Maad, varlık âleminin en kader belirleyici hakikatlerinden biridir ve Kur’an’ı Kerim’de tevhidden sonra hiç bir konu Maad kadar vurgulanmamıştır.
Maad veya Allah’a dönüş başlıklı sohbetimize boyunca fani dünyada hayat ve yaşamın ölüm anına kadar geçen süresini, ardından berzah âlemi, kıyamet gününü, amel mektubu, sırat köprüsü ve mizanı, cismi ve ruhi Maad, Maad’ın vuku bulma ihtimali ve zaruretini irdelemek istiyoruz.
İnsanın ölümden sonraki kaderi ile ilgili soru, insanların en önemli fikri uğraşlarından biridir. Acaba yaşam şu bilinen doğumdan ölüme kadar geçen süre ile mi sınırlıdır, yoksa bu yaşamın ötesinde insanları ebedi bir yarın mı beklemektedir? Acaba bu gelmelerin ve gitmelerin, doğmaların ve ölümlerin ardında ilahi bir hedef söz konusu mudur?
Bu sorulara ve ahiret âlemiyle ilgili diğer sorulara cevap bulmak üzere Maad veya Allah’a dönüş başlıklı bir sohbet dizisi hazırladık. Sohbetimiz boyunca fani dünyada hayat ve yaşamın ölüm anına kadar geçen süresini, ardından berzah âlemi, kıyamet gününü, amel mektubu, sırat köprüsü ve mizanı, cismi ve ruhi Maad, Maad’ın vuku bulma ihtimali ve zaruretini beyan etmeye çalışacağız.
Ebedileşmek ve ebediyete kavuşmak, insanların tarih boyunca ve tüm devirlerde en önemli arzularından biri olmuştur. Hiç kimse ölümden sonra tamamen yok olmayı istemediği gerçeğini inkâr edemez. Nitekim insanların ebedileşme şevki ve arzusu tarih boyunca da yer yer göze çarpmaktadır.
Birçok tarihi mezarda geçmişte yaşamış insanların da fani dünyadaki yaşamından sonra yeni bir yaşama inandığını ve kendi inançlarına göre ölüleri öbür dünyada rahat etmeleri için bir takım işler yaptığını gösteren izlere ve kanıtlara rastlanır. Nitekim bundan üç bin yıl önce Yunanlılar insanın ölmekle yok olmadığına ve ölümden sonra da fani dünyadaki gibi bazı gereksinimleri olduğuna inanırdı. Bu yüzden ölülerinin mezarına yiyecekler koyar ve böylece ölülerinin ölümden sonra gittikleri dünyada ilk ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırdı. Yine Meksika yöresinde insanlar kralları ölünce sarayın palyaçosunu de onunla birlikte gömerdi, çünkü onlara göre palyaço mezarda komik sözleri ve hareketleriyle kralın üzüntüsünü giderebilirdi. Bu tür uygulamalar bazı Asya ve Afrika ülkelerinde de çeşitli yöntemlerle yerine getirilirdi.
Bilim adamlarının insanların ömrünü uzatan gençlik iksirinin formülünü keşfetme çabaları da insanların ebedileşme düşüncesinin bir başka delilidir. Gerçekte insanların ebedi yaşam arzuları onların içinde yer alan bir duygudur. İnsan kendi kendine ebedileşeceğini düşünür ve öte yandan içinde taşıdığı bir başka duygusu da, gurbet duygusudur. İnsan güncel işlerinden, eğlence ve seyahatlerinden soyutlandığında içinde bir nevi eksiklik hissine kapılır. Bundan sonra hiç bir refah aracı onu tatmin etmez. Bu durumda insan kendi kendine neden yaratıldığını ya da “neden ben varım?” diye sorgulamaya başlar.
Gerçekte bu dünya tüm genişliği ile artık ona dar gelmektedir. Onun cismi kafesi ve bu dünya da adeta zindanıdır. Ve bu duygu ve fitri gereksinimi böyle bir insanın orada tatmin olacağı ve tüm arzularına kavuşacağı bir güne ve bir mekâna inancının zeminini oluşturur. Çünkü gerçekte onun içinde var olan tüm bu duyguların ve ihtiyaçların cevabı dışarıdadır. Örneğin insanın nasıl susamışlığı su ile veya açlığı yiyeceklerle karşılanıyorsa, gurbet duygusu da Maad ile karşılık bulur.
Amerikalı psikolog Dr. Norman Vincent insanların bu fıtri eğilimi ve yaşamındaki gerçek hakkında şöyle diyor:
Ebedi yaşam hakkında en ufak kuşku ve tereddüt yoktur ve ben buna inanıyorum. Gerçekte ebedi yaşamla ilgili fıtri his başlı başına bizi bu hakikate doğru yönelten en önemli şahittir. Allah Teâlâ insanların bir hakikate ulaşmalarını istediğinde en başta bu hakikatin tohumunu onların zamirinin en derinlerine eker. İnsanın bekaya ve ebedileşmeye yönelik istek ve arzusu o kadar geniştir ki, bu arzunun gerçekleşmeyeceğini asla kabul edemeyiz.
Dolayısıyla ebedileşme eğilimi tüm insanların fıtratında var olan bir duygudur ve bu da ölümden sonra başka bir hayatın varlığının en önemli delili sayılır, çünkü ne zaman yüce Allah insanları bir hakikate yöneltmek istiyorsa, bunun sebep ve etkenlerini onların içgüdüleri ve fıtratıyla bütünleştirir. Bu hikmetli amele göre her insanın kendi içinin en derin noktalarında ebedi yaşama eğilimler olması doğaldır. Bu iç algı o kadar güçlü ve köklüdür ki tarihin en eski devirlerinden beri ebedi yaşam hissi tüm insanların fıtratında aynı tazeliğini korumuştur.
Ünlü Fransız yazar Viktor Hugo ise şöyle diyor: Gerçekten eğer insan ölümün yok olmak olduğunu ve bu yaşamdan sonra mutlak yokluk olduğunu düşünecek olursa, artık yaşam onun için hiç değer ifade etmez. İnsan için yaşamı zevkli, güzel ve işini eğlenceli yapan, gönlünü ısıtan ve bakış ufkunu genişleten şey, vahiy ve din aracılığı ile insana ulaşan şeydir, yani ebedi dünyaya inanmak, beşerin bekasına inanmaktır. İnsanın fani olmadığına ve baki olduğuna inanmaktır. İnsanın bu dünyadan daha büyük olduğuna, bu dünya insan için küçük ve geçici bir yuva olduğuna inanmaktır. Bu dünya insanın çocukluk çağı için küçük bir beşik gibidir ve daha ihtişamlı ve daha muazzam devirler söz konusudur.
İnsani pak fıtratın dışında bilim ve teknoloji de insanların ikinci bir yaşamının mümkün olduğu kanısını güçlendirir. Yeni bilimlere göre tüm kimyasal reaksiyonlara rağmen maddi unsurlar yok olmaz ve sadece değişime uğrar. Yere düşen bir su damlası, havaya yükselen bir duman, yanan bir mum, hiç biri yok olmaz. Eğer her hangi bir maddenin çözülen parçaları özel bir araçla yeniden bir araya getirilir ve birleştirilirse, aynı maddeyi hiç eksiksiz elde edebiliriz. İnsanın cenazesi de ölümünden sonra çözülür, büyük değişime uğrar ve tekrar toprağa geri döner. Bu yüzden gerçi insanın cenazesi toprakta çözülür, fakat günümüzde kök hücre denilen temel maddeleri değişime uğramadan olduğu gibi kalır.
Bilim adamları çeşitli bilim alanlarında ikinci bir hayatın varlığını doğrulayan birçok bulguya ulaşmıştır. Örneğin fizik dalında bilim adamları çok özel ve ileri teknoloji aygıtların yardımıyla bazı çıkarılan ses dalgalarını yeniden geri kazanmayı başarmıştır. Bu bilimsel kazanım gerçekte kıyamet günü hakikatinin bir işaretidir. Dolayısıyla yüce Allah’ın da ölen insanların bedenlerinin parçalarını toprağa dağılan zerreciklerini yeniden birleştirebilecek güçte olduğu kesindir.
Öte yandan ölümden sonraki yaşama ve amellerimizin ceza ve mükâfatı olduğuna inanmak, insanların sosyal güvenliği ve huzurunun sağlanmasında önemli rol ifa etmektedir. Eğer insan ölümden sonraki yaşama inanmaz ve ölümü yaşamın son noktası olarak kabul edecek olursa, o zaman bu yaşam onun için hiç bir anlam ifade etmez. Bu durumda insan kendinde bir nevi hedefsizlik hissine, yaşamının boş ve beyhude olduğu düşüncesine kapılır. Kendi kendine o zaman bunca çabanın ve faaliyetinin ve birikimlerinin kaderi ne olacak, diye düşünmeye başlar. Belki de bu yüzdendir ki gelişmiş ve sanayileşmiş ülkelerde insanların büyük bir bölümü maddi açıdan refah içinde yaşamalarına karşın sürekli kendilerini her türlü eğlence ile uğraşmakla meşgul eder ve böylece maddi yaşamın boş ve beyhude olduğu düşüncesinden kaçmaya çalışır.
Yaşamlarını şu fani dünyada bir kaç günlük yaşamla sınırlı gören insanlar, bu günler sona erdikten sonra onları yok olmanın beklediğini düşünür. Ancak eğer ölümden sonra yeni bir menzilin bizi beklediğine ve bu menzilin de yok olmak olmadığına, bilakis şimdiki yaşamdan daha yüce bir yaşam olduğuna ve hiç bir şeyi şu dünyevi yaşamla kıyaslanamayacağına inanacak olursak, o zaman derin bir ruhi huzura kavuşuruz. İkinci dünyada dar görüşlülüğe, kıskançlıklara, kin ve nefrete, güvensizlik ve adaletsizliğe, cinayet ve acılara yer yoktur ve herkes barış, huzur ve güven içinde yaşar.
Maad ilkesine inanan insan, hayatın fani dünyadaki şu bir kaç günlük yaşamlı sınırlı olmadığına, bu yaşamın kendisini bekleyen ikinci yaşamıyla kıyasla denizin karşısında bir damla olduğuna inanır. Kur’an’ı Kerim Ankebut suresinin 64. ayetinde şöyle buyurur:
Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!
Dolayısıyla Maad ilkesine inanmak insanın yaşamını güdümlü hale getirir. Maad ilkesine inanan insan yüce Allah’ın onu beyhude yaratmadığını ve yakında Allah Teâla’ya döneceğini bilir, nitekim Allah Teâlâ Müminun suresinin 115. ayetinde şöyle buyurur:
Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?

Maad’a inanan insan fani dünyada yaşamını ahiret dünyası için bir hazırlık olarak bilir.


more post like this