Önsöz

İnsanın yaratılış felsefesine tümel anlamda baktığımızda iki gerçeğin bir birinden ayrılmaz olduğunu, sürekli olarak yan yana mütalaa edildiğini açıkça görmekteyiz: İnsanın halife kılınışı ve bu halife kılınan insanın yeryüzünde fesat çıkarıp kan döküşü. Bu gerçek, Kur’an’da da çok ilginç bir şekilde yanyana yer almıştır. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Hani Rabbin meleklere “Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti de melekler, “Orada fesat yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?”
Bu ayette de açıkça görüldüğü gibi bir yandan alemlerin yaratıcısı olan Allah yeryüzünde bir halife yaratmak istemekte, ama öte yandan da bu halife diye yaratılan varlık fesat çıkarıp kan dökmektedir. Meleklerin Allah’ın halife diye yarattığı bu varlığın ileride kendisine verilen bu ilahi görevden aksi istikamette fesat çıkarıp kan dökeceğini nereden bildiği konusu pek önemli değildir. Önemli olan bu bilginin reel planda gerçeklik ifade etmesidir.
Evet, işte İnsanoğlu halife olarak yaratıldığı ilk günden beri sürekli yeryüzünde bu kutsal emaneti gerektiği yere taşıma çabası içinde olmuşsa da bu çabaya engel olan ve adeta insanın imtihan edildiğini de kendisine hatırlatan bir zıt kutupla karşı karşıya kalmıştır. Allah’ın kendisine yüklediği bu kutsal emaneti yerine taşıma cehdi içinde olan Habil’in karşısında yer alan Kabil, bütün bir insanlığın öyküsünü de daha ilk günden itibaren tarih sayfalarına yazmıştır. Denilebilir ki insanlık tarihi sürekli olarak Habil ve Kabil örnekleriyle dolup taşmıştır. Habil’in izinden gidenler her ne kadar bu görevini yapmaya çalışmışsa da, Kabil’in yolundan gidenler sürekli olarak buna karşı durmuşlar, emanetin taşınmasına karşı çıkarak adeta bu emaneti gasp etmeye çalışmışlardır. Habil’in varisi olan insanlar ise her ne kadar kendi içlerinde bir yürek devleti kurmayı başarmışlarsa da dış alemde bu devleti uzun süre hakkıyla kurmayı başaramamış, sürekli olarak Kabil’in varisleri tarafından engellenmiş, kovulmuş, itilip kakılmış, zindanlara atılmış, işkencelere tabi tutulmuş ve yeryüzünde sürgün edilmişlerdir. Yüreklerinde taşıdığı devleti aleme hakim kılmaya çalışan Habil’in varisleri de tarih boyunca imtihan için yaratıldığının bilincinde olarak sürekli bir çaba ve gayret içinde olmuşlar, bıkmamışlar, usanmamışlar ve zulme teslim olmamışlardır. Ama maalesef insanlar burada sayamayacağımız kadar çok etkenlerin etkisinde kalarak Kabil’in saflarında yer almış, Kabil’e boyun eğmiş, hatta Habil’in saflarından ayrılanlarla birliktelik arz ederek bu yürek devletinin uzun süreli hakimiyetine engel olmuşlardır.
Tarih boyunca bu yürek devletini aleme hakim kılmaya çalışan nice dinler ortaya çıkmışsa da çok kısa bir süre içinde yürek devletine düşman olan kimseler tarafından ya tahrif edilip ortadan kaldırılmış, ya da tevil edilerek gerçeğinden uzak düşürülmüştür. Elbette bu dinlerin bazısı ise belli bir zaman ve mekana özgü olduğundan sonraki nesillere bu ilahi emaneti taşıyamamış ve bu yüzden de sonradan gelen din tarafından nesh edilmiştir. İlahi dinlerden Yahudilik ve Hıristiyanlık bunun en açık örneğidir. Hz. Musa, devletini putlaştıran Firavun’a karşı çıkmış, İsrailoğullarını zulüm ve işkenceden kurtarmış, insanlar için yürek devletini hayata geçirmiş, ama henüz hayattayken bile bir çok sapmalarla karşı karşıya kalmıştır. Kırk gün kısa bir süre kavminden ayrılınca kardeşi Harun kendisine vekalet ettiği halde insanlar Musa’nın kendilerine hayata geçirdiği bu yürek devletini yıkmış, yerine devlet putunu geçirmişlerdir. Bu anlamda Samiri’nin yaptığı put yürek devleti karşısında ortaya çıkarılan egemenlik putuydu. İlahi ve tevhidi dinden dönüp sıradan aciz bir varlığa yöneliş putuydu.
Hz. Musa’dan sonra gelen Hz. İsa da aynı akıbete uğramıştır. Çektiği bütün sıkıntılara rağmen yürek devletini harekete geçirememiş, henüz mesajını insanlara ulaştıramadan Rabbine dönmüştür. Ardından gelenler ise onun adına yepyeni bir din çıkarmış, ilahi emaneti yüreklere hapsetmiş ve toplumda yeniden putların hakimiyeti sağlanmıştır. “Sezar’ın hakkını Sezar’a, tanrının hakkını ise tanrıya bırak.” demagojisi bu gerçeğin en açık örneğidir. Elçi Pavlos ise bu konuda şöyle diyor: “İdarecilere itaat, tanrının Hıristiyanlara farz kıldığı bir husustur.”
Elbette Hıristiyanlıktaki bu düşünce tarzı da Yahudilikten alınmıştır. Zira tahrif edilmiş Yahudilik dininde de yöneticiler her ne olursa olsun dokunulmazlığa büründürülmüş, ululanmış, takdis edilmiş ve hatta bir nevi vaftiz edilmiştir.
İşte böylece tarih boyunca insan taşımakta olduğu emanetin gereği olarak yeryüzünde Allah’ın hakimiyetini sağlamaya çalışması gerekirken, çok çeşitli etkenlerin etkisi altında kalarak şeytanın ve kendi nefsinin halifesi konumuna düşmüştür. İlahi hilafet şeytani hilafetin karargahı olarak kullanılmıştır. Allah’ın evinde bile şeytana ve nefsani ihtiraslara ibadet edilir olmuştur. Sonunda Hıristiyanlıkta olduğu gibi ilahi bir emanet olan yürek devleti, devlet putundan tümüyle ayırt edilmiş, ilahi mesaj yüreklere hapsedilirken toplum idaresi devlet putunun eline verilmiştir. Böylece toplumda ilahi dinin hiçbir etkisi hissedilmezken, devlet putu bütün her yere egemen olmuş, kalplere kadar sızmıştır.
Her ne kadar Hıristiyan din adamları din ve siyaseti birbirinden ayırt ederek ilahi dini yüreklere hapsedip dünyayı tümüyle güç sahiplerine terk etmişlerse de bu güç sahipleri toplum idaresi için gerekli olan siyasi, toplumsal ve ekonomik düzenlemeleri kapsamlı, adaletli ve kuşatıcı kılamadıkları için, ortaya çıktıktan çok kısa bir dönem sonra bir bir tarih sahnesinden çekilmiş, silinip gitmişlerdir. Geriye en azından ebedi bir isim bırakan ilahi mesajın aksine, hiçbir isim bile bırakmadan unutulup gitmişlerdir. Tarih çöplüğü, insanları kurtaracağını vaat ederek ortaya çıkan, ama insana her türlü zulmü reva gören beşeri ideolojilerle doludur.
İlahi dinlerin en sonuncusu olan İslam ise toplumu idare için her şeyden önce adalet ve hakkı ayakta tutmaya çalışmış, zamanın gerekleri ile de uyumluluk içinde olmuştur. İslam dini her şeyden önce toplumda güvenlik, adalet, huzur ve sebatı hakim kılmayı önermektedir. Aynı zamanda insan haklarının koruyucusu ve insani yüceliklerin bekçisidir. İslam, devletleri de bu bağlamda meşru görmüş, bu ilahi ilkeleri hayata geçirmekle mükellef kılmış ve yeryüzünde her şeyden bağımsız ilahi bir hilafetin varisi olmasını öngörmüştür. Bu yüzden İslam’a göre devletin başında yer alanların ilim, takva, iffet, yücelik, bağımsızlık ve benzeri bir çok insani yüceliklerle donanmış olması gerekmektedir. Aksi taktirde insani yüceliklerin hakim olmadığı bir toplum, tarihin çöplüğünde yer alacak, nice topluluklar gibi dağılıp gidecek, zihinlerden silinip unutulacaktır. İslam bu yüzden devlet idarecilerini halkın hakimi değil hizmetçisi olarak kabul etmekte, Allah adına bile olsa halkın sırtına binmelerine, onları din adına sömürmelerine izin vermemektedir.
İslam, Adolphe Blangvi’nin, “Toplumun hakimleri hükümetten ayrıldıktan sonra bile özel bir azamet ve diktatörlük ruhu içinde yaşamalıdırlar. Zira hakim kimse hükümetin şevket ve azametinin temsilcisidir.” diye ifade bulan düşüncesini şiddetle reddetmektedir.
İslam her türlü diktatörlük ve büyüklenmeye şiddetle  karşı çıkmakta, böylesi bir egemenliğe sebep olan tüm araçları gayr-i meşru saymaktadır.
İslam’a göre toplumu idare edenler diğer insanlardan hiçbir farklılık içinde değildir. Nitekim din ve dünya kuvvetini elinde bulunduran İslam Peygamberi (s.a.a) kendisine dünyevi padişahlara verilen lakapların verilmesine ve gösterilen kullukların gösterilmesine şiddetle karşı çıkarak şöyle buyuruyordu: “Beni Hıristiyanların İsa’yı (a.s) övdüğü gibi övmeyin. Zira ben Allah’ın kulu ve elçisiyim.” Peygamber (s.a.a) bu ilahi bilinç ışığında bir topluluğa girince boş olan bir yere oturuyor, ashabıyla samimi bir şekilde oturup sohbet ediyordu. Özgür, köle, cariye, fakir, yetim ve kimsesizlerin isteklerini karşılıyor, Medine’nin en uzak noktalarında hasta olan kimseleri ziyaret ediyordu. İnsanlara öncelikle selam vermeye çalışıyor, evinde elbisesini kendisi yamıyordu. Koyunlarını kendisi sağıyor, ayakkabılarını kendisi dikiyordu. Devesinin ayağını kendisi bağlıyor ve hizmetçileriyle bir sofrada yemek yiyordu. İlahi yürek devletinin son temsilcisi olan İslam Peygamberi’nin devlet anlayışı işte bu idi. O insanlara güzel bir örnek teşkil etmiştir. İşte bu yüzden Allah-u Teala da son elçisi hakkında şöyle buyurmuştur: “And olsun ki, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok anan kimseler için Resulullah en güzel örnektir.”
Evvela şunu kesin olarak bilmek gerekir ki; Allah Resulü’nü güzel örnek edinen bir önder toplumda adaleti ve kanunu hakim kılarak fakirlik ve mahrumiyeti ortadan kaldırabilir, insanları zillet uçurumunun kenarından kurtararak izzetin doruklarına çıkarabilir, karanlıklardan kolay bir şekilde aydınlığa çıkarabilir. Nitekim cahiliye karanlıklarında boğulan bedevi insanlar daha düne kadar yılan ve kertenkele yiyerek beslendikleri Hicaz topraklarında bu ilahi hilafet ışığında ilmin aydınlıklarına yükselmiş, insanlık tarihinin şahit olmadığı eşsiz bir medeniyet vücuda getirmişlerdir.
Nitekim Will Durant bu konuda şöyle diyor: “İslam hiçbir kanuna bağlı olmayan vahşi insanları medeni kanuna bağlı ve salih insanlar haline çevirmiştir. Cahiliye ve sapıklıktan ötürü ölen kalpler dirilmiş ümit ve cesaret nuruyla dolmuştur. Sağlam ve güçlü akla sahip insanlar haline gelmişlerdir. Toplumda meydana gelen eşsiz özgürlükler sayesinde tüm zamanlar için beşer düşüncesinin gelişimi sağlanmıştır.”
İlahi son mesaj olan İslam, insanın bütün hayatında büyük bir değişiklik gerçekleştirmiş ve insanlık için tarihte görülmemiş ilerlemeler kaydetmiştir. Köleliği toplumdan kaldırmış, zulüm saraylarını yıkmış, yoksul halkları zalim idarecilerin elinden kurtarmış, yüzlerindeki sefalet çizgilerini gidermiş ve onlara yepyeni bir adalet, eşitlik, özgürlük ve güvenlik hediye etmiştir. Kur’an-ı Kerim İslam’ın bu özelliğine işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Doğrusu size Allah’tan bir nur ve apaçık bir Kitab gelmiştir. Allah, rızasını gözetenleri onunla, selamet yollarına eriştirir ve onları, izni ile, karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Onları doğru yola hidayet eder.”
İslam dini insanlığın ihtiyaç duyduğu bütün ilerici ve kapsamlı ilkelere sahip olduğu halde maalesef İslam ülkelerinin üzerine çöreklenen zalim idarecilerin ortaya koyduğu ilkel kanunlar sayesinde Müslüman ülkeler bugün utanç verici bir zillete yuvarlanmış, güç sahibi devletler karşısında boyun büker bir hale düşürülmüştür. Müslümanlar dünyanın en üstün kanun ve haklarını barındıran bir dine sahip oldukları halde bugün azılı düşmanlarına muhtaç hale gelmişlerdir.
Tarih boyunca beşeri kanunların hakim olduğu bir toplumda kapsamlı ve tam anlamıyla bir adalet sağlanamamıştır. Bu beşeri kanunlar toplumu idare etmekten aciz kalmış, sadece bir grubun menfaatlerini korumaya çalışmıştır. Bugün İslam ülkelerindeki toplumsal yapıya baktığımızda bunu açıkça görmek mümkündür. Ülkemizde bugün devlet bir avuç insanın arzularına hizmet etmekte, bizzat kendilerinin de itiraf ettiği gibi %60’a yakın bir kesim açlık sınırında yaşamaktadır. Kimileri haram ve haksız yollardan elde ettikleri para ve güçlerini an be an arttırırken, geri kalan çoğunluk ise her gün biraz daha yoksunlaşmakta, gelişmiş ülkelerde hayvanlara bile layık görülmeyen bir yaşama mahkum edilmektedir.
Dünyanın en zengin 200 kişisinin gelirinin üç milyar insanın gelirinin toplamından daha fazla olduğu, en zengin 3 kişinin servetinin en yoksul 48 ülkenin ulusal gelirinden daha fazla olduğu, içme suyu kirliliğinden azgelişmiş ülkelerde her yıl 3 milyon çocuğun öldüğü gezegenimizde Kapitalizm ve kapitalizmin resmi ideolojisi olan demokrasi günümüz insanına hiçbir şey verememiştir. İnsanlar bugün artık çıldırma noktasına gelmiştir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada günde 1000 kişi intihar eylemi sonucu yaşamını yitiriyor. Her yıl 500 bin kişi intiharı seçerken, dünyada yıllık intihar girişimi sayısının 5 milyon olduğu tahmin ediliyor.
Aile Araştırma Kurumu’nun yaptığı araştırmaya göre 2000 yılında yaşanan intiharlarda bir önceki yıla göre yüzde 50’lik bir artış olmuştur.
Dünyada insanlığın tümüne yetecek kadar zenginlik varken, küçük bir azınlığın, 500 büyük şirketin çıkarı, milyonlarca insanı işsizliğe ve açlığa itiyor.
21. yüzyılda, emperyalizm, yeni adı küreselleşmeyle tüm dünyaya hain sahte gülücükler dağıtırken, ezen-ezilen uluslar ayrımı artarak sürüp gitmekte. Bir yanda kuzeyin zengin ülkeleri, öte yanda güneyin ezilen yoksul ülkeleri. Kuzey kültürüyle, dünyayı sarmalayan şirketleri, sermayesiyle küreselleşirken, güney küreselleştiriliyor; ulusal bağları, kültürü, stratejik kaynakları, az buçuk tüten sanayisi yok ediliyor, elinden alınıyor ve küreselleşmenin tüm dünyaya mutluluk, refah getireceği; uygarlık ve demokrasinin yayılacağı; güneyin hızla gelişerek ekonomik sorunlarından kurtulacağı masalları anlatılıyor. Ancak masallar gerçeklerden çok uzak…
Yüzyılın başında, gelişmiş ülkelerle azgelişmiş ülkeler arasındaki fark 8 kat iken, 21.yüzyıla girerken bu fark 40’a yaklaşıyor ve bugün dünyada yaşayan her beş kişiden ancak biri gelişmiş bir ülkede yaşama şansına sahip. Dünya nüfusunun %20’si, dünya gelirinin %85’ine el koyarken, en yoksul %20’nin payı sadece %1.4 ve dünya nüfusunun sadece %7’sinin yaşadığı Batı Avrupa ise, dünya GSMH’nın %30’unu, dünya ihracatının da %48’ini gerçekleştiriyor.
Bugün dünyada, yılda 2000 doların altında ortalama gelirle yaşamaya mahkum 3 milyardan fazla insan var ve 1.4 milyarı mutlak yoksulluk içinde yaşıyor. Dünya Bankası raporuna göre, dokuz Afrika ülkesinde yaşam uzunluğu düşmekte. Dünya Nüfus Konferansına göre ise, dünyada 1 milyar insan günde 1 dolarla yaşamaya çalışıyor ve 800 milyon kişi okuma yazma bilmiyor.
Merkez ülkeler, çevre ülkelerin sırtından zenginleşirken bu ülkelerde doğayı da tahrip ediyorlar. Tehlikeli kimyasal madde üretimi çevre ülkelere taşınıyor; doğaya düşman, çevreyi kirleten üretim teknolojileri kullanılıyor; merkez ülkelerdeki zehirli sanayi artıkları yeniden kullanım için ya da toprağa gömülüp saklanmak üzere azgelişmiş ülkelere aktarılıyor. Çevrede yaratılan tahribat, içme suyu stoklarının sürekli gerilemesine, tedavisi ya da taşıyıcısı bilinmeyen ölümcül hastalıkların çıkmasına neden oluyor. Dünya nüfusunun %40’ını oluşturan 88 azgelişmiş ülkede sürekli su sıkıntısı çekiliyor ve 1.9 milyar insan sağlığa uygun içme ve kullanma suyundan mahrum.
Tıp alanında, gıda ve tarım teknolojilerindeki büyük gelişmelere ve dünyadaki gıda ürünleri fazlasına rağmen, yetersiz beslenme ve tedavi edilebilir sıradan hastalıklardan her yıl 13 milyon bebek, henüz bir yaşına gelmeden ölüyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, 1995 yılında veremden 3 milyon insan öldü ve bugün dünyada 1 milyar 900 milyon kişi verem hastalığı ile karşı karşıya. Bugünlere nasıl gelindiği ve günümüz küreselleşmesiyle benzerliğini görebilmek amacıyla, emperyalizmi tarihsel açıdan kısaca ele alalım.
Azgelişmişlik-gelişmişlik-emperyalizm kavramlarının ve de türevlerinin henüz siyasi literatürde yerini almadığı kapitalizm öncesi dönemde, doğu ile batı arasında gerek teknolojik seviye gerekse de sermaye birikimi açısından büyük üstünlükler yoktu. Daha sonra Batılılar, matbaacılık, barut ve pusuladan yararlanarak askerlik ve denizcilik alanlarında –doğuya karşı- üstünlüğü ele geçirmişler ve bu üstünlüğü 16. yüzyıldan başlayarak korsanlık-eşkıyalık temeline dayalı sömürgeci ticari ilişkilerde kullanmışlardır. Amerika’nın keşfiyle Afrika üzerinden Asya’ya ulaşılması, geleneksel Doğu ticaret yolunu değiştirmiş ve bu yeni Doğu-Batı ticaret üçgeni ve Markantilist hareket sayesinde dünyanın zenginliği sürekli olarak Avrupa’nın batısına taşınmıştır. Bu dönüşüm, Avrupa’da 15. ve 18. yüzyıllar arasında faiz hadlerinin sürekli düşüşünü, kredi kullanma ve bankacılık faaliyetlerinde de olağanüstü bir hacim artışını getirmiştir. Böylece, kapitalizmin dinamik özelliği olan sermaye birikimi gündeme gelirken, bilimsel buluşların sanayie dönüştürülmesi için büyük bir finansman olanağı da yaratılmıştır. Sanayi Devrimi’yle sermayenin ticaretten sanayie kayması, sermayenin belirli ellerde toplanarak büyümesiyle; dolayısıyla kapitalist bir sınıfın doğup gelişmesiyle sonuçlanmıştır.
Avrupa Birliği çevrelerinde, Avrupa’nın ABD gibi eyalet ve başkanlık sistemi içeren bir yapıya sahip olması, Avrupa yurttaşlığının kabul edilmesi ve benzeri tartışmalar var. Kant, “her ulusun bir devleti olmalıdır”, “dünya hükümeti kurulmalıdır”, “sürekli ordu olmamalıdır” ve benzeri tezleri ortaya attığında, yıl 1795 idi. Konu dünya barışının nasıl sağlanacağı idi. “Sonsuz Barış Üzerine Felsefi Düşünceler”de yukarıdaki tezleri ortaya attığında yeryüzünde 20-25 devlet vardı. Bugün 206 devlet var. Ortaya atıldığından 150 yıl sonra Birleşmiş Milletler kuruldu; kuruluşunun üzerinden 50 yıl geçti ve dünya hükümeti tartışmaları yapılıyor.
Soğuk savaşın bitiminin hemen ardından kapitalizme yakılan ilk mutluluk şarkıları artık söylenememekte, dünyanın ekonomik geleceği ve sistemin istikrarı hakkında derin kuşkular doğmaktadır. Doğu Asya krizi bu yönde bir işaret olmuş, üçüncü dünya ülkelerinin kalkınma sınırlarını ortaya koymuştur..
Emperyalizmle üstünlüğün Batı’ya geçmesi, Batı kültürünü egemen kıldı. Batı’da üretilen düşünce ve duyguya dair herşey, evrensel değerler olarak sunuldu (ve sunulmakta). Çünkü tek uygarlık Batı uygarlığı idi; onca talanı, zulmü yapan Batı medeni(!) iken, sanayi devrimini yaşamamış, tarım-zanaat uygarlığında kalmış olan öteki uluslar barbardı. Bu düşünce, Batı’ya yerel kültürlerin tahrip edilmesi hakkını da veriyordu. Böylece bir yanda kültürel geleneksel yapılar yıkılırken, diğer yanda bu kapitalizmle temas süreci, kapitalist olmayan sosyo-ekonomik yapıları dönüştürerek azgelişmişliğin başlamasına neden oldu ve ardından eşitsizlik temeline dayanan ve günümüze dek süren bir uluslararası işbölümü yaratıldı. İşte bir yanda zengin Kuzey, diğer yanda yoksul Güney…İşte bağımlılık-borçluluk düzeni…
Oysa İslam’ın öngördüğü toplumda devlet sadece halkına hizmet eden ve insanlara ilahi yolda yürümeleri için gerekli ortamı sağlayan bir araçtır. İslam, devletin toplumdaki tüm bireylere ait olması gerektiğini vurgulamakta, bu önemli gücün bir avuç azınlığın elden ele dolaştırdığı bir mekanizma haline dönüştürülmemesi gerektiğini önemle hatırlatmaktadır. Nitekim Kur’an-i Kerim bu gerçeği şöyle ifade etmektedir: “Ta ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın.”
Bilindiği gibi Peygamber’den sonra İslami hükümet (devlet) ne yazık ki kısa bir süre için gerçekleşmiş daha sonra yeniden tatil edilmiştir. İmamlar ise zalim hükümetlerin hakimiyeti sebebiyle İslami devlet kuramamışlardır. Günümüzde ise Müslümanlar adil, evrensel hükümetinin kurulacağı günün beklentisi içindedirler.
İslam ve Kur’an kanunları sürekli ve çağlar üstü olduğundan bu dönemde de Müslümanlar İslami ve Kur’ani kanunları hakim kılmakla yükümlüdürler. Dolayısıyla şartları haiz alimler imkan ve iktidar dahilinde bu büyük görevi üstlenmeli ve İslam’ı tüm boyutlarıyla hakim kılmalıdırlar.
Elbette imkan ve iktidar olmayınca yükümlülük de ortadan kalkmaktadır. Nitekim bu imkan ve istikrarı olmayan imamlar da yükümlü değillerdi. İslam devleti elbette ki namaz gibi koşullu bir farzdır. Namazın koşulu abdesttir ve abdest almak gerekir. Islam devleti de farzdır kurmak gerekir. Bu farz haccın vacip olması için gerekli olan mali ve cismi istitaat türünden bir farz değildir. Zira hac için gerekli olan bu istiaati elde etmek farz değildir.
O halde Müslümanlar ve İslam alimleri İslam devletinin tesisi için gerekli imkan ve iktidarı elde etmeye ve İslam kanunu ve hükümlerinin icrası için gerekli şartları temin etmeye çalışmalıdırlar.
Bilindiği gibi bu şartları maddi ve manevi diye ikiye ayırmak gerekir.
Maddi şartlar: Fertler, silah vb. maddi güçlerdir.
Manevi şartlar ise iktisadi kalkınma Müslüman halkın İslami bakış açısı ve halkın dini hükümlere bağlılığıdır.
Resulullah kendi risaleti zamanında hem bu maddi şartları ve hem de manevi şartları gerçekleştirmişti. Hz. Ali dışında (o da kısa bir dönem için) diğer imamlar maddi şartları gerçekleştirme imkanı elde edemediler. Ama manevi şartlar hususunda oldukça başarılı çalışmalar gerçekleştirmişlerdi. İmamlardan sonraki dönemlerde de müçtehit alimler bu maddi şartları temin etme fırsatını çok az elde ettiler. Ama manevi şartlar altında değerli fırsatlar elde etmiş ve gerçekten de önemli çalışmalar gerçekleştirmişlerdir
Burada önemli olan bir meselede şudur ki İmamlar ile onların gerçek takipçisi olan alimler manevi şartları temin etmek ile iman ve halkın inancına dayanmak sayesinde tağuti hükümet ve zalim hakimlere adeta yeryüzünü daraltmış ve gerçek müminleri onlara müracaat etmek ve böylece onların hakimiyetine dayanmaktan alı-koymuşlardır. Müslümanlardan dindar alim ve kadılara müracaat ve itimat etmelerini istemişlerdir. Dolayısıyla hakikatte demek gerekirse bunlar zalim hükümetler zamanında devlet içinde devlet kurmuşlardı. Abbasi ve Emevi sultanlarının İmamları zehirleyip öldürmelerinin sebebi de buydu zaten.
İmam Musa b. Cafer hiç bir zahiri güce sahip değildi. Ne bir ordusu ve ne de biriktirdiği bir serveti vardı. Ama buna rağmen maddi güç açısından eşşiz olan Harun Reşid imamdan oldukça korkuyordu.
Harun Reşid’in bu korkusu yersiz değildi. Zira İmam’ın manevi şartları temin etme yoluyla yavaş yavaş kudret mevzilerini elinden alacak ve ilahi hüküm ve kanunlarını icra edecek bir konuma geleceğini görüyordu. Harun Reşid ordu ve devlet idarelerine imam’ın taraftarlarının nüfuz ettiğini, zahirde kendi emri altında olsa da batında ve hakikatte İmam’ın emri altında olduğunu görünce niçin korkmasın ki?
Ali b. Yaktin İmam’ın vefakar dostlarından biriydi. Ama buna rağmen Harun’un hükümetine nüfuz etmiş hilafet sarayına kadar sızmış, Harun’un yakınlarından biri olmuş ve bir çok devlet sırlarını da öğrenmiş biriydi.
Ali b. Yaktin bir defasında İmam’a mektup yazarak istifa etmesini istemişti. Ama İmam onun görevde kalmasını ve bu vesileyle kardeşlerine hizmet etmesini istemişti. Ayrıca İmam kendisine makamında kaldığı ve Müslümanlara hizmet ettiği taktirde üç şeye müptela olmayacağını da yazmıştı. Bunlar kılıcın keskinliği, fakirlik ve zindan idi.
İmamlar bu vasıtayla bir çok insanların gönlüne hükmediyordu. Hatta eğer zalimler onlara fırsat verseydi ve onları zindan, sürgün ve zehirleme gibi yollarla halktan ayırmasalardı çok geçmeden manevi nüfuz yoluyla kudreti ele geçirerek ve hakim hale geleceklerdi.
İmamlar kendi manevi kudret ve nüfuzlarından istifade ederek kendi taraftarlarına zaruret dışında tağuta başvurmalarına izin vermiyordu.
Örneğin İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
“Mahkeme için zalimlere başvurmaktan çekinen sizden olup da bizim hükümlerimizden bir şeyler bilene müracaat ediniz ve onu hakim biliniz. Ben de onu sizlere hakim tayin ediyorum. Siz muhakemeniz için onlara gidiniz.”
İmamlar ve gerçek alimler kendi taraftarlarını daima sadece din çerçevesinde amel etmeye teşvik ediyorlardı. Nitekim İmam Sadık şöyle buyuruyor:
“Aranızda bir anlaşmazlık veya alış-verişte ihtilaf ortaya çıkarsa sakın bu fasıklara müracaat etmeyiniz. İçinizden helal ve haramınızı bilen birisini hakim kılın. Ben de onları sizlere hakim tayin ediyorum. Sakın zalim saltanatlara müracaat etmeyiniz.”
Hakikatte imamlar kendi taraftarlarının inançlarını kemale erdirerek zalim idarecileri zor durumda bırakıyordu ve maddi kudreti olmamasına rağmen onların hükümet sahasını daraltıyorlardı. Dolayısıyla bu da manevi şartların maddi şartlardan daha önemli olduğunu göstermektedir. Bu yüzden bir sorumluluğu olan herkes bu hususta elinden geleni yapmalıdır. Bu manevi boyuta zarar veren her türlü gayri meşru ve istenilmeyen davranışlardan uzak durmalıdırlar. İmam ve alimlerin davranışlarını da kendilerine örnek almalıdırlar ki görevlerini eda yolunda büyük başarılar elde edebilsinler.
Alimler ilahi hükümleri icra görevini üstlenmeli ve ilahi olmayan hükümlerin icrasına engel olmalıdırlar. Böyle bir iş için de hem mezkur maddi koşullar ve hem de manevi koşullar gereklidir. Manevi koşullar gerçekleşirse  maddi koşullar olmasa da tağutlar tüm maddi güçlerine rağmen inzivaya çekilirler. Kendi hükümlerinin zahiri ve bedenlere hükmeden bir hükümet, alimlerin hükümetinin ise batini ve kalplere hükmeden bir hükümet olduğunu görünce kendilerinin hor ve hakir tağutlar olduğunu anlarlar.
Velhasıl maddi koşulları temin etmenin önemi de tartışılmaz bir gerçektir. Ama manevi koşullar daha önemlidir. “Tümü elde edilmeyen şeyin tünü terk edilmez.” kanunu esasınca birincisi temin edilmezse yine eli kolu bağlı kalmamalıyız. İkincisini elde etmeye çalışmalıyız ki bu da diğerine ulaşmak için bir ön hazırlıktır. Nitekim resulullah da manevi koşulları gerçekleştirerek maddi koşulları da temin etti. Gerçekten de İslam Peygamberinin ilahi hükümetinin manevi bir temeli vardı. Bu hükümetin üssü ise Müslüman halkın kalpleri idi. Beşeri toplumlar içinde bundan daha değerli ve yüce bir hükümet var mıdır?
İnsan sosyal bir varlıktır. Sosyal bir varlık olması da bir devletin varlığını gerektirmektedir. Hatta sosyal hayatı olan hayvanların bile bir devlet düzeni vardır. Karınca ve balarısı gibi hayvanlar sosyal hayatı olan ve dolayısıyla kendi aleminde bir çeşit devlet düzeni olan hayvanlardır.
Eğer insanlar sosyal hayattan ve bunun sayısız faydalarından el çekebilmiş olsalardı devlet düzeninden de el çekebilir devletsiz yaşayabilirlerdi. büyük-küçük her toplum, devlete ihtiyaç duymaktadırlar. Sadece komünistler ferdi mülkiyetin ortadan kalktığı bir zamanda devlete ihtiyacın olmayacağını vaat ediyor. Onlara göre devlet ana malcı düzenin bir gereğidir. dolayısıyla anamalcılık ortadan kalkarsa bir gölge mesabesinde olan devlet de ortadan kalkar. Ama bu dedikleri bir ütopyadan ileri geçmemiştir.
Kur’an devletin gerekliliğini savunan bir kitaptır. Elbette ki Kur’an her türlü devleti de savunmamaktadır. Kur’an makbul gördüğü tevhidi düzenle uyum içinde olan bir devleti önermektedir.
Bu yüzden şöyle buyuruyor:
“Onlar cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar. Kesinlikle bilen bir kavim için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır.”
Bu ayetten anlaşıldığı üzere Kur’an açısından iki çeşit devlet düzeni vardır. bunlardan birisi toplumun cahiliyetiyle ilgilidir, diğeri ise tevhidi ve ilahi ruhuyla ilgilidir. Başka bir tabirle birisi tüm çeşitleriyle  cahili hükümet diğeri ise Allah’ın hükümeti.
Bilinmesi gerekir ki burada cahiliyetten maksat sadece bilgisizlik demek değildir. Aksine Kur’an’ın maksadı  gayr-i İslami ve tevhidi olmayan, dolayısıyla insanı hak ve adalet karşısında isyan ve tuğyana iten, her türlü inanç düşünce ve davranışlardır.
Kur’an’ın beyan ettiği konular dikkatlice ele alınacak olursa cahili devletten maksadın ne olduğu da anlaşılmaktadır.
Bir ayette şöyle buyurulmaktadır: “Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler işte onlar kafirlerin ta kendileridir.”
Daha sonra şöyle buyuruluyor:
“Biz Tevrat’ta şu hükümleri farz kılmıştı ki cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak dişe diş ile kısas yapılır. Yaralarda da kısas vardır. Fakat kim hakkından vazgeçerse bu onun günahlarının affına bir sebeptir. Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
Bir başka ayette ise şöyle buyuruluyor:
“İncil’e tabi olanlar Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir.”
Mezkur ayetlerin muhtevasından da anlaşıldığı gibi cahili hükümet, kafir fasık ve zalimlerin hükümetidir. Allah’a küfredenler, kendi Mustaz’af halkına zulmedenler ve günah mahfillerinde oturanların kuracağı hükümetler cahili hükümetlerdir.
Bir devletin her üç yöne sahib olması da olasıdır. Yani hem fasık hem zalim ve hem de kafir olması mümkündür. Bunlardan birine veya ikisine sahib olan bir devletin olması da mümkündür.
Ama bunlar arasında bir mukayese etmek gerekirse demek gerekir ki devletlerin en kötüsü bu üç sıfata sahib olan bir devlettir.  Eğer küfür ve fısk sıfatına sahib olan bir devlet milletine zulmetmezse böyle bir hükümet zalim bir hükümetten daha iyidir ve daha kalıcıdır. Bu yüzden şöyle buyurulmuştur:
“Devlet küfürle baki kalır ama zulümle asla.”
Buradan da anlaşıldığı üzere Allah’ın devletinde küfür fısk, ve zülüm olmamalıdır. Dolayısıyla sadece mustazaflara zulmetmeyen günah ve fısk mahfillerine oturmayan Allah’a küfretmeyen ve zalimce,  kafirce ve fasıkça hükümler vermeyen bir devlet ilahi bir devlettir.
Velhasıl ilahi olmayan her devlet cahili bir devlettir. Bu ister monarşik bir devlet olsun, ister demokratik bir devlet hiç fark etmez.
Hangi şekilde olursa olsun monarşik bir devlet cahili bir devlettir ve de diktatörlük ve istibdada neden olmaktadır. Diktatörlüğün ise kabiliyetleri öldürmek, şahsiyetleri yok etmek ve baskılı bir ortam yaratmak dışında bir devlet ise devletlerin en kötüsüdür ve de kalıcı değildir.
Dolayısıyla günümüzdeki İslam ülkeleri yeniden yücelmek, insanca yaşamak ve medeniyetin zirvesine tırmanmak istiyorsa beşeri bütün ideolojilerden sıyrılarak İslam’ın aydınlatıcı kanunlarına ve toplumda adaleti sağlayan hayat verici ilkelerine geri dönmek zorundadır. Beşeri devletler her kaç yılda bir yapmış oldukları anayasalarını taşıdığı zayıf ve dar öğeler sebebiyle tümüyle değiştirirken, İslam on dört asırdır anayasasının temel ilkelerinden hiçbir taviz vermeksizin ve geri adım atmaksızın özgür düşünceleri kendi ışığında yükselmeye davet etmekte ve bu çağrısını bir an kesilmeksizin devam ettirmektedir.
Küfür dünyası ise İslam ülkelerine ayak bastığı ilk günden itibaren bu ilahi kanunları bir kenara itmiş, kuklaları vasıtasıyla kendi kanunlarını hayata geçirmiş, İslam ülkelerini parçalamış tüm topluma zulüm ve fesat karıştırmışlardır. Nitekim bir İngiliz olan özgür düşünceli Wilfrid Scawen Blunt bu konuda her Müslümanın dehşetle okuması gereken bir mektubunda şöyle demiştir: “Biz yabancılardan zulüm, tecavüz ve yokluk dışında bir siyaset beklemeyin. Aksine çok yakında mallarınızı yağmalayıp ahlakınızı bozacağımız beklentisi içinde olun… Biz asla sizin hayır ve salahınızı istemeyiz. Siz bizden adalet kanunu, basın özgürlüğünü, eğitim ve öğretim özgürlüğünü ve bireysel özgürlükleri elde edemezsiniz. Biz size hakim olarak kendi iktisadi gücümüzü güçlendirmenin peşindeyiz… Biz sizler için hiçbir değere inanmıyoruz. Bu yüzden hedefimize ulaştıktan sonra el ve ayaklarınızı bağlayarak serbest bırakacağız.” Tarih boyunca İslam düşmanları bu mektupta görüldüğü gibi sadece İslam ülkelerini yağmalamaya çalışmış ve kendi menfaatlerini temin etmenin peşinde olmuşlardır. Dünyadaki hakim güçler bu yüzden İslam ülkelerinin kültürel ve iktisadi açıdan geri kalmasını istemekte, halkı dirilişe çağıran tüm sesleri henüz sinelerde iken boğmaktadır. Toplum nezdinde Müslümanları çirkin göstermek için bizzat kendi elleriyle hazırladıkları sayısız senaryoları bir bir uygulamaya koymakta ve halka İslam’ın sadece görmesini istedikleri yüzünü göstermektedirler. Bugün artık İslam aleminin kalbine saplanan İsrail hançeri gittikçe kökleşmekte, derine inmektedir. Bir avuç Yahudi dünya halkları üzerinde kurdukları “Dünya devleti” sayesinde tüm İslam ülkelerinde kuklaları vasıtasıyla rahatça at koşturmakta, Müslümanları birbirine kırdırmakta ve perde arkasında onların yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarını talan etmektedirler. İngiltere, Fransa ve Rusya İslam ülkelerini işgal ettikçe güçlenmiş ve birer süper güç haline gelmişlerdir. Bugün dünyada birer silah olarak kullanılan petrol, pamuk ve madenlerin büyük çoğunluğu İslam ülkelerinde olduğu halde, bu ülkeler tarafından hiçbir şekilde kullanılmamakta ve ülkeye hükmeden kukla devletler vasıtasıyla efendilerine peşkeş çekilmektedir. Nitekim bu sömürüye çanak tutan yazarlardan biri şöyle diyor: “Eğer Rusya İmparatorluğu İslami sömürge ülkelerini kaybedecek olursa artık süper güç olmayacaktır. Zira Rusya’nın en önemli ihracat ve tüketim maddesini teşkil eden petrol, pamuk ve madenler bu İslami sömürge ülkelerinden elde etmektedir.”
Bugün yeni dünya düzeniyle dünyaya hükmetme yolunda hızla ilerleyen Amerika da şirketleri vasıtasıyla İslam ülkelerindeki petrol ve maden kaynaklarını elinde bulundurduğu ve bu ülkelere ürettiği malları sattığı sebebiyle güçlenmiştir. Bu oyunu bozmak isteyen İslami hareketler ise süper güçlerin kuklası olan devletler tarafından ana çizgisinden saptırılmış, çeşitli oyunlarla halktan uzak düşürülmüş ve istenmez bir hale dönüştürülmüştür. Nitekim sömürgeci önderlerden biri bu siyasetlerini açıklayarak şöyle demektedir: “Biz sömürge ülkelerindeki haklara eğitim hakkını veririz. Ama bu onların asil kültürlerini güçlendirmeyecek bir konumda olmalıdır. Onları fabrikalarımızda, ticaret hanelerimizde ve tarlalarımızda güzel bir alet olacak şekilde eğitmeli, fikri derinliklerine engel olmalıyız.”
Bugün artık İslam ülkelerindeki genç nesil tümüyle batıda veya batı kültürüne dayalı okullarda eğitilmekte ve İslam kültürüne tümüyle yabancı bir halde mezun edilmektedir. Bu ülke veya okullarda okuyan öğrenciler ülkelerine ve toplumlarına, sömürgeci ülkelerinin kültürünü kendi kültürlerinden ve onların utanç dolu tarihini kendi ilim ve medeniyet dolu tarihinden daha iyi bildiği bir halde dönmektedirler.
Dolayısıyla genç ve okumuş kesim bugün tümüyle İslam’dan kopmuş haldedir. Her ne kadar başlarındaki zalim devlete bağlanamamışlarsa da, İslami devlet anlayışından tümüyle uzak düşmüşlerdir. Burada yapılması gereken ilk şey halkla, özellikle de okumuş genç kesimle organik bir ilişkiye girilmeli, sömürgeci güçlerin halkla aralarında yıktıkları köprüler yeniden kurulmalı ve onlara İslam’ın asil kültür ve medeniyeti yeniden takdim edilmelidir.
Bugün İslam ülkelerinde var olan fabrikaların büyük çoğunluğu montaj sanayidir. Sömürgeciler İslam ülkelerinin ekonomik bağımsızlığını önlemek için ellerinden geleni yapmakta ve bu yolda engel gördükleri her şeyi ortadan kaldırmaktadırlar. Az da olsa halkını düşünen güç sahibi kimseleri, her ne kadar bizzat kendilerinden de olsa acımasızca yok etmektedirler. İslam ülkelerinde gelişen olaylar bunun örnekleriyle doludur. Bugün süper güçler, dev holdingler vasıtasıyla arkalarına medya ordusunu da alarak İslam ülkelerinde istedikleri gibi at koşturmakta ve diledikleri oyunu oynamaktadırlar.
1990 yılının başlarına kadar Müslümanları yok etmek siyasetini güden süper güçler bu siyasetlerinin tutmadığını görünce, planlarını gözden geçirmek zorunda kalmışlar ve bu değişim neticesinde yok edemedikleri İslam ve Müslümanları bu defa çeşitli oyunlarla toplumun gözünde karartmaya çalışmışlardır. Aradan geçen bunca yıldan sonra oyunlarının tuttuğunu gören süper güçler bu defa bu komployu dünya sahnesine taşımaya çalışmaktadırlar. Gerçek Müslümanları halk nezdinde karalayarak, kendilerine hizmet eden zararsız unsurlarla işbirliğine girmektedirler. Bugün artık yeni dünya düzeni bu esas üzere şekillenmektedir. Dünya çapında artan terör olaylarını İslam ve Müslümanların boynuna atarak bu siyasetlerini kökleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu vesileyle İslam’ın nurani yüzünü karartmaya çalışarak gerçek Müslümanları topluma çıkamaz bir hale getirme amacını gütmekte ve bu yoldan kendileriyle işbirliği yapan komprador Müslümanları da yanlarına çekmektedirler. Tarih boyunca Oryantalistlerin İslam’ı karalama çabalarının fayda etmediğini gören süper güçler bu defa, İslam camiası içindeki “turuva atları” sayesinde Müslümanları arkadan hançerlemekte, yanlarına aldıkları işbirlikçi Müslümanlarla gerçek Müslümanları diskalifiye etmeye çalışmaktadırlar.
Sömürgecilerin bu oyunları vesilesiyle İslam’dan uzak düşen Müslüman halk da maalesef bugün artık İslam devletinden söz bile edemez bir hale düşmüştür. Birkaç yıl öncesine kadar her yerde tartışılan İslam’ın devlet anlayışı, bugün artık sözü dahi edilmez bir konuma getirilmiştir. Müslümanlar artık bugün İslam’ın asil devlet anlayışını ve siyaset mefkuresini bir kenara itmiş, hakim güçlerle uzlaşma zeminlerini bulmaya çalışmaktadırlar. Daha düne kadar İslam devletinin faziletinden bahseden nice din adamları, bugün artık Müslüman halka değişmeleri gerektiğini vurgulamakta ve İslam devletinin hayali bir ülkü olduğunu söylemektedirler. Oysa bu gün insanlık alemi İslam’a dünden daha muhtaç durumdadır. Bugün dünya genelinde başlayan küreselleşme hareketiyle birlikte milliyetçilik ve sahte vatanseverlik sloganlarının artık tutmadığını gören süper güçler İslam’a karşı koyabilecekleri bir silahları da kalmadığı için bugün artık gerçek İslam’ı, bizzat kendilerinin planladığı sahte İslam’la vurma hedefini gütmektedirler. Bu yolda maalesef çok büyük başarılar elde etmişlerdir. Milletler bazında uygulamaya koydukları oyunları başarıya ulaşınca bu defa bu oyunu küresel planda oynamaya başlamışlardır.
Bu oyunlar neticesinde Müslüman halk içinde bulundukları sefalet ve zorlukların İslami düşüncelerinden kaynaklandığı vehmine kapılmış durumdadır ve neticede hakim güçlerle uzlaşarak ortak bir proje ve yaşam biçimi geliştirme cehdi içindedir. Oysa İslam’ın devlet anlayışı ilahi ve evrensel bir ilke olup hiçbir zaman eskimeyecek ve zaman aşımına uğramayacak bir yapı içindedir. Hz. Adem’den günümüze süren evrensel ilkeler nasıl değişmemişse İslam’ın ilahi ve adalete dayalı devlet anlayışı da asla eskimeyecek ve değişmeyecektir. Bu ilahi nida sonsuzluğa dek insanlığın ufkunda yankılanacak ve toplumda olmasa da en azından yüreklerde bu devleti kurmaya devam edecektir.
Zira İslam’ın devlet anlayışı insanlara hizmeti Allah’a ibadet gören bir anlayış biçimidir. Bu anlayış biçiminde hiçbir zulüm, sömürü, haksızlık ve haram yollardan güç edinme biçimine geçit yoktur. Adalet ve eşitlik ilkeleri nasıl evrensel ve değişmez ilkelerse, İslami devlet ve idare anlayışı da evrensel ve değişmez bir ilkedir. Sömürgeciler her ne kadar bu ilkeyi karartmaya ve toplumdan soyutlamaya çalışsa da neticede Allah’ın yeryüzünde halifesi olduğunu unutmayan temiz yürekler bu gerçeği aradan yıllar geçse de insanlara yeniden hatırlatacak ve bu ilahi ve evrensel ilkeyi hayata geçirme idealinden asla vazgeçmeyeceklerdir.
Biz bu çalışmamızda İslam’ın devlet anlayışını genel ölçüleriyle ortaya koymaya çalışacağız. Beşeri sistemlerin insanı asla saadete erdiremeyeceğini delilleriyle ortaya koyarak İslam’ın devlet anlayışının bütün beşeri devlet anlayışlarından üstün olduğunu ispatlamaya çaba göstereceğiz. Böylece ilahi ve evrensel ilkelerin unutulmaya yüz tuttuğu günümüzde, sadece bir uyarıcı ve hatırlatıcı olarak insanlara Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlatacak ve onları yeryüzünün sahte tanrılarına tapınmama hususunda uyarmaya çalışacağız.

Şehit Sadr’ın İlmi Hayatı

Necef’e Hicret ve İlim Tahsili
Necef-i Eşref, ilim aşıklarının hicret ettiği ve kalplerin ve yöneldiği bir mekandır. Çünkü oranın geniş toprakları, içinde Peygamber’in vasisini ve ilim şehrinin kapısını barındırmıştır. İlim havzası onun varlığının bereketiyle vücuda gelmiştir. Bu ilim havzaları bir çok büyük alimler yetiştirmiştir. Dolayısıyla doğal olarak Merhum Ayetullah Seyyid İsmail Sadr, oğlu Muhammed Bakır ile birlikte Necef’e hicret etmiş, 1945 yılında bütün aile fertleriyle birlikte oraya yerleşmiştir. Şehid Sadr’ın ilmi süreci işte bu tarihten itibaren başlamıştır.

İlim Tahsiline Başladığı Zaman
Değerli öğrencisi Merhum Seyyid Abdulgani Erdebili’nin kendisiyle yaptığı konuşmadan da anlaşıldığı üzere Şehit Sadr 11 yaşındayken mantık ilmini öğrenmiş ve bu zamanda mantık hakkında bir de kitap yazmıştır. Bu kitapta bazı mantık kitaplarını incelemiş ve eleştiriye tabi tutmuştur. Şehid Sadr ilmi havzaların ilk ve orta dönemlerinde okutulan kitapları ders almaksızın öğrenmiş, hatta Şerh-i Luma’nın taharet bölümünü ders almaksızın Şeyh Abbas Şami ile müzakere etmiştir. Mealim kitabının yazarına, Kifaye sahibinin yazarı gibi itiraz ediyor ve zıtlar konusunda zıddın hürmetini (haram oluşunu) mukaddemiyet (öncüllük) yoluyla ispat eden istidlale bunun bir kısır döngü olduğu sebebiyle karşı çıkıyordu.

Necef-i Eşref’e Hicret Tarihi
Şehit Sadr 1945 yılında Necef’e hicret etti.

Ders-i Haric’e (Yüksek Öğretim Aşamasına) Başlama Tarihi ve Üstatlarının Adı
1 Hikayesi daha sonra nakledilecek olan Ayetullah’il Uzma Şeyh Muhammed Rıza Al-i Yasin
2 Ayetullah’il Uzma Seyyid Ebu’l Kasım Hui
Şehit Sadr 1955 yılında usul ilminin yüksek tahsilini ve 1958 yılında ise fıkıh ilminin yüksek öğrenimini sona erdirdi. 1959 yılında ise usul ilminin yüksek öğretimine başladı. İki yıl ders verdikten sonra Urvet’ul Vuska fıkhının yüksek düzeyde öğretimine başladı. Merhum Ayetullah Şeyh Muhammed Rıza Al-i Yasin Şehid Sadr’ın göstermelik olarak dersine katıldığını ve ilim öğrenme amacını taşımadığını zannediyordu. Zira Şehid Sadr’ın yaşı yüksek eğitim düzeyine katılacak bir seviyede değildi. Zira ilmi havzalarda dini ilimler öğrenen bir kimse yüksek düzeyde ilmi bir eğitime katılmak için uzun bir süre hazırlık dersleri okumak ve bu yolda uzun yıllar bir çok zorluklara tahammül etmek zorundadır. Merhum Ayetullah Şeyh Muhammed Rıza Al-i Yasin ise şehit Sadr’ın ilmi şahsiyetinden haberdar değildi. Şehid Sadr sadece üstadının derslerini dinliyor ve ona bazı konularda itiraz etmekten çekiniyordu. Oysa bazı konularda itiraz etmek de öğretmenin, öğrencinin ilmi düzeyini değerlendirebileceği bir yoldur. İşte bu yüzden şehid Sadr’ın göstermelik olarak derslerine katıldığını sanıyordu. Ama baş gösteren bir olay Ayetullah Şeyh Muhammed Rıza Al-i Yasin’i tümüyle değiştirdi ve böylece Şehit Sadr’ın küçük yaşına rağmen yüksek seviyede derslere katılmaya layık olduğunu anladı. Üstadın o inanca kapılmasına sebep olan olay şu fıkhi meseleydi: Acaba hayvan necis bir şeye temas edince necis olur ve aynı necis şey yok olunca da temizlenir mi, yoksa hayvan hiçbir zaman necis olmaz mı? Üstada göre Şeyh Ensari, Taharet kitabında bu iki görüşün faydasının az bir düşünceyle apaçık bir şekilde ortaya çıktığını söylemişti. Bu esas üzere şöyle buyurdu: “Üstadımız Merhum Seyyid İsmail Sadr bu fıkhi meseleye gelince öğrencilerinden bu iki görüşün faydalarını tespit etmeyi istedi. Biz o gün bu iki görüşün faydasını üstadımıza anlattık. Ertesi gün Şehit Sadr diğer öğrencilerden daha önce derse katıldı ve üstada şöyle buyurdu: “Ben bu iki görüşün farklılığının faydalarını elde ettim.” Böylece bu iki görüş farklılığının faydasını üstadına anlattı. Öyle ki Şeyh Muhammed Rıza Al-i Yasin büyük bir şaşkınlığa düştü. Üstad ona şöyle buyurdu: “Öğrenciler geldikten sonra da bu ilmi faydayı onlar arasında açıkla.” Bütün öğrenciler gelince Üstad öğrencilerinden bu ilmi konunun faydasını söylemelerini istedi. Öğrenciler hiçbir şey söylemedi. Bu esnada üstad şöyle buyurdu: “Seyyid Muhammed Bakır Sadr bizim üstadımıza verdiğimiz cevaptan farklı bir cevap elde etmiştir.” İşte burada Şehit Sadr bu ilmi tartışmanın faydasını beyan etti, orada bulunanları şaşkınlığa düşürdü ve neticede genç yaşına rağmen, o zamandan itibaren ilim ve faziletiyle tanınmış oldu.
Şehit Sadr sahip olduğu olağanüstü zekasına, kendisini üstatların dersine katılmaktan müstağni kılan liyakatlerine, ve kendisinin de dediği gibi ilk dönem kitaplarını üstatsız olarak okuyuşuna rağmen yine de ilmi havzada adeta olduğu şekliyle üstatların dersine katılma hususunda ısrar ediyordu. Bu yüzden derse katılmaktan, üstadın karşısında diz çökmekten ve ilim öğrenmekten geri kalmıyor, hiçbir zaman tekebbüre kapılmıyordu. Sürekli olarak ders katılmayı kendisi için bir yücelik sayıyordu. Şehit Sadr’ın geride bıraktığı el hatları da onun üstadına olan saygısının ve öğrencilikle övünmesinin derecesini göstermektedir. Bilindiği gibi şehit Sadr diğer üstatların yanında da ders okumuş ve onlardan bir şekilde istifade etmiştir. Başlıca üstatları şunlardır:
1 Ayetullah Şeyh Molla Sadra Batkubi ki, Kifaye kitabının ikinci cildi ile Esfar kitabını onun nezdinde okumuştur.
2 Ayetullah Şeyh Abbas Remisi
3 Ayetullah Şeyh Muhammed Taki Cevahiri ki Kifaye’nin birinci cildi ile Lum’a kitabının bir bölümünü onun nezdinde okumuştur. Bunlar Şehit Sadr’ın üstatlarıdır. Şehit Sadr ilim tahsili için bazı ders kitaplarını üstatlarının huzurunda okumuştur. Mekasib kitabını merhum Ayetullah Seyyid Muhammed Ruhani ile okumuştur. Şehit Sadr kitabın metnini okuyup şerh ve tefsir ediyor, bir takım açıklamaların gerekli olduğu yerde ise, üstat açıklamalarda bulunuyordu.

Şehit Sadr’ın Bulget’ur Rağibin kitabı hakkındaki şerhi.
Şehit Sadr’ın bu dönemdeki zeka ve dehası ve bu yaşta elde ettiği konumu hakkında şöyle denilmektedir: 1950 yılında Şeyh Al-i Yasin vefat edince Merhum Ayetullah Şeyh Abbas Remisi, Al-i Yasin’in Bulget’ur Rağibin kitabına haşiye yazdı ve Şehit Sadr’ın zekasına güvendiği için haşiye yazdığı toplantılara Şehit Sadr’ın da hazır olmasını istedi. Böylece Şehit Sadr delil ve istinbata dayalı bu oturumlara katıldı. Üstad Remisi o zaman Muhammed Bakır Sadr’a, “Senin taklit etmen haramdır” demiştir. Bu olay Şehit Sadr’ın o küçük yaşta bile içtihat derecesine ulaştığını göstermektedir. Nitekim Şehit Sadr da şöyle demiştir: “Buluğ çağına erince artık hiç kimseyi taklit etmedim.” Şehit Sadr bu dönemde Bulget’ur Rağibin kitabına bir haşiye yazmış ve ilmi hayatının en değerli hatıralarından biri olan bu eserini kaybettiği için de çok büyük bir üzüntüye kapılmıştır. Ama Allah’ın izniyle bu nüshayı ben buldum. Bu olay şöyle gelişti: Şehit Sadr ve annesinden duyduğum üzere Seyyid’uş Şuheda’nın hareminin anahtarcısı Şehit Sadr’ın merhum babası zamanında o zamandaki taklit mercisi olan alimlerin hepsine (ki bunlardan biri de Şehit Sadr’ın babası merhum Seyyid Haydar Sadr idi) Seyyid’uş Şuheda’nın (a.s) mezarından ve İmam Hüseyin’in (a.s) cesedinin yakınlarından teberrük amacıyla bir türbet (toprak parçası) vermişti. Bu türbet her yıl Aşura günü şafak söktükten sonra rengi değişiyordu. Aşura günü şafağın ilk vakitlerinde toprağın rengi yavaş yavaş kırmızılaşıyor, öğlen vakti kırmızılığı tümüyle artıyor ve kan haline dönüşüyordu. Şehit Sadr o türbetin gerçekten bir kan haline dönüştüğünü beyan ediyordu. Öğlenden sonra ise rengi ilk haline dönüyordu. Şehit Sadr bu konuda şöyle diyor: “Biz türbetin bu haleti sebebiyle artık Muharrem’in onuncu günü hakkında hiçbir şüphe etmiyorduk.” Şehit Sadr’ın merhum annesi bu şifalı türbetin kerametleri ve ilginç şeyleri hususunda bir çok şey aktarmıştır. Ben Şehit Sadr’a, “Bu türbet hala sizin yanınız da mıdır?” diye sorunca o, “Hayır! O türbeti Necef’e hicret ettikten veya bir müddet sonra kaybettim.” dedi. Ben işte bu türbeti bulmaya koyuldum. O dönemde ihtiyaç duyulmayan şeyleri ve birkaç sandığı evin bodrumunda saklıyordum. Ben boş vakitlerimde o sandıkları aramaya koyuldum. Bütün sandığı altüst ettim, ama bir şey elde edemedim. Sadece sandıkların birinde İktisaduna (İslam’ın ekonomik strüktürü) kitabının el yazmalarını buldum. Ayrıca ilk başlarında birkaç sayfanın koptuğu, basılmış bir kitap buldum. Bu arada şehit Sadr’ın el yazısıyla yazdığı fıkhi haşiyelerini buldum. Böylece bu kitabın Şeyh Al-i Yasin’in risalesinde yazmış olduğu haşiyeleri olduğuna yakin ettim. Hemen onu aldım ve Şehit Sadr’ın yanına götürerek şöyle dedim: “Bu sizin Bulget’ur Rağibin yazdığınız haşiye değil midir? Ben bunu bodrumdaki sandığın içinde buldum.” Şehit Sadr kitabı alarak sayfalarını açtı ve şöyle dedi: “Evet, bu Bulget’ur Rağibin kitabının haşiyesidir.” Şehit Sadr Bulget’ur Rağibin kitabına haşiye yazdığı zamandan el Fetavi’l Vazihe kitabını yazdığı döneme kadar, görüşünün ne kadar değiştiğini bilmek istiyordu. Detaylı bir araştırmadan sonra farklı olan hususların çok az olduğunu ve fetvaların birbirine uyumunun çok olduğunu gördüm. Elbette bu Şehit Sadr’ın zeka ve dehasını bilen kimse için ilginç değildir. Zira Şehit Sadr hiçbir konuyu yüzeysel ve rastgele ele almamıştır. Konuların derinliğine dalmış, her konunun gizli noktalarını bulup tespit etmiştir. Öyle ki artık bir araştırmacı, daha fazla araştırma yapma ihtiyacını hissetmiyor ve bu elde edilen şeylerle yetiniyordu. Şehit Sadr görüşler ve önermeler hususunda hiçbir şek içinde değildi. Konular çok karışık olduğu halde tam bir güçlülük içinde ilmi konuların derinliğine dalıyordu. Meseleleri birbiriyle karıştırmadan, ilmi açıdan ihata edeceği bir şekilde anlamaya çalışıyordu. Yanlış yapma ihtimali çok azdı. Şehit Sadr’ın konular hakkındaki özgün görüşleri yeni araştırmalara dayalıydı. Ele aldığı veya yazdığı tüm ilmi meseleler hakkında tam bir bilgi ve ilme sahipti. Mütalaa edip düşünürken, çevresinden tümüyle kopuyor, artık hiçbir şey duymaz oluyordu. Ben bir çok defasında kendisi için mütalaa ve tefekkür ortamı hazırlamak amacıyla çocukların oynaşmasına, gürültü yapmasına engel olmak istedim. Ama Şehit Sadr’ın çevresiyle asla ilgilenmediğini ve gürültüden rahatsız olmadığını gördüm. Bu yüzden kendisine bunun nedenini sorunca şöyle buyurdu: “İlmi derin bir konuya dalınca etrafımda olup bitenleri duymuyorum.”
Nitekim takvalı ve seyyide eşi Ümmü Cafer’den şunu söylediğini işittim: “Sadr bey mütalaa ve düşünceye dalınca her şeyini, hatta yemeğini bile unutuyordu. Artık onun mütalaasını yarıda kesmek zorunda kalıyor ve şöyle diyordum: “Öğlen vakti geldi, evde hiçbir şey yok.” Bunun üzerine kalkıyor ve ev için gerekli şeyleri temin ediyordu. Şehid Sadr’ın da ifade ettiği gibi bazen bir konuda gece gündüz düşünüyor, sadece uyuduğu an bu düşüncelerden kurtuluyor uyanınca düşüncesine kaldığı yerden devam ediyordu. Bu olay da Şehid Sadr’ın bütün konular hususundaki derinliğini göstermektedir.
Bu Şehid Sadr’ın önemli özelliklerinden biridir ve çok az insan kendisini bu şekilde terbiye edebilmiştir. Şehid Sadr ile yaşayanların çoğunun da bildiği gibi o tüm eserlerini bir defada, yeniden gözden geçirmeksizin yazmıştır. En hassas, ince ve zor eserlerinden biri olan “Uses’ul Mantikiyye” kitabını yeniden gözden geçirmeksizin bir defada yazmıştır. Gerçekten bu çok ilginçtir. Ayrıca çok hızlı yazıyordu. Kalemi adeta sayfaları yutuyor; nur, ilim ve hikmetle dolduruyordu.
1978 yılında Şehid Sadr ile birlikte umre için Mekke’ye gidince Şehid Sadr Mescid’ul Haram’ın yakınlarındaki kitapçılardan birinin yanına durmuş bazı kitaplara bakıyordu. Burada “İktisaduna” (İslam Ekonomi Strüktürü) adlı kitabını gördü ve kitapçıya bu kitabı kaça sattığını sordu. Kitapçı kitabının fiyatını söyledikten sonra hicaz şivesiyle Şehid Sadr’a şöyle dedi: “Hacı bu kitabı satın al. Bu çok güzel bir kitaptır. Sadr bu kitabı komünistlerin aleyhine yazmıştır.”
Önemle belirtmek gerekir ki Şehid Sadr yaşasaydı asil islami düşünce ve mukaddes İslam hükümlerini günün kanunlarıyla mukayese ederek İslam dünyasına bir çok ilmi hediyeler takdim edecek, kesin deliller ve ilmi konuşmalarıyla İslam dininin insanın tek kurtuluş ve saadet yolu olduğunu ispat edecekti. Ama ne yazık ki diktatör kukla rejimi İslam dünyasına büyük ve telafisi zor bir darbe vurdu. Mısırlı meşhur düşünür Dr. Zeki Necib Mahmud şöyle diyor: “İslami Arap aklının gelişiminde büyük rolü olan bir düşünürün idamı büyük kin ve nefretimize sebep olmuştur. Gelişmiş ülkeler düşünürlerine saygı gösterirken Irak düşünürlerini idam etmektedir.”
Şehid Sadr’ın kitapları ve bu kitapların evrensel etkileri hususunda ise onun şahsiyetinin boyutunu aydınlatan şu olayı nakletmekte yarar görüyorum: Necef’te sıcak bir ikindi vakti yaşlı bir adam Şehid Sadr’ın kapısını çaldı. Şehid Sadr’ın misafirlerine ikramda bulunan ve evin bazı ihtiyaçlarını temin eden Hacı Abbas adlı hizmetçi kapıyı açtı. O yaşlı adam, “Bu Seyyid Muhammed Bakır Sadr’ın evi midir?” diye sordu. Hacı Abbas, “Evet” deyince, “Kendisini görebilir miyim?” diye sordu. Hacı Abbas, “Evet, buyurun oturun. Kendisiyle görüşmeniz için izin alayım” dedi.
Şehid Sadr aşırı sıcaklara rağmen öğlen vakti uyumuyordu. Öğlen ve ikindi namazını kıldıktan sonra yemek yiyor, ardından kütüphaneye gidiyor ve akşama kadar okuyor veya yazıyordu. Bu, şehid Sadr’ın çok az olan istisnai durumlar dışında sürekli takip ettiği bir programıydı. Hacı Abbas bu programı bildiği için kütüphaneye gitti ve kendisini görmeye gelen Mısırlı misafirini haber verdi. Şehid Sadr onu kabul etti. Bu şahıs Şehid Sadr’ı ilk kez görüyordu. Bu şahsın Dr. Muhammed Şevki Fenceri olduğunu hiç kimse bilmiyordu. Dr. Muhammed, şehid Sadr’a bir çok mektuplar yazmış ve bu mektuplarında onun “İktisaduna” ve “Felsefetuna” kitaplarını övmüş ve kendini bu sebeple taktir etmişti. Dr. Muhammed, Şehid Sadr’ın kütüphanesine çıktı ve Şehid Sadr her zamanki köşesinde oturmuş mütalaa ediyordu. Dr Muhammed bu mütevazi insanın ünlü kitapların yazarı olduğu hususunda şekke düşmüştü. Bu küçük kütüphanede oturan şahıs o ünlü düşünür müydü? İçinde bulunduğu şek ve hayranlık sebebiyle selam vermeyi dahi unutarak kapının eşiğinde, “Allah için söyle sen Muhammed Bakır Sadr mısın?” diye sordu. Şehid Sadr tebessüm ederek, “Evet benim, buyurun, hoş geldiniz.
Dr. Fenceri, “Bu inanılacak bir şey değil” diyor. O yeniden ikinci ve üçüncü kez aynı soruyu tekrarlıyor ve Şehid Sadr da ona aynı cevabı veriyor. Dr. yakin etmek için ona yeniden, “Siz “İktisaduna” ve “Felsefetuna” kitaplarının yazarı mısınız?” diye sorunca Şehid Sadr, “Evet buyurunuz” diyor. Bu esnada Dr. Fenceri kütüphaneye giriyor ve ona en güzel şekilde selam veriyor. Şehid Sadr da kendisine en güzel şekilde karşılık veriyor. bunun üzerine Dr. sakinleşiyor, kalbi itminana eriyor ve karşısında olan şahsın görmek istediği Sadr olduğuna yakin ediyor. Burada Şehid Sadr’a şöyle diyor: “Ben Irak devleti tarafından Bağdat’ta düzenlenen kongreye katılmak için Irak’a geldim. Uçaktayken bu eşsiz fırsattan yararlanıp sizi görmek istedim ve kendi kendime sizi görmek için ne kadar beklemem gerektiğini düşündüm. Bundan da öte görüşebilecek miyim diye endişe ettim. Ama böylesine kolay bir şekilde Necef’e gelip on dakikadan az bir sürede sizinle görüşmem aklımdan bile geçmemişti.”
Burada Şehid Sadr Necef’teki alimlerin sade hayatını, tevazusunu, her türlü dünya debdebesinden uzak yaşantısını dile getiriyor ve şöyle buyuruyor: “İşte bende bu talebelerden biriyim ve bu da benim hayatımdır.” Dr. Fenceri burada şehid Sadr’ın ilmi düzeyini tanımaya çalışıyor. Hangi üniversitede okuduğunu, bu ilmi düzeye nasıl ulaştığını merak ediyor ve ona şöyle soruyor: “Kitaplarınız çok derin ve ilmi bir titizlikle yazılmıştır. Fikri muhtevası çok büyük bir ilmin göstergesidir. Ben ve Fransız bilgini Roger Garaudy (Reca Carudi) gibi bir çok bilginler sizi görmek istiyor. Sizin bu ilmi nerede verdiğinizi merak ediyor. Siz dünyanın hangi üniversitesinde bu ilmi elde ettiniz.” Şehid Sadr şöyle diyor: “Ben sizin sandığınız üniversitelerde okul okumadım. Ben Irak’tan başka bir yerde okumuş değilim, hayatımda Irak’tan sadece iki defa dışarı çıktım; bir defa Allah’ın evini ziyaret etmek arzusuyla, başka bir defa da Lübnan’daki akrabalarımı ziyaret etmek için ayrıldım.”
Dr. Fenceri o halde nerede ders okudunuz?” diye soruyor? Şehid Sadr şöyle cevap veriyor:” Ben camilerde ders okudum. Necef’teki din alimleri ve öğrenciler mescitlerde ders okurlar.” Şaşkına dönen Dr. Fenceri ona, “Allah’a yemin olsun ki Necef camileri bu taktirde bütün Avrupa üniversitelerinden daha üstündür.” veya “Avrupa üniversitelerinden bin kat daha üstündür.” diyor. Dr. Fenceri Şehid Sadr’a “el Uses’ul Mantikiyye li’l İstikra” kitabını tercüme ettirmek için çaba göstermesini teklif ediyor ve şöyle diyor: “Eğer bu kitap dikkatli bir şekilde İngilizce’ye çevrilecek olursa Avrupa da yakın bir gelecekte önemli bir değişim gözlenir.” Ardından ona Dr. Zeki Necip Mahmud’un bu tercümeyi üstlenmesini teklif ediyor. Aynı şekilde diğer kitaplarının da tercüme dilmesini öneriyor. Ona göre bu kitaplar tercüme edilirse Avrupa da büyük bir yankı yapacaktır. Ona göre Avrupa Şehid Sadr’ın kitaplarında yer alan bilgilere aşina değildir.
Velhasıl bu oturumlar böylece devam etti. Dr. Fenceri bu oturumların daha da uzun sürmesini istiyordu. Adeta bir türlü eşsiz fikir ve zekaya sahip olan şehid Sadr’ın mütevazi ve zahid bir insan olabileceğine inanamıyordu. El Uses’ul Mantikiyye li’l İstikra” kitabının tercümesi için çok uygun çalışmalar yapıldı. Zira bu kitap aynı zamanda ilmi şahsiyetinin derinliğine işaret ediyordu. Kahire bütün ilmi dayanağı ve derin alimleri ile tanındığı halde bu Necef alimlerinden birinin kitabını tercüme etmek hususunda zayıf konumdaydı. Bu şahıs bu tür ilmi derin araştırmalara önem veren dünya üniversitelerin hiçbirinde ders okumamış biriydi. Bu şahıs kendi çabalarına, üstün zekasına ve seçkin dehasına dayanmıştı. Bu da, bu tür araştırmaların ve uzmanlık gerektiren konuların zaruri şartlarından ve gereklerinden kurtarması hususunda kendisine güç vermişti.
Dolayısıyla Dr. Muhammed Şevki Fenceri, Şehit Sadr’ı bu kitabı İngilizce’ye çevirme hususunda ikna etti. Ardından Dr. Zeki Necip Mahmut ile irtibata geçildi ve bu kitabın tercüme edilmesi gerektiği bildirildi. Dr. Zeki Necip Mahmud bu kitabı mütalaa etmek ve kendi görüşünü daha sonra belirtmek için izin istedi. Ama bu kitabı okuduktan sonra sağlık durumu ve yaşlılığı sebebiyle bu işi yapamayacağını belirtip mazur görülmesini istedi. Zira bu kitap büyük bir çabayı gerektiriyordu. Sağlık şartları ve yaşlılık buna izin vermiyordu. Ama Şehit Sadr’a en iyi ve zeki öğrencilerden birini bu işle görevlendireceğine dair söz verdi. Bu şahıs hem doktora sahibiydi ve hem de Üniversitede istikra konusunda doktora yapmıştı. Kendisi de kitabın tercümesine nezaret edeceğine dair söz verdi.
Doktor Zeki Necib’in tanıttığı şahısla anlaştı, ama maalesef şu anda ismini hatırlamıyorum. Böylece kitabın tercüme parası ve tercüme için gerekli olan süre hususunda bir anlaşmaya varıldı. Bu aşamada şehit Sadr kitabın hakkıyla tercüme edildiğinden emin olmak istiyordu. Bu tercümenin gerekli incelikleri ve muhtevayı tam olarak yansıttığını bilmek istiyordu. Zira o bu kitapta yer alan bilgilerin, örnek bilginler dışında anlaşılamayacak kadar derin ve karmaşık olduğunu biliyordu. Bu üstat söz konusu tercümeyi sağlıklı yapabilir miydi? Şehit Sadr bunu düşünürken söz konusu üstat kendisine bir mektup yazarak bu kitabı tercüme etme hususunda kendisini mazur görmesini istedi. O yüz sayfa kadar bir bölümünü tercüme ettikten sonra bu kitabı Şehit Sadr’ın yanında önce öğrenmesi gerektiğini, bütün konuları anlaması gerektiğini, ondan sonra tercüme edebileceğini belirtti. Böylece bütün bir ilmiyle övünen Kahire, el Uses’ul Mentikiye li’l İstikra kitabını tercüme etmekten aciz kalmıştı. Şehit Sadr bu kitabın tercüme edilmesine büyük ilgi duyuyordu. Zira dünya bu kitabı tanımış olsaydı, İslami asil tefekkürün üstünlüğü ispat edilmiş olacaktı. Zira bu kitap bu konudaki büyük ilmi ilerlemeyi ifade ediyordu. Gelecekte üniversiteler ve Avrupa’daki ilmi merkezler bu kitabı sevecekti. Zeki Necip Mahmut bu konuda onunla aynı görüşteydi. Şehid bu konuyla ilgili yazdığı mektupta şöyle demiştir: “Doktor İmamzade için bir veya iki kişiyi tercümede yardımcı olarak almasının sakıncası yoktur. Ben sadece Doktor Seyyid Ebu’l Kasım İmamzade’nin tercüme hususunda yardımcı olmasını istiyorum. Zira matematik hakkındaki uzmanlığı, zekası ve bu kitabı benim yanımda okumuş olması bu kitabın çok önemli bölümlerini anlamada kendisine yardımcı olacaktır. Detaylı fikirleri intikal ettirmede her ne kadar dikkatli olunursa, “İngiliz filozofları eğer el Uses’ul Mentikiye lil İstikra kitabının tercümesini okuyacak olurlarsa yeni bir düşünce ile aşina olacaklardır.” diyen Doktor Zeki Necip Mahmud’un görüşü de gerçekleşmiş olacaktı. İşte böylece Şehit Sadr’ın, bu kitabın tercümesi hususunda maddi bir çaba içine girmesini de gerektirdi ve bu da, bu işten doğacak olan dini büyük eserlerin varlığı içindi. Şehit Sadr bir mektubunda bu kitabın tercümesiyle ilgili olarak Seyyid Kazım Hairi’ye şöyle diyor: “el Uses’ul Mentikiye li’l İstikra” kitabının Seyyid Ebu’l Kasım İmamzade vesilesiyle tercüme edilmesinin zorluğu hususunda bir ay önce size bir mektup yazdım. Siz Seyyid Alem’ül Hüda’ya ve Şeyh İslami’nin bu zor işi takip etmenin doğruluğu hususundaki görüşlerinizi sordum. Ardından Seyyid Alem’ül Hüda’ya bir mektup yazarak bu konudaki görüşünü öğrenmek istedim. Ama şu ana kadar ikinizin de görüşü hakkında bir bilgi sahibi olamadım. Lakin Şeyh’ul İslami tercüme parasının verilmesi hususunda teşebbüste bulunmanın doğru bir iş olduğunu söylemiştir. Ama ben her ne kadar günümüz için fazla olmasa da bizim için bu miktarın fazla olduğu hususunda endişeliyim. Çünkü biz son iki ayda yaşamak için borçlanan kimse konumuna düştük. Ama buna rağmen bu tercümenin dini önemi sebebiyle bu işe girişmek istiyorum.”
Şehit Sadr kitapları arasında daha çok “el Uses’ul Mentıkiye li’l İstikra” kitabıyla övünüyor, bu kitabı ilmi ve fikri düzeyinin göstergesi ve ilmi çabalarının neticesi biliyor ve bu kitabın ömrünün sermayesi olduğunu belirtiyordu.
Ama maalesef bu kitap layık olduğu yere oturtulamadı ve sınırlı bir şekilde elden ele gezip durdu. Adeta hazinenin kaderi buydu; toprağın altında gizli kalmalı, sonunda Allah’ın tayin ettiği bir kimse onu çıkarmalı, yeni boyutlarını ortaya koymalıdır. Bu kitap bildiğimiz kadarıyla Şehit Sadr’ın üstünlüğünü, eşsizliğini ortaya koymaktadır. Bu kitapta var olan konular ve Şehit Sadr’ın bu kitapla neler söylemek istediği henüz örtülü kalmıştır. Bunu sadece bazı öğrencileri anlamış, bana göre bu görev öğrencilerinin boynuna kalmıştır. Onların bir an önce bu yolda adım atacağını, Şehit Sadr’a olan vefa borçlarını ödeyeceğini ve onun ilmi ekolünü ortaya koyacağını ümit ediyoruz. Onlar bu ve benzeri kitapların ilmi havzalarda okutulan ders kitapları haline gelmesi yolunda çaba göstermelidirler.
Burada henüz doğmamış olan “Muctemeuna” kitabına da işaret etmek istiyoruz. Çünkü şartlar Şehit Sadr’ın bu kitabı yazmasına el vermedi ve İslam kütüphanesi bu konuda büyük bir boşluk içinde kaldı. Belki de Allah Şehit Sadr’ın “Muctemeuna” kitabını yazmasına engel oldu ve böylece ilmi havzaların, düşünürlerin ve alimlerin bu boşluğu doldurmasına fırsat vermiş oldu. Onlar yapabilirlerse “Felsefetuna” ve “İktisaduna” dengi bir kitap ortaya koysunlar. Belki de Allah bu boşluğu yarışma için bir vesile kılmış ve böylece Şehit Sadr’ın eşsizliğini ortaya koymak istemiştir. Şehit Sadr’ın ilmi genişliği düşmanları olan Baas partililerin arasına da nüfuz etmişti. Onlar da Şehit Sadr’ın ilminin etkisinde kalmışlardır. Ama yine de kin ve kıskançlıklarından dolayı bunu açıkça itiraf etmekten kaçınıyorlardı. Zamanın Irak Cumhurbaşkanı olan Ahmet Hasan el Bekr kendisi için seçtiği bir takım sıfat ve lakapların yanına, bilgin ve düşünür sıfatlarını da eklemek istiyordu. Elbette Hasan el Bekr kendisine askeri ve idari bir çok sıfat ve lakaplar tahsis etmişti. Çünkü herkesin de bildiği gibi Irak kanunları Cumhurbaşkanının elindedir ve o kanunları istediği yere çekebilir. Kendisi için bir kanun maddesini çıkarması ve bu maddenin gölgesinde kendisine idari ve askeri bir lakap bağışında bulunması çok kolaydı. Bu bir delile de gerek duymamaktaydı. Çünkü bu işler anlaşmaya dayalıdır ve hiçbir değeri yoktur. Ama kendisini büyük bir düşünür veya bilgin olarak göstermek istediğinde ilmi bir delile ihtiyaç duymaktadır. Böylesi hususlarda devlet teşrifatı ve kanunlarla oynayarak kendisine bu lakapları vermek mümkün değildir. Bunun üzerine Hasan el Bekr cehaletini ortaya koyan bir takım işlere girişti ve bu konuda Şehit Sadr’ın ilmi gücünden istifade etmek istedi. O önce Seyyid Adnan Bekka ve sonra da Seyyid Ali Bedruddin’i göndererek Ahmet Hasan el Bekr adına bir kitap yazmasını istedi. Şehit Sadr doğal olarak bunu reddetti ve bu çabalar sonuçsuz kaldı. O üçüncü defa istihbarat başkanı Fazıl Berrak’ı kendisine gönderdi. Fazıl Berrak her ne kadar açıkça söylemese de güç ve kudret kullanacağını ima etti. Zira Fazıl Berrak dünyada tesis edilen en cani teşkilatın başkanıydı. Sonuçta eğer Şehit Sadr kendisine olumlu bir cevap vermezse büyük bir güç ve baskıyla karşı karşıya kalacaktı. Berrak ona şöyle dedi: “Rehber bir kitap yazmak istiyor, ama sürekli meşgul olduğu için bu konuda bir fırsat bulamıyor, o sizi bu işle görevlendirmek istiyor ve bu konu çok gizli kalmalıdır. Rehber bu iş için size istediğiniz parayı da verecektir. Bunu yaptığınız taktirde rehber nezdinde büyük bir makama da erişecek ve onun güvenini kazanacaksınız. Böylece hakkınızdaki bütün şüpheler ve ithamlar da ortadan kalkmış olacak.” Ama Şehit Sadr ona olumlu bir cevap vermedi ve sonradan benzeri bir teklifi de reddetti.
Şehit Sadr sonunda sahip olduğu büyük şahsiyet ve ruh, iman ettiği değerlere bağlılık, kendisini bu yola vakfetmiş olması, bütün gücünü bu yolda kullanması sebebiyle sonunda da bu yolda kendisini feda etti. Seyyid Kazım Hairi bu konuda şöyle diyor: “Bir gün Şehit Sadr bana şöyle dedi: “Felsefetuna” kitabını yazdığımda onu, “Cema’at’ul Ulema” adına bastırmak istedim. Bu yüzden bu kitabı onlara takdim ettim ve kitabın üzerine adımın yazılmasından vazgeçtim.”
Ama “Cema’at’ul Ulema” bu kitapta bir takım değişiklikler yapmak istiyordu. Oysa Şehit Sadr’a göre bu değişiklikler doğru değildi ve bunu kabul edemezdi. Sonunda bu kitabı kendi adına bastırmak zorunda kaldı.”
Şehit Sadr’ın bu yüce ruhu, makam ve mevki ihtirasından uzak oluşu, şöhrete yüz çevirişi adeta kitabın üzerindeki her türlü iltifattan uzak sade bir şekilde adının yazılışında tecelli etmiştir. Şehit Sadr kitaplarında adından başka hiçbir ismin kullanılmasına izin vermiyordu. Sadece adının yazılmasını istiyordu. Nitekim hatırladığım kadarıyla Şehit Sadr el Fetav’el Vazihe kitabını bitirdiğinde onu baskıya götürmek istedik. Birinci defterine, “Ayetullah’il Uzma Seyyid Muhammed Bakır es Sadr” diye yazılıydı. O bunu görünce “Hz. Ayetullah’il Uzma” tabirini karaladı ve bana şöyle dedi: “Bunlara gerek yok, aynı bu şekilde hiçbir lakap ve sıfat kullanmaksızın baskıya gönderin.”
İstihbarat başkası Fazıl Berrak Şehit Sadr’la görüşmesinde ondan Doktora tezine nezaret etmesini istedi. O kitabının Şehit Sadr’ın nezaretinde basılmasını istiyordu. Oysa Fazıl Berrak’ın o zamanlar yaşayan ve bu işleri yapan Mishel Eflak’tan yardım alması gerekirdi. Ayrıca Berrak onun partinin eşsiz mütefekkiri olduğunu söylüyordu. Ayrıca Fazıl Berrak, Şehit Sadr’dan daha çok Mishel Eflak’a yakın biriydi. O halde Fazıl Berrak neden kendi partisini düşündüğünden değil de bu partiye düşman olan Şehit Sadr’dan yardım istiyordu. Şüphesiz Fazıl Berrak ve diğerleri de Şehit Sadr’ın ilmi şahsiyetinin ve bütün ilmi alanlardaki özgür sıfatlarının etkisi altında kalmıştı. Bu yüzden kendi düşünürünü bir yana bırakarak partisinin düşmanına yönelmişti. Bizzat Fazıl Berrak, bir gün Şehit Sadr’a şöyle diyordu: “Biz seni öldüreceğiz ve senin için ağlayacağız.” İşte Fazıl Berrak bu sözüyle bu gerçeğe işaret ediyordu. Birinci sözü doğru, ikinci sözü ise yalandı. Çünkü onu öldürdüler ama ona ağlamadılar. İçlerinde taşıdıkları kin ve öfke yüzünden onun ve değerli kız kardeşi Bint’ul Hüda’nın mezarını saklı tuttular. Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun. Irak devleti hükümeti, Irak Komünist partisiyle anlaşmaya varınca mecburi olarak halka bir miktar özgürlükler tanımak zorunda kaldı. Komünist partisi çok güçlü bir kültürel saldırıya geçmişti. Komünist partisi sonunda Baas partisini tehdit edebilecek bir konuma geldi. Ardından Baas partisinin söylemleri yenilgiye uğradı ve partinin rehberi olan Mishel Eflak komünistler karşısında duramadı. Böylece Baas partisi büyük bir sıkıntıya düştü.
Elbette hükümet komünist hareketi kökten yok edebilir, hatta güç kullanarak kökünü kurutabilirdi. Nitekim bunu daha sonra yaptı. Ama o günkü şartlar karşısında Komünist partiye fikri ve kültürel çalışmalar hususunda özgürlük tanımak zorundaydı. Bu ise ya o dönemdeki hükümetin zayıflığından ya da eski Rusya’nın baskısından dolayı idi.
Şüphesiz hükümet bütün ilmi ve kültürel merkezleri aramış ve Komünist saldırılar karşısında durabilecek bir kitap bulamamıştı. Bu yüzden o zamanlar yasak olan “Felsefetuna” kitabına yöneldi. Oysa “Felsefetuna” kitabı Komünistlere saldırdığı gibi Baas partisinin ideolojisi olan sosyalist düşüncelere de saldırıyordu.
Bu yüzden hükümet hiçbir değişiklikler yapılmadan olduğu şekilde bu kitabın basılmasına izin veremezdi.
İşte hükümet bu nedenle istihbarat başkası Fazıl Berrak’ı göndererek bir takım değişiklikler yapıldıktan sonra “Felsefetuna” kitabını bastırılmasını istedi. Şehit Sadr hükümetin ne kadar zorluğa düştüğünü biliyordu. Ama Fazıl Berrak karşısında anlamazlıktan geldi ve ona “Felsefetuna” kitabını bastırmayı gerekli görmediğini söyledi. Ama Fazıl Berrak bu konuda ısrarlıydı ve Irak’ta küfür düşüncesinin yaygınlaştığını ve dolayısıyla tüm imkanlarıyla buna karşı koyması gerektiğini ifade etti. Fazıl Berrak bu konunun önemini ve devlet başkanının bu konudaki çabasını dile getirdi.
Şehit Sadr devletin bu konuda ısrarlı olduğunu biliyordu. O ister kabul etsin, ister etmesin hükümet istediğini yapacaktı. Dolayısıyla Şehit Sadr’ın ne yapması gerekiyordu? Hükümeti bu konuda istediğini yapmasına izin vermesi mi, yoksa kendisine seçtiği yerlerin silinmesine rızayet göstermesi mi daha iyi idi? Şehit Sadr ikinci tercihin daha iyi olduğunu görünce kitaptan silinmesi gereken yerleri tespit için bu çalışmalara nezaret edeceğini söyledi.
Fazıl Berrak da bu şartı kabul etti ve kitap Bağdat’ta basıldı. Şehit Sadr önceden belirttiği bölümlerin çıkartılması hususunda ise beni görevlendirdi.
Yani görüldüğü gibi Baas partisinin kuklaları bütün gurur ve zahiri azametlerine rağmen büyük düşmanlarından saydığı Şehit Sadr’ın ilmi azameti karşısında boyun eğmek zorunda kalmışlardı. İstemedikleri halde zorla kendilerini böylece küçük düşürdüler. Velhasıl genelde hükümet ve gücü elinde bulunduran kimseye düşmanının büyüklüğünü itiraf etmek çok ağırdı. Şehit Sadr’ın her gün öğleden önce halk ve müracaat edenlerle genel bir görüşmesi vardı. Bir gün vakarlı bir şahıs içeri girerek Şehit Sadr’a selam verdi. Şehit Sadr selamına cevap verdi ve onu en güzel şekilde karşıladı. Bir müddet sonra yeni gelen misafir konuşmaya başladı ve Şehit Sadr’a şöyle dedi: “Ben Doktor Abdulfettah Abdulmaksud’um.” Şehit Sadr ona yeniden “Hoş geldin!” dedi, geldiğine sevindi ve layık olduğu kadarıyla “İmam Ali” kitabını övdü.
Abdulfettah, Şehit Sadr’ın sözlerinden kendi kitabını okuduğunu anlayınca sevindi ve bu yüzden de ona kitabını sorunca da Şehit Sadr şöyle cevap verdi:
“Güzel bir kitap ve mübarek bir iştir.” Ardından bu kitabı çok övdü ve şöyle dedi: “Elbette bizim de bu kitap hakkında bir takım görüşlerimiz vardır.” Ardından bir çok cilt halinde basılan bu kitap hakkındaki görüşlerini belirtti. Abdulfettah Abdulmaksud büyük bir dikkatle Şehit Sadr’ı dinledi, dediği hususları kabul etti ve yeni baskılarında gerekli değişikleri yapacağına dair söz verdi. Üstad Abdulfettah Şehit Sadr’ın etkisinde kaldığından ayağa kalkıp taktir ve teşekkür için ellerini öptü. Şehit Sadr Abdulfettah Abdulmaksud’un kendisini görmeye geleceğini bilmiyor ve bu yüzden de önceden kitabı hakkında bir çalışma hazırlamış değildi. Abdulfettah ile yapılan bu görüş aniden yapılmıştı. Ayrıca Abdulfettah Abdulmaksud’un kitabını Şehit Sadr’ın kütüphanesinde hiç görmemiştim. Eğer Şehit Sadr bu kitabı okumuşsa en azından aradan on yıl gibi bir zamanın geçmiş olması gerekirdi.
Ayrıca üstad Abdulfettah Abdulmaksud da Şehit Sadr’ın yaptığı bu eleştiriden, onun sıradan bir insan olmadığı anladı ve bu yüzden de onun üstünlüğü ve eşsizliği karşısında şaşkınlığa düştü. İlginç olaylardan biri de Mısır sosyalist görüşünün kurucularından sayılan Doktor İsmet Seyfuddevle hakkında gerçekleşen olaydır. Doktor İsmet Mısır’da tanınmış büyük bir şahsiyetti. Bağdat’taki avukatlar kongresine davet edilmişti. Necef’in meşhur ailelerinden bir avukat da onu Şehit Sadr ile görüşmeye teşvik etti. Bu vekil kendisine sosyalizmin bir çok problemlerle karşı karşıya olduğunu ve bu zorluklar karşısında mukavemet gösteremeyeceğini, öte yandan Necef’te dünyada eşi olmayan büyük alimlerin bulunduğunu ispat etmek istiyordu. Ama bu gerçeği ona kim ispat edecekti? Bu gerçeği sosyalist görüşün ülkesindeki öncüsü sayılan bir şahsın kalbini güneş gibi kim aydınlatacaktı? Şüphesiz bu kimse eşsiz dehası ve gücüyle şehit Sadr’dan başkası değildi.
Doktor İsmet Seyfuddevle’nin başkanlığında bir grup seçkin avukatlar iki saat kadar süren bir görüşme gerçekleştirdiler. Şehit Sadr büyük bir dikkatle onların sorularına derin cevaplar verdi. Sosyalizmi hallaç pamuğu gibi çırpıp temelden yıktı. Oradakilerin tümü, sosyalizmin zayıf temellerini gözleriyle müşahede ettiler. Marksizm’in üzerine giydirilen fakirlik edebiyatını sırtlarından çekip çıkardı ve onlara İslam dininin ilahi ve ebedi bir din olduğunu ispat etti. Böylece insanı sadece İslam’ın kurtarabileceği anlattı. Dolayısıyla eğer insanlık İslam’a iman edip ona sarılacak olursa İslam onları içinde bulunduğu fakirlikten ve sefaletten kurtarmaya muktedirdir. Şehit Sadr bu konuda bir çok delil getirdi ve oradaki insanları şaşkınlığa düşürdü.
Bu görüşmede hiç kimse kendi iddiasını ispat etmek için Şehit Sadr’ın delilleri karşısında mukavemet edemedi ve Dr. İsmet’in savunduğu sosyalizmi kurtaramadı. Görüşme sona erdi, sırayla vedalaşarak ayrıldılar. En son ayrılan Iraklı avukat Şehit Sadr’ı alnından öperek şöyle dedi: “Yüzümüzü hak ettin ey efendi! Allah da senin yüzünü hak etsin.” Ben de bu olaylar karşısında çok sevince boğuluyordum. Ama zamanla bu olayları çok gördüğüm için sıradan bir iş haline geldi ve böylece her gün Şehit Sadr’ın ilmi bir kerameti daha ortaya çıktı.
Bu gücün ötesinde nelerin gizli olduğunu sen nereden bileceksin? Şehit Sadr’ın başkalarından ayrıldığı bu ilmi ve fikri derinliğin nereden kaynaklandığını nasıl bileceksin? Bu boyutu sadece şu iki hususla ispat etmek mümkündür:
1 Şehit Sadr’ın ilim tahsil etmekteki marifeti ve ihlası ve bu ilmini mukaddes şeriat yolunda kullanması, hiçbir şahsın menfaatini gözetmeyen halis bir niyet içinde olmasıdır. Elbette bunları hiçbir delil olmaksızın sadece övmüş olmak için demiyorum, zira güç karşısında teslim olmayan hayatını iman ettiği değerlere feda eden, bu yüzden bir çok işkencelere katlanan bir kimsenin ihlasını ispat etmek için bizim delil göstermemize gerek yoktur.
O, “Felsefetuna” kitabını “Cema’at’ul Ulema” adıyla bastırmak ve kendi adını silmek istiyordu. Oysa “Felsefetuna” kitabı tek başına yazarı için eşsiz bir ilmi ve toplumsal bir makam kazandırabilecek bir eserdi. Zaten insanlardan kopup halis bir şekilde Allah’a yöneldiği için Allah onu teyit etmiş ve korumuştur. Son yıllarda Şehit Sadr’ın sorulan sorulara verdiği cevapları düzenlemek istedim. Bu konuda sorulan en önemli ve ilginç soruları bir araya toplamaya çalıştım. Şehit Sadr her ne kadar sorular derin de olsa büyük bir sadelikle cevap vermiştir. Ömrüm boyunca Şehit Sadr’ın bir soru karşısında ağır davrandığını, şaşkınlığa düştüğünü görmedim. Onun hiçbir ön hazırlığı olmaksızın sorulan sorulara, detaylı bir cevap verişi karşısında şaşırmamak mümkün değildir. Şehit Sadr insanın aklına bile gelmeyen nice sorulara büyük bir içtenlikle cevap veriyordu.
Şehit Sadr’ın kütüphanesine baktığımda bu hayranlığım daha da artıyordu. Zira kütüphanesi oldukça küçük ve sınırlıydı. Şehit Sadr’ın ilmi düzeyi ile uyumluluk içinde değildi. Hatta bu yüzden bazen Şuşteriha Hüseyniyesi’nin kütüphanesine gidiyordu. Çünkü Şehit Sadr’ın şahsi kütüphanesinde büyük ve temel kaynaklar bulunmuyordu.
Şehit Sadr, kitap dışında başka hiçbir desteği olmadığı halde böylesine büyük bir ilmi ve kültürel çalışmayı nasıl gerçekleştirebilmiştir? Bir gün bu sorunun cevabını bulmaya çalıştım ve Şehit Sadr’dan şunu sordum: “Bu kitaplarınız size sorulan karmaşık sorulara cevap verecek bir düzeyde değildir. Size bu sınırlı kaynaklara rağmen bütün bu farklı ve zor sorulara nasıl cevap verebiliyorsunuz?” Buna şöyle cevap verdi: “Bu konuda ben kendim de şaşkınlık içindeyim. Bazen birisi soru sormaya başlayınca sorusu bittiği ana kadar zihnimde bir cevap bulamıyorum. Ama sorusu bittiğinde cevabın karşılık hazır duruyor ve adeta önceden hazırladığını zannediyorum.” Evet o gerçekten Peygamber’in (s.a.a) ilim kapısı olan H.z Ali’nin (a.s) öğrencisi idi. Dolayısıyla Hz. Muhammed (s.a.a) ve Ali’nin (a.s) dertlerini taşıyan bu kalbin o berrak ilim deryasından istifade etmesi ilginç değildir. Şehit Sadr’ın annesi de bizlere bu görüşümüzü onaylayan şu hikayeyi nakletti: “Şehit Sadr, ilmi hayata atıldığı ilk günden itibaren, İmam Ali’nin (a.s) ziyaretine gidiyor ve orada namaz kılıyordu. Namazdan sonra orada oturuyor, ilmi karmaşık konuları düşünüyordu, İlim şehrinin kapısı olan Hz. Ali’den (a.s) bu karmaşık sorulan karşısında ilham alıyordu. Bazen, “Müminlerin Emiri’nin (a.s) hareminde hiçbir sorunun cevabını bulmakta zorlanmıyorum” diyordu. Ama Şehit Sadr bir müddet ziyarete gidemedi ve hiç kimsenin bundan haberi yoktu. Sonunda Şehit Sadr’ın babasının vefakar hizmetçisi rüya aleminden İmam Ali’yi (a.s) gördü. İmam ona şöyle buyurdu: “Oğlum Seyyid Muhammed Bakır Sadr’a neden dersimize katılmadığını sor.” Bu hizmetçi uyandığında gördüğü rüyayı Şehit Sadr’a anlattı, bunun üzerine Şehit Sadr yeniden ziyaret etmeye başladı ve orada çok derin ilmi meselelere çözüm aradı. Artık ölünceye kadar da bu programını uygulamaya çalıştı.
2 Şehit Sadr kendini eğitmek için özel bir metottan istifade ediyordu. Günde 20 saate yakın bir zamanını ilim tahsiline ayırıyor, bu saatleri okuma, yazma ve düşünceye ayırıyordu. Düşüncesi daha çok vakit alıyordu. Bu Şehit Sadr’ın ilmi buluşları hususunda kullandığı yeni bir metottu. O sadece başkalarının ilmini taşımıyor ve düşüncelerini hafızasına kaydetmiyordu, her şeyi dikkatlice inceliyor, hak ve batılı delille birbirinden ayırt ediyordu. Ayetullah Seyyid Kazım Hairi’nin Şehit Sadr hakkında şöyle dediğini işittim: O Eflatun felsefesini kökünden söküyor, havaya savuruyordu. Şehit Sadr öğrencileriyle yaptığı özel toplantılarda böyle bir çalışmayı başlatmış, ama onu bir kitap haline getirmemişti. Zira insanlardan bazısının bu yolla Allah’a iman ettiğini görüyor ve dolayısıyla bu konuya girmeye gerek görmüyordu. O eğer bunu yapacak olsaydı, şüphesiz dünya filozofları arasında yer alırdı. Toplumsal ve ilmi makamı İslam dünyasının dışına taşardı. Ama o dini maslahatı bu felsefi işi yaptığı taktirde elde edeceği şöhrete tercih ediyordu.”

Seyyid Muhammed Bakır Hekim’in Dilinden Şehid Sadr
Şehid Sadr’ın diğer talebelerinden biri olan Hz. Ayetullah Seyyid Muhammed Bakır Hekim bir yazısında şehidin ilmi ve özgün boyutlarını ele almış ve şöyle demiştir: “Şehid Sadr’ın bir açıdan, örneğin tefsir konusundaki ilmi şahsiyetine baktığımızda, Şehid Sadr’ın tefsir için yapmış olduğu işlerini açıkça ortaya koyabilmek için ilk önce Şehid Sadr’ın sahip olduğu çeşitli boyutlarına özetle de olsa bir işaret etmek zorundayız. Bu boyutların çeşitli açıları vardır. Zira onun genişlik, derinlik, gerçekçilik ve zahiri şekliyle ilgilidir. Elbette bunlar Şehid Sadr’ın hayatında görülen engelleyici etkenlerden ayrı mütalaa edilmelidir. Bu yüzden Şehid Sadr’ın faaliyetleri ve yaşam tarihi hususundaki detaylı bir bilgi onun ilmi şahsiyetini değerlendirmede çok önemli bir rol oynayacaktır. Ama ben burada Şehid Sadr’ın portresini açığa koyan bu boyutlardan bazısına kısaca bir işaret etmek istiyorum.
Şehid Sadr’ın ilmi çabaları, bir şekilde İslami inanç, İslam şeriatı ve İslami toplum ile ilgisi bulunan tüm islami ilimleri kapsamaktadır. O özetle fıkıh, usul, felsefe, akaid, hadis, rical, İslam tarihi, tarih felsefesi, mantık, İslam devleti, siyasi iktisat, ve İslam toplumu hususunda bir çok konuyla yakından ilgilenmiştir. Bir konuya çok çeşitli boyutlarıyla bakmış, konuyu çok kapsamlı ele almıştır. Nitekim bazı hususlarda, en azından fıkıh, usul de felsefede çok detaylı ilmi görüşler ortaya koymakta, o konudaki çeşitli şekilleri söz konusu etmektedir.

Yenilik ve İhtiyaç
Şehit Sadr şümul ve genişliğe bir hedef gözüyle bakmıyordu. Yazdığı konuları ele alış tarzında derinliğe ve yeniliğe önem veriyordu. Öyle ki araştırmacılar Şehit Sadr’ın ele aldığı konularda sürekli yeni hususlara rastlamaktadır.
Ayrıca Şehit Sadr ele aldığı konularda, o güne dek, söz konusu edilmemiş konuları bulmakta, o boşlukları doldurmaya çalışmakta ve İslami konuları böylece genişletmeye çalışmaktaydı.
Şehit Sadr’ı çeşitli ilmi, toplumsal ve siyasi kuruluşlarda ön plana çıkaran asıl nedenlerden biri de şüphesiz buydu.

Detaylara Teveccühün Yanısıra Yeni Bir Görüş Ortaya Koymak
Şehit Sadr konulardaki derinliği de bir hedef olarak görüyordu. Derinliğin yanısıra kendisine doğru hareket ettiği başka bir hedefi de vardı. Bu da konuları detaylıca açıklayabilecek tümel ve genel görüşler elde edebilmek ve benzeri konularda dayanak kılabileceği kaideler ortaya koyabilmekti.
Dolayısıyla Şehit Sadr hiçbir zaman detaylara koyulmak ve derinleşmekle yetinmiyordu. Tikel gerçeklerden, detaylarını da kapsayan tümel gerçeklere geçiyor, aralarında ilişki kuruyordu. Bu da Şehit Sadr’ın çalışmalarına bir yenilik ve derinlik kazandırıyor, yepyeni bir boyut ortaya koyuyordu. Bu boyut İslam’ın diğer maddi yeni medeniyetlerle karşı karşıya gelmesinde de çok önemli bir role sahipti.
Şehit Sadr olayları temellendirmek hususunda da ilmi bir özgünlüğe sahipti. Çeşitli konuları, örf ve teknik zevklerin hükmettiği olayları konumsal ilmi tahlile tabi tutuyor ve ilginç bir sonuç elde ediyordu. Böylece genel örfün ve insani zevkin şekillenmesini izah etmeye çalışıyordu. Şehit Sadr bu önermeleri laboratuarında inceleme yapan bir bilgin gibi inceden inceye toplumsal ve terminolojik bir olgu olarak inceliyor, bu önermenin kucağında büyüdüğü ve geliştiği ortamı görmezlikten gelmiyordu. Nitekim bu gerçek akli siret ve zuhur veya “yerleşik olmayan çelişki” olarak adlandırılan toplu örf metotlarını ele alırken açık bir şekilde göz önünde bulundurulmaktadır.
Belki de “el Uses’ul Mentikiye li’l İstikra” kitabı da yaygınlık ve tümevarımcı yoldan elde edilen yakinin bir yorumu mahiyetini taşımaktadır.

Realite ve Tecrübe
Realite Şehit Sadr’ı diğerlerinden seçkin kılan ilmi özelliklerden biridir. Bu realite dini ve içtimai ve her konunun temeli sayılmaktadır. Yani hareket dış realiteden başlamalı, ardından o gerçeğin yorumu hakkında Kur’ani, şer’i, ilmi ve tarihi kanunlardan istifade edilmelidir. Yani nassı ya gerçeklerle yorumlamalı, ya gerçekleri görmezlikten gelerek yorumlamalı, veya gerçekleri nasslarla yorumlamalı, ya da şer’i bir nass vesilesiyle incelemeli veya o gerçeği düzenlemek için gelen nassa dayalı bir hedefi gerçekleştirmek için çaba göstermelisin. Bunları birbirinden ayırt etmen gerekir.
Şehit Sadr beşeri deneylerin sonuçlarını inceleyip mukayese edince bu gerçeğe büyük bir derinlik kazandırmıştı. Zira sadece delil gösterilmesine teveccüh edilen görüşler daha fazla gerçeklik kazanmakta, açıklığa kavuşmaktadır. Bu boyutu Şehit Sadr’ın ilmi çalışmalarında açıkça görmek mümkündür. Örneğin “Felsefetuna”, “İktisaduna” ve “Konulu Tefsir” çalışmalarında Şehit Sadr çağdaş beşeri tecrübe ürünlerini İslam görüşünü anlamanın esası olarak ele almıştır.

Muhtevanın Yanısıra Şekle de Önem Vermek
Şehit Sadr muhtevaya teveccüh etmenin yanısıra şekil ve kalıba teveccüh etmeye de özen gösteriyordu. Zira neticede şekil de muhtevanın hedefine hizmet etmektedir. Öte yandan Şehit Sadr çeşitli düzeylerde olmasına rağmen tüm bir ümmet için yazıyordu. Sadece kendisi için veya ilmi seçkin şahsiyetler için yazmıyordu.

Toplumsal Deneyler
Şehit Sadr gerçek hakkında da sadece gerçeği düşünme, hayal etme veya hakkında bir konuyu inceleme şekliyle yazmıyordu. Bir çok hususta akıl ve ruhuyla, tecrübe ve hisse dayalı müşahedeleriyle, yani gerçekle iç içe yaşıyordu. Şehit Sadr gerçekler arasında hareket ediyor, her gün bu gerçekleri kullanıyordu. Bu da içinde yaşadığı karşılıklı toplumsal ve siyasi çekişmelerden ve ümmetin her kesimiyle olan yaygın ilişkisinden kaynaklanıyordu. O sürekli halkın her kesimiyle; alim, talebe, avukat, davetçi, üstad, üniversiteli ve sıradan halkla ilişki halindeydi. Bu vesileyle hem dini kesimlere, hem de dini olmayan kesimlere teveccüh ediyordu.
Şehit Sadr Bağdat, Kazımeyn ve Lübnan’a yaptığı gezilerinde sürekli bu topluluklara gidiyor, olayları bizzat yakından takip ediyordu. Bu kuruluşlar da Şehit Sadr’a kapısını açmış ve oraya gelen bütün halk ile yakın bir ilişkiye geçmesini sağlamıştı. Orada halkın her kesiminin sorularına cevap veriyordu.
Bu esas üzere Şehit Sadr’ın yazılarının muhtevası çok derin ve ince olduğu kadar aynı zamanda da anlayışı kolay ve rahattır. Şehit Sadr ilmi konuların mümkün olduğu kadar sıradan insanlar için kaleme alıyordu. Nitekim ed Durus fi’l Usul, İslam Yekud’ul Hayat, Medreset’ul İslamiye, el Fetav’el Vaziha ve Mukaddimet’ul Fetav’el Vaziha ve Mukaddimet’ul Fetav’el Vaziha adlı kitaplarında bu konu açıkça göze çarpmaktadır. Şehit Sadr’ın en önemli tefsir çalışması da bu çerçevede ele alınabilir.
Bu açıdan söylenebilir ki Şehit Sadr’ın sadece siyasi çalışmaları değil, ilmi çalışmaları da insanların geneline yönelikti. Sadece bazı ilmi çalışmaları özel seçkin kerime hitap etmektedir. Bazı fıkhi, usuli ve mantık ile ilgili çalışmaları buna örnek gösterilebilir. Elbette bu konuları bile mümkün olduğu kadar sade bir dille ele almaya çalışmıştır. Öyle ki bir çok konuları kolayca anlaşılmakta, derk edilmektedir.
Şehit Sadr en önemli ilmi eseri olan “el Uses’ul Mantıkiye li’l İstikra” kitabını yazarken bile bu kitabı yazma hususunda gösterdiği çaba ile bu kitabın ümmet için getireceği fayda arasında da bir denge oluşturmaya çalışmış ve “Bu kitabın yazılımı salt ilmi bir temayül ile gerçekleşmiştir” demiştir.
İlmi kitapların inanç, fıkıh, usul ve insani bilgi dallarındaki tüm faydalarına rağmen sürekli ümmet için ne kadar faydalı olacağını da göz önünde bulundurmuştur.

İşleri Çabuk Yapmak
Şehit Sadr’ın ilmi çalışmalarının başlıca özelliklerinden biri de işlerdeki hızıdır. Örneğin iki defa ve iki şekilde yazdığı ve ikinci şekliyle bastırdığı “Felsefetuna” kitabını on ay gibi kısa ve çok zor şartlar altında kaleme almıştır. Şehit Sadr bu kitabı kaleme almak için Marksist kitaplarının bir çoğuna müracaat etmiş ve bu felsefi düşüncenin zayıf noktalarını ortaya koymaya çalışmıştır. Bunların yanısıra demokrasi felsefesi ve İslam sahasındaki bir çok eserlere de baş vurmuştur. Bu kitapların çoğu da şehit Sadr’ın ortaya koyduğu ilmi tartışmayla fazla bir uyum içinde olmamakla birlikte pazarda bulunur türden kitaplar da değildi.
Şehit Sadr 422 sayfa olan Durus fi İlm’il Usul kitabının 1. cildini 34 günde, 474 sayfa olan ikinci cildini ise üç hafta gibi kısa bir dönemde kaleme almıştır. “el İslam Yekud’ul Hayat adlı kitabını ise ilmi çalışmalarının, öğrenciler ve halkın işleriyle uğraşmanın yanısıra bir aydan kısa bir dönemde yazmıştır.
Şehit Sadr tüm işlerinde böyleydi. Bütün bunların yanısıra düzenli bir ilmi ve günlük çalışmasını da aksatmadan sürdürüyordu.

Bir Çok Engele Rağmen İlmi Eserler
Şehit Sadr bütün bunların yanısıra Allah yolunda şehadet sorumluluğu içinde siyasi ve içtimai alanda da tek başına bir mektep idi. Bilindiği gibi bu siyasi ve toplumsal işler ilmi işlerle pek uyumluluk arz etmemektedir. İlimde derinleşme, dikkat ve ilmi birikime büyük bir zarar vermektedir.
Şehit Sadr’ın taşıdığı iki özelliğe dikkat edecek olursak Şehit Sadr’ın siyasi işlerle ilgilenmediği taktirde ilmi boyutunun ne kadar da derin ve yaygın olabileceğini tüm çıplaklığıyla rahatça görebiliriz.
Şehit Sadr’ın bu iki özelliğini şöyle beyan etmek mümkündür:
1 Şehit Sadr ilmi işlerle meşgul olurken gece gündüz belli saatlerini düşünceyle geçirir ve şöyle derdi: “Ben uyanır uyanmaz kaldığım yerden düşünmeye devam ediyorum. Etrafımdaki gürültüler beni bundan alıkoymuyor, hatta daha sesli ve kalabalık bir ortamda daha rahat düşünebiliyorum.”
2 Şehit Sadr, siyasi ve içtimai işlerle şer’i bir görev olduğu için ilgilenir, ama insanlara karışmaya ve toplumsal işlerle ilgilenmeye istekli olmazdı. Şehit Sadr daha çok ilmi işlerle uğraşmayı severdi. Her ne kadar uzarsa uzasın ve her ne kadar yalnız kalırsa kalsın asla yorulmaz, usanmazdı. Bu yüzden Usul kitabını yirmi yaşındayken yazmıştır. Bu konuda kendisi şöyle demiştir: “Bu yazılar usuli düşüncelerimin hepsini kapsamaktadır. Aradan yıllar geçtiği halde düşüncelerimde fazla bir değişiklik vücuda gelmedi.”

İlmi İşlerin Engelleyici Faktörlerle İç İçe Oluşu
Bütün bunlara rağmen şehit Sadr toplumsal ve siyasi şartları ilmi çalışmaları doğrultusunda olumlu bir şekle dönüştürebilmiştir. Hatta şehit Sadr’ın bir çok ilmi eserlerine bu toplumsal ve siyasi şartlar katkıda bulunmuştur. Bu şartlar şehit Sadr’daki ilgi gücü arttırmış ve ona adeta yeni ufuklar açmıştır. El Benk’ul Larebevi, İktisaduna, İslam Yekud’ul Hayat, Tefsir’ul Mevzui ve Tarih’ul Eimme adlı kitapları bu şartların ortaya çıkardığı çalışmalardır.
Şehit Sadr’ın ilmi işlerinin siyasi ve toplumsal işlerle ilişkisini de düzenleyecek bir boyuta sahipti ve bu işi sadece zihni bir uğraş olarak görmüyordu. Şehit Sadr, “İktisaduna” adlı kitabında okuyuculara “Mectemeuna” kitabını da takdim edeceğine dair söz vermişti. Ama bu kitabını ilmi bir kalıp içinde takdim etmedi. Gerçi bir çok temel konularını ve bölümlerini diğer ilmi çalışmaları arasında kaleme almıştır. Nitekim bu konuları İslam Yekud’ul Hayat, Medreset’ul İslamiye, Tefsir’ul Mevzui ve diğer bazı makalelerinde de görebilmekteyiz.
Bu esas üzere Şehit Sadr’ın önceki alimlerin sahip olduğu derinlik ve ilmi genişliğin yanısıra yenilik, realite ve halkla ilişkilerini düzenleyen kolay metotları da bir araya getirebildiğini de görmekteyiz. Bu iki özelliğini siyasi mücadelesi ve ilmi çalışmalarının yanısıra sürdürmüştür. Bütün bunların yanısıra dini ilimler sahasında sayısız talebe yetiştirmiştir. Bütün bu boyutları bir anda tümüyle taşıyabilen İslam alimi çok azdır.
Şehid Sadr’ın ilmi boyutları etrafında bu söylediklerimizden sonra kısa olarak onun tefsir çalışmalarına bir işaret etmek istiyoruz.

Şehid Sadr’ın Kur’an ve Tefsir Çalışmaları
Şehid Sadr’ın Tefsirdekli Metodu

1. Bölüm: Şehid Sadr’ın Kur’an ve Tefsir Çalışmaları
Şehid Sadr’ın Tefsir çalışmalarını aşağıdaki dört kitap şeklinde özetlemek mümkündür: Elbette bunlar onun kitapları araştırmaları ve bazı makaleleri arasında yapmış olduğu çalışmalardan ayrıdır.
1 Muhazerat fi Ulumi’l Kur’an
2 Muhazerat fi Tefsiri’l Mevzui
3 İslam yekud’ul Hayat (İnsanın hilafeti ve Peygamberlerin şahadeti)
Usul ilminde söz konusu edilen Kur’an bahisleri örneğin Kur’an’ın zuhuru, veya deliller birbiriyle çeliştiğinde Kur’an’a sorulması gerektiği bahsi gibi.

Bu Bağımsız Tefsir Kitaplarının Kısaca Bir Tanıtımı
1 Muhazaret fi Ulum’il Kur’an
Bağdat usul u din fakültesi 1965 yılında kuruldu. Bu fakültenin kuruluş sebebi İslami güçleri eğitmekti. Burada yetişen insanlar İslam’ın çeşitli alanlarında özellikle eğitim ve öğretimde büyük bir görev üstleneceklerdir. Bu fakülte Şehid Sadr’ın özel nezareti altındaydı. Zira Ayetullah’il uzma Hekim’in önderliği ile ilişkisi vardı.
Bu yüzden Şehid Sadr’dan fakültenin kur’an ilimleri sahasındaki eğitim programını yazmasını istediler. Bunun üzerine Şehid Sadr birinci yılın programını ile ikinci yılın programının bir bölümünü yazdı ve ben de fakültede bu alanda ders veriyordum. Burada söylenen dersler sonra bir kitap halinde Tahran’da basıldı. Daha öncede usul-i din fakültesinde Risalet’ul İslam yayın organında basıldı ve yayınlandı.
2 Muhazerat fi Tefsiri Mevzui
Bu kitap da Şehid Sadr’ın on dört dersinden oluşmaktadır. Son dersi tutuklanmadan iki hafta önceye aittir. Şehid Sadr buradaki son dersinde ölümünün yaklaştığını hissettiğini dile getirmektedir. Bu tefsiri derslerinin başlangıcı, İslam döneminden sonra Necef’in ilmi havzalarında geniş bir hareket başlatma gereğinden doğmuştur. Şehid Sadr haftanın bazı günleri fıkıh dersini tatil ediyor ve tefsir dersleriyle uğraşıyordu. Şeyh Tusi camisi bu dersleri öğrenmek veya kaydetmek isteyen din alimleri ile doluyordu. Şehid Sadr bu derslerde konulu tefsir metodunun konularına, Kur’an’da tarih sünnetlerine ve Kur’an ı Kerim’de toplumun temellerine işaret ediyordu.
3 El İslam Yekud’ul Hayat (Hilafet’ul İnsan ve Şahadet’ul Enbiya)
Bu çalışmada altı bölümden oluşmaktadır. Daha çok fıkhı konular ele alınmış ve İslam inkılabının zafere erişmesinden sonra kaleme alınmıştır. Bu eserde sürekli devrimler karşısında söz konusu olan konular ele alınmış ve incelenmiştir.  İslam cumhuriyeti, İslam toplumunun iktisadi biçimi, insanın hilafeti ve peygamberlerin şahadeti, İslam devletinde gücün kaynakları ve İslam toplumunda bankacılığın genel ilkeleri gibi konular ele alınmıştır.
Bu eserde bu altı konu incelenmiş ve bu arada İslam inkılabına olan aşkını ümmetin imamının şahsına olan ilgisini ve büyük devrime verdiği değeri dile getirmiştir. Biz burada dördüncü konu olan “İnsanın hilafeti ve peygamberlerin şahadeti” konusundan biraz bahsetmek istiyoruz. Şehid Sadr bu bölümde şöyle diyor: “Bu çalışma insan toplumunun hayatını düzenleyen iki önemli ilahi çizgiyi incelemektedir. Bu çalışma insanın hilafeti ile ilgili temel konuları, metotlarının, bu gidişat üzerindeki ilahi nezaretin, insanın yeryüzündeki hareketi ile yakından ilgisi olan dini fikirlerin özetidir. Ayrıca İslam ve Kur’an’a göre toplum, toplumun değişim şekli ve toplumdaki değişimler hakkında temel düşünceler ortaya konmaktadır.”
4 İlm-i Usul’deki Kur’ani Konular
İlm-i usulde yer alan bir takım konular da direkt olarak İslam hükümlerinin temel kaynaklarından biri olan Kur’an ile yakından ilgilidir. Bu konulardan biri Kur’an’ın zuhuru meselesidir. İlm-i usulde genel anlamda zuhurun hüccet oluşunu kabul ettikten sonra zuhurun hücciyet ölçüsü etrafında tartışılmaktadır. Zira bu hüccet oluşta bir sınırlandırma veya sınırlılık söz konusu edilebilir. Bu konulardan biri de rivayetlerin Kur’an’a takdim edilmesidir. Böylece rivayetin hüccet oluşu veya iki rivayet çeliştiğinde birinin tercihi hususunda rivayetin hüccet ve sıhhat ölçüsü tespit edilmektedir. Rivayetlerin Kur’an’la uyumlu olup olmayışı, örfi ve yerleşik çelişki ile sağlam çelişki gibi konular tartışılmaktadır. Elbette ilm-i usulde benzeri diğer konular da göze çarpmaktadır.
Gerçekten de Şehid Sadr’ın şahsiyetinin bu boyutu hakkında her ne yazılırsa yazılsın veya söylenirse söylensin ve bunlar her ne kadar önemli de olsa onun ilmi dehasının sadece bir parçasını göstermektedir. Bu konuda detaylı bilgi öğrenmek isteyenler Şehid’in geride bıraktığı değerli eserlerine müracaat etmek zorundadır.

Şehid Sadr’ın telif ve Tedris çalışmaları
Şehid Sadr’ın iki ders celesesi vardı. Birinci celesesi usul dersi idi. Bu dersini Cevahiri Mescidinde akşam ezanından bir saat sonra ve hafta içinde veriyordu. İkinci celesesi ise fıkıh hakkında olup bu dersini de Şeyh Tusi camisinde hafta içi her gün sabah saat 10’da veriyordu. Ayrıca ikindi vakitleri özel öğrencilerine de evde ders veriyordu. Burada da fıkhi meseleleri ele alıyordu. Ama son günlerde daha çok beşer zihnin tahlili ile felsefi konulara dönüşmüştü. Bu oturumlarda siyasi ve toplumsal bir çok konular ele alınıyordu. Şehid Sadr taklit mercii olmadan önce İmamların şahadeti münasebetiyle çok değerli dersler vermiştir. Bazıları kasetlerde mevcuttur ve diğer bazıları ise “Ehl’ul Beyt (a.s), Tenevvu-u Edvar ve Vahdet u Hedef” adını taşımaktadır. Elbette söylemek gerekir ki şehid Sadr’ın bütün fıkhı ve usuli dersleri kasetlere alınmıştır. Bütün yazıları ve dersleri şahadetinden sonra Eflak rejimi tarafından müsadere edilmiş, dolayısıyla derslerinden ve kasetteki tartışmalarından çok azı dışında tümü yok edilmiştir.

Şehid Sadr’ın eserleri
1 Gayet’ul Fikr fil İlm’il usul ki, bu kitap on cilt olup sadece beşinci cildi basılmıştır.
2 Fedek fi’t Tarih
3 Felsefetuna
4 İktisaduna
5 Medreset’ul İslamiye
Bu eser, “Çağdaş İnsan, Toplumsal Sorunlar ve İslam İktisadı Hakkında Ne Biliyorsun?” gibi başlıklar ele alınmıştır.
6 el Mealim’ul Cedide li’l Usul
7 el Bank’ul Larebevi li’l İslam
8 el Uses’ul Mantıkıyye li’l İstikrar
9 Buhus fi Şerh’îl Urveti’l Vuska ki dört cilt halindedir.
10 Mucez-u Ahkam’il Hac
11 el-Fetave’l Vazihe
12 Durus fi İlmi’l usul ki üç cilt halindedir. Ve üçüncü cildi üç bölüm halindedir ve üçüncü bölümü iki cilt halinde basılmıştır.
13 Behsun Hevl’el Velaye
14 Bahsun hevl’el Mehdi
15 Taliketun ala Risalet-i Bulget’ur Rağibin bu kitapta şu anda ne yazık ki kaybolmuştur.
16 Taliketun ala Minhac’us  Sadikin li’s Seyyid’il Hekim ki iki cilt halindedir.
17 Taliketun ala Menasik’il Hac li’s Seyyid’il Hui
18 El İslam Yekud’ul Hayat adlı dizi çalışması olup şu bölümlerden oluşmaktadır:
a Lemhet’ul Fikhıyyet’ul Temhidiye en Meşru-i Destur-i Cumhuriyet’il İslamiyye fil İslam
b Suretun en İktisad’il Mucteme’il İslam
c Hututun Tefsiriyetun en İktisad’il  Mucteme’il İslami
d Hilafet’ul İnsan ve Şehadet’ul Enbiya
e Menabi’ul Kudret fi Devlet’ul İslamiye
f el-Uses’ul Amme fi’l Bank fil Mucteme’il-islami
19 Muhazarat fi Tefsir-i Mevzui fi Tefsir’il Kur’an
Bu kitap Medreset’ul Kur’an başlığıyla yayınlanmıştır. Şehit Sadr’ın daha bir çok eserleri vardı ki devlet bunu yağmalayarak yok etmiştir. Şehit Sadr’ın zindanda yazdığını gördüğüm ama henüz adını bırakmadığı bir kitabı da vardı. Ben konusunu sorunca, “Bu kitap Usul-i Din hakkındadır” demişti. Bu kitabı da devlet onu şehit ettikten sonra yağmaladı ve yok etti.


more post like this