Şirali Bayat
Lübnan Gezi Notları -3 –
Şirali Bayat
On Ocak 2012 tarihinde İstanbul Atatürk Havalimanından Lübnan uçağıyla Beyrut’a doğru uçuyoruz. Saat 12 sularında Başkent Beyrut’a iniyoruz. Pasaport işlemini yaptıktan sonra dışarı çıkıyoruz. Kapıda nurani, alnında secde izleri olan güler yüzlü biri bizi karşılıyor.
Daha sonra o şahısın, Mühendis Hasan Abdullah Nimet olduğunu ve Hizbullah’ın ofisinde görevli olduğunu öğreniyoruz. Lübnan’a yaptığım bu ilk seyahat Lübnan’ı daha iyi tanıma fırsatını da bize verdi. Mihmandarlar biz sormadan onlar yol boyunca bize şehri tanıtmaya çalışıyor.
Şehrin her yerinde Kayıp imam Musa Sadr, Seyyid Hasan Nasrallah Şehid Komutan İmad Muğniye’nin fotoğraflarını görüyoruz. Bir süre istirahat ettikten sonra bizi ziyarete götürüyorlar. İlk ziyaretimizi Hizbullah’ın siyasi bürosuna yapıyoruz. Büro şefi Hüccet’ül İslam Hasan Fuad ile görüşüyoruz ve öğlen yemeğinden sonra otelimize dönüyoruz.
Sabah kahvaltıdan sonra güney Lübnan’a doğru yola çıkıyoruz. Bu bölge, Siyonist İsrail’in sürekli saldırdığı bölgedir. En son, 33 gün süren savaşın gerçekleştiği mıntıkaya varıyoruz. Çok sıcak karşılanıyoruz. İçeri oturuyoruz. Hal hatır faslından sonra savaşı anlatıyorlar. Adeta bir kahramanlık destanı duyuyoruz. Dışarı çıkıyoruz. Bize savaş mevzilerini gezdiriyorlar.
Şehid Abbas Musevi’nin bizzat savaştığı, namaz kıldığı mevziyi ziyaret ediyoruz. Kendi sesinden İmam Zeynel Abidin (As) sınır bekçileri hakkında okuduğu dua’yı dinliyoruz. Büyük bir müze kurmuşlar. İsrail ordusundan aldıkları ganimet, cephanelik ve silahları sergilemişler. Hizbullah’ın düşürdüğü helikopterin parçaları ve yanmış birçok mirkav tank kalıntılarını görüyoruz.
Adeta bir silah çöplüğünü andırıyor. Patlamamış birçok füze, top ve havan mermisi sergileniyor. İsrail’in 200 tankını imha ettiklerini gururla anlatıyorlar. Savaşı anlatırken gözlerinin güldüğüne şahit oluyoruz. Mevzileri gezerken savaşçıların namaz kıldıkları yerleri gösteriyorlar. Yer altında bile ufak bir mescit görüyoruz. Hizbullah erlerinin maneviyat dolu, korkusuz, cesur olduklarını ve şehit olmayı arzuladıklarını kendilerinden duyuyoruz.
Bu mevzilerde birçok arkadaşlarının şehadet şerbeti içtiğini söylüyorlar. Şehitlerin kana boyanmış silahlarının mevzilerde hala kaldığına şahit oluyoruz. Oradan vedalaşıp halen işgal altında bulunan alanlara doğru yola çıkıyoruz. Yolda ilerlerken birleşmiş milletler askerlerini görüyoruz. İsrail’le aramızda sadece tel örgü var. Kimi yerde beton duvarlar yükselmiş. Halk günlük hayatına devam ediyor. Yeni binaların inşa edildiğini görüyoruz. Kimse İsrail’den korkmuyor. Siyonistlere aldırış eden yok. Lübnan halkı Siyonistlere karşı tek yumruk olmuş. Büyük bir birlik ve dayanışma var.

Ertesi gün Lübnan Şii Meclisi tarafından davet ediliyoruz. Gittiğimizde büyük bir kalabalık bizi karşılıyor. Meclis başkanı Ayetullah Abdul Emir Kabalan değerli liderimizi kapıda karşılıyor. Bu bir nezaket ziyaretidir. Daha sonra değerli liderimizin onuruna verilen yemeye katılıyoruz.

Bahreyn de insan hakları ve demokrasi konferansı bir sonraki gün başlıyor. Yirmi ülkeden katılımcı konuk var. Amerika, Rusya, İngiltere, Irak, Mısır, Arabistan, Nijerya ve Türkiye’den… Türkiye’denTürkiye Caferileri Lideri Sayın Salahattin Özgündüz katıldı. Vardığımız gün tertip komitesi değerli liderimizi ziyaret ederek konferans hakkında bilgi sundu ve açılış konuşmasını kendilerinin yapmasını teklif etti. Konuşmacılar tebliğlerini sunuyorlar. Değerli liderimiz de 2.kez Arapça kısa bir konuşma yapıyor.

Konferansın ardından ertesi gün Baalbek ve Bika vadisine doğru yola çıkıyoruz. Yolculuğumuz esnasında şehid Seyid  Abbas Musevi’nin doğduğu Nebi Şis şehrine varıyoruz. Abbas Musevi doğduğu şehre defin edilmiş. Şehid’in oğlu Yasir Musevi, Âlimler ve vakıf görevlileri tarafından karşılanıyoruz. Ardından vakfa geçiyoruz. İkram ve tanışmadan sonra Ş
ehid Abbas Musevi’nin kabrini ziyaret edip Fatiha okuyoruz. Değerli Liderimiz için tören yapılıyor Kuran ve mersiye okunuyor. Öğlen namazını cemaatle kılıyoruz hatıra fotoğrafı çekiliyor peşinden vedalaşıp ayrılıyoruz. Yol üzerin de imam Hüseyn’in kesik başının tutulduğu rivayet edilen mescidi ziyaret ediyoruz. Lübnan Tarihi bir Ülke. Baalbek Şehrine varıyoruz.
Yol boyu direklere asılan ışıklı Ayyıldızları görüyoruz. Bunlar halkın Türkiye’ye olan bakışlarının bir göstergesi niteliği taşıyor. Önce İmam Hüseyin (a.s)’ın kızı Hule’nin kabrini ziyaret edip dua ediyoruz. Sonra 4000 yıllık Lübnan kalesini geziyoruz. Kale adeta küçük bir şehir görünümünde. Hayretler içinde kalıyoruz. Yüksekliği 20 metreyi bulan dev sütunları var. Kullanılan taşların otuz kırk ton ağırlığında olabileceği tahminini yürütüyoruz.
Bir daha ki yazımız Hizbullah partisinin doğuşunu ele almaya çalışacağım.
***
Hizbullah Lideri Mücahid Seyyid Hasan Nasrallah’ın Sözlerinden Notlar
Seyid: 40 yıl önce Lübnan Şia’sı çok fakir ve yoksuldu. Hatta Allame Şerefuddin birkaç âlimle bir ilkokul yaptırmakta çok zorluk çekmişlerdi. Hiçbir söz hakkımız yoktu…1962 yılında Seyid Musa Sadr Neceften dönünce ilkönce‘mahrumlar hareketi’ adında bir teşkilat kurar.

Lübnan Gezi Notları -2-
Şirali Bayat

Lübnan aslında bir savaşlar kenti. Lübnan ve başkent Beyrut en huzurlu günlerini Osmanlı döneminde yaşamıştı. Osmanlı buradan çekildikten sonra burası hiç huzur görmemiş, savaşlar kavgalar burada hüküm sürmüş. Fransız işgalinden sonra en kötü dönemini yaşamış. Fransa asimilasyon ve katliamlar yapmış. Sadece 1975-1990 yılları arasında iç savaşta 150 bin Lübnanlı ölmüş. 2006’daki Lübnan -İsrail savaşında ise binlerce Lübnanlı Siyonistler tarafından vahşice katledilmiş. Bu savaşların korkunç izlerini Beyrut ve Güney Lübnan bölgelerinde bizzat gördüm savaşın izleri mevcut, binalar delik deşik. Halen savaşın korkunç izleri bütün dehşeti ile başkent Beyrut’ta ve diğer şehirlerde görülüyor.

Lübnan ın başkenti Beyrut’taki gezimizi tamamladıktan sonra şimdide Lübnan’ın önemli kentlerinden birisi olan ve Beka vadisinin de bulunduğu Baalbek’e gitmek için yola çıkıyoruz. Beyrut Baalbek arası 120 kilometre. Önce yol üzerindeki Hizbullah Partisinin eski lideri şehit Abbas Musevi’nin doğum yeri olan Şis şehrini ziyaret ediyoruz. Şehrin girişinde Şehit Abbas Musevi’nin mezarını ziyaret ediyoruz.

Şehidin oğlu Seyit Yasir ve Vakıf görevlileri bizi karşılıyor. Vakıfta ikram ve istirahat ettikten sonra türbeye giriyoruz. Kısa bir tören düzenleniyor. Fatiha okuyoruz. Öğlen namazını cemaatle kılıyoruz.  Öğlen yemeğinden sonra yola çıkıyoruz. Doğru Şis peygambere nispeti verilen ve uzunluğu 25 metreyi bulan şehrin çıkışındaki kabre Fatiha okuyoruz ve yola koyuluyoruz..
Söylemek gerekir ki Lübnan birçok büyük âlim yetiştirmiştir. Alimlerin toplumu doğru yönlendirmesi neticesinde Lübnan Şiası İslam dünyasının yüz akı olmuştur. Şia’nın lübnanda bu duruma gelmesinde bir çok alimin emeği vardır. En büyük pay ise Allame Seyyid Abdu’l-Hüseyin Şerafettin’e aittir.

Allame Seyyid Abdu’l-Hüseyin Şerafettin
Allame Seyyid Abdu’l-Hüseyin Şerafettin h. 1290’da (1873) Kazımeyn’de dünyaya geldi. Nesep olarak hem annesi hem de babası peygamber efendimizin soyundan geliyorlardı. Babasının adı Seyyid Yusuf Şerafettin, Ayetullah Seyyid Hadi Sadr’ın kızı olan annesinin adı Zehra’dır. Baba tarafından nesebi Şiilerin yedinci imamı, İmam Musa bin Cafer (a.s.)’a ulaşmaktadır.
Allame Seyyid Abdu’l-Hüseyin Şerafettin sekiz yaşına kadar Irak’ta kaldı. Ardından babasının Irak’ta derslerini bitirmesinden dolayı ailesiyle beraber ecdadının vatanı Cebelu Amil’e döndü.

İlk derslerini Cebelu Amil’de okudu ve babasından sarf, nahiv, mantık, belagat (maani) ile beyan, fıkıh ve usul dersleri aldı.On yedi yaşında Necef’e gitti ve yıllarca Necef İslami İlimler Havzasında ilim tahsil etti. Fıkıh, usul, hikmet, tefsir ve hadis derslerini ara vermeden zamanın önde gelen alimlerinin yanında okudu.
Allame Seyyid Abdu’l-Hüseyin Şerafettin; Şeyh Hüseyin Kerbelai, Şeyh Muhammed Taha Necef, Ahund Molla Muhammed Kazım Horasani, Seyyid Muhammed Kazım Yezdi, Seyyid İsmail Sadr, Şeyhu’l-Şeriat İsfahani ve Seyyid Hasan Sadr’ın yanında ders okudu.
Allame Seyyid Abdu’l-Hüseyin Şerafettin sadece Necef’te ders okumakla yetinmedi.Kerbela, Kazımeyn ve Samirra’ya da gidip buradaki hocaların yanında da ders okudu ve bunlarla münazaralarda bulundu.

Necef başta olmak üzere Irak’ın diğer şehirlerinde on beş yıl ders okuduktan sonra ilmi açıdan içtihat derecesine ulaştı ve orada fıkhi konuları kaleme almaya başladı. Otuz iki yaşında Irak’tan geri döndü ve Cebelu Amil’e gitti. Artık müctehid olmuştu ve içtihatları herkes tarafından kabul edildi.
Nitekim gerçek alimler hiçbir zaman yaygın ilimlerin tahsilinden sonra bunları hedef edinip asıl ilke bilmediklerinden yerinde durmazlar.Daima ilim ve marifeti bulmak için çabalarlar.Seyyid Şerafettin de bu yola baş koydu.İmamet ve siyaset felsefesinin yanı sıra Ehli Sünnet ile Şia arasındaki ihtilafları konular hakkında çok boyutlu eserler ortaya koydu.
Nitekim bu çabalarından dolayı Ağa Buzerge Tahrani onun hakkında şunları söylemiştir: “Şerafettin; Şia ve Ehli Sünnet kaynaklarında peygamberden, sahabelerinden ve Ehli Beyt’ten rivayet edilen bütün hadisleri okudu. Tabii bunları çok titiz bir şekilde inceleyip öğrendi. Böylece o gün kadar birçok alimin haberdar olmadığı birçok konuya açıklık getirdi.”
Seyyid Şerafettin’in üzerinde çok araştırmalar yaptığı konulardan biri İslam tarihidir. O muteber olanı muteber olmayandan ayırmak ve hakikate ulaşmak için İslam tarihi hakkındaki bütün senet ve kaynakları inceliyordu.

Hadis dalında kapsayıcı bir ilme sahip olmakla beraber ayrıca yetenekli bir mütekellim idi.Eserlerine dikkat ettiğimiz zaman itikadi konuları akli istidlallerle ele aldığını görürüz.
Şiir ve hitabet alanında da söz sahibi bir alimdi.Etkili konuşmaları ve hutbeleri onun yetenekli bir hatip olarak tanınmasına neden olmuştu.Belagatli sözleri güzel kavramlar içinde aktarıyordu.Tatlı ve doğru sözleri edebi noktalara ve belagatin inceliklerine hakimiyetini gösteriyordu.Söylenildiğine göre Şerafettin Mısır’da belagatli hutbelerinden birini okurken Mısırlı meşhur kadın yazar “Meyziyade” de orada bulunuyordu. Konuşma zamanında Seyyid Şerafettin’in yüzüğüyle oynadığını görünce şöyle dedi: “Acaba yüzük mü parmaklarına daha çok boyun eğmiş yoksa kelimeler mi diline boyun eğmiş?”
Nesir eserlerini okuyanlar onun kendisine has edebi bir tarzı olduğunu görür. Şiir de yazıyordu ve bu şiirleri derin duygularından neşet etmişti.Şiirleri gençlik döneminden kalma hatıralarıydı.

Seyyid Şerafettin Lübnan’a döndükten sonra biri feodalizm diğeri de sömürü olmak üzere iki alanda mücadele etti.Sömürü ile mücadeleye ön ayak olan alimlerdendi. Suriye ve Lübnan, Fransızlar tarafından işgal edildiğinde sömürüye karşı durdu ve cihat için fetva verdi. Bundan dolayı da idama mahkum oldu.
İki defa Mısır’a yolculuk yaptı.Bir seferinde idam hükmünden önce gitti. İkinci seferde ise Fransızlar Lübnan’daki sömürü hedefleri için varlığını kendileri için bir tehlike olarak gördüklerinde Mısır’a sığınmak zorunda kaldı. Orada herkesi Batılılar karşısında birlik olmaya davet ediyordu. Burada o meşhur sözünü dile getirdi:
“Şiileri ve Sünnileri siyaset ve siyasi hedefler birbirinden ayırdı ve yine siyasetin onları bir araya getirmesi gerekir.”
Meşhur Mısırlı yazar “Reşit Rıza” Seyyid Şerafettin’in sözlerini el-Menar dergisinde yayınladı.

Seyyid Şerafettin Mısır’dan döndükten sonra sömürü karşıtı siyasi mücadelesine devam etti.Fransızlar Seyyid Şerafettin’in yakalaması ve evindeki sömürü aleyhtarı belgeleri bulup getirmesi için birilerini evine gönderdi.Fakat o şahıs Fransızların isteğini yerine getiremeden geri döndü.Bir defa da sömürgeciler için çalışanlar tarafından evi ateşe verildi ve daha birçok basılmış ve el yazması değerli eser kütüphanesinde yandı.

Hicri 1338’in sonlarında vatanına yakın olmak için Mısır’dan çıktı.Filistin’e ve Suriye’ye gitti ve orada da siyasi faaliyetlerini sürdürdü.Lübnan’dan sürülmüş kimselerin sorunlarını çözmeye çalışıyordu.Bu dönemde Filistin İngilizlerin işgali altındaydı.Dayısının oğlu İngi¬lizler tarafından arandığı için Fransızlar tarafından sevilen biriydi.Onun aracı olmasıyla Seyyid Şerafettin’in idam hükmü kaldırıldı.Böylece Seyyid Şerafettin tekrar vatanına geri döndü.

Hicri 1340’ta hac vazifesini yerine getirmek amacıyla Beyrut’tan çıktı.Arkadaşlarından birkaç kişiyle birlikte gemiyle Arabistan’a doğru yol aldılar.Zamanın Arabistan padişahı Melik Hüseyin ve diğer devlet makamları tarafından görkemli bir şekilde karşılandı. Seyyid Şerafettin’den dolayı Mekke o güne kadar görmediği görkemli bir hac mevsimi gördü.
Melik Hüseyin ile birlikte hac vazifesini yerine getirdi ve Melik Hüseyin’in isteği üzere Mescidi’l-Haram’da cemaat namazı kıldırdı.Bu, bir Şii alimi tarafından Mescidi’l-Haram’da kılınan ilk cemaat namazıydı.Şii ve Sunni bütün Müslümanlar ona tabi olup namazlarını kıldılar.Bu Seyyid Şerafettin için bir iftihar olduğu gibi eski arzularından biriydi.Zira dünya Müslümanlarının kıblesinde Şii ve Sünni Müslümanların takiyye yapmadan kardeşçe Ehli Beyt’e uygun namaz kılmalarını daima arzulamıştı.

Allame Şerafettin’in Şia ve Sünni birliği için önemli girişimlerinden biri peygamber efendimizin doğum günü kutlamalarıydı.Rebiu’l-Evvelin on ikisinde kutlamalara katıldı.Camide ve evinde merasimler bittikten sonra Ehli Sünnet’in kutlama programlarına katılıyordu.
Seyyid Şerafettin’in Lübnan’da sömürü aleyhtarı faaliyetlerinden en önemlisi İslami medreselerin temellerini atmasıydı.Bu medreselerde Müslüman kız ve erkek çocuklar ücretsiz pozitif bilimlerle beraber İslami ilimleri okuyorlardı. Tebşiri medreseleri (Hıristiyanlığı tebliğ eden okullar) ve Batılı sistemlere göre yönetilen devletin kurmuş olduğu medreselere karşı bu medreseleri kurmuştu.

Allame Şerafettin, Şii daha doğrusu bütün Lübnanlı Müslümanların dini ve siyasi lideri unvanıyla diğer İslami ülkelerdeki siyasi gelişmelere kayıtsız kalamıyordu.Bu yüzden devamlı İslam ülkelerindeki devrimci ve özgürlükçü hareketleri destekliyordu. Birçok Arap ülkesinde ortaya çıkan hareketlerin onaylayıcısı olduğu gibi 1965’te Süveyş kanalının millileştirilmesinin de destekçisiydi.

1950’de İran petrol sanayisi millileşti.Seyyid Şerafettin bu hareketin hedeflerini ve ön¬derlerini çok iyi tanıyordu ve Lübnan halkına da bu hareketi anlatıyordu.Nitekim 1952’de Ayetullah Kaşani Lübnan’a gittiğinde ve Allame Şerafettin ile görüştüğünde Lübnan halkı Ayetullah Kaşani’yi görkemli bir şekilde karşıladı.Ayetullah Kaşani Lübnan halkının İran hakkındaki bilgilerinden dolayı şaşırdığını dile getirdi.

Şehit Nevvab Safevi de İslam Fedaileri örgütünün yoğun bir şekilde mücadele ettikleri dönemde yani 1953’te Arap ülkelerine yolculuklar yaptı. Kudüs konferansına katılmak amacıyla gittiği Lübnan’da bir gece Allame Şerafettin’in misafiri oldu ve İslam ülkelerini siyasi durumu hakkında görüş alışverişinde bulundular.
Seyyid Şerafettin İslami birlik ve sömürüyle mücadele için giriştiği bir ömürlük faaliyetlerden sonra İslami vahdete davet ve Şii mezhebini tanıtma gayesiyle birçok eseri Müslümanlara yadigar bırakıp hicri 1377’de Lübnan’da vefat etti.Naaşı Necef’te ceddi Hz. Ali (a.s.)’ın komşuluğunda toprağa verildi.

Allame Seyyid Şerafettin’in çok bereketli hayatına kısa bir değiniden sonra eserlerini ve düşüncelerini ele alacağız.Önceden de belirttiğimiz gibi Allame’nin İslami birlik doğrultusundaki bütün çabaları sömürü ile mücadele ve İslam dünyasının azametiyle özetlenebilir.Bu düşüncelere binaen gerçekleri açıklamak amacıyla el-Fusul el-Muhime adlı eseri kaleme aldı.İslami birlik bildirisi niteliğinde olan bu eser Seyyid Şerafettin’in kaleme aldığı ilk eserlerinden biridir.Şii ve Sünni Müslümanların bilmesinde yarar olan konuları açıklamaya çalışır.Bu konuların bilinmesinin Şii ve Sünni dünyasının irtibatının iyileşmesi ve aralarında kardeşlik duygusunun artması için çok etkili olacağını belirtir. Kitabının giriş bölümünde şunlar söyler: “Sadece ve sadece İslami birlikle bayındırlık işleri düzene girer, gelişmiş vesileler elde edilir, medeniyet ve birlik ruhu ortaya çıkar, hayat ufuklarında rahatlık güneşi doğar ve herkesin boynundaki kölelik zincirleri kırılır.”

Bu eser hicri 1327’de kaleme alındı.Allame Şerafettin’in bir diğer önemli eseri el-Muracaat adlı eseridir.Bu kitap ilk Mısır yolculuğunun hatırasıdır.Allame Şerafettin hedefe ulaşma açısından en iyi hareket noktasının, Ehli Sünnet’in en büyük dini ve ilmi merkezi el-Ezher’in olduğunu anlamıştı.El-Ezher üniversitesine gidip Ehli Sünnet dünyasının en büyük âlimlerinden Şeyh Selim Beşiri ile farklı konular hakkında münazaralarda bulundu.
Şeyh Selim bu münazaralarda Allame Şerafettin’in bilgisine ve istidlal yeteneğine hayran kaldı.Allame Şerafettin de Şeyh Selim’in fazilet sahibi büyük bir alim olduğu izharında bulundu.İlmi konuların münazara tarzı ve ahlakını çok iyi bilen iki alim arasındaki 112 mektuptan oluşan yazışmalar el-Muracaat adlı eserde nakledilmiştir. Şeyh Selim’in mektuplarında kullandığı “S” imzası hem Selim isminin hem de Sünniliğin göstergesiydi. Allame Şerafettin’in kullandığı “Ş” imzası da hem ismine hem de Şiiliğine bir imaydı.

Bu iki İslam alimi mektuplarında birçok hakikati dile getirdiler.Bu eser İslami birlik ve dayanışmayla beraber kesin hakikatlerin beyan ve algısında çok önemli bir adımdı.
El-Muraccat farklı ülkelerde defalarca basıldı.İngilizce, Türkçe, Orduca ve Farsçaya tercüme edildi. Allame Şerafettin İslami birlik düşüncesine nasıl ulaştığı hakkında el-Muracaat’ın önsözü şunları yazmaktadır:

“…Bu mektupların yazımından çok önce böyle bir eseri kaleme almayı düşünüyordum. Bu düşünceler gençlik yıllarından beri zihnimde vardı ve daima benimle beraber hareket ediyordu. Bulutların ardında parlayan ışık gibi bu düşünceler gönlümde parlıyordu ve kanımı harekete geçiriyordu… Daima Müslümanlar arasında kötülükleri ve fitneleri yok edecek, köklerini kazıtacak ve hakikat
pencerelerinden hayata bakmalarını sağlayacak cehalet perdelerini gözlerinin önünde çekebilecek doğru istikamete yöneliyordu.Bütün Müslümanların uymak zorunda oldukları dini ve mezhebi ilkelerine geri dönmeleri gerekir.Müslümanlar İslam bayrağı altında birlik ipine sarılmalı ilim ve amel yolunda hareket etmelidirler. Aynı şekilde birbirlerine kardeş olmalı
ve birbirlerine dayanmalıdır… Müslümanların bu kötü durumları ve onları birbirinden ayıran yersiz ihtilafları üstümde ağır bir yük olmakla beraber gam ve kedere bürünmeme neden olmuştu. Nihayet eski arzularıma kavuşmak, Müslümanların birliği için bir yol bulmak ve kalemlerinin bu uğurda hareket etmesini sağlamak amacıyla (hicri) 1329’da Mısır’a gittim… Bazı isteklerime kavuşacağım ve bu hedeflerime ulaşmak için görüşlerimi kendisiyle paylaşacağım birileriyle mülakat edeceğim bana ilham olmuştu…”

Kahire’deki Aynu Şems üniversitesi hocalarından Mısırlı araştırmacı yazar Hamid Hanifi Davud, el-Muracaat adlı esere yazdığı önsözde şöyle demektedir: “el-Muraccat kitabının önemi, yazıldığı ve Şiilerle beraber Sünnilerin okuduğu tarihe döndüğümüzde daha iyi anlaşılır. Yazar bu eseri hicri on dördüncü yüzyılın başlarında kaleme aldı.
Bu dönem sömürgeciler ve onların uzantılarının Müslümanların alın yazılarıyla oynadıkları tehlikeli ve buhranlı bir dönemdi.Hedeflerine ulaşmak için Müslümanlar arasında mezhepsel ayrışmalar yaratmaktan daha iyi bir vesileleri yoktu.Onlar bu vesileyle Arap ve İslam dünyasını azametini yok etmek istiyorlardı.Bu ayrışma bu asrın başlarında son haddine varmıştı.”
Allame Şerafettin’in diğer bir meşhur eseri el-Nass ve’l-İçtihat’tır ve İçtihat Karşısında Nass ismiyle Farsçaya tercüme edilmiştir.Bu eser Allame Şerafettin’in İslami metinlere ve nassa (Kur’an ve peygamberin muteber hadisleri) olan derin inancını göstermektedir.Eser; Allah Resulü (s.a.v.)’in hayatta olduğu dönemlerde ve vefatından sonra sahabelerin önde gelenlerinden bazılarının amel, ahkam ve fetvalarını kapsamaktadır.Tabii bunlardan bazılarının açıkça kitap ve sünnete aykırı olduğunu da belirtir.
Allame Şerafettin Kur’an ayetlerinden ve peygamber hadislerinden gafil olunmaması ge¬rektiğine inanıyordu.Zira dini algıda asıl kaynak Kur’an ve hadislerdir.İçtihat ve nassın tekabülü (karşılıklı olması) meselesinin İslami siyaset ve imamet bahislerinde çok önemli yerleri vardır.İslam’ın siyaset felsefesinin şerhinde ve imametin temel ve ilkelerinin beyanında ayetlerden ve peygamber hadislerinden bağlayıcı hiçbir akli, felsefi ve kelami çıkarım yoktur.

Bu düşüncelerin kendisi İslami ittihat için bir vesiledir.Nitekim Allame Şerafettin’e göre bütün Müslümanlar tek bir kitaba ve tek bir peygambere inandıkları için ihtilaflı konularda Kur’an ve hadislere müracaat etmelidirler.Söz konusu ihtilaflara çözüm bulmak için öncelikle meselenin Kur’an ve sünnette beyanının olmasına bakmalı akabinde ayet ve hadislerin beyanı hüccet alınmalıdır.

Allame Seyyid Şerafettin’den geriye kalan diğer eserleri de şunlardır:
– El-Kelimetu’l-Ğurra fi Tefsili’z-Zehra: Hz. Fatma’nın faziletlerinin beyanı hakkında kaleme alınmıştır.
– Ebu Hureyre: Ebu Hureyre’nin hayatını ve naklettiği hadislerin itibarını ele alan bir araştırmadır.
– El-Mecalisu’l-Fahire fi Matemi’l-İtreti’t-Tahire: Bu isimle yazılmış ve kaybolmuş dört ciltlik esere yazılan mukaddimedir. Bu eserden sadece bu mukaddime geri kalmıştır.Aşura hareketini, bunun İslami hayatın devamına etkilerini ve Hüseyni sloganın sosyal ve siyasi felsefesini ele alır.
– Felsefe-i Misak ve Velayet: Ezeli misak ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” ayetinin tefsiri ile velayetin beyanı hakkındadır.
– Ecubet Mesail Carullah: Musa Carullah’ın Şia alimlerine sorduğu 20 sorunun cevabını kapsamaktadır. Yazar bu eserin önsözünde de Müslümanları birliğe davet eder ve kitabın sonunda Musa Carullah ve diğer bazı Ehli Sünnet yazarlarının Şia kitap ve kaynaklarından haberdar olmadığını belirtir.
– Mesailu Fıkhiye: Karşılaştırmalı fıkıh alanında dakik bir şekilde kaleme alınmış bir eserdir. Bu kitapta bazı konular beş mezhebe göre açıklamıştır.
– Kelimetu Hevl el-Ruiyet: İtikadi konular hakkındaki dakik ilmi bahislerdir.
– İla el-Mecmu-il-İlmi el-Arabi bi Dimeşki: Şam ilmi camiasının Şia hakkında reva gördükleri iftiraları ele alır ve herkese İslami vahdeti hatırlatır.
– Sebt el-İsbat fi Silsileti’r-Ruvat: Üstatların ve müellifin hocalarının İslami mezhep alimlerini anmaları hakkındadır.
– Muellifu’l Şia fi Sadri’l-İslam: İslam’ın ilk döneminden İmam Hadi (a.s.) dönemine kadar Şii yazarlarını anlatır. Kitapta yer alan konular daha çok Ehli Sünnet’in kaynaklarından alınmıştır.
– Zeybi’l-Kübra: Kerbela mesajının taşıyıcısı Hz. Zeynep hakkındadır.
– Buğiyet el-Rağibin fi Ahval-i Âli Şerafettin: Şerafettin ve Sadr hanedanlarının önde gelen alimlerini ve söz konusu kimselerin üstatlarını ve öğrencilerini anlatan tarihi ve edebi bir kitaptır.

Lübnan Gezi Notları -1-
Şirali Bayat

Etrafı denizle çevrili olan Beyrut yem yeşil dokusuyla müthiş bir Tabiat güzelliği sergilemektedir. BEYRUT, M.Ö.1400 beri adını koruyan şehir olması hasebiyle de tarihin derinliklerine kadar uzanan bir şehir. Öyle ki Amarna 1352-1336 yılları arasında Mısırlı firavun Akhenatenâin hüküm sürdüğü ve kendi adıyla anılan bir şehir.
Beyrut İslam medeniyeti ile 635 yılında şereflenen ve 1517 da Osmanlı yönetimine giren, bir şehirdir.

Birçok yıkım gören Beyrut Osmanlı hâkimiyeti zamanında tekrar kalkınabilmiştir. Emeviler döneminde Ehlibeyt muhiplerinin, orta Asya’dan ve İran’dan gelerek Beyrut’a yerleştikleri nakledilir.
Şehrin ticaretinde büyük payı olan Beyrut limanı 1884-1894 yılları arasında inşa edilmiştir..

XIX. yüzyıl sonlarında Beyrut’a su getirilmiş (1869), bir billuriye fabrikası açılarak (1880), hava gazı ile aydınlatmaya başlanılmış (1885), adliye teşkilatı yeniden düzene konulmuştur.  (1888), karakol sayısı arttırılarak bazı yerlere de karakol yapılmıştır.(1888), şehrin caddelerinin genişletilmesine hız verilmiş (1892), bir hastane açılmış (1903) , 1895 yılında Şam ile şehrin bağlantısını sağlayacak olan demir yolu inşaatı yapılmış, 1883 yılında bir kâğıt fabrikası kurulmuş, şehre 1908 yılında elektrik şebekesi döşenmiştir. Bu bilgilerden de anlaşıldığı gibi Osmanlı bölgeye büyük önem vermiş.

Lübnan bir süre Selçuklu medeniyetine beşiklik etmiş, birçok İslam Medeniyeti Lübnan da hüküm sürmüş. Osmanlı 450 yıl bu coğrafyada kalmış. Birçok İslami Medrese ve İlim merkezini barındıran Lübnan Şehidi sani gibi büyük âlimlerde yetiştirmiştir.

1.    şehid-i Sanî

Doğumu
Şia ulemasının önde gelen, saygın fakihlerindendir. Asıl adı Şeyh Zeynuddin b. Ali b. Ahmed Âmulî Cebaî olan ve Şehid-i Sanî lâkabıyla tanınan bu yüce fakih, 13 Şevval 911 (h.k)’de, ilim ve fıkıh ailesinde dünyaya gözlerini açmıştır.

Şianın parmakla gösterdiği, vücuduyla iftihar ettiği, İslamî ilimlerin enginliklerini en derin ayrıntılarıyla inceleyen, fıkıh ve içtihat alanında İslam Fıkhı’nın temel taşlarını oluşturan seçkin Şia ulemasından biri olan Şehid-i Sanî, semereli hayatı boyunca verdiği eserler bakımından eşine ender rastlanan fakihlerden biri olmuştur. Şehid-i Sanî, on birinci asırda yaşamış, hayatı boyunca bıkmadan usanmadan çaba göstermiş ve nitekim Âl-i Muhammed (s.a.a)’in fıkhını dünyanın çeşitli bölgelerine yaymayı başarmıştır.

Şehid’in Oğlu
Bu yüce şahsiyetin semerelerle dolu yaşantısının bereketlerinden biri de Maalim’id-Din fi’l-Usul gibi kıymetli bir kitabı İslam camiasına armağan eden saygıdeğer, alim ve araştırmacı yazar Allame Ebu Mansur Cemaluddin Hasan’ı yetiştirmiş olmasıdır.

Ebu Mansur’un yazdığı ve kısaca Maalim olarak bilinen bu kitap da tıpkı babası Şehid-i Sanî’nin er-Ravzat’ül-Behiyye adlı eseri gibi asırlardır ilim merkezlerinde İslamî ilimler tahsil eden talebelerin vazgeçilmez ders kitabı olarak okutula gelmiş ve halen de okutulmaktadır.

Tahsili ve Seferleri
1- Şehid-i Sanî (r.a), babası Nuruddin Ali b. Ahmed’in nezdinde mukaddime derslerini okuduktan sonra Meys Kasabası’na giderek tahsiline orada, Şeyh Ali b. Abdulâli Meysî’nin (ö. 938 h.k) yanında devam etti. Allame Hillî’ye ait Şerai’ul-Ahkam, İrşad ve Kavaid kitaplarını burada okudu. Tahsilinin devamı için buradan da çeşitli ülkelere yolculuk yaptı.

2- Şehid-i Sanî, daha sonra Kerek Nuh’a geçti. Nahiv ve Usul derslerini Câfer Kerekî’den aldı. Üç yıl Ceba’da ikâmet ettikten sonra 937 yılında oradan da Şam’a geçti. Büyük filozof ve aynı zamanda hekim olan Şeyh Muhammed b. Mekkî’den tıp, hikmet ve heyet dersleri aldı. Şeyh Ahmed Cabir’in derslerine katıldı. Tecvid alanında yazılan Şatibiye adlı kitabı onun yanında okudu. Sahih-i Müslim ve Sahih-i Buharî’yi de Şam’da, Şemsuddin Tûlûn’un nezdinde okudu.

3- Yorulmak bilmeyen bu yüce şahsiyet, 942 (h.k)’de Mısır’a doğru hareket etti. Burada da Arap Edebiyatı, Usul-u Fıkıh, Hendese, Maanî, Beyan, Aruz, Mantık, Tefsir vb. gibi çeşitli alanlarda on altı üstattan ders aldı.

4- Şehid-i Sanî, 944 (h.k)’de Şevval Ayı’nda Kâbe’yi, 946 yılında da Irak’taki mâsum imamların mukaddes türbelerini ziyaret etti. Bu seferlerin dışında, geri kalan zamanını doğum yeri olan Ceba’da geçiriyordu.

5- Hicrî 948 yılında Beyt’ul-Mukaddes’e giderek Şeyh Şemsuddin b. Ebu Latif Mukaddesî’den icazet aldı ve tekrar vatanına döndü.

6- Bu seferlerinin ardından o zamanlar Kostantina olarak bilinen bugünkü İstanbul’a seyahat etti. Kadı Asker Muhammed b. Muhammed b. Kadı Zâde Rûmî’ye on ilim içeren bir risale gönderdi. Bu mektubun ardından karşılıklı görüşmeler ve münazaralar oldu. Nitekim, netice olarak Kadı ona, “dilediği yerde ders verebilme yetkisi” verdi. Bunun üzerine Şehid (r.a), istihare ederek Bâlebek’teki Nuriye Medresesi’nde ders vermeyi tercih etti. Aynı zamanda, Kadı tarafından medresenin idare işi de ona bırakıldı.

7- Şehid (r.a), Hicrî 953 yılında imamların mezar-ı şeriflerini ziyaret ettikten sonra tekrar kendi vilayetine geri döndü ve ölünceye dek orada kalmaya karar verdi.

Merciliği
Şehid-i Sanî, Bâlebek’te ders verdiği sürece ilmî şöhreti sayesinde artık mercî de olmuştu. Seçkin alimler ve ilim sevdalıları, bu yüce şahsiyetin ilmî ve ahlakî karakterinden feyiz almak için uzak diyarından yola çıkarak onu görmeye geliyorlar, onun sıcak nefesinden faydalanıyorlardı. Şehid-i Sanî, bu şehirde çok geniş bir öğrenci kitlesine ders veriyordu. Câferî, Hanefî, Şafiî, Malikî ve Hanbeli mezheplerine ait fıkıh ve akaid konularını çok iyi bildiğinden ve bu konulara herkesten daha vâkıf olduğundan her kesime hitap edebiliyordu. Hem fıkıhta, hem de akaitte çağdaş ve mutabık dersler verir, herkes kendi mezhebine göre ondan fetva alırdı.

Üstünlüğü
Ravzat’ul-Cennât kitabının yazarı Merhum Hansarî, Şehid-i Sanî hakkında şöyle der:

“Şimdiye kadar Şia uleması arasında saygınlıkta, ilimde, anlayışta, titizlikte, programlı olmakta, üstat sayısının çok olmasında, zariflikte, maneviyat içerikli etkin söz söylemede, eserlerinin eksiksiz oluşunda onun kadar büyük ve seçkin birine rastladığımı hatırlamıyorum. Hatta, üstat Şehid-i Sanî’nin erdemini ilahî ahlaktan almış olması ve ilahî dergâha yakınlık makamına sahip olması, onun mâsumların izinden gittiğini ve mâsumlardan sonra gelen makama sahip olduğunu gösterir.”

İş Hayatı
Şehid-i Sanî, ilmî ve fıkhı açıdan seçkin ve üstün bir kişiliğe sahip olmasına rağmen günlük ihtiyaçlarını karşılamak için bizzat çalışırdı. Hatta bu konuda, geceleri hava karardığında merkebine bindiği, şehirden uzaklaştığı ve odun toplayarak geçimini sağladığı da rivayet edilmiştir.

Üstatları
Şehid (r.a), onca seyahatleri süresince şehir şehir dolaşır, kendine en iyi şekilde faydalanabileceği seçkin üstatlar arardı. Bu nedenle beş mezhebe mensup İslam âlimlerinin en seçkinlerinden faydalandı. Şehid-i Sanî’nin faydalandığı başlıca üstatlar şunlardır:

1- Babası, Ali b. Ahmed Âmulî Cabaî (ö. 925)

2- Şeyh Ali b. Abdulâli Meysî (ö. 938)

3- Şeyh Muhammed b. Mekkî (hekim ve filozof)

4- Seyit Hasan b. Câfer Kerekî

5- Şemsuddin Tûlûn Dımeşkî Hanefî

6- Şeyh Ebul Hasan Bekrî

7- Şeyh Şemsuddin Ebu Latif Mukaddesî

8- Molla Hasan Curcanî

9- Şehabuddin b. Neccar Hanbelî

10- Zeynuddin Hurrî Malikî

Eserleri
Şehid-i Sanî’nin eserleri, tarihleri bakımından Ravz’ul-Cinan’dan başlar, er-Ravzat’ul-Behiyye’de de son bulur.

Gerçekten de Ravzat’ul-Behiyye, adında da belirtildiği gibi alim ve araştırmacıların ruhlarını tazeleyen, kaybettiklerini orada bulmalarını sağlayan, iman ve inanç baharı estiren mükemmel bir bahçedir.

Emel’ul-Âmul kitabında yazılanlara göre, Şehid-i Sanî şehit düştüğünde iki binden fazla kitabı vardı. Bunlardan iki yüz nüshası Şehid’in kendi hattıyla, diğerleri de başka âlimler tarafından kaleme alınmıştı. Kısaca, Şehid (r.a)’in bazı eserleri şunlardır:

1- Ravz’ul-Cinan fi Şerh-i İrşad’il-Ezhan

2- Mesalik’ul-Efham fi Şerh-i Şerai’il-Ahkam

3- el-Fevaid’ul-Amelliyye fi Şerh’in-Nefliyye

4- el-Mekasid’ul-İlliyye fi Şerh’il-Elfiyye

5- Menasik’ul-Hacc’il-Kebir ve Menasik’ul-Hacc’is-Sagir

6- er-Ravzat’ul-Behiyye fi Şerh-i Lümat’id-Dımeşkiyye

7- el-Bidayet-u fi İlm’id-Dirâye (Şehid-i Sanî, bu alanda böylesine mühim bir kitap yazan belki de ilk âlimdir.)

8- Temhid’ul-Kavaid’il-Usuliyye li Tefri’il-Ahkam’iş-Şer’iyye

9- Gunyet’ul-Kasidîn fi Istılahat’il-Muhaddisîn

10- Kitabun fi’l-Ahadis (Hasan b. Mahbub’un Meşiyha’sından seçilen bir çok hadis içerir.)

11- Risaletun fi’l-Ediyye ve Risaletun fi Âdab’il-Cumâ

12- Hakaik’ul-İman

13- Manzumet-u fi’n-Nahv (Şerhiyle birlikte)

14- Munyet’ul-Murîd fi Edeb’il-Mufid (Âdab’ut-Talim ve Mutaallim, eğitim ve öğretim hakkında fevkalade faydalı

bir kitaptır.)

15- Mesken’ul-Fuâd İnde Fıkhıl-Ehibbe ve’l-Evlad (Özetiyle birlikte)

16- Keşf’ur-Raybet an-Ahkam’il-Gıybet

Şehadet Müjdesi
Şeyh Bahaî’nin babası Şeyh Hüseyin b. Abdussamed Harisî şöyle der: Bir gün Şehid-i Sanî’nin yanına vardım.

Çok düşünceliydi. Niçin düşünceli olduğunu sordum, şöyle cevap verdi: “Kardeşim, öyle sanıyorum ki ben ikinci şehit (şehid-i Sanî) olacağım. Rüyamda Alem’ül-Hüda Seyit Murtaza’yı gördüm. Bir ziyafet sofrası açmış, Şia alimlerini başına toplamış, birlikte yemek yiyorlardı. Ben de onlara katıldığımda Seyit Murtaza ayağa kalktı ve bana hoş geldin deyip Şehid-i Evvel’in yanına oturmamı istedi.”

Şahadeti
Şehid-i Sanî de fazilet sahibi diğer şehitler gibi gözünü dünya hırsı bürümüş, şahsi çıkarları peşinde olan bir dünya perestin kurbanı olmuştu. Olay, kısaca şöyle gerçekleşmiştir:

Ceba ahalisinden iki kişi, aralarındaki bir anlaşmazlığı çözmesi için Şehid-i Sanî’ye müracaat ederler. Şehid (r.a) de şer’î usullere göre aralarında hükmeder. Aleyhine hükmedilen kişi, bu hükme karşı gelerek Seydâ Şehri kadısına sığınır ve onun yanında Şehid-i Sanî’yi Şiîlik ve Rafizîlik’le suçlar. Kadı, hemen harekete geçerek durumu Osmanlı padişahı Sultan Selim’e bildirir. O da Şehid’i tutuklaması için birini görevlendirir. Ancak bu kimse, Şehit’i bulamaz. Sultan Selim, bir süre sonra da veziri Rüstem Paşa’yı görevlendirir ve ondan Şehit’i bulmasını, mezhebi hakkında bilgi almasını, Şia olduğu takdirde derhal tutuklayıp sarayına getirmesini ister.

Hemen harekete geçen Rüstem Paşa, onun hacca gittiğini öğrenir öğrenmez peşine takılır. Henüz Mekke’ye varmadan onu yakalar. Şehit (r.a), hac ziyaretinin sonuna kadar ondan mühlet ister. Rüstem Paşa bunu kabul eder ancak, daha sonra başkalarının kışkırtması sonucu o yüce zâtı şehit ederek kesik başını sultana götürür.

Sultan Selim, vezirinin bu işine çok kızar ve onu iyice azarlar. Nitekim Şehit’in kanı heder olmaz ve Seyit Abdurrahim Abbasî’nin telaşlarıyla Rüstem Paşa, gerçekleştirdiği bu büyük cinayet için ölüme mahkûm edilir.

Şia ulemasının önde gelen isimlerinden Şehid-i Sanî (r.a) Hicrî 966’da (Seyit Muhsin Emin’e göre de 965’te) şehit edilmiş, ne yazık ki şehadetinin ardından cesedi üç gün yerde kalmış ve üç gün sonra da denize atılmıştır.  Başsız hoca diye  bir mezarın kendisine atfedildiği Merhum Pr. Abdulbaki Gülpınarlı tarafından nakledilirdi.

Dimyat’a Pirince Giderken Evdeki Bulgurdan Olmak
Şirali Bayat

Hatırlarsanız, 2012 Mart ayında yapılan Anadolu Şahini Tatbikatı’na bu yıl sadece Türkiye ve Amerika uçakları katılmıştı. Hâlbuki geçmiş yıllarda Suudi Arabistan, Ürdün ve İspanya da katılıyordu. Ama bu yıl başka ülke katılmadı.

Çünkü bu ülkeler Amerika ve İsrail’in yayılmacı ve sömürü politikasından dolayı Ortadoğu coğrafyasının çok tehlikeli günler yaşadığının farkındadır. Böyle tehlikeli zamanlarda tatbikat düzenlenmesi bir ‘meydan okuma’dır. Bunu sadece Türkiye görmezlikten gelmiş ve bütün komşularıyla arası açılmıştır. Bu durum yine
Osmanlı tarihinin gerileme dönemine tekabül eden, II. Mahmut un sözünü hatırlattı,‘Denize düşen yılana sarılır’, ve unutmayalım ki “Tarih tekerrürden ibarettir”.Şimdilerde de kimsenin yüzüne bakamadığı için yılana sarılmaya, yani Kuzey Irak kürtleriyle irtibat kurup yalnızlığını gidermeye çalışıyor.

Bu tatbikatla Türkiye ve Amerika bölgede meydan okudu. Türkiye bugün, ileride olacakları hiç düşünmeden Amerika’ya güvenerek bu meydan okumaya büyük bir basiretsizlikle halen ortak oluyor. Hal bu ki PKK meselesinin arkasında ilk günden beri Amerika ve İsrail vardır. Bunu görmezlikten gelenler ya basiretsizdir ya da işbirlikçidir.
On binlerce polis ve askerimizin canına mal olan, ülkeyi bölünmenin eşiğine götüren bu meseleyi bölgedeki çıkarlarından ötürü Amerika; Irak, İran, Türkiye ve Suriye topraklarını istikrarsızlaştırıp bölmek için çıkarmış ve bu günkü duruma getirtmiştir. Dün Çekiç Güç’ü Türkiye barındırmış ve onun gayri meşru çocuğu Kuzey Irak’taki kürt hükümeti doğmuştur. Suriye meselesinde yine Türkiye benzeri rolü oynuyor. Bunun yıkımı bölgemizde çok büyük olacaktır. Siz ne yaparsanız yapın Amerika ve İsrail bu meselenin bitmesini istemiyor.

Dolayısıyla 40 yıldır gün geçtikçe içinden çıkılmaz hale getirilmiş ve dün Türkiye’nin kabul etmediği Kürt devletiyle bu gün stratejik ortaklık kurdurmuştur. Kimse mertçe çıkıp bu iki devlete bunu söyleyemediği gibi namertçe bazen İran İslam Cumhuriyeti’ni, bazen Suriye’yi, bazen de Irak’ı, PKK’yı besliyor diye suçlamış ve asıl suçlular saklanmıştır. Hâlbuki bu ülkelerinde en az Türkiye kadar başı derttedir. Bu neye benzer biliyor musunuz? Atalarımızın dediği gibi ‘Eşeğe gücü yetmeyen semerini dövermiş’ misalidir.

Şimdi yine başa dönelim. Bu meydan okuma kime?

Suriye’ye…

Başka?

Irak’a ve

Elbette İran’a…

Bütün komşulara

Belki de Rusya ve Çin’e…

Oysa bu ülkelerle Türkiye’nin hiçbir alıp veremediği yok. Sayın Başbakanın BOP eş başkanı oluşu Türkiye’yi komşularıyla karşı karşıya getirmiş ve ateşten bir çemberin içine sokmuştur.

Tatbikata katılan Amerikalı bir albayın açıklamaları aslında bu felaketin habercisi gibiydi.

Albay Paul Murray Anadolu Şahini Tatbikatı’yla ilgili olarak şöyle diyordu:
“Beraber savaşa girmek zorunda kalırsak, Türk Hava Kuvvetleri ile tatbikat, düzgün iletişim ve taktiksel verimliliği garantiye alıyor.”

Bu savaş denemesi kime karşı?

Bu Suriye savaşı mı?

Yoksa İran mı?

Ya da ikisi birden mi?

Hangisi olursa olsun en çok zarar görecek Türkiye olacak.

Şimdi özellikle İran İslam Cumhuriyet’i ve Irak’la aramızı açan olayların altını çizelim;

1-Önce füze kalkanı Malatya Kürecik’e yerleştirildi ve aktif hale getirildi. Sonra İsrail’le ortaklaşa denendi ve çalıştığı da anlaşıldı.

Akabinde bu tatbikat düzenlendi. Sadece Amerika ve Türkiye’nin katılımıyla bu tatbikatın düzenlenmesi Türkiye’nin, Amerika çıkarlarının dışına çık(a)mayacağını tüm dünyaya, özellikle de İslam ülkelerine göstermiş oldu.

2-Esad karşıtlarını kendi topraklarında konuşlandırması, her türlü eğitim ve desteği sağlamakla birlikte bizzat Esad’ı yıkmak üzere her türlü faaliyette bulunması.

Washington Post’un haberine göre; operasyon merkezi şöyle çalışıyor.

CIA’ye Suriye içinden bilgiyi MİT aktarıyor!

Türkiye’nin Suriye sınırında 6 kişi civarında bir CIA ekibi konuşlanmış durumda. Ekip Türk istihbaratı MİT’le yakın temas halinde. Bölgedeki CIA ekibi Suriye içindeki pek çok bilgiyi bizzat MİT kanalıyla elde ediyor.

Gazete durumu bir Amerikalı yetkilinin ağzından şöyle aktarıyor: “Biz isyanın kilit önemdeki liderlerini tanıyoruz ve onlarla yakın iletişim halindeyiz.”

Suudi Arabistan ve Katar gibi körfez ülkelerinin istihbaratlarıysa silah dağıtımını gerçekleştiriyor. CIA da MİT’le işbirliği halinde bu dağıtımı takip ediyor.

Haberde Amerikan istihbaratının Suriyeli isyancıları nasıl kontrol ettiğini gösteren çarpıcı bir ayrıntı da aktarılıyor. Buna göre CIA, Esad karşıtlarına verdiği haberleşme cihazlarında özel bir şifre kullanıyor. Dolayısıyla Esad karşıtlarının her görüşmesi CIA tarafından dinleniyor.

3-Hukuk devleti olduğunu her fırsatta dile getiren bir ülke olarak, Irak’ta cinayetle suçlanan, hakkında uluslararası yakalama emri olduğu halde, Tarık Haşim’e oturma izni vererek koruma altına alması ve yasal hükümeti görmezlikten gelmesi.

Aynı zamanda, Amerika projeleri için savaşmaya hazır olduğunu da gösterdi. “Türkiye’nin gittiği yol, yol değildir.”

Bu yanlış yolda Türkiye’ye kesilecek ağır faturaların hesabını hiçbir siyasi veremeyecektir. Yol yakınken bu tarihi yanlıştan Türkiye mutlaka dönmelidir. Amerika’nın uşağı gibi hareket etmeyi terk etmelidir. Atalarımızın dediği gibi: ‘Gavurdan dost, domuzdan post olmaz’.

Amerika hiçbir hizmetkârına vefa göstermemiştir. Örnek mi? 30 yıl ABD hizmetinde bulunan Mısır Cumhurbaşkanı Mübarek’i bütün dünyanın gözü önünde daha dün kafese koymadı mı? Aslında Siyonist ve Emperyalistlerin dostluğuna aldananlar bu olaydan ibret almalı. Peşinden ekibini de temizlemeye başladı. 20 yıl, CIA ve MOSSAD ile birlikte Mısır ve bölgedeki Müslümanlara karşı ortak mücadele eden ve Mısır İstihbarat Şefi olarak CIA’nın bölgedeki tüm plan ve çalışmalarını bilen Süleyman, Amerika’da aniden ortadan kaldırıldı, kimilerine göre öldü. Amerikan işbirlikçilerinin sonu hep böyle oluyor, böyle olacaktır da. Saddam, İran şahı…
Diğerlerini hatırlatmaya gerek yok. Şimdi kendileriyle işbirliği yapmayan Esad’ı elbirliğiyle ortadan kaldırmaya ve İsrail’in önünü açmaya çalışıyorlar. Ama Esad direniyor ve dayanıyor. Bu planı gören Rusya ve Çin uluslararası ilişkiler bağlamında Suriye’yi destekliyor ve savaş gemisi gönderiyor.. İçte ise her şeye rağmen halkın büyük bölümü Esad’ı destekliyor. Çünkü Suriye halkı muhalif silahlı grupların yaptıklarından nefret ediyor.

Hele evlere baskın yapıp çocuk, kadın demeden kendilerine destek vermeyenleri katletmeleri ve utanıp kızarmadan bu cinayetleri Esad güçlerinin üzerine atmaları, Halep’te postane çalışanlarını halkın gözü önünde diri diri binanın üzerinden aşağı atmaları, ülkeye gelen misafirleri kaçırmaları, bombalı saldırılarla masum insanları öldürmeleri vs…
silahlı gurupların hür insanlar olmayıp gerçekten terör gurubu olduklarını gözler önüne seriyor. Vaka bu ki 20 milyonluk bir ülkede sayıları 200-250 bini aşmayan muhalifler bitmiş durumdadır. Geçenlerde bir çöpçünün internete düşen ‘bak oğlum git’ meselesi gibi meğer Esad şimdiye kadar bu edayı takınmışmış. Ancak Şam ve Halep ’te ki çatışmalar Esad’ın iç mihrakları kullanarak ülkeyi bölmeye çalışanlara karşı taviz vermeyeceğini göstermiştir.

Çevre ülkelerden her türlü ağır silah yardımı alan gruplarla yaşanan ve yaşanacak çatışmaların Amerika ve yandaşlarına göre bir tek amacı vardır: İç savaş.. Amaçlanan Sünni-Alevi iç savaşı çıkarmaktı. İnşallah Sünni ve Alevi kardeşler en çok İsrail’in işine yarayan bu oyuna daha fazla gelmezler.

Aslında Amerika ve Türkiye dışında hiç kimse Esad’ın görevi bırakıp gideceğini düşünmemektedir. Zaten Rusya ve Çin ‘Esad ‘sız bir Suriye’yi başından beri haklı olarak istemedi. Son gelişmelerle kendi gücüne ve halkın desteğine güvenen Esad’ın geri adım atacağını hiç sanmıyorum. Esad, Rusya’nın ve Çin‘in desteğinden emin bir şekilde, geçmiştekinden daha çok ülkesini savunmaya çalışacak ve büyük İsrail planını suya düşürecektir.

Suriye Kampanyası Büyük İsrail İçin
Şirali Bayat

Düşürülen uçakla ilgili kamoyunun merağını giderecek basına sızan son bilgiler: F-4 uçağı düşürülmeden önce Kıbrıs-Gazimagosa açıklarında Türkiye Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Özgür Suriye Ordusu’nu eğitmek için tatbikat yapıyormuş. Kıbrıs açıklarında bir tatbikat yapıldığını resmî yetkililer de açıklamıştı.
Deniz Kuvvetleri filosunun yanı sıra Özgür Suriye Ordusu da altı filoyla bu tatbikata katılıyor. Filo’dan maksat ise altı tane tekne. Bu teknelerden iki tanesini Hariri hediye ediyor.
İki tekne Mısır’dan alınıyor. İki tekne de Türkiye’den Özgür Suriye Ordusu’na satılıyor. İşte bu tekne ve yatlara silahlar yerleştirilip, silahların nasıl kullanılacağı, sinyal, GPS, sistem vb. eğitimi bu tatbikat sırasında muhaliflere gösteriliyor.
Bu ekibi iki silahlı F-16 uçağı, iki silahsız F-4 uçağı havadan koruyor. İşte bu F-4 uçaklarından biri Suriye sınırını üç kez ihlal ediyor. Üçüncü ihlal de Tartus’taki Rus üssünden ve gemiden fırlatılan füzeyle uçağımız düşürülüyor…
1945 den beri yüzbinlerce Filistinli, Mısırlı, Ürdünlü, Suriyeli, Iraklı, ve Lübnanlı müslümanın kanına giren İsrail, nihayet yedi türk vatandaşını da bu kervana katmanın zevkini yaşıyor. (tarihde yahudi devletine yaptığımız hizmetin bedeli olarak) Bu arada
Ortadoğuda  kan ve gözyaşı üzerine bir ‘krallık’ kurmayı hedefleyen Siyonist terör örgütünün ele başlarından biri olan İzak Şamir Nar-ı cehenneme vasıl oldu. İzak Şamir bir terör örgütünün şefi olarak Filistin’de ‘topraklarını’ satmaya yanaşmayan Müslümanları yıllarca öldüren ve öldürten kişidir.
Uzun zamandır müslüman halklar üzerinde terör yapan ve terör yöntemlerini çok iyi bilen İzak Şamir, Türkiye’deki bölücü terörist hareketlerin perde arkasındaki en önemli destekçilerinden de biriydi.
İzak Şamir, 3 Haziran 1983 tarihinde İsrail Dışişleri Bakanı sıfatı ile Brüksel’de düzenlediği toplantıda, “Türkiye’deki Kürtçülük faaliyetlerine İsrail’in bakışı nedir?” sorusuna aynen şu karşılığı veriyordu:
“Bu kendi topraklarında bağımsız olmak isteyen bir halkın sorunudur. Kürt topraklarını işgal altında tutan ülkeler hiçbir laf dinlemedikleri için söz konusu halk amaçlarına ulaşamıyor.”
Şamir, daha sonra Başbakan oldu. Bir Türk gazeteci tarafından Brüksel’deki açıklaması kendisine hatırlatıldığında, kahkaha atarak, şöyle diyecekti:
“İsterseniz, terörizme karşı sizinle stratejik işbirliği yapabiliriz.”
Peki Şamir’in Kürt sevdası, nereden kaynaklanıyordu dersiniz?
26 Şubat 1999 tarihinde Jarusalem Post gazetesinde “Orta İsrail: Kürt Herzl” başlığı ile çok çarpıcı bir senaryo kaleme alan Amotz Asael, şu analizi yapmıştı:
“Kürt isyanları onlara kendi  Herzl’lerini kazandırmalı. Kürtler bir bölge üzerinde yoğunlaşmalıdır. Kuzey Irak bir devlet için en iyi yerdir. Kerkük petrolleri de bu iş için elverişlidir” diyordu.
Siyonistlerin en önemli hedefi, vadedilmiş topraklarda, yani sınırları Nil’den Fırat’a kadar uzanan bölgede bir ‘Büyük İsrail’ devleti kurmaktır.
Mevzu bahis ülkelere demokrasi getirmek felan değildir.
İkinci dünya savaşının ardından 1948 yılı 14 Mayıs da Filistin topraklarında ‘çekirdek’ İsrail devleti ilan edildikten hemen sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin 14. Başbakanı sıfatıyla Şemşettin Günaltay 14 Ocak 1949’da ilk anlaşmayı imzalayarak İsrail devletini resmen tanıdı.
Yakın geçmişte anap hükümeti döneminde Türkiye’nin yardımıyla, çekiç gücün barınması ve sonrası İncirlik üstünden Amarikan uçaklarının kalkması suretiyle Irak’ın işgali gerçekleşti. O zaman 5000 bin kürdü yine Türkiye’nin yardımıyla İsrail götürüp bu günler için eğitti.
Bugün Mesut Barzani’nin başında bulunduğu kukla devletçik, Siyonistler tarafından eğitilen ve ‘Kürt’ olarak lanse edilen Yahudi kökenliler tarafından yönetiliyor. Basına yansıdığı üzere örgüt elemanları tarafından dinimizle alay edilmesinin altında bu gerçeğin yatması uzak bir ihtimal değildir.
Şimdi üçüncü aşamada, Suriye ve İran topraklarında ‘özerk’ Kürt devletçikleri kurulmak isteniyor denilsede bu hedef şaşırtmaktan başka bir şey değildir. Asıl, Türkiye namlunun ucundadır. BOP projesinin gereği adım adım gerçekleşiyor.
Bu olup bitenler karşısında Türkiyeyi nasıl ikna ediyorlar. Hangi vaadlerde bulunuyorlar bilmiyorum ama bütün bu olup bitenlerin büyük İsrail projesine hizmet ettiği kesindir. Kuzey Irak’tan İsrail tarafından eğitilmiş kürtlerin guruplar halinde Suriye’ye geçerek bazı şehirlerin kontrolünü ele almaları kürt devletinin sınırının ikinci ayağıdır.
Esadı yıkalım derken Türkiye kendi ayağının altını kazmaya başladığının ya farkında değil, ya da pişmanlık yasasından yararlandırmak üzere getirilen teröristlerin gövde gösterisi yaparak AKP iktidarını zor duruma soktukları gibi, Suriye meselesiyle bir daha AKP iktidarını köşeye sıkıştırmış bulunuyorlar. Evet, Türkiye bir çıkmazın içine sokulmuştur.
Dördüncü aşamada, Türkiye’nin üniter yapısı bozularak, Fırat’ın ötesi ‘federatif’ bir statüye kavuşturulacaktır.
Nihai aşama ise, ‘Birleşik Kürdistan’ adı altında birleştirilerek kukla yapıların, ‘Büyük İsrail’ imparatorluğunun bir ‘eyaleti’ haline getirilmesidir.
Siyonistlerin esas aldıkları temel, “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır” ilkesidir. Bunun için Suriyeyi de yıktırırlar, Türkiye’yi de ateşin içine sokarlar.
Esad rejimine karşı tavır almak neyse de. “İnsan hakları çiğneniyor” gerekçesiyle türkiye’nin bu kadar aktif rol alması bu planı hızlandırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır.
Eğer Türkiye, “kazanandan yana olayım” diye böyle bir politika benimsemişse, gelişmeler, kimsenin, hele Türkiye’nin, bu işten kazançlı çıkmayacağının habercisi durumundadır.
Bu gelişmelerle,  insanın aklına ister istemez yıllar öncesi gazetelerde yayınlanan o harita geliyor. Irak’tan, Suriye’den ve Türkiye’den kopacak bir parça ile bağımsız Kürt devletinin kurulması ihtimali.
Zaten İsrail ve Amerika, öteden beri uşak Arap unsurlarının haricinde bölgede güvenebilecekleri bir Kürt devleti arzu etmişlerdi. Türkiye, aşırıya kaçan anti Esad politikasıyla tarihte olduğu gibi büyük Yahudi devleti planına hizmetkar olmaktan başka kazanmayabilir.

Suriye ve İran
Şirali Bayat

1979 İran İslam devriminden önce dünyada iki hakim ideoloji vardı. Sağ denilen emperyalizm ve sol denilen kominizim. İran devrimi bu iki batıl inanç ve ideolojiye karşı yapılmış derin kökleri olan ilahi; yani temeli tevhit, nübüvvet,
meâd, adalet ve imamete dayanan her türlü zulüm ve zorbalığı reddeden, Allah’tan başka sizin efendilerinizin de önünde baş eğmeyen İslami ve kur’ani bir devrimdir. Bunun en bariz şahidi İmam Humeyni’nin ‘ne doğu ne batı İslam cumhuriyeti’ ilkesiyle her ikisistemi reddetmesi ve İslam cumhuriyeti diye bütün dünyaya haykırışıdır.

Halen bu devrime zahiri başka, niyetleri başka diyenlere soruyorum.

1- Resulullah’ın pak zevceleri Ümmül-müminine dil uzatıldığı zaman Salman Rüştü’ye ölüm fetvası vermek mi? Başka terennümdür?

2- Birçok İslami ve gayri İslami ülkede milyonlarca insanın vampir gibi kanını içen zalim ve zorba Amarika’ya boyun eğmemek mi başka terennüm dür?

3-Bütün Sünni yöneticiler İsrail’e teslim olup boyun eğerken Kudüs bütün İslam aleminin sorunudur deyip mübarek Ramazan ayı’nın son cumasını Kudüs günü olarak ilan eden İran İslam Cumhuriyeti kurucusu İmam Humeyni’nin yaptığı bu davranış mı başka terennüm dür?

4-Sünni Filistin’e sahip çıkmak mı başka terennüm dür?

Dillerde İslam terennüm ediliyor ama gönüllerde başka şarkılar okunuyor yakıştırması sözüm ona istiklalini, istikbalini, istihbaratını, ekonomisini, kültürünü, petrolünü, Siyonist-emperyalistlere emanet eden; toprağını ecnebilere satan sözde Müslüman Arap ve… Ülkelerine yakışır.

Amerika’ya uşaklık yapanlar onlardan medet umanlar, haçlılara uyarak İslam toprakların da fitne çıkaranlar Şii’de olsa Sünni’de olsa haindir ve hainlerin İslam hukukunda cezaları bellidir. İran İslam cumhuriyeti hiç bir zaman Suriye’de ki hainlerden yana olamaz asıl o zaman onların İslami sorgulanır. Bunun Sünnilikle, Şiilikle alakası yoktur. Tevhidi ve Muhammedi dinin gereğidir.

İran İslam Cumhuriyeti ezilen, öldürülen, hakları çiğnenen Filistin’deki Sünnî Müslümanlardan yana tavır koymuş dünyayı karşısına alma pahasına bu şanlı ve onurlu mücadelesini yıllardır sürdürmüştür.

Eğer Suriye’de ki sözde Müslüman Sünniler bütün Müslümanların düşmanı olan Siyonist-emperyalistlere karşı ayaklanmış olsaydı Filistin’de olduğu gibi kesinlikle İran İslam Cumhuriyeti onların yanında yer alırdı.

Ama siz: hepimiz Amerika’ya, İsrail ve Avrupalı haçlılara teslim olduk, İran İslam Cumhuriyeti de teslim olsun diyorsanız İran İslam Cumhuriyeti hiç bir zaman bu onursuzluğu göstermeyecektir.

Sahiden Suriye’deki Müslüman dediğiniz bu satılmışların yıllardır topraklarının bir kısmı İsrail’in işgali altında değil miydi? Bunların düşmana karşı ayaklanıp topraklarını kurtarmaları gerekmez miydi?

Bunlar onur ve haysiyet sahibi, vatan ve milletini seven bir Müslüman olsaydılar düşmanı vatanlarından çıkarırlardı. Bunu yapmadıkları gibi düşmana karşı onurlu bir duruş sergileyen devlete ve halka karşı ayaklanmış, bütün Suriye işgal edilsin diye para karşılığı silahlı çeteler oluşturup, köyleri basıp insanları katledip bunu da devletin üzerine yıkmışlardır.

Devlette güven ve asayişi tesis etmek için çetelerin peşine düşüp yardım ve yataklık yapanları cezalandırdığı zaman Suriye hükümeti Sünni Müslümanları katlediyor diye çığırtkanlık yapıyorsunuz.

Ayıp beyler ayıp!

Emperyalistlerin Ortadoğu planına maşa olmayın. Müslüman olmanın gereği bu olmasa gerek.  Öte yandan yıllardır terörle mücadele eden Türkiye bu işleri çok iyi bilir. Aynı suçlama ve manzaralarla yıllardır karşı karşıya değil miyiz? İnsan hakları ihlalinden dolayı kaç defa mahkûm olup tazminat ödenmiştir.

Türkiye’de Kürt halkını devlet katlettiyse Suriye’de ölenleri de Esat öldürüyor demektir. El-İnsaf Ulu derede öldürdüklerinizin kanı kurumadan hemencecik kendi ayıbınızı unutup başkalarına saldırmanız, hak ve hukuktan, insan haklarından yasadan bahseden bir ülke olarak kanun kaçaklarına yardım ve yataklık yapmanız anlınıza sürülmüş büyük bir kara leke olarak kalacaktır.

Daha dün Irak işgalinden dolayı bir milyon kişinin öldüğünü yüzlerce kadın ve kızın namusunun kirletildiğini söyleyen başbakan bir an evvel Suriye’nin de işgal edilmesi ve Irak benzeri olayların yaşanması için bazen NATO’yu bazen de birleşmiş milletleri göreve çağırıyor. İşgal gerçekleşirse bu vebali nasıl taşıyacağını merak ediyorum.

Herkes bilsin ki Bedir, Hayber ve Uhud kahramanlarının ruhunu taşıyan yiğitler Merhebleri ve Amr.b. Abduved’leri toprağa gömecektir.

***

Peki Amerika’yla işbirlikçi olmak İslami mi? Müslümanlık mı?..

-Bu gün bütün Müslümanları, Yahudi ve Hıristiyanlar karşısında Muhammedi bir duruş sergileyip, satılmış silahlı çeteleri değil Suriye hükümetini desteklemelidir.

-Bahreyn’de ki Şiîler Suriye’deki sözde Sünniler gibi Siyonist ve emperyalistlerin isteği üzerine ayaklanmış olsaydılar.  İran İslam Cumhuriyeti asla onları desteklemezdi,

-Suriye’de yüzde seksen Sünnî çoğunlukrejime karşı da değildir. Milyonlarca Sünni Esad rejiminin yanındadır. Bunu siz de iyi biliyorsunuz.

-Müslümanlık Amerika’nın siparişiyle fitne çıkarmak mıdır?

-İran İslam Cumhuriyeti’nin Suriye ile ilgili tutumu İslam’cadır? Amerikan’ca, Siyonist’çe olmadığı için eleştiri bombardımanına tutuyorsunuz!

-Esad rejiminin hiçbir zaman meşruiyeti olmamıştır, diyenler aynı şeyi neden Suudi Arabistan’a, Katara, Bahreyn’e söylemiyorlar?

-Para ve silahı kesin kan akması dursun. Sizin verdiğiniz eğitim ve silahla orada kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar, silahsız siviller vahşice katlediliyor.

-İslam dinini mezheple sınırlayan siz değimlisiniz? Şia, Sünni fitnesini bütün bölgede organize eden sizlersiniz.

-Bir ülkeyi karıştırmak Adalet ve insaf mı?

-Suriye’de daha dün serbest seçimler yapıldı ve halkın oylarıyla birçok Sünni ve Alevi parlamentoya seçildi ve değişiklikler yapıldı. Dış mihraklar elini çekerse halk kendi kaderini tayin edecektir.

Diyorum ki;

-Evet, Nusayrî azınlık, Amerika ve İsrail’e uşaklık yapan çoğunluktan daha iyidir.

Şiî uleması ben Allah’a ve Resulüne inanıyorum diyen bütün Müslümanları din kardeşi olarak görür hiç bir siyasi endişe de taşımaz.

Haçlılarla dirsek temasına girmeyen, onların oyuncağı olmayan, maşa olarak kullanılmayan Nusayrileri, satılmış sözüm ona Müslümanlara tercih etmek ve onları desteklemek İslam’a, Kur’an’a, Sünnet’e, Ehl-i Beyt yoluna uygun dur?

Amerika’nın sömürü, istismar ve işgal planının öncüsü olmak mı adalet ve insaftır?

Yapmayın haçlıları Suriye’ye davet etmeyin, Ne Sünni’ye ne de Alevi’ye  merhamet etmeyecek haçlıları Ümmete musallat etmeyin.?

Rüzgâr ekenler fırtına biçeceklerini akıl edemediler mi? Suriye’de Sünnî kıyımı yoktur, vatan hainlerini cezalandırma vardır. Otuz yıldır siz de aynı şeyi yapmıyor musunuz?

Şiî de olsa, Sünnî de olsa  zalime uyarak ülkede anarşi çıkartanlar,  asayişi bozanlar, kargaşa ortamı oluşturanlara karşıyız. Allah onları kahhar sıfatıyla kahretsin. Suriye’nin birlik ve beraberliği için çalışanları başarıya ulaştırsın.
Müslümanlar Dikkat!
Şirali Bayat

Son zamanlarda, Sünnîlerle Şiîler arasına kin ve nefret tohumları ekilmeye çalışılmaktadır. Suriye ile Türkiye arasında savaş çıkartmak isteyen Amerika, İsrail ve onların maşası olan Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye ile oluşturulan, bermuda üçgeni gibi nâmukaddes bir ittifak ortaya çıkmıştır.

Onlar, Orta doğuda Emperyalist ve Siyonistlerin hizmetçiliğine kendilerini adamış, İslam alemi içerisinde provokatörlük görevini hakkıyla eda etme gayreti içerisine girmişlerdir.

Geçmişte, en çok darbeyi yiyerek toprağının büyük bir kısmını kaybeden bir imparatorluğun mirasçısı olan Türkiye,  gereken dersi almış olmadığı için dün düşmanın çıkardığı mezhep kavgasını, kendi elleriyle, bölgeyi de kapsayacak şekilde körüklemeye tam gaz devam etmektedir.

İki ‘yakın’ komşu olan Türkiye ile Suriye diyalogla sorunlarını hallederken, Emperyalist ve Siyonistlerin düğmeye basmasıyla yanlışlar doğru, doğrular yanlış olmaya başlamıştır. Örneğin Türkiye’de silahlı eylem yapanlar terörist; Suriye’deki silahlı guruplar ‘halk’ olmaya başladı. Burada bir çelişki olduğu kesindir.

Bu yanlışla, doğru bir sonuca ulaşmak asla mümkün olmayacaktır. Burada Resulullah’tan ‘İki gurup ıslah olmadıkça ümmetim asla ıslah olmayacaktır. Biri ümera; diğeri ulemadır.’ hadisini hatırlatmanın tam zamanıdır. Ümmet içerisinde sorumlu görünen bu iki gruptan biri olan yöneticiler makam ve mevki aşkına (ahretlerini heba etme pahasına da olsa) pusulayı şaşırmış, Kur’an’ın emrinin tam aksine, Hıristiyan ve Yahudileri dost ve kılavuz edindikleri için hakikati görme basiretleri kapanmıştır.

Ulemaya gelince;  bu oyunun bir parçası olmayan Sünnî ve Şiî din otoriteleri bir araya gelerek fitne ve fesadı önleyici kararlar içeren bir metin hazırlamalı, Emperyalist ve Siyonistlerin hizmetine girmiş sözde Müslüman, amelde uşak olan zavallı mason yöneticilerin maskesini düşürmelidirler.

Unutmayalım ki, Suriye, Irak ve İran’daki saldırılar ajanların, casusların, provokatörlerin ve kiralanmış uşakların işidir.

Suriye’yi yıkmak ne Sünnîlerin işine yarar ne de Şiîlerin.

Sadece Siyonist İsrail’in ve emperyalist Amerika’nın işine yarar.

Sünnî ve Şiî kardeştir! Bu kardeşliği bozmaya kimsenin gücü yetmeyecektir.

Bu oyunları gören hiçbir Müslüman, sömürgecilerin, emperyalistlerin ve insanlık düşmanlarının ekmeğine yağ sürmeyecektir.

Müslümanlar! Bizi aldatmaya çalışıyorlar; aldanmayalım!

Müslümanlar!  Bunlar, gerçekleri gizliyorlar; dikkatli olalım!

İslam düşmanlarının kışkırtma ve entrikalarıyla ümmet karşı karşıyadır, uyanık olalım.

Emperyalistler Suriye’den bir Sünnî-Şiî savaşı başlatmak istiyorlar. Ortalığı karıştırıp Kuzey Irak’ta yaptıklarını Suriye ve Türkiye’de kendi elimizle yaptırmak istiyorlar.

Ya Rabbi! Ümera’nın basiret gözünü aç!!!

Amin… Selam ve Dua ile…


more post like this