Bismillahirrahmanirrahim

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Selat ve selam efendimiz Muhammed’e (s.a.a) ve onun tertemiz Ehl-i Beyt’ine (a.s) olsun.
Dünya Ehl-i Beyt (a.s) Kurultayı Genel Sekreterliği makamında bulunan biri olarak Müminlerin Emiri ve Muttakilerin Mevlası Hz. Ali (a.s) bu mübarek doğum gününde çoğunluğunu Kum ilmiye havzasında ikamet eden yabancı öğrencilerin oluşturduğu siz aziz kardeşlerin huzurunda bulunmam benim için apayrı bir tevfik ve başarıdır.
Böyle bir oturumun gerçekleşmesi ile yakın bir tanışma gerçekleşti, yakından nurani yüzlerinizi ziyarette bulunmuş oldum ve burada bu vesileyle Dünya Ehl-i Beyt (a.s) kurultayı olarak sizin tahsil etmekte olduğunuz kurumlar arasında uzun süreli, kapsamlı ve organizeli bir işbirliğine hazır olduğumuzu ilan etmek istiyorum. Şimdiye kadar her ne kadar sınırlı düzeyde bir  işbirliği gerçekleşmişse de bu işbirliğinin bundan böyle sürekli ve daha da organizeli olmasını ümit ediyorum.
Dünya Ehl-i Beyt (a.s) Kurultayı’nda hizmet eden bizleri ilgilendirdiği kadarıyla böyle bir hazırlık içinde olduğumuzu bildirir ve bu müessesenin saygın müdüriyetinin de buna paralel bir hazırlık içinde olmasını ümit ederim. Kendisi hakkındaki bilgimiz esasınca böyle bir hazırlık içinde olacağını da biliyoruz.
Biz bu konuyu da iyiye yorumluyor ve Ali bin Ebi Talib’in (a.s) günü olan bu mübarek günü, Dünya Ehl-i Beyt (a.s) Kurultayı ile Kum’da ikamet eden yabancı öğrencilerin tahsil ettiği eğitim kurumları arasında işbirliği için genel bir davetin başlangıç günü olarak göz önünde bulunduruyoruz. Şimdi günümüz dünyasında neyin peşinde olduğumuzu kısaca bir göstermek istiyorum. Genel hatlarıyla bizim ve sizin bu davetten maksadımız nedir?
Hedef gerçek İslami tebliğ cihetinde üstlenmiş olduğumuz görevi yerine getirmektir. İsmet ve taharet Ehl-i Beyt’i (a.s) de insanları bu İslam’a davet etmişlerdir. İslam tarihi boyunca bazı fırkalar İslam’a bir takım güzel şeyler isnat etmişse de mutahhar İmamlar (a.s) yoldaki işaretler olarak Müslümanların yolunun üzerinde hidayet ışıkları olmuş ve Müslümanlara doğru yolu yanlış yoldan ayırt ederek göstermişlerdir. Dolayısıyla her kim bu yolda olursa gerçekte sürekli doğru yolda olmuştur. Doğru yolun reel örnekleri mutahhar İmamlar(a.s) olmuştur.
Ali bin Ebi Talib’in (a.s) çok bereketli ömrü gerçekte İslam’a gönül veren kimselere yol ve yordamını göstermektedir. Bizlere bu yolu nasıl kat etmemiz gerektiğini göstermektedir. Hz. Ali (a.s) gerçekte İslam’ın tecessüm etmiş haliydi. Eğer biz Sünni ve Şii Müslüman olarak birini İslam’ın gerçek örneği olarak tanıtmak istersek şüphesiz küfür ve şirk geçmişi olmayan Ali bin Ebi Talib’i (a.s) örnek olarak takdim ederiz. Bu yüzden Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz de Hz. Ali (a.s) hakkında, “keremellahu vechehu” (Allah Ali’nin yüzünü yüce kılmıştır.) demektedirler. Ali (a.s) kendisini tanıdığı günden itibaren iman etmiş ve Peygamberi Ekrem’in (s.a.a) davetini başlattığı ilk günden itibaren erkeklerden açıkça iman eden ilk kimse olmuştur. Bu konuyu herkes bu şekilde kabul etmektedir.
Peygamberi Ekrem  H.z Muhammed bin Abdillah’in (s.a.a) mübarek yaşam tarihi boyunca Hz. Ali (a.s) sürekli olarak emrine itaat etmiş asla itaatinden dışarı sapmamış, en zor şartlarda bile Peygamber ile birlikte bulunmuştur. Leylet’ul Mebit gecesinde de Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) yerine yatmıştı. Oysa kırk kabilenin temsilcisi olarak seçilen kırk Arap savaşçısının yalın kılıç gece karanlığında yatakta yatanın Peygamber (s.a.a) mi olduğu veya Ali bin Ebi Talib (a.s) mi olduğu belli olmadığından kendisine saldıracağını ve kendisini param parça edeceği ihtimalini çok iyi biliyordu. Ama o büyük bir itminan içinde Peygamber’in (s.a.a) yerinde yattı ve böylece Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a), Kureyş kafirlerinin kendisi için hazırladıkları komplodan sağ salim kurtulmasını sağlamış oldu.
Bu, Ali bin Ebi Talib’in (a.s) İslam yolunda ortaya koyduğu fedakarlıklardan sadece biridir. Daha sonra İslam Medine şehrine yerleşti ve İslam devleti orada kuruldu. Yine Ali bin Ebi Talib (a.s) savaşlarda öncü olmuş ve Şii ve Sünni bütün tarihçilerin de görüş birliği içinde olduğu esasınca Ali bin Ebi Talib’in (a.s) kılıç ve cihadı İslam’ın ilerlemesinde etkili olmuştur. İslam’ın hakimiyetinde etkili olan faktörlerden biri de İslam’ın hizmetinde bulunan Ali bin Ebi Talib’in (a.s) kılıcıydı. Nitekim Ahzab ve Hendek günü karşı taraftan Amr bin Abdud meydana çıkıp kendisi ile savaşacak birini talep edince Ali bin Ebi Talib dışında hiç kimse onunla savaşmaya cesaret edemedi; sadece Ali bin Ebi Talib (a.s) gitti ve Peygamber (s.a.a) onun hakkında şöyle buyurdu:  “Bu gün imanın tümü küfrün tümü karşısında yer almıştır.” Hz. Ali (a.s) Amr bin Abdud’u yenip zafere erişince de şöyle buyurdu: “Hendek günü Ali’nin (a.s) vurduğu darbe insanların ve cinlerin ibadetinden daha üstündü. “
Çoğunun kaçtığı Uhud savaşında Ali bin Ebi Talib (a.s) kalıp savaşmış ve doksandan fazla yerinden yaralanmıştı.
Velhasıl Ali bin Ebi Talib (a.s) İslam’ın ilerlemesi için yirmi üç yıl boyunca kılıç salladı ve bu yolda hiç bir fedakarlıktan kaçınmadı.
Peygamberi Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra bildiğiniz o olaylar meydana geldi., Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) açık tayinleri ve bir bölümünü oturumun başında muhterem kârinin okuduğu Ali bin Ebi Talib (a.s) hakkında inen ayetler esasınca da vesayet, velayet ve imamet makamı Ali bin Ebi Talib’in (a.s) hakkıydı. “Şüphesiz veliniz Allah, Resulü ve iman edenlerdir. Onlar namaz kılar ve rüku halinde zekat verirler.”
Hakeza Peygamberi Ekrem (s.a.a) açık bir delil üzere Gadir günü şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar ben size kendi nefsinizden daha evla değil miyim?” Onlar, “Evet” deyince de şöyle buyurdu: “O halde ben kimin mevlası isem bu Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım onun dostuna dost ve düşmanına düşman ol. Ona yardım edene yardım et ve onu yardımsız bırakanı da yardımsız bırak.”  Evet bu hal üzere Peygamberin (s.a.a) vefatından sonra Ali’nin (a.s) hakkından mahrum kalmasına sebep olan o bildik olaylar ortaya çıkınca Müslümanların vahdetini korumak, İslam’ın bu yüceltilmiş bayrağının düşmemesi ve İslam’ın bu yeni fidanının kurumaması için susmayı tercih etti.
Ali bin Ebi Talib (a.s), Peygamberi Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra yirmi üç yıllık cihadı kadar azametli hatta Ali bin Ebi Talib (a.s) için daha zor olan yirmi üç yılık sessizliğe tahammül etti ve sonunda insanlar biat etmek için kendisine doğru koştuğunda da beş yıllık kısa bir dönemde İslam tarihinde İslam devletinin açık ve seçkin bir örneklerini hayata geçirerek gelecek nesillere hatıra bıraktı. Nitekim bir hakimin İslam ümmeti arasındaki hakimiyetinin İslami olup olmadığını bilmek istiyorsak, hükümetini Ali bin Ebi Talib’in (a.s) o beş yıldan az süren İslami devletiyle mukayese etmek durumundayız.
Hükümetlerin Ali bin Ebi Talib’in (a.s) hükümetiyle mukayesesinden de anlaşılacağı gibi sadece biz değil, hiç bir güç Ali bin Ebi Talib (a.s) gibi bir hükümet kuramamıştır. Elbette bu gerçek her hükümetin o yolda hareket ettiğini göstermek için çalışması gerektiğine de bir engel teşkil etmemektedir. Onun yolunda hareket etmeyen her hükümet İslami bir hükümet değildir.
İslam ve Müslümanların bin dört yüz yıllık tarihi boyunca onlara hükmeden diğerleri egemenlik ehliyetine sahip olmadığı ve liyakatten mahrum bulundukları için kendilerini bir tür tevcih ve tevil ederek İslami hükümetin standartlarını aşağı indirmeye çalıştılar. Bu şahısların bazı teorisyenleri ise İslam tarihinde çokça görülen sultanların vaizleriydi. Fasık Abbasi halifelerini bile meşru göstermek için Peygamberin hilafeti makamını, herkesin, hatta baskı ve zorbalıkla Müslümanların üzerinde otorite kuran ve İslam’a zahiri bir aykırılığı bulunmayan  herkesi emir sahibi sayacak bir konuma indirdiler veya şöyle dediler: Müslümanlar üzerinde otorite kuran kimsenin adil olması bile gerekmez.” Bunun sebebi ise bazı halifelerin çok zalim oluşu ve bir çok zulüm ve haksızlığa bulaşmalarıydı.
Bu tür hakimlerden biri de Abdulmelik bin Mervan tarafından Irak valiliğine atanan Haccac bin Yusuf Sakafi idi. Haccac tarihteki bütün kan dökücü zalimlere rahmet okutur bir durum içindeydi. Oysa Abdulmelik bin Mervan gibi fasık birinin Şam’da Müslümanların üzerine hakimiyet kurması ve kendisinden daha fasık olan birini Irak halkına hakim olarak tayin etmesi nasıl meşru gösterilebilir? Bu sadece, “İslam’da hakim olan şahısların adalete riayet etmesi gerekemez.” demekle mümkündür. Dolayısıyla İslam tarihindeki aşağılık ve layık olmayan kimseler hükümetlerini meşru göstermek için Yezid’in bile Müslümanların halifesi olabileceği bir şekilde İslami hükümetin standartlarını aşağı indirdiler.
Ali bin Ebi Talib’in hayatına kısaca ve hızlı bir şekilde ve hızlı bir şekilde göz atmaktan maksadımız onun takipçisi, insanların davetçisi ve Müslümanları Ehl-i Beyt (a.s) yoluna davet ediciler, olarak ne yapmamız gerektiğidir.
İmamların başında yer alan Ali bin Ebi Talib’in (a.s) hayatını üç aşamada ele alabiliriz: İslam mektebinin ilerlemesi için yirmi üç yıllık cihad, İslami vahdet için yirmi beş yıllık sessizlik ve İslami adaleti hakim kılmak için beş yıllık kesintisiz bir çaba. Bu İslam tarihinde gerçek bir olgu ve kapsamlı bir örnektir.
Tarihin de tanıklıkta bulunduğu üzere Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a) sonra  Ali bin Ebi Talib (a.s) eşsiz bir insandır. Yani İslami hükümeti hakim kılmak, İslam yolunda kılıç sallamak ve İslam için cihat etmek de mümkündür ve Allah için ve İslam’ı korumak için susmak mümkündür. Şüphesiz düşmana asla sırt çevirmeyen kılıç çektiğinde karşısındaki tüm düşmanları dağıtan, hakkının zayi olduğunu gördüğü halde İslam ve Müslümanların vahdet için susan kimsenin susmasının değeri cihattan çok olmasa bile, az değildir.
Daha sonra hükümeti ele geçirince de ayakkabısını o kadar yamamıştı ki İbn-i Abbas dayanamayarak buna itiraz etmiş ve o da bu itiraza cevap olarak şöyle buyurmuştur: “Sizler üzerinde hükümet kurmak benim için bu ayakkabından daha değersizdir. Meğer ki biz zalimden mazlumun hakkını alayım veya başka bir tabirle Müslümanlar arasında adaleti hakim kılayım!”
Hz. Ali (a.s) beş yıldan az bir müddet boyunca çok başarılı çalışmalarda bulundu. İslami topraklarda adaleti uyguladı ve tarih boyunca kendisinden geriye canlı  kalacak bir hatıra bıraktı. Müslümanlara hükmetmek isteyen her hakimin önüne nurlu ve seçkin bir tablo koydu.
Ali bin Ebi Talib’in takipçisi olmakla övünen ve inşaallah Ehl-i Beyt’in yolunu kat eden bizlerin de yolu Ali bin Ebi Talib’in (a.s) renk ve kokusunu taşımalıdır. Yani İslam’ın ilerlemesi için çaba göstermeliyiz. Müslümanların vahdeti için fedakarlıkta bulunmalıyız ve İslami adaleti gerçekleştirmek için çaba sarf etmeliyiz.
Gerçekte bu üç slogan dünyada insanları Ehl-i Beyt’e davet eden kimselerin sloganıdır.
Bu mukaddes şehirde ilim tahsiliyle meşgul olan sizlerden beklenen de kendi ülkelerinize döndüğünüzde sizi gören herkesin, “Onun ameli Ali bin Ebi Talib’in (a.s) rengini ve kokusunu taşımaktadır” diyeceği şekilde amel etmenizdir. İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Bizlere süs olunuz.”
Nerede olursanız olunuz İslam’ın tebliği için çalışınız ve içinde bulunduğunuz şartlarda tefrika ve ayrılıktan sakınınız.
İçinde bulunduğumuz dünyada sözde dünyanın askeri açıdan en güçlü ülkenin cumhurbaşkanı büyük bir cehaletle haçlı seferlerinden bahsetmektedir.  Bunların çehreleri azimleri, kararları ve mahiyetleri bazılarının diliyle açığa çıkmaktadır. Bunlar genel bir seferberlik ilan etmişlerdir. Büyük bir haçlı seferi başlatmışlardır. Onlar birilerinin Amerika’da bir takım işlere giriştiği bahanesiyle Müslümanlar aleyhine seferber olmuşlardır. Oysa diğer terörist eylemler gibi bu eylemler de Müslümanlar ve İran İslam cumhuriyeti açısından ret edilmiştir. Yani  bizce suçsuz insanların öldürüldüğü Newyork ikiz kulelerine yapılan saldırı, Filistin halkının öldürülüşü gibi kınanmıştır. Aynı şekilde İsrail devletinin maksatlı terörist hareketleri de kabul edilemez. Aynı şekilde Bosna’da Müslümanların katliam edilmesi de kabul edilmez. Amerika ve Müttefikleri yeniden İslam  dünyasının başka bir noktasını işgal etmek istemektedirler. Irak’ın başına getirdikleri belanın bir benzeri olarak bu defa başka bir bahaneyle Fars körfezinde silahlı bir baskı grubu oluşturmanın peşindedirler. Kendilerinin büyüttüğü ve Hıristiyanlar ile Yahudilerin birleşmesinden doğan gayr-i meşru çocukları İsrail’i koruma bahanesiyle ciddi ve tehlikeli bir biçimde orta doğu bölgesine yerleşmişlerdir. Amerikalılar Bosna, Kosova, Mekadonya Müslümanlarının varlığı bahanesiyle de Avrupa’nın kalbine silahlı güçler yerleştirmişlerdir. Şimdi de Afganistan’a merkezi Asya’ya ve Afrika yarımadasına yerleşmek istemektedir. Bu küfür dünyasının İslam dünyası karşısındaki durumudur.
Dolayısıyla da bizler Ali bin Ebi Talib’in (a.s) takipçisi ve insanları Ehl-i Beyt (a.s) yoluna davet eden takipçiler olarak Allah korusun tefrika ve ayrılığın münadisi olmamalıyız. Biz insanları vahdete çağırmalıyız. Nitekim Ali bin Ebi Talib (a.s) o çok şartlar altında yirmi beş yıl vahdet çağrısında bulundu. Müslümanlar nerede bir problemle karşılaşsa ona müracaat ediyorlardı. Kendisine nerede bir problem görse himmet gösteriyor ve o sorunu halletmeye çalışıyordu.
Hz. Ali (a.s) genç İslam fidanını sulamak ve İslam’ın yükseldiği yıllarda yenilgiye uğrayan Kureyş kafirleri ile Yahudi ve Hıristiyan müşrikler ve İslami yok etmek için bir fırsat kollayanlar karşısında İslam’ın ayakta kalması hususunda büyük bir çaba gösteriyordu.
Biz de bugünkü dünyada vahdetin davetçisi olmalıyız. Bütün Müslümanlar arasında vahdeti savunmalıyız. Eğer sizler de kendi bölgelerinize gider ve insanları Ehl-i Beyt’in (a.s) yoluna davet ederseniz Ali bin Ebi Talib’in (a.s) yoluna davet ediniz. İşlerinizin en önemli merkezlerinden biri de vahdet olmalıdır. Sünni ve Şii arasındaki vahdet sayesinde İslam ilerleyebilir.
Ali bin Ebi Talib’in hayatını inceleyen bilinçli ve maksatsız her Müslüman Nehc’ul Belağa’yı mütalaa edecek olursa rahat bir şekilde İslam mektebinin asıl merkezinin Ali bin Ebi Talib olduğunu görür. Bunun savaş ve tefrikaya hiç bir ihtiyacı yoktur. Bugün bizim görevimiz vahdete çağrıdır. O halde Ali bin Ebi Talib’in (a.s) üç sloganı İmam Ali’nin (a.s) hayatının en önemli üç ilkesidir. Yani İslam’ın ilerlemesi için cihat, savaş ve çaba içinde olmak gerekir. Eğer bu çabanın önemi bugün İslam’ın ilk asırlarındaki öneminden daha çok değilse de, ondan daha az da değildir.
Dikkat edilecek olursa bugün de Ahzab gününe benzemektedir. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) o gün şöyle buyurmuştu: “Bu İslam’ın tümü  küfrün tümü karşısındadır.” Bugün de o günkü gibi İslam’ın tümü küfrün tümü karşısında yer almıştır. Elbette bu da Müslümanların bir haçlı savaşı içine girdikleri anlamında değildir. Haçlı savaşlarını zaten Müslümanlar meydana getirmiş değillerdi. İslam dünyasına saldıran haçlılardı. Bugün de aynı şekildedir. Yani Müslümanlar bir haçlı savaşını başlatmak istememektedir. Aslında görüldüğü gibi bu savaşın adı haçlı savaşıdır; ay (hilal) veya İslam savaşı değildir. Hıristiyanların kendisi bu savaşın haçlı savaşı olduğunu söylüyor. Onlar ellerine haçlarını alarak saldırdılar ve miğferlerinin üzerinde haç amblemi bulunuyordu ve bu haçlarla Beyt’ul Mukades’e saldırmışlardı
Bugün de durum aynıdır. Haçlı ve Siyonizm karışımı bir ortaklığın işgali altındadır. Bugün Irak toprakları da bu haçlı ve Siyonist ortaklığın saldırısı altındadır. Afganistan ve merkezi Asya ülkeleri bu uğursuz ittifakın saldırısı altındadır. Bu durum aynı şekilde Balkan ülkelerinde de geçerlidir. Bunlar İslam dünyasının çeşitli yerlerine saldırdılar ve farklı bahanelerle oralara yerleştiler. Herhangi bir yerde birini bulduklarında falan kimsenin batı menfaatlerinin aleyhine çalıştığını söylüyorlar, onun peşice geldiğini iddia ediyor ve bu bahaneyle İslam ülkelerinin büyük bir bölümün baskı altında tutuyorlar. Yugoslavya’da onların bizzat kendisi Milosevic’i desteklediler. Müslümanları katletmesi için kendisine imkan tanıdılar. Bosnalı iki milyon müslümandan yaklaşık iki yüz binini, yani % 10’u Milosevic ve uşakları tarafından katledildi ve batılılar bu cinayetler karşısında sustular. Milosevic bu görevini yaptıktan sonra da, “Bu savaş canisi yakalanmalıdır” dediler. Bu batılılar Irak hükümetini de İran İslam Cumhuriyetine saldırması için himaye ettiler. İslam cumhuriyetini büyük bir askeri baskı altına aldılar, yasaklanmış ve yasaklanmamış bütün silahları Irak’a kullandırdılar. Irak hükümetinin görevi bitince de “Irak hükümeti kötüdür.” dediler. Usame bin Ladin’i de Amerikalıların kendisi takviye etti. Ruslar Afganistan’da iken bu şahıs veya böylesi şahısların Afganistan’a gelmesi için yardımda bulundular. Bugün o aşama sona erdiği için, “Bu şahıs problem yaratmaktadır.” demeye başladılar. O halde her üç hususta da ortak bir senaryo sergilenmiştir. Irak’ta Saddam’a dayandılar. Balkanlarda Milosovic’e ve Afganistan’da Usame bin Ladin’e. Oysa onların hepsi de birer şahıstı. Buna rağmen Amerikalılar dünyanın üç önemli bölgesini işgal ettiler. Bu Müslümanların bugünkü durumudur. Bu yüzden İslam ve İslam dünyası büyük bir tehlike altındadır.
Böylesi bir durumda her şeyden daha zaruri ve önem arz eden bir husus Müslümanların vahdetidir. Her kim bu vahdete darbe vuracak olursa büyük ve bağışlanması mümkün olmayan bir günaha düşmüş olur.
Ali bin Ebi Talib’in (a.s) hayatının üçüncü bölümünün sonu da İslami adalet üzere kurduğu İslami hükümetin teşkilidir. Bizler de Müslümanları ve diğer tün insanları dini ve İslami bir hükümetin teşkiline çağırıyoruz.
Bu bölüm gerçekte dindarlar ile dinsizlerin ideolojik bir savaşıdır. Bu savaş İslam ve laikler arasında bir savaştır. Biz insanın mutluluğunun dini bir hükümetin  teşkili sayesinde gerçekleşeceğine inanıyoruz. Batılılar iki yüz, üç yüz yıldan beri dini olmayan veya din karşıtı bir hükümetin davetçisi olmuştur. Marksizm, Faşizm ve Nazizm bizzat batılılar tarafından vücuda getirildi. Gerçekte bütün dünyayı sultası altına alan ve günümüzde de aynı şekilde devam eden emperyalizmdir ve küreselleşme de modern emperyalizmin yeni bir türüdür. Bu modern emperyalizm muhtelif milletleri batı iktisadi merkeziyetinin ekonomik baskısı altına almıştır ve onun modern şeklidir. Elbette bu bizim de dünyadan koptuğumuz anlamında değildir. Sınırlarımızda oluşan şeffaflığa muhalefet etmemiz ve kendi etrafımızda çelikten bir merkez oluşturmamız anlamında değildir.
Tarihte imtihanını vermiş hiç bir toplum İslam kadar şeffaf olamamıştır. Yani İslam’da hiç bir sınır söz konusu değildir. Küreselleşme ve Globalleşme davetçilerinin tüm çabaları sınırların şeffaflaştırılması her türlü kayıt ve şartların ortadan kaldırılmasıdır.
Eskiden Müslümanlar şu anda başka türlü konuşan batılıların icat ettiği nasyonalizmin etkisi altında değillerdir. İbn-i Batuta gibi birisi Batı’dan yola düşüyor, Çin’e gidiyor ve asla bir gariplik hissine kapılmıyordu. Ayak bastığı her yeri, İslam dünyasına vardığı her bölgeyi kendi vatanı sayıyordu.  O halde Müslümanlar dünyayı vatan bilen makul bir haletin öncüleriydi. Bütün bunlara rağmen İslam dünyasını teşkil eden milletlerin kavmi kimliği de ortadan kalkmış değildi. İslam’a yönelen bütün kavimler arasında İslam medeniyeti alanında İranlılar büyük bir paya sahipti. İranlılar İslami öğretilere büyük bir hizmette bulunmuştur ve buna rağmen İran kimliğini de asla kaybetmemiştir.
Hekim Abulkasım Firdevsi gibi bir şahsiyet şöyle diyor: “Ben Peygamber’in ve vasisinin kölesiyim, ben Haydar’ın ayağının toprağıyım. Eğer öbür alemde mutlu olmak istiyorsan, Nebi-i Ekrem Hz. Muhammed’in (s.a.a) ve Ali b. Ebi Talib’in (a.s) takipçisi ol.” Bu Firdevsi’nin Şahname’sindeki önsözünde yazdığı şiirdir. Ama o buna rağmen İran kimliğinin de davetçisidir. O halde İslam’ı kabul eden milletlerin kimliğini koruması, İslam’ın dünyayı vatan kabul eden anlayışıyla hiç bir çelişkisi içinde değildir ve İslam’ın bu başarılı örneği asla tekrar edilmemiştir.
Bugün sınırların şeffaflığını tebliğ eden Avrupalılar kendi içlerinde bir ülke Müslüman olduğu taktirde, yani Hıristiyan olmadığı durumda (kendilerinin kendi içlerinde dinsiz oldukları doğrudur, ama Hıristiyanlığı kendi kimliklerinin büyük bir temeli saymaktadırlar) tahammül etmemiş ve kendi içlerine almamışlardır.
Bunun bir örneği Türkiye’dir. 80 küsur yıldan beridir, Türkiye Avrupa’nın bir parçası olmak istemektedir. Avrupalılar Türkiye’den istifade etmektedirler ve sadece istifade etmekle kalmaktadırlar. Halbuki Türkiye’ye bir fayda vermeleri gerekir, ama Avrupalılar Türkiye’yi içlerine almıyor ve de almayacaklardır. Türkiye hiç bir zaman Avrupa’nın bir parçası olmayacaktır. Avrupalılaşma sınırı işte budur. Kendi aralarındaki sınırlar kalktı, ama kendileri ile başkaları arasındaki sınırların kalkması çok zordur.
Avrupa’da ve Amerika’da oturan Müslümanların sorunları da dikkate değerdir. Onlar Müslümanların camilerini yıkıyor, okullarını yerle bir ediyorlar, Müslümanlara saldırıyor ve onlara zarar veriyorlar. Batılılar işte böyledir.
Şimdi bu olay (ticari ikiz kulelerin ve Pentagon kulesinin saldırıya uğraması) ortaya çıkmıştır ve bunun Müslümanlar tarafından yapıldığı şiddetle reddedilmiştir. Dolayısıyla şu anda bunları yaptıklarında bir de bahaneleri vardır. Ama bu olay gerçekleşmeden önce de, Alman ve Avusturya faşistleri, Almanya’da yaşayan Türk Müslümanların evlerine saldırıyor ve evlerini ateşe veriyorlardı. Onlar işte bu derecede ırkçı ve şövenisttirler. Ama İslam’da bu böyle değildir. Bir beyazın bir zenciden, bir İran’lının bir Afrikalı’dan, bir Hintli’nin bir Çinli’den farkı yoktur ve hepsi kardeştir. Pratikte de Müslümanlar, renk, ırk ve dil olarak sınıflandırılamayacaklarını açıkça ortaya koymuşlardır. Ümeyye oğulları ve benzeri kimseler ise Müslümanlar arasında çıkan münafıklardır, yani cahiliye dönemindeki müşriklerdir. Bunlar Peygamber-i Ekrem’in zuhurundan sonra ortaya çıkmış ve gerçekte cahili kültürün taşıyıcılarıdır.
Ümeyye Oğulları, “Araplar Arap olmayanlardan üstündür” diyorlardı. İslam davetçileri ve Müslüman halk kendi aralarında hiç bir ayrıcalığa düşmemişlerdir. Amelde hiç bir ayrıcalık içinde olmamışlardır. Müslümanlar, tıpkı batılılar gibi batılı olmayan ülkeleri sömürge haline getirmemişler, tüm imkanlarını kendi menfaatleri için müsadere etmemişler ve o bölge halklarını köle edinmemişlerdir. Böyle bir şey Müslümanlar arasında asla meydana gelmemiştir. İşte bu Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar arasındaki en temel farktır. Şimdi biz de böyle bir toplumun davetçileriyiz. Böyle bir toplumda insanlar, renk, ırk ve dil sebebiyle birbirlerinden üstünlük iddiasında bulunmazlar ve bu toplumda insanların üstünlük ölçüsü sadece takvadır.
Beyaz, zenci veya herhangi bir dili konuşan kimse dünyanın hangi bölgesinden olursa olsun şu ayetin muhatabıdır: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah bilendir, haberdardır.”   Bu mesele Müslümanların ruhuna işlemiş ve İslam tarihi böyle bir ayrıcalığı kaydetmemiştir.
Bu durum Avrupalıların tam tersinedir. Avrupalılar gerçekte Hıristiyan olacaklarına, Hıristiyanlığı Avrupalılaştırdılar. Çünkü gerçek Hıristiyanlık da İslam’ın bizzat kendisidir. Kur’an-ı Kerim’de Halil’ur-Rahman İbrahim Peygamber hakkında şöyle buyurulmuştur: “O Müslümandı ve Allah’ın emrine teslim olmuştu.”  Gerçek Hıristiyanlık İsa’nın (a.s) dini olup, gerçekte İslam ile aynı köklere sahiptir. Gerçekte İslam’ın bir bölümüdür. İslam Hıristiyanlığın tamamlayıcısı olmuştur. Bu ikisinin birbiriyle çelişirliği yoktur. Mesih (a.s) insanlar arasında ayrıcalığın davetçisi olmamıştır. Fransız eski dış işleri bakanlarından biri şöyle demişti: “Eğer bizim kendi topraklarımızda bir dinimiz yoksa da, kendi topraklarımız dışında, Hıristiyanlığın davetçisi olmalıyız. Hıristiyanlık, Avrupalıların ve Batılıların kimliğinin bir parçasıdır.” Bu durum da Avrupalıların sömürgecilik ruhunu azaltmamış ve onlar Allah karşısında asla boyun eğmemişlerdir. Allah rızasını elde etmek için Allah’ın kullarına merhametli davranmamışlardır. Onlar Hıristiyanlığın sevgiyi yaydığı gibi, sevgiyi yaymaya çalışmamışlardır. Hıristiyanlık Avrupalıların ve Batılıların ruhunda şekillenmemiştir, yer etmemiştir ve ruhlarına sızmamıştır. Eğer böyle olsaydı tam tersine bugün kilise dininin tebliğ ettiği bir durum olurdu. Zira kilise dini bugün insana şöyle demektedir: “Eğer birisi sağ yanağına tokat vuracak olursa, sen ona bir tokat daha vurması için sol yanağını uzat”  Oysa Avrupalılar kendilerine tokat vurulmadığı halde, insanların sırtına yüklenmişlerdir ve bugün durum işte böyledir. Bu nasıl bir Hıristiyanlıktır? Bunlar Hıristiyan olacaklarına ve Allah’ın yolunda yer alacaklarına, Hıristiyanlığı Avrupalılaştırdılar. Bu yüzden Hz. İsa’nın (a.s) resmini çizdiklerinde, sarı saçları, mavi gözleri olan ve beyaz ırktan birinin resmini çiziyorlar. Oysa Hz. İsa (a.s) bizim tanıdığımız orta doğu bölgesine mensup biriydi.
O halde biz İslami bir hükümetin davetçileriyiz, dini bir hükümetin tebliğcileriyiz, İslami adalet esası üzere kurulu olan bir hükümetin talibiyiz. Müslüman olmayanlarla savaş taraftarı değiliz. Ama Müslüman olmayanlar İslam’ın hakimiyetine saldıracak olurlarsa, Müslümanlar da bunlara karşı durmak zorundadır. Bu Müslümanların sürekli bir görevidir. Bu davetimizin mübarek başlangıcı münasebetiyle Kum’da oturan siz değerli yabancı talebelerle çok güzel ve samimi ilişkiler içinde olmayı ümit ediyoruz.
Dünya Ehl-i Beyt (a.s) kurultayı gerek Tahran’da ve gerekse de Kum şubesinde sizin projelerinizi değerlendirme hazırlığı içindedir. Sizden biri hangi ülkeden olursa olsun, bölgeniz ile ilgili bilgileri dünya Ehl-i Beyt (a.s) kurulu için faydalı olduğunu düşündüğünüz taktirde bu işbirliğinin devamı veya şekillenmesi için o bilgiyi Kum şubesine bildirin. Ehl-i Beyt takipçileri veya bölgenizdeki Müslümanlar hakkındaki bir bilgiye sahipseniz bunu bildirin. Buna karşılık bir isteğiniz varsa, bir kitap, bir broşür, bir konu kendi halkınızın diliyle yazılmasını istediğiniz bir konuyu İslami metinlerden veya mütahhar imamlara ait metinlerden elde etmek istiyorsanız, biz de size hizmet etmeye hazırız.
Kum şubesi o bölgeler için eğitim ve tebliğ alanındaki ihtiyaçlarınızı temin etmeye hazırdır. Eğer bölgenizde bir şey yayınlamak istiyorsanız, bu yayınların içeriğini ve ilk imkanlarını sizlere sunmaya hazırdır. Biz içinizden hazırlıklı olan ve tebliğ eden kimselerle, tebliğ hususunda işbirliği etmeye hazırız. Böylece tebliğ günlerinde kendi bölgelerinize gider ve tebliğ çalışmalarında bulunursunuz. Bu iş, sizin işlerinizin sonucunu Kum şubesine, kültürel bölüme göndermenizle daha da bir ürün verecektir. Eğer işlerimizde bir eksiklik varsa bizlere hatırlatmada bulunun. Eğer bilmediğimiz bir hizmet alanı varsa bize kesinlikle bildirin.
Velhasıl bu gece mübarek bir gecedir ve Allah’tan bizleri Muvahhitlerin Mevlası, Müminlerin Emiri Hz. Ali b. Ebi Talib’in (a.s) gerçek takipçilerinden kılmasını diliyoruz. Allah’ın selamı Muhammed’e ve tertemiz Ehl-i Beytine olsun.

Şehit Sadr’ın (kuddise Sırruhu) Genel Ahlakı

Şehit Sadr’ın (kuddise sırruhu) ahlaki metotta ve dini ve toplumsal davranışlar hususunda seçkin ve belli bir ekolü vardı. Ben sevinç ve zorluklarda kendisiyle yaşadığım ve gerçeği hususunda detaylı bir bilgiye sahip olduğum için bu görüş hakkında akli ve kalbi kabullenişimi de güçlendiriyordu. Öyle ki bu ekol Şehit Sadr’ı kalplerde ve vicdanlarda canlı tutuyor ve aradan geçen uzun zamana rağmen hafızalardan silinmesine imkan vermiyordu. Bu tartışmalar esnasında da gördüğümüz gibi bu duyguyu sadece öğrencileri ve yakınları değil, onu tanıyan ve her ne kadar az da olsa onunla birlikte yaşayan herkes aynı şekilde taşıyordu.
Bazıları bunun körü körüne ve taraflı bir eğilim olduğunu düşünebilir. Ama elimizde olan belgeler (şehit Sadr’ın kendi eliyle yazdığı mektuplar) bu şekki yakinle ortadan kaldırmakta ve inanıp kabullendiğimiz bakış açısını sabit kılmaktadır. Konuya girmeden önce kısaca bir düşünmek ve böylece daha dikkatli bir şekilde bu konunun çeşitli boyutlarını incelemek durumundayız.
Bazıları Şehit Sadr’ın duygusal olmasını bir ayıp olarak telakki ediyorlardı ve hatta bazen şöyle deniliyordu: “Duygusal bir insan önder veya merci olabilir mi? Zira önderlik ve merciiyet katı ve güçlü olan kimselere layık bir makamdır. Dolayısıyla da duygusal olan, ona buna acıyan ve göz yaşı döken kimseler bu işe layık değildir.”
Bu grup -Allah onları affetsin- bu miktarla da yetinmiyor, hatta bu özelliği Şehit Sadr’ı tekfir etmek ve onu ilmi havzalar ve toplum nezdinde gözden düşürmek için zayıf bir nokta olarak kabul ediyorlardı. Ama biz bu gruba hüsn-ü zanda bulunacak olsak bile en azından şöyle demek zorundayız: “Onlar gerçek bir önderde kamil bir şekilde olması gereken derin kabiliyetleri ve nişaneleri tanımıyorlardı. Bu kimseler Peygamber’in (s.a.a) ve İmamların (a.s) müminlere, Müslümanlara, hatta Müslüman olmayanlara karşı davranışlarının niteliği hakkındaki siretini anlamıyor, veya bu konuda gaflet içinde bulunuyorlar. Onlar, İmamların duygu ve muhabbetle karışık davranış ve ahlakı ile ilgili hadis ve rivayetleri, büyük bir şaşkınlık içinde nakletmektedirler. Oysa biz, Ali-i Ekber (a.s) öldürülünce, İmam Hüseyin’in (a.s) gücü zayıfladığını, onu yerinden kaldıramadığını ve ashabına, “onu siz kaldırın, ben kaldıramıyorum” dediğini okuyunca ağlıyoruz. İmam Hüseyin’in (a.s) kardeşi Abbas hakkındaki sözleri de aynı şekilde bizleri etkilemektedir. Peygamber (s.a.a) de oğlu İbrahim için üzülüp merhametten ağlayınca, bazıları bunu kınadılar, ama Peygamber onlara şöyle buyurdu: “Gözler ağlıyor, kalpler hüzünleniyor, ama ben Allah’ı gazaplandıracak bir söz söylemeyeceğim.” O halde, Ahlak ve davranışlarında Allah’ın bize uymasını emrettiği birine, (Peygamber’e) uyan kimseyi nasıl kınayabiliriz? Ayrıca merci olan bir kimsenin insanlara katı kalpli olmasının ve hiç bir duygu, derk ve merhamet hissine sahip olmaksızın onlarla yaşamasının ne zarureti vardır? Oysa, kınanmış olan duygu, Allah’ı gazaplandıracak bir şekilde insanın inançlarına ve dini tutumlarına hakim olan duygudur. “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir millettir, babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile Allah’a ve peygamberine karşı gelenlere, sevgi beslediklerini görmezsin. İşte Allah, imanı bunların kalplerine yazmış, katından bir nur ile onları desteklemiştir.”   Ama Allah için olan, dini mukaddes hedeflere hizmet eden ideal duygular bir rehberin ilgisiz kalamayacağı güzel hasletlerdir. “Allah’ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi.”
Şehit Sadr, bu tür eleştirileri duyduğunda rahatsız oluyordu. Bizzat ben Şehit Sadr’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Bunlar benden ne istiyorlar, insanlara karşı sert davranmamı ve zulmetmemi mi bekliyorlar! Onlar halka sevgi gösteremem gerektiğine inanıyorlar. Bir baba, içinde merhamet olmayan bir kalple çocuğunu nasıl terbiye edebilir? İslam bayrağını yükselten ve Kur’an’ın azametini savunan kimseler, bu halk değil midir? Eğer biz mal ve servetle insanları elde edemiyorsak, neden onları ahlak, kalbi sevgi ve duygularımızdan mahrum kılalım.

Şehit Sadr’a (kuddise sırruhu) Göre Duygunun Hakikati
Velhasıl bu konuda aşağıdaki nüktelere işaret etmeyi gerekli görüyorum. Zira bu nükteler, şehit Sadr’ın (kuddise sırruhu) duygularının gerçeğini aydınlatmaktadır.
a-Şehit Sadr’ın (kuddise sırruhu) duyguları kelimenin tam anlamıyla gerçek ve doğruydu. Şehit Sadr, gösteriş ve yapmacık hareketlerden uzak biriydi. Eğer birisi için rahatsız olsaydı, bu rahatsızlığı vücudunun derinliklerinden kaynaklanıyordu. Eğer birini sevseydi, bütün bir kalbi ve ruhuyla severdi. Şehit Sadr ile yaşayan herkes, bu gerçeği davranışlarından, amellerinden ve bu haletin yüz ve bakışlarındaki etkisinden kolayca anlayabilirdi. Biz de burada bu sözün tanıklarını, kanıtlarını ortaya koymaya çalışacağız.
b-Şehit Sadr’ın bu duygusu Allah için, Allah’ın rızasını elde etme yolunda ve Allah’a yakınlaşma gayesini taşıyordu. İnsanın sadece fıtratı üzere yaptığı fıtri bir haletten ibaret bir şey değildi. Şehit Sadr bu haleti kendi içinde geliştirmiş ve bir anlamda terbiye etmişti. Onu görenler bu haletin fıtri olduğunu sanıyordu. Oysa Şehit Sadr bu haleti kendi içinde yetiştirdikten ve yerleştirdikten sonra büyük hedeflerin ve yüce değerlerin hizmetine sunmuştu ve İslam’ın maslahatları gerektiği ölçüde de yürürlüğe koyuyordu.
Bu konuda bir çok kanıtlarım da vardır. Şehit Sadr bazı yakınları ve sevdiği kimseler hususunda hiç de duygusal değildi. Hatta mübah bir iş hususunda bile kendisi ve merciiyet için çizdiği çizgi ile uyumsuzluk arz eden bir durum gördüğünde asla duygusal davranmıyordu. Başkaları hakkında konuşmak doğru olmadığından bu konuda kendimle ilgili bir örnek vereyim. Bir gün kendisi için bir klima almak istedim, çünkü büyük takva sahibi annesi nefes borusundan rahatsızlanmış ve doktoru Ziya Abidi bana annesinin halinin günden güne kötüleştiğini ve bu yüzden odasındaki suyla çalışan klimanın, gazla çalışan klimaya dönüştürülmesi gerektiğini söylemişti. Ertesi gün ben pazara gidip gazla çalışan klimanın fiyatını soruşturdum. Ardından almak için Şehit Sadr’dan izin alacaktım. Şehit Sadr’ı doktorun sözlerinden ve annesinin tedavisinin gazla çalışan bir klima almaya bağlı olduğundan haberdar kılmamıştım. Ama ona gazla çalışan bir klimanın fiyatını öğrenmek için pazara gittiğimi söyledim. Burada hiç beklemediğim bir tutumla karşılaştım. Şehit Sadr sinirlendi ve bana bakışları değişti. Eğer öz evladı olsaydım, beni dövebileceğini bile tahmin ediyordum. Şehit Sadr bu esnada bana büyük bir üzüntü içinde şöyle dedi: “Senin duyguların ölmüş müdür? İnsanlar arasında, elinde sıradan bir yelpaze dahi olmayan kimseler varken, ben nasıl serin havadan istifade edebilirim? Benim bu mercilik için sade bir yaşamı, hayatın en gerekli şeyleriyle yetinmeyi ve zaruret miktarınca istifade etmeyi istediğimi bilmiyor musun?”
Allah’a yemin olsun ki bu durum karşısında kendimden geçmiştim. Şehit Sadr büyük bir öfkeye kapılmıştı. Adeta kalbinde hiç bir duygu ve muhabbet mevcut değildi. Ona şöyle dedim. “Ben tek başıma pazara gittim ve hiç kimse bundan haberdar olmadı.” O şöyle buyurdu: “İnsanlar senin benimle olduğunu biliyor ve senin işlerini benim hesabıma kaydediyorlar.” Ben ona şöyle dedim: “Bunu doktor tavsiye etti, siz bunu ona sorabilirsiniz.” Daha sonra olayı detaylıca anlatarak kendisine doktorun sözlerini anlattım. Bu sözler karşısında Şehit Sadr (kuddise sırruhu) doğal haline geri döndü, benim gönlümü almaya başladı ve şöyle buyurdu: “Ey oğulcağızım! Ben bu mevcut durumu söz ve davranışlarımla değiştirmek istiyorum, senin de bu gerçeği gelecekteki tüm işlerinde unutmaman gerekir.”
Yine hatırladığım kadarıyla, 1974 yılında zalim Baas partisi müminleri ve talebeleri kapsamlı bir şekilde tutuklamaya başlamıştı. Bu saldırılar beş kişinin asılmasına ve bir çok insanın müebbed hapse mahkum olmasına sebep olmuştu. Bu saldırıların neticesi belli olmadan şehit Sadr yakalanan kimselerin büyük bir baskı gördüğünü, yemekten mahrum kılındıklarını ve bir çok işkencelere maruz kaldığını duyunca bundan çok rahatsız oldu ve müminlere bu zorluklarda yardımcı olmanın yollarını aradı. Onlara sabır ve direniş hususunda yardım etmek istiyordu. İşte bu günlerin birinde beni kütüphanesine çağırdı ve bana şöyle buyurdu: “Müminlerin işkenceye tabi tutulduğunu ve açlıktan kıvrandığını duydum.” Şehit Sadr her ne pahasına olursa olsun onlara yardım ulaştırmak hususunda bir takım sözler söyledi ve bu sözlerinden Şehit Sadr’ın bu görevi üstlenmemi istediğini anladım. Ona şöyle dedim: “Allah dilerse, ben hazırım” Şehit Sadr kalktı, dört yüz dinar kadar bir para getirdi ve şöyle buyurdu: “Bu miktarı onlar arasında bölüştür, veya zindanda kendileri için yiyecek bir şeyler al. Ama hükümet bu paranın kimin tarafından gönderildiğini bilmesin.” Aynı gün ben, Şehit Sadr’ın emrini yerine getirmek için Necef’in büyük pazarına gittim ve orada bir grup talebe ile yakalandım. Beni de Bağdat’a götüreceklerini sandım, ama öyle olmadı. Zira istihbarat teşkilatının zindanı, tutuklularla doluydu. Yaklaşık bir aylık bir araştırmadan sonra hepimiz kefaletle serbest bırakıldık. Ben Necef istihbarat biriminin zindanlarından serbest bırakılan en son kişi idim.
Ama Bağdat’ta hükümet o beş kişiyi idam etmeyi ve diğer bir grubu ise müebbed hapise mahkum etmeyi kararlaştırmıştı. Hükümet bu darbe ile Irak’ta İslami hareketin ortadan kalkacağını veya uzun bir müddet işlemez hale getireceğini düşünüyordu. Bu yüzden araştırmalarını değiştirmiş ve zahirde de olsa İslami Davet Partisine bağlı olduğunu itiraf eden herkesi serbest bırakacaklarını kararlaştırmışlardı. Tutuklananlardan büyük bir bölümü bu aldatmanın etkisinde kalarak itirafta bulunmuş ve serbest kalmışlardı. Bu olaydan haberdar olan Şehit Sadr çok rahatsız oldu ama ne yapabilirdi. Zira artık gerçek bitmişti. Şehit Sadr işte bu ortamda benim de aynı delille serbest bırakıldığımı sanıyordu. Benim eve ulaştığımı haber aldı ve ben, babanın oğlunu karşıladığı gibi beni karşılamasını bekliyordum. Zira onun değerli bir yaratılışa, kalp sefasına ve ruh temizliğine sahip olduğunu biliyordum. Ama beklediğim şeyler gerçekleşmedi. O büyük bir rahatsızlık içinde yanıma gelerek şöyle buyurdu: “Eğer sen de itiraf ettiysen, artık bugünden sonra evime gelme ve merciiyet makamını tehlikeye atma.”
Gerçekte bu beklenmedik bir durumdu ve ben böyle bir durumu beklemiyordum. Bu davranış beni alt üst etti. Bu darbenin ağırlığından neredeyse yere düşecektim. Zira ben Bağdat istihbarat biriminde nelerin olduğunu ve itiraflar ile ilgili hikayeden haberdar değildim. Ben Şehit Sadr’a orada benimle bulunan çoğu kimsenin itirafçı olmadığını ifade ettim. Allah yolunda her türlü işkenceye katlandığımızı bildirdim ve durumu kendisine tümüyle açıkladım. Bu esnada bütün bir içtenlikle gülümsedi ve yüzünde sevinç dalgaları belirerek şöyle buyurdu: “Evladım! Senin itirafçı olmanla, başkalarının olması arasında büyük bir fark vardır. Hükümet senin benimle olan ilişkini biliyor, dolayısıyla senin itirafın benim hesabıma yazılırdı. Hepimizin merciilik makamını korumamız ve onu tehlikeye atmamamız gerekiyor.”
Şehit Sadr mercilik makamını, hükümetin mercilik makamına isnat etmeye çalıştığı ve yok etmek için ortam hazırladığı çerçeveden uzak tutmaya çalışıyordu.
Gözaltına alınış döneminde cinayetkar istihbarat biriminin başkanı Ebu Sa’d bir takım itirafları Şehit Sadr’a göstermiş ve şöyle demişti: “Bütün bunlar evinizin “Dava partisi” yuvası haline geldiği göstermektedir. Dostlarınızdan bazısı bu partiye üyedir ve bu deliller tek başına senin asılman için yeterlidir.” Şehit Sadr bedenimdeki işkence izlerini gördüğü halde, büyük bir şiddet ve kızgınlıkla beni karşılamıştı ve ben onun duygularına ne olduğunu sorguluyordum. Dolayısıyla Şehit Sadr’ın bütün rahatsızlığı İslam’ın maslahatı ve Allah’ın rızası içindi.
3-Şehit Sadr bütün insanlara karşı sevgi ve duygu üzere davranıyordu. Şehit Sadr sadece ailesine, akrabalarına, talebelere ve yakınlarına değil, bu ümmetin tüm evlatlarına karşı duygu ve merhamet doluydu.
Allah nezdinde şehadette bulunuyorum ki Şehit Sadr’ın azamet ve büyüklüğü karşısında insan büyük bir şaşkınlık ve hayret içinde kalıyordu. İnsan Şehit Sadr’ın kendisini nasıl da böyle terbiye ettiğini, öz evladıyla, İslami evladını aynı şekilde nasıl sevebildiğini, hatta İslami evladını, öz evladından nasıl da öne geçirdiğini sormaktan alıkoyamıyordu. Zira o İslami evladının İslam için daha faydalı olduğunu, İslam yolunda çalıştığını ve dini sahadaki çabasının konumunu açık bir şekilde gördüğü zaman, İslami evladını, öz evladından öne geçiriyordu. Şehit Sadr’ın bu ilginç lütuflardan birini 1974 yılında beş kişi hakkında verilen idam hükmü esnasında gördüm. Zira Şehit Sadr oldukça etkilendi, büyük bir hüzne kapıldı, kalbi gam ve üzüntüyle doldu. O bir türlü yerinde duramıyordu. Adeta en sevimli çocuğunu kaybetmiş ve kolları tutmaz olmuştu. 5 kişinin şehit edilmesinin hemen akabinde bir gün öğleden sonra saat 3 civarında Şehit Sadr’ın huzuruna vardım. Ağladığını ve gözlerinden yaşlar döküldüğünü gördüm. En yakın evladığını kaybetmiş gibiydi. Ona şöyle dedim: “Ey efendim! Eğer sen böyle yaparsan, ben ve benim gibiler ne yapsın?!” Şehit Sadr göz yaşlarını silerek bana şöyle buyurdu: “Allah’a yemin olsun ki eğer Baasçılar beni beş çocuğumun idamı ile bu grubun idamı arasında özgür bırakacak olsaydı, ben çocuklarımın idamını seçerdim ve onları kurbanlık verirdim. Çünkü İslam’ın benim çocuklarıma değil, onlara ihtiyacı vardır.”
Allah’a yemin olsun ki o doğru söylüyordu. Ben hapiste ve tutuklu olduğum zamanlarda, ailesini ve çocuklarının mutluluğunu, İslam için feda ettiğini gözlerimle gördüm. Evdeki her şey onları zindandan kurtarmak için çalışmaya itiyordu. Annesi hastalanıp yatağa düştüğü ve şiddetli hastalığından dolayı inlediği bir halde genç çocuklarının yüzünde, gözaltına alınış ve zindan döneminin açlık etkileri göze çarpıyordu. Zor ve korku dolu ortam çocuklarımın yüzündeki tebessüm ve sevinci yok etmişti. Gözaltına alınış dönemi oldukça uzamıştı. Ama buna rağmen Şehit Sadr serbest bırakılmak için hükümetin ortaya koyduğu en küçük şartı bile kabul etmekten imtina ediyordu. İslam ve merciiyetin maslahatını, kendi şahsi menfaatinden öne geçiriyordu.
Şüphesiz Şehit Sadr (kuddise sırruhu) bu beş kişinin Irak İslami hareketindeki yerini, önemli görevini ve hayatta kaldıkları taktirde İslam’a yapacakları büyük hizmeti biliyordu. Merhum Şeyh Arif Basri’nin Şehit Sadr ile olan ilişkisinin çok zayıf olduğunu söylersem, belki de bazıları inanmayacaktır. Şehit Sadr ile olduğum bütün bir müddet boyunca, bir defa dahi onunla görüştüğünü görmedim. O Şehit Sadr’ın vekillerinden ve mensuplarından biri sayılıyordu. Ama buna rağmen Şehit Sadr’ın insanlara karşı sergilediği saygınlık ve verdiği değer, duygusal ve nefsani tutumlar olan şahsi ölçülerden ve ferdi itibarlardan çok yüksek ve yüce idi.
Şehit Sadr Şeyh Arif için ağlıyordu. Ama onunla olan şahsi ilişkisi sebebiyle değil, İslam ile olan ilişkisi ve dine hizmet için mücadeledeki konumunu bildiği sebebiyle ağlıyordu.
Ben gözaltına alınış döneminde, idam edilen müminleri Şehit Sadr’a haber veriyordum. Şehit Sadr onları tanımadığı halde üzüntüden ağlıyor ve şöyle diyordu: “Ey mutlu insanlar! Babam ve annem sizlere feda olsun! Allah İslam ve babalarınız sebebiyle sizlere hayırlı mükafatlar versin. Allah ile görüşme hususunda benden öne geçtiniz, sizlere ne mutlu!
Şehit Ayetullah Seyyid Kasım Şubber, Meberka Bey ve onlarca mümin ve alim insanın idam edildiğini duyduğunda elleriyle sakalından tutuyor, başını gök yüzüne kaldırıyor ve şöyle buyuruyordu: “Ey Allah’ım! Temiz ecdadımın hakkı için beni de onlara kat. Cennette beni ve onları bir araya topla.”
Göz altında tutulduğu dönemde de kendisiyle kaçma ve zalimlerin elinden kurtulma imkanlarını konuştuğumda şehadet hususunda kararlı olduğunu ve bunun sebeplerini beyan ederek şöyle demişti: “Hükümet gözaltında tutma hükmünü kaldırsa bile ben evimde kalacağım.  İnsanları ölümlerine neden olsa dahi devlete karşı koymaya davet ettiğim halde başkalarından önce şehadete koşmamam doğru değildir. Kaldı ki bir sürü gençler ile merhum Kasım Şubber gibi, 90 yaşını geçmiş yaşlıların şehadete koştuğu bir dönemde benim oturmam doğru değildir.

Düşmanlara Karşı Merhametlilik
Şehit Sadr çok ilginçtir, kendi düşmanlarına karşı dahi merhamet ve duygu doluydu. Gözaltına alınış döneminde emniyet güçleri Şehit Sadr’ı muhasara etmiş, tıpkı kurtlar gibi onu parçalamayı bekliyordu. Ama Şehit Sadr onlara da acıyordu. Bir gün ben gözaltında bulunduğu dönemde evindeki kütüphanede uyurken Şehit Sadr’ın şu sözleriyle uyandım: “La havle vela kuvvete illa billah’il aliyyil azim” (Yüce ve azim olan Allah’tan başka hiç bir güç ve kudret yoktur) Ben bir olay olduğunu sandım ve “bir şey mi oldu?” diye sordum. O şöyle buyurdu: “Hayır, ben kapı camının kırık aralığından şunlara (emniyet güçlerine) bakıyordum. Hepsinin susuz olduğunu ve bu sıcak yaz gününde yüzlerinden ter döküldüğünü gördüm.”
Ben ona şöyle dedim: “Ey efendim! Senin evini muhasara edenler, mümin dostlarını yakalayanlar, çocuklarını korkutanlar ve çocuklarını emsallerinin sahip olduğu en sade nimetlerden bile mahrum bırakanlar işte bunlardır.” Şehit Sadr (kuddise sırrıhu) şöyle buyurdu: “Ey oğulcağızım! Dediklerin doğrudur, ama biz onlara da merhamet üzere davranmak zorundayız. Zira bunlar doğru dürüst bir İslami çevrede yaşamadıkları için sapmışlardır. Onlar dini terbiye için gerekli şartların olmadığı ortamda büyümüşlerdir. Bu insanlardan bir çoğu, sonunda Allah’ın rahmet ve hidayetine ermiştir ve gerçek müminlerden olmuştur.”
Daha sonra Şehit Sadr zemin kata indi ve hizmetçisi Hacı Abbas’ı uyandırarak o emniyet güçlerine su götürmelerini emretti. Allah da şahittir ki Şehit Sadr’ın bu gruba bile merhamet ettiğini görünce kendimi tutamadım ve Kerbela yolunda Hür b. Yezid Riyahi ile ordusuna su veren Ceddi İmam Hüseyin’i (a.s) hatırladım. Aynı zamanda Aşura günü gözleriyle binlerce düşman ordusunu seyrettiği halde oturup ağlayan İmam Hüseyin’i (a.s) hatırladım. İmam Hüseyin’e, “neden ağlıyorsun, Ey İbn-i Resulillah?” diye sorduklarında İmam Hüseyin şöyle cevap vermişti: “Ben bu grubun benim sebebimle, (bana zulmettikleri için) cehenneme gitmelerine ağlıyorum” Ey Şehit Sadr! Ey Eba Ca’fer! Bu gün sen ne kadar da temiz ecdadın İmam Hüseyin’e (a.s) benziyorsun. Sen bu davranışlarınla temiz ecdadının hatırasını canlandırdın. Biz senin şahsında tecessüm eden o davranışı bir kez daha yaşamış gibi olduk. Selam olsun sana! Selam olsun dirine ve ölüne!
İster merciiyet ve ister diğer hususlarda dini faaliyetler çerçevesinde anlaşma ve uyumluluk arz etme işi bir aile teşkilini gerektirmektedir. Her ne kadar çocukları çeşitli bölgelerde olsa da, biri Irak’ta, biri İran’da, biri Pakistan’da, biri Lübnan’da, diğeri de dünyadaki diğer ülkelerde olsa da bir aile organizesini gerekli kılmaktadır. Elbette önemli olan bir ailenin temellerinin doğru bir süreçte atılmış olmasıdır. Bu bağ sağlam temeller üzerine kurulmalıdır. En önemli temel ise duygu ve aklın birbiriyle karışımıdır. Zira bu karışım, babalık ve evlatlık duygularının kesin garantisidir ve bu duygular, Şehit Sadr’ın da işaret ettiği gibi amaçsız değildir, aynı zamanda sadece sınırlı toplumsal ilişkileri sağlamlaştırmak ve güçlendirmek de değildir, büyük muhabbet ve sevgi dolu bir ailenin icadı için hedefsiz ve faydasız bir çaba da söz konusu değildir. Konu bunlardan çok daha yücedir. Olay babalık ve evlatlık tutumudur. Mercii veya rehber ile öğrencisi ve ümmeti arasındaki ilişki olayıdır. Hakeza öğrencilerin babaları karşısında ve ümmetin önder karşısındaki konumu gibidir.
Elbette ben kendimi ve okuyucuları bu haletleri yazmakla ve bunun delillerini ortaya koymakla sıkıntıya düşürmek istemiyorum.

Şehit Sadr’ın (kuddise sırruhu) Öğrencilerine ve Dostlarına Karşı Ahlakı
Dikkat edilmesi gereken açık nüktelerden biri de Şehit Sadr’ın öğrencilerine ve dostlarına karşı takındığı tutumdu. Şehit Sadr’da keskin, dini ruhtan beslenmiş ve çok büyük bir hedefe sahip bir duygu görebilirsin. Bazı öğrencilerine gönderdiği mektupları okuyunca da onun Peygamber’den aldığı ahlakı ve alevi esintileri açıkça hissedebilir, bu duyguların güzel kokusunun gönül ve akıllara üstün geldiğini müşahade edebilirsin. Bu duygu, sadık ve temiz kalbinde barındırdığı gerçek hislerle insanın aklını şaşkına çevirmektedir.

Şehit Sadr’ın Öğrencilerine Yazdığı Mektuplarındaki Genel Özellikler
Önceden de ifade ettiğim gibi Şehit Sadr’ın mektupları da bizim bu söylediklerimizi isbat etmeye yeterlidir. Ben her zaman bu mektupların Şehit Sadr’ın öğrenci ve dostlarına karşı takındığı tutumu açıklayan maksadımızı izah ettiğine inanıyorum ve bu, okuyucunun da kabul edebileceği çok önemli bir husustur. Ama bizim maksadımız, Şehit Sadr’ın hayatını belgelemek olduğundan dolayı birkaç nükte zikrederek, bazı boyutlarıyla ilgili ek bilgiler vermektir. Çünkü bu nükteler Şehit Sadr’ın şahsiyetini daha detaylı bir şekilde anlamamızı sağlayacaktır.
a-Dikkat edilmesi gereken nüktelerden biri, Şehit Sadr’ın öğrencilerine karşı takındığı tutum ve davranış, halk nezdinde üstat ve öğrenci arasında bilinen ilişkiler türünden bir ilişki olmamasıydı. Merci olan kimseler bilindiği gibi yazdıkları mektup ve yazılarında belli bir takım tabirler kullanırlar. Genelliklede sizler, Hüccet’ül-İslam, Siket’ul-İslam, değerli alim ve benzeri bilinen resmi şekiller dışında bir şey göremezsiniz. Elbette bu ayıp değildir. Ben bu durumu kınamak ve eleştirmek istemiyorum. Çünkü yüzlerce yıldır ilmi havzalarda ve merciler arasında bu bir adet haline gelmiştir. Ama Şehit Sadr, hatta bu tür şeylerde dahi tam bir değişiklik yapılması gerektiğine inanıyordu. Şehit Sadr konuşma ve tavır hususunda çok çekici bir metot geliştirmişti. Bilinen tabirlerdeki ilmi nişaneleri koruyarak kelime ve tabirlerinden duygu dolu ve babaca bir ruh esmektedir. Dolayısıyla öğrencilerinin övündüğü tek şey onun fıkıh ve usul mektebinde okumaları değildir. Onlar Şehit Sadr’ın ahlaki ve manevi tutumu sayesinde, kalplerinde kökleşen sevgi ile de övünmektedirler. Ben Şehit Sadr’ı bu sıfata sahip olduğu için eleştiren kimseleri de gördüm. Onlara göre bu metot, gereksiz bir aşırılıktı. Zira onlara göre bu durum, üstadın öğrencisi karşısındaki azamet ve heybetini azaltmaktaydı. Ben bu tür şahısları, bu görüşleri sebebiyle kınamak istemiyorum. Zira her görüş kendi yerinde saygındır. Ama şuna inanmaktayım ki Şehit Sadr kabul ettiği ve görevi bildiği ilkeler esasınca amel eden biriydi. Elbette onun bakış açısının daha doğru olduğunu düşünüyorum. Zira davranış biçimimiz gerçekçi, duygusal, mantıklı ve dinimizin büyük hedeflerine hizmet edici bir konumda olmalıdır.
b-Apaçık delillerden de hissettiğimiz üzere, Şehit Sadr öğrencileriyle kurduğu ilişkilerde sürekli onların dersi ve dini ile ilgili faaliyet ve çabalarını yakından takip ediyordu. Elbette mektuplarında duygusal olmayan bir şeyler de vardı. Şehit Sadr büyük bir dikkat göstererek, dini faaliyetlerin gelişim sürecini ele almaktaydı. Bazı mektuplarda ise toplumsal ve siyasi zorluklarla iç içe bulunan kimseleri teşvik ettiği ve cesaretlendirdiği açıkça görülmektedir.
c-Gördüğünüz gibi Şehit Sadr bu mektuplarda açıkça öğrencilerinin mali ve şahsi işlerini ele almıştır. Birine aylık maaş tayin etmekte, başka birine ise durumunu ve maddi gücünü göz önünde bulundurarak belli bir yardımda bulunmaktadır. Ben bu tür babaca bir hal hatır sorma adetinin, görebildiğim kadar başkalarında çok az olduğuna inanmaktayım. Herkesin de bildiği gibi talebeler Necef’ten gidince ya da baskı nedeniyle gitmek zorunda bırakılınca vatanlarında belli bir ölçüde maddi imkanları olduğu sebebiyle, mercilerle olan maddi ilişkileri kopmaktadır. Ama Şehit Sadr, kendi tabiriyle günlük geçimi için dahi borç aldığı halde öğrencilerinin maddi durumunu sürekli yakından tabir ediyordu ve bu da alışılmadık bir şeydi. Her mercinin öğrencileri, vekilleri olarak onun adına şer’i hakları toplamakta, dini tebliğ faaliyetlerini güçlendirmek ve merciiyetin gereklerini temin etmek için tümüyle mercinin hizmetine takdim etmektedirler. Şehit Sadr bu bildik metodun tam aksine hareket etmekteydi.
d-Şehit Sadr’ın yazılarında gördüğümüz başka bir husus da bir hedef sahibi oluşuydu. O öğrencilerinin kendisinin devam ettiricileri olduğunu görüyordu. Elbette bunu şahsi bir mesele olarak görmüyordu. Öğrencileri onun cihat, ilim, ruh ve ahlak hususundaki düşüncelerini takip ediyor ve izinden yürüyorlardı. Bu da Şehit Sadr’ın öğrencilerin kalbinde yer etmesi için çaba gösterdiği en önemli nüktelerden biriydi. Bildiğim kadarıyla Şehit Sadr ölümüyle ortadan kalkacak olan bir fikir, metot ve yenilik sergileyerek şahsına münsahır bir örnek olma peşinde değildi. O daha çok sahip olduğu her şeyin ölümünden sonra da fikri ve ameli öğrencileri tarafından devam ettirilmesini istiyordu. Öğrenciler bu metodun devam edeceği hususunda kalbinde canlandırdığı bir ümit konumundaydı. Aynı zamanda Şehit Sadr’ın özel mektebinin devamını sağlıyor ve ölümünün bunda her hangi bir kesikliğe uğramamasına neden olmayacağını ispat ediyordu. Elbette bu da öğrencilerinin cihat ve devrim ile ilgili fikirlerinin ölümünden sonra da devam edeceği hususundaki inançlarına bağlıydı. Yani kendi tabiriyle onları terbiye etmek için ruh, gönül ve aklının özünü öğrencilerine takdim ediyordu.
Şehit Sadr’ın Merhum Abdulgani Erdebili için yazdığı mektup da bu konuda yeterli bir açıklama mahiyetindedir. Zira bu mektup merhamet ve duygu dolu bir mektup olmak ile birlikte onun öğrencilerin geleceği hakkındaki ümitlerini de ortaya koymaktadır. Öğrencileri Şehit Sadr’ın tarihi konumundadır. Hatta kelimenin tam anlamıyla öğrencileri birer Şehit Sadr ve etrafına dağılan vücudunun birer parçaları konumundaydı.
Elbette bilinmesi gerekir ki bu mektup Erdebili’nin mektubuna cevap olarak kaleme alınmamıştır. Abdulgani Erdebili benim için ve Seyyid Mehri’nin kardeşi için bir mektup yazmıştı. Şehit Sadr (kuddise sırruhu) Erdebili’nin el yazmasını görünce bu vefalı öğrencinin sadıkane duyguları karşısında galeyana geldi. Allah ona rahmet etsin. İşte Şehit Sadr bunun üzerine Abdulgani Erdebili’ye bir mektup yazdı. Şehit Sadr bu mektubunda şöyle yazmıştır: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Ey azizim! Oğulcağızım! Sen ruh, kalp, cesaret ve yücelikte çok gani ve zenginsin. Canım sana feda olsun. Canım, imanından kaynaklanan evlatlığına feda olsun. Çocuklarından ve dostlarından ayrılan yaslı bir baba Allah’ın gözleri önündedir. Bu birkaç satırlık yazıyı, Nu’mani ve Mihri’ye göndermiş olduğun mektubu gördükten sonra yazıyorum. Sen yazılarını görmenin ve sevgi ve vefa dolu eşsiz iman ve muhabbetini mücessem kılan nefsine yaklaşmanın babanın kalbine neler yaptığını bilemezsin. Yazdığın o birkaç satırı defalarca okudum. Adeta bu tekrar tekrar okumakla miktarını arttırmak istedim. Böylece Allah’a teveccüh ettim ve O’ndan, seni ve diğer evlatlarımı, inayet gözüyle korumasını istedim.
Ey Eba Muhammed! Emin ol ki sen benden ayrılmadın. Çünkü sen benimlesin, arzu ve dertlerimle birliktesin. Sen benim geçmiş hatıram, bugünkü hüznüm ve gelecek manzaramsın. Sen yanımda olan her şeyle birlikte kenarımdasın. Çünkü vücudumda ve etrafımda olan her şey bana seni anlatıyor ve seni gösteriyor. Adeta vefa ve sefaya, o değerli mertliğe, o eşsiz cesarete ve en derin iman duygularından kaynaklanan evlatlığa işaret ediyor.
Ey Eba Muhammed! Dün akşam yeniden evlatlarımdan ve bu evin meşalelerinden bir meşale olan ve size doğru gelen Ebu Muhammed b. Ali’yi uğurladım. Kardeşleri ve sizler arasında işlerini düzene sokacak ve garipliğini giderecek şeyler görmesini ümit ediyorum. Bütün vücudum şu anda sizin yanınızdadır. Tarihimin büyük bir bölümü sizlersiniz. Ey geçmişte ve gelecekte yolculuğa çıkan evlatlarım! Bu tarih sizin elinize bir emanettir ve sizler bu emaneti koruma hususunda layık kişilersiniz.”
Elbette burada Şehit Sadr’ın tüm öğrencilerinin konumunu ve özelliklerini sayabilme imkanına sahip değiliz. Şehit Sadr’ın onlara olan bakış açısını ve onlar hakkındaki inancını detaylı bir şekilde incelemek tümüyle ayrı bir çalışmayı gerektirir. Elbette bir taraftan Şehit Sadr’a olan vefa borcumuzu ödemek için elde olan deliller esasınca Şehit Sadr’ın sahip olduğu duyguların ve şahsiyetinin sağlam temeller üzere kurulu olduğunu söyleyebiliriz. Şehit Sadr’ın bu duyguları ve şahsiyeti daha çok İslami ve akidevi değerlere dayalıydı.
Merhum Seyyid Abdulgani Erdebili, hayatım boyunca tanıdığım en iyi dostlarımdan biriydi. Şüphesiz o iman, takva, Allah yolunda hizmet, kalp sefası, batın temizliği, ruh temizliği açısından çok seçkin bir makamdaydı. Onu görenler, hemen cezb oluyor ve şahsiyeti karşısında şaşkınlığa düşüyordu. Merhum Seyyid Abdulgani Erdebili’nin hayatında cesaretini gösteren çok ilginç sahneler olmuştur. Nitekim Şehit Sadr O’nun hakkında şöyle demiştir: “Vefa, sefa, değerli bir yiğitlik ve eşsiz bir cesarete sahipti.” Şehit Sadr’ın bu cümleden maksadı, Merhum Seyyid Abdulgani’nin 1972 yılında Şehit Sadr’ın tutuklandığı gün sergilediği tavırdır. O da Şehit Sadr ile uzun süre hapishanede kalmış ve emniyet güçlerinin bütün engellemelerine rağmen, canı tehlikede olduğu halde büyük bir direniş sergilemiştir. Hiç kimse o korkunç ve tehlikeli şartlarda böylesine bir cesaret sergileyemezdi. Şehit Sadr da böylesine sıfatlara sahip kimseleri görmezlikten gelemezdi. Şehit Sadr bu tür sahneleri zamanla unutan biri de değildi. Böylece bu ihlaslı öğrenci üstadın kalbinde ve ruhunda hep canlı kalmış, her ne kadar mekan açısından uzak olsa da ve ölüm kendilerini ayırsa da hatırası hep canlı kalmıştır.
Şehit Sadr, Hüccet’ül-İslam ve’l-Müslimin Hacı Şeyh İbrahim Meşkini’ye yazdığı mektubunda da Abdulgani Erdebili’nin değerini beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Değerli mektubunuzda gördüğüm manevi esintiler üzerimde çok derin etkiler yarattı. Özellikle de değerli ve güzel ahlak sahibi Seyyid Abdulgani Erdebili hakkında yazdıklarınız beni çok etkiledi. Onun yokluğu belimi kırdı, ölümü kalbimi parçaladı. Allah da biliyor ya, o takva, liyakat ve cesaret örneği biriydi. Yaklaşık yirmi yıl boyunca, babasıyla birlikte bulunan bir evlat gibi benimle birlikte bulundu, yanımdan hiç ayrılmadı. Onda hiç bir şer’i hata görmedim. Kendi şahsi için bir defa olsun öfkelendiğine şahit olmadım. Ama Allah için defalarca öfkelenmiştir. Ben onu Allah’a ısmarlıyorum.”
Bir tanıklık ve şahadet konumunda olan bu sözler sayesinde değerli okuyucu, şer’i ölçüler üzere olan temel değerlendirme metodunu tanımış oldu. Zira Şehit Sadr, öğrencilerinde hiç bir hata görmemişti. Bu müminin hatta bir defa olsun, kendi şahsı için öfkelendiğini görmemişti. Ama defalarca Allah yolunda ve Allah için öfkelenmiş biriydi.
O derin ilişki ve alakanın sırrı işte budur. Zira bu sevme Allah için ve Allah yolundadır, sadece duygulara dayalı değildir. Vefalı kalışı sebebiyledir ki Şehit Sadr “Durus fi’l İlm’il-Usul” kitabının yazma sevabını Merhum Seyyid Abdulgani Erdebili’nin İran’da trafik kazasında öldüğü haberini alınca kendisine ithaf etmiştir. Şehit Sadr bu kitabının birinci cildinin önsözünde şöyle buyurmuştur: “Ey Allah’ım, ey Rabbim! Sen benim zorluklarımı, ihtiyaçlarımı ve fakirliğimi biliyorsun, ey ümidim, ey arzularımın nihayeti! Sana yakınlaşma amacıyla bu küçük eseri ve üç ciltlik “Halakat” kitabını senin dinini öğrenme yolunda hareket edenlere yardımcı olsun diye sana takdim ediyorum. Eğer rahmetin ve kabulün –sen rahmeti her şeyi kapsayansın- bu kitabı da kapsarsa, ben de sana tevessül ederim. Ey okunanların en iyisi ve ümit bağlanılanların en yücesi! Bu işin sevabını bir hediye olarak benden taraf güzel davranışlı ve aciz oğlum Seyyid Gani Erdebili’ye ulaştır. Halakat kitabını yazdığım bir anda, onun öldüğünü haber aldım. Allah onun temiz ruhuna rahmet etsin. Beni yazmaya teşvik etmiş ve bu kitabı en kısa zamanda hazırlamama büyük katkısı olmuştu. Allah ve hakka hizmet yolunda büyük ruhu ve temiz gençliği hiç bir bitkinlik ve yorgunluk tanımıyordu. O benim için bir güç kaynağıydı. Oysa ben güçten düşmüş bir yaşlı gibiyim. “Halakat” adlı kitabı iki ayda hazırlama hususunda beni azimlendirdi. Sürekli olarak beni bu işe teşvik ediyordu. İlmiye havzalarında bu kitabın ilk defa dersini vermek istiyordu. Bu ilmi havzaların ders ile bütün ahlaki ve manevi boyutlarda örnek bir ilmi havza olması için bir çok projeler geliştirmişti.
Ama ey Allah’ım! Onu aniden kendine çağırdın, o da büyük bir rağbetle buna olumlu cevap verdi. Allah’a yemin olsun ki yanımda öğrencilik yaptığı yirmi yıl boyunca onu sürekli olarak sana kavuşma ve sana itaat etme aşkı içinde gördüm. Hiç bir şek ve şüphe taşımıyordu, hiç bir şeyi görmezlikten gelmiyor, gecikme ve tembellik içine düşmüyordu. Allah’a yemin olsun ki bütün bu müddet boyunca bir defa olsun kendisi için kızdığını görmedim. Ama senin için çok kızardı. Senin için kendisini unuturdu. Ey rabbim! Sen onun bana yaptığı iyilikleri telafi et. O bana ve babasına karşı ihlas dolu iyi bir çocuktu. İtaat ve fedakarlık hususunda hiç bir şüphe taşımıyordu. Şu anda onun yasına oturdum. O benim için bir izzet kaynağıydı. Onda yücelik, vefa ve fedakarlık hasletleri yer etmişti. Takva fazilet ve iman hasletleri kemale ermişti. O bizim için bir övünç kaynağı idi. Ben ölümümden sonra da yaşamam, onun gibi iyi kalplerde yer etmem, onun gibi temiz bir hayata sahip birinin hayatında hayat sürmem hususundaki tüm arzum onun ölümüyle yok oldu. Ey Allah’ım, şimdi sana tevessül ediyorum. Rahatlıkta ve zorlukta sana hamd ettikten sonra, senden büyük lütfünle onu karşılamanı, onu layık, doğru kullarınla haşretmeni istiyorum. Şüphesiz onlar en iyi arkadaştırlar. Allah’ım, beni öldükten sonra onunla görüşmekten mahrum kılma. Hayatımda onu görmekten mahrum kaldığım gibi, ahirette de beni kendisinden mahrum düşürme. Rahmetinin civarında onunla birlikte olma arzumu uzatma. Son sözümüz hamdın alemlerin rabbi Allah’a mahsus olduğudur.

Eşsiz Çekicilik
Bizim Şehit Sadr ile olan ilişkimiz, salt duygusal bir ilişki değildi. Maslahata dayalı bir ilişki de değildi, zira Şehit Sadr’ın şahsiyeti insanı kendisine çekiyordu. Bu çekiciliği başkalarında görmüş değiliz. Kendi tecrübelerim ve Şehit Sadr ile yaşayan diğer insanların tecrübeleri de göstermektedir ki, insan Şehit Sadr ile irtibat kurduğunda kendisine duyduğu ilgi ve alakası daha da bir artıyordu. İnsan onunla her ne kadar daha çok yaşarsa, kendisine olan ilgi ve alakası daha da bir o kadar güçleniyordu. Zira insan şehit Sadr’da güzel sıfatlar, ahlaki yücelikler ve batıni temizlikleri açıkça görüyordu.
Şehit Sadr bir çok sıfat ve özelliklere sahipti. Çekiciliği de bunu çok kapsamlı ve umumi kılmıştı. Bir grup insan yenilikçiliği ve ilmi derinliği sebebiyle ona cezboluyor, diğer bir grup ise ona derin tartışmaları, metodolojisi ve eşsiz dikkati sebebiyle bağlanıyordu. Diğer bir grub ise Muhammedi ahlakı, tevazusu ve Ali gibi alçak gönüllüğü sebebiyle kendisine aşık olmuştu.
Elbette burada bu bağlanma ve cezbolmanın zamanını da bilmeliyiz. Zira bu vesileyle bu bağ ve ilginin değerini de anlamış oluruz. Bu ilgi ve alakanın saf duygusal bir şey mi olduğunu, yoksa bir çok değerlere mi bağlı olduğunu kolayca anlayabiliriz. Şehit Sadr Irak tarihinde en karanlık, en zor şartlarda şahadete erdi. Sosyalist Baas partisi, ahlak, şahsiyet ve medeniyet açısından geri kalmış önderleri ile bütün bir Irak’a hakim olmuştu. Her türlü kültür ve ilme karşı büyük bir dehşet, korku, taş kalplilik ve baskıyla karşılık veriyorlardı. Bu partililer Irak’ta tüm değerlerin yok olmasını ve bu ülke evlatlarının adet edindiği temizlik, muhabbet, sadakat ve yüceliğin ortadan kalkmasını istiyorlardı. Bu yüzden her gün bir yere saldırıyor ve haçlı baltalarıyla bu değerleri rezil rüsva sloganlarla çökertmeye çalışıyorlardı. Bir çok zindanlar yaptılar, en kötü işkence araçlarını ithal ettiler, sahip oldukları korku terör ve işkence aletlerini arttırdılar, bu araç ve işkencelerle Iraklı insanların ağızını kapadılar veya canını aldılar. Onlar bütün Iraklılara karşı böyle davranıyordu. Onlar sadece kendileri gibi kötü ahlaklı ve kötü yaratılışlı kimselere karışmıyorlardı. Necef şehri sahip olduğu mesaj nedeniyle ve Şehit Sadr da bu düşüncenin temsilcisi olduğu hasebiyle çok büyük işkenceye maruz kalmıştı. Şehit Sadr’a karşı büyük bir kin içindelerdi. Şehit Sadr’a bir darbe indirmek için büyük bir sabırsızlık içinde kıvranıyorlardı. Emniyet güçleri, istihbarat birlikleri ve Baas partisi elemanları dört gözle Şehit Sadr’ı kolluyordu, gece gündüz adeta nefeslerini sayıyorlardı. Gören insanlar, iman, fikir ve marifetten başka hiç bir silahı olmayan bu insanı takip etmekten başka hükümetin bir işi olmadığını sanıyordu. İşte bu yüzden herkes Şehit Sadr ile irtibata geçmenin idam, hapis veya sürgün anlamına geldiğini çok iyi biliyordu. Dün Şehit Sadr’ın öğrencilerinden biri olan Şeyyid İmad şehit edildi. Aynı zamanda şehit Sadr’ın öğrencisi olan Kepançi de şehit edildi. Kepançi de şehit Sadr’ın seçkin öğrencilerinden biriydi. Bir çok öğrenciler, alimler ve müminler Şehit Sadr ile ilişkisi olduğu hasebiyle yakalanıp zindana atıldılar. Sonunda sıra Şehit Sadr’a geldi. Şehit Sadr Necef tarihinde defalarca yakalanıp hapise atılan, abluka altına alınan, içeriye atılan ve öldürülen tek merciidir. Şehit Sadr ile merciiyet döneminde özellikle de mübarek ömrünün son yıllarında kurulan ilişkilerin hiç birisi refah mutluluk ve güvenlik için değildi. Şehit Sadr’ın çağdaşları, kendilerine yakın olanlar, özellikle de öğrencileri ve akrabaları bu gerçeğe tanıklık etmektedir.
Ben sürekli olarak Şehit Sadr ile ilgisi olanların ve yakınlarının üzerindeki korku dolu atmosferi çok iyi hatırlıyorum. Emniyet güçlerinin onları camilerde, medreselerde, sokaklarda, özel ve genel yerlerde takip ettiklerini unutamıyorum. Hiç unutamadığım bir olay da şuydu: “1975 yıllarında değerli alimlerden biri Necef’teki Cevahiri camisinin yakınlarında tesadüfen beni görünce yanıma geldi, beni kenara çekti. Sağa sola bakıp kendisini takip eden birisinin olmadığından emin olunca bana şöyle buyurdu: “Sen ateşle oynuyorsun. Hayatının tehlikede olduğundan haberin var mı? Sen istihbarat birimleri tarafından takip ediliyorsun, Şehit Sadr’ın evine fazla gitme.”
Ben bu adamı iyi tanıyordum. O tümüyle ihlas üzere bana nasihat ediyordu. Ama o olayın sadece maddi boyutlarını görüyordu. Ben de devletin tavrından, gazabından ve öfkesinden haberdardım. Netice olarak bu tavırlarımın benim lehime olmadığını çok iyi biliyordum. Her an tutuklanabilir ve öldürülebilirdim. Ama şer’i mesuliyetler yüzünden bu ilişkimi sürdürmek zorundaydım. Sonu ne olursa olsun ve ne pahasına tamamlanırsa tamamlansın, bu ilişkisi sürdürmeliydim. Özellikle de Şehit Sadr’ın İmam Ali’nin (a.s) ahlaki değerlerini, ihlasını, Allah yolunda fenaya erişini, zorluklarda zühdünü ve İslam’a teslimiyetini mücessem kılıyordu. Bunu görünce kendi kendime şöyle diyordum: “Geri dönüş özellikle de bu zor şartlarda hıyanettir.”
Bu düşünce sebebiyle gönlüm rahat ediyor, duygularım diniyordu. Şehit Sadr’ın bu zorluklara karşı Peygamber gibi direndiğini görünce, hislerim ve duygularım daha da huzur buluyor, güvene eriyordu. Artık hiç bir şeyden korkmuyor, endişe duymuyordum. Sonunda da Şehit Sadr kıvanç dolu bir akıbete uğradı ve büyük bir hoşnutluk içinde şehadeti seçti. Elbette o zor şartlarda devletin en büyük düşman olarak gördüğü biriyle ilişki kurmak maddi ölçülere göre mantıklı bir tutum değildi. Zira insan bu sebeple görebileceği en küçük cezanın zindanlar ve tutuklanmalar olduğunu çok iyi biliyordu. Elbette diğer cezalardan kurtulsa bile bu cezalardan kurtulamazdı. O halde dünyevi değerler esasınca Şehit Sadr’a duyulan ilgi ve alakanın yorumlanması mümkün değildir. Hakeza Şehit Sadr ile kurulan ilgi ve irtibatın duygusal ve maddi bir maslahata dayalı olduğunu söylemek de doğru değildir.

Şehit Sadr’ın Dostlarına ve Yakınlarına Yazdığı Mektuplardan Örnekler
Eğer Şehit Sadr’ın öğrencileriyle ve öğrencilerinin kendisiyle olan ilişkileri, ve benzeri konuları ele almak, yani Şehit Sadr’ın kendi düzeyindeki alim ve şahsiyetlere karşı sergilediği tutumunu incelemek istersek o mantık ve ruh haletini burada da görmüş oluruz. Örneğin İran’ın büyük alimlerinden ve filozoflarından olan Merhum Şeyh Muhammed Taki Caferi’ye yazdığı bir mektubunda şöyle diyor: “Ben sizlerin “İktisaduna” (İslam ekonomik strüktürü)  kitabına gösterdiğiniz teveccühten dolayı teşekkür ederim. Fazıl Abdulali kardeş, sizden tekvini/yaratışsal bir izin aldığı halde tercüme hakkındaki üstünlüğünüze teveccühen yine de benim iznimi beklemiştir. Abdulali’nin şunu bilmesi gerekir ki sizin izniniz benim de iznimdir, sizin iradeniz benim de irademdir, sizin kabulleniş ve rızayetiniz benim de kabullenmem ve rızayetimdir. Sizin rızayetinizden sonra -canım size feda olsun ey kardeşim- tercümeden el çekmesi ma’kul değildir o kitabın tercümesini basabilir.” Görüldüğü gibi Şehit Sadr Merhum Şeyh Muhammed Taki Caferi’ye Peygamber’den almış olduğu ahlak üzere konuşmakta ve ona şöyle demektedir: “Abdulali sizden tekvini bir izin aldığı halde yine benim iznimi beklemiştir” ve ona “ey kardeşim canım sana feda olsun” diye hitap etmiştir. Şehit Sadr bu yüce ruh ve ahlak ile Seyyid Hüseyin Safiyuddin için de bir mektup yazmıştır. Bu mektup da Şehit Sadr’ın yüce ahlakını, huyunu ve tabiatını ortaya koymaktadır. Şehit Sadr bu mektupta şöyle diyor: “Ben bu mektubu yazarken sen adeta karşımda duruyorsun. Hatıraların kalbimde canlanıyor, kalbimle birlikte senin için tepiniyor, damar ve kanımda akıp gidiyor. Adeta senin hatıralarını ezberlemiş gibiyim. Ey aziz kardeşim! Bunlar senin hatıralarının ve geride bıraktıklarının ruhumdaki bir parçasıdır. Geride bıraktığın bu şeyler ne de büyüktür! Sen ruhumda muhabbetinle çarpan ve ayrılığında alevlenen kardeşçe duygular dolu bir hatıra bıraktın. Senin yüce insanlardan olduğuna, dünyanın kendilerini kalplerinden gafil kılamadığı kimselerden sayıldığına, dünyevi zorlukların kendilerini duygusal ve sadık bir hayattan alıkoymadığı insanlardan biri olduğuna halisane bir şekilde inanıyorum. Canım duygularına ruhuna ve kalbine feda olsun. Benim için açtığın bu kalp, karşımda açtığın dünyevi hazinelerin en güzelidir. Zira iki elini karşımda açan bu alevi (safi) kalpte güvenlik ve huzur buldum. Bu kalpte büyük bir saadet ve hoşnutluk içinde ikamet ettim. Ben bu kalpte manevi öğretiler, duygular, sevgi ve vefa dışında bir şey görmedim. Bunlar dünyadan ve dünyadaki bütün hazinelerden daha yüce ve değerlidir. Ben bu ve benzeri birçok gerçeklerden hangisini izah edeyim! Oysa bunların tümü kalbimin sevgilisi ve canımın arkadaşıdır. Bu tablolar ruhumun derinliklerine nüfuz etmiştir. Sadece bu hatıra ve tablolardan biri tüm hatıra ve tablolardan çok üstündür. Bu tabloyu asla hayalimden silmedim. Bu tablo beni sarsan ve elektrik gibi çarpan bir tablodur. Bu tablo benim için seninle övünme ve senin sevginle dolan bir tablodur. Ey Eba İmad! Bu tablonun hangisi olduğunu biliyor musun? Bu tablo vedalaşırken arabanın beni sizin ellerinizden uzaklaştırdığı, bizimle, Lübnan topraklarında hepimizin içinde yaşadığı cennetin arasını ayırdığı zaman ortaya çıkan tabloydu. O senin tablondur. O tablo senin benimle vedalaştığın zamanki tablodur. Bu tablo yüzün ve organlarınla doğru sevgi ve duygularının nişanelerini ortaya koymaktadır.
Bu tablo benimle vedalaşırken gözlerinden dökülen yaşların tablosudur. Canım gözyaşlarına feda olsun. Gerçi bindiğim araba o göz yaşlarımı silmeme izin vermedi, ama kalbim göğsümden dışarı çıktı ve neredeyse sana doğru uçacaktı. Gözyaşlarını öpecek, o tatlı gözyaşlarına kanacak veya acısından alevlenecekti…
Ey Eba İmad! Asla unutamıyorum. Yolculuklarda onu hatırladığım her zaman göz yaşlarımı tutamadım. Neredeyse ağlayacak gibi oldum. Irak’ta kardeşlerim ve arkadaşlarımla konuşunca, benim için her şeyden daha değerli olan o insanlarla görüşünce onlara şöyle diyorum: “Eba İmad bir kaç haftalık sevgi ve vefa sayesinde sizin yıllar boyunca ulaşamayacağını yerlere ulaştı.” Şehit Sadr aynı şekilde Hüccet’ül-İslam ve’l-Müslimin Şeyh İbrahim Meşkini için de bir mektup yazmıştır. Çok kısa olduğu halde, duyguların gerçek anlayışını, dertlerini ve gelecekle ilgili endişelerini ortaya koymaktadır. Şehit Sadr bu mektubun bir bölümünde şöyle yazmaktadır: “Dün değerli mektubunu aldım, defalarca okudum, satırlar arasında sizin yüce ruhunuzu ve tabiatınızı okudum. Necef ve tertemiz imamların mukaddes mekanlarını ziyaret hususundaki ilginiz beni sarstı. Bu arzu ve temayül değerli arkadaşlarınızın ve dostlarınızın kalbinde de vardır. Siz beden olarak bizden ayrı olsanız da kalplerinizde ve hatıralarımızda her zaman hazırsınız. Allah’tan mevlamız, muvahhitlerin efendisi, Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin civarında bizleri bir araya getirmesini dilerim.”
Bunlar çok sınırlı örnekler olmasına rağmen Şehit Sadr’ın yüce şahsiyetini ortaya koymaktadır. Değerli arkadaşlar! Bu konuda daha geniş bir anlayış ve daha büyük tablolardan yardım almak için ilgili kitaplarda yazılan diğer örneklere müracaat etmek gerekir.

Kesin Tavırlardan Örnekler
Şehit Sadr’da bu duyguların yanı sıra görmezlikten gelme ve alttan alma huyuyla bağdaşmayan kesin tavır ve tutumlar da görmekteyiz. Zira bu işler genelde İslam ve merciiyet ile ilgili işlerdi. Burada şehit Sadr’ın başka bir çehresini göze çarpmakta ve bu çehre önceden sözünü ettiğimiz çehreden farklı bir çehredir. Bu çehre Şehit Sadr’ın başka bir gerçeğini olduğunu söylemektedir. Öyle ki onu tanımayan kimse Şehit Sadr’ın hiç bir duygu ve his tanımadığını sanır.
Geçen hususlarda ilgili konularda kendim ile ilgili örnekler verdim. Bu örnekler Şehit Sadr’ın ahlakının dini hedeflere dayandığını, şahsi maksat ve hedefler taşımadığını açıkça ortaya koymuştur.

Şehit Sadr’ın (kuddise sırruhu) Üstatlarına Karşı Ahlakı
İncelenmesi gereken konulardan biri de Şehit Sadr’ın üstatlarına karşı takındığı ahlaktır. Çünkü bu konu da bir anlamda Şehit Sadr’ın şahsi davranış ve manevi boyutlarını açığa çıkarmaktadır.
Elbette şunu bildirmemiz gerekir ki Şehit Sadr’ın üstatlarına karşı davranışları ve sergilediği ahlakı hususunda fazla bir bilgiye sahip değiliz. Elbette daha önce bu konuda kısaca bilgiler aktardıysak da buna ek olarak Şehit Sadr’ın kelimenin tam anlamıyla öğrencisi olduğu en önemli üstadına karşı tutumunu da ortaya koyabiliriz. Bu üstat Ayetullah’il-Uzma Merhum Hui’nin (kuddise sırruhu) ta kendisidir. Merhum Ayetullah Hui onun gerçek üstadı sayılıyordu. Şehit Sadr (kuddise sırruhu) uzun bir müddet onu fıkıh ve usul derslerine katılmıştır. Şehit Sadr’ın Ayetullah Hui ile olan ilişkisini açıkladıktan sonra mukayesede bulunarak onun diğer üstatlarına karşı davranışlarını da açık bir şekilde ortaya koyabiliriz.
Emanete riayet etmiş olmak için tarihten örnekler verelim: “Muhtevası çok güzel olan mektuplara ve Şehit Sadr’ın, değerli üstadı Ayetullah’il Uzma Hui (kuddise sırrıhu) hakkında yazdığı yazılara ilave olarak bir ara bu öğrenci ve üstadı arasında fazla belli olmayan bir ihtilaf ortaya çıktı ve bu ihtilaf, ikisi arasında ilişkilerde bir soğumaya ve gevşemeye sebep oldu. Bana göre bu ihtilaf iki şeyden kaynaklanıyordu.
1-Şehit Sadr’ın Irak halkının durumu, siyasi toplumsal ve diğer sorunlarla ilgilenmesinin niteliği
2-Bazıları Ayetullah’il-Uzma Hui’den sonraki merciiyet hususunda özel bir tutum içinde idiler. Dolayısıyla Şehit Sadr’ın varlığı onları rahatsız ediyordu. Üstat ile öğrencisi arasında ihtilaf çıkararak böylece Şehit Sadr’ı üstattan sonraki merciiyetin ilk nişanesi sayılan “ihtiyatlarda irca etme makamı”ndan düşürmek istiyorlardı. Ama önemli olan ve emaneti koruyup tarihe kaydetmek için söylenmesi gereken şey bu ihtilafın bazen birbirinden tümüyle ayrılmaya kadar varmasıydı. Ama hiç birisi karşısındakini bozacak, bırakın şeriatı, edebi dahi aşacak bir takım davranışlar içine girmedi. Bu da her iki tarafın temizlik ve iman yüceliğini ortaya koymaktadır. Burada Şehit Sadr’ın üstadıyla olan güzel ilişkilerini sizlere göstermek istiyorum. Örneğin bu ikisi arasındaki ilişkinin gevşediği ve soğuduğu söylentileri ortaya çıkınca birisi yazılı olarak bu durumu bizzat kendisine sormuştu ve Şehit Sadr’dan bu konuda kendisine cevap vermesini istiyordu. Soru ve cevabın metni şöyleydi: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Eskiden beri sizinle en yüce merci olan Ayetullah’il Uzma Hui arasındaki ilişkiniz bizce de bilinmektedir. Ama bir takım söylentiler bizlerde şüphe uyandırmıştır ve bu konuyu sizden sormanız gerekmiştir. Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.”
Şehit Sadr’ın yazdığı cevap ise şudur: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Bizlere lütfettiğiniz bu soru için bir taraftan size teşekkür ediyorum; zira bu vesileyle içimdeki gerçeği sizlere aktarma imkanını buldum. Bir yandan da bu soru beni çok rahatsız etti. Zira bu soru hayatımdaki ilişkilerin en temizi ve en şerafetlisi olan bu ilişkinin de şek ve şüpheye maruz kaldığına işaret etmektedir ve bu ilişki benim efendim, üstadım, dayanağım Üstad Hui ile olan ilişkimdir. Gözüm bu üstadın ilmi havzasında ilim nuruyla aydınlandı, marifetin tadını onun eliyle tattım. İmandan sonra Allah’ın insana verdiği en yüce nimet ilimdir. Eğer bu nimetten bir miktarını elde ettiysem, bu o değerli üstadın fazlı ve keremiyledir. Ben onun vücudunun bereketlerinden bir parçayım. Onun yüce feyzinden bir parça ve onun manevi evlatlarından biriyim. Eğer bu gerçekleri görmezlikten gelecek veya bu görmezlikten gelmeyi bana isnat edecek biri varsa ya bunu babanın kalbini evladından ayırmak, ya da bu babanın makamını etkilemek amacıyla çocuğun konumundan istifade etmek için yapmaktadır. Ben de bu fırsatı ganimet bilerek, büyük bir içtenlikle sana şöyle diyorum: “Benim Ayetullah Hui (dame zilluhu) ile olan irtibatım, bir çocuğun babası, öğrencinin üstadı ve taklit eden birinin mercisi ile olan irtibatı gibidir ve ebedi olarak da bu böyle olacaktır. Ben defalarca halk, talebeler ve yetkililer karşısında bunu açıkça söyledim ve bu gerçeği itiraf etmeyen kimseden asla razı olmadığımı bildirdim. Bu hakikati itiraf etmeyen, bana ve ona bu esas üzere davranmayan kimseden ben asla razı değilim. Eğer birisi adımı yüceltmek istiyorsa, beni rahatsız eden şeylerden birinin de bu yücelmenin baba ile evlat, öğrenci ile üstat arasındaki ilişki sınırlarını aşması ve bundan sınırları aşmanın da benim davranışlarım ve metodumla uyuşmadığından gaflet edilmesidir. Alimler fetva verip şahsi ve dini amellerinde ilmihale ihtiyacı olan kimselere fetvalarını içeren bir risale yazmak ile yüce merciiyet makamının ve onu korumanın gerektirdiği bağlılığın arasını ayırmak istiyorlar. Biz de bu ikisini birbirinden ayırt etmek gerektiğine inanıyoruz. Dolayısıyla bu ikisini karıştırmamak gerekir. Daha yüce bir merciiyet makamına zarar vermek caiz değildir. Bu topluluğu dağıtmak, müminler için merciiyet hakkında ortaya çıkan birlikteliği ortadan kaldırmak ve söz birliklerini dağıtmak için yapılan hiç bir davranış caiz değildir. Ben Allah’a yöneliyorum ve ondan bizi üstadın varlığından faydalandırmasını, gölgesinde istifade ettirmesini ve farz olan evlatlık görevini yerine getirmede bizlere yardımcı olmasını dilerim. Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. H. K. 8 Cemadilula, 1396/M. 1976”
Şehit Sadr ameli ortamda da aynı tavır ve tutum içindeydi. Ayetullah’il Uzma Hui’ye saygı göstermeyi kendisine farz biliyor ve onu iyilik dışında bir şeyle anmıyordu. Kendisini görmek, halini sormak, sağlığından haberdar olmak için göz altında tutulmadan bir kaç gün öncesine kadar arada bir bizzat üstadın huzuruna varıyordu.
Merciiyet düzeyinde de Şehit Sadr, Irak halkının kendisine olan ihtiyacının daha çok olduğunu çok iyi der ediyordu. Şehit Sadr halkın ihtiyaçlarını, isteklerini ve içinde yaşadıkları siyasi şartları daha iyi biliyordu. Buna rağmen Ayetullah’il-Uzma Hui’ye (kuddise sırruhu) saygı hususunda da kusur etmiyordu. Edep ve saygı hususunda elinden geleni gösteriyordu. Bu sadece Irak içinde değil, Şiilerin olduğu her yerde aynı halet içindeydi. Şehit Sadr öğrencilerine defalarca kendisini merci olarak tanıtmamalarını tavsiye ediyordu ve sadece gelecek günler için ve Ayetullah’il Uzma Hui’den sonrası için kendisini merci olarak tanıtmalarına izin veriyordu. Yani merciiyetini Ayetullah’il Uzma Hui’den sonrasına bırakmıştı, hayatta olduğu müddetçe böyle bir ilanda bulunulmasına razı değildi. Merhum Ayetullah’il-Uzma Huyi’nin merciiyetini birinci derecede merciiyet olarak kabul ediyordu. Şehit Sadr, Hüccet’ül İslam ve’l-Müslimin Seyyid Muhammed Garevi için yazdığı mektubunda da bu gerçeği dile getirmişti.
Elbette Kur’an ve sünnette üstadın yaşadığı zamanda öğrencinin mercilik makamına oturmasının haram olduğu hakkında herhangi bir delil mevcut değildi. Öğrenci bu güce ve liyakate sahip olduğu taktirde her hangi bir engel söz konusu olamazdı. Ama buna rağmen Şehit Sadr üstadına karşı büyük bir vefadarlık örneği sergiledi, üstadına saygıda kusur etmedi ve onun merciiyet makamına riayet etti. Bu mektuplar da bu konudaki sözümüzü doğrulamaktadır. Zira bu mektuplar yayınlanmak için yazılmamıştır. Şehit Sadr bu mektuplarıyla kendi yüce ruhunu, değerli ahlakını ve doğru tutumunu göstermek istemiyordu. Şehit Sadr sadece kabul ettiği ve inandığı şeyi önemle vurgulamak istiyordu. Şehit Sadr üstadı hakkında üstadının büyüklüğüne tanıklık ederek bütün bu tutumların üstünde bir şahsiyet olduğunu ortaya koymuştur ve bunlar İmam Hekim’in (kuddise sırruhu) vefatından sonra olmuştur. Şehit Sadr’ın bu tanıklığı kendisi için bir çok zararlar ve sıkıntılar meydana getirmiştir. Ben Şehit Sadr’ın dindarlık şartları hakkında konuşmak istemiyorum. Zira Şehit Sadr zamanındaki ilmi havzalar ve merciiyet konusundaki mektupları söz ederken zaten buna değineceğiz. Ama burada sadece önceden sözü edilen davranışlarda sadakat, gerçek vefakarlık ve İslam ümmetine hizmette kendini feda etme cihetini önemle vurgulamak istiyorum. Şehit Sadr’ın bu boyutu hakkında bu kadarıyla yetiniyoruz.

Şehit Sadr’ın Halka Karşı Tutumu ve Halkı Önemsemesi
Şehit Sadr’ın şahsiyetindeki seçkin ve aşikar nişanelerden biri de genel olarak halka karşı takındığı davranış metodu ve biçimiydi. Bu metot, insanları idare etmek, onlarla dost olmak, dertlerini paylaştırmak, durumlarını anlamak, sorunlarını halletmek, işbirliği yapmak, İslami ve insani duygularla birlikte yaşamak, onların olumsuz yönlerini ve sorunlarını geniş bir yürek ve ruhla kabul etme gibi sayısız güzel örneklerle doludur.
Şehit Sadr ile görüşenlerin çoğu veya genel toplantılarda hazır bulunanlar, gerek halkın geneli, gerekse de özel şahsiyetler, Şehit Sadr’ın bu özelliklerini ve nişanelerini açıkça müşahede ediyorlardı.
Şehit Sadr odaya giren herkese saygı olarak ayağa kalkıyor, herkese ihtiram gösteriyor ve herkesle görüşmekten dolayı sevinç duyuyordu. Halkı yürekten ve kalpten seviyordu. İnsanı sevmesi için sadece kendisiyle görüşmek veya onunla bir defa oturmak yeterli idi. Bu taktirde yüreğinin onu sevgisiyle dolduğunu kolayca hissedebilirdi. Şüphesiz bir rehberde kamil bir şekilde olması gereken en önemli sermaye bu yüce ahlaki ruh, bu sefa, temizlik ve ihlasdır. Nitekim Kur’an Peygambere şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi.”
Şehidimiz Sadr işte böyle bir şahsiyetti, müminlere karşı rahmet doluydu ve yumuşaktı. İnsanlara karşı sevgi dolu bir kalple davranıyordu. Ben çok uzun bir süre Şehit Sadr ile birlikte yaşadım ve onun sabrı, affı ve bağışı karşısında şaşırıp kaldım. Şehit Sadr kendisi için ortaya çıkan her hadisede büyük bir sabır ve metanetle hareket ediyordu. Dağların bile yorulduğu, tahammül edemediği bir sabırla ve Peygamberden miras aldığı yüce bir ruhla kendisine kötülük eden kimseleri bile bağışlıyordu.

Şehit Sadr’ın (kuddise sırruhu) Ahlakından Özel Anekdotlar
Burada Şehit Sadr’ın ahlakı ve ruh yapısı hakkında bazı örnekler aktarmak istiyorum. Elbette bilinmesi gerekir ki bu örnekler gerçekten de Şehit Sadr’ın yüce ve değerli ruhunu tümüyle gösterebilmekten uzaktır.
1-Talebelerin biri Şehit Sadr ile özel görüşmek istiyordu. Bu talebe eşini ameliyat etmek için ondan maddi yardım istedi. Zira eşi çok kötü bir durumdaydı.
Şehit Sadr’ın da o şartlarda durumu hiç de iyi değildi. Ama buna rağmen ona yüz dinar verdi ve sözde az verdiği için de kendisinden özür diledi. O şahıs Allah’a hamd ve şükürde bulunarak parayı aldı. Elbette bu miktar para o zamanlar hiç de az değildi.
Bu şahıs Necef’teki toplantıların birinde Şehit Sadr’ın yüceliğini, cömertliğini ve bağışlayıcı olduğunu dile getirdi. Şehit Sadr ile arasında geçen olayı anlattı. Orada bulunanlardan biri de hiç bir ihtiyacı olmadığı halde aynı şekilde Şehit Sadr’dan para almak istedi. Şehit Sadr’ın huzuruna vararak ihtiyacını söyledi ve para istedi. Şehit Sadr yanında para olmadığı için kendisinden özür diledi ve ona elinde para geçtiğinde kendisine vereceğine dair söz verdi. Bu şahıs Şehit Sadr’ın özür dilemesinin gerçekçi olmadığını sandı ve kendisini bu yardımdan mahrum kıldığı için özür dilediğini sandı. Bu yüzden Şehit Sadr’a kötü sözler etmeye başladı ve şöyle dedi. “Sen şer’i hakları (humus, zekat vb.) eşine ve kızına altın almak için harcıyorsun, villalar dikiyorsun ve araba satın alıyorsun. İki gün önce birisi senin yanına gelip para istedi ve sen ona para verdin. Ama bugün ben istiyorum ve bir şey vermiyorsun.” Şehit Sadr sustu, onun sözlerini dinledi ve mümkün olan her yolla onu sakinleştirmeye çalıştı. Ama ne yaptıysa bunun bir faydası olmadı.
Onun bu küstahlığını ve çirkin işini görünce ona unutamayacağı bir ders vermek istedim. Büyük bir kızgınlık içindeydim. Şehit Sadr da yüzümdeki kızgınlık ifadesini görüyordu. Bu yüzden o şahıs gitmek isteyince kendisiyle kütüphaneye kadar gitmek istedim. Ama Şehit Sadr bana oturmamı emretti. Şehit Sadr oldukça sakindi. O şahsın evin kapısını kapatıp gittiğini görünce de bana, “ne yapmak istiyordun?” diye sordu. Ben, kendisine yapmak istediğimi anlatınca da şöyle buyurdu: “Önemli bir şey değil, biz bundan daha büyüğünü ve daha zorunu işittik. Ahlak ve sabrını sorumluluğun ölçüsünde yüceltmen gerekir. Ben ondan duyduğum bu sövgülere ve hakaretlere rağmen asla rahatsız olmadım, çünkü o bizim durumumuzdan haberdar olsaydı, bu yaptıklarını yapmazdı, çok geçmeden bu şahıs pişman olacak ve pişmanlığını telafi etmeye kalkışacaktır.”
Sonunda aziz ve celil olan Allah’ın isteğiyle o gün gelip çattı, o şahıs gelerek özür diledi, Şehit Sadr’ın elini ve ayağını öptü. Bu durumda Şehit Sadr bana yaptığı nasihatini hatırlatarak şöyle buyurdu: “İnsanlara karşı işte böyle davranmak zorundayız.”
2-Necef havzasındaki meşhur insanlardan biri istihbarat teşkilatının başkanına şöyle demişti: “Şehit Sadr hakkında ne bekliyorsunuz, onun da Irak’ta ikinci Humeyni mi olmasını istiyorsunu? Neden onu ortadan kaldırmıyorsunuz?”
Şehit Sadr bunu duyunca şöyle buyurdu: “Allah falan kimseyi bağışlasın, ey falan şahıs! Eğer bugün beni öldürürlerse yarın sizleri de öldüreceklerdir.” Bundan fazla hiç bir şey dile getirmedi.
3-Şehit Sadr, beni ve değerli kardeşlerden birini, Irak İslami hareketin geleceği ile ilgili önemli bir işten haberdar kıldı. Bu haberin önemi mevcut ağır güvenlik şartlarından kaynaklanıyordu. Bir müddet sonra o haberin bir bölümü Nu’maniye şehrinde orada bulunan dostlar arasında (ki onlardan biri de “ed-De’vet’ul İslamiyye” hareketinin önderlik şurasının üyelerinden biri olan Merhum Şeyh Hacı Naim Nu’mani idi) yayıldı. Şehit Sadr bundan haberdar oldu ve büyük bir rahatsızlık içine girdi. Bu haberin o sınırlı çerçeveden dışarıya nasıl sızdığını düşünerek öfkelendi.
İlginç olanı da şudur ki mevcut şartların tümü benim aleyhime idi ve bütün deliller beni gösteriyordu. Çünkü Merhum Hacı Naim bu olaydan haberdar olduğundan bir gün sonra tesadüfen benimle görüştü ve bu haber Nu’maniye şehrinde Hacı Naim tarafından yayıldı. Dolayısıyla da mantık açısından da hakkında kötü zanda bulunulması gereken biri bendim. Şehit Sadr beni özel bir toplantıya davet etti ve bana şöyle dedi: “Evladım! Ben sana tam güveniyorum ve sen de hata edebilirsin, eğer böyle bir şey olmuşsa bu senin makamını benim yanımda değiştirmez. Sana haber verdiğim o özel konu Nu’maniye şehrinde herkesin diline düşmüş. Sen bu haberi herhangi bir kimseye söyledin mi?” Ben önemle vurgulayarak bu olayı hiç kimseye söylemediğimi ve bundan dolayı emin olmasını istedim. Elbette bu haberi yayan kimseyi de bulmak gerekiyordu. Şehit Sadr kardeşlerden birini Nu’maniye şehrine göndererek olayı araştırmasını istedi. Sonunda olayı Hacı Naim’in yaydığını anladı ve o da maalesef bu olayın önemini ve gizli kalması gerektiğini bilmediğinden bu işe kalkışmıştı.
Merhum Hacı Naim olayı benim yaydığım hakkında şüphe edildiğini görünce ertesi gün Necef’e geldi ve bu haberi falan şahsın kendisine söylediğini ifade etti. Dolayısıyla Hacı Naim olayı başka birinden duymuştu ve benim bununla hiç bir ilgim yoktu. Şehit Sadr da benim ruh haletimi ve rahatsızlığımı anlamıştı. Özellikle ondan sonra bu olayı araştırması için Nu’maniye şehrine birini gönderdiğini anladım. Zira Şehit Sadr’ın güvenini kaybetmek benim için hiç de kolay bir şey değildi. Hacı Naim ile Şehit Sadr önceden görüşmüşlerdi. Hacı Naim Necef’e geldiğinde benim evimde kalıyordu. Öğlen namazını kıldıktan hemen sonra Şehit Sadr aniden kapımızı çaldı. Tebessüm ediyordu, yüzünde babalık ruhu ve kokusu hissediliyordu. Bana şöyle buyurdu: “Ben ikinizle yemek yemeye geldim. Çünkü Hacı Naim’in de burada yemek yiyeceğini biliyorum.” Sonra bana şöyle buyurdu: “Sen benim oğlum Cafer gibisin. Benden sakın rahatsız olma.” Gerçekten de bu ahlak ve bu büyük ruh ne kadar da yüce idi! Gerçekten de Şehit Sadr büyük ve yüce bir ahlak üzereydi.”
4-Hz. Ayetullah Seyyid Kazım Hairi, üstadın yüce ruhu hakkındaki hatıralarının birinde şöyle yazıyor: “Şehit Sadr’ın öğrencilerinden biri onun dersinden ve fikri çizgisinden ayrıldı, ardından Şehit Sadr’a sövmeye, insanlar arasında arkasından gıybetini etmeye başladı. Şehit Sadr onun sözlerinin çoğunu duyuyordu. Bir gün yanında oturduğum sırada o talebe hakkında söz edildi. Şehit Sadr şöyle buyurdu: “Ben henüz bu şahsın adaletine inanıyorum. Onun ortaya koyduğu şeyler, inancından kaynaklanan bir yanlışlıktır. Onun dindeki lakaytlığının delili değildir.  Hakeza Ayetullah Seyyid Kazım Hairi şöyle yazmıştır: “Zalim Irak rejimi Necef ilmi havzalarında okuyan İranlı öğrencilerin bu ülkeyi terk etmeleri için altı gün tayin etmişti. Bu dini ilimler tahsil eden öğrencilerden birinin Şehit Sadr ile vedalaştığını gördüm. Şehit Sadr burada yaslı birisi gibi ağlıyordu. Oysa o şahsın kendi düşmanlarından biri olduğunu da çok iyi biliyordu.

Şehit Sadr’ın (kuddise sırruhu) Diğer Milletlere Karşı Tutumundan Örnekler
Eğer şahsi inanç ve cereyanlardan uzak durmak ve gerçeklerin daha geniş bir ufukta bizzat dile gelmesini istiyorsak ilk bakışta o geniş ufukların yanında Şehit Sadr’ı Irak, Pakistan, İran, Hindistan ve her yerdeki müslümanlara karşı tek bir ruhla davrandığını ve onların dertleriyle dertlendiğini görürüz. Geliniz onunla birlikte bir gezintiye çıkalım ve durulması gereken yerlerde duralım. Zira bunlar Şehit Sadr’ın ahlaki ve manevi liyakatlerini göstermektedir.
Bu duraklardan biri gayretli Lübnan halkı hakkındaki tutumuydu. Lübnan’da büyük bir buhran ortaya çıkmış, fakirler, cahillet ve mustaz’af insanlar bir çok kayıplar vermişlerdi. Şehit Sadr sadece yardımlaşma, sevgi dolu ve şeffaf sözler ederek onlarla dertleşmekle kalmadı -gerçi bu da güzel ve iyiydi- elindeki bütün maddi gücüyle de Lübnan halkının yanında yer aldı. Bazen onlara yardım olarak para gönderiyor, bazen de şer’i paraların onlar için kullanılmasına izin veriyordu. Hatta bu konuda kendisine müracaat edilmesini ve izin alınmasını bile gerekli görmüyordu. Elbette Şehit Sadr’ın bu tutumu iki açıdan pek de önemli değildi:
a- Gönderdiği para Lübnan halkının ihtiyaçlarına cevap verebilecek ölçüde değildi.
b- İhtiyaç ve buhran o kadar şiddetliydi ki fazla bir para bile pek önem arz etmiyordu. Aynı zamanda Şehit Sadr kendisine sürekli para gelen mercilerden biri de değildi. Dolayısıyla büyük bir faaliyet içinde olamazdı. Denilebilir ki bazen öğrencilerin aylık parasını bile çok zor temin ediyordu. Hatta bazen talebelerin aylık maaşlarını ödemek için borç alıyordu. Ama bütün bunlara rağmen onun yaptığı fedakarlıklar kendi adına kaydedilecek derecede önemli idi. Biz bu ümmetin çocukları olarak onunla övünüyor ve iftihar ediyoruz. Örneğin zannedersem Seyyid Muhammed Alevi için gönderdiği mektupların birinde Lübnan fakirleri hakkındaki tutumu hususunda şöyle diyordu: “Öte yandan Lübnan Alevilerinden bir bölümü, göçmenlerin sorunları ve problemleri hakkında, yani evlerini kaybeden Cebel-i Amul halkı için Necef’ten yardım beklemektedirler. Bu konuda bize mektup da yazmışlardır. Biz de Allah’a tevekkül ettik ve onlara bir miktar yiyecek yardımında bulunduk. Mümin ve perişan aileler arasında o yardımların dağıtılmasını istedik. Biz onlara yedi bin dinar göndermeyi kararlaştırdık. Bu yardımı Seyyid Ebi Sadri, Şeyh Muhammed Taki el-Fakih, Seyyid Haşim Maruf, Al-i Fazlullah ve Ali Şemsuddin gibi büyük Şii alimleri vasıtasıyla bölüştürdük ve bunun çok güzel etkileri olmuştur.”
Değerli Alevi Fazile Rubab Hanım da Şehit Sadr için bir mektup yazarak şer’i paraların, eğitim, kültür ve Lübnan fakirleri için yeni iş sahalarının açılması yolunda harcanmasını sorunca Şehit Sadr ona şöyle cevap verdi: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Dua ve selamdan sonra… Allah sizleri teyit etsin. Biz sizin dini çalışmalarınızla ve bu müesseselerdeki ihlas üzere gösterdiğiniz faaliyetlerinizle övünüyoruz. İmam’ın (a.s) zekattaki payı ile zekat ve sulstaki payının bu işlerde harcanmasına izin veriyoruz. Bu konuda harcanan şeyler, inşallah-u teala bizim elimize ulaşmış gibidir. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Muhammed Bakır Sadr”
Hüccet’ül İslam ve’l Müslimin Seyyid Abullah Garifi de fıtra zekatının Lübnan’daki zarar gören ailelere harcanması durumunu sorunca Şehit Sadr ona şöyle cevap vermiştir: “Lübnan’daki savaşın kurbanları olan mümin ailelere fıtra zekatının harcanması caizdir. Ben sizler tarafından sorduğunuz fetvaların cevabını postayla gönderdim.” Hakeza kardeş İbrahim Muhammed Ali İsmail şer’i haklardan olan yanındaki bin liranın kendi şehrindeki fakirlere ve Lübnan’daki akrabalarına harcanmasını sorunca şöyle cevap vermiştir: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Dua ve selamdan sonra… Başarılarınızın devamını dilerim. Sizler bizim tarafımızdan İmam’ın (a.s) payından iki meblağı zikredildiği şekilde harcamak hususunda yetkilisiniz. Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Muhammed Bakır Sadr”
Pakistan’dan Hüccet’ül-İslam ve’l Müslimin Said Muhtar Hüseyin Nakavi de şer’i hakların 1966 yılında Pakistan’daki köylerde ve ziraat alanlarındaki sel sebebiyle büyük zarar gören müslümanlara harcanmasını sorunca ona şöyle cevap vermiştir: “Halkın zaruri ihtiyaçlarının giderilmesi için İmam’ın (ruhumuz ona feda olsun) payından istifade edebilirsiniz. Onlara farz ve müstahap sadakalarla yardımda bulunmak sakıncasızdır. Allah’tan onlardan sıkıntılarını gidermesini dilerim. Allah her şeye kadirdir. 20 Ramazan, 1396 Muhammed Bakır Sadr”
Velhasıl bütün bunlardan da anlaşıldığı üzere biz burada sadece o büyük insanı yüceltmek gayreti içinde değiliz. Onun Allah yolunda şehadeti taleb etmesi kendisi için yeterlidir ve onun hiç bir ululanmaya ve yüceltilmeye ihtiyacı yoktur. Ben burada sadece Şehit Sadr’ın ümmete tam bir inanç içinde olduğunu vurgulamak istiyorum. Elbette bu ümmetin fertlerinden her birine teveccüh etmek merciler hakkında büyük gayret göstermeleri gereken çok önemli büyük farzlardan biridir.

Şehit Sadr’ın Diğer Ahlaki Örnekleri
Burada gözaltına alınış döneminde ortaya çıkan bir olaya işaret etmek istiyorum. Zira bu olay da Şehit Sadr’ın bu eğilimi hakkındadır ve bu bakışın doğruluğunu ortaya koymaktadır.
Şehit Sadr’ın hizmetkarı, Hacı Abbas vasıtasıyla bizlere bir mektup ulaştı. Bu mektup bir grup yazarın Şehit Sadr’ın başına gelenler hakkındaki rahatsızlığını ve duygularını yansıtıyordu. Bu mektup fasih ve amiyane kelimelerle yazılmıştı. Bu mektubu imzalayan şahıslar, Şehit Sadr’ın evini muhasara eden emniyet güçlerini gafil avlayacaklarına dair söz veriyorlardı. Onlar belli bir gün ve saat tayin etmişler ve o mektupta Şehit Sadr için bir miktar para göndermişlerdi ve paranın azlığından dolayı özür dilemişlerdi. Ben mektubu okudum ve içeriğini Şehit Sadr’a da bildirdim. Ben bu gruplardan bazısının dindar olarak tanınmadıklarını ve dolayısıyla bunun devlet tarafından düzenlenmiş bir komplo olabileceğini hatırlattım. Çünkü devlet şahıslar ile ilişkimizi ve ev dışındaki merkezlerle irtibatımızı öğrenmek isteyebilirdi. Bunun üzerine Şehit Sadr şöyle buyurdu: “Biz mektupta belirtilen zamanı bekleyeceğiz ve buradan durum açığa çıkacaktır.” Biz olayları beklemeye başladık ve belirtilen zamana kadar sabrettik. Bu esnada yüzleri örtülü bir grup genç emniyet güçlerine saldırdı, bıçaklarla onlara karşı saldırıya geçti. Ardından sokağın iki tarafından onları çembere aldılar, Şehit Sadr küçük bir delikten onlara bakıyordu. Bu olaydan sonra hükümet emniyet tedbirlerini arttırdı, adamlarını silah, el bombası ve telsiz ile donattı. Bu olayların bir daha tekrarlanmaması için insanların sokağa giriş çıkışını yasakladılar.
Merhum Şehit Sadr bu olay hakkında şöyle yazıyor: “Eğer bizim bu gözaltına alınış durumumuzun kalkması ve işlerin normal hale dönüşü sağlanırsa ben şer’i paralardan büyük bir miktarını bu grubun yetişmesi için harcayacağım. Bunlar bizim cihat hususunda ihtiyaç duyduğumuz büyük bir cesarete sahiptirler. Bunlar bizi yalnız bırakan veya bazı iftiralarda bulunan kimselerden daha değerlidirler. Zira biz bu gözaltına alınış şartlarında sıkıntı ve azap içindeyiz.”
Ben burada sıkıntı verici bu boyutlara, bazılarının bu dönemdeki tutumlarına ve Şehit Sadr’ın bunlardan çektiği korkunç acılara (ki Baas partisi ile aynı tutum içinde idiler) işaret etmek istemiyorum. Sadece bir örnek zikredeceğim ve değerli okuyucular buradan bu sıkıntının büyüklüğünü ve Şehit Sadr’ın tahammül ettiği mazlumiyeti kolayca düşünebilirler.
Bu zor şartlarda Şehit Sadr büyük sıkıntılar ve problemler içinde kıvranıyordu. Şehit Sadr büyük bir imanla bunlara tahammül ediyordu. Bu şahıslardan biri Şehit Sadr’a şöyle bir mektup yazdı: “Biz tutuklamanın Baas partililerin senin için hazırladığı bir oyun olduğunu, senin bu olayda bir kahraman olarak oynadığını ve ümmet arasında senin için büyük bir yer hazırlamalarındaki amaçlarının ne olduğunu biliyoruz. Biz senin Amerika’nın uşağı olduğunu ve bu oyunun hiç bir faydasının olmayacağını biliyoruz.”
Bu esnada Şehit Sadr elleriyle sakalından tuttu. Hüzün içinde ağlamaya başlayarak şöyle buyurdu: “Bu sakallarım İslam için beyazlamıştır. Ben içinde bulunduğum bu şartlara rağmen Amerika uşağı olmakla suçlanacak biri miyim?”
Hiç bir zaman unutamadığım tutumlarından biri de bir kazada tüm ailesini kaybeden gencin hikayesi idi. Bu genç büyük bir rahatsızlık içindeydi. Başına gelen bu musibetten dolayı neredeyse kalbi duracaktı, sürekli olarak ağlıyordu. En katı kalpli insan bile onun ağlamalarına dayanamazdı. Onun gören herkes ağlamaktan başka bir şey yapamıyor. Bu gencin arkadaşı, “gecenin bu saatinde bu arkadaş Ayetullah Sadr ile görüşebilir mi?” diye sordu. Ben Şehit Sadr’ın bu yaslı gence yardımda bulunmasını uygun gördüm ve hiç kimsenin bu büyük musibete uğramış gence yardım edemeyeceğini sandım. Dolayısıyla görüşmeden sonra da Şehit Sadr’ın yanından ayrılacağını zannediyordum. Merhum Şehit Sadr geldi ve bu yaslı genç onun yanına oturdu. Şehit Sadr duygu dolu sözleriyle ve yumuşak ifadeleriyle yavaş yavaş gencin dertlerini azalttı, musibetini kendisine kolaylaştırdı. Şehit Sadr bu gencin kalbini elde ettikten sonra, kendisine ölümün gerçeğini açıklamaya çalıştı. Şehit Sadr ölümün daha iyi ve güzel bir hayat için bir başlangıç olduğunu ifade ederek kendisine bazı ayetleri ve rivayetleri okudu ve şöyle buyurdu: “Eğer babanı kaybettiysen, ben senin babanım, eğer kardeşlerini kaybettiysen, bu oğlum Cafer (yanında oturan oğluna işaret ederek) hatta bunların tümü senin kardeşlerindir.”
Bu genç Şehit Sadr’ın sözlerini dinledi, büyük bir duygu yüklü sözler kalbinde yer etti. Yavaş yavaş yüzünde bir tebessüm belirdi ve büyük bir rahatlık hissetmeye başladı. Şehit Sadr, akşam yemeğini getirmelerini söyledi ve zannedersem o da bizimle birlikte yemek yedi. Böylece genç büyük bir huzur içinde ayrılıp gitti. Adeta hiç bir musibet görmemiş gibi oradan ayrıldı. Ben bu olayı zikretmekle Şehit Sadr’ın şahsiyetinin boyutlarından bir parçasını aşikar kılmak istedim. Böylece Şehit Sadr’ın Bizzat yazdığı aşağıdaki mektubun da araştırmacılar için bir senet olmasını diliyorum. Bu mektup Şehit Sadr’ın kabile ve mezhep sınırlarını aştığını, İslam’ın yüce nurlu ufuklarına eriştiğini göstermektedir. Mezhebi boyut bir çok hususlarda bir mezhebin mensupları arasında güçlü bir bağ oluşturmaktaysa da İslami boyut taraftarlar arasındaki ilişkileri güçlendirmede daha büyük bir merkez rolünü üstlenmektedir. Çünkü bu insanların tümü, İslami ümmetini teşkil etmektedir.
Bu bakış açısıyla Şehit Sadr’ın, “tehlikeye düştükleri taktirde Sünni Müslümanları savunmanın farzı olup olmadığı” hakkında soru soran birine de cevap verdiğini görmekteyiz. Soru şöyle sorulmuştu: “Acaba kendilerine bir kafir saldırdığında veya bir tehlike altında olduklarında Sünni Müslümanları savunmak farz mıdır? Birisi onları savunur ve bu yolda öldürülürse şehit sayılır mı?” Şehit Sadr buna şöyle cevap vermektedir: “Savunmak, şahsın zarar göreceğinden güvende olduğu durumda farzdır. Zarar ihtimali varsa, ama öldürülmekten güvendeyse, savunmak caizdir, hatta farzdır. Ama onları savunmak öldürülmeye sebep oluyorsa ve genel olarak öldürülme ihtimali söz konusuysa insanı ölümle karşı karşıya koyan bu aşamada başkasına saldırı şahsi bir halet içindeyse bundan sakınmak daha ihtiyatlıdır.”
Bu bakış açısı Şehit Sadr’ın İslam ümmeti hakkında Sünni ve Şii bütün İslam ümmetinin evlatlarına önem vermesi, Şii ve Sünni, hatta dindar olmayan bütün fertlere önem vermenin zarureti hakkındaki görüşlerine dayanmaktadır. Bu önemseme, İslam için yapılan en iyi bir davet, İslami hüküm ve öğretilere bağlılık ve uzaklaştıktan sonra İslam’a geri dönüşü ifade etmektedir.
Bu konunun sonunda Şehit Sadr’ın vefalı ve ihlaslı hizmetkarı Muhammed Ali Muhakkık’a yazdığı mektubun metnini aktarmak istiyorum. Bu şahıs zalimlerin emriyle Şehit Sadr’ın evinde ve Şehit Sadr’ın ilk tutuklandığı esnada işkence görmüştü. Bu mektupta Şehit Sadr’ın İslam ümmetinin evlatlarına aynı gözle baktığını ve ümmet fertleri arasında takva dışında hiç bir fark gözetmediğini ortaya koymaktadır. Bu mektup tek başına rehber olan bir şahsın taşıması gereken İslami nişaneleri ortaya koymaktadır. Şehit Sadr bu konu hakkında şöyle yazmıştır: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Vefalı, temiz, imanlı ve tezkiye olmuş dostum Muhammed Ali, Allah uyuklama bilmeyen gözleriyle (kudretiyle) seni korusun. Allah’ın rahmeti, selamı ve bereketi senin üzerine olsun. Değerli mektubun elime ulaştı. Ben büyük bir üzüntü içinde sizler hakkında bilgi almak istiyordum. Bu yüzden mektubuna çok sevindim. Sizin ve aile bireylerinizin sağ salim olmanıza çok sevindim ve Allah’a hamd ettim. Allah da biliyor ya senin hatıraların ve her resmin sürekli hatırımdadır. Evin dışı, içindeki her şeyle birlikte bana senin yüceliğini ve emanettarlığını hatırlatmaktadır. Sen dışarıdan bir hizmetkar değilsin. Sen onun iyi ve ihlaslı bir evladısın. Allah Muhammed ve Al-i Muhammed’in yüzü suyu hürmetine, seni en iyi yere geri döndürsün. Her halde ve her zamanda yapabileceğim her türlü yardımda bulunmaya hazırım. Bana ihtiyacın olduğu her zaman oğlumuz Ebu Ahmed’e (Allah-u Teala onu korusun) sığınabilirsin.
Dostlar ve aile fertleri seni en iyi şekilde hatırlamaktadırlar. Onlar senin yolculuğun hususunda korku ve endişe içindeydiler. Oğlumuz Muhammed Cafer, mektubun senden geldiğini duyunca yüz üstü onun üstüne atladı ve onu öpmeye başladı. Kalbi senin sevgin ve vefanla doludur ve hep seni çağırmaktadır. Bize haberler göndermeni ümit ediyoruz. Biz senden, sıhhatinden ve yerleşmenden dolayı huzur duymaktayız. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi senin değerli babanın, diğer kardeşlerinin ve sana bağlı olan herkesin üzerine olsun. Özellikle de büyük kardeşin Sıket’ül-İslam Şeyh Hasan Ali Muhakkık’ın (Allah onu korusun ve gözetsin) üzerine olsun. Gerçekte siz vefalı insanın yaptığı teşekkürlerin bir gerekçesi de yoktur. Çünkü biz, bizlere farz olan şeyleri yaptık. Allah bizleri sizlere hizmet için başarılı kılsın. Size olan nimetlerini ve bereketlerini akıtsın. Allah kendine yakışır bir ölçüde size bağışta bulunsun. Şüphesiz Allah Rahman ve Rahimdir. Muhammed Bakır Sadr”

Şehit Sadr’ın Vekilleri Karşı Tutumu
Vekiller her merci için çok önemli bir temeldir. Zira onların dini veya toplumsal faaliyetlerde çok büyük bir etkisi vardır. Burada Şehit Sadr’ın vekillerine karşı tutumunu, onlarla olan ilişkisini ve bakış açısını aktarmak istiyorum. Bu konu hakkında bildiklerimiz ve mevcut elyazması senetleriyle elde ettiğimiz kadarıyla Şehit Sadr, vekillerine karşı ve onlarla ilişki hususunda özel ve eşsiz bir davranış örneği sergiliyordu. Şehit Sadr’ın, vekillerine karşı geliştirdiği bu özel tutumu belki de vekillerin önemini derk etmesinden, dini tebliği sahasındaki büyük rolünden ve toplumsal ve siyasi şartlardan anladıkları şeyler ile ilgiliydi. Bu anlayış bir çok hususlarda mercinin bakış açısını ve düşüncesini ortaya koymaktadır. Bilindiği üzere vekil, merci olan şahsın temsilcisi sayılmaktadır. Görevi mercinin ilmihaldeki içtihatlarını anlatmak, şer’i hükümleri bildirmektir, şer’i hakları (zekat, humus ve benzeri) almak ve benzeri faaliyetlerde bulunmaktır. Örneğin, Ramazan ve Şevval ayının hilalinin görüldüğünü ispatlamak, evlilik, boşanma ve benzeri toplumsal faaliyetlerde bulunmak gibi.
Vekil ile mercinin irtibat düzeyini gösteren şey kendisine verilen vekalet belgesi ve bir takım sebeplerden dolayı ele almak istemediğimiz konulardır.
Bu söylediklerimiz herhangi bir merciyi eleştirmek amacı taşımamaktadır. Zira hükümleri öğretmek, şer’i hakları almak ve benzeri şeyler vekilin görevlerinden ve işlerinden biridir. Tek fark merci ve vekil arasındaki ilişki ve bakış açısındadır. Yani o sadece bir vekil midir, yoksa başka bir takım önemli görevleri de var mıdır? Dolayısıyla vekil bütün bu söylediklerimizden çok önemli başka bir takım görevleri de üstlenmiş olabilir.
Şehit Sadr’ın bu konudaki görüşünü şu birkaç madde halinde özetlemek mümkündür:
a-Şehit Sadr kendileriyle vekilleri arasında çok şiddetli bir şevk ve iştiyak bağı kurmuştu. Bu yüzden mümkün olduğu kadar ilmi havzalarda yaygın olan tabirlerin yanı sıra “azizim, gözümün nuru ve evladım” gibi tabirler de göze çarpmaktadır. Bu tür kelimelerin İslam uğruna işbirliğinde bulunmak için manevi ve dini ilişkiler düzeyinden çok, bir takım manevi ve ruhsal etkileri olduğuna da inanıyorum. Elbette bu yeni bir metot değildir. Çünkü İmamlar da bu metodu kendi ashabı hakkında kullanmıştır. Nitekim İmam Ali (a.s), Muhammed b. Ebi Bekr hakkında şöyle buyurmuştur: “Evladım Muhammed, Ebu Bekir’in sülbündendir” Bu büyük muhtevaya teveccühen bu vekaletlerin tümüne ve içinde yer alan benzeri tabirlere dikkat etmek gerekir. Zira bu vekaletler adeta merci ve vekilleri arasında duygusal bir bakış ve örnek bir ilişki türüdür.
b-Şehit Sadr’ın imzaladığı vekalet kağıtlarının tümünde vekillere verdiği toplumsal ve dini önderlik rolü hakkındaki şiddetli istek ve iştiyakı göze çarpmaktadır. Vekalet sadece bir takım amellerden, sınırlı ve sıradan faaliyetlerden ibaret değildir. Tıpkı Hüccet’ül İslam ve’l Müslim Seyyid Abdulkerim Kazvini (Allah onu korusun) hakkında yazılan örnek vekalet gibidir. Bu vekalet yazısı bilinen türden bir vekalet değildir. Şehit Sadr bildik tabirlerle ifade etmemiş ve sadece o çerçevede kalmamıştır. Bundan da öteye giderek mercinin gerçek vekilinin ve dini alimlerin gerçek rolünü ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Şehit Sadr’a göre vekil kendisi sayesinde dine hizmet faaliyetlerinin yürütüldüğü kimsedir. Vekil bir önderdir, irşad ve kılavuzluk görevini üstlenmiştir. Şehit Sadr’ın bu vekalet metni şöyledir: “Rahman ve Tahim olan Allah’ın adıyla. Salat-u selam Peygamberlerin ve nebilerin sonuncusu olan Muhammed’e ve tertemiz tahir Ehl-i Beyt’ine olsun.
Azizimiz Sıket’ül İslam Allame Seyyid Abdulkerim Kazvini (Allah onu sürekli uyuklama bilmeyen gözleriyle korusun) Necef-i Eşref ilmiye havzalarındaki talebelerin büyüklerindendir. O kendisinde gördüğümüz nefis tezkiyesi, fazilet, takva, ihlas ve bilinç sebebiyle temiz dine hizmet, hükümlerini tebliğ etmek, helal ve haramlarını insanlara bildirmek hususundaki arzularımızı gerçekleştiren bir kimsedir. Onun müminlerden bir grubun arasında oluşu, kendileri için de büyük bir fırsattır. Böylece dini talebeler de ona uymak, ondan faydalanmak ve kılavuzluğundan istifade etmek için etrafına toplanırlar. Allah-u Teala’dan onu korumasını, adımlarını sağlam kılmasını, işlerini makbul buyurmasını, onun eliyle tertemiz dine büyük hizmetler yapılmasını dilerim. Şüphesiz başarı Allah’tandır. Muhammed Bakır Sadr”
Bu ve benzeri tabirler, sadece gerçeklere dayanan bir tür saygı ve ululamaktan ibaret değildir. Şehit Sadr burada vekilin toplumdaki önderliğe benzer konumunu ve görevinin sadece şer’i hakları, sülsleri (üçte bir alınan şer’i vergileri) vb. şeyleri almakla sınırlı olmadığını göstermeye çalışmaktadır. Dolayısıyla dini bir iş de şer’i bir sorumluluktur. O sadece belli bir takım görevlerle sınırlı değildir. Bu sorumluluk bilinenden çok daha büyük bir sorumluluktur.
Şehit Sadr (kuddise sırruhu) Hüccet’ül-İslam ve’l Müslimin Abdullah Garifi Bey’e -Allah onu korusun-, yazdığı bir mektubunda şöyle buyurmaktadır: “Sizin taşımakta olduğunuz dini sorumluluklara olan büyük inayet ve önemsemeniz sebebiyle vekaleti yeniden yazdım ve bu mektupla size gönderiyorum.”
O halde vekalet herkesin değil, sadece rehberin yapabileceği dini bir sorumluluktur.
Bu beyan türü, vekilin rolünü açığa çıkarmakta, onun rehbere benzeyen şahsiyetini aydınlatmakta ve ümmeti vekilin azametinden ve görevinin öneminden haberdar kılmaktadır. O halde vekile bakış açımız, sadece bazı işler ve görevlerle sınırlı kalmamalıdır. Ona bakış açımız çok geniş ve dini mercinin gördüğü şekilde olmalıdır.
c- Dikkat edilmesi gereken işlerden biri de Şehit Sadr’ın vekilleri ile olan işbirliğindeki takip ettiği metottur. Diyebilirim ki Şehit Sadr, bazı hususlarda acı da olsa vekillerine açık eleştiride bulunma hakkını tanıyan ilk kimseydi. Elbette bu eleştiriler İslam’ın maslahatına olan eleştiriler olmalıydı. Biz mercilerin vekillerini kınadığını çok gördük. Bu çok doğal bir şeydir. Zira merci vekillerinin yaptığı işlerin ve davranışlarının da sorumlusudur. Ama bunun tam tersi çok az görülmektedir. Bundan da önemlisi, Şehit Sadr’daki eleştirileri kabul etme haletidir. Eleştirilerin doğru olup olmadığı, hatta genel ahlakla uyuşup uyuşmadığı konusu ise ayrı bir şeydir. Şehit Sadr o veya bu vekile zarar verecek ve olumsuz etkiler yaratacak hiç bir eleştiri içine girmiyordu. Şehit Sadr’a göre vekillerin içinde bulunduğu olumsuz haletler, ya taşıdıkları şüphe, ya da gerçeği doğru şekilde algılamamalarından kaynaklanmaktadır. Şehit Sadr bu tür sapmaları asla dini sapma olarak görmüyordu. Kendisine dost olmayı, doğruluk ve sapıklığın ölçüsü olarak kabul etmiyordu. Bazen öğrencileri, kendisini sövecek ve itham edecek düzeyde aşırı giderek eleştirilerde bulunuyorlardı. Nitekim bunlardan birini daha önce Ayetullah Hairi nakletmişti. Ama Şehit Sadr bu sapmaları dinden sapmalar olarak saymıyordu. Bu sapmaların bir şüpheden kaynaklandığını kabul ediyordu. Ayrıca Şehit Sadr kendisinin, değerli bir ahlak üzere olması gerektiğini ve neticede hiç bir tepki yaratmayacak konumunda bulunması icab ettiğini çok iyi biliyordu. Tüm dost ve düşmanları bu konuda Şehit Sadr’ın lehine tanıklıkta bulunmaktadır. Bu güzel ahlaki halet de Şehit Sadr’ın vekillerini ve temsilcilerini risaletin davetçileri ve ümmetin önderleri olarak kabul ettiği esasına dayanıyordu. Bu işin, açık bir terbiye atmosferi icat etme ve merci ile vekilleri arasında karşılıklı etkileşim ortamını hazırlama çerçevesinde yapılan önemli işlerden biri olduğuna inanıyorum. Daha önce bu konuda bir takım örnekler de verdik ve Kuveyt’ten Kahire’ye giden bir vekile yazdığı bir mektubu örnek olarak aktardık.
Bütün bunlar Şehit Sadr’ın şahsiyetinin bu boyutu hakkında genel hatlarıyla bir portre çizmenizi sağlayan örneklerdir. Elbette ben bu boyutun çok yüce olduğuna inanıyorum. Çünkü şehit Sadr ile yaşayan ve onun hayatının özelliklerini tanıyan bir kimse için konuyu bu kadarıyla ele almak yetersizdir ve gerçekleri tümüyle ifade etmemektedir.

Şehit Sadr’ın Ailesine Karşı Tutumu
Şehit Sadr’ın hanedanına, yani Al-i Sadr’a (Allah onları teyit etsin) ve kendi ailesine, yani değerli eşine ve çocuklarına, annesine ve şehit olan kızkardeşine karşı sergilediği ahlakın bir yüceliğe sahip olduğunu ve bir benzerini şimdiye kadar görmediğimi söylersem hiç de abartmış sayılmam.
Gerçi fıtri olan akrabalık duyguları bir tür dostluk, muhabbet, seçkin ahlaki tarz ve bireyler arasında sıcak bir ilişkiye sebep olmaktadır; ama ben Şehit Sadr’ın bunların yanı sıra bu ilişkileri belli bir hedefe oturtmaya ve bu yolla inançlarına hizmette bulunmaya iştiyak duyduğuna da inanmaktayım. Zira rehber olan bir insan, olumlu ve örnek bir takım özelliklere sahip olmalıdır ki başkaları için de bir örnek teşkil etsin. Aslında gerçekte ben burada kendi görüşlerime hiç yer vermeden gerçekleri aktarmak istiyorum. Ama söz konusu temayülden daha güçlü olan deruni bir hedefle istemeden bu gerçeği ispat etmek zorunda kalıyorum. Belki de Şehit Sadr’ın şahsi ve ailevi boyutlarıyla yakından tanışık olmam, onunla birlikte yaşamam ve onun gerçek hedeflerine aşina olmam bu konuda şahsi görüşlerimi belirtmeme sebep olmaktadır. Zira ahlaki davranış metodunda bundan daha güzel olabilecek ve bütün bu alanlarda çok yüce mukaddes hedeflere sahip bulunabilecek başka örnekler görebilmiş değilim:
a- Şehit Sadr’ın hanedanına (soyuna) karşı tutumu
Burada Şehit Sadr’ın hanedanına (soyuna), yani Merhum Ayetullah Seyyid Rıza Sadr’a (kuddise sırruhu) karşı takındığı tavrı ele almak ve Sadr hanedanının tüm bireyleriyle ilişki ve alakasının düzeyini ortaya koymak istiyorum. Burada söylemek gerekir ki Şehit Sadr’ın ailesine karşı takındığı tavır her türlü yapmacık ve gösteriş kokan ilişkilerden uzaktı.
Şehit Sadr (kuddise sırruhu), Ayetullah Seyyid Rıza Sadr (kuddise sırruhu) için bir mektup yazmıştır ve o mektubunda şöyle buyurmuştur: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
Canım feda olsun sana ey efendim, değer verdiğim sığınağım! Canım sana feda olsun ve senin karşında oturduğum oturuma ruhum kurban olsun. Senin güzel kokundan baba, amca ve ecdatlarımın kokusu alıyorum. Sizin geniş lütfünüz sayesinde rahatlık ve huzur içindeyim. Sizin vücudunuzun tatlı suyundan içiyorum. Ey geçmişlerin yadigarı! Ey kalanların elinden tutan kimse! Allah Şahittir ki birlikte yaşadığımız ve birlikte olduğumuz günleri, dayanağım olan kardeşimi kaybetmeden önceki zamanı hatırlayınca neredeyse alevlenecek ve kalbim parçalanacak gibi oluyor. Bu üç kişilik toplantımızı, hasretle anıyorum. Bu oturumların böylesine acı bir şekilde dağılacağını hiç düşünemiyordum. Gelip geçen günlere ve gecelere hasret duyuyorum. Elbette o zamanlar gafil idik ve günlerin bize neler hazırladığını bilemiyorduk.
Bir çok defa üst odaya gidiyorum ve sizin yanınızda mutlu olduğum o günleri hatırlıyorum. O esintileri geri çevirmeye çalışıyorum, ama ne yazık ki böyle bir şey mümkün değildir.
Bir çok defasında kardeşimin Necef’te yaşadığı evin karşısında duruyorum. Elbette o günleri, yani iki yıl öncesini anmamın sebebi, üçümüzün o evde veya benim evimde bir araya gelişimizdi.
Ey efendim! Kavramlar dudaklarımda kuruyor, göz yaşına dönüşüyor ve neden bu konuya girdiğimi bilemiyorum. Halbuki elimden geldiğince, kaçınmaya çalışıyorum. Mektup yazdığım şu an bile senin karşında oturduğumu hissediyorum. Yok olan aşkımı, dertlerimi, sıkıntılarımı senden başka kime şikayette bulunabilirim. Ey geçmişlerin hatırası ve kalanların elinden tutan kimse! Senden başka kimin ahlakıyla uyuşabilir ve dağılıp giden topluluk karşısında ağlayabilirim, geçip giden günlere göz yaşı dökebilirim! Oysa ben sürekli dizginlerimi kontrol etmeye, zayıflamamaya ve yok olmamaya çalışıyorum.”
Merhum Seyyid Rıza Sadr Irak’tan İran’a geldikten ve İran ve Irak hükümetinin iki ülke arasındaki giriş çıkışları serbest bıraktıktan sonra, birkaç yıl süren uzun ayrılığın akabinde Şehit Sadr kendisine başka bir mektup yazarak şöyle buyurdu: “Fazlı ve lütfü yüce olan o makamından bana ulaşan mektubunu yarım saat önce aldım, mektubunu gözlerim ve dudaklarımla öptüm. Satırlar arasında lütfüyle bizlere gölge eden ve uzun bir ayrılıktan sonra bizleri bir araya toplayan o güzel günlerin hatırasıyla ve bizi sizin yakınlığınız ve meclisteki huzurunuzla mutlu kılan o ruh yüceliğinizle okudum. Ey değerli kuzenim! Ey geçmişlerin hatırası ve geride kalanların dayanağı! Allah da biliyor ki o günler ömrümün fırsatlarından biriydi. Senin ağabeyliliğinden, büyüklüğünün lütfünden nasipleniyordum. Ben o zamanlar ev sahibi değildim ve sen de zahmetlerine işaret edilmesi gereken başkalarının evinde değildin. Canım sana feda olsun, sen kendi evindeydin ve biz senin gölgende yaşıyorduk. O günler lütuf ve rahmetten başka bir duygu nedir bilmiyordum. Ey mevlam! Emin olun ki ayrılığınızdan dolayı kalplerimize büyük bir hüzün çöktü. Evin her tarafını büyük bir dehşet ve boşluk kapladı. Allah’tan bizi senin mübarek vücudundan nasiplendirmesini, gözlerimizi hizmetinde bulunmayla her yıl bir defa da olsa aydınlatmasını diliyorum. Ey kuzenim! Bizler için dostların topluluğundan başka lezzetli şey ne olabilir.”
Şehit Sadr, 1979 yılında Ayetullah Seyyid Rıza Sadr için yazdığı mektubunda ise İran İslam Devriminin başlangıcını ve etkilerini dile getirmiştir. Önceki mektupları gibi duygu, ahlak ve edep ile doludur. Bu mektubun bir bölümünde şöyle buyurmuştur: “Değerli mektubunu almakla müşerref oldum. Bu mektubu satır satır okuyarak büyük bir mutluluğa kapıldım. Canım sana feda olsun ey efendim! Bir an adeta bir sel gibi boşalan ve işi bağışlama ve vefa olan o büyük ruhun nefhaları, nefesleri, duyguları, hüzünleri ve dertleriyle birlikte yaşamış gibi oldum.
İran’ın zor şartları hakkındaki nitelendirmeniz beni çok etkiledi. Ben sürekli olarak İran’dan haber almaya çalışıyorum ve merak ediyorum. Uzaktan müminlerin hüzünleriyle yaşıyorum. Onların dertleri, korkuları ve idealleriyle birlikteyim. Münezzeh olan Allah’tan İslam’a yardımcı olmasını, yücelik bağışlamasını ve alimleri teyit etmesini diliyorum. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir. Canım sana feda olsun ey Ebu Sadr! Senin sıkıntıların, bizim geriye kalan ömrümüzün saflığını ve berraklığını bu sıkıntılar ve dertler deryasında karartmış bulunmaktadır. Şüphesiz ki yüce ve azim olan Allah’tan başka bir güç ve kuvvet yoktur. Daha önce söylendiği gibi Şehit Sadr vekillerinden birine yazdığı mektubunda da şöyle buyurmuştur: “Ailemin ve kardeşimin ailesinin aç kalması önemli değildir. Gerçi bu da vefakarlık açısından iki gözlerimi kaybetmekten bana çok ağır gelmektedir.”
İşte bütün bu cümleler Şehit Sadr’ın değerli hanedanına ve ailesine göstermiş olduğu yüce duyguyu, muhabbet ve vefayı göstermektedir.

Şehit Sadr’ın Ailesine Karşı Tutumu
Eğer Şehit Sadr’ın ailesine karşı tutumunu da inceleyecek olursak, yine manevi, insani ve İslami duygular ve çok güzel manzaralarla karşılaşırız. Şehit Sadr annesine karşı merhamet dolu bir evlat, kız kardeşine karşı vefalı ve merhametli bir ağabey, eşine karşı halis bir eş, kızı ve erkek çocuklarına karşı örnek bir babaydı. Şehit Sadr sürekli olarak merciiyeti, İslami bir sorumluluğu, sorunları ve karmaşık zorlukları düşünüyordu. Terbiye ile ilgili işlerden gaflet etmiyor, ailesinin her biri hususundaki taşımış olduğu sorumluluğu görmezlikten gelmiyordu.
Her gün annesinin yanına oturuyor, konuşmalarıyla onun sevgisini ve ünsiyetini elde ediyordu. Onun cismi müşkülatlarını ve hastalıklarını azaltıyor, problemlerini hallediyordu. Annesi de (Allah ona rahmet etsin) sürekli olarak onun sağlığını düşünüyordu ve devletin oğlunu serbest bırakmayacağını az çok biliyordu. Bu yüzden Şehit Sadr sürekli annesinin gönlünü almaya, onu bu düşüncelerden uzaklaştırmaya ve zorluklardan bir nebze de olsun uzak tutmaya çalışıyordu. Her gün elindeki kitap ve defterleriyle annesinin odasının kapısına oturuyor, ikindiye kadar onunla kalıyor, derslerini yazıyor ve hazırlıyordu. Bu haleti tutuklanıncaya kadar ve şehit oluncaya kadar devam etti.
Şehit Sadr kardeşi Bint’ül Hüda’ya (Allah ona rahmet etsin) karşı da büyük bir letafet ve zerafetle davranıyordu. Geleceğini bir kadın olarak annesinin ve kardeşinin yolunda feda eden bu fedakar kahramanın her türlü ikrama ve saygıya layık olduğunu tümüyle derk ediyordu. Bu yüzden onun ilim yolunda ilerlemesi için elinden geleni yapıyordu. Elbette Şehit Bint’ül-Hüda da kendini çok güzel eğitmişti. Irak’ın İslami, içtimai, siyasi durumu hakkında büyük bir bilgi ve bilinç birikimine sahipti. Bint’ül Hüda da hiç şüphesiz işlerini yapma hususundaki dini himmeti, manevi sefası ve akıllıca tutturduğu hedefiyle kardeşinin küçük bir örneği gibiydi.
Fazilet sahibi, alevi ve değerli eşi Ümmü Cafer’in (Allah onu korusun) de Şehit Sadr’ın kalbinde çok özel ve büyük bir yeri vardı. Zira Ümmü Cafer kolay ve zor günlerinde onun ortağıydı. Şehit Sadr sebebiyle bir çok sıkıntılara ve meşakkatlere katlandı. Bu da Şehit Sadr’ın Irak’a hicretinden sonraki garipliğiyle başladı ve onun tutuklanması, hapse atılması, içine düştüğü sıkıntılar, müşkülatlar ile de devam etti. Bu yüzden gerçekten de Şehit Sadr’ın büyük bir önemsemesine ve özel bir inayetine sahipti. Şehit Sadr bu fedakarlıkların önemini derk ediyor ve bu sebeple de ona karşı büyük bir saygı ve sevgi gösteriyordu. Ben onunla tanıştığım günden beri hiç bir sorunların ve insanı bunaltıcı sebeplerin bu ikisi arasındaki ilgi ve ilişkileri kararttığını asla görmedim. Bu iş gerçekten de ilginçti.
Şehit Sadr, kızı ve erkek çocuklarına karşı ise sevgi ve duygu yüklüydü. Genç çocuklarıyla oyun oynuyor, onlarla ünsiyet ediniyordu. Onları asla dövmeye kalkışmaz ve onları küçük düşürmezdi. Çocukların terbiyesi hususunda en iyi yolu takip ediyordu. Onlara karşı dostluk ve refakat kokan bir ruh haleti esasınca davranıyor ve şartların gerektiği şekilde hareket ediyordu. Bazen de onlara babalık ruh haleti içinde davranıyordu.
Hatırladığım kadarıyla her gün öğlen vaktine yakın bir zamanda günlük oturumları bitip ailesine döndüğünde çocukları babaları sanki uzak bir yolculuktan geliyormuşçasına onu karşılıyor, kalpleri sevinç ve mutlulukla doluyordu.
Çocuklarından (ki iki ile yirmi yaş arasında idiler) herhangi biri kendisiyle konuşunca onun sözünü dinliyor, onunla sohbet ediyordu. Onlara karşı büyük insanlar gibi davranıyordu. O bu metotla onların vücudunda kendine güven duygusunu ve şahsiyet tohumunu ekiyordu. Hiç unutamıyorum, yaklaşık on yaşlarında olan kız çocuğu bir defter hazırlamış, her gün babasından o defterine bir hadis veya bir takım sözler yazmasını istemişti. O hiç bir zaman onun isteklerine cevap verme hususunda gevşek davranmaz, sürekli bir hadis veya önemli bir konuyu yazardı. Kızı da babasının kendisi için yazdığı her şeyi ezberlerdi. Şehit Sadr, bu kız çocuğunu Lokman Hekim diye adlandırmıştı. O Şehit Seyyid Müemmil Sadr’ın eşidir.
Şehit Sadr çocuklarını İslam’ın malıymış gibi terbiye ediyor, yanında olan her malın, onların değil emanet olduğunu düşünüyordu. Hatırladığım kadarıyla her ayın sonunda malları ayırıp bölüştürmede kendisine yardımcı oluyorduk. Yanında olan genç çocuklarından biri para destelerini görünce şaşırıyordu. Şehit Sadr bu esnada işten el çekiyor ve onlarla konuşarak şöyle buyuruyordu: “Oğulcağızım! Bu paralar benim değildir, bunlar Sahib-i Zaman’ın (Allah zuhurunu acil kılsın) malıdır. Bunlar benim elimde emanet olan Müslümanların malıdır. Oğulcağızım! Bu dünyanın hiç bir değeri yoktur, biz ahireti istiyoruz, ahiret daha iyi ve kalıcıdır.”
Çocuklarına karşı bu tabir ve kavramlarla konuşuyordu. Şehit Sadr, değerli eşi Seyyide Ümmü Cafer (Allah onu korusun) ile şöyle anlaşmıştı ki çocuklarından biri cezalandırılması gerekirse, eşi onları cezalandıracaktı. O böylesi durumlarda bu konuda bana da izin vermişti. Bu anlaşmayı ise şöyle yorumluyordu: “Çocuklar, fıtrat, terbiye ve eğitim açısından annesiyle daha sağlam ve şiddetli bir ilişki içindedir. Anne onları tembih ederse, kalplerinden bu şeyler daha çabuk silinir. Ama baba hususunda çocuk ve baba arasındaki ilişkinin doğal hale gelmesi için uzun bir süre gerekir. Ayrıca baba çocuklarını İslami fikir ve kavramlarla tanıştırma noktasında daha iyi görev yapabilir. Bu da sağlam bir ortamı ve muhabbet dolu kalpleri gerektirir.
Şehit Sadr’ın çocuklarına karşı gösterdiği bütün tevazuya rağmen, heybet ve azameti de çocuklarının kendisine saygı göstermesine, edepli bir ilgi ve ilişkiye riayet etmemelerine sebep olmuştu. Şüphesiz kendimi bundan daha fazlasını açıklama hususunda kendimi aciz görmekteyim. Zira o güzel muhiti ve eşsiz haleti dakik bir şekilde anlatamam. Sen ne kadar da iyisin ey efendim Eba Cafer!

Şehit Sadr’ın (kuddise sırruhu) Dünyaya İtinasızlığı ve Züht Hayatı
Eğer Şehit Sadr’ın hayatının bu boyutunu yazmak istersek, söz çok uzar. Çünkü Şehit Sadr İslami ve gerçek anlamda çok güzel bir züht örneğiydi. Ama Şehit Sadr’ın bu boyutu hakkında kısa da olsa yazmamın sebebi bu konunun Ehl-i Beyt’in (a.s) gerçek metodunu ve ahlaki yüce tefekkür tarzını ortaya koyması sebebiyledir. Şehit Sadr gerçek bir zahit idi. Şehit Sadr, bu yolu kat etmek isteyen herkese en güzel bir örnek teşkil ediyordu. Şehit Sadr, refah içinde yaşama imkanlarından mahrum olduğu ve bir şeye sahip bulunmadığı sebebiyle bu züht yolunu seçmiş ve dünyada züht içinde yaşamış değildi. Eğer böyle olsaydı, Şehit Sadr’ın hayatının bu boyutu hakkında hiç bir şey yazmazdım. Ama Şehit Sadr dünya kendisine yöneldiği halde züht içinde yaşamış, refah içinde yaşama imkanlarına sahip bulunduğu halde, refah ve huzura ilgisiz davranmıştır. O adeta dünyaya, “Ey dünya! Git başkasını aldat!” diyordu.
Aynı şekilde eğer Şehit Sadr’ın dünyadaki zühdü ve refah içinde yaşayışa itinasızlığı sadece bir takım şer’i haklardan kendisini mahrum kılması şeklinde olsaydı, yine kendisine bu şekilde davranmazdım. Zira örnek bir fakih için farz olan ilk şeylerden biri de budur. Ama Şehit Sadr, kendi helal ve temiz malıyla en iyi ve temiz bir hayata sahip olabilirdi. Buna rağmen Şehit Sadr, yiyecek, giyecek, ev, araba ve benzeri şeyleri satın almada zahit bir hayat yaşıyordu. Zaten insanın bu büyük şahsiyeti övmesine sebep olan şey de onun bu gerçek züht hayatıydı.
Züht insanın kendisiyle yaratıcısına yakınlaştığı, onun hoşnutluğunu ve rızayetini elde ettiği güzel bir haslettir. Şehit Sadr, takva semasında züht içinde yaşayan iyi alimlerle birlikte nuru parlayan nişanelerden biridir. Ama ben Şehit Sadr’ın züht içinde yaşamaktan maksadının nefsini temizlemek ve terbiye etmek gibi meselelerden çok daha yüce olduğuna inanıyorum. Şehit Sadr Rabbani bir örnek mercinin nasıl olması gerektiğini göstermek istiyordu. Şehit Sadr Ali gibi bir önderlik ve fedakarlık kavramını orta yere mücessem kılan zahit ve mütevazi merciiyet makamını oluşturmak istiyordu. Şehit Sadr, iki elbise ve iki parça ekmekle yetiniyordu. Tıpkı Ali gibi yaşıyordu ve neticede kendi hayatı ve metodu da İslam’a en açık bir davet ve tebliğ konumundaydı.
Şehit Sadr, merciiyetin Müslümanların önderliği için temel bir kurum olarak hakim güçler tarafından hedef alındığını çok iyi anlamıştı. Bu da merciiyet makamının halk tarafından bazı maddi meseleler hususunda çok önemli eleştirilere tabi tutulduğu bir zamandaydı ve bu merciiyetin savunulması gerekiyordu. Zira bu aynı zamanda İslam’ı savunmak demekti, dolayısıyla bundan maksadı da İslam’ı savunmaktı.
O halde Şehit Sadr’ın zühdünün iki güzelliği vardı. Hem züht hayatıyla Allah’a yakınlaşıyordu ve hem de ortaya koyduğu örnek davranışlarıyla Allah’ın dinini savunuyordu.
Burada hatırımda kalan bir takım örnekler vermek istiyorum. Böylece okuyucu bu yolla, bu değerli insanın azamet ve büyüklüğünü de anlamış olur:
1-Şehit Sadr, toplumsal şartların izin verdiği kadarıyla zahitler gibi giyiniyordu. Oysa kendisine en iyi elbiseleri alabilirdi. Allah’a yemin olsun ki ben onun değeri beş bin dinardan fazla olan bir aba giydiğini görmedim. Oysa dostları tarafından kendisine çok değerli kumaşlar ve giyecekler geliyordu. Şehit Sadr (Allah-u Teala ondan razı olsun) başkasının getirdiği hediyeleri ve kumaşları sonradan talebeler arasında bölüştürmem için saklamamı emretmişti. Her gün öğle namazından önce yaptığı genel toplantılarında oraya gelen öğrencilerin zahirine bakıyor, oradakilerden birinin elbisesinin talebelik makamına uymadığını görünce, bir elbiselik kumaş ve dikiş parasını veriyordu.
Bir gün çok ilginç bir şey gördüm. O beş büyük şahsiyetin idamından sonra, ayaklarında çok şiddetli bir ağrı hissetmişti. Böylece birkaç gün yerinden hareket edemedi. Hatta bir gün hamama gitmek isterken, benden yardım istedi. Hamama girdiği zaman atletinin yırtık olduğunu gördüm ve ona şöyle dedim: “Ey efendim! Bu atletiniz yırtıktır. Size başka bir atlet alayım mı?” O şöyle buyurdu: “Hayır bunu kimse görmüyor.” Ben defalarca onun kendi elbisesini dikmekle meşgul olduğunu gördüm.”
2- Vefalı hizmetkarı Muhammed Ali Muhakkık, hiç kimsenin yanına gelmeyeceğini sandığı bir saatte kütüphaneye girdi. Şehit Sadr orada oturuyordu. Muhammed Ali Muhakkık, Şehit Sadr’ın bir parça kuru ekmeği elindeki suyla içtiğini gördü. O bu saatte Muhakkık’ın yanına geleceğini düşünemiyordu. Bu yüzden çok utandı, yüzünü duvara döndü ve utancından ne yapacağını bilemiyordu. Muhakkık aynı zamanda Şehit Sadr’ın, evindeki hizmetçi kadın Ümmü Salih’e şöyle dediğini nakletti: “Muhakkık beyin yemek payını gönderdiğinde ona sıcak ekmek de gönder, soğuk ve bayat ekmekleri bize bırak.”
3-Şehit Sadr’ın mali durumu son yıllarda çok iyi olmasına rağmen, Şehit Sadr ev eşyası ve gereçleri hakkında eskiden olduğu gibi yaşıyordu. Hatta ben gözaltına alınış döneminde devletin Şehit Sadr’ın evindeki mallara el koymak istediği taktirde, değerli bir şey bulabileceği hakkında şüphe ediyordum. Ama bunlara rağmen devlet, Şehit Sadr’ın şehadetinden sonra, evdeki bütün eşyaları yağmaladı ve böylece kendi aşağılığını bir kez daha ispat etmiş oldu.
Şehit Sadr’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Merciiyet halinde hayatımın sıradan bir talebe gibi olması gerekir.” Gerçekten de o işte böyle bir hayat yaşıyordu. Evinde olan her şey bu kadardı. Evinde bir misafir odası vardı ve içinde eski olduğu için kendisine hediye mi edildiğini veya kendisi tarafından mı alındığını bilmediğim bir seccade bulunuyordu. Odanın sol tarafında Al-i Mamekani’nin kabrinin bulunduğu bir oda vardı. Şehit Sadr’ın orada az veya çok hiç bir şeyi yoktu. Yukarıdaki kütüphanede de iki parça kilim vardı. Bu da Şehit Sadr’ın annesinin mehiriydi. Ailesinin yaşadığı yer ise bir tek odaydı. Burada hem yatıyor, hem yakın misafirlerini ağırlıyor ve hem de Şehit Sadr’ın ailesinin genelde oturduğu bir yerdi. Burada en sade ve ucuz sergiler vardı. Yukarıda Şehit Sadr’a ait olan küçük bir odaya ise bir sergi serilmiş ve içinde sadece uyumak için birkaç yatak bulunuyordu. Bu oda uyku ve istirahat odasından çok bir ambarı andırıyordu. Şehit Sadr’ın bir gün aniden misafirleri geldi ve öğleden sonra da kalmaları gerekti. Dolayısıyla onlara yemek hazırlamak zorunda kaldı. Bunların sayısı on beş kişiden fazlaydı. Evdeki malzemeler bunlara yetmiyordu. Şehit Sadr’ın dostlarından biri olan Merhum Hacı Abdussalavat tesadüfen o gün evde bulunuyordu. Bu olaydan haberdar olunca pazara gitti ve ihtiyaç duyulan bir takım kaşık ve tabaklar aldı. Şehit Sadr’ın bu hayat biçimi, ömrünün sonuna kadar böylece devam etti.
4- Şehit Sadr’ın yiyecekleri de aynı böyleydi. Şehit Sadr aile hayatında en sade şeyleri yemeye çalışıyordu ve orta hayat biçimini korumaya çalışıyordu. Değerli eşi her gün küçük bir kağıda evin ihtiyaçlarını yazıyor ve alması için Muhakkık beye veriyordu. Bu ihtiyaçları oldukça sade ve normal ihtiyaçlardı.
Merhum Sadr, benim bu kağıdı kontrol etmemi ve o kağıtta fazla bir şeylerin istenmemesi hususunda dikkatli olmamı istemişti. Hatta bazen Şehit Sadr bizzat o kağıdı gözden geçiriyor ve bir çok defasında onun şöyle buyurduğunu işittim: “Ben, hatta misafirler için de olsa asla meyve almanıza razı değilim. Biz toplumdaki bütün herkesin meyve alabileceği bir zamana kadar sabretmeliyiz.”
Hiç unutamadığım bir olay da şudur. O zaman da genç bir çocuk olan Şehit Bakır’ın oğlu Seyyid Cafer ile birlikte pazardaydık. Seyyid Cafer, pazarda satılan sarı ve güzel renkli muzu görünce ondan almamı istedi. Ben de kendi paramla ona bir kilo muz aldım. O bu muzdan yedi ve küçük kardeşine de verdi. Böylece tümünü bitirdiler. Ben olayın bittiğini sandım. Ama bir saat sonra Şehit Sadr, muz kabuklarını çöpte görünce beni kınadı ve oğlunu yanına çağırarak ona güzel gözlerle nasihat etti. Yaptığı nasihatlardan şu ifadeyi unutamıyorum: “Ey oğlum! Cennetin muzları bu muzdan daha temiz ve lezzetlidir.”
Eğer züht içinde yaşamanın bu mazlum ailenin bir nişanesi ve hasleti olduğunu söylersem, hiç de abartmış olmam. Çünkü bunlar hayatta, adet ettikleri şeylerle iktifa eden ve başkalarına karşı övünmekten hoşlanmayan kimselerdi.
Hatırımda olduğu kadarıyla Şehit Sadr ile birlikte Umre yapmak için Hicaz’a gitmiştik. Ailesi de bizimle beraberdi. Bütün bu müddet zarfında, etin tadını bile almamıştık. Çoğu zaman, ekmek, yumurta ve süt ile besleniyorduk. Bu konu hakkında kendisiyle şakalaşınca bana şöyle buyurdu: “Biz Umre için geldik, yemek için değil.”
5- O şehadete ulaştığı zaman, bir tek arabası bile yoktu. İyilik sahibi kimselerden biri, kendi TOYOTA marka arabasını Şehit Sadr’a vermişti. Şehit Sadr onu alır almaz satılmasını istedi ve parasını öğrencilerine dağıttığı aylık maaşlara ve yardımlara ekledi. Halbuki Şehit Sadr’ın o zamanlar arabaya çok ihtiyacı vardı. Bir taraftan cahillerin ahlakından ve işlerinden rahatsızdı ve bir taraftan da güvenlik durumu bunu gerektiriyordu. Biz her ne kadar arabayı satmamasını istediysek de o satmamızı emretti. Sonunda ömrünün son günlerine kadar bir yere gitmek istediğinde bir ya bir araba kiralıyor veya dostların arabasıyla iktifa ediyordu.
6- Şehit Sadr, şehadete eriştiğinde ne bir evi ve ne de bir arsası vardı. Onun asla böyle bir şey düşündüğünü bile görmedim. Şehit Sadr sadece kendisine ve öğrencilerine mezar almıştı. Ben defalarca bazı şahısların şer’i haklardan değil, şahsi malından kendisine bir ev almasını teklif ettiklerine şahit oldum. Örneğin Basra ehlinden bir tacir Şehit Sadr’ı çok severdi. Şehit Sadr’ın evinin yanındaki bir evin satılık olduğunu duyunca bu evi almak istedi ve ona şöyle dedi: “Ben bunu kendi şahsi paramla almak istiyorum, şer’i haklarla değil.” Ama Şehit Sadr bu teklifi reddetti ve ona şöyle dedi: “Eğer bu evi alacak olsam dahi ben onu talebelerin oturması için vakfederim, asla kendim orada oturmam.” O şahıs da şöyle dedi: “Ben sizin için bir ev almak istiyorum.” Şehit Sadr ona şöyle buyurdu: “Ben, bütün talebeler kendilerine bir ev alıncaya kadar kendime bir ev almayacağım, ben ev alacak olan son kişiyim.”
Büyük şahsiyetlerden olan Hacı Kazım Abdulhüseyin adında biri de bana şöyle anlattı: “Ben, Şehit Sadr için bir evi almayı teklif ettim. Ama o kabul etmedi, Irak’tan gitmesini ve istediği ülkede kendisine bir ev almamı teklif ettim, ama o Irak’tan gitmeyi ve her hangi bir ülkede kendisine bir ev almamı da kabul etmedi.”
Şehit Sadr aşağıdaki mektubunda buna bizzat işaret etmektedir. Bu mektup, Şehit Sadr hakkında bir şeyler yazmak isteyen kimseler için çok önemlidir. Bu mektubun bir bölümünde şöyle yer almıştır: “Ben bu mektubu Sefer ayının yedinci günü İmam Hasan’ın (a.s) şehadet günü sizler için yazıyorum. İmam Mücteba, en zor şartlarda imamet ve sorumluluk dönemini geçirdi ve taktir gereği büyük bir mukavemet ve sebat içinde yaşadı. Oysa ceddinin dininin ve şeriatının Emevi tağutlarının elinde param parça olduğunu görüyor, ümmet arasındaki gerçek yerini biliyor ve onların komploları neticesinde İslam ve müslümanlardan ayrı düştüğünü çok iyi derk ediyordu. Adeta İmam Hasan’a (a.s) -annem ve babam ona feda olsun- hayatın daraldığını ve kendisinin hayattan bıkıp usandığını ve ölümü arzuladığını görür gibiyim. Evet Allah’ın veli kulları sürekli Allah yolunda şehadetin peşinde koştururlar. Onu bir türlü bulamazlar, ama sonunda şehadet onlara erişir. Muaviye’nin gönderdiği zehir ona şehadeti armağan etti. Sabırlı ve sebat gösterebilen bir insanı düşmanlarının yanından alıp Allah’ın yanına götüren zehir ne de tatlıdır! Azim ve yüce olan Allah’tan başka güç ve kudret yoktur.
Seyyid Alauddin  (Allah-u Teala onu korusun) sizin gösterdiğiniz ilgiyi ve değerli bir şahsiyet olan Hacı Kazım Abdulhüseyin ise ev almak hususunda birinin bana yedi bin Kuveyt dinarı vermek istediğini bildirdi. Ben size bu teveccühünüzden dolayı teşekkür ediyorum ve bu hayır sever başarılı şahsiyet için de Allah’tan iyilik sahiplerinin sevabını diliyorum. Allah başarılarını arttırsın, dünya ve ahiret hayrını kendisi için bir araya getirsin. Şüphesiz Allah duyan ve icabet edendir. Ama ben ev almak için, teklif edilen bu iyiliği kabul edemeyeceğim. Zira ben dini sorumluluklarımı eda edebilmeme yetecek kadar mali imkandan fazlasını istemiyorum. Bu iş için kiralık bir ev de yeter. Eğer çocuklarım benden sonra bir miras alamayacaklarsa, onlar da benim için hiç bir şey bırakmayan babama (dedesi Hz. Ali’ye) uysunlar. “Ben Fedek’e ve Fedek dışındakilere ne yapayım, herkesin yeri mezardır.”
Evet, biz bir fertten daha büyük, daha kalıcı ve varlığından daha geniş olması için merciiyeti şahsi haletinden teşkilatlı bir kurum haline dönüştürmek imkanlarına sahibiz. Merci olan kimsenin evi de mercilerin sırayla içinde yaşadığı sabit bir ev olmalıdır. O ev mercinin ölümünden sonra miras olarak kimseye intikal etmemeli, herhangi bir kimsenin istifade edeceği bir şey olmamalıdır. Bu gelecek nesiller için bırakılacak bir şeydir. Şehit Sadr, şehadete eriştiğinde Al-i Mamekani hanedanının evinde kalıyordu. Bu evi de kendisine Hz. Ayetullah Şeyh Muhiyiddin Mamekani (Allah onu korusun) vermişti. Evi iki bölümden oluşuyordu. Bir bölümü ailesinin oturduğu yer, bir bölümü de Al-i Mamekani ailesinin, aile mezarlığıydı. Şeyh Mamekani, güya Şehit Sadr’’ın “bu evi, bir miktar parayla kiraladım” dediği söylentisini haber aldı.. Oysa Şehit Sadr böyle bir şey dememişti. Bu yüzden Şehit Sadr, Şeyh Mamekani için kaleme aldığı bir mektubunda şöyle yazmıştır: “Son dönemde aldığım haber beni çok üzdü. Güya ben bu evi falan miktar parayla kiraladığımı söylemişim. Bu sözleriyle o temiz kalbi incittiler. O kalp ki dünya ayakları altında olduğu bir zamanda bile bir gün dahi olsun maneviyat, yüce duygular, ilim ve yücelik dışında hiç bir şeye değer vermemişti. Allah da biliyor ya sizlere nakledilen hiç bir şeyi ben söylemiş değilim. Aslında olay tam tersinedir. Çünkü benimle bu özel konuları konuşan kimseler yakınlarımdan başkası olamaz. Oysa ben özel kimselerle bu konuda çok konuştum ve sizin lütfünüz ve fedakarlığınız karşısında derin duygularımı defalarca dile getirerek şöyle dedim: “Bizim bu evde çok kalmamızın sebebi, bu evde sükunet etmeye olan ihtiyacımızdan değildir. Bu evin bereket ve maneviyatındandır. Bu evin toprağında yatan kimsenin değerini taktir etmek mümkün değildir.” Son olarak da kuzenim Seyyid Rıza ile yaptığım konuşmada sizin lütuflarınızdan bir bölümünü dile getirdim ve şöyle dedim: “Bu kardeşim, Şeyh Mamekani (Allah onu korusun) beni kiracı saymıyor. Bu diğer kardeşçe yaptığı ihsanlarının yanı sıra bana yaptığı bir ihsandır.”
Şehit Sadr bu mektubu şehadetlerinden yaklaşık iki yıl önce, yani 1970 yılında yazdı. İşte Şehit Sadr, böylece ya kiracı idi, yada kendi malı olmayan, hayır sahibi birinin evinde oturuyordu. Allah-u Teala’nın hoşnutluğu ebedi yurtta onun üzerine olsun.
7- Şehit Sadr’ın muhasara altına alındığı ilk ayda zalim devlet, Şehit Sadr’ın evine yiyecek girişini yasakladı ve ev halkını rahatça öldürmek için, elektrik, su ve telefonlarını kesti. Şehit Sadr çok zor şartlar altında yaşıyordu. Ben kütüphanede onunla birlikte oturmuştum. Açlığın etkileri yüzünden okunuyordu. Çehresi solmuş, tüm yüzünü hüzün kaplamıştı. Benimle konuştuğu bir anda önümüzden bir çocuğu geçti. Şehit Sadr çocuğu için çok üzüldü ve gözlerinden yaşlar dökülerek şöyle buyurdu: “Çok geçmeden bunlar da benim yüzümden açlıktan ölecekler.” Keşke düşmanlar sadece beni tutuklasalardı ve bunları serbest bıraksalardı.” Evinde olan tüm yiyecekler bitti ve biz de büyük bir sıkıntı içindeydik. Çektiğimiz sıkıntıları sadece Allah biliyordu. Sadece bir parça kurumuş ekmek vardı. Eşi o kurumuş ekmekten Irak’ta bilinen bir yemek yapmaya çalıştı. Şehit Sadr onu yemeye başladı ve şöyle buyurdu: “Bu ömrüm boyunca tattığım en lezzetli yemektir. Çünkü bu Allah yolundadır.”
8- Herkesin Şehit Sadr’a bir ev almak için teklif sunduğu bir zamanda, o bütün teklifleri reddederek kendisi ve öğrencileri için mezar almaya çalışıyordu. O ömrünün son zamanlarında Hz. Ali’nin (a.s) mezarına yakın bir yerde, her türlü şüpheden uzak bir toprak parçası almak istiyor ve orayı mezarlık yapmayı arzuluyordu. Hüccet’ül İslam Seyyid Muhammed Hatip bu iş için bir yer aramaya koyuldu. Şehit Sadr öğrencileriyle bir yere gömülmeyi arzuluyordu. Defalarca bu mezarlığa kendisinin, erkek çocuklarının ve öğrencilerinin gömüleceğini dile getiriyordu. Bu iş için bir miktar para toplamıştı. Eğer Recep ve sonraki aylarda ortaya çıkan olaylar, ambargo ve tutuklama işleri ortaya çıkmasaydı bu işi pratiğe dökecekti. Bütün bunlar Şehit Sadr’ın zühdünü ve dünyadan yüz çevirişini göstermektedir. Şehit Sadr, maddi hayatın nimetlerin en küçüğünden bile uzak durmaya çalışıyordu. Şehit Sadr elbette bu haletiyle merciiyetin temizliğini, mukaddesatını korumak ve İslam’a hizmet etmek istiyordu.

Şehit Sadr’ın İbadeti ve Allah’a Kamil Teveccühü
Şehit Sadr’ın hayatındaki güzel yönlerden biri de ibadi boyutudur. Şehit Sadr’ın bu açıdan da niceliğe değil, niteliğe teveccüh ettiğini söylersek, hiç kimse garip bulmamalıdır. O farz ve önemli nafile ibadetlerle iktifa ediyordu.
Şehit Sadr’ın ibadetini üstün kılan en önemli husus, Allah’tan başka her şeyden kopması, Allah’a tümüyle teveccüh etmesi, ihlas ve huşu içinde oluşuydu. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Namazında huşu içinde olan müminler kurtuluşa ermişlerdir”
Şehit Sadr, Allah’tan gayri her şeyden kopmadıkça ibadetle meşgul olmuyor, bu huzu ve huşusunu saklıyor, gizlice ibadet ediyor, en yakınları bile bu gerçekleri bilmiyordu. Şaşılacak bir şey de Şehit Sadr gibi bir insanın bütün sorunlara ve hayatın müşkülatlarına rağmen, her gün ömrü boyunca en azından günde üç defa, bu sorunlardan ve sıkıntılardan ayrılıp Allah’tan gayri her şeyden kopması ve kamil bir huşu içinde bulunmasıydı. Bu gerçekten de çok zor bir şeydir. Tarih boyunca çok nadir insanlar bu makama kadar yücelebilmişlerdir.
Ben de Şehit Sadr’ın bu haletinden habersizdim. Ortaya çıkan bir takım olaylar, dikkatimi çekti ve Şehit Sadr’ın bu boyutunu merak etmeme sebep oldu. Olayı biraz araştırınca da bu gerçekle karşı karşıya kaldım.
Bu olayı ilk defa alimlerden ve müminlerden bir çoğunun Şehit Sadr’dan Şuşterililer’in Hüseyniyesi’nde Cemaat imamı olmasını istedikleri zaman farkettim. Bazı görüş sahipleri ve Merhum Ayetullah Hacı Murtaza Al-i Yasin ise bu işi zaruri görüyordu. Zira onlara göre cemaat imamı olması, devletin baskıları ve saldırıları karşısında kendisine bir dokunulmazlık kazandıracaktı. Şehit Sadr’ın dini ve içtimai şahsiyetini ispat etmiş olacaktı ve böylece devlet onunla mücadele etmenin çok zor olduğunu anlayacaktı. Ama Şehit Sadr, kendisine bu fikirler bildirilince bunu asla kabul etmedi. Ben Şehit Sadr’ın neden kabul etmediğini anlayamadım. Ben cemaat imamlığı işinin de Şehit Sadr’ın omuzlarına yüklenilen, fazladan bir iş olduğunu sanıyordum. Dolayısıyla Şehit Sadr’ın günlük ağır işlerinin yanı sıra, bu işin de çok ağır geleceğini düşünüyordum. Ayrıca cemaat namazı, günlük ve sürekli bir sorumluluk isteyen bir işti. Elbette daha sonra dayısı Merhum Şeyh Murtaza Al-i Yasin ısrar etti ve imameti kabul etmesini istedi. Şehit Sadr, kabul etmek zorunda kaldı ve neticede öğlen ve ikindi namazını Şuşterililer Hüseyniyesi’nde cemaatle kıldırmaya başladı. Bu imametlik döneminden önce bir gün Şehit Sadr’ın Lübnan’dan bir çok misafirinin geleceği söylendi. Öğlen namazının hemen ardından bu misafirlerin gelmesi bekleniyordu. Şehit Sadr namaz kıldığı yerde oturmuştu. Ben ona misafirlerin geldiğini haber verdim. Şehit Sadr bana, onları alıp odasına gelmemi isteyerek ayağa kalktı. Şehit Sadr odasında sürekli oturduğu yerde misafirleri karşılamak için beklerken bir kaç dakika sonra, misafirlerle birlikte odasına vardık. Şehit Sadr’ın namaza durduğunu gördüm. Allah’tan gayri her şeyden kopmuş, çok ilginç bir huşu içine girmişti. Adeta hiç kimseye görüşme sözü vermemiş gibiydi. Ben daha önce de namazımı evinde, onun arkasında cemaatle kılma fırsatını arıyordum. Şehit Sadr, bir çok defasında musallada oturuyor ve ben de arkasında duruyordum. Bazen namaz vakti olduğu, hatta yarım saat geçtiği halde, Şehit Sadr öylece oturuyor, başını önüne eğiyor ve sürekli düşünüyordu. Ardından ayağa kalkıyor ve namaz kılıyordu. İşte bütün bu ilginç şeyler sebebiyle Şehit Sadr’a bu haletin sebebini sordum. O bana şöyle buyurdu: “Ben çocukluk çağımda Allah’a yemin ettim ki kalp huzuru ve tam bir teveccühüm olmadıkça namaz kılmayacağım. Neticede  bazen zihnimdeki diğer fikirlerden uzaklaşmak için beklemek zorundayım. Sefa ve Allah’tan gayrisinden kopma haleti ortaya çıktığı zaman namaz kılmaya kalkıyorum.”
Elbette bu haleti onun namazına özgü bir durum değildi. Şehit Sadr, diğer ibadetlerinde de böyleydi. Gözaltı ve muhasara altında bulunduğu yıllarda da, Ramazan geceleri ve gündüzleri, Kur’an’ı büyük bir hüzünle, gözyaşlarıyla okuyordu. İnsan onun sesini duyunca, huşu içine dalıyor, adeta ruhu göklere yükseliyordu. Şehit Sadr çok ilginç bir ruh haleti içindeydi. Kur’an okurken her şeyden kopuyor, Kur’an’ın manalarında adeta eriyordu. Kalem bu maneviyat dolu ilginç sahneleri ifade edebilmekten acizdir. Sürekli hafızamda kalan bu konuyla ilgili ilginç sahnelerden biri de İran İslam devriminden önce yaptığımız Umre yolculuğumuzda gerçekleşmişti. Şehit Sadr Mescid’ul-Haram’a gitti, öğle ve ikindi namazını kıldı, sonra öğle yemeğini yemek için otele geri döndü. Ardından yeniden saat iki buçuk civarlarında Mescid’ul-Haram’a gitti. Sıcaklık dolayısıyla bu saatlerde, kalabalık azdı. Mescid’ul-Haram’ın yerleri de şu an mevcut mermerlerden başka normal mermerlerden döşenmişti ve sıcaklıktan dolayı hiç kimse, bu zamanda tavaf edemiyordu.
Bu saatlerde Şehit Sadr, yalın ayak Mescid’ul-Haram’a gidiyor, ben de tavaf için onunla birlikte bulunuyordum. Ama Allah’a yemin olsun ki hatta bir defa bile tavafımı tamamlayamadım. Tavafımı yarıda kesip gölgeye kaçtım ve sıcaktan ayaklarımın altının şiştiği zannettim. O saatte sadece ayakkabılarla tavaf ediyordum. Şehit Sadr’ın bu haletine şaşırmıştım. O tavaf ediyor ve namaz kılıyordu. Adeta normal bir hava içinde tavafta bulunuyordu. Bir gün Mescid’ul-Haram’dan döndükten sonra onun bu ilginç tahammül gücünü sorunca bana şöyle buyurdu: “Mescid’ul-Haram’da olduğum müddetçe, sıcaklık nedir bilmiyorum, otele döndükten sonra ayaklarımda bir acı hissediyorum.”
İşte bu halet, Allah’tan tümüyle kopma dışında başka bir şeyle hasıl olamaz. Çünkü o normal şartlarda, sıcaklıktan dolayı acı çekiyordu.
Yine Medine’de Şehit Sadr ile birlikte İmamların (a.s) kabrini ziyaret etmek için Baki mezarlığına gittik. Şehit Sadr Baki mezarlığında vardığımızda yalın ayak, büyük bir huşu ve huzu içinde içeri girdi. Tahir ecdadına yakınlaştı. Ziyaret etmeye başladı. Adeta imamları kendi karşısında hazır hissediyordu, onları görüyor ve onlar da kendisini görüyor gibiydi. Gözlerinden aralıksız yaşlar dökülüyordu. Ehl-i Beyt’in (a.s) velayeti ve muhabbeti sebebiyle eşsiz bir sahnede başka bir aleme uçmuş gibiydi.

Şehit Sadr’ın (kuddise sırruhu) Kerametlerinden Bir Bölüm
a- Şehit Sadr’ın nefsani sefasının çok güzel etkileri vardı ve bu Allah’tan gayri her şeyden kopma haleti bazı kerametlerinin ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Bu kerametlerden bazısı şunlardı: Şehit Sadr, ziyarette bulunmak için İmam Ali’nin (a.s) haremine vardı. Şehit Sadr’ın önünde Harem-i Şerif’in hizmetçilerinden biri durmuştu. Şehit Sadr’dan haberi yoktu. Şehit Sadr ziyarete başladı ve şöyle dedi: “Esselam-u Aleyke Ya Emir’ul Müminin” (Selam olsun sana ey Müminlerin Emiri!) Haremin hizmetçisi aniden onu gördü ve şöyle dedi: “Efendim, giriniz! Allah’a yemin olsun ki İmam’dan “Oğlum gir!” diye buyurduğunu işittim. Oysa ben sizin burada olduğunuzu bilmiyordum.”
b- Kerene ahalisinden biri Basra’da Ehl-i Beyt’in sevgi ve velayetinin taraftarı olmakla tanınıyordu. Herkes onun doğru söylediğine tanıklık ederdi. Bu şahıs bizzat Şehit Sadr’a bir kerametini naklederek şöyle demişti: “Karnım tarafından bir rahatsızlık içindeydim. Bağdat’taki Medinet’ut Tıp hastanesinde doktorlar beni muayene etti ve benim ameliyat olmam gerektiğini söylediler. Ben korktum ve mübarek kubbesini Medinet’ut Tıp hastanesinden gördüğüm İmam Musa b. Cafer’e (a.s) tevessül ettim ve bu hastalıktan kurtulmam için kendisinden yardım istedim. O gece, rüyamda İmam Musa b. Cafer’i (a.s) gördüm ve ona hastalığımın şifası için tevessül ettim. İmam bana şöyle buyurdu: “Muhammed Bakır Sadr’ın yanına git, o seni tedavi edecektir.” Ben başka bir yere gittim. Orada sizi gördüm. İmam’ın emrini size aktardım, siz de benim karnımı yardınız, içinden bir ur veya taş (şüphe benden kaynaklanmıştır) çıkardınız, sonra oraya elinizi sürerek “Artık hastalığından şifa buldunuz.” Diye buyurdunuz. Ben de uykudan uyandım. Artık hiç bir hastalığım kalmamıştı. Doktorlar bu olayın karşısında şaşkınlığa düştüler.” Bu şahıs gördüğü rüyadan önce doktorların çektiği filimleri ve kendi sözünü ispatlayan tahlillerini de beraberinde getirmişti.”
c- Bana göre Şehit Sadr’ın en önemli kerameti bizzat kendi gördüğüm olaydı. Aklın bir sonuca ulaşmasının çok zor olduğu ağır şartlarda Şehit Sadr’ın bir an, doğru ve uygun yolu bulduğunu defalarca gördüm. O bana şöyle diyordu: “Böylesi durumlarda benim için bir aydınlık ve açıklık haleti ortaya çıkmaktadır.”
Elbette emanetdarlık bana bu hatıraları daha detaylı ve dikkatli anlatmama izin vermiyor. Çünkü bu başkalarının benim nezdimdeki emanetleridir. Ama bizzat kendi gördüğüm şeyi kısaca anlatmakta bir mahzur görmüyorum.
Şehit Sadr (kuddise sırruhu) çok önemli işlerinde meşveret ederdi, güvendiği görüş sahiplerini çağırır, çok önemli olayları onlarla masaya yatırırdı. Çoğunluğun görüşüne kendi inançlarına aykırı olsa dahi muhalefet etmezdi. Hatırladığım kadarıyla yaklaşık olarak, mübarek ömrünün son yıllarında güvendiği kimseleri çağırdı ve bir araya toplandılar. Daha sonra adını da zikrettiği mercilerden birini teyit ettiğini büyük bir içtenlikle ilan etti. O dönemde o mercinin teyidi hususunda açık deliller yoktu. Bu yüzden orada bulunanların çoğu bu düşünce karşısında olumsuz tavır takındılar. Ama şehit Sadr bu konuda olumlu düşünüyordu. Buna rağmen ona muhalefet etmedi. Ben başka bir zaman ona bu olayın sebebini sordum. Bana şöyle buyurdu: “Ben, takındığım tavrın doğruluğunu, seni görür gibi görüyorum. Olay, benim için güneş gibi apaçık ortadadır. İşte bu halet beni o mercinin teyit etmeye davet etti.”
Günler geçti ve Allah bu mercinin yıldızının İslam’ın gökyüzünde parlamasını irade etti. O zaman Şehit Sadr bana şöyle buyurdu: “Görüşümün doğruluğuna şimdi yakin ettin mi?”


more post like this