“Değerli bir yaşam, hedefi olan bir yaşamdır.” sözü, her zaman söylenen bir sözdür. Bu bağlamda “Hedefli olmak” yaşam için en önemli unsur olarak kabul edilmiştir.
Nitekim dinimizin en önemli kutsal kaynaklarına başvurulduğu zaman “Yaşam, hangi kanıttan dolayı hedefli olmalıdır” veya “İnsan yaşamının hedefli olmasının gereksinimleri nelerdir?” sorularıyla karşılaşıyoruz.
Acaba hedefi tanımak, bizi hedefe ulaştıran oluşumları tanımakta olduğu gibi, kaderimizde de etkili olacak mıdır?
Şöyle söylemektedirler:
İnsan yaşamının en önemli yapı taşı hedefli yaşamaktır. Hedefsiz bir yaşam, anlamsızdır. Bundan daha anlamsız olan ise yanlış bir hedef seçimidir.
Hedef kelimesinin anlamı konusunda çeşitli açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu açıklamalardan bazıları şunlardır:
Kendisine ulaşmak için uğraş verilen şeye hedef denir.
Kendisine ulaşma arzusunu ortaya çıkaran, kendisini elde etmek için insanı çalışmaya ve seçmeye yönlendiren şeyin hakikatine hedef denir.
Hayat felsefesi ya da yaşam hedefi, sosyoloji biliminin en önemli konuları olarak sayılmaktadır. Bu bağlamda insan yaşamının vazgeçilmezleri olarak kabul edilmiştir.
Eğer insan, “Yaşamın hedefi nedir?” sorusuna olumlu bir cevap veremez ise hayatı anlamsız bulacaktır. Dolayısıyla insan yaşamının günlük uğraşıları “Yaşamın hedefi nedir?” sorusu aydınlatıldığı zaman anlam kazanacaktır.
Biraz düşünürsek yaşamımızda göz önünde bulundurduğumuz ve hayatımızın tamamını etkileyen şeyin hedef olduğunu anlamamız mümkündür.
Başka bir ifadeyle, hayatımıza yön ve anlam kazandıran şey hedeftir.
İnsanların yaşam konusunda farklı yöntemlere sahip olmalarının nedeni de çe-şitli hedefleri olmalarından kaynaklanmaktadır. Hedef ne kadar değerli ve yüce olursa aynı ölçüde yaşam da o kadar değerli ve yüce olacaktır.
Dolayısıyla insanın mutluluğu ve olgunluğu hedefi tanıma etrafında ve hayat felsefesini bilme konusunda ve durmaksızın ona ulaşma yolunda çalışmakta olacak-tır.
Kuşkusuz hedef seçimi kişinin dünya görüşüne bağlıdır. İnsanların hedef seçimi konusundaki göze çarpan farklı tutumlarının nedeni dünya görüşlerinin farklı olmasından dolayıdır. Çünkü dünya görüşü yaşam hedefini belirleme konusundaki en önemli etkendir.
Bu bağlamda şöyle bir sonuç elde ediyoruz:
Yaşam hedefli olmalıdır. Hayatın hedefi durumunda yer alan konu insanın ka-derini, kişiliğini ve kimliğini belirlemektedir. Çünkü hedef kelimesinin anlamında da açıklandığı gibi, insanın bağımsız isteğini ve ilgisini çekme nedeni olan her özel-liğe hedef denilmektedir.
Aslında insanın hayat tarzı, kişiliği ve kimliği yaşam sürecinde seçmiş olduğu hedeflerden oluşmaktadır. Çünkü ana hedefi seçme konusunda psikolojik, ruhsal ve öteki hayat değerlerinin tamamı işbirliği yapmaktadırlar. Ve insandan ayrılmış bir parça olarak algılanan hedefi insana bağlamak istemektedirler.

Hayat Felsefesi ve Yaşam Hedefi Karşısındaki Tutum

Hayat felsefesi konusu bağlamında insanları üç gruba ayırmak mümkündür:
İlk grup:
Maddesel hedeflere ve hayatın geçici süsüne olan bağlılıklarından dolayı bun-lardan daha yüce bir şeyin olabileceğini düşünemeyen kişilerdir. Kur-an’ı kerim böyle insanları şöyle tanıtmaktadır:
Dünya hayatına razı olanlar ve onunla tatmin olanlar.
Geçici bir hayata razı olmaları, yaşamın ana hedefini etraflıca düşünmemelerine ve gaflet denizinde yüzmelerine neden olmuştur.
İkinci grup:
Maddesel hedeflerin ve doğal eğilimlerin kendilerini hoşnut edemediği, öte ta-raftan da hayatın yüce hedeflerine ulaşamayan kişilerdir.
Çünkü böyle kişiler, insan yaşamının ana hedefini maddesel hayatın içinde ara-mışlardır. Serabı su sanmışlardır. Ona ulaştıkları zaman susuzlukları daha da artmış ve sonunda da olmayan bir şeye ulaşmışlardır.
Böyle kişiler, insan hayatının bu birkaç günlük dünya ile sınırlandığını, madde-sel çıkarlardan ve içgüdüsel eğilimlerden daha yüce bir hedef olmadığını sanmışlar-dır. Hatta yüce hedefleri anlamsız bularak eleştirmişler ve varlık düzeni inancını da ret etmişlerdir. Nihilistler yani her türlü düzen ve sistemi inkâr edenler, işte bu gruptandırlar.
Üçüncü grup:
Büyük bir adım atarak hayatın yüce değerleriyle tanışan kişilerdir.
Böyle kişiler, mükemmeli elde etme doğrultusunda yüce âlemlerden bir kapı açmayı ve hayatın manevi üstünlüklerini tanımayı başarabilen kişilerdir.
Bundan dolayı bu grup, ne ilk grup gibi rahat bir şekilde gaflet denizinde yüz-mektedir ve ne de ikinci grup gibi olmayan bir şeye ulaşmışlardır.
Böyle kişiler, maddecilerin göremediği gerçeklere ulaşmış, hayat felsefesini ge-çici dünyanın süsünün ötesinde bulmuş ve bu gerçekler hakkında söz söylemiş kişi-lerdir. Bu gerçeklere ulaşmak için ise hiçbir zahmetten de kaçınmamışlardır.
Kur-an’ı kerim, onlara, ana hedefe ulaşma ve başarı müjdesini vererek yüce Al-lah’ın yardımcı olacağını bildirmiştir.

Hedef ve Vesileyi Ayırt Etmenin Gerekliliği

Hedef ve vesileyi ayırt etmek, hedefli bir yaşamın en önemli etkenlerinden biri-dir. Çünkü ayırt etme sırasında hedeflerin değerlileri ve yüceleri ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla kendilerini bilen ve kendilerine ilgi gösteren insanlar en güzel hedefi yaşam tarzı olarak seçeceklerdir.

Eğer ayırt etme gerçekleşmez ise insan yaşamı bir kâğıt parçası gibi hayatın şid-detli rüzgârları karşısında oradan oraya sürüklenecektir. Ve böyle bir insan da baş-kalarının yaşam hedefi için araç olacaktır.
Yüce hedefler belirlemek, insanın ruhunu daha geniş, bakışlarını daha hassas, hayatının temelini daha sağlam bir hale getireceğini bilmek gerekir.
Sonuç olarak insan olmalarına karşın insanüstü bir bakışla bakacaklar ve ruhsal eğilimleri daha da aydınlanacaktır. Aynı zamanda tarih, çevre ve toplumsal olaylar karşısında da yeterlilik kazanacaklardır.
Şimdi açık olarak şöyle söyleyebiliriz:
İnsan eksenli yüce hedeflerin tamamı, ağacın köküne ulaşınca tomurcuklanma-sına ve meyve vermesine neden olan berrak suya benzerler.
Bundan dolayı, insanın yanlış yapmaması ve hedef yerine vesileyi benimseme-mesi için hedef ile vesileyi ayırt etmesi gerekmektedir. Aslında ebedi hayatın vesileleri özelliğinden başka bir unvana sahip olmayan geçici hedefler, yaşamın yüce hedefi olarak seçilmemelidir.
Çünkü geçici hedeflere gönül veren bir kimse, onlara ulaşmak için çaba sarf edecektir. Böyle bir kimse yenilgi olasılığını göz önünde bulundurmalıdır.
Ancak ebedi ve yüce hedeflere gönül bağlayarak onlara ulaşmak için çaba-lamak, Kur-an’ı kerimin inkâr edilemez ifadesiyle  başarıyı da beraberinde ge-tirecektir.

Kur-an’a Göre Hayat Felsefesi

Kur-an’a göre bu dünyada gerçekleşen yaşam, başlangıç hayatıdır. Ve asıl haya-tın en aşağı tabakası olarak sayılmaktadır. Bu konu Ankebut suresinin 69. ayetinde hayat-üd dünya yani başlangıç hayatı ifadesi ile açıklanmıştır.
Kur-an’ı kerim ayetlerinin bazıları, asıl hayatın en aşağı bölümü olan dünya ha-yatını, insanın ideali olamayacağını da belirtmiştir.
Çünkü dünya hayatı, kendisinin yüce ve sonsuz bir hayat değil de geçici ve baş-langıç olan bir hayat olduğunu vurgulamaktadır.
Bundan dolayı, Kur-an’ı kerim böyle bir hayatı ifade ederken aldatıcı mal mülk, boş, oyun, eğlence, geçici yarar, süs gibi anlamları içeren kelimelerden istifade etmiştir. Bu konu Kur-an’ın çesitli surelerinde ve ayetlerinde yer al-maktadır.
Dünya hayatının çeşitli değerleri ve çekicilikleri bulunmasına aynı zamanda in-sanın mükemmel bir hayata ulaşması için de araç olmasına karşın, hayatın ana he-defi olması olanaksızdır.
Bu bağlamda, böyle bir hayatı, yaşamın yüce hedefi unvanı olarak tanımak sera-bı su sanmak olacaktır. Ve yolculuğun sonu çukur bir yer ile sonuçlanacaktır.
Hayatın ana hedefini geçici dünya, zevk ve sefa, debdebeli bir yaşam, mal artır-mak, nefsin arzularına göre yaşamak, güç kuvvet ele geçirmek olarak sanan kişileri, Kur-an’ı kerim Hadid suresinin 20. ayetinde şöyle uyarmaktadır:
Bilin ki, dünya hayatı yalnızca bir oyun, tutkulu bir oyalanma, bir süs, kendi aranızda bir övünme, mal ve çocuklar konusunda bir çoğalma tutkusudur. Bir yağmur örneği gibi: onun bitirdiği ekin ekincilerin hoşuna gitmiştir. Sonra kuruyuverir. Bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap, Allah’tan bir bağışlanma ve bir hoşnutluk vardır. Dünya hayatı aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir.
Böylece gaflet, çalışmak, süslenmek, övünmek ve çoğalmak insan hayatının beş bölümünü oluşturmaktadır.
Hayat ilk olarak; gaflet, bilinçsizlik, oyun ve eğlencenin var olduğu çocukluk dönemi ile başlamaktadır.
Sonra ergenlik dönemi başlar. Ve oyunun yerini çalışmak alır. İnsan bu dönem-de kendisini uğraşacağı ciddi konular peşinde bulur.
Sonra aşk, süslenme ve heyecan dolu olan gençlik dönemi başlar.
Gençlik dönemi bittikten sonra dördüncü dönem başlamış olur. Bu yeni dö-nemde insanda mevki, makam ve övünme sevgisi canlanır.
Sonunda beşinci döneme ulaşır. Bu dönemde ise mal artırmaya, sayısını çoğalt-maya ve servet biriktirmeye çalışır.
Kur-an’ı kerim, bir örnekle hayatın başlangıcını ve sonunu insanın gözünde canlandırarak şöyle buyurmaktadır:
Bir yağmur örneği gibidir. Onun bitirdiği ekin, ekincileri hayretler içinde bırakır. Sonra sapsarı olacak bir şekilde kurur. Sonra parçalanarak saman olur. İşte dünya hayatı böyledir.
Dolayısıyla böyle özelliklere sahip bir yaşam, insan hayatının yüce hedefi olma-ya uygun değildir. Böyle bir yaşamdan yalnızca sonsuz bir hayatın tarlası ve ona girmek için hazırlanma yeri olarak yararlanılmalıdır.
“Eğer dünya hayatı hedef değil ise yüce Allah, onu, niçin yaratmıştır?” sorusu gündeme getirilmektedir. Böyle bir soru karşısında şöyle cevap vermek gerekir:
Hayatın hikmetli yaratıcısı olan Allah, dünyayı, hayatın hedefi olarak değil de insanın yüce hedefi olan sonsuz hayata ulaşması ve hakkın ezelî rahmetinin içinde yer alabilmesi için yaratmıştır.
Dünya hayatını hedefimiz olarak kabul edersek, Kur-an’ı kerime göre, kendi se-çimimiz ile boş ve anlamsız bir şeye âşık olmuş oluruz.
Ancak dünya hayatının geçici faydalarına dalmaz ve gerçek hayat için  bir geçit kabul edersek, bir insan için düşünülebilecek en yüce hedef yolunda güzel bir adım atmış oluruz.
Kur-an’ı kerim başlangıç olan dünya hayatının hedefini, sonsuz ve gerçek hayat olan ahiret hayatına ulaşma şeklinde belirlemektedir. Ona ulaşmak için ise iman ve Salih amel olmak üzere iki önemli olguyu şart koşarak, Nahl suresinin 97. ayetinde şöyle buyurmaktadır:
Erkek olsun kadın olsun, iman etmiş olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç kuşkusuz biz onlara güzel bir hayat vereceğiz ve onların karşılığını yaptıklarının en güzeliyle muhakkak vereceğiz.
“Güzel bir hayat vereceğiz” cümlesinde yer alan hayat kelimesinin anlamı bir şeyi canlandırmak ve hayatını çoğaltmak şeklindedir.
Dolayısıyla bu cümle şuna delalet etmiş olacaktır:
Yüce Allah, iman ederek Salih amel işleyen bir kulu, başkalarına verdiği hayatın dışında yeni bir hayatla diriltecektir. Onun hayatını değiştirmeksizin daha güzel niteliğe sahip bir hayat aşamasını hediye etmiş olacaktır.
Böyle bir insan iyiyi kötüden ayırt etmek, mükemmellik, güç kuvvet, izzet, lez-zet ve mutluluğu tam anlamıyla kavrar. Ondaki bu durumun ölçüsünü belirlemek olanaksızdır. Çünkü sonsuz ve mükemmel bir hayattan (Cennetten) ayrı olmasına karşın; sonsuz nimetler, üzüntü ve sıkıntıdan uzak lezzetler, güzellikler ve bedbahtlığa karışmamış bir mutluluk içinde olacaktır.
Böyle bir hayatın izleri gerçek bir hayat dışında sonuçlanamaz. Geçici bir yaşam ise onun bir tek kokusuna bile sahip değildir.
Yüce Allah bu izleri, yalnızca iman ederek Salih amel işleyen insanların sahip olacağı bir hayat ile sonuçlandıracaktır. Bu hayat gerçek ve yeni bir hayattır.
Yüce Allah bu hayatı uygun olan kişilere vermektedir.
Kuşkusuz, Kur-an ayetleri, insanın yaratılmasının nedeni için çeşitli hedefler belirlemiştir. Bu hedefleri üç kısıma ayırmak mümkündür:

Ön Hedef
Ön hedef ile maksat olunan; insanın yaşamını sürdürebilmesi ve yolunu özgürce seçebilmesi için gerekli bilginin gerçekleşmesi, toplumsal ve maddesel yapının ha-zırlanmasıdır. Bunlardan bazılarını yaşam yerlerini yapılandırmak ve ekonomik kalkınmışlığa ulaşmak şeklinde söylemek mümkündür.
Bu konuda Hud suresinin 61. ayetinde şöyle buyrulmaktadır:
Semud’a kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki; Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin ondan başka ilahınız yoktur. O sizi yerden yarattı. Ve sizden onu imarlandırmanızı istedi.
Yüce Allah’ın, insanı, yeryüzünü yapılandırmaya zorlaması ve onun imarlı bir hale getirilmesini istemesi ana hedefin o olduğu anlamına gelmez. Çünkü burada söz konusu olan hedef ile insanın maddesel hayatını sürdürebilmesi için yeryüzünden gerekli ölçüde yararlanılması amaç edinilmiştir.
Yaşamın sürdürülmesi ise yüce hedefe ulaşmak için bir hazırlık konumundadır. Dolayısıyla insan hayatının akışı yavaş yavaş o hedefe doğru hareket etmeli ve sonunda da ona ulaşmalıdır.

Orta Hedef
Kur-anı kerime göre, insan yaşamı için açıklanan orta süreli hedefler olmaksızın ana hedefe ulaşmak olanaksızdır. Kulları imtihan etmek veya Allaha kulluk etmek konularını bu hedeflerden ikisi olarak zikretmek mümkündür.
İmtihan Etmek:
O, amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu imtihan etmek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. ( Mülk–2)
Yüce Allahın imtihan etmek ile vurgulamak istediği bir tür eğitimdir. Yani insanları eğitmek, denemek, temizlemek ve Allaha yakınlaşmaya layık bir hale getirmek için, onları amel meydanına çekmektedir.
Kulluk Etmek:
Zariyat suresinin 56. ayetinde, orta hedeflerden bir başkasının da kulluk etmek olduğu belirtilerek şöyle buyrulmaktadır:
Ben cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etmeleri için yarattım.
Genellikle ibadet etmek kavramından anlaşılan şeyin, alışkanlık sonucuyla yapılan zikirler ve hareketler olduğu sanılmaktadır. Ya da yalnızca namaz, oruç veya bunlara benzer şeylerin olduğu hesap edilmektedir. Ancak ibadet kelimesinin daha geniş bir anlama sahip olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır.
İbadet kavramı için “Allah için yapılan her şeye ibadet denir” şeklinde genel bir tarif yapılmıştır.
Dolayısıyla ibadet etmek; kayıtsız şartsız itaat etmek ve hayatın bütün alanlarında emirlere boyun eğmek demektir. İnsanın gerçek Mabud’dan yani Kemal-i Mutlak’tan başkasını düşünmemesi, onun yolu dışında hiçbir şey için adım atmaması ve onun dışında olan her şeyi hatta kendi nefsini bile unutması demektir.
Allaha Yaklaşmak:
Son hedef ile maksat olunan şey ise; bütün işlerin, kendisine ulaşmak için yapıldığı şeye denir.
Kur-anı kerime göre, yaşamın asıl ve son hedefi Allaha yaklaşmaktır. Ve hiçbir hedef ondan daha yüce değildir.
Çünkü Allaha yaklaşmak; bütün güzelliklere, mükemmelliklere, lezzetlere ve sonsuz mutluluğa ulaşmak demektir.
Bu yakınlaşma; sonsuz, ebedi, tertemiz ahiret hayatının yiyeceklerini ilahi rahmet içinde tatmak demektir.
Kur-anı kerimin ibadet etmeyi yaratılışın hedefi olarak tanıtmasının nedeni, ibadet etmenin insanın Allah ile olan bağlantısını sağlamlaştırmasından dolayıdır. Çünkü ibadet etmek insanın hayatını Allah merkezli bir hale getirmektedir. Böyle bir yaşam ise insanın Allaha yaklaşma nedeni olacaktır.
Bu bağlamda ibadet etmenin kendisi asıl ve son hedef değildir. Çünkü ibadet etmek orta hedeftir. Ve bizi yüce ve mükemmel bir hedefe yani Allaha ulaştırmaktadır.
Kur-anı kerim Allaha yakınlaşma araçlarını çocukların ve malların çokluğunda görmemektedir. Allaha yakınlaşma araçlarını, iman etmek ve Salih amel işlemek olarak iki şey üzere açıklamaktadır.
Bu konu Sebe suresinin 37. ayetinde şöyle belirtilmektedir:
Bizim katımızda sizi yaklaştıracak olan şey ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır. Ancak iman ederek Salih ameller işleyenler başka. İşte onlar; onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükâfat vardır ve onlar yüksek köşklerde güven içindedirler.
Allaha iman etmek ve Salih amel işlemek insan yaşamını Allah eksenli bir hale getirmektedir. Allah eksenli bir yaşam ise baştanbaşa ibadet demektir.
Kur-anı kerimin bu ayette iman etmeyi ve Salih amel işlemeyi Allaha yakınlaşma nedenleri olarak tanıtmasında olduğu gibi; ibadet etmek de Allaha yakınlaşma ve olgunlaşma nedenidir.
Nahl suresinin 97. ayetinde bu iki şey temiz bir hayata ulaşma araçları olarak tanıtılmıştır.
Yine Asr suresinde de bu iki şey insanın büyük hüsrandan kurtuluş nedeni olarak açıklanmıştır.
Dolayısıyla Allaha iman etmenin ve Salih amel işlemenin verimi olan “Büyük hüsrandan kurtulmayı, temiz bir hayata ulaşmayı ve Allaha yakınlaşmayı insan hayatının en önemli hedefi olarak tanıtmak gerekir.” Şeklinde bir sonuca varmak mümkündür.

Yazar: Seyit Hamit HAŞİMİ

Çeviri: Mahmut ACAR


more post like this