NASİHATLAR
Resulü Ekrem Hz.Muhammed(S)’den hikmetli söz-ler:
–    Kur’an, beşer dertlerinin dermanıdır.
–    Dua, ibadetin önüdaş
–    Boşa, zillettir.
–    Tedbir, geçimin yasası-dır.
–    İnsanlarla dostluk, aklın yarısıdır.
–    Güzel soru sormak, ilmin yarısıdır.
–    Ailenin aylığı, servettir.
–    Selam, sözden önce ge-lir.
–    Bereket, yaşlılarladır.
–    Her amelin (iyilik  ve kötülüğün) ölçüsü değeri, o işin so-nucundadır.
–    Dinin ölçüsü, takvalı ol-mak ve günahtan sakınmaktır.
–    Hikmetin başı, Allah korkusudur.
–    Takva, en şerefli amel-dir.
–    Varlıklı, güçlü borçlunun borcunu tehir etmesi zulümdür.
–    Varlıklı olduğu halde di-lencilik yapmak ateştir.
–    Allah’ın nimetlerini zik-retmek şükürdür.
–    Kurtuluşu bellemek- sa-bırla ibadettir.
–    Oysa, ateşe karşı sperdir.
–    Kadınlar şeytanın tanaklarındandır.
–    Şarap, bütün günahların başıdır.
–    Zina, fakirliğe sebebiyet verir.
–    Bakmak, gözün imasıdır.
–    Hıyanet, fakirlik sebebi-dir.
–    Haya, baştan ayağa ha-yırdır.
–    Mescid, günahtan sakı-nanların evidir.
–    İlim afeti, unutmaktır.
–    Sözün afeti akılsızlık,; ibadetin afeti tembellik; yiğitliğin (cesaret) afeti zulüm; cömertliğin afeti, minnet; güzelliğin afeti kendini beğenmişlik ve kibirdir.
–    Nesep- soyun afeti ö-ğünmek; dinin afeti, nefsin istekleri-ne düşkünlüktür.
–    Bahtiyar- başkalarının başından geçen olaylardan ibret – ders alan kimsedir.
–    Günahın kefareti, piş-manlıktır.
–    Hac, her güçsüzün  ci-hadıdır.
–    Helal mal istemek cihaddır.
–    Her iyi iş sadakadır.
–    Halkla iyi geçinmek, yumuşak davranmak, güzel söz söy-lemek sadakadır. Şeref ve itibarı ko-ruma yolunda sarfedilen  şeyin sa-daka sevabı vardır.
–    Akrabalara sadaka hem sadakadır, hem sılai rahimdir.
–    Sadaka, kötü ölüme en-gel olur.
–    Gizli sadaka, Allah’ın gazabını söndürür.
–    Sılai rahim, ömrü uzatır.
–    Suyun, ateşi söndürdüğü gibi,  sadaka da, günahın ateşini söndürür.
–    Sadaka da haddi aşan kimse tıpkı tasadduk etmeyi engelle-yen gibidir.
–    Kıyamet günü mümin, kendi sadakasının gölgesi altında o-lacaktır.
–    Dua, müminin silahıdır.
–    Namaz müminin nuru-dur.
–    Müminin niyeti amelin-den daha çabuk ulaşır.
–    Müminin şerefi, gece namazı iledir.
–    Müminin izzeti, halka muhtaç olmamasındadır.
–    İlim, müminin dostu, hilm (yumuşaklık) yardımcısıdır.
–    İman iki kısımdır: yarısı sabır, yarısı şükürdür,
–    İmanın nişanesi namaz-dır.
–    Yemekten önce elleri yıkamak fakirliği bertaraf ettiği gibi, yemekten sonra yıkamak da kader ve üzüntüyü giderir.
–    Biliniz ki, fakirlik beladır, fakirlikten daha kötü olan bedenin hastalığıdır. Kalbin hastalığı ise, be-den hastalığından daha kötüdür.
–    Bilin ki, malın çokluğu Allah’ın nimetlerindendir. Bedenin selameti maldan daha iyidir. Bede-nin selametinden daha iyisi ise kalbin takvasıdır.
–    Her kim Allah için teva-zu ederse Allah ona yücelik verir. Her kim tekebbür (kendini büyük gösterir) ederse Allah onu zelil eder.
–    Her kim, başkalarının hatalarından  geçerse, Allah da onun günahından vazgeçer.
–    Her kim, başkalarını ba-ğışlarsa, Allah da onu affeder.
–    Her kim musibet anla-rında sabrederse Allah ona ecrini verir.
–    Her kim geçim hayatın-da ölçülü hareket ederse, Allah onun rızkını verir ve her kim de  savur-ganlık yaparsa, Allah onu mahsum bırakır.
–    Her kim malını koruma yolunda öldürülürse şehiddir. (An-cak  dünya malı için kendisini kasten öldürmediği surette).
–    Her kim ailesini koru-mak için öldürülürse şehiddir.
–    Her kim dini koruma yo-lunda öldürülürse şehiddir.
–    Allah, kimin hayrını di-lerse dini ilimleri ona lütfeder.
–    Her kim, cennete özlem duyarsa, hayırlı işlerde acele etsin.
–    Her kim, ateşten kor-karsa, şehvetlerden uzak dursun.
–    Her kim ölümün beklen-tisi içerisinde olursa, lezzetlerden vazgeçer.
–    Her kim dünyaya rağbet etmezse, musibetler ona kolay gelir.

İDEAL DOSTTA ARANAN ŞARTLAR

Kuşkusuz her insan, dostluk kurma konusunda yetkili ya da yeterli olmaya-cağı gibi, o insanın herkesle dost olması-nı beklemek de söz konusu edilemez. Zi-ra  insanın dostu, kişinin şahsiyetini tanı-tıcı bir ölçü mesafesindedir. “Bana ar-kadaşını söyle, sana kim olduğunu söyle-yeyim.” Deyişi de zaten bunu anlatmaya çalışmıyor mu.
Peygamber efendimiz(S)’da “Kişi, dostunun dini, onun maksad ve gayesi üzere hareket eder ve  o şekilde tanınır. O halde kimlerle dost olduğunuza dikkat ediniz” buyurmuştur.
İnsanın, kaynağı dünyevi ve uhrevi menfaatlere dayanan ve özel şartlara hain kimselerle dostluk kurması takdire şayandır. Ancak zenginlik, makam, ba-şarı elde etmek gibi dünyevi menfaatlere veya yanlızca dostluğa dayalı ilişkiler kurmak şimdilik bahis konumuz olmayıp, daha çok dini ve uhrevi menfaatlere da-yalı dostluk üzerinde duracağız. Örneğin; onun sahip olduğu ilim ve amelinden faydalanmak, ibadet konusunda kalbin huzurunun sağlanması ve insanların ezi-yetinden korunmak gibi sebeplerle yar-dımınızı istemek ve konumundan istifade etmek, ahirette ondan şefaat beklemek ve duasından bereket ummak gibi.
Büyüklerin çoğunun inancına göre kıyamette her mümine şefaat etme izni verileceğinden, mümin dostlarımız ne kadar çok olursa şefaatten de o kadar çok hissemizi alacağız demektir.
“İnsan ve iyi işlerde bulunanların di-leklerine icabet eder ve onlar hakkındaki ihsan ve keremini, lütfuyla arttırır.”Şura süresinin 26. Ayetinden de anlaşılacağı gibi dostlarının şefaatine dahil olanlar on-larla birlikte cennete gireceklerdir.
Hz.Emirel Müminin (A)’ın; “Akıllı kimse ile dostluk kur. Eğer güzel ahlaklı ise onun ilminden bir fayda sağlayamaz-san da güzel ahlak ve kereminden fay-dalanırsın. Yok eğer kerem ve güzel ah-laktan yoksunsa aklından faydalanırsın. Fakat asla değersiz (alçak), ahmak kim-seyle arkadaşlık kurma” buyurmuştur.
Kısacası iyi dost, seçkin sıfatlarla do-nanmış olup, beraberliği insana dini ve uhrevi menfaatler sağlayan kimselerdir. İnsanın dostunda bulunması gerekli en önemli sıfat ve özellikler şunlardan iba-rettir:
1-    Akıllı olmalı.
2-    Güzel ahlaklı olmalı.
3-    Fasık ve günahkar ol-mamalı.
4-    Bid’at ehli olmamalı.
5-    Dünyaya karşı hırslı (gözü doymaz) olmamalıdır.
Şimdi yukarıdaki durumlardan her bi-rine açıklık getirmeye çalışalım.
1-    Akıl: Akıl, insan vücu-dunun bir sermayesidir. Ahmak kimseyle arkadaşlık kurmada hiçbir hayır yoktur. Zira ahmak kimse, her ne kadar yardım etme niyeti taşırsa da, ahmaklığı ve cahilliği yüzünden insana yararından çok zararı doku-nur. Bu nedenle cahil dost, akıllı düşmandan daha kötü olarak görül-müş ve ahmaktan uzak durmayı, Al-lah’a  yakınlaşma vesilesi saymış-lardır. Elbette akıllı kimseden mura-dın, ya var olan yetenekler yardımıy-la, ya da sonradan öğrenme ve bilgi-lenme yoluyla işin hakikatlerini derk eden kimse olduğu anlaşılmalıdır.
Hz. Emirel Müminin(A): “Müslüman kimse; facir, ahmak ve yalanncı kimse-lerle arkadaşlık kurmamalıdır.” Buyur-muştur.
Yine Hz.Ali(A): “Ahmakla dost olma zira ondan sana bir hayır gelmez. O kendisinin menfaati için fayda sağlaya-mayacağı gibi sana da yarar gelmesine sebep olur. Ahmağın ölümü yaşamasın-dan, susması konuşmasından, uzaklığı yakınlığından daha iyidir.” Buyurmuştur.
2-    Güzel ahlak: güzel ahlak da dost seçiminde dikkate alınması gereken sıfatlardan biridir. Zira akıllı insanların çoğu öfke, şehvet, cimrilik ve korkunun galebe gelmesi halinde heva-i nefislerine uyarak, aklın apa-çık hükmünü ayaklar altına almışlar-dır. Böyle kişilerin dostluk ve arka-daşlığa layık olmadıkları hiçbir delile ihtiyaç duyurmayacak kadar açıktır.
3-    Fısk: İnsan, kendi dost-luğuna seçmek istediği bu kimsenin fasık (günahta ısrar eden) olmama-sına özen göstermelidir. Çünkü Al-lah’ın emirlerine başkaldıran, itaat-sizlik gösteren ve günahları kendine reva gören kimse, şüphesiz kendi dostu içinde aynı şeyleri caiz göre-ceğinden onun sadakatine ve dürüst-lüğüne itibar edilmez.
Kur’anı Kerim’in bir çok ayetlerinde peygamber (S)’e şöyle tavsiyede bu-lunmuşlardır: “Sen de sabah akşam  o’nun rızasını isteyerek  Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatı-nın (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini bizi zikret-mekten gaflete düşürdüğümüz kendi is-tek ve tutkularına (hevasına) uyan ve i-şinde aşırılığa gidene itaat etme.” (Kehf/28)
“Şu halde sen, bizim zikrimize sırt çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyenden yüz çevir.” (Necm/29)
“O Rahman olan Allah’ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman “Selam” derler.” (furkan/63)
Ayette açıkca cahillerden ve fasıklardan uzak durulması gerektiği em-redilmiş.
Said bin Museyyib’in tefsirine göre bu ayetten maksat şudur: “Onlara vardı-ğınız zaman gerçekte şöyle demelisiniz: Biz, sizin işlediğiniz günahlarınızdan a-mandayız ve siz de bizim şerrimizden ve cezalandırmalarımızdan emanda ve se-lamette olunuz. Bizim sizlerle bir işiniz yoktur.”
Bu, onlarla olan söz konusu dostluğu bırakın anlamındadır. Lokman Hekim de vasiyetinde  oğlunu fasık, facir, günah-kar kimselerle dostluk kıymaktan men etmiş ve böyle bir ilişkiyi büyük bir zara-rın vuku bulduğu kurt ve koyunun dost-luğuna benzetmiştir.
4-    Bidat: Din de bidat orta-ya çıkaran bir kimse de dostluk ve arkadaşlığa layık değildir. Zira onun-la olan dostluk insanın hak yoldan sapmasına ve onun yoldan çıkma düşüncesinin insana sirayet etmesi-ne sebep olacaktır. Şer-i açıdan u-zaklaştırılması gereken bid’at ehli şehirden sürgün edilmeli ve Müslü-manların ilgisizliğine ve şefkatsizliği-ne terk edilmelidir. Böyle bir kimse-nin, müminlerle dostluğa layık gö-rülmesi nasıl mümkün olabilir ki?
Cafer adında bir şahıs diyor ki: Bir gün, imam Musa bin Cafer(A) bana de-diler: Seni Abdurrahman bin Yakup’un yanında görmemin sebebi ne olabilir a-caba?
Ben: O, benim dayımdır, dedim.
Hayret: O, Allah’ın hakkında büyük sözler sarfetmiştir. (Bidat koymuş ve Allah’ın tarif edilemeyecek vasıflara sokmuştur.) Ya onu terk edip benimle birlikte olursun ya da bizimle ilişkilerini keser, onunla olursun!
Ben: Sözlerine inanmamama rağmen onunla olan beraberliğimi sürdürmem caiz değil midir? Diye sorunca .
Hazret şöyle buyurdu: Onun üzerine bir azabın inmesinden ve onun yanında bulunduğun bir sırada onunla beraber azaba  uğramaktan korkmuyor musun? Yoksa Hz.Musa’nın ashabından olan bir kimsenin, Firavun’un askerlerini görünce onların peşinden gittiğini ve onların aza-ba uğrama ihtimallerinin bulunmasına rağmen, Musa’nın ordusundan ayrılıp Fi-ravun’un askerlerine katıldığını işitmedin mi? Niyeti, Firavun’un askerlerinden o-lan babasının hidayete kavuşması ve ba-şına gelecek azaptan kurtulması için, o-nunla tatlı dille  konuşarak çekmeye ça-lışmak olmasına rağmen, Firavun’un as-kerleri Nil nehrine varıp boğuldukları sı-rada o mümin adam da onlarla birlikte boğuldu! Cereyan eden bu olayı Mu-sa(A)’a haber verdiklerinde Musa(A) şöyle der: O, Allah’ın rahmetinde bu-lunmaktadır. Fakat, azap geleceği zaman günahkarların yanında bulunanların hep-side yok olurlar.
İmam Sadık(A): Bidat ehli ve yoldan çıkmış kimselerle dostluk kurmayınız. Zi-ra insanlar sizi, tıpkı onlardan biriymiş gibi düşünür ve değerlendirir. Allah Re-sulü(S) de: İnsan, başkalarının gözünde dostunun dini üzere bulunur.
5-    DÜNYAYA KARŞI AŞIRI BAĞLILIK: Dünyaya karşı aşırı bir hırs ve istekle bağlı kimse-lerle dostluk kurmak tıpkı öldürücü zehire benzer.
Zira, insanın tabiatı, taklide meyillidir. Hakikaten de kendinden bihaber, bilgisiz insanın tabiatı, başkalarının kişiliğinden ve tabiatından çabuk etkilenir. Neticede kötü bir sıfat sayılan hırsa sahip kimsey-le kurulan dostluk, insanın kendisinin de hırs müptelasına yakalanmasına sebep olacaktır. Tıpkı zahid insanlarla kurulan dostluğun insanı dünyada zühde zorladığı gibi.
Hz.Ali(A): Dostluk vesilesi ile kendi-nizi zinde tutunuz. Dostlarınızla birlikte olup onlarla oturup kalkmak insana ha-yat ve zindelik verir.
Lokman Hekim oğluna: “Alimle ar-kadaş ol. Ölü toprağın yağmur vesilesi ile canlandığı gibi kalp de hikmetle (ilim, güzel öğüt) hayat bulur.” Tavsiyesinde bulunmuştur.
İmam Sadık(A), Allah Resulün-den(S) şöyle naklediyor: “Dünyaya ha-ris, servet sahibi kimselerle kurulan ar-kadaşlık kalbi öldürür.”
İslami rivayetlerde yer aldığı üzere daha önce sıralanan beş şarta ilaveten (akıllı, güzel ahlaklı olmak, bidat ehli, dünyaya haris, fasık olmamak) dost se-çiminde dikkate alınması gereken diğer şartlara da işaret edecek olursak:
1-    Sır tutmasını bilmeli.
2-    İnsanın ayıbını ifşa et-memeli.
3-    Zor- sıkıntılı anlarda yalnız bırakmamalı.
4-    İnsnın iyiliklerini aşikar etmeli.
5-    Yalancı olmamalı.
6-    Cimri olmamalı.
7-    Korkak olmamalı.
8-    Akrabalarıyla ilişkilerini kesmemeli.
9-    Münafık olmamalı (Ba-tını ve zahiri bir olmalı.)
10-    Dostunun iyilik ve kötü-lüğünü, kendi iyilik ve kötülüğü bil-meli.
11-    Para, makam onu al-datmamalı ve dostluğuna feda et-memeli.
12-    Dostu için elinden gelen yardımı esirgememeli.
13-    Rezil, zelil, alçak olma-malı.
14-    İyilik sever olmalı.
15-    “Muttakiler hariç olmak üzere, o gün dostların kimine düş-mandır.” Ayeti kerimesi mucibince Muttaki ve takvalı kimselerden ol-malıdır.
16-    Dünya, mal, servet gibi nedenlerden dolayı dostluk kurmuş olmamalı.
17-    Emin olunan, doğru kim-se olmalı.
18-    Dostunun hayrını iste-meli (Her ne kadar dostunun hoşuna gitmese de, hakkı söylemeli.)
19-    Dünya ve ahiret haya-tında insana yardımcı olmalı.
20-    Zalim ve kibirli  olma-malıdır.
Elbette yukarıdaki şartların her birinin kendine has özellikleri vardır. Zira önce-den de denildiği gibi dostluk ya ahiret veya dünya, veyahudta ünsiyet içindir. Bütün bu hususiyetlerin bir şahısta top-landığı, sözü edilen sıfatların tamamına sahip olan şahıs çok az görülür.
Dostluk çeşitleri hakkında güzel söz-ler söylenmiş olup onlardan bir kısmını hatırlayarak yazımızı noktalayalım.
Dost, arkadaş ve kardeş üç kısımdır: Bazıları tıpkı gıda maddeleri gibidir ki in-san onlardan müstağni değildir. Kendini o ihtiyaçlardan uzak tutamaz. Bazıları i-laç gibidir. İnsan bazen onlara ihtiyaç duyar. Bazıları da tıpkı maraz, dert gibi-dir. İnsan her ne kadar bazen onlara müptela olsa da asla onlara ihtiyaç duymaz. Hastalık ve uyuşukluğa isteme-se de tutulduğu gibi onlara tutulur.
İnsanlar tıpkı ağaca benzerler. Ağaç-lardan bazılarının hem meyvesi vardır, hem de gölgesi. Bazılarının yalnızca meyvesi, bazılarınınsa yalnızca gölgesi vardır. Bazılarının ise ne gölgesi, ne de meyvesi vardır; insanlar da böyledirler. Onlardan kimisi, dostu için yalnızca dün-yevi menfaatlere sahiptir. (Tıpkı çabuk giden gölge gibi.) Kimisi de sadece uh-revi menfaatler sağlar. (Mahsul zama-nındaki meyve gibi faydalıdır.)
Üçüncü gruptakiler insan için hem uhrevi hem de dünyevi faydalar temin ederler. (Tıpkı hem meyve hem de göl-gesi olan ağaç gibi.)
Dördüncü gruptakiler ise ne dünya i-çin insana yarar getirirler ne de ahiret i-çin. (Tıpkı ne meyve ne de meyvesi olan boş-yararsız ağaçlar gibi.)
Kur’anı Kerim son gruptakiler hak-kında şöyle buyuruyor: <<Zararı, yara-rından daha yakın olana tapar; ne kötü yardımcı ve ne kötü yoldaş-tır.>>(Hac/13)
Her halükarda Ebuzer Giffari(A)’ın buyurmuş olduğu gibi, eğer bir kimse dostluk kurmayı beceremiyorsa ya bu sı-fatların tamamına yada bazılarına sahip olması, dostsuz kalması ve tenhalarda yaşamasından daha iyidir.

Kadın,  İslam & Feminizm

Dr. Zeyneb Burucerdi

Eğer biz İslam’ı ye-niden okuma gölge-sinde kadını yeniden okumaya önem verir ve gerekli şartları yerine getirirsek, bu asır insanlığın İslam sayesinde kurtuluş asrı olacaktır.
Şu bir gerçektir ki İslam, kadına bü-yük bir değer vermiş ve onun tüm ideal-lerinin sürekli gerçekleştiricisi olmuştur. Ama eski zülüm ve baskı sistemleri ile İslam dünyasına hakim olan çağdaş dik-tatörler ve bağımlı anamalcılar; ataerkil kültürel uygulamayla kadının değerli var-lığına onarılmaz ağır darbeler vurmuştur. Hakeza ne yazık ki aşağılık  ataerkil kültürünü, eksikliklerini, kusurlarını ve kadın hakkındaki ayrıcalık ve değersiz görüşlerini ve kadın haklarının çiğnenmesini de İslam’a isnad etmişlerdir. Ayrıca da sınırlı zaman, mekan ve kültürlerinden  etkilenerek İslam’ı tefsir etmiş ve uygulamışlardır.
Ama şu anda milli ve halkçı rejimlerin, İslam dünyasındaki aydın alim, bilgin ve mütefekkirlerinin en önemli görevi, İslam’ın kadına verdiği değerlerin ve uygulamaların ince nüanslarını tanımak ve mukaddes/ebedi değerlere yeniden ulaşım yollarını açmaktır. Yani bu apaçık din her asır ve mekanda dikkate alınır sonsuz bir kapasiteye sahibtir. Zaman ve mekanın gerektirdiklerine dikkat edilerek vahye ve Peygamber’in siretine teveccüh edilerek, yasama ve programlama yapı-labilir, kültürel ve hukuki değişiklikler gerçekleştirilebilir. İslam’ı yeniden oku-mayı (Aproach ) gerçekleştirmek ve ye-ni bir bakış açısı getirebilmek, kadının tarih, toplum, aile, siyaset, ekonomi, an-nelik ve eşlikteki rolünü ortaya koyabil-mek için kadını yeniden okuma yolunda atılan en önemli adımdır. Bundan da ö-nemlisi kadının varlıksal değerlerini ye-niden okumak ve İslam’ın kadına verdiği değerli/yüce makamını keşfetmek için çok önemli ve gerekli bir teşebbüstür.
Böylece kadın tüm işlerde faal bir şekilde hazır bulunabilir ve evde de hiçbir sorun çıkarmadan eşine ve çocuklarına karşı var olan görevlerini en iyi şekilde yerine getirebilir. Böylece kadını eve hapsetmek isteyen, erkeklere cinsel hizmetler veren bir hizmetçi kılmaya çalışan ve kadına layık yüceliş ve olgunluklarını elinden almaya uğraşan gerici fırsatçılara da fırsat vermemiş olur.
Bütün bu olaylar artık kadınları da uyandırmış ve on-lar için cayır  cayır yanan cehennem ateşinden kurtuluş ümidini kalplerine ekmiştir.
Bugün, batı dünyası görüldüğü gibi kadın hakkında son aşamaya gelmiştir. Batı ilmi ve teknolojik açıdan oldukça çok gelişmiş olmasına rağmen insanın ruh ve manevi değerlerini cehenneme göndermiş ve insanın özgürlüğü hakkın-daki tüm iddiaları boşa çıkmıştır. Ailenin ve annenin sıcak kucağını ve babanın sevgi şemsiyesini arzu eden masum çocukların dağılması, cinayetler, fesatlar ve toplumsal çıkmazların hepsi, batıda  her şeyin bittiğini göstermektedir.
Dolayısıyla diyoruz ki 21. Yüzyılın bayraktarı İslam’dır. İslam; sevgi dolu elini bütün insanlık alemine uzatmıştır.
Eğer biz İslam’ı yeniden okuma göl-gesinde kadını yeniden okumaya önem verir ve gerekli şartları yerine getirirsek, bu asır insanlığın, İslam sayesinde kurtu-luş asrı olacaktır.
İslam, çağdaş menfaat medeniyetinin esiri olan insanlara eşsiz ve rakibsiz vaad edilmiş bir cennettir.
İslam, insanlığa ideal ve ülkülerini takdir ederek onları gerçekler ve mane-vi değerler ışığında dünya üstü ebedi bir saadet ve kurtuluşa eriştirmeye çalış-maktadır.
Aynı zamanda böyle olmakla da ba-tıdaki anamalcı medeniyet ve kültüre de bir baş kaldırış ve eleştiri başlatmakta-dır.
Bana göre günümüzde en çok zülmü gören, çok uluslu şirketlerin büyüsüne kapılan, siyah düşüncelerin bilinmeyen vadilerinde şaşkın şaşkın dolaşan, de-mokrasi ve özgürlük cenneti vaad edile-rek kandırılan kadınlar, artık kendi kur-tuluşları için yeni bir yol aramalı ve ken-dini yeniden okumalıdır. Bütün bu olay-lar artık kadınları da uyandırmış ve onlar için cayır  cayır yanan cehennem ateşin-den kurtuluş ümidini kalplerine ekmiştir.
Feminizm bu bakış açılarından biridir. Feminizm zahiri ve terminolojik açıdan “kadın taraftarlığı” demektir.
Eğer bu denildiği gibi olsaydı çok iyi bir şeydi. Bundan daha iyisi ne olabilirdi ki?
Feminizm düşünce, ruhsal seyr-u süluk, ferd, toplum, toplumsal ve siyasi düzenlemeler ve toplumdaki tüm temel değişikliklere özel bir bakışçısının anahtarı konumundadır.
Oldukça yaygın bir söylem olduğu i-çin  olumlu ve olumsuz itibarlara sahib birden çok boyutlu bir yapı sergiler.
Feminizm anamalcı ve sultacılar tara-fından aşılanan öldürücü istekler yumağı olduğu halde korkusuzca bir yandan da sultacılığa ve anamalcı hakimiyete karşı çıktığını gösterme cehdi içine girmekte-dir.
Kadın, İslam & Feminizm (2)

Dr. Zeyneb Burucerdi

Bu bağlamda söylenebilir ki İslam, ataerkil düzenle başlattığı savaşta galip olduğu dönem-lerde kadınların büyük bir kısmını gerçek özgürlüğe kavuşturmuş ve mutlu kılmıştır.
Bunun en büyük örnekleri Hz. Fatıma ve Hz. Zeynep’tir.

Her şeyden önce biz Feminizm varsayı-mında kaybolmuş bir halkayı arama hakkına sahibiz ki bağımlı-bağımsız değişkenleri koru-yarak onları makul bir şekilde birbirine iliştire-bilelim.
Eğer ataerkil düzen tarihten silinir ve İslam bu düzenin yerine geçerse, böylece bütün in-sanlar ve bu cümleden bütün kadınlar; zulüm, eşitsizlik ve zorbalıktan kurtulmuş olacaktır.
Bu tüm insanların kaçınılmaz olarak karşı karşıya kaldıkları  bir gerçektir.
Feminist görüşleri incelerken şunu görü-yoruz ki feminizmin kendini ispat etmek için  gösterdiği çabaların önemli bir bölümü, özgür-lük ve beraberliğin sağlanmasıdır. Gerçekte Feminizm görüşü  kadınları iki şekilde ele al-maktadır.

1- Gördüğü zararlara bakış.
Kadınların meselelerine bu bakış açısıyla bakmak Feminist görüşlerin önemli bir bölü-münü teşkil etmektedir.
Bunların en önemlisi de farklılık, eşitsizlik ve zulümdür. İşte bu düzende Marksist  Femi-nistler ve Liberal Feministler  kadının  gördüğü  zararları  bilme noktasında  kendi  bakış açıla-rını  ortaya koymaktadır. Bu zarar bilimin mer-kez noktası ataerkil düzendir. Bunun da hakkı-nı vermek gerekir ki Feministler kadının gör-düğü  zararlar  noktasında çok  önemli  tespit-lerde bulunmuştur.

2- Sorunları halletme bakış açısı.
Bu Platformda Marksist, Liberal, Radikal ve Sosyalist Feministler kadının ataerkil dü-zenden kurtulması için kendi uygun gördüğü bir takım yollar ve çareler sunmaktadır.
Bu metotlar kadının din, ailevi/emprik olu-şumlar ve kadın erkek ilişkileri düzleminde su-nulan tavsiyelerden kadının kayıtsız şartsız kurtuluşunu öngörmektedir.
Gerçekte Feminizmin vurulduğu/zarar gör-düğü nokta burasıdır.
Zira annelik ve eşliğin itibarsızlığını tavsi-ye etmek, doğal cinsel ilişkileri ve din/aile ku-rumunu ataerkil bir ilişki olarak ortaya koymak ve bu ilişkilerin alternatifi olarak yeni bir takım düzenlemelere gitmek üm değerlerin ve emprik realitelerin ortadan kalkmasına neden olur.
Halbuki bu değerler ve emprik realiteler kadının imdadına yetişebilir, onu yüceltebilir ve ona gerçek bir özgürlüğü sunabilirdi.
Halbuki bu değerler ve emprik realiteler kadının imdadına yetişebilir, onu yüceltebilir ve ona gerçek bir özgürlüğü sunabilirdi. Femi-nist düşünürler belki de bir aydın olmanın ge-reği olarak ve de muhafazakarlık ithamından korunmak amacıyla bu tür saplantılara düş-müşlerdir.
Ama biz İslami bir iman bakışaçısıyla ilan ediyoruz ki bu saplantılar sadece kadınları de-ğil, belki bütün bir insanlık toplumunu ataerkil felaket uçurumundan daha tehlikeli olan başka bir felaket uçurumuna yuvarlayacaktır ki yalan yanlış bu yeni felaket uçurumunun adına de-mokrasi denmiştir.
Halbuki bugün demokrasi adını verdikleri bu düzen yeni bir diktatörlük düzenidir ki, bu-nun da en büyük tehlikesi yine kadınlara yö-neliktir. Halbuki bütün bunların yerine sadece ataerkil düzen tarihten silinecek olsa ve İslami değerler siyasi ve toplumsal platformda hakim hale gelse, kadınlar kesinlikle özgürleşecek ve gerçek kurtuluşa erişeceklerdir. Bakınız İslam bu hususta kadına ne diyor:
“Kadınların özgürlük ve kurtuluşu onla-rın siyasi, toplumsal, kültürel ve ahlaki plat-formda varlıklarını sergilemelerine bağlı-dır.”

İslami konulara girmeden önce söylemek gerekir ki müteessifane asil İslami öğretiler ka-dınların kurtuluş ve yücelişini temin etme nok-tasında, karşısında sürekli örf, adet ve farklı kültürleri bulmuş, bu yüzden de şiddet hiddet ve kapsamlılığı bir duraksamaya maruz kalmış-tır. Hatta zalimlerin arzularına ters düştüğü için de açıkça tahrif edilmiş ve yok edilmeye çalı-şılmıştır. Bu bağlamda söylenebilir ki İslam, a-taerkil düzenle başlattığı savaşta galip olduğu dönemlerde, kadınların büyük bir kısmını ger-çek özgürlüğe kavuşturmuş ve mutlu kılmıştır. Bunun en büyük örnekleri Hz. Fatıma ve Hz. Zeynep’tir.
Biz burada daha çok İslam’ın kadına bakışaçısını ele almak istiyoruz. Bu bakışaçısını da üç platformda gerçekleştirmeye çalışacağız ki bu platformlar şunlardır:
1-Vahiy
2-Tarih boyunca kadınların gördüğü zulüm ve musibetlere bakış
3-İslami çözümler

Vahiy Merkezi
Evvela bilmek gerekir ki bu vahiy merkezi yani ilahi yapı, sonsuz bir ilim ve kudretten kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu oluşumda hiçbir hata düşünülemeyeceği gibi, gözetilen her hangi bir menfaat de sözkonusu edilemez ama, insani ve beşeri oluşumlar hem hatadan uzak değildir ve hem de menfaatten. Allah-u Teala kadınlar hususunda da İslam Peygamberine şöyle buyurmaktadır:
“Bir de senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar. Deki: “Onlar hakkında fetvayı si-ze Allah veriyor.” (Nisa/127)
Halbuki muhatap tüm günahlardan masum olan ve hata etmekten münezzeh olan İslam Peygamberidir. Ama ilminin sınırlı olması, mümkünü’l vücud olması (vacibü’l vücud de-ğil), bir insan olması hasebiyle Allah-u Teala Peygamberini bu konuda konuşmaktan alıko-yuyor ve kadınlar hakkında konuşmayı kendi-ne özgü bir hak olarak kabul ediyor. Burada vahiy, akıl ve örfe aykırı değildir, hatta bunun tam tersine akıl ve örfü aydınlatan bir konum-dadır.
Kadının
İslam’daki Siyasi rolü

Zehra Efşari

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velisidirler. Marufu emredip münkerden alı ko-yarlar. Namazı kılıp, zekatı verirler. Allah’a ve peygamberlerine itaat ederler. Allah işte bunlara merha-met edecektir. Kuşkusuz Allah aziz ve hakim’dir.”(Tevbe-71)
Cahiliyet döneminde kadınlara ve kız çocuklarına nasıl davranıldığını ve adeta utanç kaynağı olarak görüldükleri her-kes tarafından bilinmektedir. Ancak İs-lâmiyet’ten sonra da bazı yanlış zihniyet-ler, kadın hususunda güdülen taassub, doğru olmayan değerlendirmeler, kadı-nın özgürlüğü konusundaki asılsız yo-rumları, kadının dışarıdaki çalışmalarına getirdikleri sınırlamalar, kadını hareket-siz ve kendi toplumunda hiçbir yapıcı role sahib olmayan muhtevasız/boş bir varlık haline getirmiştir. Dolayısıyla bu varlık çeşitli kural ve sınırlarla sahne dı-şında tutuluyordu.
Özellikle kadının gerçek kimliğini el-de etmesi için bütün yollar kapatılmış, Müslüman kadının mesuliyetini yerine getirmesi engellenmiştir. Oysa ki bilindiği gibi  tarih boyunca İslamiyet kadını zille-tin batağından izzetin zirvesine ulaştır-mıştır
Peygamberimiz (s) toplumda kadının birey olarak kabul edilmediği bir dö-nemde kendi kızı  Hz.Fatıma (A)’yı be-raberinde meclislere götürerek O’na söz hakkı vermiş, “Kim Fatıma’yı incitirse beni incitmiş olur.” diyerek ona verdiği değeri açıkça ortaya koymuştur. Al-lah’ın Resulü tevhid nizamında kadının seviyesini ameli ve ilmi yönden yükselt-meye çalışıyordu. Çünkü Kur’an kadın-ların dünya milletleri nezdinde hiçbir hakları yokken, onların ekonomik ve di-ğer haklarına sahib olma hususunda  şöyle buyuruyor:
“Erkeklere kazandıklarından bir pay olduğu gibi kadınlara da kazan-dıklarından bir pay var-dır.”(Nisa\32)
Kadının görüş belirtme ve oy verme hakkı yokken İslam onlara erkeklere olduğu gibi bu hakkı tanımıştır. Pey-gamberimiz (S) Kur’an-ı Kerim’in emri ile kadınlardan biat aldı ve onları kabul etti.(Mümtehine/12)Yine peygamberimiz (S) veda hutbesinde Müslümanlara “Ey insanlar sizin kadınlar üzerinde hakkınız olduğu gibi, onların da sizler üzerinde hakları vardır. Ben size onlara iyi dav-ranmanızı vasiyet ediyorum. Onlar size Allah’ın emanetleridirler.” buyurmuştur. Pir-i Aşk da bu konuya önem vermiş ve bunu çeşitli beyanatlarında sık sık ifade etmiştir ki, “kadın erkekle eşit haklara sahibtir ve kendi geleceğini ve faaliyet sahasını seçmek hususunda erkek gibi hürdür.”
Pir-i Aşk (R) bunu hayatın her safha-sında işler hale getirmek için elinden ge-leni yapmıştır. Artık kadının yararına si-yasi, kültürel ve ekonomik adımların a-tılmasını emretmiştir. Müslüman kadınla-rın toplumda faal olmasını istemiş, Müs-lüman kadına buna ilave olarak şu nasi-hati yapmıştır: “Hanımlar bütün alanlarda çalışma hakkına sahibtir. Bir kadın İslâ-miyet’in izin verdiği sınırlar içerisinde toplumun bütün sahalarında çalışır.”
Yine Pir-i Aşk’a göre kadın top-lumun öğretmenidir. Onun kucağın-da insanlar yetişir, kadın ve erkeğin ilk doğru terbiye alacağı yer anne kucağıdır. Milletlerin saadeti ve ge-leceği onun yetiştirmesine bağlıdır. Dürüst insan doğru bir kadın eği-timcinin yetiştirmesi ile hayata baş-lar ve yükselir.. Bundan dolayıdır ki bütün saadetler ve hayırlar kadının kucağından yükselir.”
Gerek Hz.Hatice, gerek Hz. Fatıma-i Zehra ve gerekse Hz. Zeyneb’e baktı-ğımızda daima erkeklerin yanında ve si-yaset sahnesinde oldukları görülmekte-dir..Bu nedenden dolayı kadının her a-landa olduğu gibi siyaset alanında da yer alması onun en tabii haklarından biri ve görevidir. Nitekim bugün İran İslam cumhuriyetinde bir çok üst düzey hanı-mın yanısıra mecliste 9 kadın milletveki-linin yer alması da bu hususta ne kadar kararlı olduğunun bir ifadesidir. Özellikle meclis üyesi, hükümetten ve devlet baş-kanından da yeri geldiğinde daha üstün-dür. Çünkü gerektiğinde onlardan hesap isteme yetkisine sahibtir.
Ancak kadından siyasi sorumlulukla-rını yerine getirmesi istendiği bir toplum-da Müslüman kadın için uygun bir zemi-nin de  hazırlanması gerekmektedir. Bu nedenle başta eşi ve ev halkı olmak su-retiyle çevresindekiler kadını siyasi faali-yete teşvik etmek ve bu yolda ona her türlü desteği vermekle mükelleftirler. Ayrıca İslami yönetim kadınlara ait ko-nularda kadına özel makamlar ve mev-kiler vermekle görevlidir. Ayrıca kadını siyasete motive etmekte en büyük et-kenlerden biri, onun eğitim ve öğretimi-ne gereken önemi vermektir.
Özellikle siyasi alanda eğitim gere-ğince üniversite ve diğer yüksek okul-larda kontenjanlar arttırılması devlete düşen vazifelerden biridir. Zaten İslam dünyasında, İslam’a gönül vermiş mü’min kadınların erkeklerin yanı başın-da zulüm, zorbalık, şirk ve zalimlere karşı mücadeleye giriştiğini, yumruklarını sıkıp kaderini değiştirmeye karar ver-diklerini görürsek o ülke ve milletin za-fere ulaşacağının umudunu kalplerimizde taşıyabiliriz. O zaman da müstekbirlere karşı zafer mutlaka onların olacaktır.
&

Dinbilimde “Sünnet ve Siret”in Rolü

Deniz okyanusa karışınca sahilsiz olur. Enbiya ve ilahi evliyalar da Allah-u Teala’nın okyanusuna karışıp sahilsiz olmuş büyük zatlardır. Dolayısıyla Pey-gamber’in ve Ehl-i Beyt’in tanınması Anka kuşunu avlama rüyasına benzer ki, “Anka kuşu avlanmaz tuzağı kaldır.” Bu esas üzere Kur’an’ın tam bir  şekilde bi-linmesi de sadece ilimde derinleşmiş o-lanlar için mümkündür. Bu özellikler te-celli yoluyla Allah’ın diğer gerçek velile-rine ve marifet erbabına da sirayet eder. Nitekim Mevlana şöyle diyor:
“Ormanlar kalem, denizler mürekkep ol-sa,
Mesnevi’nin sonu gelmez.”
Hafız ise bu hususta şöyle diyor:
“Hafız kadar hiç kimse düşünce perdesini aça-madı.
Ta gelinlerin örüğüne söz tarağı vursunlar.”
Bunları zikretmekten maksadım şu-dur ki, Peygamber’in gerçek sünnet ve sireti de Kur’an gibi sahilsiz birer okya-nustur ve bu konuda konuşmak sadece susuzluğu gidermek için denizden su iç-meye benzer. Denizi tümüyle almak mümkün değilse de su-
suzluğu giderecek ölçüde istifade etmek mümkündür.
Sünnetin lügat ve istilahta çeşitli ma-naları mevcuttur. Dinbilimde Peygam-ber’in söz, davranış ve ikrar manasına gelen sükutuna denir. Başka bir tabirle sünnet, Peygamber’in hadisleri, filleri ve beyanlarıdır. İslam alimleri ictahadın kaynakları olarak Kur’an, siret, akıl ve icmayı göstermektedirler. Bu manada sünnet ve siret birbirinden farklıdır. Sün-net, fiil, söz ve sükut için kullanılırken, siret sözlü davranış biçimini ifade eder; söz veya davranışın kendisini değil. O halde Peygamber’in sireti Peygamber’in söz ve davranış biçimidir. Bu hususta üstad Mutahhari şöyle diyor: “Bazı in-sanlar biçimsiz ve şekilsizdir. Rastgele davranırlar ama, büyük şahsiyetlerin ha-yatı kanun ve usul üzeredir.”
O halde siret büyük insanların söz ve davranış biçimleridir. Bana göre siretbilim de Mütahhari’nin açtığı bir ka-pıdır. Ne yazık ki onun şahadetiyle bu kapı da kapandı. Mutahhari’nin de de-diği gibi İbn-i Hişam ve benzeri siyerci-lerin yazdığı siyer kitapları hakikatte si-yer kitapları değil, seyir kitaplarıdır. Ya-ni Peygamber’in davranış biçimlerini in-celemektedir. Belki Peygamber’in bi-yografisi ve olayların izahıdır. O hayatın ve olayların üzerindeki kanun ve usulleri incelememektedir. Elbette siret ve sün-net farklı olduğu halde siret, sünnetin bir parçasıdır. Dolayısıyla siret peygamber-‘in söz ve davranışlarının bir tecellisidir. Yani Peygamber belirli bir şekil üzere konuşmakta ve davranmaktadır. O hal-de bu şekil de o söz ve davranıştan ayrı değildir. Böylece diyebiliriz ki her siret sünnettir; ama her sünnet siret değildir. Bu daha çok şuna benzer ki matematik ilmi bir ilimdir ama, her ilim matematik değildir. Siret ve sünnetin alanı ile Kur’an’ın alanı birdir. Yani Kur’an in-sanları  saadete eriştirmek istediği gibi siret ve sünnet de insanları mutlak ke-male ulaştırmaya çalışmaktadır. Enbiya ve evliya insan ve Allah arasındaki ha-bercilerdir. Peygamberler insanları Al-lah’a ulaştırmak ve miraca yükseltmek için gelmişlerdir. Bunun gerçekleşmesi için de dünyanın düzelmesi ve islahı ile mümkündür. Aksi taktirde bu hayalden öteye geçmez. Bu yüzden Allah-u Teala Peygamber’e üç makam vermiştir:
1- Fikri merkeziyet veya dini beyan etme makamı.
2- Siyasi merkeziyet veya toplumsal makam.
3- Manevi merkeziyet veya nefislerin tezkiye edilmesi.
Birinci makamın delili “Onlara kitap ve hikmeti öğretir.” ayetidir. İkinci ma-kamın delili ise “Allah’a ve Resül’e itaat edin.” ayetidir. Üçüncü makamın delili ise, “Onları temizler.” ayetidir. O halde peygamberler dünyayı dindarlaştırmak ve ahirete bir köprü yapmak için geldi-ler. Dolayısıyla dini dünyadan ve siya-setten ayırmak dini yok etmektir. Bu di-nin en açık zaruri hükümlerinden biridir ki bilinçli bir şekilde inkar edenler irtidat çukuruna düşer ve dinde bid’at çıkarmış olur. Peygamber’in sünnet ve sireti Kur’an’ın ilim, toplum, irfan, terbiye ve camiadaki huzurudur. Dolayısıyla sirete sarılmak, Peygamber’e her hususta tabi olmak demektir. Peygamber’in sünneti onun tüm ferdi ve toplumsal davranışla-rını kapsar. Din, dünyamızı batın alemine bağlamaya çalışan ilahi bir gerçektir. Yani maddiyatımızı maneviyata çevir-mek istemektedir. Peygamber bir ayna-dır ki hem Allah-u Teala tüm esma ve sıfatlarıyla onda tecelli etmiş ve hem de Allah’ın ezeli ilmi kendisine yansımıştır.
Allah-u Teala teşrii iradesinin ger-çekleşmesi için Kur’an’ı indirmiştir. Ar-dından da Peygamber’i göndermiştir ki davranışlarıyla Kur’an’ı hayata geçirsin ve hem de Allah’tan aldığı ezeli ilim sa-yesinde Kur’ani gerçekleri açıklasın. Bu manada dinbilimcilerin iki kaynağı var-dır; Kur’an ve sünnet. Yani önce Kur’an’a müracaat etmeleri ve Kur’an’ı hakkıyla anlamak için de sünnete müra-caat etmelidirler. O halde dini araştırma-larda sünnetbilim ve siretbilim ibret al-mak için tarihi olayları araştırmak gibi bir şey değildir. Aksine bizzat Kur’an’ı tanımak demektir. O halde Peygamber-‘in sünneti olmaksızın sağlıklı bir dinbilim ortaya koyulamaz. Siretten habersiz a-raştırmacılar bid’at çukuruna düşerler. Mevlana’nın dediği gibi:
“Ondan ayrılan herkes,
Ne kadar zengin de olsa fakirdir.”

Güzel Ahlak

M. Şemseddin

Lutfu ile kullarının halinden haberdar olan, onların arasında dostluk ve sevgi tohumlarını yeşerten ve müminlerin gön-lünden kir ve düşmanlık pasını gideren Yüce Allah’a hamdolsun.
İnsan, uygar ve toplumsal yaşamaya uygun tarzda yaratılmış olduğundan do-layı ferdi yaşam veya toplumdan soyut-lanmak suretiyle bir yaşam sürmesi ta-mamıyla onun tabiatına aykırı olacaktır.
Bu yüzden İslam’ın yüce Peygamber’i (S) uzleti ve ruhbaniyeti meşru görme-yerek “İslam’da ruhbaniyyet yoktur.” buyurmuşlardır.
Bu yönüyle insanın kemale ve ulvi duygulara ulaşabilmesi, onun toplumsal bir yaşamın gölgesine sığınmasıyla mümkün olacaktır. İctimai çeşitli mese-leleri çözüme kavuşturması da beden ve ruhunu güçlendirecek ve karşılaştığı top-lumsal hata ve yanılgıların keyfiyetini or-taya çıkaracaktır.
İnsanların tamamı özellikle müslümanlar, bilhassa müminler toplum-sal hayatın kural ve adabını öğrenmek ve başkalarıyla muaşşeret ederken de kendi üzerlerine düşen görevi bilmeleri gerektiği inancını taşımalıdırlar.
Öyle ki bu sayede sosyal hayatları, fesad temelleri üzerine değil de sadece Allah’ın razı olduğu bir düzen üzerine te-şekkül etmiş olsun.

Allah İçin Dostluk ve Kardeşlik

Ülfet, muhabbet ve dostluk güzel ah-lakın semeresi, tefrika ve düşmanlık ise kötü ve kınanmış ahlakın doğurduğu so-nuçlardandır.
Güzel ahlakın fazileti hakkında bir çok rivayetler vardır. Bunlardan bazıla-rına değinecek olursak, Resul-i Ekrem (S)’in şöyle buyurduğunu görurüz: “İnsa-nın cennete girmesine sebep teşkil eden şeylerden en önemlisi, ilahi takva ve gü-zel ahlaktır.”
Üsame b. Şerik, Allah Resulü’ne: “İnsana verilmiş olan en güzel şey ne-dir?” diye sorduğunda, Allah Resulü: “İyi ve güzel ahlaktır” cevabını buyuruyor.
Yine Resul-i Ekrem (S): “Ben, güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyuruyor.
Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor: “Güzel ahlak ve tabiata sa-hip olan bir kimse ateşin yiyeceği olma-yacaktır.”
Peygamberimiz (S)’e güzel ahlakın manası hakkında sorulunca şöyle bu-yurmuştur: “Güzel ahlak sana zülmetmiş bir kimseyi affederek, onun hatasından vazgeçmen, seninle ilişkisini kesmiş bir kimseyle ilişkini devam ettirmen ve sana kötülüğü dokunmuş bir kimseye karşı i-yilikte bulunman demektir.”

İmam Bakır (a) şöyle buyuruyor: “Kamil mümin, güzel ahlaka sahip olan kimsedir. ”

İmam Sadık (a) diyor ki: “Güneşin buzu erittiği gibi, güzel ahlak da günahla-rı eritip yok eder.”
Yine buyuruyor ki: “Şu dört sıfata sahip olan bir kimse her ne kadar baş-tan ayağa kadar günaha batmış da olsa imanı kemale ermiş demektir. Bu sıfat-lar:
1-Doğru sözlülük,
2-Emanete ihanet etmemek,
3- Haya
4- Güzel ahlak.
Ehl-i Beyt’ten, El-Muheccetü’l Beyza  isimli kitabında güzel ahlak hak-kında on ikiden fazla rivayet nakledil-miştir. Onlardan seçilen örneklerden ba-zılarını burada zikretmeye çalışacağız.

Güzel Ahlakın Sonuçları

Ayet, haber ve rivayetlerde dostluk ve arkadaşlığın, güzel ahlak neticesinde ortaya çıktığı bir çok defalar beyan e-dilmiştir. Ancak, biz burada onlardan sadece bizim için gerekli olan bazılarına işaret edeceğiz.
Yüce Allah insanların arasına sevgi ve muhabbet gibi bir nimeti koyarak  şöyle buyurmuştur:
“Ve Allah, onların kalplerini birleş-tirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin yine onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların ara-larını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, mut-lak galiptir, hikmet sahibidir.” (Enfal /63)
Diğer bir ayette şöyle buyuruyor:
“…Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz.” (Al-i İmran/ 103)
Bu ayetin öncesinde ayrılığı yererek şöyle buyuruyor: “Hep birlikte Allah’ın ipine(İslam’a) sımsıkı yapışın; parçalan-mayın…”(Al-i İmran /103)
Peygamber Efendimiz şöyle buyuru-yor: “Kıyamet gününde sizin bana en yakın olanınız, ahlaken en güzel olanı-nızdır ki o başkalarını sever, başkaları da onu sever.”
Yine buyuruyor ki: “Allah, hayra ulaştırmak istediği bir kimseye iyi bir dost nasip eder ki böylece, unuttuğu durumlarda kendisine Allah’ı hatırlatsın .”

Güzel Ahlak

Peygamber (A) şöyle buyuruyor: “Birbir-leriyle iki dost ve kardeş olan kimseler, tıpkı iki el gibidirler. İki el, yıkamada yardımlaştıkla-rı gibi, iki dost da birbirleriyle görüştüklerin-de, birbirlerini hayra sevkederler.”
Yine buyuruyor: “Allah yolunda kendisi-ne kardeş seçen bir kimseye Allah, cennette öyle bir derece verecektir ki hiç bir amel ile o dereceye ulaşabilmesi mümkün olmayacak-tır.”
Yine buyuruyor: “Kıyamet günü insanla-rın bazıları için Arş’ın çevresinde kürsüler ha-zırlanır. Onların yüzleri tıpkı ayın ondördü gi-bi parlaktır. O gün bütün herkes korkudan feryat eder. Ancak onlar ne feryat eder, ne de bir korku duyarlar. Onlar, Allah’ın dostları ol-maları nedeniyle, bir korku ve üzüntüye uğ-ramayacaklardır.”Allah Resulüne, “Bu insan-lar kimlerdir?” diye sorulunca şöyle buyuru-yor: “Onlar, birbirleriyle olan dostlukları Al-lah için ve Allah yolunda olan kimselerdir.”
Diğer bir beyanında da buyuruyor ki: “Onlardan bir kısmı Arş’ın etrafında kurulmuş olan nurdan minberler üzerine oturmuşlardır ki onların elbiseleri nurdandır ve yüzleri de nuranidir. Peygamberlerden ve şehitlerden değildirler. Ancak kendilerine gıpta nazarıyla bakılır.” “Onlar kimlerdir?” diye sorulduğun-da Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
“Onlar Allah yolunda birbirleriyle dostluk ve arkadaşlık kuran ve ilişkilerini Allah için devam ettiren kimselerdir.”
Yine buyuruyor ki: “Allah’a, kendi yolun-da dostluk kuran iki dosttan  en sevgili gele-ni, dostuna  daha fazla alaka gösterenidir.
Resul-i Ekrem (S), Allah’ın şöyle buyur-duğunu söylüyor: “Ben muhabbetimi benim hatırım için birbirlerine gidip gelen, birbirleri-ne yardım eden, birbirleriyle dostluk ve arka-daşlık kuran ve birbirine karşı iyilikte bulunan kimselerin arasında yayarım.”
Yine buyuruyor ki: “Allah Kıyamet gü-nünde şöyle buyuracaktır: “Benim rızam için birbirleriyle dostluk kuranlar nerededirler? Benim gölgemden başka bir gölge bulunma-yan bugünde onları kendi gölgemde barındı-racağım.”Yine buyuruyor ki: “Allah’ın gölgesi ve sığınağından başka hiç bir gölge ve sığı-nağın bulunmadığı Kıyamet gününde şu kim-seler Allah’ın gölgesi altında bulunurlar:
1-Adil önder
2- Hak yolda sebat eden genç
3- Mescidden çıktığı zaman tekrar mesci-de dönme fikrinde olan kimse
4- Allah yolunda birbirleriyle dostluk ku-ran ve birbirlerinden ayrılmayan kimseler
5- Allah’ı hatırladığında gözyaşı dökenler
6- Sırf Allah korkusu sebebiyle kendisine namahrem olan güzel bir kadından sarf-ı nazar edenler
7- Gizlice sadaka verenler
Yine buyuruyor ki: “Bir kimse din karde-şinin ziyaretine gitmek istediğinde Allah, bir meleği onun yolu üzerinde vazifelendirir. Me-lek o şahısa “Nereye gidiyorsun?” diye sor-duğunda o, “Falan dostumu ziyaret etmek istiyorum” der. “Acaba onunla aranda bir mesele mi
var ki onu ziyaret etmek istiyorsun?”diye sorunca da o, “Hayır”der . Melek: “Onunla aranda bir akrabalık bağı mı var ki bundan do-layı ziyaretine gitmek istiyorsun?”. diye so-runca da o yine, “Hayır” der. Melek, “Yoksa sana bir iyiliği       mi dokunmuştu da , ziyaret etmekle karşılığını ödemek istiyorsun?”der. O ,”Hayır” der. Melek,”O halde neden onunla görüşmek istiyorsun?”  der. O, “Çünkü onu Allah için seviyorum” der. Melek, “Allah, onu sevdiğinden dolayı seni kendisine dost edindiğini ve cenneti senin üzerine farz kıldı-ğını haber vermem için beni sana gönder-di.”der.
Allah’ın, peygamberlerden birine şöyle vahyettiği rivayet olunur:”Dünyadaki zühd sana rahatlık verir. Başkalarından yüz çevirip bana teveccüh etmen de benim nezdimde de-ğerli kılmıştır seni. Ancak, acaba şimdiye ka-dar sadece benim için biriyle dostluk veya düşmanlık ilişkileri kurduğun oldu mu?” Re-sul-i Ekrem (s) dua ederek şöyle buyuru-yor:”Ey rabbim, beni bir fasığın minneti altın-da bırakma ki, ona karşı sevgi ve muhabbet beslemeyeyim.”
Diğer bir rivayette de Allah, Hz İsa (A)’a hitaben: “Eğer yer ve gökyüzü ehlinin yaptığı ibadet miktarınca bana ibadet etmeye kalksan ama, Allah için (Allah yolunda) muhabbet ve buğz sahibi değilsen yaptığın ibadetlerin hiç-birisinin sana bir faydası olmayacaktır.”diye buyurmuştur.
Hz.İsa (A) şöyle buyurdu: “Günahkarları düşmanınız olarak görünüz ki, Allah’ın dost-luğunu kazanabilesiniz. Günahkarlardan uzak durunuz ki, Allah’a yakın olabilesiniz. Onlara karşı düşmanlık besleyiniz ki, Allah’ın rızasını elde edebilesiniz.”
Peygambere,”Kimlerle arkadaşlık kura-lım?” diye sorulduğunda şöyle buyurdu: “Kendini görmekle size Allah’ı hatırlatan, söz-leri ilminiz arttıran ve amelleri sizde ahirete karşı rağbet uyandıran kimselerle.”Bir diğer rivayete göre ise Allah, Hz. Davut (a) ve Hz. Musa (A)’ı yalnızlıktan ve insanlardan uzak yaşamaktan nehy etmiş ve Allah’ın razı oldu-ğu kimselerle dostluk kurmalarını emretmiş-tir.”
Resul-i Ekrem (S) buyuruyor: “Allah-u Teala’nın öyle melekleri vardır ki bunların ya-rısı ateşten, diğer yarısı da buzdan yaratılmış-tır.
O meleklerden biri şöyle der: “Ey Rabbim, ateş ve buzun bir arada bulunmasına karar kıldığın gibi salih kullarının arasında da ülfet ve merhamet duygularının yerleşmesine karar kıl.”
Bir rivayette de: “Güneş, dünya ehli üze-rinde aydınlatma ve ışık yayma etkisine sahip olduğu gibi, birbirlerini Allah için sevenler de, cennet ehli kimselerin üzerine nur saça-caktır.”
İmam Bakır (A) buyuruyor: “Eğer üzerin-de hayır olup olmadığını bilmek istersen kal-bine müracaat et. Din ehlini ve müminleri dost, günahkarları düşman olarak görüyorsan bil ki hayır ehlindensin. Bu durumda Allah da seni dost edinir. Yok eğer bunun aksi bir du-rum meydana gelmişse, sende bir şey yok demektir  ki bu da Allah’ın gazap ettiği bir du-rumdur.”
Peygamberimiz(A) buyuruyor ki: “Eğer bir kimse Allah için birine karşı ilgi duyarsa,  Al-lah kendi yolunda kurulan bu dostluk ve kar-deşliğin karşılığını ona mutlaka verir. Alaka duyduğu o şahıs gerçekte ateş ehlinden olsa dahi. Ve yine cennet ehli olduğunu bilmediği halde o kişi hakkında Allah için düşmanlık beslerse, Allah kendisine merhamet eder.”
İmam Seccad (A) buyuruyor: “Kıyamet kopup ta, öndekiler ve arkadakiler toplandı-ğında bir görevli şöyle nida eder: “Birbirlerini Allah için dost edinenler nerede? İnsanların arasından bazı başlar yükselir ve onlara “Size bir korku yoktur, giriniz cennete” diye sesle-nirler.
Cennete doğru hareket ettikleri sırada yolda bir grup melek onları görerek nereye gittiklerini sorar. Onlar hesapsız cennete git-tiklerini söylerler. Melekler: “Siz hangi grup-tansınız?” diye sorunca onlar “Biz dünyevi işler sebebiyle değil de, Allah için birbirimiz sever ve dost edinirdik.”derler.
Melekler: “Nasıl bir amel işlemiştiniz?” di-ye sorunca onlar: “Bizim, insanlarla  olan dostluk ve düşmanlığımız yalnız Allah için idi. Bir kimseyle ancak, Allah için dost olur; Al-lah’ın düşmanlarına karşı da ancak  Allah için düşman olurduk.”derler.
Melekler de der ki: “İyilik yapanların mü-kafat ve ecri ne güzeldir. Ki onlar bu ecirleri sebebiyle cennete girerler.”
İmam Sadık (A) şöyle buyuruyor: “Başka-larıyla olan  dostluk ve düşmanlığı  Allah için olmayan ve dini ölçüleri göz ardı eden kimse-nin gerçekte dini yoktur.”

Tesettüre Saldırı,
İslam’a Saldırıdır

Masume  Yezdani

Afganistan’da Emanullah Han Bu İslam’la savaş planını uygulamaya koydu ve toplumda rezil Batı kültürünü yaymaya çalıştı.
Türkiye’de ise bu sömürgecilik görevi Atatür’ke verildi. Atatürk İslam’a Karşı çıkarak ül-kesini batılın normlara göre ıslah etmeye çalıştı. Lâubalîlik ve lakaytlık kültürünü yaymaya ça-lıştı.

Onyedi Aralık Rıza Han’ın İran’da Tesettü-re saldırmasının yıldönümüdür. Tesettüre sal-dırı sömürgecilerin planladığı ve Şah Rıza’nın uygulamaya çalıştığı haince bir plandı.
Sömürgecilik, İslam’ın zengin ve insan ter-biye eden kültürüne saldırmak ve bu ilahi di-nin mukaddes öğretilerin yayılmasını engelle-mesinin yollarını bulmak için, “İslam’ı yok et-mek”adlı şeytani bir siyaseti Afganistan Tür-kiye ve İran’da uygulamaya koydu.
Böylece İslam adına ve din boyası ile bo-yanmış olan herşeye ciddi bir saldırı başlatıldı. Afganistan’da Emanullah Han bu İslam’la sa-vaş planını uygulamaya koydu ve toplumda rezil Batı kültürünü yaymaya çalıştı.
Türkiye’de ise bu sömürgecilik görevi Atatür’ke verildi. Atatürk İslam’a Karşı çıkarak ülkesini batılın normlara göre ıslah etmeye ça-lıştı. Lâubalîlik ve lakaytlık kültürünü yaymaya çalıştı.
İran’da ise Rıza Han İslam’la savaşarak Ba-tılı hayatı topluma hakim kılmaya çalıştı.
Önceden planlanmış bir komplo esasınca Atatürk resmen Rıza Han’ı Türkiye’ye davet et-ti. Rıza Han bu yolculuğunda Batı kültürü ve cilvesine daha çok kapıldı.
Atatürk’ün uygulamaları Rıza Han’ı derin-den etkiledi. Böylece Rıza Han da ülkesine döndüğünde halkın elbise, adet ve geleneğiy-le mücadele edeceğine ve ülkeyi Batılı bir ülke şekline getirmeye karar verdi.
Şah Rıza elbise ve şapka kanunuyla İslam’a karşı açık bir saldırı başlattı. Şapka kanunu ve-silesi ile kıyafet ve örtünme konusuna da el at-tı. Müslüman kadının namusu sayılan örtüsü-ne el uzatılınca da halk İsyan etti. Bir çok alim tutuklandı ve bir çok masum insan öldürüldü. Rıza Han bu uygulamayı ilkönce kendi sara-yında başlattı. RızaHan saraydaki kadınları  ve bakanların eşlerini örtüden arındırdı ve fuhşa teşvik etti. Zamanın hain başbakanı Mahmud Cem Şah’ın,”Bu değişikliği sarayda yaparsak da ha iyi olmaz  mı?” sorusuna karşılık şöyle cevap vermişti: “Eğer izin verirseniz Tahran’-daki sanat okulunun açılışına eşiniz ve kızları-nız da hazır bulunsun.
Bütün bakanlara ve ülkenin önde gelenlerine de emrederiz ki eşlerini örtüsüz bir şekilde alıp bu törene katılsınlar.”
Şah Rıza da bu teklifi kabul ediyor ve bu kanunun devletçe de onaylanmasını istiyor. Şah bir oturumda şöyle diyor:
“Bu törene benim kadın ve kızlarımın örtü-süz katılması İranlı kadınlara ve özellikle de si-zin eşlerinize bir örnek olmalıdır. İlk önceleri bi-raz tepki alabiliriz. Ama mutlaka uygulanmalı-dır. Biz gericilik ve yobazlıklarla ülkeyi geriler-de bırakamayız . Kadın bu örtüden kurtulmalı-dır.” Vaadedilen gün gelip çatıyor. 17 Aralık 1936 tarihinde Şah Rıza, eşi ve Şems Eşref Pehlevi ile birlikte örtüsüz olarak bu törenekatıldı. Bakanların eşleri de
ilk defa örtü süz bir şekilde toplumun önüne çıkmışlardı. Rıza han bu toplantıda şöyle ilan etti: “Sizin ilim ve marifet ile kendi konumunu-zu tanımanız ve kendi haklarınızın farkına var-manız beni çok sevindirdi. Siz kadınlar bugünü büyük bir gün olarak kabul ediniz ve ülkenin ilerlemesi için bu fırsatlardan istifade ediniz. Sizler gelecek nesilleri terbiye edeceksiniz. Ge-leceğin iyi insanlarını da siz yetiştireceksiniz.”
Böylece Müslüman kadının örtüsü ilk defa Şah Rıza tarafından saldırıya uğradı. Medeni-yet yerine fesat ve hippilik  kapısı açıldı. Hal-kın namusu  ayaklar altına alındı. Elbette bu daha yolun başlangıcıydı. Ardından eğlence merkezleri, barlar ve diskolar birbiri ardınca a-çılmaya başladı. Bir anda ülkeye batılı olan her şeye girmeye başladı. Ülke fesat ve fuhuş ba-taklığına saplandı. İnsanlar kimliksizlik ve şehvetperestliğe düştü. Bu ortamda iman ve şerefi olan Müslüman kadınlar direndiler ve batı uşaklarının yaymaya çalıştığı cinsel sapık-lık kültürüne baş kaldırdılar. O Müslüman ka-dınlar bugün bütün bir küfür dünyasına karşı koyan genç çocukları terbiye ettiler. Rıza Han eski sömürgecilik metoduyla, yani açıkça İs-lam’a karşı bir saldırı başlattı. Müslüman ka-dınların başından örtüsünü aldı ve topluma fesadı hakim kılmaya çalıştı. Rıza Han’dan son-ra oğlu Muhammet Rıza ise yeni sömürgecilik metoduyla, yani gizlice ve sinsice Müslüman kadınların örtüsüne saldırmaya devam etti. Bunu da özgürlük adına yaptı. Elbette Mu-hammet Rıza riyakar bir tutumla İslam’a saldır-dığı için babasından daha çok başarılı oldu. Sanat silahıyla, yani hikaye, şiir, ressamlık, musiki, film, dergi ve kitap yoluyla gerçekleri saptırtmaya çalıştı. Cinsel sapıklık, gayretsiz-lik, kadınların ve kızların bir meta gibi satılması değer, özgürlük, medeniyet ve ilericilik olarak adlandırıldı Rezillik başı boşluk, kimliksizlik ve kendine yabancılaşma tüm topluma hakim ol-du. Bütün bu sapmalar ve batılılaşma süreci İslam devrimi sayesinde ortadan kaldırıldı

Kur’an Hükümleri Gölgesinde Dünya

A. TESHİRİ

İ
slam öğretilerinin insan fıtratına tamamen uygun oluşu, insanın vicdani ihtiyaçlarını karşılaması, ahlaki yönlere sahib oluşu ve insan tabiatına gerçekçi bir yaklaşım içinde olması dikkate değer bir olgudur. Bütün halinde bakar ve onun sorunlarını çözmeye çalışır. İnsanları i-nanç duygu ve davranış yönleri arasında bir uyum oluşturur. Bu yönler başlangıç yanı ön dört yüzyıl önceden biri İslam’la birlikte var ola-geldikleri son zamanlarda İslam’ın bu yönleri sahip olması hasebiy-le meydana gelen söz konusu ilgi ve yö-neliş büyük alimlerin bu özellikleri açık-lama zamanının  ihtiyaçlarına uygun bir şekilde ortaya koyma çağın sorularına cevab verme ve bu şeriatın nurlu yönle-rini aydınlatma doğrultusunda ileri sür-dükleri düşünsel ve bilimsel bir hareket-ten doğmuştur. bu cümlede olarak İmam Humeyni (R) İmam Sadr, Seyyid Kutub, Şehid Mutahari, Ebu’l A’la Mevdudi ve Malik b.Nebi’nin isimleri zikrindedir.Din dışı mekteblerin çoğu insanını gerçek bir manevi dayanağa duyduğu ihtiyacı karşı-lamada başarısızlığa uğramıştır. Hatta bunların insanın maddi ihtiyaçlarını karşı-lamada ve arzuladığı mutlukları gerçek-leştirme başarısız olması da bu neden-lerden bir başkasıdır. bu ateist mekteblerin başarısızlığı insanlığı algıla-yan en ve onunun susuzluğunu gideren bir dine ve şeriata yeniden yönelen bü-yük bir insan selinin oluşmasına yol açtı. İslâm dışındaki dinlerden hiçbirisi böyle bir çok yönlülüğe, toplayıcılığa, meselele-re gerçekçi yaklaşıma ve böylesi kuşatı-cı bir hayat görüşüne sahip olmadığından bu eşi görülmedik ilgi ve yönelişin İs-lam’a ve onun öğretilerine dönük olması son derece tabiîdir. öteki önemli etken-lerden birisi de dünyanın bazı bölgelerin-deki başarılı İslami deyimler ve bunların başında İmam Humeyni’nin önderliğin-deki büyük İslâm İnkılabı deneyimi ve bu deneyimin, bütün kısıtlı maddi çıkarları büyük manevi hedeflere gerçekleştirme yolunda unutan, inkılapların yalnızca maddi yöntemlere özellikle sosyalizme özgü olduğu, dünyanın iki büyük bloka ayrılmak zorunda olduğu, siyaset arena-sında bağımsızlığın mümkün olmadığı ve dinin gerçek bir halk inkılabının seçkin örneklerini göstermedeki başarısıdır. bu inkılâp, insanlara, sorunların ortaya kon-masında ve çözüm yollarının bulunma-sında eski çözüm yollarının farklı yeni bir bakış açısı getirmiş ve Müslüman kitlele-ri harekete geçirmeyi başarmış, gönülle-rine geleceğe umutla bakabilme tohum-ları ekmiş ve bu şekilde dünyanın önün-de bundan önce tasavvuru dahi mümkün olmayan yepyeni ufuklar açmıştır. bu et-kenlerin İslam dünyası üzerinde çok bü-yük etkisi vardır. Çünkü İslâm dünyası İslam’ın değerli mirasını herkesten daha önce ve daha iyi kavramakta, bu mektep bütün duyguları, tasavvurları ve her ne kadar zayıf atalardan miras olsa da İs-lam’a imanla yaklaşmaktadır. işte bu şe-kilde İslâm dünyası özellikle adlarını saydığımız alimlerin irşatlarından sonra İslam’a karşı daha tabii ve daha seviyeli bir yaklaşıma sahip olmuştur. öteki mek-teplerin başarısızlığı, İslam’dan kaçmış olan pek çok müslümanı islam’ın geniş eteğine ve ona yeniden güvenip inanma-ya geri döndürdü. üstelik islami deneyi-min başarısı, Müslüman kitleler arasında İslam’ın ihtişamına dair geniş ve büyük duygular yaratarak ümmete övünç, şe-ref, geleceğe güven ve geleceği kurma gücüne duyulan bir inanç kazandırdı. İslami hareketlerin, bu ümmetin çocukla-rının arasında inkılabi bilincin ve heyeca-nın yayılmasında çok önemli ve değerli bir rol oynamasını da yeni bir etken ola-rak bu alana eklemek gerekir. bu hare-ketlerin çeşitli bölgelerdeki etkileri ve o-luşan hareketlerin her birinin bilinç ve heyecan düzeyi eşit olmamakla birlikte hepsi de islami hükümlerin uygulanma-sında kitlelerde heyecan ve istek yarat-mak, tağutun tezahürlerine karşı müca-dele duygusu uyandırmak ve İslam’a ge-ri dönmek konusunda başarılı olmuşlar-dır. batının İslâm dünyasına başarısız saldırılarının ardından ortaya çıkan tepki-ler. bu saldırılar dikkatlice planlanmış olmalarına, her konuyu kapsamaya ça-lışmalarına kavmi, milli, ırkı ve tarihi par-çalanmışlık yaratmalarına ümmetin be-deninde irin dolu kanserli bir beze çı-karmalarına satılmış bir takım kimseleri onun başına dikmelerine onun düşünce ve duygu zehriyle zehirlemelerine haya-tını fıskla başı boşluk ve kayıtsızlıkla zı-vanadan çıkmışlıkla doldurmalarına rağ-men evet bütün evet. bütün bunlara rağmen bu saldırılar istenilenin aksi so-nuçlar doğurmuş ümmetin uyanmasına neden olmuş ve onun izzet ve şerefin İs-lam’da gizli olduğunu anlamasını sağla-mıştır. bu saldırıların aksi yönde gerçek-leşen etkisi iki şekilde gerçekleştirmiştir. birincisi: batı kendisini medeniyetini ve ahlakiyatını bu ümmetin insanlarına kar-şısında çıplak hale getirilince onun bu ümmetin Allah’ın vergi kaynaklarını nasıl yağmaladığı kişiliğini nasıl ezdiği ve der-lediği nasıl oyuna aldığı gün gibi aşikâr oldu. İkincisi: Bu ümmetin geleceğine gönül bağlayan  ve inananları ve onlarla yüz yüze getirmeye ve islami hareket i-çin program yapmaya yöneltir. sözde gerici İslâm yönetim ve niteliksiz islami birlik gibi konuların Müslüman kitlelerce anlaşılması bu tür konulardandır. işte böylece bütün bu etkenler, hareketin ve kıyamın hızlanmasında yerinde etkilerde bulundu ve ümmeti en kısa zamanda gerçekleşmesini yüce Allah’tan niyaz et-tiğimiz büyük bir dönüm tarihinin eşine getirdi. Ayrıca bilmek gerekir ki, İran bugün İslam’ın çarpan kalbin kaynayan pınarıdır. bu iddia İslâm dünyasının ger-çekliklerini tamamıyla anlamış ve islami hareketlerin bütün boyutlarını kaynamış olmaktan doğa bir taassub değildir. bu-gün için herkes İran’ı ve İslâm inkılabını hedef alması bunun en açık seçik delili değil midir? bu bağlamada İran’ın kahire ve pekin konferansları gibi dünya konfe-ranslarında oynadığı role değinmek mümkündür. İran bu konferanslarda dini ve özellikle İslam’ı savunma bayrağını var gücüyle yükseltmiş ve bütün dünya İran’ın bu tavrına ve direnişine tanık ol-muştur. İran’ı bir yana bırakırsak diye biliriz ki hareketin tezahürleri bilinç ve heyecan farklılıklardan göz önünde bul-mak kaydıyla bulmak durumundadır. İs-lâm ve İslâm inkılâbı aleyhindeki planla-rın ve komploların gerçekten büyük ve kapsamlı olan genişliği; sayısız bilimsel ve siyasal merkezlerde siyasetçilerin ve programcıların bu olgu(yani İslâm ve inkılabi düşünceyi)incelemek ve araştır-mak için toplanması onun gelişmesi ile yayılmasını önleyecek çok yönlü strateji-ler belirlenmesi ve imamın kitleler ara-sında hatta dünya mustazaflarıyla rehbe-ri arasında mesafe sokulmaya çalışması İslam’a tezahürlerine ve İslam’la her-hangi bir şekilde bağı bulunan her şeye karşı olan kitle araçları; insanlığın kimli-ğini değiştirmeye, insan ailesini yok et-meye, ahlaki başı boşluğu ve fedası yaymaya çalışan geniş boyutlu ulusları konferanslar; büyün ülkeler ve bu ülke-lerde bölge ilkeleri arasında bu büyük hareketi durdurmak amacıyla onlarca anlaşma imzalanması ve hepsinden ön-lenmesini batının eski Sovyetler birliğinin dağılmasından sonra meydana gelen ba-ğımsız islami cumhuriyetlerde komünist-lerin yeniden eski önderlik rollerini oyna-yabilmelerine-sadece ve sadece İslâm inkılabı dalgalarının bölgelere ulaşılması korkusuyla-ışık yakması… evet bütün bunlar bu duygunun tezahürleridir. bura-da bu maddelerin hepsini sayıp dökme-miz mümkün değil. biz yalnızca batının İslâm ve inkılapçı insan düşüncesini kar-şısındaki bütün tepkilerini uluslar arası alanda pek çok olaylara yol açtığına u-luslar arası stratejileri ve anlaşmalarına değiştirmediğine İran’ın batı’nın en bü-yük düşmanı olarak nitelendirmesi gere-ken ortamı hazırladığına bu büyük düş-manın yok edilmesi için elbirliği ederek çalıştığına sömürgeci ülkelerin birleşmiş milletler teşkilatında ve öteki uluslararası mafillerinde bu harekete karşı koymak onu kuşatarak darbe vurmak ve kitleler-le bağını koparmak için yararlanması neden olduğuna işaret etmekle yetiniyo-ruz. ondan dolayı inkılapçı İslâm hareke-tinin bu tamahkarların en büyük uğraşısı kaygısı ve dünyadaki her türlü stratejik planların esası olduğunun açıkça söyle-yebiliriz. Batı ile İslâm arasındaki ilişki ifade edebilmek için aşağıdaki açıklama-ları ortaya koymak gerekir:
Bana göre İslâm her zamanki ger-çekçiliğiyle tebliğ sağlıklı tartışma insan fıtratına uygunluk yoluyla ve hayata ve gerçeklere bakışında insan fıtratının ge-rektirdiği düzgün ve seviyeli bir mantığı temel alarak İslam’ın sesini duyurmak i-çin her zaman özgür ve makul bir ortam hazırlamaya çabalamaktadır.

Gençlik

Deruni çekişme ve heyecan verici dış etkenler
İnsanda muhtelif cazibe ve meyiller mevcuttur. Allah’ı teala, bu cazibe, meyil ve tabii içgüdüleri, yüce maksat ve hedefler için insanın vücuduna emanet olarak yerleştirmiştir. Gerçi kendi hayat merhalesinin bu döneminde, yemek, istirahat ve cinsi içgüdülere ilaveten akli enerjiyle de mücehhez edilmiştir. Onun taakkul ve tefekkür görüşü bu dönemde, faaliyete hazırlanma bakımından kendi kemaline ulaşır.
Genç, zihin ve hatırasında oluşan, tüm meyil ve isteklerine hemen cevap vermemelidir. Bilakis, işlerde yeterli tefekkür ve düşünceden, her türlü araştırmadan sonra akıllıca karar vermelidir. Zira, insanın nefsi devamlı olarak, bir taraftan hayırlı ve akli işlere davet etme konumunda ve diğer taraftan da kötü ve şehvetli işleri vesvese etme konumundadır.   Bu dahili savaş ve mücadele sahnesinde, ancak akli yönü gözeten kimse zafere ulaşır. Kur’an-ı kerimde işler hakkında düşünmek ve olaylarda taakkul etmeye dair bir çok tekitlerde bulunmuştur.
Bu dönemde cinsi meyillerin buruz etmesiyle genç, daha çok şeytani vesveselerin hücumuna maruz kalır. Mükellef olması bu nedenledir; onun için gencin bu dönemde temiz kalmasının değeri çoktur. Hadislerde yer aldığına göre; Allah kaçınan gençle iftihar eder ve meleklere şöyle buyurur: “kuluma bakınız ki; şehvetini benim için terk etti’’.
Genç bu dönemde, çeşitli problem ve hadiselerle karşı karşıya kalacaktır ve şahsiyetinin verimli olabilmesi için bir çok ilahi deneylere maruz kalacaktır. Onun, yaşam muhitinde rüşt ve saadeti yada düşüş ve bedbahtlığı için bir çok zemin eler oluşacaktır.
O, kirli, ipe sapa gelmez ve sapık kimselerle karşılaşacaktır. Günlük muaşeretlerinde ahlaki iffet ve şer-i desturları gözetmeyen genç kız ve erkeklerle karşılaşabilir, bu nedenle gencin sapıtmasını sağlayacak durumu hazırlayabilir. . .
Genç bu dönemde tamamen uyanık olmalıdır. Ruhsal sağlık ve temizliğinin değerini bilmelidir. Kötü işlere bulaştırmamalıdır kendini; belki kaçınmalıdır. Bazen bir bakış, onun için, büyük bir hatanın başlangıcı olabilir. Kirli bakıştan kaçınmanın önemi o kadardır ki; bakışını kontrol etmeyen kimsenin, cinsi içgüdülerini bastırmaya muvaffak olamayacağını kesinlikle söyleyebiliriz.
Genç kız, bu dönemde tamamen uyanık olmalı, ruhunun iffet, temizlik ve sağlığının kıymetini bilmelidir. Kendini kirletmemeli, ipe sapa gelmez, heves düşkünü gençleri kirli bakışlarına ortam hazırlamamalıdır. Bilakis kaçınmalıdır.
Genç kız, kız olduğu müddetçe kendine yakışır bir şekilde davranmalıdır. Evde ve toplumda sade görünüşlü, makyajsız ve ziynetsiz bulunmalıdır. Şu anda sizin tahsil ve çalışma döneminizdir. Büyüdüğünüz ve aile düzeni kurduğunuz zaman, aile yaşamının gereğine uygun olarak, kendinize çeki düzen vererek, evde bir kadın gibi yaşayınız.
Bunun üzerine binaen, istek ve nefsani arzuların, kontrol edilmesinde temel ve uygulamalı ilk adım çapkınlık ve ipe sapa gelmez bakışların gözetilmesidir. Kur’an-ı kerim, erkekleri kadınlara bakmaktan men ettiği gibi, kadınları da erkeklere bakmaktan men ediyor ve açıkça uyarıyor: “ Ey Muhammet! Mümin erkeklere söyle: gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar- mümin kadınlara da söyle: gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar’’.
Bakış, gerçekten, fikrin akıbetlere ve ona bağlı hatıralara meşguliyetin bir başlangıcıdır. Zira, bakıştan sonra heyecan verici sahneler zihinde baki kalır. İnsanın irade ve hislerini tasallut altına alır ve insan şehvetine tabi olur.
Genç karşı cinse bakmamaya özen göstermelidir. Ve eğer ansızın bakarsa hiç değilse seyretmemelidir. Bilakis gözlerini hemen bir başka yöne doğrultmalıdır. Ve ikinci bir bakıştan cidden kaçınmalıdır. Genci nefsani bakışlara tahrik edecek onun, namahremlerle karşılaşmasına sebep olacak program ve misafirliklerden men edilmesi gerekir. Zira uzun ve devamlı bakışların eseri, cadde ve sokaklardaki ani ve geçici bakışların eserinden kat-kat fazladır. Zira bu karşılaşmalar, onun ruhsal bozukluğuna ve sapıklığına ortam hazırlamaktadır.
Peygamber efendimiz buyuruyorlar ki; “Namahreme bakmak, şeytan tarafından atılan zehirli bir ok gibidir. Bu bakışı terk eden kimseye, Allah öyle bir iman verir ki tadını kalbinde hisseder’’. Ve yine imam Sadık (a. S) buyuruyorlar: “ Çapkınlıktan kaçının ki o, şehvet tohumunu kalbe eker ve sahibini fitne ve fesada düşürür’’.
Cinsi meyli tahrik etmede çok etkili rol oynayan etkenlerden biride hayal ve düşünce gücüdür. Düşüncenin ilerlemesi ve yaratıcılık hüneri için, insan vücudunda emanet olarak yerleştirilen hayal gücü, gençlik döneminde su istifadeye maruz kalıp, cinsi içgüdü ve şeytani vesveselerin tesiri altında ders ve tahsilini bırakıp, sağlıksız ilişkiler icat etme ve arzularını doyurma peşinde olabilir. Bazı vakitlerde, kirli bir heves ve fikrin nüfusu o kadardır ki fikrin onunla bir anlık meşguliyeti, insanı tabii haletinden dışarı çıkarıp onun cinsi meylini tahrik edebilir. Bunun üzerine binaen, gözlerimizi nasıl haram ve yersiz bakışlardan sakındırıyorsak, hayal ve düşüncemizi de her türlü yersiz ve haram tasavvurlardan sakındırmalıyız. Böyle bir fikir zihne gelir gelmez kendimizi başka bir düşünceye meşgul edelim ve önceki fikri tamamen unutmaya gayret gösterelim.
DOĞRU GÖRÜŞLÜLÜK AÇISINDAN
Gençte, cinsi içgüdünün uyanması, yanlış fikir ve düşüncelerin su istifadesine konu olmamalıdır. Ona, kötü, kirli ve sapıklık alameti olarak bakılmamalıdır.
Yukarıda söylendiği gibi, cinsi meylin buruz ve zuhur etmesi, neslin bekası için Allah tarafından beşerin vücuduna yerleştirilmiş bir nişanedir. Yüce maksat ve hedefi olup, bütün yaratılış nizamı ile uyum içerisindedir.
Gençteki cinsi içgüdünün açığa çıkması ve baliğ olması, onun her yönden –ahlaki, içtimai ve iktisadi- buluğ merhalesine adım attığı, evlilik ve aile teşkili için gerekli tüm hazırlıkları kendisinde bulduğu anlamına gelmez. O bir müddet daha sabretmeli ki müşterek aile ve evlilik hayatının teşkili için, her yönden, münasip pişkinliği ele getirebilsin.
Gerçekte cinsi içgüdünün zuhuru, genç yaşlarda, müjde makamındadır. -gencin ferdi ve tabii rüştü yönünden- ki; fazla uzak olmayan gelecekte, yetişkin bir insan gibi aile düzeni kurabilsin. Genç, cinsi içgüdü ve evlilik hayatı hakkında bundan fazla araştırma ve müşaverede bulunmamalıdır. Çünkü bu konuda haddinden fazla takip ve haddinden fazla tahayyül ve düşünce, fikri sapıklığa, psikolojik karışıklığa, ruhsal sükunetin yok olmasına, ders ve tahsilde başarısız olacaktır.
Genç, gençlik döneminin fırsatlarının değerini bilmelidir. Dakik ve hesaplı programlarla, kendi yaşamı boyunca ondan en iyi bir şekilde faydalanmalıdır.
Büyük alimler, başarılarının çoğunu, gençlik dönemlerinden, sahih bir şekilde yararlanmaya borçlu biliyorlar. Mütalaa ile, pek çok tecrübelerin kesbi ve sayısız ilimlerin birikimiyle –orta yaş döneminde – onlardan dopdolu ilmi neticeler almışlardır.
Genç, uyanık olmalıdır, günlük iş ve faaliyetlerinde aklına meydan vermelidir. Problemleri doğru bir şekilde değerlendirebilmesi için, atife, his ve içgüdülerine musallat olmalıdır. Temayül at ve isteklerinin kaynağını araştırmalıdır, eğer akla ve şer-i kanunlara uygun olursa onu takip etmeli aksi halde onu yapmaktan vazgeçmelidir.
Hayatın bu merhalesinde, Allah ile daha çok yakın ve dost olmalıdır. Dualarında, ondan yardım istemelidir. Zira insan, yaşamının hiç bir döneminde, bu dönemde olduğu kadar Allah’ın teveccühüne mazhar olmamıştır.
Buluğun başlarında genç henüz günaha mürtekip olmamıştır, kalp sayfası temizdir ve bulaşmamıştır. Eğer bir hataya mürtekip olsa dahi Allah tövbesini çabuk kabul eder. Bilginler ve değerli alimlerin başarılarının çoğu, gençlik döneminde temiz yaşamaları sebebiyledir. İşte bu dönemde, yaratıcı ile olan bağlarını sağlamlaştırmış, yüce ve ruhani makamlara nail olmuşlardır.
İran ve Irak savaşının, beraberinde olaylar bilfiil göstermiştir ki; gençliğin ilk dönemlerindeki tertemiz insanlar, dopdolu aşkları ve Allah’a imanla dolu kalpleri ile insanlık ve toplumsal faaliyetlerinde, neşeli bir kalp, güler yüz ve yorgunluk bilmeyen çabalarıyla, batıl aleyhine olan hakkın savaş sahnelerinde, nasıl da vazifelerini yerine getirmiş ve yapıcı işlere el atmışlar ve tam bir dirayetle nihai kemale ve ilahi yakınlığa doğru ilerlemiş ve yüz senelik yolu bir gece de kat etmişlerdir.
BOŞ VAKİTLER
Gençlik günleri süratle geçecektir ve artık dönmeyecektir. Genç öyle bir program tanzim etmelidir ki, boş zamanlarından, ruhsal ve psikolojik yönünden yapıcılığına en yararlı bir şekilde faydalanmalıdır. Tahsilin devamı ve gelecekte münasip iyi bir meslek edinmek, aile teşkili ve çocuk terbiyesi için gerekli hazırlıkları ele getirmelidir. Fırsatların kıymetini ve gençlik günlerinin değerini bilmelidir ve onu beyhude heder etmemelidir.
Hz. Ali (a. S) buyuruyor: “ yaşlılık dönemi varmadan önce gençliğinden yararlan’’.   Ve yine buyuruyorlar: “ her kim vaktini tembellik ve yararsız şeylere sarf ederse mutluluğa erişemez’’.
Genç, yaşamında programlı ve düzenli olmalıdır ki; vakitleri şeytani vesveselerin otlağı olmasın. O, bedenin sağlamlaştırılması için, ruhi eğitim cihetinden eğlence ve spordan yararlanmalıdır. Zira sağlıklı eğlence, insanı hayatın monoton işlerinden kurtarır. Hz. Ali (a. S) buyuruyor: “ Sevinç ve mutluluk, ruhun coşku ve sevincine sebep olur’’.
Müteessifine gençlerimizden bazıları, boş vakitlerinden nasıl yararlanacaklarını bilmiyorlar. Bazen tatil günlerinde ve boş vakitlerinde günaha mürtekip oluyorlar. Meşru olmayan işlere bulaşıyorlar ve neticede kendilerinin ve başkalarının pişmanlıklarına sebep hazırlıyorlar. Bunun üzerine genç, derslerini mütalaa ettikten sonra, fırsatlarının bir kısmını iyi arkadaşlarıyla birlikte spora, cismi, fikri, ve sanatsal faaliyetlere ihtisas etmelidir.
Aşağıdaki konular boş zamanlar için öneriliyor:
Düzenli ve her gün olarak hafif hareketlerden yararlanmalı veya haftada bir defa yarı ağır sporlardan yararlanmalıdır. Onların uygulanmasında programlı olmalıdır ve fırsatlardan layık olduğu bir şekilde yararlanmalıdır.
Her genç, kendi zevkine uygun yeteneklerini de tanıtmalıdır. Münasip bir vakti ona ihtisas ederek yeteneğini eğitmelidir. Örneğin: resim, fotoğraf, güzel yazı, şiir, mekanik ve elektronik gibi zemin elere girebilir ve yine planlama, proje yapma, dikiş- nakış, halıcılık, aşçılık. . . Gibi uğraşıları, mütalaa yorgunluğundan sonra, istifade edilmeden kalan bir kısım ölmüş vakitleri bu türden işlere ihtisas edebilir ve aynı zamanda onlardan faydalanabilir.
Bu gibi zevki işlerle uğraşmanın ehemmiyeti bu cihettendir ki; evvela: insanın gücünü fazlalaştırır. İkincisi: ruhunun latif olmasına sebep olur ve hayatı kuru ve ruhsuzluktan çıkarıp insanın şahsiyetini ( bir boyutta değil ) bir kaç boyutta geliştirir.
Mütalaada ders kitapları ve diğer yararlı kitaplara ilaveten, itikadi, ahlaki, tarihi, siyasi zemin elerde, umumi bilgiler, Kur’an’ın tecvit ve kıraatinin öğrenilmesi, ayrıca yabancı dillere de teveccüh edilmeli ve değişik zemin elerde bilgilerini artırmalıdır ki geniş görüşlülük bulabilsin.
Hayatta bir kısım fenni ve ilmi maharetlerde ihtiyaç konusudur ve gençlik çağında boş vakitlerden yararlanmak onları öğrenmek daha iyidir. Mekanik ve elektronik gereçlerin tamiri, yemek pişirme, dikiş dikme kabilinden işlerdir ki genci gelecek hayata hazırlar.
Öyleyse her yönlü düşünmeli ve her yönlü program yapmalı, fikirsel, zevksel, sanatsal ve ilmi yeteneklerin eğitimiyle uğraşmalı ki gerçek görüşlülük bulabilsin, derli-toplu bir şahsiyet ele getirip insani mükemmelliye yaklaşabilsin.
GENCİN DÜZENİ
Düzen gencin yaşamındaki çok önemli meselelerden biridir. Onun tahsili, geleceğindeki başarısı, hayatındaki eğitim ve düzene riayet etmesine bağlıdır.
İnsan düzen sayesinde, nasıl yaşayacağını, boş zamanlarından en iyi bir şekilde nasıl yararlanacağını daha iyi bilir.
Eğitim ve düzenden maksat, işlerin uygulanması, hedefli ve muayyen işlerdir ki gerekli vahdet ve uyumdan hissedar nasibini almış olmalıdır. Öğle ki ona riayet edildiğinde, insan, işlere mevzulara, vesilelere ve bilgilere rücu etmede ve müyesser olabilmede şaşkınlığa düşüp vakit kaybetmesin.
Hayatta, yürürlükte olan kanun ve kararlar, her şeyin kendi muayyen yerine konulması, her işin kendi yer ve zamanında uygulanması düzenli yaşamdan örneklerdir.
Yaşamda düzen, oldukça geniş kapsamlıdır ve hayatın tüm meseleleri örneğin: elbise giymek, temizlik yapmak, yemek, yatmak, diş fırçalamak, akraba ve arkadaşlarla meşveret etmek, araç gereçlerin, yazı aletlerini ve kitapları kendi muayyen yerlerinde toplamak, mütalaa etmek, haberleri hıfzetmek, bilgileri öğrenmek, tefekkür etmek. . . Gibi şeylere şamil olur. Genç ne zaman yatacağını, ne zaman kalkacağını ne zaman mütalaa edeceğini, hangi vakit eğlenip spor yapacağını ve ne vakit ev işlerini yapacağını bilmelidir. Her şeyin zaman ve mekanını yerinde teşhis etmeli ve ona göre programlamalıdır. Her şeyi kendi yerine koymalı ki ona müracaat ettiği zaman şaşkınlık ve karışıklığa duçar olmasın. Gencin akli ve zihni enerjisi, düzen sayesinde mantıklı tertip bulup, gelecekte, derslerinde başarılı olmasına sebep olacaktır.
Diğer taraftan, düzen sayesinde, yaşam, kaide ve kural altına girer ve işlerin faaliyeti düzen bulur ve daha fazla rahatlıkla uygulanır. Zorluklar daha çabuk hallolur ve genç, işlerde ve konuların tekrar mütalaa edilmesinde, özellikle tahsil derslerindeki, karışıklık ve şaşkınlıktan kurtulur.
Yaşamda, düzenin en önemli hedefi, vaktinde tasarruf etmek ve faydalanmak ve bilgileri zihinde biriktirebilmek için, sahih kaide ve ölçülere sahip olmaktır.
Günlük hayatta, düzen ve eğitime riayet edilmesi, psikolojik yönden, gencin tahsil ve ilim öğrenme süresi boyunca, bilgilerini düzen ve kaide altında olmasına ve öğreniminin düzenli bir şekilde suret bulmasına sebep olacaktır. Öyle ki, düzenli ve tertipli bir şekilde zihin haznesinde yerleşmeli ve şahıs her ne zaman önceki bilgilerine müracaat etmek isterse, bilgi ve konular, rahatlıkla ve suretle zihninde hazır olmalıdır. Bu meselenin, gencin geleceğinde dikkate değer bir tesiri vardır özellikle tahsil döneminde kendini imtihanlara ve üniversite giriş sınavlarına hazırlamak istediği zaman.
Aynı şekilde düzenli olmaya riayet etmek aslında fikrin selametinde, cismin sıhhatinde insan ruh ve psikolojisinin mutedil olmasında çok etkilidir.
Düzene riayet edilmesi sebebiyle, gençlerin fikirleri sima bulur. Onların icat ve yaratıcılık hüneri, bilimsel ve kültürel ortamını hazırlar.
Düzensizlik, cisim ve ruh da, hazmı ağır etkiler bırakır ve tabiat kuralından çıkmak, insanın davranışlarında olumsuz etkiler meydana getirir. Yaratılış düzeni, düzen ve eğitim esası üzerine bina edilmiştir ve düzen esası üzerine cereyan etmektedir. Düzene riayet etmek, insanın tabiatla uyumlu olmasına sebep olur. Bu doğrultuda insan, ruhsal ve psikolojik yönden, kendine has bir sağlık ve sükunetten hissedar olacaktır.
Genellikle düzensiz kimseler, hayatlarında sinirli, davranışları anormal ve dengesizdirler. Zira kendi düzensizlikleri onların ruhsal ve ahlaki reaksiyonlarında karşılıklı olarak tesir edip, iradelerinin zayıflamasına ve tahsillerinde bir çok olay ve tatsızlıklara ortam hazırlayan sebep olur.
Tecrübe göstermiştir ki; düzensizliğin, hareketli, şuurlu ve atifi faaliyetlerde dahi olumsuz etkileri vardır. Onun aksülâmelleri özellikle buluğ çağında daha şiddetli bir şekilde zahir olur.
Düzensizlik vaktin telefine ve ömrün zayi olmasına, huzursuzluk hissine, şüpheli bir ruhi yenin icadına ve bir birine uymayan bir mizaca sebep olur. Özetle, ferdin şahsiyetinde beğenilmeyen eserler bırakır. Bu nedenledir ki; yaşamın iş ve olaylarında düzenli olmak; muttakilerin mevlası Hz. Ali (a. S)’in nazarıyla –o kadar önemlidir ki, hayatının en son lahzalarında – ki genellikle en hassas ve en önemli sözler söylenir- tavsiyelerinin bir kısmında, iki aziz evladı Hz. Hasan ve Hüseyin (a. S)’a ve geleceğin gençlerine şöyle buyuruyor: “ Size, bütün evlatlarıma, aileme ve sözümün kendilerine ulaşacağı (her kese) takvaya riayet etmeyi ve işlerde düzenli olmayı tavsiye ediyorum’’.
ARKADAŞLARLA MUAŞERET
Doğru ve imanlı arkadaşlardan oturup kalkmak ve içli dışlı olmak, gencin, içtimai şahsiyetinin rüştüne, ahlaki ve manevi değerlerinin takviye edilmesine sebep olur. Ders ve ahlaki yönden layık arkadaşları seçmelerin kendisi, gencin geleceğindeki en iyi zemin elerde; başarı gücü olabilir.
İyi ve itimat edilebilecek arkadaşlarla, ders, içtimai ve kültürel meselelerde, karşılıklı fikir verme ve işbirliğine başlanabilir. Elbette, dostça meclisler, içtimai ve ahlaki ruhiye yi ve fikri görgü sathını yüceltmede birbirlerine yardım edebilirler. Bu hadisi şerifin mısdakı olan “ Mümin müminin aynasıdır. ’’ İyi dostlar olmak birbirlerini ıslah etme ve kusurlarını örtme şartıyla çaba harcayabilirlerse olur. Birbirinin ıslahı için samimi bir şekilde çaba göstermek, kendisinin ve başkalarının ahlaki yükselişini hazırlar. Alçak ve adi fertlerle arkadaşlık – ki genellikle ahlaki sapıklıklara bulaşmışlardır. – gencin muzır ve sapıklık zemin elerinden biridir. Sapık, ipe sapa gelmez ve laubali arkadaşlar, kendilerinin ve başkalarının cinsi meselelerini doğru ve yanlış his ve tecrübelerle, aşırı hırs ve istekle temiz ve masum gençleri tahrip edip onları bu yolla doğru yoldan uzaklaştırmaya çaba gösteriyorlar. . .
Uygunsuz bir arkadaş, insanın kaderini, asıl mesirinden tamamıyla çıkarıp, onu fesat ve sapıklığın, ahlaki bozukluğun korkunç bataklığına atar ve onun talihsizliği ve kara günlerini hazırlar. Bu nedenle Kur’an-ı kerim, esef verici akıbetleri olan kimseleri- ki dünyada sapık ve alçak arkadaşlarla düşüp kalkmalarından dolayı günah ve kötü alışkanlıklara bulaşmışlardır. – yad ederek, bu gibi kimselerin hal dilini şöyle vasıflandırıyor: “ Vay başıma gelenlere; keşke falancayı dost edinmeseydim. ’’
Binaen aleyh, bir asli külli olarak şu noktaya işaret edebiliriz: “ Gençlerin en mühim ve en hayati meselelerinden biri, iyi arkadaş bulma, iyi ve münasip dostluk kurma meselesidir. Öğle ki eğer bu zemine de gerekli ihtiyat ve dikkat nazara alınmazsa, geri kalan çaba ve uğraşılarda fayda vermeyecektir. ’’
GENÇLERİN AİLELERİYLE OLAN BAĞLARI (RABITALARI)
Siz aziz gençler aklınızda bulundurmalısınız ki aileleriniz masum insanlar değiller. Binaen aleyh, iyi ve seçkin sıfatlara sahip oldukları gibi zayıf noktaları da vardır. Şimdi, eğer onların zayıf noktaları sizin işiniz hususunda veya davranış tarzları sizinle apaçık olursa, onlarla doğru görüşlülükle karşılaşmanız ve onların bu noksanlığını tabii olarak bilmeniz daha iyidir. Bu arada onların iyi ve seçkin hasletlerini, onların size olan temiz ve kötülükten uzak sevgilerini, özellikle çocukluğunuzdan şimdiye kadar size olan dikkat ve kollamalarını gözden uzak tutmayın onu aklınızda bulundurun ve her zaman onun kadrini bilin.
Her şekilde toplumda, yaşama ve tahsil imkanları işit ve bir düzeyde değildir ve bazı aileler bu meselelere vakıf değiller veya bu konuda gerekli eğitimi görmediklerinden ve gençlerin sorunlarıyla tanışık olmadıklarından dolayı, doğru hareket ve davranış hakkında bilgileri yoktur.
Diğer taraftan, tam bir meyil ve rağbetle, onların, yılların birikimi ve ömür geçirmenin tecrübesiyle hasıl olan, yararlı ve şefkatli öğütlerinden faydalanmalısınız. Zaman-zaman size sert davranıldığı durumlarda da göz yumun ve gerekli soğukkanlılığı gösterin. Hataları olsa dahi onlara, saygılı ve dolaylı yollardan hatırlatmalısınız.
Ailelerinizin sizlere kırılıp gücenmelerine asla izin vermeyiniz. Çünkü Kur’an-ı kerim de anne ve baba hakkında birçok tavsiyelerde bulunulmuştur. Hatta davranışlarda onlardan nefret ve sıkılmanın ifadesi olan “ of’’  gibi en küçük bir uygunsuz kelimeden dahi şiddetle nehy ediyor.
GENÇ KIZ VE ÖRTÜ
Genç kız, eğer kendi saadetine alakalıysa, namahrem erkeklerin karşısında süslenip gösteriş yapmaktan kaçınmalıdır. Tecrübeyle görüldüğü gibi bilgisiz ve nefisleri zayıf olan kızlar daha çok süslenme ve gösterişle uğraşıyorlar. Kendilerine baştan çıkarıcı ve gönül aldatıcı bir görünüm vermeye çalışıyorlar. Gerçek ve batını şahsiyetine ve ruhi mükemmelliğine teveccüh etmekten gaflet ediyor. Allah’ı anmaktan gaflet etmek ve günaha girmek, yavaş-yavaş, onların zelalet ve çöküşüne zemine hazırlar.
Hicap, öyle bir değerdir ki ona riayet etmek genç kıza paklık ve selamet bahşeder. Onu sedef içindeki inci gibi, afetlerin şerrinden, vesveselerden ve kötülüklerden korur ve Allah’a yakınlaştırır.
Hicapsızlığa ve kötü hicaba el atanlar çoğunlukla düşünmüyor ve tevekkül etmiyorlar ve yalnızca şeytani ve nefsani vesveselerinin el aleti olarak kullanıyorlar.
Toplum sahnesinde kendini süsleme ve gösteriş yapmak kadının iffetli şahsiyetine darbe indirir. Genç kızın vakarlı olması, mahrem ve namahrem çizgiye riayet etmesi ana asalet bahşeder ve onu her kesin gözlerinde saygı ve tevazua layık kılar.
Gerçekte hicap, genç kızın şahsiyetinin dökülmesinden kurtaran bir masuniyettir. Diğer taraftan genç delikanlıları sapıklık tehlikesinden uzaklaştırır. Hicapsızlığın yayılmaya çalışıldığı toplumlarda, kızlar, istismarcı kudretlerin oyuncağı haline getiriliyor, öyle ki temiz ve iffetli bir genç kızın layık olduğu sağlam şahsiyetlilik, temizlik ve iffetten uzaklaşıyorlar.
Tecrübe göstermiştir ki genç kızlar arasında hicabın müraat edilmesi ruhlarının selamet ve korunmasına ve yine onların gelecek hayatlarında ki başarılarına sebep olmuştur.
İffet ve hayanın insan hayatında o kadar önemi vardır ki Peygamber efendimiz (s. A. A) buyuruyorlar : “ Haya dinin tamamıdır’’. Ve imam Sadık (a. S) şöyle buyuruyor : “Hayası olmayanın imanı yoktur’’.
Dar kıyafetlerden yararlanmak ve bedenin bir kısmını açmak ve namahremin görebileceği konuma getirmek, sağlık koruma işlerinin felaketine ilaveten, genç kızın iffet ve hayasını şüphe ve kuşku altına aldığı gibi yaratılış mebdesinden uzaklaşma mukaddimesini de hazırlamış olur.
Genç kız, hicaba riayet etmekle kendini Allah’a yakın eder. Zira onun yardımı ile emniyet ve sükunet bulur. Avare, laubali ve sapık kimseleri kirli bakışlardan mahrum eder. İffetli ve temiz kız, fıtratı icabı, şehvet ve nefsani arzularla kendisine bakılmasından rahatsızlık ve ıstırap duyar ve eğer bir genç kız bu hallet ve hususiyeti taşımaz ve saçlarının bir kısmını namahremin görmesine razı olur ve aynı şekilde hevesli ve kirli bakışların faydalanacağı bir konumda yer almaktan nefret duymazsa, salim fıtratından uzaklaştığı yabancı bakışların kirliliğine adet edindiğini fesat çukuruna yuvarlanmaya yakın olduğunu ve insani değerleri elden verdiğini bilmelidir.
Diğer taraftan; hicabını koruyan, kendini namahremlerden uzak tutan genç kız sedef içindeki inci kadar değerli, herkesin yanında saygı ve ihtiramını artırmış ve zilletten kurtulmuştur.
Genç delikanlılarda her ne kadar ipsiz sapsız ve laubali olsalar dahi, ruhlarının derinliklerinde herkesin ulaşabileceği, ayağa düşmüş müptezel ipsiz sapsız ve süslenmemiş kızlara değer verirler ve kendi iç alemlerinde bu tür kızları överler.
İffet ve haya, insanın fıtri hususiyetlerinden biridir. Çünkü yaratılış nizamı bu değerli ve kıymetli mücevherin hıfzı ve korunması için, aynı zamanda kadının mevki ve makamının hıfzı için, güzelliğini bundan görüyor ki o, sedef içindeki inci gibi her türlü toz toprak afet ve kirliliklerden ve şunun bunun ona ulaşmasından uzak olmasıdır. Çünkü kıymetli bir şeyi genellikle her kesin ulaşmasının mümkün olamayacağı bir yerde korurlar, ama değeri az olan şeyler her zaman, el ve ayak önündedir.
Hanımların çoğu tecrübeyle derk etmişlerdir: kadın bu kıymetli sedefin içinden çıktığında yüce şahsiyetine ve toplumuna büyük bir darbe indirmiş ve her zaman toplumda aşağılık ve fasit kimselerin su istifadesine sebep olmuş ve yine halkın çoğunu lanet, yerme ve tahkir mayası vaki olmuşlardır.
Ziynetini yalnızca sıcak ailevi ortamda kullanan evin dışında ve toplumda metanet ve vakarlı giyinişiyle zahir olan genç kız, hem aile bireyleri arasında aziz ve kıymetlidir ve hem de başkalarının gözünde değerlidir. Eğer bir genç kız, ayağını iffet ve hicap sınırından dışarı koyarsa, yalnız kendi aile hayatına darbe indirmekle kalmıyor aynı zamanda büyük bir günaha mürtekip olmuş oluyor ve gelecekte kendisine ve toplumuna faydalı olabilecek genç delikanlı nesli, düşme ve yok olma konumuna getirecektir ve onların sapmasıyla toplumun geleceğine helak edici bir darbe indirecektir. Geçmişin tarihi tecrübeleri bize şunu gösteriyor ki, milletlerin düşmanları her ne zaman bir nesli içinden yok etmek ve o ülkenin sermayelerini yağma edip, birikim ve hazinelerini yağma etmek istediklerinde, bu yoldan girmişlerdir.
Rıza han, İngilizlerin vesilesiyle İran’a musallat olduğunda memuriyetlerinden biri, tesettürü açmaktı. Yabancıların Türkiye deki amili Atatürk de bu siyaseti izledi. Cezayir’de de bu hileye yeltendiler. Elbette uyanık olmak gerekir ki bu entrikanın şekli zamanlara göre değişiyor. Bu zamanda baskı ve zorba yoluyla girmeyebilirler bilakis, yeni nesli hile ve kandırmalarla, medeniyet, yenilik, bilim ve zahiri aldatıcı çeşitli diğer yollar unvanı altında iş görmelidirler ki genç nesil kendi rıza ve rağbeti ile bu hicapsızlığı kabul etmiş olsun.
GENCİN KAÇINMASI
Her insanın değeri her şeyden önce, onun hayatındaki arzu ve hedeflere olan sevgisinin ölçüsüne bağlıdır. Onun dengeli ölçüsü, gerçekten kendi sinirlerine ne kadar musallat olduğuna ve nefse itimattan ne ölçüde hisseder olduğuna bağlıdır.
Genç, nefsani istek ve meyillerin karşısında durabildiği, sabır, tahammül, akıl ve düşünceyi işe sokarak, hayatın zorluklarını birbiri ardınca yolundan kaldırıp nefsani ve heveslerine galebe ettiği zaman, kuvvetli bir iradeye sahip olduğunu farz edebilir.
O, her zaman günahkarlık ve şehvetlere doğru sürçme konumunda yer aldığını bilmelidir ve yalnızca iman takviyesi ve takvaya riayet etmekle, içindeki Ehrimen (şehvetli meyiller ve şeytani vesveselere) ve dış düşmana (sapık etkenler ve uygunsuz arkadaşlıklara) karşı muzaffer olabilir.
Eğer bir genç, gaflet yüzünden sapık bir amel ve günaha mürtekip olursa, bila fasıla Allah huzurunda tövbe etmeli ve günahın terkinde ciddi bir karar almalıdır ki, liyakati olmayan bir davranış onun vücudunda, çirkin ve uygunsuz bir haslet şeklinde yer alıp nefsinde ikinci bir adet şeklinde nüfuz etmesin.
O, davranışlarının ıslahı için gerekli kudrete sahip olduğunu bilmelidir ve bu arada onun kabul etme gücü yaşlı kimselerden daha fazla olup yersiz taassuplardan uzaktır. Kur’an-ı kerim, insanın mürtekip olabileceği hataları beyan ettikten sonra, davranışının ıslahı ve asıl çözüm yolu unvanı ile tövbeyi öneriyor.
Büyük İslam Peygamberi buyuruyor ki : “ Günah ve hataya tövbe etmek şu manayadır ki, kimse, artık o günaha tekrar dönmeye kast etmemelidir.
Genç ne kadar az olsa dahi hatalarını küçük görmemelidir, böylece, onda günah melekesi bulunmasın.
Resul’ü Ekrem (s. A. A)’den nakl ediliyor ki buyuruyorlar : “ Allah katında her şeyden daha sevgili, günahından pişman olup, onun katından bağışlanma dileyen gençtir.   Eğer genç, şehvet ve isteklerine tabi olursa, kendini helake sürükler.
Aslında insan nefsi, kötüye meyillidir  ve genç yalnızca Allah’a iman ve teveccühle onu iyiliklere doğru çekebilir. Hz. Ali (a. S) buyuruyor: nefsini iyiliklere tahrik et, zira nefsin kötülüklere doğru meyillidir.   Daha sonra buyuruyor: isteklerinin önünü alan kimse yüce insani değere varmıştır.
Genç, kaçınmaya (takvaya) riayet ederek, kendini gelecek hayata hazırlamalıdır ve bilmelidir ki bu kısa çabucak geçecektir ve oda yetişkinler kervanına katılacaktır ve o kadar uzak olmayan gelecekte, içtimai sorumlulukları üstlenecek ve aile hayatını kuracaktır. Bilmeli ve uyanık olmalıdır ki;   içtimai ve ailevi mesuliyetlerde, gençliğin buluğ çağını temizlik ve selametle geçiren ve cinsel kirliliklerden emniyette kalan kimseler ancak muvaffak olacaklardır. . . Yarın ki yaşamlarında, ferdi ve içtimaının ve ailenin karşılıklı hukuka riayet edenler saadet ve mutluluğa erebilirler.
KIYAMET GÜNÜ HİÇBİR KUL BU İKİ SUALE CEVAP VERMEDEN ADIM ATAMAZ:
1-ÖMRÜNÜ HANGİ İŞLERDE YOK ETTİN (HARCADIN)?
2-GENÇLİĞİNİ HANGİ İŞLERDE SARFETTİN?
Resul’ü Ekrem (s. A. A)
İKİNCİ FASIL:
CİNSİ SAPIKLIKLAR VE TEDAVİSİ
ÖNSÖZ
İnsanın, yaratılış nizamına hakim olan tabii kanunların dışına çıkması sapıklık diye adlandırılıyor. Hayır, kemal ve beşer neslinin bekası cihetinden, Allah’ın insan vücuduna emanet olarak yerleştirdiği cinsi içgüdü, su istifade ve tecavüz konumunda yer alabilir.   Kendini hoşnut etmek ve kam olmak, ruh ve cismi zayıf düşüren bir nevi sapıklıktır ve bu tür şehvetlilik insan tabiatına aykırıdır.   Genç de bu uğursuz adetin meydana gelmesi, güç ve iradesini her şeyden daha fazla zayıflatacak ve şahsiyetini yok edecektir. Bu işten dolayı sapıtmış olan genç, akıl ve idrak gücünün zayıflamasına sebep olmuş ve kendinde çabuk yaşlanmanın zemin esini hazırlayacaktır.
ZEMİNELER
İnsanın rüşt ettiği ve buluğ merhalesine adım attığı şartlarda, cinsi sapıklığın zemin eleri çok olur, her gencin hayat döneminde meydana gelip, onun cinsi şehvetini tahrik edebilir ve neticede onun kirlilik ve sapıklığına sebepler hazırlayabilir.
Tahayyül at ve cinsel tahrikler ve muhitteki tahrik edici etkenler, sapıklık zemin eleri unvanındadırlar, ama insanı cinsi sapıklığa davet eden üçüncü etken şeytani vesveselerdir. Bu surette, şeytani vesveselerin şerrinden Allah’a sığınılmalıdır. Kur’an-ı kerimin buyurduğu gibi:
Bismillahirrahmanirrahim.
Ey Muhammet! Deki: yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden, haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden, tan yerini ağartan rabbe sığınırım.
Bismillahirrahmanirrahim.
Ey Muhammet! Deki: insanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecilerin şerrinden, insanların tanrısı, insanların hükümranı ve insanların rabbi olan Allah’a sığınırım. Nas süresi.
İnsan müsait olmayan ve tahrik edici çevre şartlarında yer aldığı zaman onda istekler zahir olur. Şeytan bu nefsani istekleri, onun nazarında gönül aldatıcı ve güzel olarak cilvelendirir. Gizli bir şekilde (sinsi)   ve içeriden gizlice ferdi, günaha irtikap ve amele vesvese eder.
Diğer taraftan, akıl dahi insanın içinden mukabeleye kalkar ve nazara alınan işin uygulanmasını caiz görür. Şeytan, sapıklık için, içgüdüsel meyil ve cazibelerden yararlanarak, ferdi, gayri meşru hoşnutluklar ve cinsi şehvetlere çağırıyor; karşısında, akıl sahipleri ve bilim adamları ve peygamberler ve hidayetçiler, insanı hidayet etme cihetinden, insandaki hayır severlik fıtri eğilim ve akıl gücüne dayanmışlar ve onu, içgüdüyü uygun ve mantıklı bir şekilde doyurmaya davet ediyorlar.
Bu savaş ve kavga  yani, akıl ve şehvetin, iman ve nefsani heveslerin, şeytani gücün ve ilahi gücün karşılaşması, her zaman insan vücudunda cereyan halindedir. Özellikle buluğ çağının başlangıcında daha çok zahir olur ve ömrün sonuna kadar devam eder. Hayat mevkilerinde hangisi galip olursa, ferdin şahsiyeti o yöne doğru meyil eder ve eğitilir. Eğer akıl ve iman ona hakim olursa, hidayet ve kurtuluşa erer ve eğer şehvet ve şeytan ona musallat olursa sapık ve ziyankar olur.
Nefsi emmare insan vücudunda –şeytani vesveselerin etkisi üzerine- akla tasallut  etmeye, onu isteklerinin esiri etmeye ve insanı muhtemelen görünüşte günah ve fesadı belli olmayan bir yola çekmeye çalışıyor.
Diğer taraftan akıl, iman yardımıyla nefsin dizginini eline almaya onu kontrol etmeye, hayır ve kemal ve cismi ve ruhi selamet cihetinde hidayet etmeye çalışıyor.
Binaen aleyh, insan şahsiyeti, her zaman akıl ve şehvet, hayır ve fesat, paklık ve kirlilik, selametlik ve sapıklık arasında keşmekeşlik konumundadır. Bu savaş ve kaçış her zaman devam ediyor. Bu deruni savaş ve mücadele sahnesinde, ancak, iman ve takva silahı ile mücehhez olan ve Gençliğin başlangıcından itibaren kendini eğiten ve nefsiyle cihat eden kimseler salim bir şekilde kurtulabilirler.
Bunun yapılabilir bir iş olduğu nazara alınmalıdır. Allah’ı teala –ki, zayıf insanın tüm bela ve zorluklarda, eşsiz kudret ve dayanak ve tevekkül mahallidir- dua ve ibadetin etkisiyle insanın yardımına gelip onu bu daimi savaşlarda muzaffer kılar. Tarihimizde, özgür, deruni biruni savaş sahnelerinde, nefsani ve içtimai sahnelerde muzaffer ve alnı açık ve hayatları boyunca iftiharla yaşayan insanlarımız az deyilidir.
DOĞRU BAKIŞ
Kur’an-ı kerim Hz. Yusuf’un gençlik dönemi kıssasını beyan ediyor; hassas buluğ ve gençlik çağında en zor imtihanlara nasıl tabi tutulduğunu, kendi zamanının en zor tarihi vakasıyla karşı karşıya gelme konumunda nasıl yer aldığını ve güçlü irade ve paye dar imanıyla, bu ilahi deneyden nasıl alnı açık bir şekilde çıktığını ve iffet ve şerafet kalesinde nasıl yer aldığını açıklıyor ve onun şahsiyeti gençler için kamil bir örnek ve numune unvanı olarak her zaman daimi ve baki kalacaktır. Mümin genç, İslam’dan aldığı ilham sayesinde ki doğru görüşlülük biliyor ki, insan hayatında meydana gelen her acı gerçek –onun vücuda gelmesinde insan sorumlu olmadığı surette- Allah tarafından bir musibet ve deney hükmünde telakki edilir ki, hedef, insanın düzelmesi, rüşt ve kemalidir.
Tarih boyunca ilahi rehberlerin, alimler ve büyük insanların hayatlarına müracaat edildiğinde, onların çoğunun, bilerek, hayatın çeşitli zor hadiseleriyle, yumuşak bir şekilde karşılaştıkları mülahaza ediliyor ve neticede, yetişkinliklerinde ki muvaffakiyet çocukluk ve gençlik dönemlerinde zorluklara gösterdikleri sabır ve istikametin mahsulüdür.
GENÇLİK AŞKI
Gençlik döneminde meydana gelen sevgi dolu ve “aşk” unvanıyla adlandırılan duygular su istifadeye maruz kalıp, genci doğru yoldan uzaklaştırabilir.
Aşk, bir hedefe ulaşmak için, insan ve başka bir varlık arasında icat olan bir nevi çekme ve “güçlü” bir cazibedir. Eğer bilinçli bir kaynağı ve ilahi bir sebebi olursa, insan ruhunun en yüce tecellilerinden ve yaratılışın en görkemli cilvelerinden biri sayılır; ama eğer bu cazibe “aşk” şehvet ve içgüdüsel kaynaklı olur ve şeytani sebepler bulursa, nefsi emmarenin mahzarlarından olup, bu durumda, insanın vücudunda akıl ve imanı zayıflatır. Öyle ki aşık olan fert, maşukuna ulaşmak, gamına varabilmek için her çeşit gayri meşru işe el uzatır. Hatta eğer halkın nazarında rüsva olma pahasına olsa bile.
Genç kız ve erkekler, bu tehlikeli ve çeşitli tuzaklara murakıp olmalıdırlar ki, yalancı yapmacık “temiz aşk” adıyla, onların yolu üzerinde yer alıyor, tuzaklar çoğunlukla içine düştükten sonra, onlardan kurtulmak oldukça güçtür ve bir lahzalık gaflet ve yersiz iyimserliğin ve içi boş riyakarca elfazlar karşısında teslim olmanın keffaresi belki bir ömür boyu ödenemez; özellikle “muhabbet” yönünden eksikliği olanlar ve sevgiden mahrum yaşayanlar, bu aşk gösterilerine zahiri ve yalancı sevgilere çok çabuk teslim oluyor ve sapık kimselerin tuzaklarına düşüyorlar.
Eğer genç kız ve erkekler, buluğun başlangıcında, evliliklerin mühim ve mukaddes binasını cinsi sapıklıkla kirletmezler ise ve temiz hislerini hıfz ederek münasip bir zamana kadar sabreder ve mantıklı ve bilgili bir şekilde, evlilik esasını değerli ve yüce ölçüler üzerine yerleştirirse, onların hayatlarının saadeti tazmin olur. Zira onların, birbirlerine olan alaka ve aşkları, ilahi ve manevi bir menbaya dayanıyordu ve böyle bir bina oldukça muhkem ve dayanıklı olacaktır ve aile düzeninin kurulmasından sonra da dağılmayacaktır.
Gençliğin başlangıcında bu konuda acele, teşebbüsler onlar için, şaşkınlıkları, rezillikleri ve kötü akıbetleri doğurabilir.
Binaen aleyh, beğenilen aşk ve sevgidir ki, Allah’a iman sayesinde ve münasip şartları nazara alaraktan ve ruhi, iktisadi ve mesleki hazırlıkla hasıl olunmalıdır. Böyle bir seçim, genç için itminana kabil olup, sükunet ve saadet dolu bir yaşamın başlangıcı olabilir.
Bundan ayrı bir surette, arkasında mantıklı bir düşünce olmayan akıl akıl dışı sevgi ve bağlılıklar, kemali teessüfle gayri meşru irtibatlara –mektep, telefon ve sokak ve caddelerde buluşma gibi- sebep olur ki, yakıcı aşklar ve geçici heveslerden başka bir şey değil ve onun son noktası, kayıtsız şartsız ve günahlarla kirlenmiş, lezzetleri doyurmadır ve ondan sonra şehvet ve heves ateşinin sönmesiyle birbirinden ayrılır ve kısa bir dönemden sonra her şey unutulur ve “yakıcı aşk” hayatın başlangıcında, pişmanlığa, üzüntü ve sıkıntıya, şerefsizliğe, rezilliğe ve karışıklığa dönüşecektir ve bunun kendisi, hayatın sonraki merhalelerinde ihtilal ve uyumsuzlukları peşinden getirecektir.
Akla meydan vermemek ve şehvet meydanını açık bırakmak, insanın göz ve kulağını kör ve sağır eder; öyle ki onun korkunç ve tehlikeli sonuçlarını yalnızca amele mürtekip olduktan sonra anlar, zira amelden önce işin rezilliği gizli ve örtülüdür.
CİNSİ SAPIKLIĞIN MEYDANA GELME SEBEPLERİ
Genellikle gençlerde, gayri meşru rabıtaların ve cinsi sapıklığın meydana gelmesi aşağıdaki sebeplerin etkisiyle vücuda gelir:
1-Aile şartları ve çevre yaşamının müsait olmaması.
2-Kadın ve erkek arasındaki sınıra riayet etmemek.
3-Ailenin birbiri hakkında, dini evlilik hükümlerine teveccüh etmemeleri.
4-İpsiz sapsız laubali ve sapık, aile yakınlarıyla oturup kalkılan meclis ve toplantılara teveccüh etmemek.
5-Boş vakitlerde programlı olmamak ve işsizlik.
6-Kirli muhitlere girip çıkmak ve çapkınlık.
7-Cinsi meseleler hakkında, sapık ve kirli şahıslara kulak vermek ve yanlış ve münasip olmayan bilgiler kesbetmek ve buluğ meselesinde doğru bilgilere sahip olmamak.
8-Zihinsel yetersizlik ve ders ve tahsil yönünden başarı kesp edememek.
9-Yalnızlık anında sapıkça hayallerle meşgul olmak.
10-Resim ve fotoğraflar yoluyla cinsel tahrik.
11-İman zayıflığı ve sahih dini terbiyeden yoksun olmak.
12-Sapık dost ve arkadaşlarla düşüp kalkmak.
Bunların hepsi, gençte, cinsi sapıklıkların buruz etmesine zemine hazırlayabilir. Eğer bütün bu etkenleri bir cümlede özetlemek istersek, şöyle söylemeliyiz: hayatın yol ve tarzına riayet etmemek, ailevi ve içtimai çevrede İslamî sünnetlere uymamak, iş zamanlarında olsun, boş zamanlarında olsun bu sapıklıkların oluşmasında sebepler hazırlayacaktır. Eğer cinsi sapıklığın meydana gelmesinin kaynağını –kız ve erkek arasındaki gayri meşru rabıta, aynı cinse eğilim, mastürbasyon gibi- tahkik edersek görürüz ki İslamî desturları, özellikle kadın ve erkek arasındaki sınıra riayet etmeyen her aile bir nevi cinsi sapıklık türlerinden birine müptela olmuştur.
Eğer genç, cinsi sapıklık ve haletinin gayrı meşru rabıtanın oluştuğu vakit, amelinin tehlikeli ve sapıkça olduğuna teveccüh etmez ve onu terk etmezse bu davranışı çok çabuk adet haline gelecektir; temiz genci kirleten ve gençliğin sevinç gücünü, yaratıcılık ve yeteneklerini yokluğa çeken, bu köklü ve öldürücü adetler, devam ettiği taktirde, uğursuz ve acı sonuçlara sebep olacaktır.
Bilinmelidir ki, genç için bundan daha tehlikeli şey –adetlerin onun ardı sıra gelen uğursuzlukları bildikten sonra- yeis ve ümitsizliktir ki, bu adetle mücadele etme yolunda kendisine yol veriyor, zira ümitsizlik, bu hastalığa müptela olanların kurtuluş yolunda, büyük engeldir.
Öyleyse genç, bu işin ziyan ve tehlikeleri hakkında haberdar olur olmaz, tembellik, ümitsizlik ve faydasız ıstırap yerine, Allah’ın yardımına tam bir itimat ile, onu terk etmeye koyulmalıdır ve bilmelidir ki eğer gerçekten onu terk etmeye niyetli ise muhakkak muvaffak olacaktır.
GERİ DÖNÜŞ
Cinsi sapıklık ve gayri meşru ilişkilere müptela olan genç bilmelidir ki, bu kötü amelden el çekmeye kadirdir ve tövbe etmeye ciddi ve hakiki bir şekilde karar verebilir bil husus, onun yaşı fazla geçmemiş ve bu iş henüz onun vücudunun derinliklerinde adet şeklinde rahne etmemiştir.
Biraz himmet ve Allah’tan yardım dileğiyle, çabucak bu uygunsuz davranıştan –ki selamet ve gençlik sermayesinin viranecisidir. (tahripçi) – el çekebilir ve kendini bu uğursuz adetin pençesinden kurtarıp normal ve temiz yaşamına dönebilir. Her şekilde bilmelidir ki, eğer İslam bu işleri yasakladıysa, fert ve toplumun maslahatı hikmetinden başka bir amacı yoktur.
İSLAM AÇISINDAN CİNSİ SAPIKLIĞIN HÜKÜMLERİ
1-İstimna ve kendini doyurma büyük günahlardan olup ceza gerektirir.
2-Aynı cinsi eğilim yada homoseksüellik (livat) bu çirkin amel için, o iki fertten birinin itiraf yada ikrarı veya muteber tanıkların şahadetin den sonra aşağıdaki hükümler uygulanır.
A) İki kimseden eğer biri çocuk diğeri baliğ ise, çocuk edeplendirilir, baliğ olana had uygulanır. (cezalandırılır. )
B) Eğer iki ferdin beraberliği tecavüzle son bulmazsa onun cezası yüz kırbaçtır.
C) Eğer iki ferdin beraberliği tecavüzle son bulur ve her ikisi de baliğ iseler, hükümleri idamdır.
D) Her ikisi için, şer-i hakim, aşağıdaki idam biçimlerinden birini seçebilir:
– boyun vurmak
– el ve ayakları bağlı olmak üzere dağ veya onun gibi yüksek bir yerden atmak.
– ateşle yakmak.
– taşlamak.
– duvarı üzerine uçurmak.
3-Bekar erkek ve kadın için şer-i had ve zina cezası yüz kırbaç darbesidir. O şekilde her birine üç kez had uygulanır ve dördüncü defada idam edilmelidir.
4-Namahrem için süslenme ve gösteriş yapma, büyük günahlardan olup cezalandırmayı gerektirir.
5-İki kadının birbirine eğilimi –lezbiyenlik- deniyor ve o ikisin cezası yüz kırbaçtır. Tekrar edildiği ve had uygulandığı surette, dördüncü defada idam edilirler.
6-Evli erkek ve kadın için zina haddi, idam ve taşlamaktır.
Cinsi sapıklık ve fesatlar hakkındaki bu ağır cezalar, şunu göstermektedir ki, İslam toplumun bu gibi fesatlardan temiz olmasına kaildir. (inanır)
TEDAVİ YOLU
Her şekilde, bu tehlikeli ve zararlı amele, cinsi hoşnutluğa müptela olan genç, bir lahza kendine gelmeli ve ümitsizlik  gerçekleri derk etmekten kaçmak ve saptırıcı tahayyüllere sığınmak yerine akıllıca düşünmeli bir kez daha bu kötü adetin uğursuz eserlerini nazara alarak, bu öldürücü sapıklığın akıbetini, gözlerinin önünde mücessem etmelidir. Kendinde zaaf ve tembelliğe yol vermemeli ve bilmelidir ki eğer gerçekten ister ve karar alırsa, bu adeti suretle kendisinden uzaklaştırabilir.
Hadiste naklediliyor ki; bir gün adamın biri imam sadık (a. S)’ın hizmetine müşerref oldular ve şöyle arz ettiler: zavallı falanca cinsi sapıklığa müptela oldu ve kendisinin hiçbir iradesi yok. O hazret sinirle buyurdular: ne diyorsun! Acaba o, halkın insanların gözleri önünde de bu ameli yapmaya hazır mı? Arz ettiler hayır. Buyurdular: öyleyse anlaşılıyor ki onun kendi irade ve ihtiyarıyla oluyor.
Hz. Ali (a. S) buyurdular ki: imanlı kimseler dağlar gibi dayanıklı ve sebatlı olurlar.
Bu sapıklığa müptela olan kimse, onun dünyadaki beğenilmeyen akıbetini bir taraftan ve dertli ahret azabını diğer taraftan nazara alırsa, kendisine gelecek ve Allah’ı kendi amellerinin hazır ve nazırı olarak görecek ve bu ameli terk etmeye karar alacaktır. O bu sapık ve zararlı amele müteveccih olması ve vücudunda o adetin sağlamlaşmamasından dolayı ne kadar talihli olduğunu bilmelidir; güçlü bir irade ve Allah’a tevekkül ile onu terk edebilir.
O, kendini lanetlenmiş ve Allah katından kovulmuş biri olarak görmemelidir. Bilakis cidden Allah’ın lütuf ve inayetine ümit var olmalıdır.
UYGULAMALI TAVSİYELER
Kendini hoşnut etmek (cinsel yönden) büyük günahlardan sayıldığı için, ona müptela olan fert önce kendini temizlemeli, ab dest alıp iki rekat namaz kılmalı ve geçmiş günahları hakkında Allah katından bağışlanma dilemelidir ve ondan, bu uğursuz adeti terk etme yolunda yardım etmesini istemelidir; daha sonra aşağıdaki nükteleri dakik, icra merhalesine getirip amel etmelidir:
1-Kendini, tahrik edici muhit ve durumlardan uzak tutmalı ve yalnızlıktan kaçınmalıdır.
2-Dar ve yapışkan elbiseler giymekten kaçınmalı ve kendisinin veya başkalarının bedeninin azalarının dokunma yada temasından şiddetle uzaklaşmalıdır.
3-Namahreme bakmak ve çapkınlıktan kaçınmalıdır. (-)
4-Tahayyül ve düşüncelerini kontrol etmelidir. Zihninden ve düşüncelerinden geçen her şeye Allah’ın vakıf olduğunu bilmelidir ve be zemine de sorumluluğu vardır ve yalnızca akıl ve şer-i kanunların onayladığı şeyleri düşünmedir ki kurtulabilsin, zira şehevi ve cinsel meseleler hakkında tahayyül ve tasavvur etmek devamlı tahriklerle sonuçlanır ve hayatın gücünü yok edip, insanı hayatın hakiki ve gerçek meselelerinden alı koyar.
5-Teveccüh edilmelidir ki, gençlik dönemi, ömrün hassas ve heyecanlı dönemi sayılır. Gence yakışan, gündüz gece vakitleri için, devamlı iş ve çabalarla, tahsili, ilmi, mütalaa, zevk ve eğlence işleri zemin elerinde dakik programlamalar yaparak, lazım olduğu kadar az bir vaktini uykuya ihtisas etmelidir. Uyku onu istila ettiği zaman yatağa gitmeli ki çabuk uyuyabilsin.
6-Boş zamanlarda faydalı kitaplarla meşgul olmak ve kütüphanelere müracaat etmekle gelecekteki tahsil hayatında başarı zeminesi hazırlasın. (-14-)
7-Timlerde ve spor gruplarında katılım ve faaliyetleri olmalı ve yine eğitici, kültürel ve dini faaliyetlere katılmalıdır. Zira bu meşguliyetler, imanın artmasında ve günahın terk edilmesinde muvaffak olmada ona yardım eder. (-16 ve kız-)
Sağlıklı ve faydalı yöndeki faaliyetler, gencin fazla bir miktarda enerjisini kendine ihtisas ediyor ve şehevi ve cinsi tahrikleri engelliyor. Çünkü bu kötü adete müptela olanlar daha çok köşeye çekilmeye meylederler. Kütüphaneler ve mescitlerdeki Kur’an gruplarına içtimai ve eğitici faaliyetlere şirket etmek mümin ve temiz kimselerle temasta bulunmak , bu gibi gençlerin iman ve ruhiye sinin güçlenmesinde oldukça müessirdir.
8-İmanlı ve iyi gençlere gidip gelmeli, oturup kalkmalıdır. Namazlarını elinden geldiğince ilk vakitte ve cemaatle kılmaya çalışmalıdır. Sapık ve ipsiz sapsız arkadaş ve dostlara gidip gelme ve oturup kalkmaktan –yakın akrabalar bile olsalar- uzaklaşmalıdır.
9-Yatmadan önce mutlaka ab dest almalı ve yatağa gittiği zaman Nas, Felek surelerini ve ayet-el kürsiyi kalbi huzur ve teveccüh ile okumalı ve Allah zikri ile uyumalıdır.
10-En azından haftada bir veya iki gün oruç tutmalıdır. Bu amel, onun Allah’a yakınlığı ve imanın çoğalmasında oldukça faydalı olup, iradenin kuvvetlenmesinde önemli bir role sahiptir.
11-Yemek programlarına dikkat etmelidir. Çok yemek ve kuvvet verici , sıcak ve tahrik edici beslenmeler, cinsi ihtilallere ilaveten, her zaman ihtiyacının üzerinde bir miktar enerji ve güç üretecektir ve bu fazla güç, cinsi meyli tahrik eder. Bu tahrik edici ve şehveti kuvvetlendirici yiyeceklere ıstılah en “sıcak” deniyor. Bunlar: ceviz, hurma, kişmiş, fıstık, kudret helvası, kavun, soğan ve tatlı türünden yiyeceklerdir. Bunlardan kaçınmalı veya az meyletmeli ve daha çok, ıstılah en “soğuk” yiyeceklere yönelmelidir.
Çok yemekte ifrat etmek, insanda ahmaklığın ve hayvani huyların buruz etmesine sebep olur; bu nedenle İslam’ı eğitimde, doymadan sofradan kalkmanın müstahap olduğu ve çok yemenin mekruh olduğu, tavsiye edilmiştir ve diğer taraftan, çirkin bir iş sayılan, yemeye hırs ve tamahtan da kaçınmalıyız. Yemeklerde orta halli olmak gerekir, aynı şekilde, aylık adet döneminde ıstılah en “soğuk” yiyeceklerden kaçınmalıdır.
12-Genç kendini, tahrik edici muhit ve mevkilerden uzaklaştırmalı ve tahrik edici müzik ve fasit filmlerden kaçınmalıdır.
13-Genç kız, dar ve yapışan elbiselerden hatta kardeşinin ve mahrem yakınlarının yanında dahi kaçınmalıdır.
Kendisini namahremlerin görmesine müsait muhitlerden uzaklaştırmalıdır. Çünkü Hz. Zehra (s. A) dindar kadının özelliklerinden bir tanesini hiçbir erkeğin onu görmemesi ve onunda hiçbir erkeği görmemesi olarak biliyor.
14-Boşluk ve işsizlik bütün sapıklıkların kaynağıdır. Genç yararlı uğraşlar bularak gelecekteki başarılarına ortam hazırlamalıdır. -6-
15-Kültürel ve dini ortamlara katılmalı ve kendisine yöneltilen sorulara ortaya koymalı ve cevap vermelidir.
16-Teveccüh etmelidir ki, adet döneminde zor ve ağır sporlardan ve ağır işlerden kaçınmalıdırlar ve soğuk su ve yüzmeden kaçınmalıdır. -7-
Aynı şekilde bedenin dengesiz ve kılıksız olmasından dolayı rahatsız olmamalıdır, zira buluğ çağından sonra durumu yavaş-yavaş normal ve mütenasip olacaktır.
17-Genç mahrem ve namahrem çizgisini hıfz etmelidir ve tenha bir yerde namahrem bir kimseyle yalnız kalmaktan cidden kaçınmalıdır. Zira şeytan ve nefsi emmare kuvvetlidir. Eğer üçüncü kimse olmazsa şeytani vesveseler insanın aklına galip olup, sapıklık ve günah ortamı her iki taraf için hazır olmuş olur.


more post like this