakk’ın Zâtını Düşünmenin Uygun Ve Yasak Yanlarına Dair

Cahillerin bizim “(Allah’ın) zat, isim ve sıfatlarını düşün¬mek” sözümüze Allah’ın zatını düşünmenin rivayetlerce ya¬saklandığını belirterek karşı çıkması ve o yasak olan duru¬mun, Allah’ın zatının niteliğine ve ne olduğuna ilişkin dü¬şünme olduğunu göz önünde bulundurmaması mümkündür. Filozofların da ifade ettikleri gibi, Allah hakkında zatının ni¬celiği ve niteliği dışında kalan düşünme pek çok rivayette de yer almaktadır. Ama zatın niteliğini düşünmenin yasaklığı da bu filozofların kitaplarında delilleriyle gerekçelendirilnıiş ve bunun niçin yapılmaması gerektiği açık bir şekilde belirtil¬miştir. Ayrıca bu alanda serbest olan düşünmenin şartları ve kimlerin bu işe kalkışabileceği hususunu da kitaplarının ba¬şında veya sonunda açıklamışlardır. Nitekim İslam’ın iki bü¬yük bilgin ve filozofu, Şeyh Ebu Ali Sina (İbn Sina) ve Sadru’1-Müteellihini, (Şarat’ın sonunda ve Esfar’ın başında bu hususta belirgin tavsiyelerde bulunmuşlardır.
Allah’ın zatına O’nun varlığını ve birliğini isbat ve O’nu tenzih ve takdis etmek maksadıyla bakmak ise peygamberle¬rin gönderiliş amacı ve ariflerin hedefi olup Kur’an ve hadis¬ler bunun pek çok örnekleriyle doludur. Usûl-i Kafi ve Şeyh Sadûk’un Tevhid’i gibi muteber kitaplar Allah’ın zatını ve isim ve sıfatlarını isbata gayret göstermişlerdir. Ve peygam¬berlerin risaleti ile filozofların kitapları arasında bu açıdan mevcut farklılık ise sadece terimlerde ve kısalık ve uzunluktadır. Tıpkı fıkıh alanındaki farklılıkların anlamda değil, te¬rimlerde ve kısalık ve uzunlukta olması gibi. Asıl tehlike ise kimi canilerin ilim kisvesine bürünüp son yüzyılda olduğu gibi kitaba ve sünnete uymayan dayanaktan mahrum esassız iddialarla ve sadece kendi cahilliği esasına dayanarak mebde ve mead ilmini reddetmeye kalkışmalarıdır. Oyunlarını yaygınlaştırmak maksadıyla enbiya ve evliya¬nın (selamullahi aleyhim) nihaî gayesi olan ve Allah’ın kitabı ve Ehl-i Beyt’in (selamullahi aleyhim) rivayetlerinin kendi¬siyle dolup taştığı marifet alanına uzanmayı haram sayma¬larıdır. Ve bu alanda çaba harcayanlara ağızlarına geleni söyle¬meleri, Allah’ın kullarının kalplerini mebde ve mead ilmin¬den uzaklaştırmaları ve bu yolla aralarına ayrılık tohumları ekmeleri ve eğer kendilerine bunun sebebi sorulursa “Al¬lah’ın zatını düşünmeyin”   hadisini delil göstermeleridir. Oy¬sa bu cahiller iki açıdan cehalet ve yanılgı içindedirler:
Birincisi; bunların filozofların zatı düşündüklerini san¬malarıdır. Oysa unutuyorlar ki, filozoflar da zatı düşünmenin uygunsuzluğunu açık bir şekilde ifade etmişlerdir.
İkincisi de, bunların sözkonusu hadisin anlamını kavra¬yamamış olmaları ve bu hadisin, “Allah’ın mukaddes zatının ismini bile anmamak” anlamına geldiğini sanmalarıdır.
Şimdi biz (yetersiz anlayışımız arasında) bazı rivayetleri biraraya toplayıp birbiriyle ilişkilendirmeye çalışacak ve in¬safı hakem kılacağız. Gerçi bu, bizim hadis yorumumuzun bir oranda kapsamı dışına çıkmak olacaktır, ama bu husus¬taki kuşku ve batıl anlayışın ortadan kalkması için bunun yapılması belki de zorunluluk arzetmektedir.
“Ebu Cafer dedi ki: “Allah hakkında değil, Allah’ın ya¬rattıkları hakkında konuşun. Çünkü Allah hakkında konuşmak, konuşanın hayretini artırmaktan başka birşey sağlamaz.”
Bu hadis, Allah’ın zatının niteliğini ve ne olduğunu araş¬tırmayı engellemektedir. Çünkü Allah’ı ve O’nun kemalatını, tevhidi ve Allah’ın tenzihini düşünmek kişiyi hayret ve şaş¬kınlığa itmez, ama bunları düşünmesi bile kendisini hayret ve şaşkınlığa itebilecek kişileri, bunları düşünmekten sakın¬dırıyor da olabilir.
Merhum hadis alimi Meclisi (rahimetullah) da bu iki ih¬timali anmış ve ilkinin daha doğru olabileceğini buyurmuş¬tur:
“Herşeyi konuşun, ama Allah’ın zatı hakkında konuşma¬yın.”
Buna benzer ifadeler ihtiva eden başka hadisler de var ki tümünün burada zikri zarurî değildir.
“Allah’ı düşünmekten sakının, ama eğer azametini gör¬mek istiyorsanız, O’nun en muazzam yaratığına bakın.”
Bu rivayette de kendisinden sakındırılan şey, Allah’ın zatının niceliği hakkında düşünmektedir, çünkü hadisin sonunda “Eğer Allah’ın azametini görmek istiyorsanız, en mu¬azzam yaratığına bakarak bakarak O’nun azameti hakkında fikir edinebilirsiniz” buyrulmuştur. Ve bu, insanların düşün¬me metoduna uygun birşeydir. Çünkü insan, yaratıkları dü¬şünerek marifetlere erişir.
Görüldüğü gibi bu ve benzeri hadislerin tümü bizim söy¬lemek istediklerimizi desteklemektedir. Ama maksadı daha da açık hale getireni, Kafî’de yer alan şu hadis-i şeriftir:
“İbadetlerin en faziltelisi Allah’ı ve O’nun kudretini dü¬şünmektir.”
Şu halde, Hakk’ı ve O’nun zatının isbatını düşünmek, kudretini ve sair isim ve sıfatlarını düşünmek, yasak olmak şöyle dursun, ibadetlerin en faziletlisidir aynı zamanda.
Ayrıca Kafî’de yer alan bir diğer hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:
“Ali b. Huseyn’e (a.s) tevhid hakkında sorul¬du. Dedi ki:
“Allah (c.c) ahir zamanda (İlimde) derinleşenler olacağını bildiğinden “Deki: Allah tek’dir” ayeti ile Hadid Suresinden “O kalplerin özündekini bilir” ayetine kadarki ayetleri indirdi. Kim bundan fazlasını araştırıp bulmak is¬terse helak olur.”
Şu halde, Hakk’ın tevhid ve tenzihi ve varlıkların gönde¬rilip ve geriye dönüşüyle ilgili bu ayetlerin ilimde derinleşen¬ler ve dakik fikirlerin sahibi kimseler için olduğu anlaşıl¬maktadır. Peki buna rağmen Hak Teala hakkında düşünme¬nin haram olduğu söylenebilir mi? Acaba hangi arif ve filo¬zof, “Hadid” suresinin başlangıcında yer alan marifetleri ge¬tirebilmiştir. Bütün yapmak istediklerinin ve marifetlerinin sonucu sadece “Göklerde ve yerde bulunan herşey Allah’ı teş¬bih eder”   neticesidir, acaba kim, “O ilktir, sondur, za¬hirdir, batındır ve herşeyi bilendir O.” ayetinden daha iyi bir şekilde Hak Teala’yı tavsif edip mukaddes zâtının cilvelerini ortaya koyabilir.
Dostun canına kasem olsun ki, eğer Kitab-ı Kerim-i İlahî’nin hakkaniyetini göstermek için sadece bu ayet nazil
olsaydı bile bu, gönül ehli için kafi gelirdi. Resul-i Ekrem ve Hulefa-i Ma’sumin’in (selamullahi aleyhim) hutbe, eser ve ri¬vayetlerine bakın da hangi filozof ve arifin ma’rifet maksadlarını onlar kadar açıklayabildiğini görün! Onların bütün sözleri, her kesimin kendi anlayışı oranında istifade edebile¬ceği tarzda, Hakk’ın tavsifi ve Zat-ı Mukaddesin zat ve sıfat¬larının delilleriyle dopdoludur.
Şu halde, bu rivayetler, zatın niceliği ve niteliği hakkın¬daki düşünmenin yasak olduğunu göstermektedir. Nitekim Kafî’de yer alan hadiste de bu belirtilmiştir:
“Allah’ın nasıllığını, neliğini araştıran, helak olur”
Veya bu alana adım atma durumunda bulunmayan kişileri bundan sakındırmaktır. Nitekim bu hususun da rivayetlerde sözü geçti, ama bu işin ehli olanlar için bu, bütün ibadetlerden daha hayırlı ve daha tercihe şayandır.
Gerçi, güttüğümüz maksattan epey uzaklaşmış olduk. Ama bu alanda son zamanlarda ortaya çıkan fasid ve yanlış görüşleri bertaraf etmek için başka çıkar yol yoktu. Belki bu sözler bazı kalpleri etkiler ve eğer bir kalbi bile etkilese bu bana yeter. “Ve’l-hamdu lillaki rabbi’l-âlemîn.”

2. Bölüm: Yaratılmışlar Hakkında Düşünmeye Dair

Düşünmenin bir diğer derecesi de insan takatinin elverdi¬ği oranda yaratılmışları ve yaratılışın zerafet ve dakikliğini düşünmektir. Bunun sonucu da mebde-i kâmil ve Hakim San’atkâr’ın ilmine ermektir, ama bu burhan-ı sıddîk’ın (sadıkların delilinin) tersi bir durumdur. Çünkü onda delil, Hak teala’nın (azze ve celle) kendi makamıdır ve O’ndan yola çıkı¬larak tecelli, zevahir (zahiri ve görünür şeyler) ve ayetlerin ilmine ulaşılır. Oysa bu makamda delilin başlangıcı yaratıl¬mışlardır ve yaratılmışlardan yola çıkılarak Allah’a ulaşıl¬maktadır. Bu ise burhan-i sıddıkîn değil, avamın delil ve burhanıdır.
Hasılı yaratılmışların zarif ve dakik durumunu düşün¬mek, yararlı bir ilim, kalbin faziletli bir ameli ve ibadetlerin en faziletlisidir. Çünkü bu durumun sonucu, sonuçların en şereflisidir. Gerçek bütün ibadetlerin aslî sonucu ve gerçek sırrı marifetin elde edilmesidir. Ama bu marifet sırrı herke¬sin ve bizim gibilerin harcı değildir. Bunun ehli olanlar var¬dır ve onlar için her ibadet Allah’ı tanıma ve müşahede et-menin tohumudur.
Herşeye rağmen, yaratılışın zerafet ve inceliğini hakiki anlamda idrak etmek insanlık için henüz mümkün olamamıştır, asırlar boyunca vücuda getirilen ilim en ufak bir ya¬ratığın yaratılış zerafetini ve dakikliğini bile tam anlamıyla kavramaktan acizken nasıl olur da bütün yaratılmışlar ale¬mini tam anlamıyla idrak edebilir?
Şimdi nazar-ı dikkatinizi nisbeten kavranabilir ve duyumsanır bir yaratılış inceliğine çekmek istiyoruz. (Artık bu özetten, ayrıntıyı sen kendin oku).
Ey aziz! Güneş ile dünya arasındaki şu orantıya, arala¬rındaki belirli mesafeye ve dünyanın bu kendine özgü, ekse¬ni etrafında ve güneşin çevresinde belirli bir ölçü dahilinde, geceyle gündüzü ve mevsimleri meydana getirecek tarzda dönmesine bak ve düşün. Bu ne mükemmel sanatkarlık ve hikmettir ki eğer dünya güneşe biraz daha yakın veya daha uzak olsa, birinci durumda sıcaklığın ve ikinci durumda so-ğuğun şiddetinden yeryüzünde ne maden ne bitki ve ne de herhangi bir canlı var olabilirdi. Ve eğer dünya dönüyor ol¬masaydı ne gece ile gündüz ve ne de mevsimler olabilirdi ve dünyanın büyük bir kesimi veya tamamı yaşamaya elverişli olmayan bir durumda olurdu.
Niçin bu kadar uzağa gittik? İnsan dönüp bir bakıversin kendi yaratılışındaki inceliğe. Öncelikle kendi zahirî idrak kaynaklarına baksın ki her biri belirli bir ölçüye göre yaratıl¬mıştır. Bu dünyada idrak edilebilen herşey için, akılları hay¬rete sürükleyecek birer idrak kaynağı (duyu organı) var edil¬miş ve zahirî duyularla idrak edilemeyen manevî hususlar için de batınî güçler vücuda getirilmiştir. İnsan elinin ulaş¬makta aciz kaldığı ruh ilmi ve ruhanî kuvve bir yana, sen şu beden ilmini, bedenin yapısını ve her biri zahirî ve batını or¬ganını gözünün önüne getirip düşün. Gör ki insanlık binlerce yıllık ilmi çaba ve birikimine rağmen bu bedenin binde biri¬nin ilmine erişememiş ve bu işin erbabı alimler bu muazzam yapı ve sistem karşısında aczlerini açık bir dille ilan etmiş¬lerdir. Kaldı ki aslında insan bedeni, bütün diğer dünya var¬lıkları karşısında naçiz biryapı arzetmekte ve dünya ile bü¬tün içindekiler, güneş sistemi karşısında bir hiç durumunda bulunmaktadır. Bizim güneş sistemimiz de diğer güneş sis¬temleri arasında naçiz bir konuma sahiptir. Ve bütün bu sis¬tem ve yapılan muazzam bir uyum ve düzen içinde bina edil¬miş öyle ki bir tek yapı taşında bile her hangi bir kusur bulu¬namaz ve bütün insanların aklı onun bir tek dakikasını bile kavramaktan acizdir.
Acaba bütün bunlara rağmen aklınız, bu muazzam yapı¬nın ve bu dakik ve birbiriyle orantılı sistemler bütününün,
başka hiçbir varlığa benzemeyen bir Alim-i Kadir-i Hakim tarafından yaratıldığı hususunda başka bir delile ihtiyaç du¬yacak mıdır?
“Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında da şüphe ha?”   İnsanların aklının, genelini kavramaktan aciz kaldığı bunca muazzam sanatkarlık, boş yere kendiliğinden ortaya çıkmış değildir. Hakkı görmeyen ve varlıklar arasında Güzel Olan’ın güzelliğini müşahede edemeyen gönül gözü kör ol¬sun! Bunca ayet ve eserlere rağmen hala şüphe ve tereddüt içinde bulunanlar yok olsun! Ama kuruntulara yakalanmış biçare insanın elinden ne gelir?
Siz tutup elinizdeki teşbihin bile kendiliğinden düzenlen¬diğini ve onu hiç kimsenin bu şekilde tanzim etmediğini id¬dia etseniz, herkes sizin aklınıza güler. Peki tutup bir saatin sahip olduğu düzen için de aynı iddiayı tekrarlarsanız hali¬niz nice olur acaba? Alemin bütün akıllıları sizi delilik çuku¬runa atmazlar mı o zaman? Acaba bu sınırlı sistem ve düzeni bile illet ve sebepten arındıran şahsın deli sayılması ve akıl-lıların sahip olduğu haklardan yoksun bırakılması gerekmez mi?
Peki şu halde, haydi bu alemin nizamı bir yana, şu inşam ve insan bedeninin kendiliğinden var olduğunu iddia eden kimseye ne demeli? Onu da akıllılardan mı saymalı? Peki ama hangi akılsız, bu akılsızdan daha akılsızdır? “Kahrolası insanı küfre sürükleyen nedir?”
İlimle diri olmayan ve kendi dalalet denizinde boğulan in¬san kahrolsun.

3. Bölüm: Nefsin Hallerini Düşünmeye Dair

Düşünmenin derecelerinden biri de, nefsin ahvalini dü¬şünmektir ki, bu pek çok neticeler ve sayısız marifetler doğu¬rur. Biz burada iki neticesi üzerinde duracağız: Birincisi ahiret ilmi, ikincisi peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların nüzulü ilmi, yani umumî nübüvvet ve hak şeriat.
Nefsin hallerinden biri, değerli filozofların çok önem vere¬rek üzerinde durdukları mücerredlik (soyutluk) halidir. Ko¬numuz bu olmadığından burada nefsin mücerretliğini isbat etmeye çalışacak değiliz. Bu hususun sadece birkaç deliline değinip asıl konumuza döneceğiz.
Hekimler anatomi bilginleri ve tecrübenin hükmüne göre bedenin bütün organları otuzbeş yaşından veya otuz yaşın¬dan sonra yavaş yavaş zayıflayıp gevşemektedir. Bizler de bunu tecrübeyle yaşıyor ve bütün kuvvelerin, yavaş yavaş za¬yıfladığını görüyoruz. Oysa (bedenin zayıflamasını tersine) ruhsal ve aklî durum otuz veya kırk yaşından sonra daha da mükemmelleşmekte ve bir gelişim seyrine girmektedir. Bu-radan yola çıkarak, idrak ve akıl kuvvesinin cismanî bir du¬rum olmadığı anlaşılır. Eğer cismanî olsaydı, bedenin sair unsurları gibi gün geçtikçe güç kaybetmesi gerekirdi çünkü. Ayrıca bu kuvvenin aklın çok fazla işlemesinden ve elde edi¬len tecrübeden dolayı güçlendiği de söylenemez; çünkü bütün bedensel unsurlar, çalıştıkları oranda yıpranıp güç yitirirler. Şu halde akıl ve idrak yetisini gün geçtikçe güçlenmesi, onun cismanî birşey olmamasından ileri gelmektedir.
Bunamayı delil göstererek buna karşı çıkmak yersiz bir durumdur. Çünkü her şeyden önce, hiçbir neden unsuru bunaklığa doğru giderken güçlenme halinde değildir ki filan unsur bunaklık yaşına kadar güçlenmeye devam etti ama ne zaman ki bu unsur zayıf düştü, akıl ve düşünme gücü de za¬yıfladı denilsin. İkincisi bunaklık çağında zayıflayan şey akıl gücü değil, aklın ihtiyaç duyduğu bedensel güçtür. Ve o du-rumda da her ne kadar kendilerini gösteremiyorlarsa da as¬lında idrak ve akıl gücü eskisinden çok daha güçlü bir halde¬dir. Bu iddiamıza kırk elli yaşlarda idrak kuvvesinin sahip olduğu güç delil olarak kafidir. Daha sonra güç yitirmesi ise nefsin kendini bedenden uzaklaştırmaya başlaması yüzün¬dendir. Hangi güç cismanî aleme daha yakınsa, o güç daha çabuk gevşemekte, hangisi cismanîliğe daha uzaksa daha geç zayıflamaktadır.
Tecerrüd (soyutluk) ve melekût alemine mensup meleke gün geçtikçe güçlenir, gücünü artırır ve bu, nefsin cisim ve cismanî olmamasının delilidir.
Nefsin özellik, eser ve fiilleri, cisimlerin mutlak özellik, eser ve fiilleriyle çelişiktir. Bu da nefsin cisim olmamasının delilidir. Mesela biz zorunlu olarak biliyoruz ki bir cisim tek şekilden başka bir şekil taşıyamaz ve eğer başka bir şekle sahip olmak isterse önceki şeklinden çıkması gerekir ki ikin¬ci şekle bürünebilsin. Mesela bir kağıdın üstüne bir resim çi¬zilirse o resmin bulunduğu yere eskisi tamamen silinmeden yeni bir resim yapılamaz. Aklen bu durum bütün cisimler için geçerlidir. Oysa nefs, sahip olduğu suretten başkasını ve zıttını, daha önceki suretini kaybetmesine gerek olmadan üstlenebilir.
Her cisim sonlu suretlere sahip iken, nefs sonsuz suretle¬re sahiptir ve bu yüzden nefse sonsuz hususlar hükmeder.
Ayrıca kendisinden bir suret ayrılan her cisim, ayrılığa neden olan sebep geri dönmedikçe yerinden o surete sahip olamaz, oysa nefsten ayrılan suret herhangi bir dış sebebe bağlı olmaksızın yeniden geri dönebilir. Demek ki nefs, bü¬tün özellik eser ve fîlleriyle cisimden ayrı ve ona zıttır. Şu halde nefs mücerrettir (soyuttur), cismanîlikten uzaktır, fa¬sit olmaz ve sahip olduğu yapıyı her zaman için muhafaza eder. Çünkü fasit olma, fesadı kabul edecek maddeyi gerekti¬rir, ama mücerredin böyle bir maddesi yoktur; dolayısıyla da mücerred fasit olmaz. Şu halde nefs, bedenin harap olma¬sıyla ve bedenden ayrılmakla fasit ve harap olmaz. Başka bir alemde varlığını sürdürür. Nefs için yokluk sözkonusu değil¬dir. Bu durum nefislerin kıyamet öncesindeki durumlarıdır; derken Hak Teala irade eder ve yemden bedenlerine bürü-nürler.
Ve bilinmelidir ki, nefis için sağlık ve hastalık, salah ve fesat, saadet ve sıkıntı da sözkonusudur ama bu durumların nitelik ve niceliğini Hak Teala’dan başkası bilemez. Bilinece¬ği yer, o mükemmel alemdir ki o alemi tanzim eden, Mutlak Hikmet Sahibi’dir. O herşeye vakıftır, saadet ve sıkıntı, hi¬dayet ve fesadın yollarını gösteren, nefsin ne şekilde tedavi edileceğini belirten ve bundan kaçınılmamasını buyurandır. Mutlak kemaldir O ve mükemmel alem O’nun hidayet ve da¬lalet yollarını açıklama lütfunda bulunmasını gerektirmiştir. Çünkü mülk ile melekûtun irtibatını ve mülkî suretlerin nef¬sin bâtmındaki tesirini vahiy ve ilhamın dışında bir yolla öğrenmek mümkün değildir. Yani bunun Hakk’ın talimiyle gerçekleşmesi gerekmektedir ama herkesin bu talim beratı¬na sahip olması mümkün değildir. Her birkaç asırda birkişi ortaya çıkar ki bu talime muhatap olur, böyle bir vazifeyle vazifelendirilir ve bu ağır sorumluluğu üstlenir. Hak Teala o kişiyi insanlara hidayet ve dalalet yollarını göstermek ve halkı kendisi için uygun olanı seçmeye yönlendirmekle gö¬revlendirir ki bu genel nübüvvettir.
Söz buraya gelmişken, benim açımdan apaçık olan başka bir hususa da değinmek istiyorum ki o da şudur:
Zorunlu olarak halkın arasında Hak Teala’dan gelen bir şeriatın varolması gerektiğini anlayıp Yahudi şeriatı, Hıris¬tiyan şeriatı ve İslam şeriatı şeklinde halkın arasında mev¬cut şeriatlara baktığımızda İslam şeriatını, birincisi hak akaid, ilahî maarif, Hakk’ın tavsif ve tenzihi, melaikenin ka¬bulü ve enbiyanın (aleyhimuselam) tavsif ve tenzihi, ikincisi övülmüş özellikler, nefis ıslahı ve faziletli ahlak, üçüncüsü de bireysel, toplumsal, siyasal ve benzeri ameller olan üç esas bakımından diğer şeriatlardan daha mükemmel olduğu¬nu görürüz. Aynı şekilde hangi insaflı şahıs gereksiz bir şe¬kilde bu değerlendirmeyi yapsa bunun böyle olduğunu görecektir. Bütün insanlık tarihi boyunca bütün dünyevî ve uhrevî aşamalarda İslam şeriatından daha mükemmel ve bütüncül başka bir şeriat mevcut olamamıştır ve bu, onun hakkaniyetinin en büyük delillerinden biridir.
Genel nübüvvetin ve Allah Teala’nın insanlık için şeriat gönderdiğinin, onlara hidayet yolunu gösterdiğinin ve belirli bir nizam vazettiğinin is bati anmasından sonra artık İslam dininin, onu incelemek ve başka sistemlerle karşılaştırmak¬tan başka hiçbir mukaddimeye ihtiyacı kalmaz. İnsanlık, bü¬tün dönemlerde hak marife, türsel ve şahsî görevlere, birey¬sel ve toplumsal vazifelere ihtiyaç duymaktadır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: “İslam yücedir, ondan yüce birşey olamaz.”
İnsan aklı ne oranda ilerlerse ilerlesin ve id¬raki ne kadar güçlenirse güçlensin, İslam’ın delil ve esaslarına baktığında, İslam’ın önünde tevazuyla eğilecek ve ondan daha sağlam bir hüccet bulamayacaktır.
Peygamberlerin Sonuncusu’nun (sallalahu aleyhi ve âlihi) nübüvvetinin isbatının sonucu şu olur: Nasıl ki kainatın mü¬kemmel yapısı ve güzelliği bizi onun bir düzenleyicisi bulun¬duğuna yöneltiyorsa şu dünyevî ve uhrevî toplumsal ve bi¬reysel, maddî ve manevî bütün ihtiyaçlara cevap teşkil eden mükemmel şeriat nizamı da bizi onun bir düzenleyicisinin bulunduğuna ve bu düzenleyicinin insanlık ailesinin bütün ihtiyaçlarını bilen biri olduğuna yöneltmekte ve aklın icabı olarak, kemal ve marifetten uzak bir bölgede yaşayan ve tarihçilerce okuma yazma bilmediği açık bir şekilde ifade edi¬len birinin (Hz. Peygamberin) böyle mükemmel bir nizamı meydana getiremeyeceği apaçık bir husus olduğundan, zo¬runlu olarak bu şeriatın tabiat ötesi alemden gayb yoluyla geldiğini ve vahiy yoluyla o yüce zata (Peygambere) iletildi¬ğini kabul etmemizi gerektirmektedir.
Bu bölümde tefekkürün bir diğer makamını da zikretme¬yi düşünüyordum ama söz uzayıp bir oranda konunun dışına taştığından, bu kadarla yetiniyorum.

4. Bölüm: Gece İbadetinin Faziletine Dair

Geriye şu hadis-i şerifin başka bir yönüne işaret etmemiz kaldı:
“Geceleyin az uyu ve Rabbin Allah’tan sakın.”
Cenab-ı Mevla Emirulmüminin’in (selamullahi aleyh) bu mübarek sözünde, kalbî amel, uyandırıcı düşünce Allah’tan korkmayı, ibadet maksadıyla geceleyin az uyumayla birlikte zikretmiştir ki bu, gece ibadetinin fazilet ve öneminin açık bir delilidir. Nitekim hadis-i şeriflerde bu güzel amel çok övülmüş ve hidayet imamları, büyük şeyhler ve yüce alimle¬rin hayatı bu amelin ifasıyla geçmiş ve gecenin son kısmında eda edilen ibadetlere büyük bir önem atfetmişlerdir.
İmamiye’nin en büyük kitaplarından mezhebin dayanağı ve ulema ile fakihlerin müracaat kitabı Vesâil eş-Şîa’da bu ibadetin fazileti hakkında kırk bir hadis ve terkinin mekruhiyeti hakkında da birçok hadis mevcuttur. Ayrıca daha birçok hadis kitabında da benzeri pekçok rivayet vardır. Biz burada sadece birkaç hadis zikretmekle yetineceğiz:
Muaviye b. Ammar diyor ki: “Hz. Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğnu duydum:
“Peygamber’in (sav) Ali’ye (as) vasiyetin¬de şöyle bir ifade vardır: “Ey Ali! Sana bazı hasletleri vasi¬yet ediyorum, onları muhafaza et.” Sonra da dedi ki:
“Al¬lah’ım ona yardım et” Ve ilave buyurdu:
“Gece namazını eda et, gece namazını eda et, gece namazını eda et.”
Hadisin başlangıcı ve sonu, konunun ne kadar önemli ol¬duğunu göstermektedir.
Hz. Sadık dedi ki: Peygamber (s) Cebrail’e:
“Bana öğütte bulun” deyince, Cebrail dedi ki:
“Ey Muhammed, öleceğini bilerek yaşa; ayrılacağını bilerek sev, karşılığını göreceğini bilerek amel et ve bil ki mü’minin şerefi gece ibadetidir ve iz¬zetli insanlarla çekişmekten sakınmasıdır.”
Peygamber’e (sav) bu öğüdün verildiğini belirtilmesi ko¬nunun ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Eğer Cebrail-i Emin bundan daha önemli birşeyi bilseydi, öğüt sıra¬sında onu zikrederdi.
İbn abbas diyor ki: “Rasulullah (sav) bir hadisinde buyur¬du ki:
“Bir erkek veya kadın gece namazı eda etmek maksa¬dıyla Allah rızası için kalkıp gönül huzuru içinde abdest alır. Ve halis bir niyet, salim bir kalp, huşu içinde bir beden ve yaşlı gözlerle Allah (azze ve celle) için namaz kılarsa, Allah Teala sayılarını kendisinden başkasının bilemeyeceği kadar çok meleği yedi saf halinde onun arkasında saf saf durdurur ki her bir safin başlangıcı en doğuda, sonu da en batıda yer alır. Namazı bitirince de ona, onların sayısı kadar derece (sevab, hayır)yazar.”
Enes diyor ki: “Rasulullah’in (sav) şöyle buyurduğunu işittim:
“Benim açımdan gece yarısı kılınan iki rekat namaz, dünya ve içindekilerden daha sevgilidir.”
Pekçok hadiste de gece namazının mü’minin şerefi ve ahiretin zineti olduğu belirtilmiştir. Tıpkı mal ve çoluk çocuğun dünyanın zinetleri olması gibi.
Cabir diyor ki: Rasulullah’ın (sav) şöyle buyurduğunu işittim:
“Allah İbrahim’i sadece başkalarını yedirip içirmesi ve insanlar uykudayken kalkıp namaz kılmasından ötürü dost edindi.”
Benim gibisi için olmasa da ehli için gece namazının bu fazileti tek başına yeterlidir. Bizler o dostluğun nasıl bir dostluk olduğunu ve Allah Teala’nın bir kulu dost edinmesi¬nin ne büyük bir makam olduğunu bilmiyoruz, akıllar bu dostluğu tasavvur etmekte aciz kalır. Bu dostluğu elde edene bütün cennetleri verseler onlara dönüp bakmaz bile. Senin de bir sevgilin veya aziz bir dostun varsa ve sana doğru geliyorsa, elindeki her nimeti unutur ve sevgiliyle buluşma veya dostla karşılaşma şevkiyle onlardan müstağni olursun. Kaldı ki bu misal ile o dostluk arasındaki fark yer ile gök arasında¬ki mesafeden çok daha fazladır ve birbirleriyle karşılaştırıl¬maları bile mümkün değildir.
Hz. Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Hiç¬bir güzel amel yoktur ki Kur’an’da o amel için güzel bir mükâfat zikredilmemiş olsun, ama gece namazı müstesna. Bunun mükafatının belirtilmemesi ise, Allah katında çok büyük bir öneme sahip olduğu içindir. Bu nedenle şöyle bu¬yurmuştur:
“Yanları yataklardan uzaklaşır (geceleyin ibadet etmek için uyanıp yataktan çıkarlar), korkarak ve umarak Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (infakta bulunup hayır için) harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne göz aydınlatıcı nimetlerin saklandığını hiç kimse bilemez.”
Acaba bu, Allah’ın kendileri için saklayıp da hiç kimsenin bilmemesini dilediği göz aydınlığı nedir ve ne olacaktır? Eğer bu akan nehirler, yüksek kasırlar ve cennetin diğer türlü ni¬metleri olsaydı, beyan buyururdu. Nitekim diğer amellerin mükafatını beyan buyurmuş ve Allah’ın melekleri bundan haberdar kılınmıştır.
Şu halde bu mükafat başka türlü bir mükafat olmalıdır ve bu amel başkalarının idrakinin fevkinde bir azamete sa¬hiptir. Özellikle de bu alemde ikamet edenler için. O alemin nimetlerini buradaki nimetlerle karşılaştırma. O alemin cen¬net ve bahçelerinin bu dünyanın bağ ve bahçeleri gibi olduğnu ama sadece biraz daha geniş ve yüce olduğunu zannetme. Orası Hakk’ın kerem diyarı ve misafîrhanesidir. Bütün bu dünya o alemin hurilerinin bir tek kılma değmez; o cennetin en ufak bir nimetine bile denk düşmez. Ama buna rağmen Hak Teala gece namazı eda edenleri sadece bu mükafatla ödüllendirmekle yetinmek istememiş ve bu nedenle böyle bu¬yurmuştur. Ama heyhat ki bizim imanımız gevşektir, yakın ehli değilizdir, çünkü eğer bu durumda olmasaydık bu kadar gafil davranmaz ve bütün geceyi uykuyla geçirmezdik. Eğer gece namazı insanı hakikate ve namazın sırrına aşina kılar, kişi zikir ve fikirle Hakk’a enis olursa ve geceler O’na yakın¬laştıran birer miraca dönüşürse artık insanı Hakk’ın güzel cemalinden başka mükafat paklamaz.
Eyvanlar olsun biz gaflet ehlinin haline ki, ömrümüzün sonuna kadar gaflet uykusundan uyanmayız ve tabiat sarhoşluğunda yaşayıp gideceğiz. Hatta her geçen gün gaflet ve sarhoşluğumuzu danada artırmaktadır. Bütün bildiğimiz hayvaniyet makamı yemek içmek ve şehevî duygularımızı tat¬min etmekten ibaret. Ne yaparsak yapalım, velev yaptığımız ibadet gibi bile görünse, aslında karın ve fercimizi tatmin için yapmaktayız.
Sen Halilurrahman’ın namazının bizim namazımız gibi olduğunu mu sandın? Oysa Halil ihtiyacını Cebrail’e bile aç¬mamışken bizler yerine getirebileceğini bilsek ihtiyacımızı şeytana bile iletmeye hazırız. Ama yine de umutsuz olma¬mak gerekir. Mümkündür ki bir süre gece namazına kalkıp buna alışkanlık kazandıktan sonra Alah Teala yavaş yavaş elinden tutsun ve hafi bir lütuf ile rahmet giysisini sana giy-dirsin. Yeter ki sen genel olarak ibadet sırrında gafil olma ve sadece kıraatin tecvidini ve zahirini düzeltmekle yetinme. Eğer ihlaslı olamıyorsan, hiç değilse Hak Teala’nın o saklı tut¬tuğu göz aydınlığına erişmek için çırpın ve hulus ile dua et:
“Allah’ım, bana bu gurur diyarından sakınmayı, ebediyet diyarına yönelmeyi ve ölüm erişmeden önce ölmeyi nasîb ey¬le.”

5. Bölüm: Takvaya Dair

Bil ki “takva” vakayeden gelir ve “sakınmak” anlamında¬dır. Örf ve rivayet dilinde, Hakk’ın emir ve nehiylerine mu¬halefetten sakındırmak ve O’nun rızasını dilemek anlamına gelir. Daha çok, müştebihatı terketmekten ötürü mahzurata düşmekten nefsi tam anlamıyla korumak anlamında kulla¬nılmaktadır.
“Kim şüpheli olanı terketmezse harama süreklenir ve bil¬mediği bir yoldan helak olur.”
“Ateşin çevresinde dolaşanın ateşe düşmesi tehlikesi var¬dır.”
Ve bilmek gerekir ki takva her ne kadar kemal mertebe¬lerinden biri değilse de onsuz herhangi bir mertebeye eriş¬mek mümkün değildir. Çünkü nefs haramlara bulaşmış du¬rumda olduğu sürece insaniyet yoluna giremez ve o yolda sülük edemez. Nefsanî şehvet ve lezzetlere tabi olduğu süre¬ce ilk insanî kemal makamına erişemez, kalbinde dünya ilgi¬si ve sevgisi bulunduğu sürece orta makama, zühd makamı¬na ulaşamaz. Nefs sevgisine sahip olduğu sürece muhibler ve muhlisler makamına erişemez. Mülk ve melekût kesreti kal¬binde olduğu sürece meczuplar makamını elde edemez. İsimlerin kesreti zatının batınında parladıkça küllî fenaya nail olamaz, kalbi makamlara iltifat ettiği sürece kamil fena ma¬kamına ulaşamaz ve Zat, ism’i Zat’ı makamıyla onun sırrın¬da ezelî ve ebedî tecellisini gerçekleştirmez. Şu halde halk genelinin takvası haramlardan sakınmadır, hasların takvası müştehiyattan (iştah duyulan şeylerden) sakınmadır. Zahit¬lerin takvası dünyaya ilgi duymaktan sakınmadır, muhlisle¬rin takvası nefs sevgisinden sakınmadır, meczupların takva¬sı fiilî kesretin zuhurundan sakınmadır, fanilerin takvası isimlerin kesretinden sakınmadır, vasılların takvası fenâ’ya ilgi göstermekten sakınmadır ve mütekellimlerin takvası da telvînattan sakınmadır:
“Emrolunduğun doğrultuda git.”
Ve bu mertebelerin her biri için uzun uzadıya yorumlar yapılabilir ki bu bizim gibiler için hayret ve şaşkınlıktan başka bir netice vermez, her meydanın bir ehli vardır. Bu ne¬denle takvadan genelin yararına olacak tarzda söz etmekle yetineceğiz.

6. Bölüm: Halk Genelinin Takvasına Dair

Bil ki ey aziz, nasıl ki bu beden için sağlık ve hastalık, ilaç ve tedavi vardır, insanın nefsi ve ruhu için de sağlık ve hastalık, ilaç ve tedavi sözkonusudur. Bunun sağlık ve sela¬meti, insaniyet yolunda itidal sahibi olması, hastalığı ise in¬saniyet caddesinden sapmasıdır. Ve nefsanî hastalıklar, cismanî hastalıklardan binlerce mertebe daha önemlidir. Çünkü cismanî hastalıkların sonucu ölümdür ve ölüm erişip de ruh bedenden ayrılınca bütün cismanî hastalıklar son bulur, bütün bedensel sıkıntı ve acılar ortadan kalkar. Oysa eğer Allah muhafaza kişi nefsanî acılar ve ruhsal hastalıkla¬ra mübtela olmuşsa, beden ölür ölmez ve ruh bedenden ayrı¬lır ayrılmaz bu hastalığın acı ve sıkıntıları ortaya çıkar.
Dünyaya duyulan alaka ve bağlılık insanı kendine yabancılaştıran bir uyuşturucu gibidir. Ruhun beden dünyasından ayrılması ise kişiyi yeniden kendine getirir ve insan kendine gelince de zatının derinliklerinde yer alan hastalık ve acılar hep birlikte saldırıya geçerler ve o zamana kadar küllenmiş ateş gibi saklı duran bütün o acılar birden alev alırlar. Ve bu hastalık ve elemler ya hiçbir zaman ortadan kalkmazlar veya eğer yok edilebilir şeyler ise binlerce yıl sü¬ren eza ve cefalar ve ateşten kavrulmalar neticesinde orta¬dan kalkabilirler. Son çare dağlamaktır. Allah Teala buyur¬du ki:
“O gün cehennem ateşinde bunların üzeri ısıtılır, onunla, alınları, yanları ve sırtları dağlanır.”
Ve enbiyanın (aleyhimusselam) konumu birer müşfik tabib konumudur ki tam bir şefkat hissi ile hastalara aynen yararlı reçeteleri vermekte ve onları hidayet yoluna iletmek¬tedirler. “Biz Hakk’ın öğrencisi tabibleriz.” Ruhsal ve kalbî ameller ile zahirî ve bedensel amellerin konumu da hastalık¬ları tedavi etme konumudur. Nitekim takvanın konumu, her aşamada hastalık için zararlı olan şeylerden perhizdir. Ve perhiz sözkonusu olmadıkça hiçbir hastalığın esenliğe dönüş¬mesi ve tabip reçetesinin etkili olması mümkün değildir.
Cismanî hastalıklarda kimileyin perhiz yapmadan da tedavi olmak ve hastalıktan kurtulmak mümkündür ama ruh¬sal hastalıklarda durum çok daha zariftir.
“Muhakkak ki ne¬fis, kötülüğü emredicidir.”
Bu nedenle de perhizsizlik du¬rumunda hastalıklar galebe çalar ve hastalık günbegün şid¬detlenir. Şu halde nefsin esenliğini arzu eden ve kendine şef¬kat duyan insan, hastalıktan ve o elim azaptan kurtulmak için iki çareye sahip olduğunu bilmek durumundadır. Birin¬cisi, nefsi sağlıklı tutacak şeyleri yerine getirmek, ikincisi de onu hasta edecek şeylerden perhiz etmek. Ve açıktır ki nefsi hastalığa sürüklemede herşeyden daha etkili olanı, haram¬lara tevessül etmektir. Zaten haramlar da bu nedenle haram kılınmışlardır. Ve vacipler, esenliğe kavuşmada herşeyden daha önemlidirler. Vacip olmalarının sebebi de budur zaten. Bu iki şey (yani haramlardan perhiz ve vacipleri eda etmek) insaniyet yolunun en önemli hususlarıdır. Eğer kişi bunlara riayet ederse saadet ve kurtuluş ehli olur. Ve bu ikisinin önemlisi haramlardan ictinab etmektir. Sülük ehli de bunu daha önemli saymışlardır. Rivayetlere ve Nehcu’l-Belağâ’nin hutbelerine başvurulunca Masumların da bu aşamaya daha çok önem verdikleri açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
Şu halde ey aziz, bu birinci aşamaya büyük bir önem ver ve ifası için çok çaba harca. Eğer ilk adımı doğru atar ve aya¬ğını sağlam basarsan, diğer makamlara ulaşman umulabilir. Değilse o makamlara ulaşman mümkün olamaz ve kurtulu¬şun çok güç olur.
Büyük şeyh ve arifimiz Haşr Suresi’nin son ayetlerine çok dikkat etmemizi ve:
“Ey inananlar, Allah’tan sakının ve kişi yarını için yapıp gönderdiğine baksın.”   Ayetinden surenin sonuna kadar anlamını düşünerek namazların sonunda ve özellikle de gecenin sonunda, kalbin daha yalın olduğu bir sırada okumamızı ve bunun nefsin ıslahında büyük bir öneme sahip olduğunu buyurmuşlardı. Ayrıca nefs ve şeytanın şer¬rinden sakınmak için devamlı abdestli olmaya dikkat edil¬mesini öneriyor ve şöyle diyorlardı: “Abdest bir askerin giysi¬si gibidir.” Ve her halükârda Kadir-i Zülcelal’den (celle celâluhu) niyaz et ki sana bu konuda inayet etsin ve seni takvayı elde etmede başarılı kılsın.
Ve bil ki işin başında bu sana bir miktar güç gelecektir ama bir süre devam ettirince zahmetler rahmet ve kolaylığa dönüşecek ve hatta ehlinin yakından bilindiği gibi, zahmet¬ler birer halis rahmanı lezzete dönüşecektir ki ehli bu lezzeti hiçbir lezzete değişmez. Ve mümkündür ki, inşaallah sıkı bir murakebe ve güçlü bir takva sonucunda bu makamdan has¬ların takvası makamına gerişesin ki o takva nefsanî lezzet-lerdendir. Bir kez de ruhanî lezzeti tadınca cismanî lezzetler¬den yavaş yavaş uzaklaşır ve onlardan perhiz edersin. Böyle¬ce yol sana daha da kolaylaşır ve sonra fani nefsanî lezzetleri önemsiz saymaya başlarsın. Hatta onlardan nefret bile etme¬ye başlarsın. Dünya süsleri gözüne çirkin ve iğrenç görünür ve anlarsın ki bu alemin her bir lezzeti nefsinde bir eser ve kalbinde bu aleme ilgi duymanı şiddetli kılan bir kara leke vücuda getirmektedir. Ve dünyaya duyulan bu ilgi sekerat sırasında büyük acılara dönüşür, çünkü ölüm sekeratı sıra¬sında sıkıntılar dünyaya duyulan bu ilgiden kaynaklanmak¬tadır. Nitekim daha önce bu hususa değinildi. Ve bir kez de vicdanlı insan bu anlamı kavradı mı bu alemin lezzetleri tü¬müyle gözünden düşer, bütün dünyadan ve içindeki süsler¬den nefret etmeye başlar ve onlardan şiddetle kaçınır. Bu ise takvanın üçüncü makamına tırmanmayı sağlar.
Bu durumda Allah’a sülük etme yolu kolaylaşır, kişiye in¬saniyet yolu daha aydınlık ve geniş bir hal alır. Adımları ya¬vaş yavaş Hakk’ın adımlarına dönüşür, riyazeti Hakk’ın ri¬yazeti olur, nefsten ve onun hal ve eserlerinden kaçınmaya başlar, kendinde Hakk’a karşı aşk hisi duyumsar, cennet bağ ve bahçeler ve hurilerle iktifa etmemeye başlar, başka talep¬lere sahip olur ve hodbinlikten ve bencillikten nefret etmeye başlar.
Şu halde takva kişiyi nefs sevgisinden uzaklaştırır ve muttaki, kendine teveccüh etmekten ve bencillikten kurtulur. Ve bu oldukça narin ve güzel bir makam ve velilik mer¬tebesinin başlangıcıdır. Allah Teala bu durumdaki kimseye kendi lütuf diyarında yer verir, onun elinden tutar, Hakk’ın has lütuflarına nail olur ve bundan sonra ortya çıkacak şey¬ler yazılabileceklerin çok fevkindedir. Önde ve sonda zahirde ve batında övgü sadece ve sadece Allah’a özgüdür ve selam olsun Muhammed’e ve onun pâk âline.

13- TEVEKKÜL

“Ali b. Suveyd diyor ki:
“Hz. Musa İbn Ca’fer’e (aleyhimusselam) Allah’ın (azze ve celle) “Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter”  sözünü sordum. Buyurdu ki:
“Allah’a tevekkül etmenin dereceleri vardır. Bunlardan birisi bütün işlerinde Allah’a tevekkül etmen, O ne yaparsa yaptığından razı olman ve O’nun senden hiçbir iyilik ve fazlı esirgemeye¬ceğini ve bu konuda hüküm vermenin O’na ait olduğunu bilmendir. Şu halde Allah’a tevekkül et ve işlerinin sonunu O’na bırak.

Şerh

Kelime anlamıyla “tevekkül” aczini açığa vurmak ve baş¬kasına güvenip dayanmak demektir. “Tevekkül”, “tefviz” (işi başkasına havale etmek)ten başka birşeydir ve bunların ikisi de “rıza ve “vusuk” (itimad)’dan farklıdır. Nitekim ileride bu durum açıklanacaktır inşaallah. Şimdi birkaç bölümde bu hadisin yorum gerektiren yanlarını yorumlayacağız.

1. Bölüm: Tevekkülün Anlam ve Derecelerine Dair

Bil ki, “tevekkül’ün değişik kesimlerce birbirine yakın birçok tanımı yapılmıştır. Bu çerçevede Menazil es-Sairîn’in sahibi şöyle buyurmaktadır:
“Tevekkül, bütün işleri sahibi¬ne havale etmek ve onun vekâletine güvenmek demektir.” Bazı arifler de şöyle buyurmuşlardır:
“Tevekkül, bedenin kul haline getirilmesi ve kalbin rububiyete bağlanmasıdır.”
Ya¬ni, beden güçlerinin Hakk’a itaat yolunda kullanılması ve O’na bağlı kılınması. Bazıları da şöyle demişlerdir: “Allah’a tevekkül etmek, kulun bütün arzularını yaratılmışlardan ko¬parması ve onlardan kopup Hakk’a bağlanması demektir.”
Bütün bu zikredilen tanımlar birbirine yakın anlamlardır ve anlamlarını irdelemeye gerek yoktur. Söylenmesi gere¬ken, bu tevekkülün kimi derecelere sahip olduğu ve bu dere¬celenmenin kulların meşreplerinin farklılığından kaynaklan¬dığıdır ve tevekkülün derecelerinin ilmi, kulların Hakk’ın rububiyetine ilişkin marifetine bağlı olmasından ötürü bunun üzerinde durmak gerekmektedir.
Şu halde bil ki saliklerin onsuz herhangi bir makama erişemeyecekleri maarif usullerinden birisi, Hak’ın rububiyet ve malikiyetinin Zat-ı Mukaddes’in işlerdeki tasarrufunun mahiyetinin ilmidir ki biz bu hususa ilmi açıdan yaklaşma¬yacağız; çünkü bu husus “cebr” ve tafvîz’in incelenmesini ge¬rektirmektedir; böyle bir inceleme ise bu sayfaların maksadı¬na uygun düşmemektedir. Bunun yerine halkın marifetteki derecelerini açıklamakla iktifa edeceğiz.
Şunu belirtelim ki halk Zat-ı Mukaddes’in rububiyetinde birbirinden pek farklı ve muhteliftir. Muvahhid avam kesimi Hak Teala’yı bütün işlerin yaratıcısı ve bütün cevher ve un¬surların oluşturucusu olarak kabul ederken tasarrufunu sı¬nırlı saymakta ve rububiyetin kuşatıcılığma kail bulunma¬maktadırlar. Bunlar kimi zaman “işlerin takdir edicisi Hak’tır, herşey onun tasarrufu altındadır ve hiçbir varlık O’nun mukaddes iradesi olmaksızın var olamaz” demektedir¬ler. Ama bunlar ne ilmen, ne imanen ne şuhuden ve ne de vicdanen bu makamın sahibi değiller. Diyelim ki bizim de içinde yer aldığımız bu halk kesimi Hak Teala’nın rububiyetinin ilmine sahip değildir. Tevhidleri noksandır ve Hakk’ın rububiyet ve egemenliğinden mahcub (örtülü) kalmışlardır. Bunlar konumuz olan tevekkül makamına lafız ve iddia dı-şında sahip değillerdir. Bu nedenle de dünyevi işlerde hiçbir şekilde Hakk’a itimad edip dayanmamakta ve zahirî sebep¬ler ve kevnî etkenlerin dışında hiçbir şeye tevessül etmemek¬tedirler. Eğer bunlar kimi vakit Hakk’a yönelip O’ndan her hangi bir şey talep ediyorlarsa bu ya taklit yüzünden birşey¬dir veya ihtiyata yönelik bir durumdur. Çünkü bu eğilimleri onlara herhangi bir zarar getirmemekte ve menfaatlerine olacağı İhtimali mevcut bulunmaktadır. Bu durumda onlar¬da tevekkülden bir eser vardır. Ama eğer zahirî etkenleri uygun bulurlarsa, bunlar Hak Teala’dan ve O’nun tasarrufun¬dan bütünüyle gafil olurlar, bu nedenle de “Tevekkül, kazanç ve iş ile çelişmez” sözü yerinde bir sözdür, delil ve nakle uy¬gundur ama Hakk’ın rububiyet ve tasarrufundan ihtacab et¬mek (uzak durmak, örtülü bulunmak) ve etkenleri yeterli saymak tevekküle aykırıdır.
Dünyevî işlerle ilgili temessük ve tevekkül etmeyen bu kesim, ahiret hususunda ise tevekkülden çok fazla dem vur¬maktadır. Hangi ilim ve marifette veya nefis tezkiyesi ibadat ve taatta tembellik edip gevşek davranırlarsa derhal Hakk’a itimattan dem vurup tevekküle sarılırlar. Amel ve çaba ol¬maksızın sadefee “Allah büyüktür” ve “Allah’ın fazlına tevek¬kül etmişiz” demekle ahiret derecelerini elde etmek isterler. Dünya işlerinde “çaba ve çalışma, Hakk’a tevekkül ve itimat etmekle çelişmez” derler. Ahiret işlerinde ise çaba ve ameli Hakk’ın fazlına ve O’na tevekkül etmeye aykırı sayarlar. Oysa bu, nefı ve şeytanın tuzağından başka birşey değildir. Çünkü bunlar aslında ne dünyevî işlerde ve ne de uhrevî iş¬lerde mütevekkil değiller ve bunların hiçbirinde Hakk’a itimad etmemektedirler. Dünyevî hususları önemsedikleri için sebeplere meyletmekte ve Hakk’a ve O’nun tasarrufuna gü¬venmemekte, buna karşılık uhrevû hususlarda, bunlara önem vermedikleri ve kıyamet gününe hakkıyla inanmadık¬ları için, ahiret hususunda bahaneler üretmektedirler.
Kimi zaman Allah büyüktür (Allah kerimdir) derler. Kimi zaman da Hakk’a ve şefaatçilerin şefaatine güven duydukla¬rını ifade ederler. Oysa bunların laf olmaktan öte hiçbir an¬lamı ve gerçekliği yoktur.
İkinci kesim ise ya delil veya nakil ile Hak Teala’nın işle¬rin takdir edicisi, sebeplerin müsebbibi ve varlık aleminin müessiri olduğunu, kudret ve tasarrufunun sınırsız olduğu¬nu kabul ve tasdik edenlerdir. Bunlar akıl boyutunda Hakk’a tevekkül ederler, yani onların katında tevekkül rüknü aklen ve naklen tamamdır. Bu nedenle kendilerini mütevekil ka¬bul eder ve tevekkülün gerekliliğini delillere dayandırırlar. Bu deliller şöyle sıralanabilir. Birincisi Hak Teala’nın kulla¬rın ihtiyaçlarını bilmesidir. Bir diğeri kullara rahmet ve şe-faat etmesidir. Şu halde kullarına cimrilik etmeyen bu ra¬him alim ve kadire tevekkül edilmesi gerekir, çünkü O, kul¬larının imdadına yetişir, velev ki onlar salih işleri fasitlerin¬den ayırabilecek durumda olmasalar bile onların maslahatı¬na uygun düşeni yapar.
Bu kesim her ne kadar ilmen mütevekkil iseler de aslında tevekkülleri iman mertebesine erişmiş değildir, bu nedenle de sarsıntıdadırlar ve akılları kalpleriyle çatışma halindedir. Bu durumda akılları mağlub demektir. Çünkü kalpleri ebeplere bağımlıdır ve Hakk’ın tasarrufundan mahcubtur (örtü¬lüdür).
Üçüncü kesim, Hakk’ın varlıklar üzerindeki tasarrufunu kalben idrak etmiş, kalpleri işlerin takdir edicisinin Hak Teala olduğuna ve herşeyin egemen ve malikinin O olduğuna iman etmiş olanlardır. Bunlar akıl kalemiyle gönül levhala¬rına tevekkül rüknünü yazmışlardır. Tevekkül makamının sahipleridir bunlar, ama bu kesim de imanın aşama ve dere¬celeri hususunda birbirlerinden çok farklıdır. Ancak kâmil itminan derecesine ulaşanların kalbinde kâmil tevekkül de¬recesi ortaya çıkar ve bunlar, sebeplere gönül verip bağlan¬mazlar; gönülleri rububiyet makamına doğru kanat çırpar ve O’na itminan ve itimad besler. Nitekim o arif de tevekkülü, bedenin kulluğa yönelmesi ve kalbin rububiyete bağlanması olarak tarif etmişti.
Bu zikredilenlerin durumu, kalplerinin fiilî kesrette ege¬men olması halinde böyledir. Değilse, tevekkül makamından geçer ve maksadın dışına çıkarlar.
Şu halde anlaşıldı ki tevekkülün dereceleri vardır ve bel¬ki de (yorumlamakta olduğumuz bu) hadis-i şerif, ikinci ke¬simin durumuna işaret etmektedir; çünkü tevekkülün baş¬langıcı olarak ilimden sözetmektedir ama diğer derecelere de işaret ediyor olabilir. Çünkü tevekkülün başka ayrımlar ba¬kımından da dereceleri mevcuttur. Bu da şudur: Nasıl ki sülük derecelerinde irfan ve riyazet ehli mesela kesret maka¬mından yavaş yavaş vahdet makamına erişirler ve mutlak ef alî fena (yokluk) birden bire gerçekleşmez, aksine tedricen gerçekleşir, aynı şekilde tevekkül, rıza teslim ve sair ma¬kamlar da terdicen gerçekleşirler. Mümkündür ki ilk aşama¬da işlerin bir kısmında ve gizli gaib sebeplerde tevekkül edil¬sin, sonra da yavaş yavaş mutlak makama erişilsin ve hem zahiri sebeplerde hem de batınî sebeplerde hem kendi işle¬rinde hem de ilgili ve yakınlarını işlerinde tevekkül edilsin. Bu açıdan hadis-i şerifte bunun derecelerinden birisinin bü¬tün işlerde tevekkül edilmesi olduğu buyurulmuştur.

2. Bölüm: Tevekkül İle Rıza Arasındaki Farka Dair

Bil ki “rıza” makamı “tevekkül” makamından farklı birşeydir. Rıza, tevekkülden daha ileri ve uludur. Çünkü “müte¬vekkil,”, kendi hayır ve maslahatını talep etmekte ve Hak Teala’yı hayrın faili kabul ettiğinden, O’nu kendine vekil kıl¬maktadır. Buna karşılık “razı”, kendi iradesini Hakk’ın iradesinde fani kılmakta ve kendisi için hiçbirşey istememekte¬dir. Nitekim kimi ehl-i sulüktan sordular:
Ne istiyorsun?” Dedi ki:
“İstememeyi istiyorum.” İstediği rıza makamıdır.
Hadis-i şerifteki: “O sana ne ederse, ettiğinden razı olmandır”   sözündeki maksat ise rıza makamı değildir. Bu ne¬denle de bu sözden hemen sonra:
“Hak Teala’nın yaptığı her şey senin hayrınadır”  buyurulmuştur. Adeta Hazret, muha¬tabında tevekkül makamını vücuda getirmek istemiştir. Bu nedenle de tevekkül için kimi koşullar tertip etmiş ve önce şöyle buyurmuştur:
“Onun senden hiçbir iyilik ve fazlı esirge¬meyeceğini bil”   Sonra da şöyle buyurmuş:
“Ve bu konuda hüküm vermenin O’na ait olduğunu bilmendir.”
Elbette ki Hak Teala’nın her şeye kadir olduğunu bilen ve O’nun hayır ve fazlını kaybetmek istemeyen kimse tevekkül makamına erişir. Hadis de tevekkülün bu iki esasını zikret¬miş ve belirgin oluşlarından ötürü diğer iki üç esası zikretme gereği duymamıştır.
Şu halde, zikredilen koşullardan çıkan netice, Hak Tea¬la’nın yaptığı herşeyin hoşnutluk ve rızayla karşılanmasıdır. Çünkü hayır ve salah bundadır. Bu yolla da tevekkül maka¬mına geçilir ye bu nedenle de şöyle buyurmuştur: Allah ‘a te¬vekkül et.”

3. Bölüm: Tefviz, Tevekkül ve Sıka Arasındaki Farka Dair

Bil ki “tefviz” (kulun bütün işlerini Allah’a ısmarlayıp O’na dayanıp güvenmesi) de “tevekkül’den farklı birşeydir. Nitekim “sıka” (itimad, itikad, itminan v.b) da her ikisinden (tefviz ve tevekkülden) farklıdır. Bu nedenle de bunlar sâlikler makamlarında ayrı ayrı zikredilmişlerdir. Hâce Ab¬dullah buyuruyor ki:
“Tefviz, tevekkülden işaret açısından daha latif mana açısından daha geniştir.”
Çünkü tefviz, ku¬lun çekip çevirmeyi kendinden görmemesi ve bütün işlerde kendini tasarrufsuz bilip Hakk’a mutasarrıf kabul etmesidir. Oysa tevekkülde durum bu değildir. Çünkü mütevekkil, ta¬sarruf, hayır ve salahın celbinde Hakkı kendine vekil kılar. “Olsa olsa tevekkül, tefvizin bir şubesidir sadece.” Çünkü te¬vekkül mesâlihtedir, oysa tefviz mutlak anlamıyla bütün iş¬lerdedir. Ayrıca tevekkül, tevekkülü gerektirecek bir sebep yani kulun ondan ötürü Allah’a tevekkül edeceği bir husus ortaya çıkmadıkça gerçekleşmez. Peygamber (s.a.v) ve ashabı¬nın kendilerine “İnsanlar size karşı ordu toplamışlar; onlar¬dan korkun!” deyince bu söz onların imanını artırdı ve müş¬riklerden, korunmak için “Allah bize yeter, O ne güzel vekil¬dir”   diyerek tevekkül etmelerinde olduğu gibi.
Oysa tefviz sebebin ortaya çıkmasından öncedir. Nitekim Rasulullah’tan (s.a.v) rivayet edilen bir duada şöyle buyurdu¬ğu aktarılmıştır:
“Allah’ım, nefsimi sana teslim ettim, sırtımı sana dayadım, işlerimi sana tefviz edip ısmarladım.”
Kimi zaman da tefviz sebepten sonradır. Al-i Firavun ai¬lesindeki mümin kulun (Habib-i Neccar’ın) tefvizi gibi.
Bu zikrettiklerim, tanınmış arif Abdurrezzak Kaşanî’nin kamil arif Hace Abdullah’ın sözlerini şerhinden yapılmış bir¬kaç alıntının tercümesinden ibarettir. Hace’nin kendi sözleri de buna delalet etmektedir.
“Sıka’da “tevekkül” ve “tefviz”den farklıdır. Nitekim Hace (Abdullah) şöyle buyurmuştur:
“Bil ki, bu üç makam onsuz (sıkasız) gerçekleşmez. Bu makamların ruhu Allah Teala’ya sıkadır. Ve kul, Hak Teala’ya vüsûk duymadıkça bunlara erişemez.
Şu halde Hazret’in tevekkül ve tefvizden sonra “Onda ve diğerlerinde Allah’a itimad et, O’na sika et” demesinin nede¬ni anlaşıldı demektir.

14- HAVF VE RECA

“Ravi diyor ki: “Hz. Sadık’tan (aleyhisselam) Lokman’ın vasiyetinin ne olduğunu sordum, dedi ki:
“Onda hayret verici şeyler vardı, en hayret vericisi de oğluna şunları söylemesiy¬di:
“Allah’tan (azze ve celle), velev insanların ve cinlerin bü¬tün ibadetlerini yerine getirsen bile sana azap edecekmiş gi¬bi kork (havf) ve Allah’tan velev inanların ve cinlerin bütün günahlarını işlemiş olsan bile sana merhamet edecekmiş gibi ümitvar ol. (reca) Hz. Sadık (a.s) daha sonra dedi ki: “Babam şöyle demişti:
“Hiçbir inanmış kul yoktur ki kalbinde iki nur bulunmasın. Korku nuru ve ümit nuru, öyle ki ikisi de tartılsa ne bu ona ağır basar ne de o buna.”

Şerh

Bu hadis-i şerif korku (havf) ve ümitin (reca) her ikisinin de kâmil manada bulunması gereğine delalet eder ve rah¬metten bütünüyle ye’se düşmek ile kötülükten bütünüyle kurtulmuş olduğunu düşünmenin yasak olduğunu bildirir. Bu konuyu birçok başka hadisler ve Kitab-ı Kerim de belirt¬mektedir. Ayrıca ikisinden (havf ve recâdan) herhangi biri¬nin diğerinin önüne geçmemesi de gereklidir. Ve biz inşaai-lah bu konuyu ve hadis-i şerifin işaret ettiği sair hususları birkaç bölüm halinde ele alacağız.

1. Bölüm: Arif İnsanın İki Bakışı Olduğuna Dair

Bil ki hakikatlerin arifi ve “mümkün olan” ile “vacip olan” (celle ve ala) arasındaki nisbeti bilen insanın iki bakışı var¬dır.
Birincisi, kendinin ve kainattaki sair mümkünat’ın zatî noksanlığa bakmak ve bu bakışta ilmen ve aynen, bütün mümkünat’ın noksanlık zilletinde bulunduklarını ve imkan, yoksulluk ve ihtiyaç batağına dalmış bir halde olduklarını, hiçbir şekilde kendilerinden herhangi bir şeye sahip olma¬dıklarını, sırf noksanlık, düşüklük ve mutlak yetersizlik için¬de olduklarını anlamasıdır ki belki bu ifadeler bile bu duru¬mu anlatmak için yetersiz kalmakta ve başka bir şekilde ifade edememekten kaynaklanmaktadır. Zira yoksulluk ve ihti¬yaç “şey olmak”ın (şey’iyyet’in) fer’idir ve bütün mümkünat ve yaratılmışlar kendinden herhangi bir şeye sahip değildir. Dolayısıyla kişi bu bakışta velev rububiyetin mukaddes hu¬zurunda her türlü ibadet, taat, avarif ve maarifi yerine getir¬se bile, boyun büküldüğü, utanç, zillet ve korkudan başka birşey elde etmiş olamaz. Ne ibadet ve taatıymış bu? Kimden ve kim için? Bütün övünçler O’na doğrudur. O’na yöneliktir çünkü o “mümkün”, O’nda herhangi bir tasarrufa sahip de¬ğildir. Olsa olsa, “mümkün’ün tasarrufu Hakk’ın övgü ve se¬nasının belirtilip açıklanması olabilir ki şimdi biz kalemin yularını çekip bu konuya dalmaktan sarfı nazar ediyoruz ve bu makam hakkında şöyle buyurulmuştur:
“Sana gelen her iyilik Allah’tandır, sana gelen her kötülük de kendi nefsindendir.”   Nitekim birinci makam için şöyle buyurmuştur: “De ki: “Hepsi Allah’tandır”   ve söz söyleme ehliyetine sahip birini bu makama ilişkin sözleri:
Yaratış kalemi için hata düşünülemez dedi pirimiz
Aferin o hatalar örten pak nazara
Pîrin sözü ikinci makama sözü aktaranın sözü ise birinci makama ilişkindir. Şu halde bu makamda insanı korku, hü¬zün ve utanç çepeçevre sarar.
İkincisi de Vacip Olan’ın kemaline ve O’nun rahmet, yar¬dım ve lütfuna bakmaktır. Bunlara bakıldığında, havsalanın anlamayacağı kadar büyük olan bütün bu rahmetlerin eşi benzeri olmayan şeyler olduğu anlaşılır. O, kullarına hak edemeyecekleri şekilde bütün lütuf ve bağış kapılarını aç¬mıştır. O’nun nimetleri ezelî ve ebedîdir. Nitekim Hz. Seyyidu’s-Sâcidîn Zeynelâbidin (a.s) dua ve münacatında buna pek çok kez işaret buyurmuşlardır. Bu durumda kişinin recası güç kazanır ve Hakk’ın merhametinden ümitvar olur. Keremliliği sadece yardım ve rahmetinden ileri gelen kerim, bi¬zim istememize gerek olmaksızın bize bütün akıllarını idra¬kinden aciz kalacakları oranda bunca yardım ve inayetlerde bulunan ve masiyet ehlinin isyanlarının O’nun geniş memleketinde her hangi bir gedik açmadığı ve taat ehlinin taattlarının O’na her hangi bir ilavede bulunamadığı bir Malike’1-Mülûk’tur O. O’nun insanları taat yollarına hidayet etmesi ve o Zat-ı akdes’in insanları isyandan menetmesi, sadece kendi kerîmane yardım ve rahmetini daha da genişlenmek is¬temesinden kaynaklanmakta ve bu yolla insanları kemalin makamına ve kamiliyet derecelerine ulaştırıp noksanlık, çir¬kinlik ve şaşkınlıktan uzaklaştırmak istemektedir; Şu halde O’nun izzet ve celal dergahına ve O’nun rahmet ve inayet huzuruna vardığımızda şunları arzetmemiz icabeder.
Rabbimiz, Bize varlık giysisini giydirdin, müdriklerin id¬rak edemeyeceği kadar geniş bir biçimde hayatınızı en güzel şekilde sürdürmemizi sağlayacak imkanlar bahşettin, bize bütün hidayet yollarını gösterdin, bütün bu inayetler sadece bizim içindir, bizim için açılmıştır bütün bu rahmet sofraları. Bizler şu anda ağır günahlarla yüklü olarak senin kerem di¬yarına ve senin izzet ve saltanat huzuruna gelmiş bulunuyo¬ruz. Ama günahkârların günahları senin düzenine herhangi bir halel getirici değil ve senin memleketinde Jıerhângi bir gedik açıcı değildir.
Senin huzurunda bir avuç topraktan başka birşey olmayan şu varlığa ne edersin rahmet ve inayet etmekten başka? Senin dergâhından rahmet umudundan başka birşey bekle¬nir mi?
Şu halde insan her zaman bu iki nazar arasında gidip gelmelidir. Ne kendi kusur ve günahlarına göz yummalıdır ve ne de Hakk’ın (celle celaluhu) rahmetinden ve O’nun yardım, nimet ve lütuf genişliğinden umut kesmelidir.

2. Bölüm: Havf Ve Reca’nın Aşamalarına Dair

Ey aziz! Bil ki havf ve recanın kulların durumlarına ve marifet mertebelerine uygun aşama ve dereceleri vardır. Ni¬tekim halk geneli azaptan havf ettiği (korktuğu) gibi, havas¬sın (seçkinlerin) korkusu kınanmaktan, ehass’ın (daha seç¬kin olanların) korkusu da ihticac’tan delil ileri sürmek¬tendir. Ama biz şu anda bunları izah etmek konumunda de¬ğiliz ve başka şeyleri izah etmeye çalışacğız.
Şu halde bil ki hiçbir yaratılmış, Hak Teala’ya hakkıyla ibadet edemez. Çünkü ibadet O Zat-ı Mukaddes’i yüceltmek¬tir ve her ferdin yüceltmesi O’nun hakkında sahip olduğu marifetin bir fer’inden ibarettir. Ve kulların çabalamaları O’nun izzet, celal ve marifetine bihakkın erişecek bir durum¬da olmadığından, O’nu bihakkın yüceltecek bir konuma eriş¬meleri de mümkün değildir. Nitekim yaratılmışların en şe¬reflisi ve varlıkların rububiyet makamını en iyi bilen bile noksanlığını itiraf etmiş ve şunları arzetmiştir:
“Sana hak¬kıyla ibadet edemedik ve seni hakkıyla tanıyamadık.” Ve ikinci ifade, birincisinin gerekçesi durumundadır. Ve dedi ki:
“Sen kendin, kendini yüceltip ululadığın gibisin.”
Şu halde Hak (celle celaluhu) yegane en yüce varlıktır ve kullar o Zat-ı Mukaddes’i yeterince yüceltip O’na tam anla¬mıyla ibadet edecek durumda olmadıklarından, hiçbir kul Hakk’ın marifet ve Ubudeyyit’i olmaksızın kemal makamına erişemez. Bu, işin erbabı olanlarca gayet belirgin bir husus¬tur ama halk geneli bu durumdan gafildir. Hak Teala kendi kapsamlı lütfü ve geniş rahmetiyle kulların yüzüne gaybî ta¬limat, vahiy ve ilham yoluyla bir rahmet ve inayet kapısı aralamıştır ki bu kapı, ibadet ve marifet kapısıdır. Kendi ibadet yollarım kullarına öğretmiş ve önlerine marifet kapı¬ları açmıştır ki kendi yetersizliklerini olabildiğince telafi edebilsinler, kemale erişmeye çalışsınlar, kulluk nurundan feyiz alıp hidayete erişsinler ve Hakk’ın kerem diyarına, ruh ve reyhan ve cennet-i naim’e ve hatta Allah’ın en yüce razısı¬na kavuşsunlar.
O halde ibadet ve ubudiyet kapısının açılması bütün kul¬ların şükranla karşılaması gereken büyük nimetlerden biri¬dir ve bu nimetin şükrünü eda etmeye kimsenin gücü yet¬mez. Aksine, her şükür, kulların şükründen aciz oldukları yeni bir kerem ve lütuf kapısı durumundadır. Şu halde kişi bu meşrebe aşinalık kazanıp kalbi bu durumdan haberdar olduğu oranda kendi yetersizliğinin bilincine erişir ve velev bütün ins ve cinnin ibadetlerinin tümünü tek başına eda etse bile yine de korku ve yetersizlik yükünü sırtından atamaya¬cağını anlar. Ve Hakk’ın arif kulları ve O’nun has velileri yüzlerine kader sırrından bir kapı açılmış olmasına ve gönül¬leri marifet nuruyla aydınlanmış olmasına rağmen kalpleri
Öylesine büyük bir korkuyla titrer ki velev bütün kemalatı elde etseler, bütün marifet anahtarları ellerine verilse ve gö¬nülleri ilahi tecellilerle dolup tassa da korkularının zerresi bile eksilmez ve titremeleri hiçbir şekilde hafiflemez. Nite¬kim onlardan biri şöyle demiştir:
“Herkes işin sonundan korkar, bense başlangıcından.”
“Subhanallah ve lâ havle ve lâ quvvete illâ billâh”
Allah Teala’ya sığınırım. Allah biliyor ki, insanın kalbi bu kelam karşısında parça parça olmalı, gönlü korkudan erimeli ve çöllere kaçmalıdır. İnsan ne kadar da gafildir.
Diğer bir husus da daha önce başka bir hadisin şerhinde de ifade ettiğimiz gibi bütün taat ve ibadetlerimizin kendi ih¬tiyaçlarımızı tatmine yönelik olması ve bizi harekete geçiren şeyin nefis sevgisi olmasıdır. Oysaki asıl zühd ahiret için ol¬malıdır, ama bizim zühdümüz dünya içindir.
Hasılı velev ins ve cinni bütün ibadetlerini tek başımıza eda etsek bile rububiyet dergahının bize bağışladığının dışın¬da herhangi bir istihkak elde edemeyiz. Hak Tebarek ve Tea¬la bizi kendine yakın bir makama çağırmış “Seni kendim için yarattım”   buyurmuş, yaradılışın maksadını ilahi ma¬rifete erişmek olarak belirlemiş. Ve bize marifet yollarını kul¬luk yolunu göstermiştir ama bizler bütün bunlara rağmen karın ve fercimizi tatmin etmenin dışında hiçbirşeyin peşin¬de değiliz ve bencilliğin dışında herhangi bir maksat gütmemekteyiz.
Şu halde ey biçâre insan! Eğer taat ve ibadetlerin bile se¬ni rububiyet makamından uzaklaştırıp kınanıp sorgulanma¬na yol açıyorsa, o halde güvendiğin şey nedir? Niçin Allah korkusu seni huzursuz etmemekte ve yüreğini kanatmamaktadır? Başka bir dayanağın var mı? Kendi amellerine güveni¬yor musun acaba?
Eğer öyleyse eyvahlar olsun senin haline! Ama eğer Hakk’ın fazıl ve keremine, rahmete yönelik recâya (umud’a) ve Zat-ı Mukaddes’in inayetinin kapsamlılığına itimad edi¬yorsan, evet gerçekten de yerinde ve dosdoğru birşeye güven¬mişsin ve uygun bir melce’e sığınmışsın demektir.
Allah’ım! Yarabbi, bizler yetersiz insanlarız, kendimiz de biliyoruz ki önemsiz ve naçiz kişileriz ve senin dergahına la¬yık değiliz. Baştan ayağa noksan ve ayıplıyız, batın ve zahi¬rimiz masiyet kirleriyle örtülüdür. Biz kimiz ki seni yüceltip ululamaya kalkışalım? Velilerin bile “Bu işe yaramaz dilim¬le mi sana şükredeyim?”   demiş ve acz, zaaf ve yetersizliklerini ilan etmişlerken biz masiyet ehli sana ne diyelim? Di¬yebileceğimiz tek şey senin rahmetinin genişliğini rica ettiğimizdir, umut ve dayanağımızın senin fazl ve mağfiretin oldu¬ğunu belirtmemizdir. Nitekim senin velilerin de bunu ifade etmişlerdir:
Hz. Bakır (a.s) dedi: “Allah’ın rasulü (sav) dedi ki:
“Allah Tebarek ve Teala şöyle buyurdu:
“Amel edenler benim seva¬bım için ettikleri amellere güvenmesinler. Onlar bütün ömür¬leri boyunca olanca gayretleriyle bana ibadet etseler bile yine de kusurdan kurtulmuş olamazlar ve bu amelleriyle benden istediklerine, cennetlerimdeki kerem ve lütuflarıma ve katım¬daki yüce mertebelere erişemezler. Şu halde benim rahmeti¬me bel bağlasınlar, benim fazlımdan ümitvar olsunlar ve be¬nimle ilgili olarak hüsnüzan beslesinler ki rahmetim onlara erişsin, ihsanım onları rızama ulaştırsın ve bağışlayıcılığım üstlerini bağışlamamla örtsün. İşte o, Rahman ve Rahim olan Allah benim ve bu isimle anılırım.”
Rivayete göre Hak Teala kıyamet günü rahmetini öylesi¬ne yayacaktır ki şeytan bile Hakkın bağışlamasına tamah edecektir. Bu dünyada rahmetinden pek az bir kısmım tecel¬li ettirdiği halde, rahmeti herkesi ve herşeyi çepeçevre ku¬şattığına göre Allah Tebarek ve Teala o rahmet ve lütuf diya¬rında neler yapacaktır acaba? Şeytanın bile tamah edebilece¬ği genişlikte bir lütuf ve rahmet.
Şu halde Hak Teala’yla ilgili hüsnü zannını mükemmelleştir ve O’nun fazlına güven:
“Allah bütün günahları bağış¬lar.”  Allah Teala bütün günahları bağışlar ve tümünü kendi lütuf ve rahmet deryasına garkeder. Hakkın vaadinde hilaf hiçbir şekilde mümkün değildir, ama vaade layık olup olmama sözkonusudur. Şu halde O’nun kamil rahmetinden gönül hoşnutluğu duy, eğer Hakk’ın rahmeti sana erişmeseydi var olman bile mümkün olamazdı, mahluk olamazdın ve her mahluk (yaratılmış) merhum’dur (rahmet edilmiştir).
“Rahmeti her şeyi kuşatmıştır…”

3. Bölüm: Reca İle Gurur Arasındaki Farka Dair

Ama ey aziz! Reca ile gururu birbirinden ayırmada dik¬katli davran. Gurur ehli olmana rağmen kendini reca ehli sanabilirsin. Bunları birbirinden ayırmak ise başlangıç nok¬tasında kolay ve mümkündür. Acaba sende meydana gelen bu durum Hakk’ın emirlerini önemsememen ve Hakk’ı ve O’nun emirlerini küçümsemendenmi kaynaklanmıştır yoksa o Zat-ı Mukaddes’in rahmet ve azametine olan itikadından mı? Eğer bunu ayırmak zor gelirse, sahip olunan durumun meydana çıkardığı etkilere bakarak bir ayrıma gidilebilir. Gönülde Hakk’ın azameti yer etmişse eğer kalb o Zat-ı Mu¬kaddes’in rahmet ve ihsanının kapsamlılığına iman etmiş ise itaat ve ubudiyete yönelir, o doğrultuda hareket eder, çünkü Azim’in ve Nimat Bahşedici’nin ululanması ve O’na kulluk edilmesi fıtrî bir durumdur ve yokluğunun düşünülmesi söz-konusu değildir. Şu halde eğer kuluk görevlerini ifa etmede ve taat ve ubudiyette ciddi davranıyor, amellerine çok güven¬miyor, onları birşey saymıyorsan ve Hakk’ın rahmetine umut bağlayıp yaptıklarından ötürü her türlü kınamaya müstehak olduğunu kabul ediyorsan, bu durumda reca maka¬mına sahipsin demektir. Allah Tebarek ve Teala’ya şükret ve O’ndan bu durumu kalbinde sağlamlaştırmasını ve sana da-ha yüce bir makam ihsan etmesini niyaz et. Ve eğer, Allah göstermesin, Hakk’ın emirlerini önemsemez bir haldeysen ve Zat-ı Mukaddes’in buyruklarını değersiz şeyler hükmünde görüyorsan, bil ki bu durum kalbinde yer etmiş gururdur ve şeytan ile nefs-i emmarenin tuzaklarında biridir. Eğer Hakk’ın rahmet ve azametine imanın varsa, bu imanı sende etkileri görülür. Amelleri iddialarda ters düşen kişi kendi kendini yalanlar durumdadır. Bunun muteber hadislerde pek çok dayanağı mevcuttur:
“Ravi der ki: “Hz. Sadık aleyhisselam’a dedim ki:
“Halk¬tan bir bölümü masiyetler işledikleri halde “biz ümidvarız (reca ehliyiz) diyor ve bu durumlarını ölünceye değin sürdü¬rüyorlar.” Buyurdu ki:
“Onlar yersiz arzuların peşine düşmüş kimselerdir. Dedikleri yalandan ibarettir. Recâ ehli de¬ğillerdir. Birşeyi umup dileyen kişi, onu elde etmek için gay¬ret eder, birşeyden korkan kişi de o şeyden kaçınıp firar eder.”
Kafî-i Şerifte bu anlama delalet eden başka bir rivayet daha mevcuttur:
Ravi der ki: “Hz. Sadık aleyhisselam’ın şöyle buyurduğu¬nu duydum:
“Mü’min kişi inanmış olamaz hem korku (havf) ve hem de ümit (recâ) içinde olmadıkça ve korku ile ümit içinde olamaz korku ve ümidin gereğini yerine getirmedik¬çe.”
Kimileri demiştir ki, amel etmediği halde beklenti ve reca sahibi olanın durumu, etkenleri devreye sokmadığı halde et¬ki bekleyip uman kişinin durumuna benzer. Veya tohum ek¬mediği ya da toprağı koruyup gözetmediği, sulamadığı ve en-geleri ortadan kaldırmaya çalışmadığı halde ürün bekleyen çiftçiye. Buna, recâ sahibidir denilemez. Olsa olsa ahmak ve budala biridir bu.
Ahlak ıslahına yönelmediği ve masiyetlerden sakınmadı¬ğı halde amel eden kişinin durumu da tarlaya tohum ekenin durumuna benzer. Elbette ki böyle bir ziraattan hiçbir netice alınamaz. Şu halde istenen ve arzulana reca, kişinin Hak Teala tarafından kendisine bağışlanan bütün imkan ve tasar¬rufları devreye sokarak masiyetten uzaklaşmaya ve hidayete yönelmeye çalışmasıyla mümkündür. Ancak böyle olduğu za¬man kişi Hak Teala’nın inayet ve ihsanına mazhar olabilir.
O halde eğer kul gönül tarlasını fasit ahlak dikenlerinden ve masiyet taşlarından arındırıp amel tohumlarını eker ve bu tohumları halis yararlı ilim ve iman suyuyla sular. Ve ken¬dini beğenmişlik, riya ve benzeri zararlı otları bu tarladan uzak tutmaya gayret ettikten sonra Hak Teala’nın inayet ve ihsanını niyaz ederse gerçek ve uygun recâyı gerçekleştirmiş olur. Nitekim Hak Teala şöyle buyurmaktadır:
“Onlar ki inandılar, hicret ettiler. Allah yolunda dhad et¬tiler, işte onlardır Allah’ın rahmetini umanlar (recâ eden¬ler).”

4. Bölüm: Havf Ve Recâ’nın Yekdiğerine Denk Olması Gerektiğine Dair

Bu hadis-i şerifin devamında, havf ve recanın birbirinden üstün tutulmaması ve yekdiğerine denk olması gerektiği zik¬redilmiştir. Nitekim Hz. Sadık (as) İbn Ebi Umeyr’e bu duru¬mu bildirmiştir. İnsan yetersizliğini idrak edip ubudiyete yö¬neldiğinde ve ahiret yolunun çetinliğini düşündüğünde bü¬yük bir havfa (korkuya) sürüklenir. Ve günahlarını düşünüp kendisinden önce günahları ve imansızîıklarıyla göçüp giden, önceki durumları hoş ama sonraki durumları kötünün uç noktasıyla neticelenen kişilerin halini değerlendirdiğinde korkusu daha da şiddetlenir.
Kafi’de Hz. Sadık’tan (aleyhisselam) şöyle bir hadis nak¬ledilmektedir:
Hz. Sadık (a.s) buyuruyor ki:
“Mü’min, iki korku arasında¬dır. İşlenmiş günah ki Allah’ın ona ne tür bir karşılık vere¬ceğini bilmez ve geriye kalmış ömür ki onda da ne tür hareketlerde bulunacağını bilmez. Bu nedenle de korkuyla yatıp kalkar ve onu korkudan başka birşey ıslah etmez.”
Kafî’de Hz. Sadık’tan (as) nakledilen hadiste yer alan Resul-i Ekrem’in (s.a.v) hutbesi de bu manaya delalet etmekte¬dir. İnsan daima nihai derecede noksanlık ve kusur içinde, Hak ise daima nihaî derecede mükemmellik, yücelik, bağışlayıcılık ve ihsan konumundadır ve kul bu iki durum arasın¬da her zaman için hem korku (havf) ve hem de umut (recâ) mertebesindedir. Ve sâiikin kalbinde hem esmâ-i celâliyye ve cemâliyye birbirine denk bir şekilde tecelli ettikleri için, havf ve recâ birbirine denk durur, biri öbürüne ağır basmaz.
Kimileri de demiş ki kimi zamanlar havf (korku) insan için daha yaraarlıdır, sağlık ve esenlik zamanları gibi. Bu durumda korku insanı salih amele ve kemale sürükler, kimi zamanlar da recâ (ümit) daha yararlıdır. Ölüm belirtilerini ortaya çıktığı zamanlar gibi. Bu durumda umut insanın Hak Teala’ya daha münasib bir şekilde muhatab olmasını sağlar. Ama bu yorum, daha önce söylenenlere ve zikredilen hadisle¬re uygun düşmemektedir. Çünkü mahbûbun recası (umudu) onu salih amele ve ahirete kazanmaya sürükler ve Hak’tan korku duyma da her zaman tatlıdır ve umuda ters düşme¬mektedir.
Kimileri de demiş ki, havf, ahiret yurdunda nefsanî fazi¬letler ve akli kemallerden biri değildir. Sadece dünyada ve amel durumunda yararlıdır, Çünkü bu durumda ibadetlerin yerine getirilmesini ve masiyetlerin terkedilmesini sağla¬maktadır, ama dünyadan ayrıldıktan sonra herhangi bir ya¬rar sağlamaz. Oysa reca (umut) dünyadan ayrıldıktan sonra ahirette de bakîdir. Çünkü kul Allah’ın rahmetine ne kadar nail olsa Hakk’ın fazlına olan iştiyakı o oranda artar. Zira ki Hakk’ın rahmet hazineleri bitimsizdir. Şu halde havf geçici, reca ise kalıcıdır.
Muhakkik muhaddis Meclisi (rahimehullah) buyuruyor ki: Hak olan şudur ki mademki kul hali hazırda dünyada ve dar-ı teklifte bulunmaktadır, şu halde onun için hem havf ve hem de recâ vazgeçilmez şeylerdir. Ama ahiret diyarına inti¬kal ettikten sonra herhalde bunlardan biri diğerine üstün bir konuma yükselecektir.
Ben ise diyorum ki: Ahiret aleminde havf ve recanın du¬rumuyla ilgili olarak söylenen bu sözler reca ile ilgili zikret¬tiğimiz şeylere uygun düşmemektedir. Ve velev bu söylenen¬ler doğru bile olsa bu havf ve recaları sevap mükafata yöne¬lik olan kimseler için geçerli olabilir.
Oysa havas ve evliyanın durumu bundan çok farklıdır, zi¬ra azamet ve celalin müşahede edilmesi ve lütuf ve cemal isimlerini kalpte tecelli etmesiyle ortaya çıkan havf ve recâ, ahiret durumunun muayenesiyle ortadan kalkmaz ve yekdi¬ğerine galebe çalmaz. Tersine ahiret aleminde celal ve aza¬metin eserleri ve cemal ve lütfün tecellileri daha fazladır ve Hakk’ın azametinden kaynaklanan havf, ruhanî lezzetlerden biridir ve bu:
“İyi bil ki Allah’ın velilerine (sevdiklerine, dost¬larına) korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.”  Ayet-i kerimesine de ters düşmemektedir. Düşünüldüğünde bunun böyle olduğu görülür. Yukarıda görüşü aktarılan kişi¬nin de belirttiği gibi korku, nefsanî faziletlerden değildir ve korku celal ve azametten değildir. Çünkü O kemaldir, mü¬kemmellerin mükemmelidir. Ve’lm-hamdu lilahi alâ cemâliki ve celâlihi ve ‘s-salâtu ala muhammedin ve âlihi.

15- MÜMİNLERİN İMTİHAN EDİLİP DENENMESİ

“Semâe, Hz. Sadık’ın (aleyhisselam) şöyle dediğini rivayet etmektedir:
“Ali’nin (as) kitabında şöyle bir ifade vardır. “Be¬laya mübtela olmak açısından peygamberler insanların en uç noktasında yeralırlar. Daha sonra peygamberlerin vekilleri (halefleri), onlardan sonra iyiler ve daha sonra da iyiler. Ve muhakkak ki mü’minler sahip oldukları iyilikler oranında belalara mübtela olurlar. Şu halde kimin dinî durumu iyi ve amelleri güzel olursa belası da o oranda şiddetli olur. Bu ise, Allah Teala’nın dünyayı mümin için bir mükafat diyarı kıl¬mamış olmasından ve kafire bir ceza diyarı haline getirme¬miş olmasından ileri gelmektedir. Kimin dini mahdud ve aklı zayıf ise, onun belası da o oranda sınırlı ve zayıftır. Bela, muttaki müminin üstüne yağmurun yağışından daha hızlı yağar.”

Şerh

Kimileri, “bu hadis-i şerifte geçen “insanlar” (“İnsanların en uc noktasında” ifadesinde geçen “insanlar”) ifadesinden, insanların en mükemmel noktasında yer alan peygamberler, evliya ve asfiya kastedilmiştir, nitekim bu rivayetlerde var¬dır, demişlerdir. Oysa bu yersiz bir kanıdır. Burada bütün insanları kastedilmiş olmalıdır. Bu açık bir husustur. Bunun için Kafî’nin bu babına müracaat edilebilir. Ve eğer bir ha¬diste “nas” (insanlar) ifadesi kamil insanlar için kullanılmış¬sa bu, nasın her zaman kamil insanlar anlamına geldiği ma¬nasına alınamaz.
Bela ise deneme ve imtihan etme anlamındadır ve müsbet ve menfi anlamda kullanılabilmektedir. Nitekim bunu dil bilginleri de belirtmişlerdir. Hak Teala’nın kullarını ken¬disiyle imtihan ettiği herşey bela ve ibtiladır. Bu hem dünye¬vi hastalık, illet, yoksulluk, zillet ve perişanlık olabilir, hem de onlar sayesinde kişinin imtihandan geçirileceği tam tersi durumlar, yani makam ve mevki, iktidar, servet, riyaset, iz¬zet ve azamet olabilir. Ama ne zaman “bela”, “beliye”, “ibtila” veya benzerleri mutlak şekliyle kullanılsa, o durumda bun¬lar ilk şıkkı ifade ederler.
Şimdi de Allah Teala’nın izin ve keremiyle bu hadisin yo¬rum gerektiren yanlarını birkaç bölüm halinde ele almaya çalışacağız.

1. Bölüm: İmtihanın Anlamı, Sonucu Ve Hak Teala’yla İlgisine Dair

Bil ki insanî ruhlar ortaya çıktığı sırada, bedenlerle ilişki içine girme ve mülk alemine (dünya) gönderilmesi sırasında bütün ilim, kültür ve güzel-kötü melekelerinde, bütün idrak ve kuvvelerinde bilkuvve (potansiyel) durumundadır ve ya¬vaş yavaş faaliyete geçip Hakk’ın (celle ve ala) inayetiyle on¬da önce cüz’î ve zayıf idrakler gelişir (dokunma duyusu ve sair zahirî duyular gibi) ve sonra da tedrice batanı idraklere kavuşur, ama gene de bütün kuvvelerinde bu bilkuvvelik (yani potansiyel durum) devam eder. Ve eğer etki altına alın¬mazsa doğası gereği habis kuvvelere mağlub düşer ve uygun¬suz durumlara meyleder. Çünkü şehvet, öfke ve benzeri içsel cazibeler onu doğal olarak fısk ve fücura, zulmetmeye ve sapkınlığa yönlendirip çeker ve birkaç kez onlara tabi olunca da kısa süre zarfında oldukça garib bir hayvana ve acaib bir şeytana dönüşür. Ama Hak Teala’nın inayet ve rahmeti ezel¬den beri adem oğlunun haline şamil olduğundan, onda iki mükemmel mürebbi ve uyarıcı yer almıştır ki bunlar adem oğlunu onlar sayesinde cehalet, noksanlık ve kötülük çuku¬rundan ilim, marifet, kemal ve cemal ve mutluluk doruğuna yükselebileceği iki kanat durumundadır. Adem oğlu bu iki kanat sayesinde tabiatın dar alanından çıkıp geniş ve yüce melekût fezasına yükselebilir. Bunlardan bir tanesi batınî mürebbi olan akıl ve değerlendirme kuvvesi, diğeri de harici mürebbi olan peygamberler ve saadet ve şekavet yollarının göstericileridir. Ve bu ikisinden hiçbiri yekdiğerinden ayrı ve müstakil olarak bu görevi tek başlarına ifa edemezler. Ne be¬şer aklı tek başına saadet ve şekavet yollarını keşfedebilir ve gayb alemi ile ahirete yol bulabilir ve ne de peygamberlerin rehberlik ve yol göstericiliği tek başına, akıl ve değerlendir¬me kuvvesinden bağımsız bir şekilde buna muvaffak olabilir. Bu nedenle de Hak Tebarek ve Teala bu iki mürebbiyi birlik¬te lütfetmiştir. Bunları lutfetmesinin sebebi ise beşerin sınanmasıdır. Çünkü insanlar bu iki nimet sayesinde birbirin¬den ayrılıp sınıflanmakta, mesut ve şakî, itaatkâr ve âsi, kâmil ve noksan olanlar bu iki nimet sayesinde birbirinden ayrılmaktadır. Nitekim yüce Velayet Sahibi (Hz. Ali) şöyle buyurmuştur:
“Elçisini hak üzere gönderene andolsun ki belalara uğratı¬lacak ve pek çok elekten geçirilip sınanacaksınız.”
Kafî’de “Temhis ve İmtihan” babında da İbn Ebi Ya’fur Hazreti Sadık’tan (as) şunu nakletmektedir:
“İnsanlar istisnasız birşekilde arındırılacak, imtihan edi¬lip birbirinden ayrılacak ve eleneceklerdir.”
“Buyurdu ki: “Ey Mansur! Muhakkak ki kıyamet erişmez size üzüntüden önce, kayır vallahi sizler elenip ayıklanmadıkça hayır vallahi sizler halis kılınıp arıtılmadıkça ve hayır vallahi kim üzülecek, kim mesut olacak belli olmadıkça.”
Hz. Ebul-Hasan’dan (as) rivayet edilen bir diğer hadiste şöyle buyrulmuştur:
“Altının arıtılması giri arıtılacaklar.”
Yine Kafî’de senedi Hz. sadık’a ulaşan bir rivayette şöyle buyrulmuştur:
“Allah’ın istek, kaza ve iptilası olmaksızın gerçekleşen hiçbir daralma ve genişlik yoktur.”
Yine Hz. Sadık’tan (as) nakledilen bir hadiste şöyle buy¬rulmuştur:
“İçinde darlık ve genişlik bulunan Allah Teala’nın hiçbir emri ve buyurması veya sakındırması yoktur ki içinde Allah Teala’nın imtihanı ve yargısı bulunmasın.”
Burdaki “darlık” (Kabz) sakındırma ve engellenme, “ge¬nişlik” (bast) ise ihsan ve lütuf anlamındadır. O halde her imkan ve lütuf her emir ve sakındırma, imtihan amacına yö¬neliktir. Demek ki peygamberlerin gönderilmesi ve semavi kitapların tenzil edilmesinin tümü insanların birbirinden temyiz edilmesi ve şakiler ile saidlerin, mutiler ile asilerin birbirinden ayrılması içindir. Hakk’ın imtihanı da bu temyizi bilmek değil, insanların gerçekten birbirinden ayrılmasıdır. Çünkü Hak Teala’nın ilmi ezelidir ve herşeyi henüz var edil¬meden önce bile kapsamaktadır. Filozoflar bu imtihan ve ibtila hakkında daha pek çok şey söylemişlerdir. Ama bunla¬rın zikri bu kitabın kapsamını aşmaktadır. Sadece şu kada¬rını söylemekle yetiniyoruz ki bu imtihanın aslı, said ve şaki olanların birbirinden ayrılıp temyiz edilmesidir.
Bu imtihanda herkesin durumu delil ve açıklanmışlık doğrultusunda gerçekleşmekte ve herkes bilerek saadet veya şekavet yolunu tercih etmektedir. İtirazı gerektirecek bir şey kalmamıştır. Kim saadeti ve ebedi hayatı tahsil ederse, bunu Hakk’ın tevfık ve hidayetiyle tahsiledecektir. Çünkü o bütün imkanları insanlara bağışlamıştır, kim de şekaveti tahsil eder, helaka sürüklenir ve şeytana ve nefsine tabi olursa hi-dayetin bütün yolları ve saadete ulaşmanın bütün imkanları kendisine açık olduğundan, kendi eliyle kendisin helak ve şekavete sürüklemiştir; itirazını haklı çıkaracak hiçbir şey yoktur.
“Herkesin kazandığı iyilik lehine kazandığı kötülük de kendi aleyhinedir.”

2. Bölüm: Enbiya, Asfiya ve Mü’minlerin İptilasının Şiddetine Dair

Bil ki, bundan önce insanın ortaya koyduğu her davranı¬şın ve hatta beden mülkünde gerçekleşen ve nefsin idrakine müteallik olan herşeyin nefsi üzerinde bir etkisinin olduğu belirtilmişti. Bunlar ister iyi ameller olsunlar, ister kötü ameller, değişmez.
Mesela insanın yiyip içtiklerinden veya tattıklarından el¬de ettiği her lezet nefs üzerinde etki bırakır, ruhun derinlik¬lerinde o şeye karşı ilgi ve muhabbet doğar ve nefsin ona olan ilgisi artar. Ve bunlara ne kadar rağbet edilirse nefsin bu aleme duyduğu ilgi ve sevgi o oranda şiddetlenir. Nefs dünyaya bağlanır, onun tiryakisi olur. Aldığı zevk arttıkça bu sevgisi daha da kokleşir. Hayat şartları ne oranda rahatlaşıp kolaylaşırsa, dünyaya ilgi duyma ağacı o oranda gelişip serpilir. Ve nefs ne oranda dünyaya yönelirse, Hak’tan ve ahiret aleminden o oranda gafilleşir. Ne zaman ki nefsin bü¬tün esasları dünyevîleşti o zaman bütün eğilimleri maddi ve dünyevî bir hal alır. Hak Teala’dan ve O’nun kerem diyarın¬dan yüzçevirir. Ve:
“Tere yapışıp kaldı ve hevesine tabi oldu”
Şu halde lezzet ve iştiha denizine dalmak muhakkak dünyayı sevmeyi doğurur. Dünyayı sevmek, ondan başkasına nefret etmeyi beraberinde getirir ve mülk alemine yönel¬mek melekût aleminden gafil olmaya neden olur. Nitekim bunun tersine eğer insan herhangi bir şeyden kötülük görür¬se, nefste o şeye karşı nefret doğar. Onun nefreti ne oranda güçlü ve belirgin olursa, batınî nefret de o oranda güçlü olur. Nitekim bir kişi herhangi bir şehirden geçerken bir hastalığa yakalansa ve dahilî ve haricî sıkıntılarla yüzyüze gelse der¬hal oradan nefret duyar ve ayrılmak ister. Hastalık ve sıkın¬tı ne oranda fazla olsa, kaçma arzusu ve nefret de o oranda fazla olur. Ve eğer daha iyi bir şehir biliyorsa o şehre göç eder. Yok eğer oraya gidemiyorsa hasretini çeker ve gönlünü oraya hicret ettirir.
Şu halde eğer insanın bu dünyadan elde ettiği şey sadece bela, sıkıntı ve rahatsızlıklar olursa ve dünya, üstüne fitne ve sıkıntı dalgalarını salıp durursa hemen dünyadan nefret duymaya başlar, ona olan ilgisi azalır ve dünyaya güvenme¬me durumu ortaya çıkar. Ve eğer başka bir aleme itikadı varsa ve elem ve sıkıntıdan, arınmış bir diyarın varlığından haberdarsa, derhal o diyara sefer eder. Eğer cismanî sefere gücü yetmiyorsa, ruhanî yönden sefer eder ve gönlünü oraya gönderir.
Çok açıktır ki bütün ruhsal, ahlaki ve amelî fesatlar dünyayı sevmekten ve Hak teala ve ahiretten gafil olmaktan kaynaklanmaktadır. Dünya sevgisi her günahın anasıdır. Buna karşılık bütün nefsanî, ahlakî ve amelî ıslahatın kay¬nağı da Hakk’a ve O’nun kerem diyarına yönelmek ve dün¬yaya ilgi duymayıp onun süslerinden yüz çevirmek ve onlara güvenmemektir.
Demek ki Allah Teala’nın kime lütuf ve inayeti daha faz¬la ise ve merhameti kimin haline daha şamil ise onu o oran¬da bu dünyadan ve içindeki süslerden uzaklaştırır. Bela ve fitne dalgalarını daha çok üstüne salar ta ki ruhu bu dünya¬dan ve süsünden uzaklaşsın, imanı oranında ahiret alemine yönelsin ve gönlünün yüzü o tarafa yönelik olsun. Ve belala¬ra tahammül etmek için bu durum yeter de artar bile.
Hadis-i şeriflerde de bu manaya işaret edilmektedir:
“Hz. Bakır (as) buyuruyor ki:
“Muhakkak ki Allah Teala mümini bela ile hediyelendirir, tıpkı kişinin seferden dönün¬ce aile bireylerine hediye getirmesi gibi ve onu dünyadan per¬hiz ettirir, tıpkı hekimin hastayı perhiz ettirmesi gibi.”
Aynı anlamda bir hadis daha vardır, ama Hakk’ın bazı kullarına muhabbet göstermesi ve Zat-ı Akdes’in bunlara bü¬yük yardımlarda bulunmasının (Allah Muhafaza) anlamsız ve yersiz birşey olduğu sanılmasın. Aksine, mü’min bir Allah kulunun Rabbine doğru attığı her adımla birlikte Hakk’ın yardımı o kula yönelir ve Hak Teala ona mesafelerce yakla¬şır.
İmanlı olmak ve başarının sebeplerini hazırlamak, karan¬lık bir yolda insanı elinde bir lamba bulunmasına benzer. Bu lamba, attığı her adımda önünü aydınlatır ve bir sonraki adımı atmasına zemin hazırlar. İnsan da ahiret yönünde attığı her adımla yolunun aydınlanmasını sağlar ve Hakk’ın ona olan inayeti artar, kendisine yakınlaşmanın yolunu kolaylaş¬tırır ve uzaklaşmayı güçleştirir. Ve Hak Teala’nın enbiya ve evliyaya olan ezeli yardımı, O’nun ezeli ilmi ve onların her zaman O’na itaat etmelerinden ötürüdür. Nitekim eğer iki çocuğunuz varsa ve daha bebekliklerinden itibaren bunlar¬dan birinin sizi razı ve memnun etmek için elinden geleni yapacağını, öbürününse sizi daima üzeceğini biliyorsanız el¬bette ki ilkini daha bebekliğinden itibaren daha çok sevecek ve ona daha çok ilgi göstereceksiniz.
Allah’ın has kullarının belalara şiddetli bir şekilde mübtela olmalarını bir diğer yönü de onların bu sıkıntı ve belalar yüzünden Hak Teala’yı daima hatırda tutmaları, Zat-ı Mukaddes’e daima niyaz edip münacaatta bulunmaları ve O’nun zikir ve fikriyle hemhal olmalarıdır.
İnsanoğlu doğası gereği, bela ve sıkıntılarla yüzyüze gel¬diğinde hemen birkurtuluş çaresi arar. Buna karşılık rahat ve huzurlu olduğu sıralarda da gaflete sürüklenir. Ve Al¬lah’ın has kulları Hak Teala’nın dışında bir esasa yönelme¬diklerinden sıkınta halinde hemen O’na yönelip devayı O’nda arar ve Allah Teala’nın rahmet ve inayetin kazanma¬ya çalışırlar. İşte peygamberler bu nedenle yoksullluğu zen¬ginliğe, belayı esenliğe ve sıkıntıyı başka bir duruma tercih etmişlerdir. Nitekim hadis-i şeriflerde bu hususun delil ve tanıkları bulunmaktadır.
Bir hadis-i şerifte Cebrail’in yeryüzünün bütün hazinele¬rinin anahtarlarını Hz. Peygambere (s.a.v) sunup bunları ka¬bul etmesi halinde uhrevî makamından hiçbir şey de kay¬betmeyeceğini belirttiği, Ama Hz. Peygamber’in Hak Teala karşısında tevazu gosterek bunları kabul etmediği ve yoksul¬luğu tercih ettiği de ifade edilmektedir.
Kafî’de senedi Hz. Sadık’dan (as) ulaşan bir hadis de şöy¬ledir:
Kâfir, eğer Allah’tan dünyayı ve içindekilerin tümünü is¬tese Allah verir ona.”
Bir diğer hadiste de Allah Teala’nın cisimler alemini ya¬ratmasından itibaren bu aleme lütuf nazarıyla bakmadığı belirtilmektedir.
Mü’minlerin bu ibtila şiddetinin bir diğer yönü de riva¬yetlerde de ifade edildiği gibi onlar için kimi makamların bu¬lunması ve bu makamlara belalara katlanmanın dışında bir yolla erişememeleridir. Ve bu makamların dünyadan uzak¬laşmak ve Hakk’a yönelip yakınlaşmak olması mümkündür. Ayrıca bu bela ve sıkıntıların melekutî suretlerinin bulun¬ması ve onlara katlanmak dışında bu suretlere erişmenin mümkün olmaması da ihtimal dahilindedir. Nitekim bu ko¬nuda Kafî’de senedi Hz. Sadık’a (as) ulaşan bir hadis-i şerif mevcuttur:
“Buyurdu ki: “Muhakkak ki her kulun Allah’ın katında bir derece ve makamı vardır ki o makama şu iki özelliğin dı¬şında bir yolla erişemez: Ya malını mülkünü yitirmesi veya cismine bir bela ve rahatsızlığın erişmesi.”
Hz. Seyyidu’ş-Şüheda (imam Hüseyin)in (aleyhisselam) şehadetiyle ilgili rivayette de Hz. Rasul’ü (s.a.v) rüyasında gördüğü belirtilmektedir. Hz. Peygamber o mazluma buyurmuş ki, “Senin için cennette bir derece vardır ki ona şehadetin dışında bir yolla erişemezsin.”
Elbette ki Allah yolunda şehid düşmenin melekutî sureti onun mülk diyarında gerçeklik kazanması ve kişinin şehit düşmesinin dışında bir yolla elde edilmesi mümkün değildir. Nitekim yüce ilimlerde mütevatir rivayetlerde her amelin öbür alemde bir suretinin olduğu delillerle ifade edilmiştir: Kafî’de Hz. Sadık’tan (as) şu ifade nakledilmektedir:
Buyurdu ki: “Muhakkak ki ecrin büyüğü belanın büyük¬lüğüyle elde edilir. Ve Allah hangi topluluğu sevmiş ise onla¬rı belaya mübtela kılmşıtır.”
Bu konuda daha pek çok hadis rivayet edilmiştir.

3. Bölüm: Peygamberlerin Nefret Edilen Hastalıklara Mübtela Olmalarına Dair

Büyük muhaddis Meclisi (aleyhirrahme) buyuruyor ki: “Bu hadislerde (yani peygamberlerin iptilasıyla ilgili rivayet edilen hadislerde) peygamberler ve evliyanın hissi ve cismanî hastalıklarda sair insanlar gibi oldukları hususu ga¬yet açıktır. Hatta onlar ecirlerinin daha fazla olabilmesi için bu tür sıkıntılara sair insanlara oranla daha açık bir durum¬dadırlar ki bu yolla dereceleri yükselsin. Ve bu durum onla¬rın sahip olduğu makama ters düşüyor da değildir. Aksine, bunlar onları daha da yüceltmektedir. Çünkü eğer bu tür sı¬kıntılara uğramazlarsa gösterdikleri mucize ve harikulade¬liklerden ötürü hıristiyanlann kendi peygamberleri için söy¬ledikleri durumla yüzyüze getirilirler. Ve bu durum rivayetlerde de belirtilmektedir.
Araştırma ve incelemeci Tusî (attarallahu merqadehu) Tecrid’de peygamberlerin kendisinden berî olmaları gereken durum hakkında şöyle buyurmaktadır:
“Kendisinden nefret edilen her şey”
Bunun tefsirinde de: “Peygamberlerin, verem ve cüzzam gibi hastalıklardan münezzeh olmaları lazım, çünkü bunlar nefret çeker ve nefrete mucib olmaları bi’setin anlamına ay¬kırı düşer” denilmiştir.
Ben diyorum ki: Peygamberlik makamı nefsanî kemale ve ruhanî makamlara tabidir, cismanî makamlarla bir ilgisi yoktur ve cismanî hastalık ve noksanlıklar onların ruhanî makamlarına herhangi birzarar veremez. Ve nefret çeken hastalıklar onların yüceliklerinden ve makamlarının azame¬timden hiçbir şey eksiltemez. Bunlar olsa olsa onların kema¬lini tekid eder ve sahip oldukları dereceyi gösterirler. Nite¬kim bu duruma işaret edildi. Ama bu iki araştırmacının ken¬disinden söz ettikleri durum da gözden ırak tutulabilecek birşey değildir. Çünkü halk geneli dereceler arasındaki farkı tesbit edecek durumda olmadığından ve cismanî noksanlığın ruhanî noksanlıktan kaynaklandığını veya onun bir gereği olduğunu düşündüklerinden ve kimi noksanlıkları yüce ma¬kamlara layık görmediklerinden, Hakk’ın inayeti, şerait ve risalet sahibi peygamberlerin bu bir nefret çeken hastalıklara mübtela olmasını izin buyurmamaktadır. Şu halde peygam¬berlerin bu tür illetlere mübtela olmamaları bunların nübüv¬vet makamı için bir noksanlık teşkil etmelerinden ötürü de¬ğil, olsa olsa tebliğin daha etkili olması içindir. Dolayısıyla da şeriat sahibi olmayan kimi peygamberlerin, büyük velile¬rin ve müminlerin bu tür hastalıklara mübtela olmamaları için herhangi bir sebep yoktur. Nitekim Hz. Eyyub ve Hz. Habib Neccar bunlara mübtela oldular ve Hz. Eyyüb’ün bu ibtilasıyla ilgili pekçok rivayet mevcuttur.
Bunlardan birini de Ali b. İbrahim, Ebî Basîr’den, o da Ebu Abdullah (as)’dan rivayet ettiği uzun bir hadiste der ki:
“Onun aklı ve iki gözü haricinde bedenine musallat etti. İb¬lis ona üfledi ve başından ayaklarına kadar bir yara açıldı. Uzun bir zaman böyle kaldı. Allah’a hamd ve şükürler etti. Hatta vücuduna kurt düştü. Kurt bedenînden çıkınca onu çıktığı yere tekrar iade ediyor ve “Allah’ın seni yarattığı yere tekrar dön” diyordu. Böylece pis bir koku peydah oldu. Köy halkı onu köyden çıkararak köyün dışındaki çöplüğe attı.”
Kafi’de ise Ebu Basîr Abdullah (as)’dan rivayet eder:
“Ona dedim ki: “Kur’an’ı okuyacağın zaman kovulmuş şey¬tandan Allah’a sığın. Şeytan’ın iman eden ve rablerine te¬vekkül edenler üzerinde sultası yoktur. Ve dedi ki:
Ey Eba Muhammed, vallahi mü’minin bedenine musallat olur, ama dinine musallat olamaz. Nitekim Eyyub’a musallat oldu ve onun şeklini çirkinleştirdi, ama dinine musallat olamadı. Mü’minlerin de bedenlerine musallat olabilir ama dinlerine musallat olamaz.”
Naciye’den rivayet olunur: “Ebu Abdullah (as)’a dedim ki: Muğire diyor ki:
“Mü’min cüzzam, abraş ve şuna, şuna müb¬tela olmaz.” Dedi ki:
“Öyleyse o kolları çolak olan Habib-i Neccar’dan habersizdir. Zira Habib-i Neccar’ın kolu felç (ve¬ya titrek) idi.”İmam daha sonra elini felçlilerin eli gibi yaparak şöyle buyurdu:
“Sanki ben onun çolak kolların görüyor gi¬biyim. Onlara geldi ve uyardı. Ertesi gün tekrar geldi ve onu öldürdüler. Sonra dedi ki:
Mü’min her bela ile mübtela olur, her şeyden ölebilir. Ama kendi nefsini öldürmez.”
Bu hadislerden ve benzeri daha pek çok hadisten anlaşıl¬dığı gibi mü’minler ve peygamberler kimi zaman bazı masla¬hatlar gereği nefret çekici hastalıklara mübteîa olurlar. Gerçi bu rivayetlerin aksine, Hz. Eyyüb’ün (as) başına bu türden illetler geldiğine ilişkin sözleri reddeden rivayetler de vardır, ama onlara değinmek hem sözü çok uzatacaktır ve hem de bunun pek bir yararı da yoktur.
Hasılı, bu tür hastalıklar mü’minlerin haline herhangi bir zarar vermez, bu onlar için ve peygamberler için herhangi bir noksanlık teşkil etmez. Aksine olsa olsa makamlarını yü¬celtir ve onları daha yüksek mertebelere çıkarır.
“Doğrusunu Allah bilir.”

4. Bölüm: Dünyanın Hak Teala’nın Mükafat Ve Ceza Diyarı Olmadığına Dair

Bil ki, dünya alemi sahip olduğu noksanlık, zaaf ve ku¬surlardan ötürü ne Hak Teala’nın kerem ve sevap ve ne de ceza ve azap diyarıdır. Çünkü Hakk’ın kerem diyarı, nimet¬leri halis, rahatı da yorgunluk ve sıkıntı icab ettirmeyen bir alemdir ve bu alemde şöyle bir nimet mümkün değildir. Çün¬kü bu diyar zahmet diyarıdır ve her nimeti zahmet ve sıkın¬tılarla içiçedir. Filozoflar demiş ki:
Bu alemin lezzetleri elemleri defetmek kabilindendir ve denilebilir ki lezzetleri elemler gerektirmektedir. Çünkü burada her lezzet, sıkıntı elem ve yorgunluk gerektirir, bu alemin maddesi halis rah¬meti içerip kapsayacak genişlikte değildir. Nitekim bu husu¬sa hadis-i şerifin metninde işaret edilmişti ve biz bu yorum¬lamaya gayret etmiştik.
Allak Teala bu dünyayı mümin için mükafat ve kafir için ceza diyarı kılmış değildir.” Burası görev diyarıdır, ahiretin tarlasıdır ve kazanç alemidir. Ahiret alemi ise mükafat ve ceza, sevap ve ikab diyarıdır. Hak Teala’nın bu dünyada masiyet ve sapkınlığa sürükleneni veya birine haksızlık ve zu¬lüm edeni derhal cezalandırıp engelleyeceğini sananlar bu¬nun sünnetullaha aykırı olduğundan gafil olanlardır.
Burası imtihan diyarı ve şakı ile saidin, itaatkâr ile asi¬nin birbirinden ayrılıp ayıklandığı bir faaliyetler alemidir. Amellerin sonuçlarının alındığı yer değil. Ve eğer Hak Teala nadiren bu zalimi derde giriftar ediyorsa, denilebilir ki bu, Hak Teala’nın o zalime bir lütfudur. Eğer zulüm ve masiyet ehlini kendi hallerine bırakırsa aşama aşama azaba yaklaş¬tırmaktır. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur:
“Onları bilmedikleri yerden aşama aşama (azaba) yaklaş¬tıracağız. Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim tuzağım metindir (ondan kurtuluş yoktur).”
Ve buyurmuş ki:
“Kâfirler sanmasınlar ki kendilerine mühlet vermemiz kendileri için hayırlıdır. Biz onlara mühlet veriyoruz ki gü¬nahı artırsınlar. Onlar için elim bir azap vardır.”
Ve Mucme’u’l-Beyân’da Hz. Sadık’tan (as) şu rivayet ya¬pılmaktadır:
“Bir kul günah işlediğinde onun için bir nimet yenilenir ki bu günahından istiğfar etsin ve bu kendisine verilen bir mühlettir.”

5. Bölüm: Ruhsal İptilanın Şiddetin İdrakin Şiddetine Tabi Olduğuna Dair

“Dini ve aklı zayıf olanın belası da az olur.”   Hadis-i şerifi¬nin zeylinden anlaşıldığı üzere belalar hem cisanî olabilirler ve hem de ruhanî.
Akılları zayıf ve idrakleri yetersiz kimseler akıl ve idrak¬lerinin kapasitesi oranında ruhanî belalardan ve aklı sorun¬lardan uzak kalırlar. Buna karşılık akılları kamil ve idrakle¬ri güçlü olanlar ise akıllarını kemali ve idraklerinin şiddeti oranında ruhsal ibtilaları şiddetli olur. İdrakler ne oranda mükemmel ve ruhaniyet ne kadar güçlü olursa belalar o oranda çok ve duyumsanması o oranda şiddetlidir. Bu ne¬denle Hz. Rasulullah’ın (s.a.v) “Hiçbir peygamber benim çekti¬ğim kadar eziyet çekmemiştir.”  Buyruğu da bu anlama delalet ediyor olabilir. Çünkü rububiyetin azamet ve celaletini kim daha çok idrak ediyor ve Hak Celle ve Ala’nın mukad¬des makamını kim daha iyi tanıyorsa o, kulların isyanından ve muharrematı irtakab etmelerinden daha çok müteessir ve müteellim olur. Aynı şekilde, kimin Allah’ın kullarına mer¬hamet, inayet ve şefkati fazla ise onların sapkınlık ve şaki¬liklerinden o daha çok eziyet eder. Ve elbette ki Hatemu’n-Nebiyyin (s.a.v) bu makamda ve sair kemal aşamalarında en¬biya, evliya ve diğer insanlardan daha kamil bir mertebedeydi ve bu nedenle de çektiği sıkıntılar daha çok ve teessürü daha fazlaydı. Ayrıca bu hususun bir diğer yönü de var ama bu, konumuzun kapsamı dışında kalmaktadır. “Vallahu’l-alimu ve lehu’l-hamd.”

16- SABIR

Ebu Basir diyor ki: “Hz. Sadık’ın (as) şöyle dediğini duy¬dum:
“Özgür kişi her haliyle özgürdür. Başına musibet gelir¬se sabreder, musibetler sel gibi aksa üstüne yine de onu yenilgiye uğratamaz. Ama eğer esir olursa kahırlı olur ve ko¬laylıklar güçlüğe dönüşürler. Nitekim Yusuf un (as) köleleştirilmesi, esir edilmesi ve kahra uğraması onun özgürlüğüne herhangi bir halel getiremedi. Ne kuyunun karanlığı ona bir zarar verebildi, ne de başına gelen sair musibetler. Derken Allah ona lütufta bulundu ve melik kılıp ona zulmedeni kendisine kul etti. Sonra da onu peygamber kıldı ve onun saye¬sinde bir ümmete rahmette bulundu. İşte sabır bu şekilde ar¬dından hayrı getirir. Şu halde sabredin, sabırla donanın ki ecre ulaşasımz.”

1. Bölüm: Şehvete Esir Olmanın Bütün Esaretlerin Kaynağı Olduğuna Dair

Bil ki eğer insan şehvet ve nefsanî hevaların boyunduruğu altına girerse, bu bağımlılığı, zillet ve kulluğu günbegün şiddetlenir. Buradaki kulluğun anlamı, kişinin birine boyun eğmesi ve onu tam anlamıyla itaat etmesidir. Ve şehvet ve nefs-i emmareye boyun eğen insan da bunların kulu ve köle-sidir. Onlar neyi emrederlerse tam anlamıyla yerine getirir ve onların huzurunda tam bir köle gibi davranır. Derken du¬rum öyle bir noktaya ulaşır ki, onlara itaat etmeye Allah Teala’ya itaat etmekten daha fazla önem vermeye başlar. Onla¬ra kul olmayı Hakiki Maliku’l-Mulk’ün kulluğuna tercih eder. Böylece hem izzetini, hem de özgürlük ve bağımsızlığını kaybeder. Gönlünü zillet, yoksulluk ve kulluk tozları örter ve dünya ehlinin kulu kölesi olur. Kalbi ehl-i dünyanın ve haş¬met sahiplerinin önünde secdeye varır ve nefsanî arzularını tatmin etmek maksadıyla türdeşlerinden sıkıntı ve zillet çe¬ker, zillete katlanır. Karnını ve belden aşağısını tatmin et¬mek için alçalır. Şehvet ve nefsin esiri olduğu sürece şeref, yiğitlik ve özgürlükten hiçbir nasibi olamaz. O uğurda önüne gelene boyun eğip kulluk eder. Naçizlerin minnetine katlanır ve eğer sayesinde arzusuna ulaşabilecekse halkın en değersi¬zine ve en reziline yaltaklanıp durur.
Şehvetlerinin ve dünyanın kulu kölesi olanlar ve nefsin hevasının boyunduruğunu boyunlarına geçirenler, dünyalık¬larını kendisinden bekledikleri veya umdukları herkese kul¬luk ederler. Bunlar zahirde ne kadar izzet ve iffetten dem vururlarsa vursunlar, bu durumdadırlar. Amel ve sözleri id¬dialarını yalanlar. Ve bu esaret ve kölelik kişiyi her zaman sıkıntı, zillet, yorgunluk ve rezilliğe sürükler. Bu nedenle, şeref ve izzet-i nefs sahibi insanların ne edip edip kendilerini bundan korumaları gerekir. Ve bu pislikten arınmak ve bu zillet boyunduruğundan kurtulmanın yolu da nefsin esaslı bir şekilde tedavi edilmesidir. Bu tedavi ise yararlı ilim ve amel ile mümkündür. Buradaki amel, şer’i prensiplere riayet ve nefse muhalefet etmektir. Nefsi dünyaya ifrat derecesinde bağlılıktan ve şehvete tabi olmaktan bir süreliğine uzak tut¬mak gerekecektir. Ta ki nefs, hayırlara ve kemalata itiyat kaz ansın. Burdaki ilimden maksat ise, kişinin kendi nefsine ve kalbine diğer mahlukatın da kendisi gibi güçsüz, muhtaç ve fakir olduklarını kabul ettirmesi ve diğer yaratılmışların da kendisi gibi her alanda mutlak gani olan Allah’a muhtaç olduklarını tam anlamıyla idrak etmesidir. Onların da ken¬disi gibi kimsenin ihtiyacına cevap veremeyeceklerini ve nef¬sin onlardan niyazda bulunup kendilerine kul köle olmasın gerektirecek bir özelliğe sahip olmadıklarını bilmesi ve onla¬ra izzet, şeref ve mal mülk lütfeden Kadir-i Mutlak’ın bunu herkese lütfedebilecek durumda olduğunu anlamasıdır.
İnsanın karnını doyurmak veya şehvetini tatmin etmek için bunca zillet ve horlanmaya razı ve elinden hiçbir şey gelmeyen, kendisi himmete muhtaç, zelil ve cahil insanların minnetine katlanması gerçekten büyük bir ayıptır.
Eğer minnet altına gireceksen Ganiyyi Mutlak ve Halik-i Semavat ve Arz’ın minneti altına gir ki onun şefkat ve rah¬meti sayesinde her iki dünyada said olasın ve kula kul olma boyunduruğunu boynundan atasın.
“Allah’a kul olmanın, özü, özgürlük ve rububiyettir.”
Hakk’a kul olmak, tek bir merkezî mihvere yönelmek ve ilahî egemenlik şemsiyesi al¬tında bütün saltanatları yok saymak sayesinde kalpte öyle bir hal vücuda gelirki kişi bütün aleme egemen olur. Ve ruh-ta öyle yüce bir hal meydana gelir ki kişi rububiyetin huzu¬rundan ve kendilerine itaatin Hakk’a itaat sayılacağı kimse¬lerin huzurundan, başka bir huzurda boyun eğmez ve başka bir kimseye itaat etmez. Ve eğer işler ters gider de bir dem başkalarının egemenliği altına girerse, bir an bile sarsılmaz ve nefsin bağımsızlık ve özgürlüğü mahfuz kalır. Nitekim Hz. Yusuf ve Hz. Lokman’ın (aleyhimes-selam) zahirî ubudi¬yet altına girmek zorunda kalmaları onların kalbî özgürlük¬lerine hiçbir zarar verememiştir.
Peki ya yüce nefs özgürlüğünden zerre kadar nasib alma¬mış zahirî egemenlik ve güç sahipleri? Onlar zelil birer kul ve nefs ve nevanın itaatkâr köleleridirler ve bu nedenle de naçiz ve değersiz yaratıklara bile yaltaklanırlar.
Hz. Ali b. Hüseyn’in (selamullahi aleyhima) şöyle buyur¬duğu nakledilmiştir:
“Ben dünyayı yaratıcısından bile istemeye haya eder iken nasıl olur da kendim gibi bir yaratılmıştan isterim.”
Ey aziz! Eğer dünyayı istemekten utanmıyorsan, hiç de¬ğilse kendin gibi zayıf bir yaratılmıştan dileme onu. Bil ki yaratılmışlarda senin dünyanı bayındır kılacak güç yoktur. Diyelim ki bir kulun iradesini binbir minnet ve zillet ile celbettin, ama onun Hak mülkünde iradesi geçersizdir ve hiç kimse Malik el-Mulûk’un memleketinde hüküm yürütemez. Şu halde bu birkaç günlük dünya hayatı ve geçici şehvetler uğruna naçiz halka yaltaklanma rabbinden gafil olma, öz¬gürlüğünü ve bağımsızlığını koru, kulluk ve esaret boyundu-ruğunu boynundan çıkarıp at ve her halükarda azad ol. Nite¬kim hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
“Özgür kişi her haliyle özgürdür.”
Ve bil ki zenginlik gönül zenginliğinde ve ruhun hallerine ihtiyaçsız olmaktadır. İnsana bağlı olmayan haricî hususlar¬da zenginlik yoktur. Ben kendim, servet ve mal mülk sahibi öyle kimseler gördüm ki söyledikleri şeyleri haya sahibi hiç¬bir yoksul söyleyemezdi. Öylesine utanç verici şeylerden söz ediyorlardı. O biçarelerin gönlünü zilet ve rezalet külleri kaplamıştı. Yahudiler dünyanın en zengin kişileri olmaları¬na rağmen yüzlerinden daima zillet ve yoksulluk okunmakta ve bütün ömürlerini zahmet, alçalma, acz ve sefalet içinde geçirmektedirler. Bu, o gönül yoksulluğu ve ruh zilletinden başka birşey midir?
Zühd ehlinin arasında öylelerini gördüm ki gönülleri öyle¬sine zengin ve ihtiyaçsızdı ki bütün dünya mülküne en ufak bir değer bile vermiyorlar ve Hak Teala’dan başka hiç kimse¬yi ihtiyaçlarını arzetmeye değer bulmuyorlardı. Sen de ehl-i dünya ve ehl-i riyasetin haline bir bak da durumlarını göz¬den geçir. Göreceksin ki onların halk önündeki zillet ve yal¬taklanmaları herkesten daha fazladır ve halkın önünde eği¬lip durmaktadırlar. Kimi mürid severler ve irşad iddiasında¬ki kişiler de birkaç gün için karınlarını doyurup belden aşa¬ğılarını tatmin etmek için alçalmakta ve nice ziletlere kat¬lanmaktadırlar.
Bu zikredilenler dünyevî zillet ve fesatlardır. Eğer perde¬ler kaldırılırsa şehvet ve hevanın zincir boyundurukları al¬tındaki bu esaretin nasıl bir suret olduğu görülecektir. Allah Teala buyuruyor ki:
“Yaptıklarının karşılığını hazır bula¬caklardır.”   Ve buyuruyor ki:
“Herkesin kazandığı iyilik lehine ve kazandığı kötülük de kendi aleyhinedir.”
O alemde başımıza gelen herşey kendi amellerimizin su¬retidir. (Şu halde) şehvet ve hevaların girift kördüğümlerini parçala, gönlünü azad, et, esaretten kurtul ve bu alemde azadane yaşa ki öbür alemde de azâd olasın. Değilse, bu ema¬reti orada da hazır bulacaksın. Ne korkunç esarettir o! Öyle¬sine ki, Allah’ın velîleri mutlak özgürlüğe eriştikleri halde bu durum karşısında gönülleri Öylesine titriyor ve Öylesine inliyorlardı ki akıllar şaşar.

2. Bölüm: Nefse Esir Olmanın Kötü Sonuçları ve Fesatları

Her ne kadar bu söylenenler bilinen ve tekrar edilip du¬ran şeylerse de bunda herhangi bir sakınca yoktur. Nefsi uyarmak ve hakkı tekrar etmek güzel birşeydir. Zikir, vird ve ibadet tekrarın makbul olması da bundandır. Bundan maksat nefsi alıştırmak ve razı etmektir. Şu halde ey aziz, tekrardan sıkılma ve bil ki insan nefs ve şehvetin esiri ol¬dukça ve şehvetin uzun zincirleri boynuna bağlı durdukça hiçbir manevî ve ruhanî makama erişemez, nefsin batmî ege¬menliği ve etkili iradesi ortaya çıkamaz ve ruhanî kemal ma-kamlarının en büyüğü olan nefsin bağımsızlık ve izzeti meydana gelemez. Olsa olsa, bu esaret ve zillet insanı nefsin buyruklarından dışarı çıkamaz hale gefirir. Nefisle şeytanın derunî egemenliği güçlendiği için bunlar sadece masiyetlerle de yetinmezler ve yavaş yavaş kişiyi küçük günahlardan bü¬yüklerine, orada da inanç gevşemesine, ordan fikirlerin bo¬zulup çarpılmasına ve oradan da peygamberlere ve evliyaya düşmanlık etmeye sürüklerler Bir kez onlara boyun eğen ki¬şi kolay kolay kurtulamaz. Şu halde bu kulluk ve esaretin sonu çok vahimdir ve insanı çok korkunç bir noktaya sürekleyebilir. Halinden haberdar kişinin ne edip edip kendini bu esaretten kurtarması ve henüz eli ayağı tutar haldeyken, genç ve zindeyken ve sağlık durumu elverişliyken bu duru¬ma karşı kıyam etmelidir. Bir süre haline dikkat etmeli ve geçmişte bu duruma mübtela olanların nelerle karşılaştıkla¬rını hatırda tutmalıdır. Kalbine bu üç beş günlük hayatın ge¬lip geçici olduğunu kabul ettirmeli ve Resul-i Ekrem’in (s.a.v) buyruğu olan şu hakikati tam anlamıyla idrak etmelidir:
“Dünya ahiretin tarlasıdır.”
Eğer birkaç gün içinde ekin ekmezsek ve salih ameller işlemezsek fırsat elden çıkar, ölüm vakti erişip de öbür alem başladığında bütün amellerin sonu gelir ve umutlar boşa çıkar. Ve eğer Allah göstermesin şehvete kulluk ve çeşit çeşit nefsanî hevaların esiri duru¬munda iken meleku’1-mevt çıkagelirse mümkündür ki şeytan son hamlesini yapıp imanı elden alsın ve Hakk’a, peygam¬berlere ve velilere düşmanlık içinde göçüp gitme duygusu aşılayıp son amacına da böylece erişsin. Ama Allah biliyor ki bu perdenin ardında ne bedbahtlıklar, karanlıklar ve korkunç durumlar mevcut.
Şu halde ey habis nefs ve ey gafil gönül! Uykudan uyan ve yıllardır seni ifsad edip duran seni esarete duçar kılan ve ne¬reye istiyorsa oraya sürükleyen, seni her türlü uygunsuz amel ve davranışa davet eden bu düşman karşısında kıyam et, bu boyundurukları kır ve zincirleri parçala, Özgür ol, zil¬let ve alçalmayı bir yana bırak ve Hakk’m (celle celaluhu) kulluğu gölgesi altına gir ki her türlü kulluk ve kölelikten azad olup her iki alemde de mutlak ilahi egemenliğe nail ola¬sın.
Ey aziz! Her ne kadar bu alem ceza diyarı ve Hakk’ın ege¬menliğinin açığa vurulduğu mekan değilse ve müminin zin¬danı ise de eğer nefsin esaretinden kurtulup Hakk’a kul ol¬maya yönelir, gönlünü muvahhid kılar, ruhundaki pasları gi¬derir ve gönlünü mutlak kemal mihverine yönlendirir sen bu alemde de bu etkisini açıkça müşahede edeceksin. Gönlünde öylesine büyük bir ferahlık vücuda gelir ki, gönlünün ilahî kemalin mükemmel bir tecelli merkezi olur ve bütün alem¬lerden daha geniş bir hal alır:
“Ne yere sığarım ne göğe ama mümin kulumun gönlü kapsar beni.”
Ve gönülde Öylesine büyük bir ganîlik vücuda gelir ki bü¬tün zahirî ve batını diyarları naçiz görürsün ve iraden öylesi¬ne güçlenir ki Maliku’l-Mulûk’a bağlanır ve her iki alemi de kendine layık bulamazsın.

3. Bölüm: Sabrın Anlamına Ve Sabrın Nefsin Boyunduruğundan Kurtulmanın Sonucu Olduğuna Dair

Nefsin boyunduruğundan ve esaretinden kurtulup özgür olmanın büyük sonuçlarından ve muazzam semerelerinden birisi de sıkıntı ve belalara sabretmedir.
Şimdi de sabrı kısaca tanımlayıp kısım ve semerelerini ve özgürlükle olan ilişkisini anlatmamız icab etmektedir.
Hak taifesinin muhakkiki ve araştırmacısı, ilim ve amel¬de mükemmel bir şahsiyet olan Nasiruddin Tusî’nin (qadde-sellahu nefsehu el-qudsiyye) tarifine göre sabır, nefsi mek¬ruh karşısında boyun eğmekten korumak anlamındadır. Meşhur arif ve muhakkik Menazil es-Sairîn’de buyuruyor ki:
“Sabır, nefsi, sonucu kestirilemeyen gizli sıkıntılardan şika¬yet etmekten sakındırmaktır.”
Ve bil ki sabır makamı orta düzeyde bir makam sayılmış¬tır. Çünkü musibet ve belaları mekruh sayan ve bu yüzden onlardan kaçman bir nefsin marifet makamı noksandır. Bu nedenledir ki kazaya rıza ve belalardan hoşnut olma maka¬mı, daha yüce bir makamdır, ama bu makam da orta düzeydeki makamlardan biri sayılmıştır. Aynı şekilde, masiyete karşı taatta sabretmek de İbadet ve masiyet ile taatın esrarı¬na yönelik marifetin bir noksanlığıdır. Çünkü ibadetin haki¬katini idrak eden ve onun güzel uhrevî suretlerine iman eden ve aynı şekilde müminin maiyetlerinin korkunç uhrevî suretlerine muttali olan kişi için sahip olduğu konum bakı¬mından sabrın anlamı yoktur. Hatta bu husus tersten işler. Eğer hoşnut olacağı rahat bir durumda bulunsa veya durumu herhangi bir ibadeti terketmesine ya da masiyete sürüklenmesine yol açsa, o rahat durum karşısında sabırsızlık gös¬terir.
Her halükarda gerçek anlamıyla sabır nefsin sıkıntılar karşısında sabırsızlık göstermekten sakındırılmasıdır. Ve hidayet imamları veya yüce peygamberlere ilişkin olarak sabır adı altında rivayet edilen hususların cismanî rahatsızlıklara sabretmek şeklinde olması muhtemeldir veya sabırları, mahbubun ayrılığına sabretme olabilir ki bu muhiblerin yü¬ce makamlarından birisidir ve daha sonra bu hususa işaret edilecektir. Değilse, taat, masiyet ve belalar karşısında sab¬retmek sadece onlar açısından değil, hatta onların tabileri açısından bile bir anlam ifade etmez.
Tanınmış arif Kemaleddin Abdurrezzak Kasam Menâzil şerhinde diyor ki:
“Sabır, şikayetten kaçınmadır. Yaratılmış¬tan şikayet edilebilir ama Hak Teala’dan şikayet edile¬mez. Nitekim Hz. Eyyub’un şikayet ediş biçimi şu şekildedir:
“Şeytan bana bir yorgunluk ve azab dokundurdu.”   Ve Al¬lah Teala da onu şu sözleriyle övmüştür:
“Gerçekten biz onu sabredici bulmuştuk.”
Ne güzel bir kuldu o, daima (Allah’a) yönelirdi. Hz. Ya’kub da şikayetini şöyle arzetmiştir:
“Ben üzüntü ve tasa¬mı Allah’a şikayet ederim.”   Ama o, sabredicilerdendi ve bu şikayeti Allah’a yönelik değil, haklılığını savunmaya ve kendisini sıkıntıya sokanlara karşı çıkmaya yönelikti.”
Yüce peygamberlerin ve masum imamların (salavatullahı aleyhim ecmain) siretlerinden de anlaşıldığı üzere, onların makamı sabır, rıza ve teslim makamından daha yüce olması¬na rağmen hiçbir zaman Mabud’un dergahından niyaz, aczi¬ni bildirme ve tazarrudan uzak durmadılar. İhtiyaç ve dilek¬lerini Hz. Hak Teala’ya arz ediyorlardı ve bu ruhaniyet ma¬kamına ters düşmemektedir. Aksine, Allah’ı anmak, mahbub ile üns ve halvette olmak ve Mutlak Kâmil’in azametine kul¬luk ve zillet izharında bulunmak, ariflerin emellerinin sonu ve saliklerin sülûkunun neticesidir.

4. Bölüm: Sabrın Sonuçlarına Dair

Bil ki sabrın pek çok neticesi vardır ki riyazet ve nefs ter¬biyesi bunlardandır.
Eğer insan başına gelen belalara, ibadetlerin doğurduğu zahmet ve sıkıntılara, kimi lezzetleri teketmenin verdiği ra¬hatsızlıklara Hak Teala’nın buyruğu doğrultusunda bir süre¬liğine sabreder. Ve velev zor da olsa bütün bu sıkıntılara kat¬lanırsa nefsi yavaş yavaş bu duruma alışır, güçlüklere katla¬nabilme gücü kazanır ve bu yolla sabır makamından daha yücelere yükselerek diğer yüce makamlara erişir. Masiyetlere bulaşmamakta direnip sabretmek nefsin muttakileşmesi¬ne kaynaklık eder, taatta bulunmakta diretip sabretmek Hakk’a ünsiyet kazanmayı sağlar ve belalara sabretmek ilahî kaza ve kaderden razı olma imkanını doğurur. Ve bun¬lar ehl-i imanın ve hatta ehli irfanın yüce makamlarıdır. Ehl-i Beyt hadislerinde sabırdan büyük bir sitayişle söz edil¬miş ve mesela Kafî’de senedi Hz. Sadık’a (as) ulaşan şöyle bir hadis rivayet edilmiştir.
“Buyurdu ki: “Sabrın imanla münasebeti başın bedenle olan münasebeti gibidir. Baş gittiğinde beden de gider. Aynı şekilde, sabrın gittiğinde iman da gider.”
Senedi Hz. Seccad Ali b. el-Huseyn’e (aleyhimesselam) ulaşan başka bir hadiste de şöyle buyurulmuştur:
“Sabır imandandır imanla olan münasebeti başın beden¬le münasebeti gibidir ve kimin sabrı yoksa imanı da yoktur.”
Sabır, saadet kapılarının anahtarı ve helakten kurtulma¬nın en temel kaynağıdır. Sabır belaları insana kolaylaştırır, katlanılır kılar, problemleri kolaylaştırır, azim ve iradeyi güçlendirir, ruha istikrar bahşeder. Buna karşılık sabırsızlık bizatihi sahip olduğu rezaletin yanısıra insanı sebatsızlaştı-rır, iradesini zayıflatır ve aklı gevşetir.
Büyük araştırmacı Hace Naşir Hazretleri (qaddesellahu sirrehu) buyuruyor ki:
“Sabır batını ızdıraptan, dili şikayetten ve uzuvları uy¬gunsuz davranışlardan sakındırır.”
Sabırsız insanın kalbi muzdarip ve korkulu, gönlü sarsın¬tılıdır. Ve bizatihi bu durum insanın musibetlerine eklenen bir musibet ve beladır ve insanda rahat huzur bırakmamak¬tadır. Oysa sabır, musibeti hafifleştirir, kalbi belalar karşı¬sında güçlendirir ve iradeyi musibetler karşısında galib kı¬lar. Sabırsız ve dirençsiz insan uygun olsun olmasın herkese şikayette bulunur ve bu halk arasında rezil düşmeye ve gev¬şek biri olarak tanınmaya yol açmasının yanısıra, kişinin melaiketullah ve rububiyet dergahının huzurunda değersiz bir hale gelmesine yol açar.
Hak’tan ve Mutlak Sevgili’den gelen bir musibete taham¬mül edemeyen bir kul ve kendisinden binlerce nimet aldığı veliyyi Nimeti’nden bir musibet görünce herkese şikayette bulunan bir insanın ne imanı olabilir? Hakk’ın mukaddes makamına ne teslimiyeti olabilir? Şu halde sabrı olmayanın imanı da yoktur denilmesi yerinde bir husustur. Eğer sen Cenab-ı Rabb’e iman besliyorsan, işlerin mecrasının O’un yed-i kudretinde olduğuna inanıyorsan ve O’ndan başka hiç kimseyi olup bitenlere egemen saymıyorsan elbette ki olup bitenlerden Hak Teala’nın dışında birine şikayette buluna¬mazsın, hatta onları canı gönülden katlanır ve Hak Tea¬la’nın nimetlerine şükredersin.
Şu halde o batını ızdıraplar, o lisanı şikayetler ve azaları¬mızın o uygunsuz hareketleri bizim ehl-i imandan olmadığımıza tanıklık etmektedir. Nimet mevcut olduğu sürece şeklen şükrediyoruz ve bu da sadece nimetlerin daha da faz¬lalaşması içindir. Ne zaman ki bir musibete duçar olduk ve¬ya bir dert ve hastalıkla yüzyüze geldik halka Hak Tebarek ve Teala’da şikayette bulunuyoruz ve kinayeli bir dille olur olmaz herkese şikayet yetiştiriyoruz. Derken bu şikayet ve sabırsızlıklar yavaş yavaş Hak’tan kazayi ilahîden nefret et¬me tohumları ekmeye başlar. Tohumlar yavaş yavaş yeşerir ve serpilip boy atarak birer kuvveye dönüşürler. Hatta Allah göstermesin tam anlamıya Hak Teala’ya ve O’nun kaza ve kaderine kin güdülmeye başlanır. O zaman dizginler elden kaçar ve insan durumun kontrolünü tamamen kaybeder, za¬hir ve batını Hak Teala’ya düşmanlık rengine bürünür ve bu halde öte dünyaya göçüp ebedi azap ve zulmetlere duçar olur. Böyle bir durumdan Allah’a sığınırım. Şu halde, sabır gidince iman da gider denilmesi tamamen sahihtir.
O halde ey aziz! Bu husus çok önemli ve yol çok tehlikeli¬dir. Canı gönülden çaba harca, musibetlere tahammül et ve nefsine kabul ettir ki sabırsızlık bizatihi büyük bir kabahat olmasının yanısıra o bela ve musibetlerin ortadan kalkması¬na da hiçbir yarar sağlayamaz. Zayıf, kudretsiz ve güçsüz kullara kazayı ilahîden ve Hakk’ın etkin iradesinden şikayette bulunmanın hiçbir yararı yoktur.
Nitekim Kafî’de yeralan bir hadis-i şerifte de bu duruma işaret edilerek şöyle buyurulmaktadır:
“Sema’e dedi ki: ‘Ebu Hasan Kazım (as)  bana buyurdu ki:
“Seni hacca gitmekten ne alıkoydu?” Dedim ki:
“Canım sana feda olsun, büyük bir borcun altında kaldım ve malı mül¬küm elimden gitti, ama borcum giden malımdan da daha fazla. Eğer dostlarımızdan biri beni bu durumdan kurtarmasaydı ben kendi başıma kurtulamazdım.” Bunun üzerine bana buyurdu ki:
Eğer sabredersen sana gıpta edilecek bir hale gelirsin, ama eğer sabretmezsen, ister bundan razı ol is¬ter olma, Allah yine kendi hükmünü yürütüp ne yapacaksa yapar.”
Şu halde demek ki sabırsızlığın hiçbir yararı yoktur, hatta çok korkunç zararları da vardır ve peşi sıra imanı alıp götü¬ren bir musibet de getirmektedir. Oysa sabır ve fedakarlık muazzam bir sevap ve ecir kazandırır. Nitekim yorumlama¬ya çalıştığımız hadis-i şerifin zeylinde şöyle buyurulmakta¬dır:
“İşte sabır bu şekilde ardından hayrı getirir. Şu halde sabredin, sabırla donanın ki ecre ulaşasınız.”
O halde bu alemde sabrın sonu hayırdır ve Hz.Yusuf un (as) hayatında da görüldüğü üzere sonucu hayır olan bir du¬rumdur.
Kafî’de senedi Ebu Hamza’ya (rahimehullah) ulaşan bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:
“Hz. Sadık (as) buyurdu ki: “Bir musibete duçar olup da ona sabreden bir mümine bin şehidin ecri vardır.”
Bu hususta daha pek çok hadis mevcuttur ki onlardan bir kısmını sonraki bölümlerde zikredeceğiz. Şu kadarını belir¬telim ki sabrın berzahta çok güzel bir suretinin olacağı delil¬lerle sabit olmakla birlikte bu husus kimi hadis-i şeriflerde de zikredilmiştir. Nitekim Kafî’de senedi Hz. Sadık’a (as) ulaşan bir hadiste şöyle denilmektedir:
“Buyurdu ki: “Mü’min kişi kabre girdiğinde namazı sağında zekatı solunda, iyilikleri önünde durur ve sabrı da et¬rafını sarar. Ne zaman ki onu sorguya çekecek melekler gelir, Sabır, namaz, zekat ve iyiliklere der ki: “Dostunuzu koruyun. Eğer siz korumazsanız ben korurum onu.”

5. Bölüm: Sabrın Derecelerine Dair

Bil ki, hadis-i şeriflerden anlaşıldığı üzere sabrın derece¬leri vardır ve ecir ve sevabı da dereceleri gibi farklıdır. Nite¬kim Kafî’de senedi muttakilerin mevlası ve Mü’minlerin Emiri’ne (aleyhisselam) ulaşan şöyle bir hadis mevcuttur:
“Hz. Emir (Ali) (as) buyurdu ki: “Rasulullah (sallllahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:
“Sabır üç çeşittir: Musibete sabretmek, taatta sabretmek, masiyete sürüklenmemekte sab¬retmek. Musibete, musibet güzelliğe dönşünceye değin sabre¬den (yani güzel bir sabır ile musibetin şiddetini reddeden) ki¬şiye Allah üç yüz derece yazar her bir dereceyle öbür derece¬nin arası, yerle göğün arası kadardır. Taatta sabreden kişi¬ye de Allah altı yüz derece yazar ki her bir dereceyle öbür derecenin arası, yerin dibiyle arşın arası kadardır ve masiyete sürüklenmemekte sabreden kişiye de Allah dokuz yüz dere¬ce yazar ki her bir dereceyle öbür derecenin arası, yerin dibiyle arşın en üst noktası kadardır.”
Bu hadis-i şeriften, masiyete sürüklenmemekte sabret¬menin sair sabır mertebelerinden daha faziletli olduğu anlaşılmaktadır. Hem dereceleri daha fazladır ve hem de derece¬leri arasındaki mesafe daha çoktur. Ayrıca cennetin kapsa¬mının da bizlerin tahmininden çok daha fazla olduğu görül¬mektedir.
Ve cennetin hudutlarına ilişkin “Genişliği göklerle yer arası kadar olan”   ayetinin de amel cennetine ilişkin ol¬ması icab eder. Ama bu hadiste yer alan hudutlarıyla cennet, ahlak cennetidir ve ahlak cennetinde ölçü, iradenin kuvvet ve kemalidir. Bu cenneti hiçbir sınırla sınırlandırmamak ge¬rekir.
Kimileri buyurmuş ki, “Burada maksat yüksekliktir, o ayette ise genişlik sözkonusudur. Arada çelişki yoktur. Ge¬nişlikte birlik ama yükseklikte farklılık mümkün bir durum¬dur.”
Ama bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü buradaki genişlikten maksat, uzunluğun karşıtı olan genişlik (yani “en”) değil, bo¬yutların genişliği (yani “mutlak anlamıyla genişlik) manası¬dır. Zaten yerin ve göğün de öyle uzunluk ve genişliği yoktur. Her ne kadar terim olarak yerin “enlem” ve “boylam”ı varsa da, Kitabullah bu terimler doğrultusunda bir tanımla yapı¬yor değildir. Kafi’de senedi Hz. Sadık’a (as) ulaşan bir hadis¬te şöyle buyurulmaktadır:
“Hz. Sadık (as) buyurdu ki: “Rasulullah (sav) şöyle bu¬yurdu:
“Bir zaman gelecek ki egemenlik, öldürme ve cebrin dışında bir yolla, zinginlik, gasb ve cimrilik dışında bir yolla, sevmek de dinden çıkma ve hevaya tabi olma dışında bir yolla elde edilemeyecek. Sizden o zamana ulaşıp da zengin olabilecek durumda iken yoksulluğa sabreden, halkın sevgi¬sini kazanabilecek durumda iken onların öfke ve kinine sab¬reden ve izzet sahibi olabilecek durumda iken zelil sayılmaya sabreden kişiye Allah, beni tasdik eden elli sıddîkın sevabını bahşeder. ”
Ayrıca Hz. Emimi’1-Mü’minin’den (as) de bu muhtevada bir hadis rivayet edilmiştir. Yani bu konuda pek çok hadis vardır. Ama biz bu birkaç hadis-i şerifle yetiniyoruz.

6. Bölüm: Ma’rifet Ehlinin Sabır Dereceleri Dair

Bil ki, bu makama kadar zikredilen şeyler halk genelinin ve orta düzeyde bulunanların hallerine ilişkindi. Nitekim bu bölümlerin başında da belirttiğim gibi sabır, orta düzeydekilerin makamı sayılmıştır. Ama sabrın, ehl-i sülük ve kemal ve evliyanın durumuna ilişkin dereceleri de vardır. Bu dere¬celerden biri munisleri ve hatta bizatihi kendini bile sevgili yolunda terketmektir ki bu ehl-i sülûkun makamıdır.
Bir diğer aşama da “sabr ma’allah”tır ki bu, ehl-i huzur’un ve Allah’ın cemalini müşahede edenlerin beşeriyet giysilerinden sıyrılıp fiil ve sıfat örtülerinden çıkarak ulaş¬tıkları bir makamdır.
Diğer aşama ise “sabr anillah” tır ki bu ehl-i şuhuddan aşık ve müştakların kendi alemlerine dönüşleri ve yeniden kesret aleminde yaşamaya başlamaları durumunda sahip ol¬dukları bir makamdır. Ve bu sabır derecelerinden en zoru ve en zahmetlisidir. Saliklerin mevlası, Kamillerin Öncüsü ve Müminlerin Emiri (Ali aleyhisselam) “Kümeyi Duası”nda bu mertebeye işaret buyurmuştur:
“”Faraza sabrettim ama senden ayrı olmaya nasıl sabre¬deyim?”
“Rivayet olunduğuna göre muhiblerden bir genç Şiblî’ye sabır hakkında sorarak dedi ki:
Hangi sabır daha şiddetlidir? Dedi ki:
Sabrı lillah. Dedi ki:
Hayır. Dedi:
Sabrı billah. Dedi ki:
Hayır. Dedi:
Sabrı Alallah. Dedi ki:
Hayır. Dedi:
Sabrı Fillah. Dedi ki:
Hayır. Dedi:
Sabrı Ma’allah. Dedi ki:
Hayır. Dedi:
Peki hangisidir öyleyse? Dedi ki:
Sabrı Anillah. Ve hayrete düşen Şiblî bayılarak yere düştü.”
Diğer bir derece de “sabr billah”tır ki bu temkin ve isti¬kamet ehli içindir. Allah’ın ahlakıyla ahlaklandıktan sonra bu mertebeye erişirler. Ama bizim bu mertebelerden herhan¬gi bir nasibimiz ve hazzımız olmadığından sözü burada kesi¬yoruz.
“Ve’l-hamdu lillahi evvelen ve ahiren ve sallallahu ala muhammed ve âlihi’t-tâhirin.”

17- TEVBE

“Muaviye İbn veheb diyor ki: “Hz. Sadık’ın (as) şöyle bu¬yurduğunu duydum:
“Bir kul halis bir şekilde tevbe ederse Allah’ın sevgisini kazanır ve Allah onu dünya ve ahirette ko¬ruyup gözetir.” Dedim ki:
“Nasıl koruyup gözetir?” Dedi ki:
“İki meleğine ona ilişkin yazdıkları günahları unutturur, o kişinin beden uzuvlarına, işlediği günahları gizli tutmalarını ve yeryüzüne de onun dünyada işlediği suçları örtüp gizle¬mesini vahyeder. Bu nedenle Allah’ın muhatabı olur ve aley¬hinde tanıklık edecek hiçbirşey kalmaz.”

Şerh

Bil ki tevbe önemli ve güç bir menzildir. Tevbe, masiyetler ve uygunsuz davranışlardan sonra, nefse tabi olmaktan vaz¬geçilip dönülmesidir. Bu şu demektir:
Nefs, fıtratın başlangıcında her türlü kemal, cemal ve nurdan uzaktır, ama aynı şekilde bunların karşıtlarından da uzak birhaldedir. Boş bir sayfa gibidir, üzerinde ne ruhani kemalden eser vardır ne de bunun karşıtından. Ama özünde her türlü makama ulaşabilmeni istidat nuru mevcuttur. Bu nedenle masiyete yöneldiğinde gönlünde bir sıkıntı hisseder ve masiyetin oranı artıkça hissettiği sıkıntı da artar. Ta ki gönül tamamen kararır, fıtrat nuru söner ve ebedi azaba du¬çar olur. Ama eğer henüz karanlık bütün gönlü sarmadan gaflet uykusundan uyanılır ve “yakza” (uyanma) aşamasın¬dan “tevbe” aşamasına geçilirse (ki inşaallah bunun şartlan ileriki sayfalarda izah edilecektir), bu durumda karanlıktan ve sıkıntıdan asli fıtrat nuruna ve zati ruhaniyete dönülmüş olur. Yani yeniden o kemalattan ve zıtlarından arınmış boş sayfaya rücû eder. Nitekim bir hadis-i şerifte buyrulduğu gi¬bi, “Günahtan tevbe eden kişi hiç günahı olmayan kişi gibi¬dir.”
Demek ki tevbe, günahtan ruhaniyet ve fıtratın hükümle¬rine geri dönüştür, “inâbe” (bir aşamadan öbürüne geçme) ise fıtrat ve ruhaniyetten Allah’a ve nefs diyarından asıl he¬defe hicret etmedir. Şu halde tevbe aşaması inabe aşamasın¬dan daha önceliklidir, ama bu hususun ayrıntılarına girmek konumuzun dışında kalmaktadır.

1. Bölüm: Önemli Bir Nokta

Kurtuluş ve hidayet yolu yolcusunun şu önemli hususu dikkat etmesi gerekir. İleride belirtilecek özellikleriyle sahih bir şekilde tevbe etmek zor bir iştir ve çok az kişi o aşamaya ulaşabilir. Çünkü günah işlemek ve özellikle de günah-ı kebâireye sürüklenmek kişiyi tevbe etmekten de tam anla¬mıyla gafil eder ve eğer günah ağacı insanın gönül tarlasın¬da güçlü bir şekilde kök salarsa, çok kötü sonuçlar doğurur ki bunlardan bir tanesi de kişiyi tevbeden tamamen uzaklaştırmasıdır. Ve eğer o haldeki insanın hatırına nadiren de ol¬sa tevbe etme düşüncesi erişse bile, yarma, öbür güne, gele¬cek aya, öbür aya erteleyerek kendi kendine, “ömrümün so¬nunda, ihtiyarlığımda kesin bir şekilde tevbe ederim” diye¬rek oyalanıp durur. Oysa bilmez ki bu Allah’a tuzak kurma¬ya çalışmaktır.
Sanma ki günah kökleri sağlamlaştıktan sonra insan tevbeye yönelebilsin veya tevbenin şartlarını yerine getirebilsin. Şu halde tevbenin baharı, günah yükünün daha hafif, gönül sıkıntılarının daha az ve tevbenin şartlarının daha kolay ol¬duğu gençlik günleridir.
Yaşlılıkta insanın da haris olduğu ve makam mevkiye da¬ha düşkün olduğu tecrübelerle sabittir. Peygamber hadisleri de buna tanıklık etmektedir. Ama diyelim ki insan yaşlılık günlerinde bu tevbe işine yeltenebildi ve bunu gerçekleştirebildi. Acaba ecelin gençlikte erişmeyeceğine ve yaşlılığa ula¬şabileceğine ilişkin bir garantisi var mıdır? Yaşlıların azlığı, ölümün gençlere yakın olduğunun delilidir. Elli bin nüfuslu bir şehirde seksen yaşına ulaşmış elli kişi bile bulmak müm¬kün olmayabilmektedir.
Şu halde ey aziz! Şeytanın tuzaklarından kork ve “elli şu kadar yıl şehvetlerin peşinde koşar, sonra da tevbe ederim” diyerek Allah’a oyun oynamaya kalkışma. Çünkü bu ham hayalden öteye gidemez.
Eğer hadis-i şerifte Hak Teala’nın bu ümmete lütufda bulunduğunu ve ölüm belirtilerini görülmeye başladığı süre¬ye kadar tevbelerini kabul buyuracağını okumuş veya işitmişsen, evet bu doğrudur, ama heyhat ki tevbe o hengamede insandan kaçar durur. Tevbe sadece sözden mi ibarettir aca¬ba? Hayır, tevbenin gereğini yerine getirmek zahmetli bir iş¬tir. Tevbeden dönmemenin azim ve gayreti ile ilmî ve amelî riyazet lazımdır. Değilse, pek az kişi kendiliğinden tevbe et¬meyi düşünür ve tevbe etmeye muvaffak olur veya eğer mu¬vaffak olur ise tam anlamıyla gereğini ifa edebilir. Ayrıca da¬ha tevbenin gereğini yerine getirmeye kalmadan ecel erişebi¬lir ve kişiyi bütün o masiyet yüküyle alıp götürebilir. Ve o zaman insanın ne sıkıntı ve ezalara duçar olacağını Allah bi¬lir-                      O alemde velev kişi kurtuluş ve mutluluk ehli olsa bile, masiyetlerin ceremesi kolay bir iş değildir. İnsanların şefaa¬te layık ve Erhamurrahimin’in rahmetine nail olabilmesi için nice sıkıntı ve ezalara katlanması gerekecektir.
Şu halde ey aziz! Enkısa zamanda toparlan, azmini güçlendir, iradeni kavi kıl ve daha gençken, dünya hayatındayken tevbe et ki Allah’ın lütfettiği fırsat elden kaçmasın, şeytanî aldatmalara ve nefs-i emmarenin tuzaklarına itibar etme.

Önemli Bir Husus

Dikkat edilecek bir diğer husus da, tevbe eden kişinin tevbe etmesine rağmen o batınî sayfayı ve halis fikir nurunu elde edememesidir. Nitekim kararmış beyaz bir kağıdı eski haline getirmek isteseler asla o eski beyazlık ve parlaklığına döndüremezler. Veya kırık bir kabı tamir etseler eski haline dönmesi çok zordur. Bütün bir ömür insana halisane davran¬mış bir dost ile hıyanet eden ve daha sonra bu tutumundan ötürü özür dileyen dost arasında çok büyük fark vardır.
Buna ilaveten, pek az kişi tevbenin gerektirdiği amelleri hakkıyla ifa edebilir.
Şu halde insan mümkün mertebe masiyet ve günahlara bulaşmamaya gayret etmelidir. Çünkü bir kez bulaştıktan sonra nefsi ıslah etmek çok zordur. Ama eğer Allah göster¬mesin bunlara bulaşılırsa hiç vakit geçirmeden tedaviye çalı¬şılmalıdır, çünkü hem küçük fesadı ıslah etmek daha kolay¬dır ve hem de ıslahın niteliği daha güçlü olur.
Ey aziz! Bu makamda başıboş ve önemsemez tavırla geçip gitme. Halini düşün taşın ve durumunun sonu ne olacak an¬la, Kitabullah’a, Hatem-i Enbiya ve hidayet imamlarının (selamullahi aleyhim ecmaîn) hadislerine, ümmetin alimlerini sözlerine ve vicdanınla aklının hükmüne, vicdanlı bir şekli¬de müracaat et, bu kapının yüzüne kapanmasına izin verme, bu fırsata gereken önemi ver ve Allah Tebarek ve Teala’dan başarı niyaz et. Resul-i Ekrem ve hidayet imamlarının (selamullahi aleyhim) ruhaniyetinden yardım iste ve veliyy-i emr, namus-i zaman Hz. İmam-ı asr’a (Mehdi) (accelallahu ferecehu) sığın. Elbette ki o yüce şahsiyet, güçsüzlerin elinden tutacak biçarelere yardım buyuracaktır.

2. Bölüm: Tevbenin Rükünlerine Dair

Bil ki mükemmel bir tevbenin kimi rükün (esas) ve şart¬ları vardır ki onlar olmadıkça sahih tevbe gerçekleşemez. Şimdi bunların en önemlilerine değineceğiz.
En önemli rükün olan ilk rükün, geçmiş kusur ve günah¬lardan pişmanlık duyma, ikincisi ise o kusur ve günahlara ilelebed dönmemeye azmetmektir. Ve bu ikisi tevbeni temel şartları ve gerçekleşmesinin temel destekleridir. Gerçek tev¬be bu yolla gerçekleşir. Bunların olabilmesi de insanın masiyetlerin ruhtaki etkilerini ve berzah aleminde doğuracağı sonuçları anlaması ve bu günah ve masiyetlerin berzah ale¬minde kişiyi bilinç ve iradesi yoluyla sıkıntı ve azaba sürük¬lediklerini bilmesiyle mümkündür ki bu durum hem aklî de¬lillerle ve hem de İsmet Ehl-i Beytinin (aleyhimusselam) rivayetleriyle sabittir. Nitekim cehennem ateşi de insanı bilinç ve iradesi yoluyla yakar. Çünkü o, yaşanan hayatın yankısıdır.
Şu halde o alemde olup bitecekler, bizim bu alemdeki iyi ve kötü amellerimizin sonuçlarının birer suretidir ki bizimle birlikte haşredilirler. Bu hususa hem hadis-i şeriflerde ve hem de Kur’an-ı Kerim’de açıkça veya ima yoluyla pek çok kez işaret edilmiş ve bu husus aynı zamanda “İşrak hükeması”nın (İşrak felsefesi mensuplarının)” görüşlerine ve ehî-i sülük ve irfanın keşiflerine de uygun düşmektedir. Aynı şe¬kilde her masiyet ruhta bir etki bırakır ki bu etki hadis-i şe¬riflerde “siyah nokta” olarak isimlendirilmiştir ve kendini kalb ve ruhta hissedilenbir sıkıntı şeklinde açığa vurmakta ve yavaş yavaş şiddet kazanarak insanı küfür ve zındıklığasürüklemektedir ki daha önce bu hususa değinmiştik.
Şu halde bu anlamı kavrayan, enbiya ve evliyanın (aley¬himusselam), arif, filozof ve ulemanın (rıdvanullahi aleyhim) buyruklarına bir doktorun reçetesi kadar olsun önem veren akıllı kişi muhakkak ki masiyetlerden perhiz edecek. Çevre¬lerinde dönüp durmayacak ve eğer Allah muhafaza, bunlara mübtela olursa derhal geri çekilip pişmanlığını gösterecek ve bu pişmanlığın sureti onun kalbinde arzı endam edecektir.
Böyle bir pişmanlığın sonucu çok önemli ve etkisi çok gü¬zeldir. Uygunsuz şeylerin ve masiyetlerin terkine yönelik azim bu pişmanlığın etkisiyle gerçekleşir.
İşte, tevbenin bu iki rüknü gerçekleştiğinde ahiret yolu salikinin işi kolaylaşır ve ilahi tevfik, başarısını perçinler. Tevbesinde samimi olan kişi “Muhakkak ki Allah tevbe eden¬leri sever.”   ayet-i kerimesinin muhatabı haline gelir.
İnsan, ilmî ve ameli riyazetler ve gerekli düşünme ve ted¬birlerle halis bir tevbeye ulaşmak için çırpınmalı ve Hak Teala’nın sevgisini kazanmanın öyle hesap kitap işi olmadığını anlamalıdır. Hakk’ın sevgisinin o alemlerdeki suretinin ne manevi nurlar ve mükemmel tecelliler olduğunu ve Allah Tebarek ve Teala’ın kendi mahbubuna nasıl davranacağını Al¬lah bilir.
Ey insan, ne kadar da zalim ve cahilsin! Veliyyi Nimet’in nimetlerini değerim bilmiyorsun. Kendisine (neûzu billah) en ufak bir faydası dokunmadığı halde senin bütün ihtiyaç¬larını karşılayan böyle bir Veliyyi Nimet’e karşı koydun, muharrematı çiğnedin yıllar yılı hayasızlık ve serseriliğin artır¬dıkça artırdın. Ama sonunda pişman olup yaptıklarından döndün, tevbe ettin ve Hak Teala seni mahbub edindi. Nasıl bir rahmet ve ne geniş bir nimet deryasıdır bu bir bak!
Rabbimiz! Senin nimetlerinin şükründen aciziz biz. Dili¬miz dönmüyor senin hamd ve senanı hakkıyla eda etmeye. Utanç içinde boyun büküp hayasızlıklarımızdan ötürü af di¬lemekten başka birşey gelmiyor elimizden. Biz ne oluyoruz ki senin rahmetine layık olalım? Ama senin rahmet ve nime¬tin kimsenin havsalasının alamayacağı kadar geniştir.
“Sen kendini övdüğün kadar yücesin.”
Ve insan pişmanlık suretinin gönlünde güçlenmesi için çaba harcamak ki Allah’ın izniyle “yanma” evine dahil olsun. Bunun yolu da masiyetlerin korkunç eser ve sonuçlarını dü¬şünüp gönülde pişmanlığı kuvvetlendirmek ve kendi kendine “Allah’ın alevli ateşi” örneğini gönlünde tutuşturmak, kalbi pişmanlık ateşinde yakarak bütün masiyetlerin bu ateşte ya¬nıp kül olmasını sağlamak ve bu yolla gönlün keder ve pasını silip atmaktır.
Biî ki eğer insan bu ateşi kendisi için tutuşturmaz ve as¬lında cennetin kapılarından biri olan bu cehennem kapışım aralamazsa bu alemden göçtüğünde elim bir ateşle karşıla¬şacak yüzüne cehennem kapıları açılacak cennet ve rahmet kapıları yüzüne kapanacaktır.
Rabbimiz! Bize yanık bir gönül lütfet, gönüllerimizde piş¬manlık ateşini tutuştur ve onu bu dünya ateşiyle yak, kalbî gamlarımızı bertaraf et ve bizi bu alemden masiyeüere tabi olmadan götür.
“İnneke veliyyun-ni’am ve ala külli şeyin gadir.”

3. Bölüm: Tevbenin Şartlarına Dair

Geçen bölümde zikredilenler tevbenin rükünleriydi. TevbeniN kabulü ve mükemmelliğiyle ilgili kimi şartları da vardır ki şimdi onları zikredeceğiz.
Tevbenin iki temel şartı vardır. Ayrıca mükemmelliğinin şartı da ikidir ve biz bu bölümde mevlalar mevlasının (Hz.Ali’nin) buyruğunu zikredeceğiz. Çünkü o sözlerin derleyip toparlayıcısı, meliklerin sözü ve sözlerin melikidir.
“Cenab-ı Seyyid Rıza (raziyallahu anh) Nehcu’l-Belâğe’de şunları rivayet ediyor:
“Adamın biri Hz. Emir’in (Hz. Ali’nin) (as) huzurunda “Estağfurullah” dedi. Bunun üzerine Hz. Emir buyurdular ki:
“Annen mateminde ağlasın! Acaba istiğ¬farın ne olduğunu biliyor musun? İstiğfar “illiyyîn” derecesi¬dir ve bu, altı anlama gelen bir isimdir:
Birincisi: Geçmişten pişmanlık duymaktır.
İkincisi: Bir daha asla o duruma dönmemeye azmetmek¬tir.
Üçüncüsü: Muhlukatın hakkını onlara vermendir ki bu yolla Allah’ın huzuruna tertemiz ve arınmış bir şekilde çıkasın. (Yani kimsenin hakkının üzerinde bulunmaması)
Dördüncüsü: Eda etmen gerekirken eda etmediğin her farzı yerine getirip hakkını teslim etmendir.
Beşincisi: Haram yolla elde ettiğin beden etini sıkıntılar çekerek eritmen, derinin kemiğine yapışmasını sağlaman ve deriyle kemiğin arasını yeni bir etle doldurmandır.
Altıncısı: Bedenine tıpkı masiyetlerin lezzetini tattırdı¬ğın gibi taatın acılarını tattırmandır.”
Bu hadis-i şerif önce tevbenin iki rüknünü kapsamakta¬dır. Birincisi, pişmanlık, ikincisi de geri dönmemeye azmet¬mek, sonra da tevbenin kabul edilmesinin iki temel şartını kapsamaktadır. Birincisi, mahlukun hakkını geri vermek, ikincisi de Halik’in hakkını eda etmek. İnsan sadece “tevbe ettim” demekle tevbe etmiş olmaz. Tevbe eden kişi, halktan haksız yere aldığı herşeyi onlara iade eden ve birinin her¬hangi bir hakkını gasbetmişse, mümkün mertebe o hakkı te¬lafi etmeye çalışandır. Eğer Allah’ın farzlarını terketmişse, o farzları kaza eder veya eda eder ve eğer tümünü yerine ge¬tirmek mümkün değilse, mümkün olan kısmını yerine geti¬rendir.
Bil ki bunlar her halükarda tediyyesi istenecek şeylerdir ve öbür alemde bunları tediye etmenin, başkalarının günah¬larını üstlenmek ve salih amellerin onlara vermekten başka bir yolu yoktur. Şu halde bu durumdaki kişi o zaman biçare ve bedbaht olur ve önünde hiçbir kurtuluş çaresi olmaz.
Ey aziz! Sakın şeytan ve nefs-i emare sana egemen olup tevbeden uzaklaştırarak seni helaka sürüklemesinler.
Bil ki bu hususta ne kadar olursa olsun velev çok az bile olsa çaba harcamak ve girişimde bulunmak iyidir. Eğer bazı namazlar eda edilmemiş, oruçlar tutulmamış, Hakk’ın huku¬ku çiğnenmiş ve pek çok günah işlenmişse bile Hakk’ın lütfundan meyus olma ve O’nun rahmetinden umut kesme. Çünkü eğer biraz çaba harcayıp tevbeye yönelirsen O sana yolu kolaylaştıracak ve kurtuluş yolunu gösterecektir. Bil ki Hakk’ın rahmetinden umut kesmek öylesine büyük bir gü¬nahtır ki sanırım hiçbir günah nefste bu günah kadar büyük bir etki bırakamaz. Hakk’ın rahmetinden umut kesenin gön¬lünü öylesine muazzam bir karanlık kuşatır ki onu hiçbir şeyle ıslah etmek mümkün değildir. Sakın Hakk’ın rahme¬tinden gafil olma ve sakın günahlar ve sonuçları sana oldu¬ğundan büyük görünmesin. Çünkü Hakk’ın rahmeti herşeyden daha büyük ve daha kuşatıcıdır. “Hakk’ın yardımı kabiliyet gerektirmez.”
Sen daha önce ne idin? Yokluk karanlığında kabiliyet ve istidattan eser yoktur. Ama Hak (celle ve ala) sana istihkak ve istidatsız, isteme ve duan olmasızm vücud nimeti ve var¬lık kemalatı bahşetti. Sınırsız ve bitimsiz nimet imkanlarını açtı ve bütün mahlukatı sana musahhar etme lütfunda bu¬lundu. Şimdiki halin o halden daha yokluk ve umutsuzluk içinde değildir. Hak Teala, rahmet ve mağfiret vaadinde bu¬lunmuştur. Sen bir adım ilerleyip O’nun mukaddes dergahı¬na yaklaşırsan O her vesileyle seni kendisine yakınlaştıra-caktır. Ve eğer kendi hukukuna riayet etmeni istemezse ken¬di haklarından vazgeçecek, başkalarının haklarını eda ede¬mediğini görürse bunu telafi edecektir.
Ey aziz! Hakk’ın yolu kolaydır ama biraz dikkat gerektir¬mektedir. Girişimde bulunmak gerekmektedir. İşi geciktirip günah yükünü günbegün ağırlaştırmak durumu zorlaştırır. Oysa girişimde bulunmak ve nefsi ıslaha kalkışmak yolu kı¬saltıp işi kolaylaştırmaktır. Hele bir dene ve bir kez girişim¬de bulun. Eğer netice alırsan durumun sıhhatina inanırsın yok eğer sonuç alamazsan nasıl olsa fesadın yolu açık ve se¬nin günahkar elin uzundur. Emirulmüminin Hazretlerinin (aleyhisselam) buyurduğu diğer iki şartsa, tövbenin onlarsız imkansız olduğu ve kabulünün mümkün olmadığı şartlar de¬ğil, tevbenin kemalinin ve mükemmelliğinin şartlarıdır.
Bu ki saliklerin her birinin kalbi durumuna uygun bir menzili vardır. Tevbe etmiş kişi eğer bu mertebelerin kamili¬ne erişmek istiyorsa, terkettiği şeyler gibi, hazı da tedarik etmelidir. Yani masiyet günlerinde elde ettiği nefsanî hazları tedarik etmelidir. Bu da, vücudundan masiyetlerden meydana gelen ruhsal ve cismanî etkilere egemen olması ve bu yol¬la nefsinin ilk ağırlığına ve fıtrî ruhaniyete geri dönmesiyle mümkündür. Çünkü anlaşıldığı gibi her masiyet ve lezzet ruhta bir etki bırakır, tıpkı bedende bunların bir kısmından güç elde edilmesi gibi. Şu halde tevbe etmiş kişi yiğitçe ayaklanmalı, o etkileri bütünüyle ortadan kaldırmalı ve bunun gerçekleşebilmesi için de cismanî ve ruhsal riyazete yönel¬melidir. Tıpkı Hz.Mevlanın (Hz. Ali’in) buyurduğu gibi. Şu halde masiyetlerin kazandırdığı et ve eserlerin eritilmesi ge¬rekir. Ve ruhsal riyazet ve ibadetlerle haza ulaşılmalıdır. Bu riyazet ve ibadetlerden haz alınacak hale gelinmelidir ki nefs yeniden serkeşlik edip masiyetlere yönelmesin.
O halde ahiret yolunun yolcusunu ve masiyetlerden tevbe etmiş kişinin riyazet ve ibadet sıkıntısına katlanması ve ma¬siyet içinde geçirdiği her gün için bir gün ibadet etmeye yö¬nelmesi lazımdır. Eğer bir gününü nefsanî lezzet ve masiyet¬lerin peşinde geçirmişse o günün karşılığını bir günlük oruç ve menasikle ödemelidir. Ta ki nefsi dünya sevgisinden ve ona bağlı olmaktan tam anlamıyla kurtulsun. Ve elbette ki bu suretle tevbe daha kamil ve nefsin nurani mükemmelliği daha fazla olur. Ardından da bunları yerine getirmenin yanısıra, masiyetlerin sonuçlarını ve Hak Teala’nın öfkesinin şid¬detini, amel terazisinin dakikliğini ve ahiret alemindeki aza¬bın korkunçluğunu daima düşünmeli ve nefsine bütün bun¬ların kendi amellerinin sonucu ve Maliku’î-Muluk’a muhale¬fetinin neticesi olacağını kabul ettirmelidir. Bu ilim ve dü-şünme sonucunda nefsin masiyetlerden nefret etmeye başla¬ması, onlardan tam anlamıyla uzaklaşarak tevbe kapısını ardına kadar açması ve tevbesinin kamil ve tam olması umu¬lur.
Şu halde bu iki makam, tevbe menzilinin tamamlayıcıları ve tekmil edicileridir. Ama elbette ki henüz tevbenin ilk aşa¬masında bulunan ve tevbe etmeye henüz niyetlenmiş olan insan kendisinden hemen bu son aşamaya uygun davranma¬sını bekleneceğini ve bu işin çok zor olduğunu düşünmemeli ve herşeyi yüzüstü bırakmamalıdır. Ahiret yolu yolcusunun durumu ne kadarına elveriyorsa yalnızca o kadarı kendisin¬den beklenir ve o kadarı kafi ve uygundur, bir kere bu yola girdi mi, Allah Teala ona yolu kolaylaştıracaktır. Şu halde yolun güçlüğü insanı asıl maksadından uzaklaştırmamalıdır. Çünkü maksat çok büyük ve çok önemlidir. Eğer bu büyük¬lük ve azameti anlarsak bu yoldaki her zahmet bize kolay gelecektir. Acaba hangi maksat ruhun ebedi kurtuluşundan ve ebedi mutluluktan daha yüce olabilir? Ve herhangi zah¬met ve sıkıntı ebedi helaktan daha korkunç ve tehlikelidir? Tevbenin terki veya geciktirilmesi yüzünden insanın ebedi helaka sürüklenmesi ve aksi halde tevbe sayesinde ebedi mutluluğa erişip Hak Teala’nın sevgili kullarından biri olma¬sı mümkündür. O halde maksat bu kadar muazzam olunca, birkaç günlük sıkıntının lafı mı olur?
Ve bil ki girişim ne oranda olursa olsun yararlıdır. Uhrevî durumu dünyevî durumla bir karşılaştır. Dünyada büyük bir maksada ulaşılmayınca küçük maksattan vazgeçiliyor mu hiç? Ve mükemmel bir istek ve arzu elde edilemeyince, küçü¬ğünden de geçilmiyor. O halde sen de eğer tevbenin en mü¬kemmeline erişemiyorsan hiç değilse maksadın aslından ve öz hakikatmdan da ayrı düşme ve olabildiği oranda tahsiline gayret et.

4. Bölüm: İstiğfarın Sonucuna Dair

Tevbe eden kişinin yapması gereken şeylerden birisi, Hak Teala’nın bağışlayıcılık makamına sığınması ve istiğfar hali¬ni tahsilidir. Hz. Hakkın (celle ve ala) bağışlayıcılık maka¬mından kal ve hal diliyle, alenen ve gizlice, acizane ve niyaz ile kendisine yardımcı olması ve günahlarını görüp bağışla¬masını dilemelidir. Ve elbette ki Zat-ı Mukaddes’in bağışlayıcılık ve settariyeti (örtücülüğii) günah ve ayıpları örtmesini gerektirir.
Tevbe amellerin melekûtî suretlerini hayra çevirmektir. Ve insanın işlediklerinden haberdar olmuş herkese ve herşeye Hak Teala bu hususta unutkanlık vermekte ve bu amelleri unutmalarını sağlamaktadır. Nitekim hadis-i şerifte bu du¬ruma işaret edilerek şöyle buyurulmuştur:
“Onun günahla¬rını yazan meleklerine bunları unutturur.”
Ve Hak Teala’nın insanın azalarına ve yeryüzüne hadis-i şerifte buyrulduğu gibi kişinin işlediği günahları unutmalarını vahyetmesi de mümkündür. Ama belki de bundan maksat, uzuvlardan masiyet unsurlarının defedilmesidir ki bu yolla uzuvlar kişinin arınmışlığma tanıklık ederler. Nitekim kişi yaptıklarından tevbe etmediğinde de bütün uzuvları kal ve hal diliyle günah ve masiyetlerine tanıklık ederler. Nasıl ki Hak Teala’nın gaffariyet ve settariyeti uzuvlarımızın ve zaman ve mekânın bu alemde aleyhimizde tanıklık etmemelerini sağlamışsa ve tev¬be etmemiz halinde bunlar diğer alemde de tanıklık etmeye¬cekler ama tevbe etmememiz halinde bu tanıklık behemehal gerçekleşecektir. Fakat Hakk’ın (celle ve ala) keremi tevbe etmiş insanın kimsenin karşısında boynu bükük ve mahcup olmamasını gerektirmektedir. “Vallaku el-âlim.”

5. Bölüm: Tevbe-i Nasûh’a Dair

Bil ki tevbe-i nasuh’un (kesin tevbenin) yorumunda ihti¬laf mevcuttur ve bunları zikretmekte yarar vardır. Biz bura¬da yüce muhakkik Şeyh Behaî’nin (qaddes allahu nefsehu) söylediklerini tercüme etmekle yetiniyoruz.
Değerli muhaddis Meclisi (rahimehullah) Şeyh Behaî’nin şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
Müfessirler tevbe-i nasuhla ilgili farklı yorumlar zikret¬mişlerdir. Bunlardan biri, halka nasihat eden tevbe anlamı¬na geldiğidir. Yani bu tür tevbe halka ve kişilere kötü amelle¬rini terketmeleri ve bir daha o amellere dönmemelerini nasi¬hat etmektedir.
Diğer yorum ise nasuh tevbenin sadece Allah’ın rızası maksadıyla yapılan tevbe olduğunu belirtmektedir. Nitekim mumundan arındırılmış halis bala da “nasuh bal” denilmek¬tedir. Buradaki halislik ise kişinin günahlarından azaptan korktuğu için değil, bu günahların çirkinliğinden veya Hak Teala’nın rızasına aykırı olmalarından ötürü pişmanlık du¬yup tevbe etmesidir.
Yüce muhakkik Tusî de Tecrid-i Hikem’de korkudan ötü¬rü duyulan pişmanlığın tevbe olmadığını buyurmaktadır.
Diğer bir yorum ise tevbe-i nasuh’taki “nasuh” ifadesinin “nesahâf’tan yani “dikmek”ten geldiğini ve tevbenin, günah¬ların dinde meydana getirdikleri yırtılmaları dikip onardığını belirtmektedir. Veya tevbe, tevbe edenle Allah’ın veli ve dostlarının arasını bulup onları birbirine yaklaştırmaktadır, tıpkı terzinin giysi parçalarını birbirine dikmesi gibi.
Başka bir yorumda da burada geçen nasuh ifadesinin tevbe edenin şahsını nitelediği ve tevbe kelimesiyle olan bağlan¬tısının mecazi olduğu belirtilmektedir. Yani tevbe-i nasuh, kendi sahibine nasihatta bulunarak onu tevbesini mükem¬mel bir hale getirmeye ve bu yolla günahlardan bütünüyle arınmaya yönlendirmektedir ve bu da nefsin sıkıntılarla eri¬tilmesi ve kötülük karanlığının iyilik ve güzellik aydınlığıyla aydınlatılması yoluyla gerçekleşir.

Bütün Varlıkların İlim ve Hayat Sahibi Olduklarına Dair

Bil ki tevbenin kimi hakikatleri, incelikleri ve sırları var¬dır ve her Allah yolu yolcusunun kendi makamına has bir tevbesi mevcuttur. Ama bizim o makamlardan bir haz ve na¬sibimiz olmadığından, bu sayfalarda onlardan söz etmemiz uygun değildir. Şu halde en iyisi hadis-i şeriften anlaşılan ve Kitab-ı İlahî’ni zahirine ve pek çok hadis-i şerif te de muta¬bık düşen bir hususla sözlerimizi sona erdirmektir ki o da her varlığın ilim, hayat ve bilinç sahibi olduğu hususudur. Aynı şekilde bütün varlıklar Hakk’ın (celle ve ala) mukaddes makamını da bilmektedir. Kur’an-ı Şerifte de zikredildiği gi¬bi bütün varlıklar Allah Teala’yı zikretmekle meşguldür ve bu hususa değinen pek çok hadis-i şerif de vardır. Ve bu du¬rum onları ilim, idrak ve hayat sahibi olduklarına delalet et¬mekte ve hatta yaratıcı ile yaratılan arasındaki Hak Teala’nın Zat-ı Mukaddesi ve O’nun uygun bulduğu kullarından başka hiç kimsenin bilmediği münasebete işaret etmektedir.
Bu, Kur’an-ı Kerim’in ve masum imamların hadislerinin insanoğluna duyurdukları ve işrak felsefesine, tasavvuf ehli¬nin keşiflerine ve sülük ve riyazet ehlinin müşahedelerine uygun düşen bir husustur. Ve tabiat ötesi yüce ilimlerinde (ulum-i âliye-i ma qabl et-tabî’e) de isbatlanmış olduğu üze¬re “vücûd” (varlık) kemalat, esma ve sıfatlara sahiptir ve hangi aşamada bulunursa bulunsun, hayat, ilim ve benzeri durumlara malik haldedir ve varlık hakikatinin her tecelli aşaması ehadiyet ve rububiyet makamıyla münasebet halin¬dedir. Nitekim ayet-i şerifede şöyle buyurulmaktadır:
“Hiçbir canlı yoktur ki O, onun perçeminden tutmuş olmasın.”
Derler ki ayette geçen “huve”, gayb ve hüviyet makamına işarettir ve “perçeminden tutmak” da hiçbir varlığın muttali olamadığı o asıl gaybî, sirsal ve vücudî irtibata işaret etmek¬tedir.

18- ALLAH’I ZİKRETMEK

“Ebu Hamza Sumalî, Hz. Bakır’ın (as) şöyle buyurduğu¬nu rivayet etmektedir: “Tahrife uğramamış Tevrat’ta Musa’nın (as) rabbine şöyle dediği yazılıdır:
“Ey rabbim! Acaba sana dua edebileyim diye mi bana bu kadar yakınsın ve seni çağırayım diye mi bu kadar bana uzaksın?” Bunun üzerine Allah (azze ve celle) ona şunları vahyetti: “Ey Musa! Ben be¬ni zikredenin yanındayım, ona yakınım.” Musa dedi ki: “Se¬nin koruyucu örtünden başka bir örtünün bulunmadığı gün¬de kimdir senin koruyucu örtüne sığınabilen?” Buyurdu ki: “Beni zikredip de kendilerini zikrettiklerim ve beni sevip de kendilerini sevdiklerim. Ve bunlar, kendilerine öfkelendiğim kişileri kendileri aracılığıyla defettiğim kimselerdir.”

Şerh

Hak Teala’nın Kuyyûmî Kuşatıcılığına Dair

Burada Hz.Musa’nın duayı hakkıyla eda etmedeki aczini dile getirmiş olması muhtemeldir. Demek istiyor ki: “Ey rabbim! Sen yakınlık ve uzaklıktan münezzehsin ta ki seni ya¬kınlar ve uzaklar gibi çağırayım. Bu yüzden şaşkınım ve hiç¬bir duayı sana layık görmüyorum. Bana sen dua yöntemini ve duanın niteliğini öğret ki sana layık şekilde dua edebile¬yim.” Bunun üzerine Allah Teala’nın dergahından cevap ge¬liyor ki:
“Ben her yerde hazır ve nazırım. Bütün alemler be¬nim huzurumdur. Ben her zaman zikredenlerle beraberim.” Elbette ki Zat-ı Mukaddes’in yakınlık ve uzaklıkla nitelenemez, O’nun kayyumî, şumulî ve vücudî kuşatıcılığı vardır ve bu kuşatıcılığı bütün varlık alemlerini kapsamaktadır, Kitab-ı Kerim-i İlahî’de geçen:
“Kullarım sana benden sorarlar¬sa (de ki): Ben yakınım.” ve: “Biz ona şah damarından daha yakınız.”   Türünden ayetler bir mecaz ve istiare hükmündedirler. Çünkü Allah Teala’nın mukaddes sahası duyusal ve ruhsal yakınlık ve uzaklıktan münezzehtir. Kaldı ki bun¬lar bir sınırlama ve benzetme de ihtiva etmekteler ki Hak Teala bundan münezzehtir. Onun mevcudat üzerindeki ku¬şatıcılığı kayyumî ve şumulî bir kuşatıcıhktır.
Bu hadis-i şerif ve başka hadislerden kalbî ve gizli zikrin daha tercihe şayan olduğu da anlaşılmaktadır. Nitekim bu ayet-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
“Rabbini içinden yalvararak ve korkarak zikret.”
Ve bir hadis-i şerifte bu tür zikrin sevabının Allah Teala’dan başkasının bilemeyeceği kadar büyük olduğu belirtil¬miştir. Ama bazı yerlerde zikrin alenen yapılması da emre¬dilmiştir. Gaflet ehlinin gafletten uyanması için Allah’ı ale¬nen zikretmek gibi. Nitekim Kafi’de yer alan bir hadis-i şe¬rifte, gafiller arasında Allah’ı zikretmenin cihad etmekle müsavi olduğu belirtilmiştir. Ayrıca şu hadis rivayet edil¬mektedir:
“Peygamber’in (sallalahu aleyhi ve alihi) şöyle buyurduğu rivayet ediliyor:
“Pazarda hal gaflet içinde işleriyle meşgul¬ken onlara ihlas ile Allah’ı zikreden kimseye Allah Teala bin hasene yazar ve ona hiçbir kulun kalbine doğmamış oranda mağfiret eder.”
Aynı şekilde ezanda., hutbede ve benzerlerinde zikrin edası da müstehabdır.

1. Bölüm: Allah’ı Zikretmenin Faydalarına Dair

Bu hadis-i şeriften, Allah’ı zikretmenin ve O’nun yolunda birbirini sevmenin bazı faydaları olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan biri (ki diğerlerinden daha önemli ve büyüktür
Kişinin Allah’ı zikretmesinin Allah’ın da o kişiyi zikret¬mesine yol açmasıdır. Nitekim bu hususa başka hadis-i şerif¬ler de işaret etmektedir ve buradaki zikir, Allah Teala’nın şu ayette işaret buyurduğu “nisyan’ın (unutmanın) karşıtıdır.
“İşte böyle. Sana ayetlerimiz geldi, sen onları unuttun. Bu gün sen de öyle unutulursun.”
Nasıl ki ayetlerin unutulması ve Hakk’ın cemal ve celali¬nin belirtilerinin görülmesine engel olan batını körlük öbür alemde de körlüğe yol açıyorsa, ayetlerin hatırlanması ve Hak Teala’nın isim, sıfat ve celal ve cemalinin zikredilmesi de basireti güçlendirir ve zikrin gücü oranında engellerin or¬tadan kalkmasını sağlar. Hakk’ın ayetlerini zikretmek batini basireti öylesine güçlendirir ki Hakk’ın cemal cilvele¬rinin ayetlerde müşahede edilmesine yol açar. İsim ve sıfat¬ların zikri de Hakk’ın isim ve sıfatlarında müşahede edilme¬sini sağlar. Hakk’ın ayet, isim ve sıfat örtülerinden sıyrılmış bir şekilde zikredilmesi ise bütün hicapları aradan kaldırır ve örtüsüz tecelliye götürür. Ve bu, ariflerin ve evliyanın seç¬kinlerin, üç fütuhatının yorumu ve izahıdır. Bu üç fütuhat ise, “feth-i qarib”, “feth-i mübîn” ve fetihlerin fethi olan “feth-i mutlak”tır.
Nasıl ki üç tür zikir, üç hicabın ortadan kalkmasını sağlı¬yorsa Allah yolunda birbirini sevmek de Alah sevgisine yol açar ve bu sevginin sonucu da hicapların ortadan kalkmasını sağlar. Nitekim seçkin arifler de bunu ifade etmişlerdir.
Mahcubiyetin (örtülülüğün) kimi mertebeleri vardır. Nitekim “hubb-i fîllah’ın da halislik bakımından pek çok merte¬beleri mevcuttur. Tam anlamıyla halislik, isim ve sıfatların kesretinden bile arınmış halisliktir ve bu, tam bir sevgiye yol açar. Bu durumda kişi ile sevgili arasında hiçbir örtü kalmaz. Bu yolla Musa’nın (as) iki sorusunu da birbirine bağlamak mümkündür. Çünkü Hz. Musa Hak Teala’nın “Ben beni zikredenin yanındayım” dediğini görüp gönlünde yatan arzuyu sevgiliden duyunca bunu gerçekleştirmenin yolunu öğrenmek istedi ki görevini tam anlamıyla yerine getirebilsin. Bunun üzerine arzetti ki:
“Senden başka hiç kimseye sığınılmayacak günde kim senin sığıntın altındadır?” Buyurdu ki:
“İki taife. Beni zikredenler ve benim yolum¬da birbirini sevenler ki bu da benim cemalimin mükemmel bir mazharı olan insanın şahsında beni zikretmesidir. Bunu yapanlar benim sığınmam altındalar, benimle birlikteler, ben onlarla birlikteyim.”
Şu halde demek ki bu iki taifenin büyük bir hasleti vardır ve bu hasletin de büyük bir neticesi, Çünkü Hak Teala da onları anar, Hakk’ın sevgili kulları olurlar. Ve bunun sonu¬cundan da Hakk’ın sığınması altına girerler ve Hak onlarla birlikte olur.
Bir diğer hasletleri de Hak Teala’nın onlar sayesinde kul¬larında azabı kaldırmasıdır. Yani onlar kullar arasında bu¬lundukları sürece Hak Teala kullara azab ve bela vermez.

2. Bölüm: Düşünme İle Zikretmenin Arasındaki Farka Dair

Bil ki zikretme, düşünmenin sonuçlarından biridir. Bu nedenle de düşünme menzili zikretme menzilinden önde sa¬yılmıştır. Hace Abdullah Hazretleri buyuruyor ki:
“Zikretme ftkretmenin üstündedir, çünkü fikretme istemek iken zikret¬me bu istemeni sonucudur.”
İnsan henüz istek ve araştırma aşamasında arzusuna ulaşmamış durumdadır. Oysa sevgiliye ulaşınca tahsil yükünden kurtulmuş olur. Ama zikrin gücü ve mükemmelliği, tefekkürün güç ve mükemmelliğine bağlıdır. Ve neticesi Ma¬budun mükemmel zikri olan tefekkürü başka hiçbir amelle karşılaştırmak ve diğer amellerle bir saymak mümkün değil¬dir. Nitekim rivayet-i şerifelerde bir saatlik tefekkür bir yıllık, altmış yıllık ve hatta yetmiş yıllık ibadetten üstün sayıl¬mıştır. Çünkü bilindiği gibi ibadetlerin gayesi ve en önemli semeresi Hak Teala’nın marifetine erişmek ve O’nu zikret¬mektir ve bu sahih bir tefekkürle daha iyi elde edilir.
Bir saatlik tefekkür salikin yüzüne öylesine büyük mari¬fet kapıları açabilir ki bu imkanı yetmiş yıl ibadet etmek bile sağlamayabilir. Veya bu bir saatlik tefekkür insanı öylesine mahbubun zikrine muhatab kılabilir ki bu makamı yıllarca sıkıntı çekerek elde edmek mümkün olmayabilir.
Ve bil ki ey aziz! Mahbubu zikredip anmak bütün kesim¬lere pek çok neticeler sağlar. Ama kamil insanlar, evliya ve ariflerin emellerinin sonudur bu zikir ve bu yolla onlar mahbublarının cemaline erişirler: “Ne mutlu onlara!”
Avam ve orta düzeydekiler için de zikir en iyi ahlakî ve zahirî batını amellerin vücuda gelmesini sağlar.
Bütün hal ve tavırlarında Hak teala’yı aklından çıkarmayan ve kendini daima o Zat-ı Mukaddes’in huzurunda gören insan elbette ki O’nun rızasına aykırı amellerden kaçınır ve nefsini serkeşlikten uzak tutar. Ve nefs-i emmare ve şeyta¬nın bütün musibet ve sapkınlıkları da Hakk’ı ve O’nun azab ve ikabını unutmaktan kaynaklanır. Hak’tan gafil olmak gönlün keder ve sıkıntısını artırır, nefsi ve şeytan-ı recîmi insana musallat eder, fesadı günbegün artırıp güçlendirir. Hakk’ı zikredip anmak ise gönle huzur ve güç verir, gönlü mahbubun tecelligahı kılar, ruhu halis hale getirir, insanı nefsin zincir ve bağlarından kurtarır, bütün hata ve günah¬ların kaynağı olan dünya sevgisini gönülden uzaklaştırır ve gönlü asıl sahibinin ikameti için temizleyip donatır.
Şu halde ey aziz! Zikir ve mahbubun anılması yolunda hangi meşakkat ve sıkıntıya katiansan azdır. Gönlüne mahbubu anma alışkanlığı kazandır ki belki Allah diler de gönül sureti Hakk’ı zikretme suretine dönüşür. Ve lailahe illallah kelime-i tayyibesi nefsin için bundan daha iyi bir azık, nef¬sin ayıpları için bundan daha büyük bir iyileştirici ve marifet-i ilahiye ulaşmak için bundan daha güzel bir yol gösterici bulunamaz.
O halde eğer manevi kemalin peşindeysen, ahiret yolu¬nun yolcusu ve muhacir-i ilallah isen kalbini mahbubun zik¬rine alıştır ve gönlünü Hak tebarek ve Teala’yı anmayla yoğur.

3. Bölüm: Mükemmel Zikrin, Hükmü Bütün Beden Ve Varlığa Egemen Olan Zikir Olduğuna Dair

Gerçi Hakk’ı zikretmek ve o Zat-ı Mukaddes’i anmak kal¬bin sıfatlarındandır ve eğer kalb zikrederse zikrin sahip ol¬duğu büyüt yararları elde eder ama daha iyisi odur ki kalbin zikrinden sonra dilde bu zikri tekrarlasın. Zikrin en mükem¬meli kişinin hem batınında ve hem de zahirinde etkin olan zikirdir. Zaten eğer zikrin hakikati kalbin batını suretine dö¬nüşür ve kalb memleketi zikirle fethedilirse, zikir bedenin diğer unsurlarına da hükmeder ve oraları da egemenliği altı¬na alır. Göz, dil, el vesair azaların amelleri, hareket ve sekentı Hakk’ın zikri doğrultusunda gerçekleşir ve görevleri¬nin dışına çıkmaz olur. Hareket ve sekenati Hakk’ın zikriyle başlayıp sona erer. Ve: “Onun gitmesi de durması da Allah içindir.”
Bütün varlığa nüfuz eder ve sonuçta kişi isim ve sıfatların hakikatini idrak eder. Hatta ism-i azam’ın sureti ve mazharı haline gelir ki bu insanî kemalin doruğu ve ehlullah’ın emellerinin son noktasıdır. İnsan bu mertebeden ne kadar uzaktaysa zikrin etkisi o kadar az olur ve insanın ke¬mali o kadar noksan olur. Zahir ve batının noksanlıkları yekdiğerini etkiler, çünkü insanî varlığın unsurları birbirine bağlı ve birbirinden etkilenir haldedir. Ve buradan, bütün zi¬kirlerden daha aşağı mertebede yer alan “lisanen zikr’in de faydalı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü herşeyden önce bu yolla dil görevini ifa etmiş olur. Velev kalp ruhsuzbile olsa ikinci olarak bu tür zikrin gereklerini yerine getirilmesi ha¬linde gönül dilini de harekete geçirmesi mümkündür. Arif-i Kamil Şeyh Şahabadî (ruhî fedahu) buyuruyor ki:
“Zikreden kişi zikirde, henüz konuşmaya başlamamış bir çocuğa konuşmayı öğretmeye çalışan kişi gibi olmalıdır. Tek¬rar edip durur ki çocuk dile gelip konuşsun. O kelimeyi söyle¬yince çocuk da peşinden onu tekrar eder ve böylece tekrarın verdiği yorgunluk kaybolur. Sanki çocuktan ona yardım eri¬şir. Aynı şekilde, zikreden kişi de henüz zikretmeye başla¬mamış kalbine zikir dilini öğretmelidir. ”
Ve bilinmelidir ki ruhaniyet batınından ve kalbin özün¬den melekutî bir zindelik kazanmadıkça zahiri amellerin gayb ve haşir makamına layık bir konuma sahip olması mümkün değildir. Bu nedenle de rivayet-i şerifelerde, amelle¬rin kabulünün gönlün durumuna bağlı olduğu ifade edilmiş¬tir. Ama herşeye rağmen lisanı zikir makbul ve arzulanır birşeydir ve kişiyi önünde sonunda hakikate ulaştırır. Bu nedenle de rivayet ve eserlerde iisani zikir çok övülmüştür. Pek az bab zikir babı kadar çok hadise sahiptir, kitab-ı Kerim’in ayetlerinde de zikir çok övülmüştür. Gerçi çoğunda kastedilen zikir kalbî zikir veya ruhî zikirdir ama Hakk’ı zikretmenin her aşaması makbuldür.
Bu bolümü de teberrüken birkaç hadis-i şerifin zikriyle bitiriyoruz.

4. Bölüm: Allah’ı Zikretmeye İlişkin Bazı Hadislere Dair

“İyiler ve kötülerin toplanıp da Allah’ı zikretmedikleri hiç bir toplantı yoktur ki kıyamet günü pişmanlığa yol açmasın.
Bilindiği gibi kıyamet günü zikrin ne büyük neticelere yol açtığını anlayan kişi ne büyük nimet ve ödüller kaçırdığını anlayıp pişmanlık duyacaktır. Şu halde insan fırsatı gani¬met saymalı ve henüz vakit varken zikre yönelmelidir.
“Kim mükemmel bir tartıyla tartılmak istiyorsa (yani se¬vaplarının tam ve noksansız olmasını istiyorsa) bir toplantı¬dan veya oturumdan ayrıldığında şu ayet-i şerifeleri okusun.
“Kudret ve şeref sahibi Rabbin onların nitelemelerinden mü¬nezzehtir. Selam, gönderilmiş peygamberlere, hamd, alemle¬rin rabbi Allah’adır.
Hz. Sadık’tan (as) Hz. Emirulmuminin’in (Ali) (as) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Kim kıyamet günü sevapları¬nın tam olmasını istiyorsa bu ayet-i şerifeleri her namazdan sonra okusun.”
Ayrıca Hz. Sadık’tan (as) rivayet edilmiştir ki:
“Bir mec¬listen ayrılırken bu ayetleri okumak günahlara kefaret olur.”
Diyor ki: “Allah Teala İsa’ya buyurdu ki: “Ey İsa! Beni kendi nefsinde zikret ki ben de seni nefsimde zikredeyim. Beni toplumdan zikret ki ben de seni insan toplumundan daha yüce bir toplumdan zikredeyim. Ey İsa, benim için kal¬bini yumuşat, beni halvet halinde çokça zikret ve bü ki be¬nim hoşnutluğum bana yönelmendedir.”
“Hz. Sadık (as) buyuruyor ki:
“Allah (azze ve celle) buyu¬ruyor ki:
“Beni zikreden kişiye benden dilekte bulunandan çok daha fazla ihsanda bulunurum.”
“Hz. Rasul (sallalahu aleyhi ve alihi) buyurdu ki:
“Bilin ki Allah’ın katında sizin amellerinizin en hayırlısı, en temi¬zi, en incesi ve güneşin üzerinde doğup battığı şeylerin en iyi¬si sizin Allak Teala’yi zikretmenizdir. Çünkü Allah Teala:
“Ben beni zikredenle beraberim” buyurmuştur.
“Velhamdu lillahi evvelen ve ahiren ve zahiren ve bâtınen.”

19- GIYBET

“Sekunî diyor ki: “Hz. Sadık (as) Resul-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve alihi) şöyle buyurduğunu söyledi: “Gıybet, müslüman kişinin dininde yemeğin midesinde yaptığı etki¬den daha hızlı bir etki yapar.” Ve dedi ki: Resul-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Namazı beklemek üzere mescidde otur¬mak bir başka sonuç doğurmadığı sürece ibadettir.” Denildi ki:
“Ya rasulallah! Hangi sonucu doğurmadığı sürece?” Bu¬yurdu ki:
“Gıybeti.”

1. Bölüm: Gıybetin Tanımına Dair

Bil ki fukaha (rızvanullahı aleyhim ecmaîn) gıybeti pek çok tarzda tanımlamışlardır. Biz bu tanımlan ayrıntılı bir şekilde tartışıp değerlendirmek yerine, özet bir şekilde ele alacağız.
Muhakkik Şeyh Şehid buyuruyor ki:
Gıybetin iki tanıma vardır. Fukaha arasında en meşhur tanım olan birincisi: şöy¬ledir:
“Gıybet, bir kişi hakkında onun bulunmadığı bir yerde hoşlanmayacağı şeyler söylemek, kınamak ve kötülemek maksadıyla onu halk arasında hoş karşılanmayacak şeylerle nitelemektir.
İkinci tanımın özet anlamı da şudur:
Gıybet, nisbet edil¬mesi hoşa gitmeyecek şeyler hakkında uyarıda bulunmakta¬dır. İkinci tanım birincisinden daha geneldir.
Hz. Ebu Zer diyor ki: “Dedim ki:
Ya Rasulallah, gıybet ne¬dir? Buyurdu:
“Kardeşinden hoşlanmayacağı bir şekilde söz etmendir.” Dedim ki:
Ya Rasulallah! Eğer o kişi sözünü etti¬ğim hususiyete sahip olas da mı? Buyurdu:
“Eğer sahip ise bu gıybettir, yok eğer sahip değilse bu durumda iftira etmiş olursun.”
Ve yine rivayet edilmiştir ki:
“Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuZ? Dediler:
Allah ve rasulü daha iyi bilir. Dedi:
“Kardeşini onun hoşuna gitme¬yecek şekilde anmandır…”
Ayrıca rivayetlerde şu husus da belirtilmiştir:
“Gıybet zinadan beterdir.” Dedim:
Niçin ya Rasulallah? Dedi:
Çünkü kişi zina edip de bundan tevbe ettiğinde Allah onu bağışlar, oysa gıybet, giybeti edilen kişi bağışlamadıkça bağışlanıcı değildir.”
Buradan anlaşılan odur ki burada kasıt sözkonusudur. Değilse, sırf merhamet ve uyarı maksadıyla sözünü etmek gıybet ve kişinin etini yemiş olmak değildir. Bu durum Aişe’in şu rivayetinde de görülmektedir:
“Diyor ki: “Bize bir kadın geldi. Yüzünü çevirince elimle onun kısa boylu olduğunu işaret ettim. Rasulullah sallallahu aleyhi ve alihi buyurdu ki:
“Onun gıybetini ettin.”
Şu halde gıybet etmiş sayılmak için illa da bunu sözle gerçekleştirmiş olmak gerekmez. Her ne kadar gıybet genel¬likle sözlerle gerçekleştiriliyorsa da aynı maksadı işaret ve ima yoluyla da gerçekleştirmek mümkündür.
Geriye başka bir husus kaldı. Rivayetlerden anlaşıldığı üzere müminlerin sırlarını ifşa etmek de haramdır. Yani is¬ter ahlakî, ister yaratışsal ve amelî olsun müminlerin saklı kalmış, açığa çıkmamış kusurlarının açıklanıp ifşa edilmesi haramdır. Ancak bu durum kişinin noksanlarını açığa vurup onu küçük düşürmeye yönelik olduğundan böyledir. Değilse, şer’an açıklanıp ifşa edilmesi gereken suçların ortaya çıkarıl¬maması ve gizlenmesi haramdır. Ve bu durum gıybet pren¬siplerinin çiğnenmesi anlamına gelmemektedir. Ayrıca, mü¬minlerin noksanlarını açığa vurmanın, velev küçük düşürme amacı taşmmasa da haram olması mümkündür. Ama bu hu¬susta ayrıntıya girmek konumuzun çerçevesini aşmaktadır.

2. Bölüm: Gıybetin Haramlığına Dair

Bil ki gıybet icmaen haramdır, fıkhın zorunluluklarındandır ve gıybet kötü özelliklerin başında gelir, ama bu hususun ayrıntılarına girmek bu sayfaların kapsamı dışında kalmaktadır. Burada asıl üzerinde durulması gereken şey bu günahın fesadından sözetmek ve Allah’ın izniyle bu günaha bulaşmamamız için veya eğer bulaşırsak derhal tevbe edip geri dönmemiz ve bu büyük günahla ahiret alemine intikal etmememiz için gıybetin sonuçlarım anlatmaktır ki bu güna¬hın uhrevî ve melekutî sureti oldukça korkunç ve çirkin bir surettir ve bedenî azabın dışında ayrıca kişiyi enbiya ve mukarreb meleklerin huzurunda rezil de etmektedir.
Allah Teala Kitab-ı Kerim’inde bu günahın melekutî su¬retini ifade etmiş ve hadis-i şeriflerde de bu durumdan söz edilmiştir.
Allah Teala buyuruyor ki:
“Biriniz diğerinizin gıybetini etmesin. Hanginiz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever? Bundan iğrendiniz değil mi?
Bizler, amellerimizin öbür alemde bu suretlerle bize geri döneceğinden gafiliz. Bu amelin leş yemek suretine sahip ol¬duğunu bilmiyoruz. Bu günahı işleyen kişi, leş yiyen bir kö¬pek gibi cehennemde leş yeme suretiyle yüzyüze gelecektir.
“Rasulullah (sallalahu aleyhi ve alihi) zina ettiğinden ötürü bir adamı recmetti. Orada bulunanlardan biri arkadaşına:
“Bu adam köpek gibi bulunduğu yerde öldürüldü” dedi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (sav) bu iki adama nefret ve iğrenmeyle yöneldi ve onlara buyurdu ki:
“Haydi dişlerinizle bu leşten parçalar kopartın.” Arz ettiler ki:
“Ya rasulullah! Yani ölünün etinden mi yiyelim” Buyurdu ki:
“Kardeşinizden size erişen şey, ölü eti yemekten daha iğrendiricidir.”
Evet, Resul-i Ekrem (sav) basiret nurunun verdiği güç ile o kişilerin amellerinin leş yemekten daha iğrenç olduğunu görüyordu.
Başka bir rivayette de gıybet edicinin kıyamet günü ken¬di etini yiyeceği ifade edilmiştir.
Ayrıca Vesail’de senedi Hz. Emir’e (Ali)) ulaşan bir hadis¬te de şöyle buyurulmaktadır:
“Nuf diyor ki: “Mevla (Ali) (as) Hazretlerine dedim ki:
“Bana nasihatta bulun”. Buyurdu ki:
“Gıybetten uzak dur, çünkü gıybetçi ateş köpeklerinin yiyeceğidir.” Sonra da bu¬yurdu ki:
“Ey Nuf, helalzade olduğunu sanıp da insanların beden etini gıybet yoluyla yiyen kişi (bu sanışında) yalancıdır.”
Ve bu rivayetler arasında çelişki sözkonusu değildir. Bü¬tün bunların gerçekleşmesi mümkündür. Hem murdar et yi¬yebilir, hem de kendi etinden yiyebilir, hem murdar şeyler yiyen bir köpek olabilir ve hem de cehennem köpeklerinin yediği bir leşe dönüşebilir. Çünkü o alemde suretler faaliyet¬lere bağlıdır ve bir varlığın pek çok suretlere sahip olması mümkündür.
“Buyurdu ki:
“Kardeşinin gıybetini edip gizlisini açığa vu¬ran kişi attığı ilk adımda cehenneme yuvarlanır ve Allah Te¬ala onun gizlisini halk arasında açığa vurur.”
Bunlar Hak Teala’nın onu kulları arasında rezil rüsva edeceği ahiret ve cehennemdeki durumudur.
Vesail’de senedi Hz. Sadık’a (as) ulaşan bir rivayette Hz. Rasul’un (s.a.v) şöyle buyurduğu belirtilmektedir:
“Rasul-i Ekrem (sav) buyurdu ki:
“Bir müslümanın gıybe¬tini yapan kişinin orucu batıl olur, abdesti bozulur ve kıya¬met günü ağzından leş kokusundan daha iğrenç bir koku ol¬duğu halde çıkagelir. Orada bulunanlar kendisinden eziyet çeker ve eğer bu durumdan tevbe etmeden ölürse, Allah’ın haram kıldığı birşeyi helal saymış olarak ölür.”
Kaldı ki bu durum, ölümden önceki durumdur ve bu du¬rumuyla rezil rüsva ve kafir sayılmaktadır.
Çünkü Allah’ın haram şeyi helal sayan kişi kafirdir. Böyle birinin berzahtaki durumuna ilişkin olarak da Rasulullah’tan (s.a.v) şu rivayet gelmiştir:
“Enes b. Malik diyor ki: “Rasulullah (s.a.v) buyurdu ki:
“Miraç gecesi yüzlerini tırnaklarıyla yırtan bir topluluğun yanından geçtim. Cebrail’den bunların kimler olduğunu sor¬dum. Dedi ki:
“Bunlar insanların gıybetini yapan kişilerdir.”
Şu halde demek ki gıybetçi kişi berzahta rezil rüsvadır ve cehennemde de bu rezil rüsvalığı devam edecektir. Hatta ba¬zı açılardan o rezilliğin etkileri bu dünyada da görülmekte¬dir. Nitekim Kafi’de yer alan bir hadis-i şerifte bu duruma işaret edilmektedir:
“Hz. Sadık (as) Hz.Rasul’ün (s.a.v) şöyle buyurduğunu ri¬vayet etmektedir:
“Ey diliyle müslüman olduğunu ifade etti¬ği halde henüz kalben iman getirmemiş olanlar! Müslüman¬ları kötüleyip çekiştirmeyin ve onların gizli kabahatlerini araştırmayın, çünkü onların gizlilerini araştıranın Allah gizlilerini araştırır ve Allah’ın gizlilerini araştırdığı kişi velev evinden dışarı çıkmasa bile rezil rüsva olur.”  Kafî’de senedi Hz.Bakır el-Ulûm’a (as) ulaşan bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
“Hz. Bakır (as) buyurdu ki: “Resul-i Ekrem (s.a.v) miraç sı¬rasında arzetti ki:
“Yarabbi! Senin katında müminin duru¬mu nedir?” Buyurdu ki:
“Ey Muhammedi Benim dostuma ha¬karet eden kişi muhakkak ki bana karşı savaş açmış demek¬tir. Ve ben dostlarıma yardıma koşmakta herşeyden daha hızlı ve seriyim.”
Ve bu hususta daha pek çok hadis mevcuttur.
Şeyh Sadûk, senedi Hz. Sadık’a (as) ulaşan bir hadis-i şe¬rifte şöyle buyrulduğunu rivayet etmektedir;
“Onun (yani kendi inancında kötü bir durumu olsa bile zahirde setr ve adalet ehli olan birinin) gıybetini yapan kişi Allah’ın velayeti altından çıkıp şeytanın velayeti altına gi¬rer.”
Malumdur ki Hakk’ın velayetinden çıkıp şeytanın velaye¬ti altına giren kişi kurtuluş ve iman ehli olamaz. Nitekim İshak Ibn Ammar’ın rivayet ettiği yukarıdaki hadiste gıybetçi¬nin İslamının lisanı İslam olduğu ve henüz kalben iman et¬miş biri olmadığı buyrulmuştur. Bilindiği gibi, Allah Teala’ya iman eden ve hesap gününe inanıp yaptıklarının karşı¬lığını mutlaka göreceğini bilen birinin böylesine kınanmış bir amele yönelmesi mümkün değildir. Şu halde eğer böyle bir amele yöneldiğimizi görüyorsak bilelim ki iman henüz kalbimizde yer etmiş değildir. Eğer iman kalbe yerleşirse ameller ıslah olur. Etkisi bütün amellere, zahire ve batına si¬rayet eder. Şu halde batını tedavi etmek ve kalb hastalığına çare aramak gerekir. Hadis-i şeriflerden anlaşıldığı üzere, nasıl ki iman gevşekliği ve ihlassızlık ahlakî ve amelî fesat¬lara yol açıyorsa, ahlakî ve amelî fesatlar da imanın zayıflamasına ve ihlassızlığın artmasına sebep olmaktadır. Ve bil ki gıybet masiyeti başka bir açıdan da sair masiyetlerden daha şiddetli ve etkileri daha fazladır. Bu açıdan bu hususta hukukullaha ilaveten hukukunnâs’ın (insanların hakkının) da sözkonusu olması ve Hak Teala’nın gıybeti yapılmış kişi ba¬ğışlamadıkça gıybetçiyi bağışlanmayacağıdır. Nitekim bu hu¬sus pek çok kanaldan birçok hadis-i şerifte ifadesini bulmuş¬tur:
“Resul-i Ekrem (s.a.v) Hz. Ebu Zer’e (rıdvanullahi aleyh) vasiyeti çerçevesinde buyuruyorlar ki:
“Gıybetten kork, çün¬kü gıybet zinadan daha tehlikelidir.” Arzettim ki:
“Niçin ya Rasululluh   Buyurdu ki:
“Çünkü zina eden kişi tevbe etti¬ğinde Allah Teala tevbesini kabul eder ama gıybeti yapılan kişi bağışlamadıkça Allah gıybetçiyi bağışlamaz.”
Aynı hadis bu haliyle veya buna yakın ifadelerle ilel ve Hisal’da ve Mucme’l-Beyân’da da yer almaktadır. Ve eğer, Allah göstermesin, kişi üzerinde kul hakkı bulunduğu halde bu dünyadan göçerse durumu oldukça tehlikelidir. Hukuk-ilahîde kişinin durumu öfke, kin ve düşmanlık gütmeyen Halik-i Rahîm’in merhametine kalmıştır ama eğer kullarının hakları çiğnenirse, bu durumda olmayan ve belki de hakkın¬dan asla vazgeçmeyecek birine çatmak mümkündür.
Şu halde insan kendine çok dikkat etmek zorundadır, çünkü durum çok tehlikelidir. Ve gıybetle ilgili hadis-i şerif¬ler bu sayfaların alamayacağı kadar çoktur. Bu nedenle de küçük bir bölümünün zikriyle yetiniyoruz. “Hz. Resul-i Ek¬rem (s.a.v) bir hutbesinde aşağıdaki hadiste yer aldığı üzere faizden sözedip çok kötü birşey olduğunu ifade ederek buyur¬dular ki:
“Faizin bir dirhemi otuzaltı zinadan daha beterdir ama faizden de daha beteri müslümanı küçük düşürüp tah¬kir etmektir.”
“Kulun hasenatını yakıp kül etmede gıybet, kuru şeyleri yakan kül eden ateşten daha etkilidir.”
“Resul-i Ekrem (s.a.v) buyuruyor ki:
“Kıyamet günü bir şa¬hıs Hakk’ın huzuruna getirilir ve eline amel defteri verilir. Ama işlediği hasenatı defterinde göremez. Bunun üzerine der ki:
“Ya rabbi! Bu benim defterim değil. Hasenatımı içinde göremiyorum.” Kendisine denilir ki:
“Muhakkak ki rabbin yanılgan ve unutkan değildir. Senin amellerin halkın gıybe¬tini etmenden ötürü kayboldu.” Ardından bir başkası huzura getirilip kendisine amel defteri verilir. O şahıs defterinde iş-lemediği hasenatın kayıtlı olduğunu görür. Bunun üzerine der ki:
“Ya rabbi! Bu benim defterim değil. Çünkü ben bu amelleri işlemedim.” Ona denilir ki:
“Filan kişi senin gıybeti¬ni etmişti. Bu nedenle de onun hasenatı sana yazıldı.”
“Peygamber (sav) buyuruyor ki:
“Küfrün ilk aşaması kişi¬nin kardeşinden birşey duyup da o sözü başkalarına söyleye¬rek kardeşini küçük düşürmeye çalışmasıdır. Böyle kimseler için hiçbir nasip ve hisse yoktur.”
Bunlar da baba ilişkin rivayetlerdir ama aynı doğrultuda başka bablarda da rivayetler mevcuttur. Gıybetle aynı kefe¬de yer alan ve benzer ceza ve kınamalara muhatap olan o ri¬vayetler, mümine hakaret etmek ve benzeri bablarda yer al¬maktadır ki bu hususların her biri tek başına insanın helaki¬ne yol açabilecek şeylerdir. Herbiri hakkındaki rivayet ve haberlerin bir teki bile havsalanın alamayacağı şiddettedir. Ama biz sözü uzatmamak için bu kadarla yetiniyoruz.

3. Bölüm: Gıybetin Toplumsal Zararlarına Dair

Bu büyük günah ve masiyet, iman ve ahlakın, zahir ve batının fesada uğratıcısı olmasına ve insanı dünyada ve ahirette rezil rüsva etmesine ilaveten bu rezalet aynı zamanda toplumsal fesada da yol açmakta ve bu açıdan pek çok fesat¬tan daha kötü ve çirkin bir yapı arzetmektedir.
Şeriatlerin ve büyük peygamberlerin (selamullahi aley¬him) büyük maksatlarından bir tanesi de bizatihi kendisi müstakil bir maksat olmasına ilaveten başka büyük mak¬satların ve medine-i fazılanm gerçekleşmesine 3^0! açan tev-hid-i kelime, tevhid-i akîde, işlerin önemlilerinde birlik için¬de bulunmak ve insanlığın fesadına ve medine-i fazıla’nm yı¬kılmasına ebep olan haksızlık ve zulümlere karşı çıkmaktır. Toplumun ve bireyin ıslahı olan bu büyük maksat ise ancak vahdet, gönül birliği, kardeşlik ve toplum bireylerinin yek vücut olması, toplumun bir bedene dönüşmesi ve her bireyin bu bedenin bir uzvu olması, toplumun bütün gayret ve çaba¬sının tek ilahi maksat mihveri etrafında dönmesi ve bu yolla toplumun ve bireyin salaha ermesiyle gerçekleşebilir. Ve eğer bir toplumda bu tür bir kardeşlik ve dayanışma gerçek-leşirse, o toplum bu özelliğe sahip olmayan bütün toplulukla¬ra galebe çalar. Nitekim İslam tarihine ve Özellikle de İslam savaş tarihine müracaat edilmesi bunun böyle olduğunu gö¬rülmesini sağlayacaktır. Bu ilahi düzenin ilk günlerinde müslümanlann arasında sınırlı oranda bile olsa kardeşlik ve dayanışmanın mevcudiyeti çok büyük fetihlerin gerçekleş¬mesine yol açtı ve müslümanlar çok kısa bir zaman zarfında en önemlileri İran ve Roma olan zamanın imparatorlukları¬na galib geldiler. Çok küçük miktarda olmalarına rağmen sı¬nırsız topluluklara galebe çaldılar. Peygamber-i Ekrem daha ilk dönemde müslümanlann birbirine kardeşlik bağıyla bağ¬ladı ve bu çaba “Muhakkak ki müminler kardeştir”   nassıyla müslümanların yekdiğerine kardeş saymasıyla nokta¬landı.
Kafi’de şöyle bir rivayet yer almaktadır:
Akarkufi İmam Sadık (as)’dan ashabına şöyle buyurduğu¬nu naklediyor:
Takvalı olun birbirinize karşı kardeşçe davra¬nın. Birbirinize katılın ve dost olun. Birbirinizi ziyaret edin ve bizim hakkımızda konuşun ve bunu ihya etmeye çalışın. Hakeza “Müslümanlar birbirine katılmalı yardımlaşmak muhabbet etmeli muhtaçlara yardımcı olmalı ve birbirine karşı merhamteli olmalıdır ki Allah Teala da onlar hakkında “müminler birbirlerine karşı şefkatlidir” diye buyurmuştur.”
Hakeza: “Birbirinizle ilişkiniz olsun. Şefkat ve merhametli olun, sevgili kardeşler olun. Allah da böyle olmanızı emret¬miştir.
Müslümanlar birbirine dostluk, iyilik ve yakınlık göster¬mek ve birbirine kardeş ve detek olmakla yükümlüdürler. Ve bu maksadın gerçekleşmesine yardımcı olan herşey mak¬bul olduğu gibi, gerçekleşmesine engel olan herşey de merduttur, reddedilmiş ve günah sayılmıştır. Ve çok açıktır ki gıybet cemiyette yaygınlaştığında kin, kıskançlık, öfke, düş¬manlık ve fesada yol açmaktadır. Toplumda nifak ve ikiyüz¬lülük tohumları ekmektedir. Birlik ve dayanışma esaslarını yıkmakta ve dinin temellerini sarsmaktadır.
Şu halde gayretli ve dindar her müslümanm kendi şahsı¬nı ve din kardeşlerini bu fesattan koruması ve kardeşlik bağ¬larım güçlendirerek buna aykırı durumları engellemeye ça¬lışması gerekir ve eğer, Allah muhafaza, bugüne değin bu kabih duruma sahip ise bundan tevbe etmesi ve gıybetini et¬tiği kişiden bağışlanma dileyerek İslam dairesine dahil ol¬ması lazımdır.”Vallahu’l-hadî ila sebîlu’r-reşâd.”

4. Bölüm: Bu Hastalığın Tedavisine Dair

Bil ki diğer günahlar gibi bu büyük günah da yararlı ilim ve amel ile tedavi edilebilir.
Bunun ilmi yönü, bu günah hakkında düşünmek ve onu doğurduğu kötü sonuçlarla bir bütün halinde ele alarak akıl terazisinde değerlendirip tartmaktır, elbette ki insan kendi¬ne düşmanlık edemez. Şu halde bütün masiyetler cehaletten ve sonuçlarından gafil olmaktan kaynaklanmaktadır. Masiyetlerin tevehhümî yararı ise insanın kısa bir süre için şeh¬vet ve arzusunu tatmin etmesidir.
Gıybetin kötü sonuçlarından bir kısmını geçen bölümde gördün. Şimdi de başka bir yönüne kulak ver, ibret al ve mu¬kayese terazisinde tart. Elbette ki bu tefekkür ve muvazene¬nin yararlı sonuçlan olacaktır.
Bil ki gıybetin bu alemdeki sonuçlarından bir tanesi kişi¬nin halkın gözünden düşmesi ve aralarındaki güven hissini yitirme sidir. Çünkü halk fıtraten kemale ve iyiliğe meyilli¬dir. Ve bunlara sevgi duymaktadır. Noksanlık, çirkinlik ve kötülükten de nefret etmektedir. Ve muhakkak ki halkın gıybetini eden ve sağı solu çekiştiren kişileri diğerlerinden ayırmaktadır. Hatta bizzat gıybetçi bile bu günahtan uzak duran kimseleri kendinden üstün görmektedir.
Eğer gıybetçi işi aşırıya vardırır ve halkın onur ve namu¬suna dil uzatırsa Allah Teala onu bu alemde de rezil rüsva edecektir. Ve kişinin, Hak Tela’nın rezil rüsva etmesinden şiddetle kaçınması gerekmektedir, çünkü bunun telafisi mümkün değildir.
Hak Teala’nın öfkesinden ona sığınırım. Mü’minlerin onurunu çiğnenmesi ve sırlarını açığa vurulmasının insanı helake sürüklemesi de mümkündür. Çünkü bu kötü huy nefste kök saldığında çok kötü sonuçlar doğurur ki bunlardan bir tanesi de gıybeti edilen kişilere öfke ve kin duyulmasidır. Bu öfke ve kinin zamanla Hak Teala’ya yönelmesi ve Ondan da nefret edilmeye başlanması mümkündür. Çünkü insan her zaman düşmanının dostuna da düşmanlık etmeye eğilimli ol¬duğu gibi, düşmanlık ettiği kişinin dostlarından da düşman¬lık görme durumundadır. Bir kez de Allah’ın ve meleklerin düşmanlığını kazanarak bu alemden göçtü mü artık onu ebe¬di bir azap bekleyecektir.
Azizim! Allah’ın rahmet ve nimetlerine muhatab olmuş ve İslam ve iman beratlarıyla donanmış Hakkın kullarına
sevgi duy ve onlara karşı kalben muhabbet besle. Sakın Hakk’ın dostlarına düşmanlık etme, çünkü Hak Teala kendi dostunun düşmanının düşmanıdır, seni bu yüzden kendi rahmet kapısından kovacaktır. Allah’ın has kulları halkın arasında saklı durumdadırlar ve senin müminlerin sırlarını açığa vurup onları küçük düşürmeye çalışmanın Allah’ın sır¬larını küçük düşürmeye dönüşüp dönüşmeyeceği de bu yüz¬den belli değildir.
Müminler Hakk’ın dostlarıdır. Onlara dostluk göstermek Hakka’a dost olmak demek olduğu gibi, onlara düşmanlık etmek de Hakk’a düşmanlık etmek anlamına gelmektedir. Hakk’ın gazabından kork ve ceza günü şefaatçilerin öfkesin¬den çekin: “Şefaatçileri kendisine hasım olan kişinin vay ha¬line!” Bu masiyetin dünyevî ve uhrevî sonuçlarını biraz dü¬şün. Kabirde ve ahirette kendilerine mübtela olacağın o kor¬kunç suretleri gözünün önüne getirmeye çalış, ashabın (rıdvanullahi aleyhim) ve tahir imamların (selamullahi aleyhim) kitap ve rivayetlerine başvur ve bu masiyetin sonuçlarının ne kadar büyük bir tehlike arzettiğini gör. Ve birkaç dakika¬lık gevezelik ve şehvet tatminini (eğer sonunda kurtulma ümidin varsa) binlerce yıllık azab ve sıkıntıyla karşılaştır. Değilse onu ebedî cehennem azabıyla karşılaştırman gereke¬cektir, eğer bu dünyadan iman sahibi olarak göç etmezsen. “Neûzu billahi minh.”
Buna ilaveten eğer sen gıybetini ettiğin kişiye düşmansan, bu düşmanlığının gereği bile onun gıybetini etmemendir. Eğer hadislere imanın varsa. Çünkü hadislerde gıybetini ettiğin kişiye seni hasenatının nakledileceği ve onun günah¬larının sana yazılacağı belirtilmiştir. Şu halde sen bu yolla ona düşmanlık etmekle aslında kendine düşmanlık etmektesin. O halde bil ki sen Allah’la yarışıp çekişemezsin. Allah Teala senin bu gıybetinle bile o kişiyi halkın arasında aziz etmeye kadirdir. Ve seni gıybetin yüzünden halkın arasında rezil rüsva edebilir. Amel defterini günahlarla doldurabilir. Seni rezil etmişken, gıybetini ettiğin kişinin amel defterini hasenatla doldurabilir ve onu aziz ve saygın kılabilir.
O halde ne kadar cebbar biri karşısında diklendiğini bil ve ondan kork.
Gıybetin amelî tedavisine gelince: Ne edip edip nefsin bu günahtan arındırılması, dilin gemlerini ele alınması ve bir süre bu durumun sürdürülmeye çalışılması gerekmektedir. Umulur ki inşaallah bir süre sonra nefs ıslah olur ve bu kötü özelliğin kökleri kazınmış olur. Derken yavaş yavaş işin ko¬laylaşır ve bir süre sonra bu durumdan doğal bir şekilde uzak durduğunu görmüş olursun. Şu halde yapman gereken şey bu durumu terketmektir.

5. Bölüm: Caiz Olan Durumlarda Bile Gıybete Yanaşılmamasına Dair

Bil ki ulema ve fukaha (rıdvanullahi aleyhim) kimi hu¬susları gıybet haramlığının dışında tutmuşlardır ki bunlar on husus kadardır, ama bunları saymaya kalkışmayacağız. Çünkü bu sayfaların konusu işin fıkıh yönü değildir. Burada asıl belirtilmesi gereken şey insanın kendini hiçbir zaman nefsin tuzaklarından korunmuş saymaması, büyük bir dik¬kat ve ihtiyatla hareket etmesi ve haram sayılmayan sözkonusu durumlardan birine dahil olmak için mazeret yontma¬ya kalkışmamasıdır.
Nefsin tuzakları oldukça dakiktir. İnsanı şer’î yolla dahi aldatması ve helake sürüklemesi mümkündür. Sözgelimi fasıkın gıybetini etmek (arkasından konuşmak) caizdir, hatta kimi durumlarda vaciptir ve “nehyi anil münker’den sayıl¬maktadır ama kişinin kendi haline dikkat etmesi ve bunu şer’î amaçla mı yoksa şeytanî amaçlamı yaptığını anlaması gerekmektedir. Eğer sözkonusu gıybeti ilahî amaçla yapıyor¬sa bu, ibadettir, hatta kendisi anlamasa bile gıybeti edilen şahsa halini düzeltmesi için ihsan edilen bir ilahi lütuf ve rahmettir. Ama eğer bu gıybet nefsanî heva ve hevese bulan¬mış halde yapılıyorsa, halkı küçük düşürme amacı güdüyor-dur ve bu durum nefsin gıybet etmeye alışması sonucunu do¬ğuracaktır. Çünkü nefis şer ve kabahate eğilimlidir. Eğer ca¬iz olan alanlarda arzusuna uygun tarzda hareket etmesine ve sınır tanımamasına göz yumulacak olursa sonunda haram alana yönelmesi mümkündür. Nitekim şüpheli alanlara adım atmak caiz olmasına rağmen makbul değildir. Çünkü onlar haramlara komşudur ve onlara yönelmek kişiyi haram olan¬lara sürükleyebilir. Bu nedenle de insan bu durumlardan ka¬çınmalı ve nefsin dizginlerini koparmasına imkan sağlayabi¬lecek hallerden uzak durmaya gayret etmelidir.
Evet, gıybetin vacip olduğu durumlarda elbette ki bu va¬cibin ifa edilmesi gerekir ama bu yapılırken niyetin, nefsin nevasından ve şeytanın aldatmasından arındırılması ve ha¬lis tutulması lazımdır. Ama sadece caiz olduğu durumlarda gıybetin terkedilmesi daha evladır. İnsan her caiz işi yapma¬malı hele de nefsin ve şeytanı tuzaklarına çok elverişli olan böyle bir durumda çok dikkatli olmalıdır.
Rivayetlerde Hz.İsa’nın (selamullahi aleyh) havarileriyle bir köpek leşinin önünden geçtiği aktarılmaktadır. O sırada havariler demiş ki:
“Şu leş ne kadar da kötü kokuyor!” Bu¬nun üzerine Hz. İsa (as) buyurmuş ki:
“Dişleri ne kadar da beyaz”
Elbette ki insanlık mürebbilerinin böylesine arınmış bir nefse sahip olması gerekmektedir. Hak Teala’nın bir yaratı¬ğından bu şekilde kötü söz edilmesine rıza göstermedi. Onlar onun noksanını gördüler. Ama Hz. İsa güzel yanını onlara hatırlattı. Bir hadiste Hz.İsa’ın (as) şöyle buyurduğunu işit¬tim:
“Pisliğe konan sinek gibi halkın ayıplarına dikkat edip durmayın.”
Ve Hz. Resul-i Ekrem’in (sav) de şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Kendi ayıplarıyla meşgul olmanın kendisine baş¬kalarının ayıplanyla uğraşması fırsatı vermediği kimseye ne mutlu!”
İyi olan odur ki başkalarının ayıplarıyla uğraştığı oranda kendi ayıplarını da görüp uğraşsın. Ne kadar kötü¬dür ki insan binlerce ayıba sahip olduğu halde hep başkala¬rının ayıbından söz etsin ve o ayıpları kendi ayıplarına örtü kılsın.
Eğer insan bir miktar kendi ayıplarına eğilir ve onları is¬lah etmeye çalışırsa işleri salih olacaktır. Kendini ayıptan ve kusurdan arınmış sayan kişi cahil ve nadandır. Ve hiçbir ayıp kişinin kendi ayıplarını görmemesinden ve kendisi pek çok ayıba sahip olduğu halde başkalarının ayıplarından söz edip durmasından daha kötü değildir.

6. Bölüm: Gıybete Kulak Vermenin de Haram Olduğuna Dair

Nasıl ki gıybet haramdır, aynı şekilde gıybete kulak vermek de haramlıkta ona ortaktır ve rivayetler, kulak verme¬nin gıybet etmekle her açıdan aynı kadere sahip olduğunu göstermektedir.
“Gıybeti dinleyen de gıybet edenden sayılır.”
“Gıybete kulak veren de gıybetçidir.”  Ve pek çok riva¬yet gıybetin reddedilmesinin vacip olduğunu göstermektedir.
“Peygamber-i Ekrem (sav) gıybeti ve gıybete kulak ver¬meyi nehyettikten sonra buyurdu ki:
“Bil ki kim bir mecliste bir kardeşinin gıybetinin edildiğini duyar da o gıybeti redde¬derse Allah Teala ondan dünya ve ahirette bin şerrin kapısı¬nı reddeder, kapatır. Ve eğer gücü yetmesine rağmen onu reddetmezse, kendisine gıybetçinin günahının yetmiş katı yazılır.”
“Rasul-i Ekrem (sav) Hz. Emirulmüminin Ali’ye (as) vasi¬yetleri çerçevesinde buyurdu ki:
“Ey Ali! Kim yanında bir müslüman kardeşinin gıybeti edildiğinde onu savunabilecek durumdayken savunmazsa Allah Teala onu dünya ve ahiret¬te rezil rüsva eder.”
“Kim kardeşinin gıybet edilmesine engel olursa Allah onun için bin şer kapısını kapatır. Ama engel olmazsa o da gıybet etmiş gibi sayılır.”
Büyük alim ve muhakkik ilim ve amel faziletinin sahibi Şeyh Ensarî (rıdvanullahi teala aleyh) buyuruyor ki:
“Anlaşıldığı kadarıyla burada sözkonusu olan red biçimi, gıybetten nehyetmekten başka birşeydir ve redden maksat, gıybeti edilen kişiyi yokluğunda destekleyip korumaktır. Şu halde eğer sözkonusu olan ayıp dünyevî bir ayıp ve kusur ise asıl ayıp kusurun Allah Teala’nın ayıp olarak gösterip tanıt¬tığı masiyetler olduğu ve Allah Teala’nın ayıp saymadığı şey¬lerle kardeşinin ayıplanmaması gerektiğini göstermen gere¬kir. Veya eğer ayıp dinî ise kardeşini bundan koruman ve kurtarman lazım. Müminler de kimi zaman masiyete mübtela olabilirler. Eğer bu durumdaki kişi halinden haberdar de¬ğil ise ona durumunu hatırlatmak gerekecektir. Bunun yolu da onu ayıplayıp kınamak değil, ona nasihat etmektir. Çün¬kü senin o ayıplaman ve kınamanın Allah’ın katında onun masiyetinden daha büyük olması da mümkündür.”
Kimi zaman da dinleyicinin gıybetçiyi engellemek şöyle dursun onu teşvik ettiği de görülmektedir. Ve belki de sözü geçen hadis-i şerifte kendilerinden gıybetçinin günahından yetmiş kat daha günahkar olarak sözedilenler bu tür kişiler¬dir.
“Neuzu billah.

Şehid Sani’nin (Rahimehullah) Sözleri

Büyük şeyh ve muhakkik şehid Said’in (rıdvanullahi aleyh) bu konuda kimi sözleri var ki biz bu makamı onun sözleriyle tanımlamak istiyoruz.
Buyuruyor ki:
“Gıybetin en kötü türlerinden biri kimi ki¬şilerin ehli ilim kisvesi içinde bazı şahısları çekiştirip gıy-betlerini etmeleridir. Çünkü bu tür kişiler bu fiillerini ilim ve takvanın gereği olarak tanıtabilmektedir. Bunlar gıybet etmekte ve ama sanki gıybetten kaçınıyorlarmış gibi bir tutum sergilemekteler, ama bilmemekteler ki bu tutumlarıyla iki kötülüğü, hem gıybet ve hem de ikiyüzlülüğü bir arada gerçekleştirmekteler.
Böyle kişilerin durumu, yanında birinden sözedilince “El¬hamdülillah bir riyaset peşinde değiliz” veya “dünyalık pe¬şinde değiliz” veya “biz filan sıfata sahip değiliz” veya “haya eksikliğinden Allah’a sığınırız” ya da mesela “Allah Teala bi¬zi filan amelden korusun” diyerek o kişiyi ima yoluyla kına¬yıp gıybetini etmesidir. Hatta kimi zaman sadece “elhamdü¬lillah” diyerek de bu kötü fiil gerçekleştirilebilir. İşte bu, kendini salih amel örtüsüyle örtmüş bir gıybettir.”
Kimi zaman da gıybete başka türler eklenir ve yükünü daha da ağırlaştırır. Mesela gıybetçi arkasından çekiştirdiği kişiye yanında dostluk gösterisinde bulunur ki, bu rivayet¬lerde şiddetle kınanmış bir nifak, ikiyüzlülük ve ikidillilik örneğidir: Buyuruyor ki:
“Kim müslümanlara ikiyüzlülük ve ikidil¬lilik ederse, kıyamet günü ateşten, iki dilli olarak halkedilecektir.”
İşte ahiret aleminde bu kötü amelin ve bu nifakın sureti ve sonucu budur. Dilimin ve nefs-i emmarenin şerrinden Al¬lah Teala’ya sığınırım.
“Velhamdu lillahi evvelen ve ahiren.”

20- İHLAS

“Sufyan, “Ki hanginizin daha güzel amel yapacağını de¬nemek için” (Hud Suresi, 7 ve Mülk Suresi, 2) ayet-i kerime¬sinin tefsiriyle ilgili olarak Hz. Sadık’tan (as) şunları nakle¬diyor: “Buyurdu ki:
“Burada amellerinizin çokluğu değil amelle¬rinizin doğru dürüst olup olmaması ve bunlar yapılırken bir-niyet ve Allah korkusunun taşınıp taşınmaması sözkonusudur.” Sonra da dedi ki: “amelin halis olması için çaba harca¬mak amel etmekten daha zordur, amelin halis olması ise, Allah Teala’dan başka hiç kimsenin rızasını aranmamasına bağlıdır ve niyet amelden daha faziletlidir. “İyi bilin ki niyet de ameldir.”   Daha sonra da imam Allah Teala mn şu buyruğunu okudu:
“De ki, herkes kendine uygun yolda hareket eder.”   Yani kendi niyeti doğrultusunda davranır.

Şerh

Burada hadis-i şerifin yoruma elverişli yanlarını birkaç bölümde şerhetmeye çalışacağız, inşaallah.

1. Bölüm: Belaların Hak Teala’ya Nisbet Edilmesinin İzahına Dair

“Mülk (mutlak egemenlik) kendi elinde bulunan yüce Al¬lah kutludur. O herşeye kadirdir. O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”   Sözüne işaret etmektedir.
Ölüm genel olarak zahirî ve mülkî alandan batını ve melekutî alana intikal etmek demektir. Veya ölüm, ilk mülkî hayattan sonraki ikinci melekutî hayattır ve her halükârda mülki hayatın tamamlayıcısıdır.
“İhtibar” ve “imtihan” ve bunların Hak Teala’ya (celle celaluhu) olan isnadıyla ilgili olarak ise daha önceki hadislerin şerhinde açıklamalar yapıldı. Şimdi o açıklamaları özet bir şekilde yeniden zikrediyoruz:
İnsanî nefsler, fıtrat ve yaratılışın başlangıcında sadece istidat ve kabiliyetten ibaret ve her türlü kötü ve iyi amelden arınmış halde iken tabii hareket alanına ulaştıktan sonra is¬tidatlar faaliyet alanına geçmektedirler.
Şu halde iyinin kötüden ayrılması ancak mülkî hayat sa¬yesinde mümkündür. Ve hayatın amacı da nefslerin birbirin¬den ayrılıp sınıflanmasıdır. O halde insanların imtihanının anlamı anlaşıldı. Ölümün yaratılmasına gelince, ölüm de bu imtihanın bir parçasıdır. “Eyyukum ahsenu amelen” sözü de bu hadis-i şerifin delaletiyle amellerin en iyisinin anlaşılma¬sına dönmektedir ve amellerin en iyisi de halis niyete bağ-lanmıştır. Şu halde amellerin imtihanı, zatî durumun imti¬hanı anlamına da gelmektedir. Ve eğer bu hadis-i şerifi ve İmam Sadık’ın yorumunu görmezden gelip sadece ayet-i ke¬rimenin zahirine baksak da yine aynı şeyin kastedildiğini gö¬receğiz. Çünkü bizatihi dünyaya gelme ve ölüm ile hayatın yaratılması, iyi ve kötü amellerin birbirinden ayrılmasını gerektirmektedir. Hayatın yaratılmasını ne anlama geldiği ise malumdur. Ölüm de bu imtihanın sonu ve amellerin birbi¬rinden ayrılmasının gereğidir.

2. Bölüm: Amelin Sevabının Allah Korkusu Ve Halis Niyete Bağlı Olduğuna Dair

Bil ki bu hadis-i şerifte amelin sevap ve iyiliği iki esasa bağlı sayılmıştır. Amelin tamlığı ve kemali bu iki esasa bağ¬lıdır. Birincisi, Hak Teala’dan havf ve haşyet, diğeri de sami¬mi niyet ve halis irade. Şimdi bize düşen, bu iki esasın mü¬kemmel amel ve sevabıyla olan ilişkisini ortaya koymaktır.
Şunun belirtilmesi gerekmektedir ki Hak Teala’dan kork¬mak ve O’nu karşısında haşyet duymak nefislerin takvasının ve sakınmasının bir gereğidir. Ve bu da amellerin kabulünü kolaylaştırmaktadır. Ayrıca her iyi veya kötü amelin nefse bir tesiri vardır. Amel güzel ve ibadet olduğunda tabii kuvve¬ler aklî kuvvenin emri altına sokar, nefsin melekutî yanını mülke egemen kılar ve tabiatı ruhaniyete tabi eder, böylece ruhî cezbeler ortaya çıkar ve asıl maksada erişilir. Ve hangi amel bunu daha çok gerçekleştirebilecek istidada sahipse, o amel daha iyi ve güzeldir. Genel olarak amellerin fazilet öl¬çüsü budur. Ve “En faziletli amel en zor olan ameldir.    hadis-i şerifi de bu hususa bağlanabilir.
Bu mukaddimemin anlaşılmasından sonra, bilinmelidir ki takva nefisleri gam ve kederden arındırır ve elbette ki eğer nefs sayfası masiyet kirlerinden ve bu kirlerin doğurdu¬ğu kederlerden arı ise güzel ameller nefste daha çok etkili olurlar. Şu halde nefs takvasında etkili hususlardan biri olan Allah korkusu nefsi ıslah etmenin en müessir etkenlerinden biridir. Çünkü takva bizatihi kendisi de nefsin masla¬hatlarından birisi olmasına ilaveten kalbî ve kalıbı amellerin daha etkili olmalarının ve aynı zamanda kabul de edilmeleri¬nin temel etkenlerinden biridir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
“Muhakkak ki Allah sadece muttakilerden kabul eder.”
Amellerin mükemmel olmasının ikinci etkeni de sadık niyet ve halis iradedir ki ibadetlerin mükemmelliği ve noksan¬lığı sıhhati ve fesadı tam anlamıyla bu esasa bağlıdır ve iba¬detler ne oranda halis niyetle yapılırsa o oranda mükemmel¬dirler. İbadetlerde hiçbir şey halis niyetten daha önemli de¬ğildir, niyetlerin ibadetlere nisbeti, ruhların bedenlere ve nefslerin cesetlere nisbeti gibidir. Ve hiçbir ibadet halis niyet olmaksızın Allah Teala’nın kabulüne rnazhar olamaz. Ve gönlün ağyardan arındırılması ve içine Hak Teala’dan başka hiç kimseyle yol verilmemesi gerekir ki halis olabilsin. Nite¬kim Kafî’de yer alan bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
“Sufyan b. Uyeyne diyor ki: “Hz. Sadık’tan (as) Allah Teala’nın kıyamet günüyle ilgili “O gün ne mal ne de oğullar fay¬da sağlar. Allah’a sağlam ve temiz bir kalb getirmekten baş¬ka.”   Ayetlerini sordum. Buyurdu ki:
“Kalb-i selim, rabbiyle mülakat eden ve içinde O’na denk hiç¬bir şey bulunmayan kalptir.” Ve buyurdu:
‘Ve içinde şirk ve¬ya tereddüt bulunan her kalb helak olmuştur. Allah Teala dünyada zühdü emretmiştir ki kalpler ahiret için boşalsın.”
Elbette ki içinde Hak Teala’dan başkasının yer aldığı şüphe ve gizli-açık şirk taşıyan birkaîp Allah Teala’nı mukaddes huzurunda sakıttır. Sebeplere güvenmek ve Hak’tan başkasına istinad etmek de gizli şirkin unsurlarıdır. Halis niyet ise O zat-ı Mukaddes’in menzilinden (kalpten) Al¬lah’tan başkasını ihraç etmektir. Hak’tan başkasına mutlak anlamda güvenip dayanmak ve yaratılmıştan ummak, yakînin zayıflığından ve imanın gevşekliğindendir. Aynı şe¬kilde görevde gevşeklik göstermek de böyledir. Kalb-i selim, şirk ve şüpheden mutlak anlamda arınmış kalptir. Ve “Züh¬dü emretti ki…”   hadis-i şerifi de dünyadaki zühdün kalbin yavaş yavaş dünyayı terketmesi, ondan nefret duyması ve gerçek maksadına yönelmesini sağladığına dikkat çekmek¬tedir. Şu halde kalbinde Hak’tan başkası bulunan ve O’ndan başkasına meyledip ilgi gösteren herkes ehli dünyadır ve
dünyada zahid değildir, velev başka manevî mertebelere ve yüce cennet mertebelerine sahip olsa bile gerçek ahiretten cennetin en yüce mertebesi olan “lika cenneti”nden mahrum¬dur. Nitekim ehli dünya arasında da dünya malı ve makam¬larında farklılıklar vardır ve o makamlar ehlullahtan çok uzaktır.

3. Bölüm: İhlasın Tanımına Dair

Bil ki İhlasın birçok tanımı yapılmıştır ki biz burada bu tanımları kısaca zikredeceğiz.
Büyük arif ve hakim Hace Abdullah Ensarî Hazretleri buyuruyor ki:
“İhlas ameli her türlü karışıklıktan arındır¬madır. Ve bu, hem şahsî rızadan kaynaklanan karışıklığı, hem de başkalarını memnun etmek için gerçekleştirilen ka¬rıştırmayı kapsamaktadır.” Ve Şeyh Behaî’den de gönül ehlinin, ihlası şu şekilde tanımladıkları nakledilmiştir: Denilmiş ki:
“İhlas, ameli sadece Allah için yapmak ve O’ndan başkasını amele ortak etmemektir. Ve bu da geçen tanıma yakın bir tanımdır. Ve denilmiş ki:
“Kişinin ameli için dünyevî bir karşılık beklememesidir.”
Ğeraib el-Beyan’ın yazarından da nakledilmiştir ki: İhlaslılar, kendilerini, alemi ve ehlini O’na kulluk etme konumunda görmeden Allah’a ibadet edenler ve rububiyeti müşa¬hedede kulluk sınırını aşmayanlardır.”Ve budur Hak Teala’nın kendi için seçtiği din ve onu kendinden başkasından arındırarak şöyle buyurmuştur:
“İyi bil ki halis din sadece Allah’a özgüdür.”
Muhakkik şeyh Muhyiddin Arabi’nin şöyle dediği nakle¬dilmiştir:
“Din Allah’tan gayrisinden ve enaniyetten arındırılırsa Allah için olur. Zira Hakk’ın zatında tümüyle fenaya erince senin için ne bir zat ne sıfat ne fiil ve ne de din kalır. Aksi takdirde din Allah için olamaz.”
Ububiyyet, gayrîlik ve enâniyet adetleri bakî olduğu sü¬rece ve işin içinde abid, mabud, ibadet, ihlas ve din bulundu¬ğu müddetçe gayrîlik ve enâniyet katışıklığı sözkonusudur ve bu, marifet ehli açısından şirktir. Hulus ehlinin ibadeti, mahbubun tecelli haritasıdır ve kalplerinde Zat-ı Hakk-ı Vahid’den başkasına geçit yoktur. Ama buna rağmen bütün va¬zife ve ibadetlerini yerine getirirler. Ancak onların bu kullu¬ğun rivayet ve tefekkür esasına değil, tecelli easına bağlıdır.

4. Bölüm: İhlasın Amelden Sonra Geldiğine Dair

Bil ki “Amelin halis olması için çaba harcamak amelden daha zordur” hadis-i şerifi insanı yaptığı annelerde Özenli davranmaya yönelten bir teşviktir. Yani insan hem ameli ifa ederken ve hem de amelden sonra ihlasını korumalıdır. Çün¬kü kişi ameli ifa ederken ihlaslı iken amelden sonra bu ihla¬sını koruyamaması mümkündür. Nitekim Kafi’de yer alan bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:
“Hz. Bakır el-Ulûm’un (as) şöyle buyurduğu rivayet edil¬miştir:
“Amele dikkat etmek amel etmekten daha zordur.” Ravi diyor ki:
“Amele dikkat etmek nedir?” Buyurdu:
“Kişi salih bir amelde bulunur veya infak eder ve bunu şeriki olmayan Allah Teala için yapar (yani amelinde riyakârlık et¬mez) bunun üzerine o amel ona gizlice yazılır ve kendisine gizli bir sevap verilir. Derken o amelinin sözünü etmeye baş¬lar. Bunun üzerine o gizli sevap silinir ve aşikarı yazılır. Ya¬ni amelinin sevabı alenen verilir kendisine. Ardından yine sözünü etmeye başlayınca o da silinir ve yerine riya yazılır.”
İnsan, ömrünün sonuna değin hiçbir zaman şeytan ve nefsin şerrinden güvenlikte değildir. Sanmasın ki yaratılmışların rızasını ona karıştırmadan sadece Allah rızası için bir ameli yerine getirdi mi artık nefsin şerrinden güvenlik¬tedir. Eğer dikkat ve titizlik göstermezse, nefsin ona o ameli¬ni açıklaması ve başkalarına duyurtması mümkündür. Kimi zaman bu açıklama ima ve işaret yoluyla olabilir. Şu halde insan bir hastanın derdiyle ilgilenen doktor ve hastabakıcı gibi kendi haline eğilmeli ve nefsin gemi alıp kendisini helak ve zillete sürüklememesi için dizginlerine sımsıkı sarılmalı¬dır. Ve her halükarda şeytan ve nefsin şerrinden Allah Teala’ya sığınmalıdır.
“Muhakkak ki nefis, daima kötülüğü emredicidir, meğerki rabbimin esirgediği bir nefis ola.”
Ve bilinmelidir ki niyyetin her türlü şirkten, riyadan ve benzerlerinden halis kılınıp bu haliyle muhafaza edilmesi çok zor ve önemli bir iş¬tir. Hatta belki de bu durumun bazı aşamaları tamamen ha¬lis olmuş evliyaullah’tan başkası için mümkün değildir. Ma¬kam mevki düşkünü ve riyakâr olan ve bu durumun kendisi¬ni çepeçevre kuşatmış olduğu bir kimsenin bütün amacı, bu makam mevki emeline ulaşmaktır. Dolayısıyla, ifa ettiği ameller de bu maksada yöneliktir, ama bu amel kalbinde mevcut olduğu sürece amelleri halis olamaz. Çünkü bencillik ile ilahiliğin bir araya gelmesi mümkün değildir. Böyle biri velev Allah’ı bile istese kendi için isteyecektir ve bütün ama¬cı ve amelleri şahsına ve nefsine yöneliktir.
Şu halde demek ki niyetin şirkten mutlak anlamda arın¬dırılması öyle herkesin harcı olmayan çok büyük bir iştir ve amellerin kemali ve noksanlığı, niyetlerin kemal ve noksan¬lığına tabidir. Çünkü niyet amelin fiiliyyet sureti ve melekutı yönüdür. Nitekim buna daha önce işaret ettik. Ve şu hadis-i şerifte de aynı anlama işaret edilmektedir:
“Niyet amelden daha üstündür. Hatta niyet amelin ta kendisidir.”
Niyet amelden daha faziletlidir. Hatta amelin bütün ha¬kikatidir ve bu, bazılarının sandığı gibi abartma da değildir. Hakikatten ibarettir sadece. Çünkü niyet, amelin kamil su¬reti ve tahsil edicisidir. Amellerin sıhhat ve fesadı, kemal ve noksanlığı ona bağlıdır.
Zahirde Ali b. Ebi Talib (as) ile falan münafığın namazı arasında herhangi bir fark yoktur. Her ikisi de aynı hareket ve rükünleri yerine getirmektedir. Ama Ali’nin namazı onu rnirac-ı ilallaha götürmektedir.
İsmet ailesinin (Peygamber ehlibeytinin) (aleyhimusselam) Allah yolunda infak ettiği birkaç ekmeği övmek üzere pek çok ayet-i kerime nazil olmuştur. Cahil, birkaç gün aç kalıp yiyeceğini yoksullara dağıtmayı önemli bir iş sayar. Oysa bu herkesin yapabileceği önemsiz birşeydir. Önemli ise halis niyyet ve kasıttan kaynaklanır. Amelin ruhu, halis arınmış bir kalp ve niyettir ve ameli önemli kılan da bu¬dur. Peygamber-i Ekrem (s.a.v)’in sureti zahirde diğer insanlardan hiç de farklı değildir. Öyle ki kendisini tanımayanlar huzuruna vardıklarında “Hanginiz peygambersiniz?” diye so¬ruyorlardı. Peygamber (s.a.v) başkalarından ayıran şey o serverin yüce ve latif ruhu idi, mübarek cismi ve şerif bedeni değil. Ve aklî ilimler, birşeyin mahiyetinin onun maddesine değil, suretine bağlı olduğunu belirtmektedir. Şu halde amellerin bütün hakikati, onların sureti ve nıelekutî yanları olan niyettir. İşte bu nedenledir ki, Hz. Sadık (as) bu hadis-i şerifte önce amellerin suretine ve özüne dikkat çekmiş, suret yönünü maddi yönden daha faziletli olduğunu belirtmiş ve niyetin amelden efdal olduğunu buyurmuştur. Tıpkı ruhun bedenden efdal olduğunu belirtmemiz gibi. Evet, ruhsuz be¬den de bedendir ama beden ruhla canlıdır ve bu hamur, ni¬yet ve amel, ruh ve bedenle yoğrulmuştur. Her birinin melekutî yönü, maddî ve mülkî yönünden efdaldir. Ve bu, meşhur hadisin anlamıdır.
“Ve o yüce insan amelin niyette, mülkün melekutta ve mazharın zahirde fani oluşuna bakarak şöyle buyurdu: “Amel niyetin ta kendisidir ve niyetten başka hiçbir şey yok¬tur. Bütün ameller niyette fanidirler ve müstakil bir yapıya sahip değiller. Ardından da Allah Teala’nın “De ki herkes kendi yapısına uygun bir şekilde amel eder”  buyruğunu ta¬nık olarak getirdi.
Ameller nefsin yapısına bağlıdır. Ve her ne kadar nefsin yapısı batın ve ruhsal ise de niyetler nefsin zahirî yapısıdır¬lar.
Denilebilir ki ameller nefsin ilk yapısı, niyetler ise ikinci yapısıdır ve ameller niyetlere tabidir. Nitekim o yüce insan niyetin yapı olduğunu beyan buyurmuştur. Bu da amellerin her türlü şirk, riya ve benzerlerinden arındırılmasının nefsin islahıyla mümkün olduğunu göstermektedir. Çünkü bu, bü¬tün islahatın kaynağı ve bütün kemalatın menbaıdır. Nite¬kim eğer insan dünya sevgisini ilmî ve amelî riyazetle kal¬binden atarsa, artık asıl maksadı dünya olmayacaktır. Amel¬leri halka riyakarlık etmekten ve onların rızasını kazanma¬ya çalışmaktan kurtulacak ve gizlisi açığı yekdiğerine denk olacaktır. Ve eğer nefsanî riyazetle nefs sevgisini gönülden kovabilirse, gönül ne oranda bencillikten arınırsa o oranda ilahi olacak ve amelleri gizli şirkten de armacaktir. Nefis sevgisi gönülde var olduğu sürece, insan Allah yolunun yol-cusu olamaz. Allah’a seferin ilk adımı nefs sevgisinin terk edilmesi enâniyetin çiğnenmesidir.
Kimileri diyor ki:
“Kim, Allah ve Rasulunun hicret etmek maksadıyla evinden çıkar da kendisine ölüm erişirse, onu mükâfatı, Allah’a düşer.”  Ayet-i kerimesinin anlamı; “Kim nefs evinden çıkıp manevî bir sefer ile Hakk’a doğru hicret eder ve kendisine ölüm erişirse, onun mükafatı Allah’a düşer”dir. Ve açıktır ki böyle bir yolcuya o Zat-ı Mukaddes’in müşahede edilmesini ve O’nun zatında fanî olmanın dışında bir ecir layık değildir. Nitekim böylelerinin dilinden şöyle de¬nilmiştir:
“Özümüzde dosttan başkasına yer yoktur
Her iki alemi düşmana ver sen, bize dost yeter.”
İMAM HUMEYNİ (RA)1


more post like this