Taşlanmış şeytanın şerrinden bilen ve duyan Allah’a sığınırım.
Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla
Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam peygamberlerin ve resullerin en şerafetlisi, elçilerin ve Allah’a yakınlaştırılmış kimselerin sonuncusu, alemlerin ilahı Allah’ın habibi Ebi’l Kasım Muhammed Mustafa’ya ve temiz, pak, masum ve yücelik sahibi Ehl-i Beyt’ine özellikle de Peygamber’in amcasının oğlu, vasisi, kendisinden sonraki halifesi, alnı nurlu kimselerin önderi, muttakilerin imamı, dininin Ya’sub’u, ve bütün yaratıklar üzerinde Allah’ın hücceti olan Müminlerin Emiri Ali bin Ebi Talib’e olsun. Allah’ın laneti ise şu andan kıyamet gününe dek bütün düşmanlarının üzerine olsun.
Büyük bir grup alim, bilgin, düşünür, yüce ve insan terbiye eden Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) ekolünün takipçi ve aşıklarının katıldığı ve dünya Aleviler topluluğundan oluşan Altıncı Uluslararası Ehl-i Beyt Kurultayı, bir anlamda tarihin bu büyük ilahi şahsiyetinin ve yüce insani değer ve kemaller örneğinin aşıklarının bir araya gelip aynı düşünce, yürek ve dil birliği içinde, o hakkın tam boy aynası olan Hz. Ali’nin (a.s) hayatının altın kitabının başka bir sayfasını daha okumak ve düşünmek için uygun bir fırsattır diye düşünüyorum.
Şimdi sözün başlangıcında, Ehl-i Beyt’in (a.s) adıyla bereketlenen bu mukaddes ve ruhani oturuma katılmayı kendim için çok büyük bir övünç kaynağı kabul ettiğimi ve tüm katılımcılara ve emeği geçenlere bu kıvancı elde etmeyi büyük bir tevazu içinde kutladığımı belirtmek isterim. Ayrıca bu kurultayı düzenlemede emeği geçenlere, özellikle de Uluslararası Ehl-i Beyt (a.s) Vakfı’nın genel sekreteri olan değerli kardeşim Fermani Altun Bey’e taktir ve teşekkür etmeyi bir borç biliyor ve bu toplantının hedeflerinin gerçekleşmesi yolunda kendisine başarılar diliyorum.
Gerçekten de bu Ehl-i Beyt aşıkları toplantısında bir söz söylenecekse bu müminlerin Emiri Ali’nin (a.s) mübarek adından ve zikrinden başka bir söz olamaz. Zira bütün bu aşıkları burada onun adı ve yadıyla bir araya gelmişlerdir. Her şeyden önce sizlere Allah Resulü Hz.Muhammed Mustafa’nın buyurduğu gibi bu toplantının da ilahi meleklerin huzuruyla süslendiğini müjdelemek isterim. Nitekim Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
“Ali bin Ebi Talib’in (a.s) faziletlerini anmak için bir araya gelen her topluluğa mutlaka gökten ilahi melekler inmiş ve onları çepeçevre sarmışlardır.”
O halde bu toplantıya katılmanın değerini bilelim, kendimizi yarin mukaddes dergahında görelim ve ondan nasiplenelim. Sahi bizler gerçekten de bu dar bakış açımızla o yüce keramet ve insanlık şahikasına bakabilme ve hakkında konuşabilme gücüne sahip miyiz? Ali (a.s) Allah Resulü’nün de buyurduğu gibi Allah ve peygamberinden başka hiç kimsenin tanıyamadığı yüce bir şahsiyettir. Her kim onun hakkında konuşmak isterse şüphesiz acizliğini ve zayıflığını itiraf etmiş, azamet eşiğinde alnını aşındırmıştır. Bütün bunlara rağmen dost ve düşman herkes ondan söz etmeye çalışmış ve onu övmüşlerdir.
Nitekim Ehl-i Sünnetin büyük müfessiri Zemahşeri de acziyet itirafında bulunarak şöyle demiştir: “Düşmanlarının faziletlerini kin ve haset yüzünden inkar ettiği, dostlarının ise korkudan faziletlerini gizlediği kimse hakkında ben ne diyeyim! Ama bu arada onun faziletleri o kadar nurludur ki doğu ve batıyı bu nuruyla aydınlatmıştır.” O halde sözümüzü burada keselim zira akıl ve anlayışımız onu derk etme ve tanıma gücüne sahib bile değildir. Dilimiz onu nitelendirmekten ve ifade etmekten acizdir.
Sevgili dostlar! Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s) en belirgin özelliklerinden biri insani yüceliklere ve faziletlere teveccüh etmektir. Hz.Ali (a.s) ilahi sünnet ve hükümlerin gerçek anlamda icrası için fazla bir fırsat bulamamış ve kısa süren zahiri hükümeti boyunca da sayısız bir çok sorunlar ve problemlerle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Ama bu kısa dönemde bile insani değerlere ve yüceliklerine değer veren adil ve ideal bir toplum ve devlet biçimi hususunda genel bir portre çizebilmiş ve bunu en kamil şekliyle insanlığa sunabilmiştir. Hz. Ali (a.s) Hayatı boyunca bir çok sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Ama buna rağmen gerek eşsiz ferdi seyr-u süluku ile ve gerekse de layık insanları terbiye ederek ideal bir toplum oluşturmaya çalışmıştır. İmam Ali’nin bakış açısı (a.s) ve insanın ferdi boyutları  mülahazasıyla denilebilir ki insanlar zatı gereği heva ve hevesinin ve şehvetlerinin kulu değildir. İnsanlar sadece lezzet peşinde koşma ve mutluluğa ulaşma gayesi içinde değildir. İnsanlar bu maddi hayatlarında yüce hedeflere ve manevi kemallere sahip varlıklardır. Bu kemal ve yüceliklere ulaşmak için de büyük bir çaba ve gayret göstermelidir. Ali (a.s) bu yolda gösterdiği çaba ve gayesiyle Ehl-i Beyt ekolünün genel bir portresini ortaya koymuş ve insanlığa takdim edebilmiştir.
Hz. Ali )as.) bir sözünde şöyle buyurmuştur:
“Nefsini yüce kılan kimse, nefsini Allah’a isyan etmekle değersiz kılmaz.”
İmam Ali (a.s) hakeza şöyle buyurmuştur:
“Her kim nefsini yüce tutarsa dünyevi şehvet ve istekler gözünde değersiz kalır.”
İmam Ali (a.s) açısından insanların en yücesi, onların en çok sakınanıdır. Bu insan toplumsal bir manivela olarak kendi toplumunda ıslah ve fesat ortamını meydana getirmektedir. Zira eğer insanlar ilahi adaba bağlı kalır, takvayı göz nuru edinir ve şehvetlerden uzak duracak olursa toplum da salah ve doğru yol geri döner.
Siyasal ve toplumsal açıdan da insanların bir takım özel hususiyetleri vardır. İnsanın karşılıklı sahib olduğu dindaş ve vatandaş ilişkisi, imam ve ümmet ilişkisi olarak adlandırılan yöneticiler ve yönetilenler ilişkisi, ümmetin imamla olan ilişkisi, kısacası toplumsal ilişkileri tümüyle insani değerleri ve yücelikleri koruma çerçevesinde gerçekleşmelidir. Müminlerin Emiri’nin (a.s) en büyük endişelerinden biri de insanlar karşısında ahlaki değerlere riayet etmek endişesiydi. Ali (a.s) açısından insanlar toplumsal ve siyasal hukuk açısından eşittir. Hz. Ali (a.s) Malik Eşter’e yazdığı meşhur mektubunda şöyle buyurmaktadır:
“Halkına merhametle muamele et¬meyi kalbine şiar, onları sevip, lütfetmeyi kendine huy edin. Onlara karşı yiyeceklerini ganimet bilen yırtıcı bir canavar gibi olma. Çünkü, onlar iki sınıftır: Bir kısmı, dinde kardeşindir, bir kısmı ise yaratılışta senin eşindir.”
İmam Ali (a.s) bu mektupta Malik Eşter’e bütün insanlara aynı gözle bakmasını, haklarını merhamet ve utufet içinde eda etmesini öğüt vermektedir. Zira insanlar yöneticilerin dinine tabi olsun veya olmasın riayet edilmesi gereken bir takım haklara sahiptir. Önemli olan bir hususta şudur ki bu takva sahiplerinin mevlası Ali (a.s),  bu haklara diğer boyutlardan kopuk bir şekilde teveccüh etmemiş onu koruma hususunda yumuşaklığa ve güzel ahlaka riayet edilmesine vurgu yapmıştır. Nitekim zekat  toplamak için göndermek istediği memurlarına şöyle buyurmuştur:
“Müslümanı korkutma, istemiyorsa topraklarına girme, onun malından Allah’ın hakkı dışında fazla bir şey alma, bir kabileye varınca evlerine gitmeden sularının başına git, sonra vakar ve sükunetle onlara doğru hareket et, yanlarına varınca da selam ver ve selam vermekte kusur etme.”
Hakeza yine vergi toplayan memurlarına da başka bir konuşmasında şöyle buyurmuştur:
“Halkı incitmemesini, yalancı saymamasını, iftirada bulunmamasını, onların emiri olduğu bahanesiyle onlardan yüz çevirmemesini emrediyorum. Zira onlar kendisinin din kardeşleri ve Allah’ın hakkını almada yardımcılarıdır.”
Hz. Ali (a.s) Mısır valiliğine tayin ettiği Muhammed bin Ebubekir’e yazdığı bir mektubunda ise şöyle buyurmuştur:
“Onlara karşı mütevazi ol, yumuşak dav¬ran, güler yüzle muamele et. Bakışta da, görüşte de bir tut onları. Böylece büyükler kendilerine meylettiğini dü¬şünüp onlar adına zulmetmeni istemesinler, zayıflar da adaletinden ümitsizliğe düşmesinler.”
Müminlerin Emiri’nin başka bir endişesi ise toplumsal adaleti uygulamak ve yüceliklerine riayet ederek toplumdaki zayıfların elinden tutmak endişesidir. Hz. Ali (a.s) pratik hayatında toplumsal adaleti ve kamuoyu servetinin eşit dağılımını, göz önünde bulundurmuştur. Bunu toplumsal refahı gerçekleştirmede toplumun zayıf sınıfının sorunlarına önem vermeyi, böylece fakirliğin ortadan kalkmasını ve genel haklardaki eşitliğe riayet edilmesini önemli bir faktör olarak göz önünde bulundurmuştur. Nitekim toplumdaki zayıfların kötü ekonomik şartların ortadan kalkması, toplumun güçlü kesiminin katkıda bulunmasını bir farz olarak kabul etmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Sana düşen, üzerinde düşünmem için bana görüşünü söylemendir; görüşüne karşı çıkarsam bana itaat etmen gerekir.”
Hz Ali (a.s) Malik Eşter’e yazdığı bir mektubunda ise şöyle buyurmuştur: “Allah için, Allah için, hilesi düzeni olmayan aşağı tabakayı gö¬zet. Onlar yoksul, muhtaç, darlıktan bunalmış, dertlerle boğuşan, kazançtan aciz kişilerdir. İçlerinde dilenenler olduğu gibi, bir şey uman fakat, kimseden bir şey iste¬meyenler de vardır. Allah onlara bir hak tayin etmiş ve senden de ona riayet etmeni istemiştir. O halde onu korumaya çalış. Onlara beytülmalinden bir pay ayır ve her şehirde İslam’a (devlete) ait arazilerin gelirlerinden de bir pay ver. Zira o şehre uzak olanların da, yakın olan kimseler gibi hakkı vardır. Senden uzak ve yakın herkesin hakkına riayet etmen istenmiştir. Gurur ve şımarıklık seni onlardan gafil kılmasın. Zira önemli iş¬lerle meşgul olman, küçük sayılan işlere bakmana ma¬zeret olamaz. Böyle bir özür kabul de edilemez. Önemli saydığın işlere dalman, sana onları unutturup yüz çe¬virtmesin.”
Zayıfların elinden tutmak ve adalete yaygın bir şekilde riayet etmek sadece Müslümanlarla sınırlı değildi. Müminlerin Emirinin bakışçısından hükümetinin sınırları içerisinde yaşayan herkes kamuoyuna ait kaynaklardan eşit şekilde faydalanmalı, toplumsal hakları eşit bir şekilde ödenmeliydi. İster Müslüman olsun ister olmasın hiç fark etmezdi. Şam askerlerinin Ali’nin (a.s) hükümetinin sınır boylarına acı saldırı olayı, bir Yahudi kadının ayağındaki halhalının yağmalanması ve İmam Ali’nin (a.s) buna karşı gösterdiği tepki herkesçe bilinmektedir. Nitekim rivayetlerde de yer aldığı üzere bir gün Müminlerin Emiri Ali (a.s) ashabının arasında oturmuşken gözleri görmeyen yaşlı bir kadın oradan geçmiş, Müminlerin Emiri de onun halini sormuştur. Kendisine “yaşlılık sebebiyle işten güçten düşmüş Hıristiyan bir kadın olduğunu” söylediklerinde ise Müminlerin Emiri şöyle buyurmuştur: “Yaşlanıp aciz düşünceye kadar onu kullandınız yaşlandığı zaman ise onu mahrum kıldınız öyle mi? Ona beytülmalden infakta bulununuz.”
Müminlerin Emiri’nin kamuya ait servet ve mallarına kendi lehine el koyan, onda zalim bir şekilde tasarrufta bulunan kimselere karşı gösterdiği  adaletli tutumu da gerçekten örnek bir davranıştır. İmam (a.s) o malları korumak ve toplumun ekonomik durumunu iyileştirmek amacıyla kullanmak için asla dostlarının ve memurlarının hatasını görmezlikten gelmiyor ve onlara şiddetle karşı çıkıyordu. Nitekim Müslümanların beytülmalini yağmaladığını duyduğu valilerinden birine yazmış olduğu bir mektubunda şöyle buyurmuştur:
“Allah’tan kork ve onlara malla¬rını geri ver! Eğer böyle yapmazsan ve Allah da bana imkan verirse, seni öyle cezalandıracağım ki, Al¬lah bu konuda beni mazur görecek. Vurduğumda ce¬hennem¬den başka yere gitmeyen kimseleri öldürdüğüm kılı¬cımla seni vuracağım. Vallahi, senin yaptığını Hasan ile Hüseyin bile yapsaydı, onlar için nezdimde ne an¬laşma veya uyuşma olur, ne de onlardan hakkı alıncaya, zu-lümlerini uzaklaştırıncaya kadar gücüm olduğu halde benden kurtulabilirlerdi!
Veya başka bir yerde hata işleyen valilerine hitaben şöyle buyurmuştur:
Allah’a doğru söyleyen biri olarak yemin ederim ki  Müslümanların ganimetlerine az veya çok hıyanet ettiğini öğrenirsem, sana öyle şiddetli davranırım ki malın azalır, yükün ağırlaşır (fakirleşirsin), hakir ve zayıf hale düşersin.
İmam (a.s) devlet yöneticilerinin normal yaşam biçiminde toplumun en düşük kesimi ile uyum içinde olmasını salih toplumun nişanelerinden biri olarak saymış hem kendisine ve hem de diğerlerine sürekli olarak elinin altındaki kimselerle birlikte yaşamayı ve aynı renge bürünmeyi tavsiye etmiştir. Fakirlerin ve yoksulların çağırılmadığı her türlü sofraya oturmaktan çekinmeyen  Basra valilerinden olan Osman bin Huneyf’e hitaben yazdığı meşhur bir mektubunda şöyle buyurmuştur:
…Ey İbn-i Huneyf! Basra eşrafından birinin seni ziya¬fete çağırdığını, oraya koşarak gittiğini, çeşit çeşit ye¬meklerin, kocaman kocaman kaselerin sana sunulduğunu öğrendim. Oysa yoksulların (çağrıl-mayıp) kovulduğu, zenginlerin davet edildiği bir davete icabet edeceğini sanmıyordum. Çiğnediğin lok-maya bir bak; (helal-haram açısından) şüpheli olursa onu ağzından at; tam anlamıyla pak  olduğunu bilirsen birazcık ye…
Daha sonra ise şöyle buyurmuştur:
“Eğer isteseydim balın safını, buğ¬dayın halisini yemeye, ipek elbise giyinmeye yol bula¬bilirdim. Fakat heyhat! Hicaz’da veya Yemame’de bir ekmek bile bulamayan, tokluk, doyum¬luk denen şeye ulaşmayan nice yoksullar varken, nefsimin beni yenmesi, lezzetli yemekler yemeye götürmesi nasıl mümkün olabilir! Çevremde aç karınlar, susuzluktan yanmış ciğerler var-ken geceyi nasıl tok olarak geçirebi¬lirim!
Bana, “Müminlerin Emiri” denildikten sonra zamanın zorluklarında onlara ortak olmamaya, sıkıntılı yaşa¬yışlarında onlara örnek olmamaya razı olur muyum? Ben, temiz şeyleri yemekle meşgul olmak için yaratıl¬madım. Ben derdi/tasası yiyeceği olan bağlı veya işi gücü çöplükler arasında yiyecek aramak olan, sahibinin maksadından haberi bile bulunmayan bir hayvan değilim.”
Mektubun sonunda ise Osman İbn-i Huneyf’e hitaben şöyle buyurmuştur:
“Allah’tan kork ey İbn-i Huneyf! Sahip olduğun ek-meğinle yetin. Bu, Cehennem ateşinden kurtul¬man için sana yeter.”
Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin yetimler hususundaki özel ilgi ve titizliği de o yüce insanın belirgin özelliklerinden biridir. Nitekim bir rivayette de yer aldığı üzere Hz. Ali’nin ashabından biri şöyle nakletmektedir: “ Hz. Ali’yi yetimleri yanına çağırırken gördüm. Eliyle onlara bal yediriyordu. Öyle ki bazı ashabı, “Keşke ben de yetim olsaydım da Ali’nin (a.s) sevgisine mahzar olsaydım.”
Sevgili kardeşlerim! Biz bugün diğer günlerden daha çok keramet ve insanlığın yüce örneği olan takva sahiplerinin mevlası Ali’ye (a.s) muhtaç durumdayız. Hz. Ali’nin (a.s) şahsiyetinin çeşitli boyutları ve ister sır dolu mazlumca yirmi beş yıllık sessizlik döneminde ve gerekse de kısa ama macera dolu zahiri hilafeti döneminde takındığı ve ortaya koyduğu insan terbiye etme yöntemi, alevi ekolünün gerçek takipçilerinin takip etmesi gereken en önemli görevlerinden biridir. Ali (a.s) bugünkü karanlık dünyada, hatta yaratılış tarihi boyunca sönmeyen nurlu bir meşale ve hakikati arayan kimseler için bir önder ve hidayet kılavuzudur. Onun sözleri bir nur fısıltısı halinde tarihin yanık bağrına akıp durmakta, Muhammedi gerçek İslam öğretilerine susayan kimseleri ilahi öğretilerle doyurmaktadır. Nitekim kıyamet günü de susayan kimseleri Kevser suyu ile suvaracaktır. Bütün hadis ve tarih kitapları arasında Nehc’ul Belağa kitabı Kur’an-ı Kerim’den sonra alevi kültürünün en önemli ve sağlam canlı senedi ve hatta İslam kültürünün en önemli kaynağı sayılmaktadır. Hz. Ali’nin gerçek takipçileri ve aşıkları hayatın zorlukları karşısında bu nurani kitaba hayatın en yüce anayasası olarak bakmalı ve bu kitap hakkında derinleşmeye çalışmalıdır.
Bugün İslam ve Ehl-i Beyt ekolünün düşmanları İslam’ın zengin kültürünün temellerine ve özellikle de ismet ve taharet ehli olan Ehl-i Beyt’in yüce kültürüne karşı çok boyutlu ve geniş bir saldırıya girişmişlerdir. Maddi ve teknik donanımlara dayanarak Müslümanların dini ve kültürel kimliğine darbe vurmak üçüncü dünya ülkeleri arasında konumunu sağlamlaştırmak ve ekonomik kaynaklarını kullanmak düşüncesindedir. Dolayısıyla da bizler Kur’an-ı Kerim’e ismet ve taharet Ehl-i Beyt’ine (a.s) özellikle de Müminlerin Emiri’nin Nehc’ul Belağa’sına sarılarak ve özelikle de genç nesli gerçek insani ve İslami değerlerden haberdar kılmak ve onları bu zalimane saldırılar karşısında korumakla yükümlüyüz.
Bu önemli hedefe ise sadece Müminlerin Emiri Ali (a.s) hayat tarihini tüm insanlar özellikle de kendisini takip eden kimseler tarafından uygun bir örnek olarak örnek alındığı taktirde mümkündür.
Yüce alevi kültürü ve apaçık bir din olan İslam’ın yüce öğretileri esasınca kendimizi yetiştirmeli, nefsimizi temizlemeli, hayatın maddi cazibelerinden uzak durarak ilk adımı atmalı, dünya toplumlarını gelişim ve maslahatlarına doğru sevk etmeye çalışmalıyız. Ehl-i Beyt kültürünü bazı batılı bilginlerin İslam ve Ehl-i Bey hakkında yazdıkları gibi değil, olduğu gibi ve gerçek bir şekilde diğer millet ve topluluklara da tanıtmaya çalışmalıyız. Kur’an-ı Kerim ve Nehc’ul Belağa’dan sonra bir övünç kaynağı olan Ehl-i Beyt takipçilerinin büyük kültür mirasını tanımak ve korumak da Ali’nin (a.s) yolunun takipçileri olan bizlerin önemli görevlerinden biridir. Bir çok büyük şahsiyetler tarafından “Yükselen Kur’an” diye ifade edilen Sahife-i Seccadiye’ye ve içinde sonsuz fazilet ve ilim okyanusunu barındıran birer büyük sermaye ve hazine konumundaki farklı dualara da aynı şekilde gerekli dikkat ve ilgi gösterilmelidir.
Ehl-i Beyt’in (as.) hayata geçirilmesi gereken emrettiği önemli hususlardan biri de İslam ümmetinin birliğine teveccüh etmek ve özelikle de Ehl-i Beyt takipçilerinin safları arasıdan birlik ve beraberlik oluşturmaktır. Benim  inancıma göre bu veya benzeri toplantılar bu yolda atılan sağlam bir adım teşkil edebilir. Biz bu gibi oturumlarda İslam dünyasının boğuştuğu problem ve sorunları özelikle de Ehl-i Beyt takipçilerinin sorunlarını incelemeli, doğru bir tanıma ve zamanın şartlarını algılamaya dayanarak günümüzün ışık hızıyla gerçekleştirdiği değişiklikleri incelemeli, dikkatle göz önünde bulundurmalı ve onlar için uygun cevaplar bulmalıyız.
Günümüz insanlığı sermaye ve teknolojinin insani faziletler üzerindeki hakimiyetinin esaretinde çırpınmakta tekamül ve iyileşmenin zirvesine ulaşma hayali ile nefsani arzularının korkunç uçurumlarına yuvarlanmaktadır. Oldukça çekici ve aldatıcı olan insan hakları ve özgürlükleri  sloganını artık duymayan kalmamıştır. Ama bunlar İslam ve Ehl-i Beyt düşmanlarının hakimiyetini güçlendirmekten ve egemenliğini meşrulaştırmaktan başka bir şey değildir. İçinde bulunduğumuz gaflet dünyasında sömürgeciler arkasına propaganda araçlarından da istifade ederek mazlum Filistin halkının savunmasını terörizm ve Lübnan’ın güneyindeki İslami direnişin barış için bir tehlike ve mazlumlar için adalet dilmeyi ise bir kötülük olarak adlandırmaktadır. Öte yandan Filistin topraklarında Siyonistlerin işlediği cinayetlere göz yummakta öte yandan da ırkçı ve işgalci güçlerin demirden yumruğu karşısında sadece iman ve taş silahıyla direnen Filistinli genç yaşlı kadın çocuk herkesi öldürenleri özgürlük ve barış temsilcileri olarak adlandırmaktadır.
Bütün bu delillere dayanarak önemle vurgulamak isterim ki bugün insanlık mutlaka Ali’ye (a.) uymak zorundadır. Günümüz dünyasında yüce insani değerler olarak ısrarla ortaya sürülen değerlerin bundan 1400 yıl önce henüz değeri ve kıymeti alimlerce bile taktir edilemeyen bu ilahi şahsiyet tarafından bir slogan olarak değil, bir idare biçimi olarak hayata geçirilmesi ve uygulamaya konulması biz müminlerin Emiri’nin takipçileri için büyük bir kıvançtır. Dolayısıyla da bu aynı zamanda din ve ahlakın siyaset ve devletten ayrı olduğunu iddia eden kimselerin düşüncesini boşa çıkarmaktadır. Devlet yöneticileri alevi öğretiler ışığında tarihin en iyi ve en adil yöneticileri olabilme şansına sahiptir. Milletler ve halklar da Ali’nin (a.s) sözlerinden ve yolundan ve ekolünden istifade ederek en gelişmiş bir toplum haline gelebilir. İlim ahlak ve maneviyatı bir araya getirerek dünyayı Hz. Mehdi’nin (a.f) evrensel tek hak egemenliğini kabule hazırlayabilir.
O günün ümidiyle
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.


more post like this